






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2018 Sayı Volume 13 Issue 25 </title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=385</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>ÖRTÜNME KONUSUNDA BAZI MÜLAHAZALAR</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22037</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22037</guid>
      <author>Halil İbrahim ACAR</author>
      <description>Örtünme, Hz. Adem’den itibaren tarih boyunca pek çok kültür ve medeniyette var olmuş, farklı şekillerde uygulanmıştır. Örtünme, hem erkekleri hem de kadınları ilgilendiren bir emirdir. Fakat örtünme denince erkeklerden ziyade, kadınlar akla gelmektedir. Bunun muhtemel nedenlerinden biri, kadınların örtünmesiyle ilgili ayet ve hadislerin kapsamlı bir şekilde açıklamalarda bulunmasıdır. Diğer bir nedende kadınların erkeklere oranla daha cezbedici, ilgi çekici olmalarından dolayı örf ve adetlerimizde de hassasiyetle üzerinde durulmasıdır. Bu makalemizde erkeklerin örtünmesine temas etmekle birlikte, bizde ağırlıklı olarak kadınların örtünmesi üzerinde duracağız. Ancak ifade etmek gerekir ki, gerek kadının gerekse erkeğin karşı cinsi etkileyici yerlerini örtmeleri, Kur’an ve sünnette gerekli görülmüş, açılma ile iffeti koruyamama arsında bir bağ kurulmuştur. Genel anlamda örtünme, özelde tesettür uzun zamandır müslümanları en çok meşgul eden ve çokça tartışılan ancak üzerinde fikir birliğine varılamayan konulardan birisidir. Müslümanları meşgul eden bir konudur. Zira Kur’an, “ey iman edenler”, “ey insanlar” şeklinde genel bir ifade kullanmaktansa “Mümin kadınlara da söyle… Başörtülerini yakalarını da kapatacak şekilde örtsünler…” şeklinde inanan kadınları muhatap almıştır. Mü’min kadınlar da bu emre itaat ederek örtünmektedir. Ancak Kur’an ve sünnet, kadınların örtünmesiyle ilgili belirleyici ölçüler koymasına rağmen, farklı yorumlardan kaynaklanan değişik uygulamalar söz konusu olduğundan, zaman zaman toplum içerisinde ihtilaflar eksik olmamaktadır. Bir nebzede olsa örtünme konusunda yapılan çalışmalara katkı sunmak amacıyla bu makaleyi kaleme aldık. Makalede konuyla ilgili naslar hakkında müçtehitlerin görüşlerini paylaşmakla birlikte, kısa da olsa değerlendirmelerde bulunmaya çalıştık.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ebû Müzahim Musa b. Ubeydullah el-Hakanî ve Kasîdetü'r-Râiyye'sinin tecvid Tarihindeki Yeri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22349</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22349</guid>
      <author>Durmuş ARSLAN</author>
      <description>Tecvid, Kur’an harflerinin fonetik (ses) farklılıklarından ve tilavet kurallarından bahseden ilmin ve sanatın adıdır. Allah katından Hz.Peygamber’in kalbine indirilen herbir ayeti (26:191-195) Hz. Peygamber kendisine emredildiği şekilde okumuş, (73:4; 27:92; 29:45) ashabına da okutmuş ve “Kur’an’ı size öğretildiği gibi okuyunuz” (Ahemd, Müsned, 2:200; Beyhakî, es-Sünen el-Kübrâ, 2:537; İbn Hibban, es-Sahîh; 3:5; İbn Ebî şeybe, el-Musannaf, 6:127; et-tahavî, şerhu Ma’ani’l-Âsâr, 3:18) buyurmuştur. Sahabe, Hz. Peygamber’den aldıkları vahyi tabiûn nesline aktarmış, onlar da sonra gelen nesle aktarmışlardır. Bundan dolayı “kıraat (sonrakilerin öncekilerden öğrendikleri ve uyguladıkları ) bir sünnettir” (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 2:539; Şu’abü’l-îmân, 4:220) denilmiştir. Hz. Peygamber’den itibâren Kur’an okumak ve okutmak kurallı bir eğitim faaliyeti olarak sürdürülmüş, Kur’an okumaya mahsus kurallar müşafehe yoluyla (ağızdan) tekrarlanarak öğrenilmiş ve öğretilmiştir. Nihayet hicri 4. Asırdan itibaren Ebû Müzâhim Musa b. Ubeydullah b. Yahya b. Hakan el-Hakânî (Ö. 325)’nin 51 beyitlik “Kasidetü’r-Râiyye” adlı manzum eserini yazdıktan sonra tecvid ilmi alanında eserler yazılmaya başlanmış ve tecvid ilmi de bir ilim dalı olarak ortaya çıkmıştır. Bununla beraber bu asra kadar “tecvid” kavramı yaygın olarak kullanılmamıştır. Hicrî 4. Asırdan sonra bu alanda yazılan eserlerin çoğalmasıyla, “tecvîd” bir kavram olarak kullanılmaya başlanmış ve bu ilmin adı olmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>MEŞHUR FAKİH KADINLAR (Hicri İLK ÜÇ ASIR)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22014</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22014</guid>
      <author>Bedri ASLAN</author>
      <description>Öz: İslam dini okumaya çok önem veren bir dindir. Kuran’ı Kerim’in ilk inen ayetleri okumayı emreden ayetlerdir. Ayrıca birçok hadis de okumayı teşvik etmektedir. Zira dünya ve ahiret hayatı, okuma, anlama ve edinilen bilgiyle amel etmeye dayanmaktadır. Dolayısıyla ilimsiz bir hayat verimli olmadığı gibi uygulanmayan bir ilimden de fayda elde etmek mümkün değildir. Bilindiği gibi okumayı teşvik eden emirlerin muhatabı bütün kadın ve erkeklerdir. Kuran’ı Kerim’e ve Peygamber’in (s.a.s.) sünnetine bakıldığında bu konuda kadın ve erkek ayrımı görünmemektedir. İslam tarihine de göz atıldığında ilim meydanında erkek ve kadın hep birlikte görünecektir. Özellikle ilk dönemde kadınların ilmi çalışmaları dikkat çekmektedir. Kadınlar hadis, tefsir, akaid ve dil gibi birçok ilmi alanda faaliyette bulunduğu gibi fıkıh ve fetva alanında da kendilerini göstermişlerdir. İslam’ın ilk dönemlerinde Fıkıh alanıyla ilgilenen fakihe kadınları bilmek ve tanımak önemlidir. Zira yaşadığımız dönemde kadınların okuması ve ilimle uğraşmalarına karşı çıkan birtakım insanlar vardır. Bu olumsuz bakış açısı İslam dinin emirlerinden kaynaklanmış değil, bilakis bazı dönemlerde siyasi ve sosyal