Bu makale, Hollanda’daki Almelo ile Türkiye’deki Adana olmak üzere iki orta ölçekli kentte göçmenlerin yerleşim örüntülerini ve kentsel politika müdahalelerini karşılaştırmalı bir sosyo-mekânsal analizle ele almaktadır. Makale, göçmen grupların belirli mahallelerde yoğunlaşmasının ne tür sosyo-mekânsal sonuçlar ürettiğini ve planlama odaklı müdahalelerin bu sonuçları eşitlik, bütünleşme ve gündelik birlikte yaşam açısından nasıl dönüştürdüğünü tartışmaktadır.Bu çalışma, Türkiye’nin güneyinde yer alan Adana kentinde Suriyeli mültecilerin yerleşim mekânsal örüntülerini incelemekte ve kentsel politikalar ile planlama pratiklerinin bu örüntüleri nasıl şekillendirdiğini analiz etmektedir. 2011 sonrası Suriye’den gerçekleşen zorunlu göçün ardından Adana, geçici koruma statüsündeki Suriyeliler için önemli bir varış kenti hâline gelmiştir. Suriyeli mülteciler ağırlıklı olarak, düşük gelirli hanelerin bulunduğu ve konutların görece daha uygun fiyatlı olduğu merkezî ve çeper mahallelerde yoğunlaşmıştır. Bu mekânsal yoğunlaşma başlangıçta piyasa dinamikleri ve enformel barınma stratejileriyle ortaya çıkmış olsa da, zamanla büyükşehir ve ilçe belediyelerinin planlama kararları, sosyal yardım düzenekleri, kentsel dönüşüm süreçleri ve kamusal mekân müdahaleleriyle daha fazla kesişir hâle gelmiştir.Konut, altyapı, ulaşım ve sosyal hizmetlere erişime odaklanan çalışma, kentin Suriyeli nüfusu kendi coğrafyası içinde hem nasıl dağıttığını hem de nasıl belirli alanlarda yoğunlaştırdığını tartışmaktadır. Çalışma, mekânsal planlama araçlarının ikili bir potansiyele sahip olduğunu ileri sürmektedir: Bu araçlar sosyo-mekânsal ayrışmayı yeniden üretebilir; ancak aynı zamanda daha kapsayıcı ve çokkültürlü bir kentsel birlikte yaşamı destekleyebilir. Bu nedenle Adana örneği, göç ile kentleşme arasındaki ilişkinin yerel politika yapımı ile gündelik mekânsal pratiklerin etkileşimi üzerinden anlaşılabileceğini göstermektedir. Karşılaştırmalı çerçeve, uzun dönemli emek göçü örneği olarak Almelo’yu da eklemektedir. Almelo’da Türk göçmenlerin özellikle Windmolenbroek ve Noorderkwartier mahallelerinde belirgin biçimde yoğunlaştığı; bu örüntünün sosyal kiralık konut stokunun mekânsal dağılımıyla yakından ilişkili olduğu belirtilmektedir. Ayrıca sosyal-karışım odaklı kentsel yenilemenin çevresel kaliteyi artırırken, yeni karşılanabilirlik ve kullanım hakkı/konut güvencesi riskleri ürettiği vurgulanmaktadır.Her iki kentte de bulgular, kalıcı bütünleşme ve mekânsal adaletin yalnızca fiziksel yenilemenin ötesine geçen politika bileşimlerini gerektirdiğini göstermektedir. Buna göre, yerinden edilmeyi önlemek ve toplumsal açıdan anlamlı karşılaşmaları mümkün kılmak için kiracı güvencelerinin güçlendirilmesi, erişilebilir hizmetlerin sağlanması, katılımcı yönetişim mekanizmaları ve işlevlendirilmiş kamusal mekânların birlikte tasarlanması ve uygulanması önem taşımaktadır.
This article offers a comparative socio-spatial analysis of migrant settlement patterns and urban policy interventions in two mid-sized cities, Almelo in the Netherlands and Adana in Turkey. It argues what kinds of socio-spatial consequences are produced when migrant groups concentrate in particular neighbourhoods, and how planning-led interventions transform these consequences in terms of equality, integration, and everyday co-existence.This study explores the spatial patterns of settlement of Syrian refugees in the city of Adana, located in southern Turkey, and analyses how urban policies and planning practices shape these patterns. Following the post-2011 forced migration from Syria, Adana has become a significant destination for Syrians under temporary protection. Syrian refugees have predominantly concentrated in central and peripheral neighbourhoods characterised by low-income households and relatively affordable housing. While this spatial concentration initially emerged through market dynamics and informal housing strategies, it has increasingly intersected with the metropolitan and district municipalities’ planning decisions, social assistance schemes, urban regeneration processes and public space interventions. Focusing on access to housing, infrastructure, transport and social services, the study discusses how the city both distributes and concentrates Syrian populations across its territory. It argues that spatial planning instruments possess a dual potential: they can reproduce socio-spatial segregation, yet they can also support a more inclusive and multicultural urban co-existence. The Adana case thus illustrates how the relationship between migration and urbanisation can be understood through the interaction of local policy-making and everyday spatial practices. The comparative frame adds Almelo as a long-term labour-migration case in which Turkish migrants are markedly concentrated in Windmolenbroek and Noorderkwartier, a pattern closely linked to the spatial distribution of social rental housing, and in which social-mix oriented regeneration improves environmental quality while creating new affordability and tenure-security risks. Across both cities, the findings underline that durable integration and spatial justice require policy mixes that go beyond physical renewal, linking tenant safeguards, accessible services, participatory governance, and programmed public spaces to prevent displacement and to enable socially meaningful encounters.
By subscribing to E-Newsletter, you can get the latest news to your e-mail.