mülahazalardan kaynaklanmaktadır. İslam’ın ilk dönemlerinde yaşayan kadınların hayatı ve ilmi çalışmaları hakkında bilgi sahibi olmak kadınların okumalarıyla ilgili oluşan olumsuz düşüncelerin bertaraf edilmesine yardımcı olacaktır. Bu sebeple çalışmada hicri 1-3 yüzyılda yaşayan meşhur bazı fakih kadınların hayatı ve fıkıhla ilgili çalışmalarını konu edindik. Bu fakihe kadınların ilimle olan meşguliyetleri İslam dininin kadınların da okuma ve araştırmaya teşvik ettiğini gösteren birer örnek olacaktır. Bunun yanısıra kadınların okumalarına karşı çıkan zihniyete de güzel bir cevap olacaktır. Biz bu vesileyle makalemizde Hicri ilk üç asırda ilimle ve özellikle de fıkıh alanıyla ilgilenen bazı Müslüman hanımların hayatlarını ele alarak İslam dininin kadınları okuma ve araştırmaya teşvik ettiğine dair örnekleri göz önüne sermiş olacağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>KUR’AN’IN ÜSLUP ÖZELLİKLERİ VE ALLAH MERKEZLİ ANLATIM ÇERÇEVESİNDE “VE MÂ RAMEYTE” AYETİNİN TAHLİLİ</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22270</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22270</guid>
      <author>Ekrem BAYAT</author>
      <description>Bu çalışmada Kur’an’ın üslup özellikleri açısından وما رميت إذ رميت ayeti tahlil edilecektir. Farklı özellikler sıralanmış olmakla birlikte bu üslup özelliklerini; lafzî güç, Lafız mana uyumu, Özlü ve açık olması, Her seviyedeki muhataba hitap edebilmesi, akla ve duygulara hitap etmesi, üslup ve ifade zenginliği olmak üzere altı kategoride ayet incelemeye tabi tutulacaktır. Kur’an’ın tamamı düşünüldüğünde bu üslup özelliklerinin tamamını veya bir kaçını her ayette görebilmemiz mümkündür. Bu üslup özelliklerinin bazı kelime ve kavramlarda ya da olaylarda kullanılması hem Allah’ın ilahi Muradisinin anlaşılmasına hem de bu ilahi muradisinin çağlara uyarlanabilmesi açısından büyük bir öneme haizdir. Diğer taraftan dini metinler, özelde de Kur’an edebi bir metindir. Çünkü ilahi metinler muhatap üzerindeki etkilerini, öncelikle üslup ögeleri ile şiir ya da nesir nitelikli dilsel yapıları ile ortaya koyarlar. Bütün ilahi kitaplar muhatabı insan olması nedeniyle beşere ait dili ve o dile ait yöntemleri kullanması ilahi hitabın anlaşılması açısından bir zorunluluktur. Çünkü tüm ilahi kaynaklı kitapların temel anlayışı “anlaşılmak ”tır. Bu da ancak muhatap kitlenin dili, üslubu ve kültürel normlarını içeren bir sunum ile gerçekleşebilir. İşte bu anlamda Kur’an, Arap edebiyatının ilk ve en önemli şaheseridir. Bu şaheser kendisine has sanatsal bakış ile incelenebilirse ondan azami ölçüde istifade etmek mümkün olabilecektir. Ancak Kur’an’ın ayetleri ile alakalı yukarıda sıraladığımız üslup özelliklerini bunlarla sınırlamak mümkün değildir. Bir yaklaşım denemesi olan bu çalışmada az sayı da üslup özelliği dikkate alınarak ayetin tahliline gidilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>KLASİK HİLAFET TEORİSİNİN GELİŞTİĞİ SİYASAL VE SOSYAL YAPI</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22273</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22273</guid>
      <author>Mehmet BİRSİN</author>
      <description>Hilafet, İslam tarihinde ilk tartışılan konudur. Bu alandaki görüşler kelam ilminde tartışılmıştır. Ancak hilafet esasında hukuki bir konudur. Bu tespit, klasik hilafet teorisinin en önemli teorisyeni olan Mâverdî’nin konu üzerindeki müstakil eseriyle somutlaşmıştır. Diğer müelliflerin katkısıyla bir yazın tarzı haline gelen bu yaklaşım, sosyal ve siyasal olguyu en geniş ölçüde dikkate almıştır. Araştırmada klasik hilafet teorisinin geliştiği sosyal ve siyasal yapı, Abbasî ve Fâtımî Hilafetleri ile Büveyhi ve Selçuklu Emirlikleri bağlamında incelenmiştir. Ayrıca bu yapının klasik hilafet teorisi üzerindeki etkisi gösterilmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>استـراتيجيّة تعليم ذوي الاحتياجات الـخاصّة في مؤسّسات التّعليم العالي في ضوء استـراتيجيّات التّعليم الـحديثة - الإعاقة العقليّة أنـموذجًا-</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22340</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22340</guid>
      <author>Labidi BOUABDALLAH</author>
      <description>تـهدف هذه الدّراسة إلـى التّعرّف إلـى الـجانب التّعليميّ لذوي الاحتياجات الـخاصّة، فـي مقاربة معرفيّة تعليميّة -بـمنهج وصفيّ تـحليليّ- تتمحور حول الكشف عن الإعاقات العقليّة فـي العمليّة التّعليميّة التّعلميّة؛ وذلك لـمعرفة الشّحنة الدّلاليّة التـي يـختزنـها مصطلح "ذوي الاحتياجات الـخاصّة"، وعلاقتها بـمصطلحات أخرى -تقع فـي الـحقل الدّلالـيّ نفسه. والوقوف على مظاهر الإعاقة العقليّة، وإلـى أيّ حدّ يـمكن الاستفادة من النّظريّات الـمتعلّقة باستـراتيجيّات التّعليم، من خلال تطبيقاتـها على ذوي الاحتياجات الـخاصّة؟ ومن أهمّ تلك الاستراتيجيّات استراتيجيّة أوزوبيل فـي تنظيم التّدريس. وقد توصّلت الدّراسة إلـى أنّ الـمفهوم يظلّ مشكلًا؛ لعدم توحيده ويفضّل استخدام "ذوي الاحتياجات الـخاصّة". وإنّ اهتمام علماء التّـربية وعلماء اللّسان التّطبيقيّ (Linguists) بالـمتعلّم قد أعطى الفرصة لدراسة ذوي الاحتياجات ، بوصفها تربيةً خاصّةً. ويفرض عليهم مراعاة هذه الفئة؛ لأنّـها تتطلّب عناية خاصّةً. كما توصّلت إلـى أنّ الإعاقة العقليّة من الإعاقات التـي تؤثّر تأثيـرًا كبيـرًا على الطّلبة من ذوي الاحتياجات الـخاصّة فـي التّعليم العالـي؛ نظرًا لارتباطها الوثيق بالعمليّات الذّهنيّة. وقد ختمت الدّراسة بـجملة من التّوصيات.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>FAHREDDİN ER-RÂZÎ’DE ALLAH’IN HAKİKATİNİ BİLMENİN İMKÂNI</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21883</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21883</guid>
      <author>Mustafa BOZKURT</author>
      <description>Görüşlerini belirlemeye çalıştığımız Fahreddin er-Râzî, bir müteahhirûn kelamcısı olarak mâhiyet kavramının Allah için kullanılamayacağını ifade etmektedir. Bu kavram yerine Allah’ın hakikati kavramını kullanır. Allah’ın hakikatinin bilinip bilinemeyeceğini tartışan Râzî, temelde Allah’ın hakikatinin bilinemeyeceği görüşünü savunur. Allah’ın hakikatinin bilinebileceğini iddia edenlerin iddialarını ele alan Râzî, bu iddiaların hakikati bilmek olmadığını, Allah’ın varlığı ve sıfatları ile sınırlı olduğunu söyler. Varlık ve sıfatları bilmek bir şeyin hakikatini bilmek olmadığını bazı deliller ve örneklerle savunur. Râzî, bilme konusunda istidlal ve nazar ile mücâhede ve riyâzat şeklinde iki yoldan bahsedildiğini belirtir. Râzî, bu yolların hiç birinin hakikati bilme konusunda yeterli olmadığını söyler. O, özellikle mücâhede ve riyâzat yoluyla bazı hakikatlere ulaştığını zannedenlerin bunun içeriğini sübjektif olarak kendilerinin doldurduğunu kabul eder. İstidlâl ve nazar yoluyla mücâhede ve riyâzat yolunu birlikte kullanan kimselerin ise bilme konusunda daha gerçekçi ve sağlıklı sonuçlar elde edebileceğini söyler. Böylece aslında Râzî, aklı kullanan kelamcılarla daha ziyade kalbi sezgiyi kullanan sufilerin yönteminin birlikte ele alındığı zaman daha güçlü bir bakış açısına ulaşılabileceği izlenimi vermektedir. Allah’ın hakikatinin bilinemeyeceğine dair birçok delil getiren Râzî, bu delillerini maddeler halinde sıralar. Bu maddelerin her birinin Allah’ın hakikatinin bilinemeyeceğine delil oluşunu birçok mantıki delillerle temellendirmeye çalışır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>TOKATLI ALEVİ DEDELERİNİN DÜŞKÜNLÜK ANLAYIŞINA SOSYOLOJİK BİR BAKIŞ</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22073</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22073</guid>
      <author>Hasan COŞKUN</author>
      <description>Düşkünlük, Alevi-Bektaşi inanç sistemi içerisindeki temel kurumlardan biridir. Düşkünlük kurumu Alevi-Bektaşi toplumun ahlaki yapısını koruyan ve adaleti sağlayan güçlü bir sosyal mekanizmadır. Bu mekanizma Alevî toplumunun, bütün koşullara rağmen, birliğini koruyarak günümüze gelmesinde işlevi göz ardı edilemeyecek kadar etkinliğini koruyan bir sistem olmuştur. Düşkünlük kurumuna Alevi-Bektaşi topluluklarının hukuk sistemi olarak da bakılabilir. Kanaatimizce Düşkünlük Kurumu kırsal bölgelerde göçebe hayatı yaşayan Alevi-Bektaşi topluluklarının toplumsal düzenin sağlanması için geliştirdikleri alternatif bir yargı ve hukuk sistemidir. Düşkünlük Alevi toplulukları tarafından hayati bir öneme sahip olan “yol” un gereklerini yerine getirmeyenlere karşı uygulanan bir dizi yaptırımları içermektedir. Alevi-Bektaşi toplulukları tarafından kutsal kabul edilen kurallara uymayan taliplere karşı çeşitli cezalar verilmesini de içermektedir. Her ne kadar düşkünlük sisteminin kuralları genel olarak benzer olsa da yöreden yöreye hatta şehir ve köylerde dahi değişebilmektedir. Biz de bu farklı anlayış ve yaklaşımların tespit etmek amacıyla Tokat yöresinde yaşayan Alevi Dedelerinin Düşkünlük kurumuna dair yaklaşımlarını sosyolojik perspektiften tespit etmeye çalıştık. Bu çalışmada, Alevi-Bektaşi kültürünün çok zengin dinî ve sosyal tezahürlerinin yaşandığı Tokat yöresinde yaşayan Alevi Dedelerinin Düşkünlük anlayışını Din Sosyolojisi açısından inceleme ve araştırmaya tabi tutuyoruz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>HADİS EDEBİYATINDA PEYGAMBER (S.A.V)’İN SON GÜNLERİ VE KIRTAS OLAYI</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22289</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22289</guid>
      <author>Harun Reşit DEMİREL</author>
      <description>Zaman, canlılar için, içinden kaçılması mümkün olmayan bir gerçektir. Kâinattaki her şey bir zaman içerisinde olmaktadır. Bundan dolayı olaylar hakkında hüküm verirken hem olayın cereyan ettiği zaman dilimi hem de olayların nasıl geliştiğinin bilinmesi o olay hakkında hüküm verirken daha sağlıklı karar verilmesini kolaylaştıracaktır. İslam Tarihinde, Peygamber (s.a.v)’in son günleri, ileriki yıllarda taraflar arasında kendi lehlerine delil olduğunu ileri sürdükleri oldukça önemli olayların cereyan ettiği bir zaman dilimidir. Bu zaman diliminde ashabın en çok üzerinde durduğu konu Hz. Peygamber (s.a.v)’in vefatın sonra onun yerine kimin geçeceği idi. Rivayetlere bakıldığında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yerine kimin geçeceği hususunda Hz. Ali ve Sa’d b. Ubâde gibi bazı sahabenin bir beklenti içerisinde olduğu da anlaşılmaktadır. Biz bu çalışmada Hz. Peygamber (s.s.v)’in son günlerinde kendisinden sadır olan bazı vasiyetler ve Kırtas olarak bilinen ve Ehl-i sünnet ile Şia arasında polemik konusu olan rivayeti inceleyerek, bu rivayetlerin sıhhati ile her iki mezhebin konuya bakış açılarını incelemeyi hedeflemekteyiz. Araştırmamız esnasında her iki tarafın da konuyla ilgili rivayetleri olabildiğince kendi düşünceleri perspektifinde yorumladıkları görülmekle birlikte; Şia’nın özellikle -yönetimle alakalı diğer hadislerde yaptığı gibi- ilgili rivayeti tevil ederek Hz. Peygamberin vefatından sonra imamet konusunda Hz. Ali’yi vasiyet ettiğine ilişkin hadis uydurarak, rivayetleri kendi lehlerine kullanma noktasında Ehl-i sünnet cenahından daha fazla gayret sarf ettikleri görülmüştür. Bu çalışmada Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vefatından önceki son beş günden başlamak üzere vefatına kadarki süreçte cereyan eden olaylar ile Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vefatından sonra imam tayin etmek istediğine ilişkin Kırtas hadisi olarak bilinen rivayet incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbn ‘Âşûr’un Hz. Peygamber Tasavvuru</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22368</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22368</guid>
      <author>Halil İbrahim DOĞAN</author>
      <description>İslâm dünyasında on dört asırdır pek çok âlim yaşamış ve yazdıkları eserleri ile dinin anlaşılması, yorumlanması ve yaşanması hususunda yol göstermişlerdir. Bu âlimlerden biri de yakın zamanda XIX. asrın son çeyreği ile XX. asrın ilk üç çeyreğinde Mağrib bölgesinde yer alan Tunus’ta yaşamış olan Muhammed et-Tâhir b. ‘Âşûr’dur. 1879 yılında Tunus’ta doğan İbn ‘Âşûr, ilk eğitimini evinin yakınındaki medreselerde almıştır. Ardından Zeytûne Üniversitesi’nde yedi yıl eğitim görmüştür. Mezun olduktan sonra burada hocalık görevine başlamış, ilerleyen zamanlarda da üniversitenin rektörü olmuştur. Bunların dışında daha pek çok vazifede bulunan İbn ‘Âşûr, oldukça hareketli ve sıkıntılı bir hayattan sonra 1973’de vefat etmiştir. Muhammed et-Tâhir b. ‘Âşûr, çok yönlü bir âlimdir ve İslâmî ilimlerin hemen hemen her alanında değerli eserler telif etmiş birisidir. Bu çalışmada yazmış olduğu kitap ve makalelerinden hareketle İbn ‘Âşûr’un Hz. Peygamber tasavvuru konusu ortaya konulacaktır. Bu bağlamda Hz. Peygamber’in ebeveyninin ve atalarının dinî durumu ele alınarak soyunun asilliği, fetret ehli ve Hanif olmaları ile ahiretteki mertebelerinin nasıl olacağı hususları âyet ve hadîslere de yer verilerek incelenecektir. Akabinde gizli mucizeler konusuna geçilecek, mucize ve gizli mucizelerinin tanımı yapıldıktan sonra hikmetleri ile kısımlarına değinilecek, bununla bağlantılı olan Kâbe hakemliği meselesi yer alacaktır. Son olarak da Hz. Peygamber’in ümmîlik mucizesi ile çalışma bitirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Üniversite Öğrencilerinin Travma Sonrası Gelişimlerinde İçsel Dinî Motivasyon, Dinî Başa Çıkma, Sabır ve Şükrün Rolü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22322</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22322</guid>
      <author>Mebrure DOĞAN</author>
      <description>İnsanlar travmatik etki yaratan olumsuz bir deneyim yaşadıklarında bazı bireyler travma sonrası stres yaşarken bazıları bu yaşantı sonrası psikolojik anlamda gelişme ve olgunlaşmayı deneyimleyebilmektedir. Bu gerçekten hareketle bazı psikoloji ekolleri, travma yaşayan bireylerin pozitif karakter güçleriyle hayata çok daha farklı bakan, psikolojik anlamda gelişip olgunlaşan, psikolojik dayanıklılığı yüksek bireyler olabileceklerine ve travmayı gelişimleri için fırsata dönüştürebileceklerine işaret etmektedir. Travma sonrası gelişim kendilik algısı, kişilerarası ilişkiler, yaşamın anlamı ve değerini anlama, yeni seçenekleri fark etme, inanç sistemi ve maneviyat olmak üzere beş alanda gerçekleşen pozitif değişim ve gelişimlerden meydana gelmektedir. Buna göre din ve maneviyat, travma sonrasında bireylerin gelişim gösterebilecekleri alanlardan biridir. Araştırmanın amacı üniversite öğrencilerinde içsel dinî motivasyon, dinî başa çıkma, sabır ve şükrün travma sonrası gelişimi yordamadaki rolünü tespit etmektir. Bu amaçla araştırmada kişisel bilgi formunun yanı sıra Travma Sonrası Gelişim Ölçeği, Dinî Başa Çıkma Ölçeği, İçsel Dinî Motivasyon Ölçeği, Sabır Ölçeği ve Şükür Ölçeğinin içerisinde yer aldığı bir veri seti kullanılmıştır. Araştırmaya Afyon Kocatepe Üniversitesinin çeşitli fakültelerinde öğrenim görmekte olan öğrenciler arasından tesadüfi örnekleme yoluyla seçilen 445 öğrenci katılmıştır. Ancak gelişi güzel cevaplanmış ve ölçeklerin tamamına cevap verilmemiş veri setleri analize dahil edilmediğinden 357 katılımcının cevapları korelasyon ve çoklu doğrusal regresyon analizi yöntemleriyle istatistiksel analize tabi tutulmuştur. Araştırmada sonuç olarak içsel dini motivasyon, dini başa çıkma, sabır ve şükür değişkenleri ile travma sonrası gelişim arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Bu dört değişken travma sonrası gelişimdeki toplam varyansın % 27.6’sını açıklamaktadır. Regresyon katsayılarının anlamlılığına ilişkin t testi sonuçları incelendiğinde ise dinî başa çıkma, sabır ve şükür değişkenlerinin travma sonrası gelişim üzerinde anlamlı bir yordayıcı olduğu, içsel dinî motivasyon değişkeninin ise anlamlı bir yordayıcı olmadığı görülmüştür. Standardize edilmiş regresyon katsayılarına göre yordayıcı değişkenlerin travma sonrası gelişim üzerindeki göreli önem sırası ise dinî başa çıkma, sabır ve şükürdür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>SÛFÎLERİN HACCA DAİR GÖRÜŞ VE ORJİNAL KATKILARI</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22075</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22075</guid>
      <author>Esra DOĞAN TURAY</author>
      <description>Tasavvuf ehlinin hac ibadetinin maneviyatı ve batınına yönelik yorumları kendine has bir dil ve terminoloji doğurmuştur. Tarih içinde Sûfilerin bu ibadetin farziyeti, özde ne olması gerektiği, kabulü ve ön koşullarına dair sarsıcı uyarıları hac rukunlarını hafife aldıkları yönündeki eleştirilere yol açmışsa da bu farklılıkların ibadetin batınına dikkat çekme çabası olduğu aşikardır. Hac yolculuğu ve ibadeti, manevi merhaleleri kat eden her kadın ve erkek Sûfi için farklı bir amaca yönelik olmuş ve temelde seyru sülükün tamamlanmasında önemli bir unsur olarak görülmüştür. Bu çalışma, Sûfilerin ibadetin maddi ve maneviyatıyla ilgili görüşlerine dair bir değerlendirmedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tasavvuf Literatüründe Hz. Aişe</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22152</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22152</guid>
      <author>Yüksel GÖZTEPE</author>
      <description>Bu makalede tasavvufî düşüncenin şekillenmesinde önemli etkisi olan Hz. Âişe’nin örnek kişiliği ve onun rivayet ettiği bazı tasavvufî kaynaklarda geçen hadisler ele alınmıştır. Tasavvufun önde gelen kurucularından başta Beyazid-ı Bestamî olmak üzere Cüneyd-i Bağdadî ve Ebu Said el-Harrâz gibi sûfiler yaşamış oldukları hakikatleri insanlara anlatıma için devamlı surette ayet ve hadislerin delilliğine başvurmuşlardır. Sûfiler insanlar arasında efdaliyete bakarken ayetlerin yanı sıra Hz. Aişe’den gelen hadisleri delil göstererek üstünlüğün cinsiyette olmadığını ifade etmişlerdir. Sûfilerin nihai hedefleri olan Hakkın rızası ve güzel ahlak ulaşma hususunu Aişe’nin nakilleriyle temellendirdikleri görülmektedir. Sûfiler aşırı ibadet edip beklenti içerisine girmeden sadece şükreden kul olma isteğini de Hz. Aişe’den öğrenmişlerdir. Yine onlar geçek manada zühdün nasıl yapılması gerektiğini Hz. Aişe’nin Peygamberle birlikte günlük yaşantılarından yapmış olduğu nakiller sayesinde vakıf olmuşlardır. Mi’racla ilgili farklı fikirleri ve her insanla birlikte bir şeytanın dünyaya geldiği fikrini baş bütün insanlar olmak üzere sûfiler de Aişe’den duymuşlardır. Hz. Peygamberin şeytanının Müslüman olduğunu ve sûfilerin belli aşamaya geldiklerinde şeytanların etkisinin yok olacağını görüşüne de Aişe’nin rivayetleri sayesinde ulaşmışlardır. Yine kurtuluşun tevazuda olduğu gibi helak oluşun kibirde oluğunu bildiren rivayetlerin büyük bir kısmı Hz. Âişe tarafından nakledilmiştir. Sûfiler devamlı istiğfar etmenin gerektiğini, rüyada ilham alma olayını ve insanların kurtuluş beklentisinin sadece ibadetleriyle değil de Allah’ın rahmetiyle olduğunu Aişe’den gelen nakiller vesilesiyle idrak etmişlerdir. Hz. Aişe sorgulayan bir akla sahip Peygamber(sas.) eşi olmasından dolayı başta Ebu Hüveyre olmak üzere bazı sahabenin yanlışlarını tashih etmiştir. İster çok ağlayıp az gülmekle ilgili rivayetler olsun isterse sûfiler üzerinde en fazla durduğu semâ’ yla ilgili, Hz. Aişe’nin hayatında şahid olduğu olayları nakletmesi olsun mutasavvıfların bazı meseleleri izahında işlerin kolaylaştırmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İBNÜ’L-CEZERÎ VE HADİS İLMİ</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22231</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22231</guid>
      <author>Bayram KANARYA</author>
      <description>İslam medeniyet tarihi boyunca farklı disiplinlerde eser telif eden bir çok alim yetişmiştir. Bu alimlerden biri 833/1429 yılında vefat eden, başta kıraat olmak üzere hadis, siyer ve İslam tarihi alanlarında bir çok eseri bulunan İbnü'l-Cezerî'dir. Şiirde akıcılığın olması, uzun cümlelerin ihtisar edilmesi ve talebenin metni kolayca ezberlemesine yardımcı olunması gibi hususlardan dolayı bazı alimler eserlerini manzum olarak yazmışlardır. Bu çalışmada İbnü'l-Cezerî'nin hadis usûlüne dair manzum olarak kaleme aldığı ve 370 beyitten oluşan el-Hidâye fî İlmi'r-Rivâye isimli eseri incelenmiştir. Bu eser üzerine Sehâvî (902/1497) el-Ğâye Şerhu Metni İbnü’l-Cezerî el-Hidâye fî İlmi’r-Rivâye adında geniş bir şerh kaleme almıştır. İbnü'l-Cezerî bu eserinde hadis usûlünün neredeyse bütün meselelerine temas etmiştir. Hadislerin sıhhat tespitinde isnad merkezli bir yaklaşımı benimsediği görülen müellif, rical ilimine ve ravinin kimliğine özellikle önem vermiş bu çerçevede Rivâyetu’l-Ekâbir Ani’l-Esâğir, Rivâyetu’l-Âbâ Ani’l-Ebnâ, Marifetu’l-İhve ve’l-Ehevât, el-Künâ, el-Esmâ, el-Elkâb ve’l-Ensâb literatürünün bilinmesi gerekliliği üzerinde durmuştur. Çalışmada temelde dört konu tartışılmıştır: Eserin İbnü'l-Cezerî'ye aidiyeti, eserin şekil ve muhteva açısından değerlendirilmesi ve eserde hadis usûlü açısından öne çıkan noktalar. Âli isnad vurgusu, hadis ile ilgilenen kimselerin edeb ve erkâna riayet etmesi, hadis kitaplarını sıhhat açısından derecelendirme gayreti ve rivayetlerin aktarımında titiz olunması gerektiğine yönelik vurgular eserde baskın olarak yer almaktadır. Bu çalışma neticesinde İbnü'l-Cezerî'nin hadis ilmine katkısı ile onun hadisçilik yönünün tahlil edilmesi hedeflenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>OSMANLIDA KIRAAT, DARÜ’L-KURRA MEDRESELERİ VE İDAMESİ İÇİN KURULAN VAKFİYELER</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22095</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22095</guid>
      <author>Aydın KUDAT</author>
      <description>Benzer ifadelerle başka medeniyetlerde de yer alan medrese ve “dar”lar muhteva olarak İslam medeniyetine aittir. İslam tarihî bağlamında bu mekânsal ifadeye anlam kazandıran ise tedârüs ameliyesidir. İlmin üretimi, paylaşım ve aktarımı anlamına gelen tedârüs ameliyesi, vahyin nüzulü ile başlamış, mekânsal anlamda Darü’l-Erkam ve Suffa gibi yerlerden günümüz dinî eğitim merkezleri gibi Kur’an mihverli ilim tahsili yapılan mekânlarda tecessüm etmiştir. Bu mekânlarda öncelikli olarak Kur’an ilimleri tahsil edildiği için ilk nüvelerinde Darü’l-Kur’an ve Darü’l-Kurra gibi isimlerle anılmıştır. Bu isimlendirme, tarihî süreç içerisinde değişiklik arz etmekle beraber, medreselerde, içinde kıraat ilminin de yer aldığı Kur’an ilimleri, bazen ders müfredatı içinde bazen de anılan birimlerin yanı başında ayrı birimler şeklinde yer almıştır. Temelleri Hz. Peygamber tarafından atılan Emevî ve Abbasîler döneminde kökleşen ve özellikle Selçuklular tarafından, Nizamiye geleneğiyle beslenen medreseler Osmanlı döneminde bu manada külliyeler hâlini alabilmiştir. Bu çalışmamızda külliye içerisinde veya müştemilatında yer alan, Kur’an ilimlerinin eğitim ve öğretiminin farklı seviyelerde icrâ edildiği DARÜ’L-KURRA /Kur’an/ Huffâz denilen birimlerin tanımı, özellikleri ve finansmanı için kurulan vakfiyeler üzerinde durmaya çalışacağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>PLOTİNUS VE KİNDİ AÇISINDAN “BİR” KAVRAMI</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22086</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22086</guid>
      <author>Osman MUTLUEL</author>
      <description>Bu çalışmada felsefe tarihi içinde, iki farklı kültür ve inanca sahip iki filozofun “bir” olarak ifade ettikleri varlığın, nasıl anlaşılması gerektiği konusundaki, özellikle kendi dünyalarından bakılarak, Plotinus ve Kindi’nin görüşleri ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Bunu yaparken hem Plotinus’un ve hem de Kindi’nin kendi eserleri göz önünde bulundurulmuştur. Diğer taraftan Platinus’tan önce kavramla ilgili görüş ortaya koyan bazı filozofların da görüşleri hakkında, kısa da olsa, bilgi verilmiştir. Böylece “bir” kavramının Kindi’ye kadar geçirdiği aşama da göz önüne konulmaya çalışılmıştır. Diğer taraftan İslam felsefesinde ilk filozof olarak kabul edilen Kindi’nin Plotinus’tan etkilenip etkilenmediği tartışma konusudur. Özellikle onun Plotinus’un Ennades adlı kitabının IV-VI bölümlerinin Aristoteles’e ait Theologia adlı kitabı niyetiyle tercüme ettirmesi, iki filozof arasındaki etkileşimin önünü açmıştır. Bu bağlamda Kindi ile Plotinus, Platon, Aristoteles, Phytagoras gibi filozoflardan etkilenmiştir. Ancak Kindi bu filozoflar haricinde kendi kültürü içinde kalan değerlerden de etkilenmiştir. Bu yönü ile Kindi, varlığın ortaya çıkışı konusunda, çeşitli iddialar olsa da Plotinus’un ortaya koyduğu Sudur teorisinden etkilenmemiş, yoktan yaratma teorisini kabul etmiştir. Ayrıca Vahyi, bilgi elde etme yollarından biri olarak kabul etmesi Kindi’nin farklılığını ortaya koyması açısından önemlidir. Aynı şekilde Kindi, bu iki farklı konudaki düşüncelerini ile İslam felsefesinin ilk orijinalliğini oluşturmuş olması yanında diğer felsefî fikirleri ile de İslam Felsefesi tarihinde ilk filozof olarak kabul edilmiştir. Anahtar Kelimeler:</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İDEOLOJİNİN HADİS RİVAYETLERİNE YANSIMASI İMÂMİYYE ŞÎ‘ASI’NDA LANETLİ MESCİTLER ÖRNEĞİ</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22168</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22168</guid>
      <author>Yusuf OKTAN</author>
      <description>Her ne kadar kullanım alanı günümüzde azalsada, İslam’ın ilk yıllarında mescitler ibadet mahalli olmasının yanı sıra, eğitim-öğretim faaliyetlerinin yapıldığı, siyasi kararların alındığı, hukuki meselelerin çözüldüğü, toplayıcı ve birleştirici yerler olarak toplumda önemli bir yere sahipti. Mescitlerin bu derece bireysel-toplumsal öneme haiz olmaları ve etki alanlarının genişliği, bazı mezheplerin rivayetlerine yansımış, şahıslar, muhalifleri tarafından inşa edilen mescitleri, mimarlarının kendi siyasi söylemlerini yaydığı ve toplumda ikilem çıkardıkları gerekçesiyle dışlamış ve taraftarlarını bu mescitlerden uzaklaştırmışlardır. İmâmi kaynaklarında, -İmâmiyye Şî‘ası’nda ilk imam kabul edilen- Hz.Ali tarafından, Eş‘as b. Kays el-Kindî, Cerîr b. Abdullah, Simâk b. Mahreme, Şebs b. Rebî’ (r.anhum) ve Teym oğullarının Kûfe’de inşa ettikleri beş mescitte ibadet nehyedilmiş ve bu mescitler İmâmi kaynaklarda “lanetli mescitler” olarak şöhret bulmuştur. Her ne kadar bu şahıslar arasında sahabi olan ve Hz.Ali’ye de muharebelerde yardımda bulunup hatta Hz. peygamberin iltifatına mazhar olanlar olsa da genelde imamın bazı kararlarına muhalif davranışlarda bulunmaları, özelde ise; İmâmî akideden olmamaları sebebiyle Şî‘i İmâmî rivayetlerde haklarında cerh varid olmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>PEYGAMBER KISSALARI ÖZELİNDE TEFSİRLERDE MAHREMİYET</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22313</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22313</guid>
      <author>Ayşe Betül ORUÇ</author>
      <description>İnsanlar arası ilişkilerin bilimsel buluşlarla, sosyal ve kültürel akımlarla sürekli geliştiği günler yaşıyoruz. Bu gelişmeler neticesinde insana dair birçok konu tartışılmaya başlanmıştır. Özellikle sınırların geçirgenliğinin artması, öteden beri insanı diğerlerinden ayıran ve özel kılan sınırların yeniden gözden geçirilmesine yol açmıştır. Bu anlamda insanın özel alanları ve mahremiyetleri gündeme gelmektedir. Mahremiyet, toplumsal alanda var olmanın bir unsuru olarak, İslam dininin değer verdiği konulardan biridir. İslam dininin yüce kitabı Kur’an, mahremiyet alanının insanın doğuştan getirdiği bir özellik olduğunu belirtir. Ayrıca Kur’an, muhatabı olan insanın, belli kurallar ve prensipler çerçevesinde toplum içinde yaşamasını istemektedir. Bu kurallara insanın uyması emredilmekte ve bu uyumdan dolayı belli mükâfatlar yahut cezalar gündeme getirilmektedir. Aslında mahremiyet denilen özel alanın belirlenmesi ve korunması farklı açılardan bir gerekliliktir. Zira bu konu bir yönüyle bireyin toplum içinde saygın bir duruşla yer almasını sağlarken diğer yönüyle ailenin varlığını sağlam temeller üzerinde sürdürebilmesi sağlamaktadır. Bu hassas ve dengeli yapı, elbette ayetlerde de konu edinilmiş ve mahremiyet alanının korunmasına yönelik ilkeler ortaya konulmuştur. Kur’an ayetleri, insanların dünya ve ahiret saadetine ulaşması yolunda bazı örnek şahsiyetlerden söz etmektedir. Bunlar içerisinde özellikle peygamber olarak seçilmiş şahısların dikkate değer bir örnekliği söz konusudur. Önceki peygamberlerin hayatları bu anlamda pekçok konuda referans alınabilecek prensiplere sahiptir. Bu çalışma, bize örnek olarak gösterilen peygamberlerin kıssalarını mahremiyet perspektifinden okumayı hedeflemektedir. Hz. Peygamber’den önce vahye muhatap olmuş peygamberlerden bahseden ayetlerin işaret ettiği mahremiyet konuları ilgili ayetler eşliğinde sunulmaya çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hadîslerin Rivâyetinin Mahiyeti: Lafzen ve Mânen Rivâyetlerin Sayısı İle İlgili Değerlendirmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22123</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22123</guid>
      <author>Veysel ÖZDEMİR</author>
      <description>Hadislerin yazılarak kayda geçirilmesi nadir de olsa Hz. Peygamber hayatta iken bazı sahâbîler tarafından yapılmıştır. Bu yazma faaliyeti O’nun vefatından sonra giderek artmış, hicri I. asrın sonunda tedavülde olan hadislerin yazıya geçirilmesi bizzat devletin görevlendirmesiyle yapılmaya başlanmış, ikinci asrın ortalarına doğru ise neredeyse yazıya geçirilmemiş hadis kalmamıştır. Bu süreç içerisinde Hz. Peygamber’in hadislerinin olduğu gibi (lafzî) rivâyeti/nakli konusu gündeme gelmiştir. Hz. Peygamber’in ifadelerinin değiştirilmeden kelimesi kelimesine aynı şekilde nakline lafzen; manayı bozmayacak şekilde başka kelimelerle nakline ise mânen rivâyet denilmektedir. Hz. Peygamber’den işitilen aynı sözcüklerin olduğu gibi korunarak rivâyet edilmesinin zor oluşu muhakkaktır ve hâfıza gücüne bağlıdır. Bu sebeple mânayla rivâyete cevâz verilmiştir. Bununla birlikte ilk dönemlerde özellikle sahabe ve tâbiûndan bazı kişiler hadis rivâyetinin önemi ve hassaslığı dolayısıyla mâna ile rivâyeti hoş karşılamamış ve lafzî rivâyeti ön plana çıkarmışlardır. Günümüzde bazı kimseler klasik usûl kaynaklarındaki muhtasar bilgilerden hareketle hadislerin neredeyse genelinin mâna ile rivâyet edildiği sonucuna ulaşmaktadır. Bu sonuçtan hareketle de hadis metinlerinin Hz. Peygamber’e ait olmayıp, râvîlere ait olduğunu, değiştiğini hatta bozulduğunu iddia etmektedirler. Bu çalışmada lafzen rivâyetin ileri sürüldüğü kadar az olmadığı; mâna ile rivâyetin de belli şartlar altında ve kontrollü bir şekilde olduğu ortaya konulmaya çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cumhuriyetin İlk Yıllarında Bir Tefsir Denemesi: Mülk Süresi Tefsiri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22358</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22358</guid>
      <author>Süleyman PAK</author>
      <description>Nuru’l-Beyân Cumhuriyetin ilk yıllarında yayınlanmış (1340-1341/1924-1925) bir Kur’an meal- tefsiridir. Kur’an’ın Türkçeye çevrilişi ve tefsiri ile ilgili çalışmaların başlangıcı çok eskilere dayanmakla birlikte, özellikle Tanzimat sonrasında hız kazanmış, halkın kendi dinin kutsal kitabını anlaması amaçlanmıştır. Eserin girişinde Şeyh Muhsin Fânî (Hüseyin Kazım Kadri)nin verdiği bilgilerden bu çeviriyi yapanların eski Adliye nazırı Ayintabî Mustafa Efendi, eski Demiryolları ve Limanlar Genel Müdürü Mustafa Efendi, kapatılan sadaret kâtibi kalemi müdür muavini Seyfeddin Efendinin olduğu görülmektedir. İlk cildi 1924 yılında, ikincisi 1925 yılında yayınlanan bu kitap, içerisinde büyük hatalar bulunduğu gerekçesiyle o dönemde ciddi tenkide maruz kalmıştır. Nûru’l-Beyân surelerin çevirisi ve ardından örnek bir sûre (Mülk) tefsirinden oluşmaktadır. Yazılma gerekçesi olarak, zamanın gaileleri sebebiyle eski tefsirleri tedkik etmeye uzun süre devam edilmesi imkânı kalmadığından, Türklerin Kur’an’ı anlamalarına yardımcı olacak muhtasar, faydalı, dili günün icaplarına uygun ve incelenmesi kolay bir tercümeye duyulan ihtiyaç gösterilmiştir. Kaynakları arasında Taberî, Râzî, Beyzâvî, Nahçıvânî, Celâleyn, Ebussuud gibi muteber tefsirler bulunan bu çalışma aynı zamanda tenkit ve tercih yöntemiyle değerlendirmelere de yer vermektedir. Çevirinin sonuna eklenen ve makalenin de konusu olan Mülk sûresi tefsiri, dil, üslup, açıklamalar yönüyle değerlendirilmekte ve sonunda da günümüz alfabesine aktarılmaktadır. Mülk sûresi tefsiri, daha çok dilbilimsel açıklamalara ağırlıklı bir şekilde yönelinerek yazılmış olup, buna ilave olarak kısa ve farklı izahlara da yer verilmiştir. Detaylardan kaçınılması, kıssa ve rivayetlere fazla yer verilmemesi bakımından yazılış maksadına uygun olduğu görülse de, güncel ilmi gelişmelere atfen açıklamalar eklenseydi daha anlaşılır ve eserin girişinde belirtildiği üzere kısa zamanda çok malumat edinme amacı daha iyi gerçekleşmiş olurdu. Tefsirin dayanağı ehl-i sünnet anlayışı olurken, yeri geldikçe Mutezile mezhebi eleştirilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Aliya İzetbegoviç’in Düşünce Dünyası ve İnancını Şekillendiren Tarihsel Arkaplan</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22256</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22256</guid>
      <author>Berat SARIKAYA</author>
      <description>XX. yüzyıl Avrupa’sının bilge Kralı olarak bilinen Aliya İzzetbegoviç, iyi bir siyaset adamı olmanın yanında önemli Müslüman düşünürlerden biridir. Bosna Hersek’in bağımsızlık mücadelesinde hayati bir rol üstlenen İzzetbegoviç, kararlı bir duruş ortaya koymuş ve Müslüman dünyanın saygısını kazanmış bir liderdir. Aliya İzzetbegoviç yazmış olduğu eserleriyle de geniş genç kitlelere ilham kaynağı olmuş bir düşünürdür. Hayatının gençlik yıllarında yıllarca hapis yatmış ve bu süreçten daha da güçlenerek çıkmıştır. İslam’ı iki aşırı uç arasında “üçüncü bir yol” olarak takdim eden İzzetbegoviç, Kur’an’ın da ortaya koyduğu “Vasat Ümmet” anlayışını hâkim kılmaya çalışmıştır. O, Müslümanlar arasında yaygın olan tembellik, ikiyüzlülük, rüşvet ve ahlaki düşüklüğün giderilmesi noktasında ahlaki bir toplumun inşa edilmesi için sağlam bir inancın ortaya konulması ve bu inanca yakışan ahlaki davranışların sergilenmesinin şart olduğunu savunmuştur. Aliya İzzetbegoviç, İslami değerleri yaşayan bir aile ortamında doğmuş, çocukluğunda Kur’an eğitimi almış, gençlik yıllarında yaşadığı inanç dalgalanmasını içinde büyüdüğü İslami değerlere dönmek suretiyle aşmasını bilmiştir. O, düşünce dünyasının merkezine İslam’ı koymuş, ahlak, adalet, hak, siyaset, demokrasi kavramlarını bu merkezden hareketle yorumlamış bir düşünür ve siyaset adamıdır. Elbette eylemlerindeki azim ve kararlılığın temeli sağlam ve sarsılmaz bir inanca dayanmaktadır. Ancak güçlü bir inanç bu kadar zor ve mücadeleyle geçen bir hayata istikamet verebilir. Onun hayatına istikamet veren sağlam inancın kaynağı ise, elbette İslam’dır. Çalışmamızda İzzetbegoviç’in mücadelesine rengini veren, eylemlerinin kaynağı durumunda olan sağlam inancının temel dinamiklerini ortaya koymayı hedeflemekteyiz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>KĀDÎ ABDÜLCEBBÂR VE EBÜ’L-MUÎN EN-NESEFÎ’DE ŞEFAAT</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22324</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22324</guid>
      <author>Hacer ŞAHİNALP</author>
      <description>Şefaat, naklî delillerle sabit olan sem‘iyyât konularındandır. Mu‘tezile ile Ehl-i Sünnet arasındaki önemli tartışma konularından birini oluşturan şefaat, her iki ekol tarafından kabul edilmektedir. Esas tartışma, şefaatin ahirette yükleneceği misyonla alakalıdır. Karşılaştırmalı bir yöntemle ele aldığımız bu çalışmamızda Mu‘tezile âlimlerinden Kādî Abdülcebbâr, şefaati mü’minlerin cennetteki derecelerinin arttırılmasına bir vesile olarak görürken Ehl-i Sünnet’in Mâtürîdî kolunu temsil eden Ebü’l-Muîn en-Nesefî ise tövbe etmeden ölen büyük günah sahibi mü’minin affı için bir imkân olarak değerlendirir. Kādî Abdülcebbâr, büyük günah sahibini mü’min kategorisinde görmediğinden cennete giremeyeceğini, ebedî olarak cehennemde kalacağını, dolayısıyla şefaati de hak etmeyeceğini söyler. Şefaat bir af aracı değildir; büyük günahlardan kurtuluş, ancak tövbe ve taatlere yönelmekle gerçekleşir. Bu düşüncelerinin arkasında yatan temel gerekçe ise amelleri imanın bir parçası olarak görmeleridir. Nesefî’ye göre iman kalben tasdiktir. İnkâr ve yalanlama olmadığı müddetçe kişi mü’mindir. Mü’min olan da ebedî cehennemle cezalandırılamaz, en fazla günahı oranında cezasını çeker. Nihayetinde, şefaatle de olsa affa uğrar ve mutlaka cennete girer. Kādî Abdülcebbâr, bunun insanları kötülüğe teşvik anlamına geleceğini söylerken Nesefî de onların insanları ümitsizliğe sevk ettiklerini belirtir. Şefaat hakkında yaptığımız bu karşılaştırmalı çalışma bizlere, bir yandan yaşanan tecrübelerin zihniyetin şekillenmesine, bunun da kavramsallaştırmalara etkisini gösterirken, öbür yandan kullanılan farklı yöntem ve argümantasyonların bizleri nasıl farklı sonuçlara ulaştırdığının güzel örneklerini sunar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ROBERT FİLMER’İN “KRALLARIN İLAHİ HAKLARI” ANLAYIŞI</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22514</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22514</guid>
      <author>Selçuk ERİNCİK</author>
      <description>Meşruiyet, temellendirme, yükümlülük, egemenliğin kaynağı gibi konular, felsefenin bütün dalları arasında pratik hayata en yakın teması bulunduğunu söyleyebileceğimiz siyaset felsefesinin temel meselelerindendir. Dolayısıyla siyaset düşüncesinin uzun tarihi esnasında çok sayıda filozof ve akım bu meselelere ilişkin çeşitli ve etkili varsayımlar geliştirmişlerdir. Bununla beraber günümüzün egemen geleneği liberalizm bu hususlara dair farklı açıklamalar sağlayan başka dünya görüşlerini ve filozofları arka plana itmiştir. Kralların ilahi hakları olarak bilinen bir kuramı savunan Robert Filmer ve içerisinde yer aldığı holist gelenek de farklı yaklaşımları olan sistem ve düşünürler arasındadır. O, Patriarcha isimli eserinde, Locke’un Hükümet Üzerine İki İncelemesinde hedef aldığı ve sözleşmeci gelenekle derinden çelişen fikirler serdeylemiştir. İlahi Haklar düşüncesi kralların dünyevi otoritelerini semavi bir buyrukla edindiklerini ve dolayısıyla da geçici veya dünyevi başka bir güce tabi olmadığını savunmaktadır. Bu düşünce babanın ailesi üzerindeki otoritesi ile kralların tebaaları üzerindeki otoritesi arasında benzerlik bulmaktadır. Bu bakış açısına göre, siyasal otorite ancak Tanrı'nın Hz. Adem'e verdiği yönetme hakkından kaynaklanır. Filmer'in fikirleri bugünün temel kabullerinden farklı olmasına karşın, son zamanlarda onun sözleşme geleneğine yaptığı tenkitlerinin oldukça güçlü eleştiriler olduğu kabul edilmektedir. Biz de bu çalışmamızda hemen her konuda olduğu gibi siyaset felsefesinin de belirsizlikler içinde bulunduğu, bir yandan tek bir dünya görüşünün evrensel egemenliğini diğer yandan da farklılaşmayı ve parçalanmayı salık verdiği ortamdan daha başka bir zaviyeden fikirler üretmiş olan Filmer’in İlahi Haklar Kuramını ve mezkur eleştirilerini inceleyeceğiz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


