






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2018 Sayı Volume 13 Issue 24 </title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=384</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Cizre Belediye Reisi ve Miran Mustafa Paşa’nın Damadı Osman Efendi’nin Yaşamı Üzerine Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22201</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22201</guid>
      <author>Bilal ALTAN</author>
      <description>Faaliyetleri ile az ya da çok önemli izler bırakan tarihi şahsiyetlerden söz edilebilir. Tarihi şahsiyetlerin çalışmamızın merkezindeki Osman Efendi örneğinde olduğu gibi kimi zaman içinden çıktığı toplumun nüfuzlu bir ferdi iken, etkin otoriter bir güç sayesinde mevcut nüfuzlarını artırabildikleri de görülmektedir. Diğer taraftan yaşanabilecek hadiselerin seyri, ferdi belirli bir konuma ulaşmasını sağlayan güç veya ardıllarıyla çatışmaya da sürükleyebilir. Böylesi bir prototibi Miran Mustafa Paşa’nın damadı konumuna haiz Osman Efendi’nin sergilediğini söylemek mümkündür. Çatışma, Miran Aşiret Reisi ve Hamidiye 48. Alay Kumandanı Mustafa Paşa ile değil de Mustafa Paşa’nın 1902 yılındaki vefatından sonra yerine geçen oğlu Abdülkerim Bey ile Osman Efendi arasında yaşanmıştır. İkili arasındaki çatışma, Cizre’de belirli bir kesim arasında, diğer bir deyişle kendisinin de sakini bulunduğu Kale Mahallesi üzerinde nüfuz sahibi Osman Efendi ve taraftarlarının kitlesel bir göçü de beraberinde getiren sıkıntılar yaşamalarına yol açmıştır. Sıkıntının, tüm Cizre ahalisi ile birlikte Cizre çevresinde yaşayan diğer kimi kesimleri de kapsayacak kadar geniş bir boyut kazandığını söylemek mümkündür. Cizre ve çevresinde yaşayanlar, Osman Efendi’ye dair anahatlarıyla çok az malumata sahiptir. Malumat teşkil eden husus, kendisinin bir zamanlar Cizre’de belediye reisliği yaptığıdır. Bu bağlamda, çalışmamızda, 20. yüzyılın başı Cizre’sinde önemli bir kişilik olarak ortaya çıkan Osman Efendi’nin hem hayatı ve ailesi hem de faaliyetleri değerlendirilmek amaçlanmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Son Döneminde Urfa’da Bir Ermenî Yerleşkesi: Telfutur Mahallesi ve Sâkinleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22210</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22210</guid>
      <author>İsmail ASOĞLU</author>
      <description>Telfutur mahallesi Osmanlı devrinde Urfa kazasının kuzeybatı kesiminde yer alan tepeliğe yayılmış hanelerden oluşmaktaydı. Bu hanelerden müteşekkil mahallede Ermenîlerin ikameti, şehrin Osmanlı hâkimiyetine girişinden yıkılışına değin devam etmişti. Gayrimüslim unsur bağlamında en yoğun hane dokusunu ve kişi sayısını barındırmasından ötürü mahalle, şehrin diğer tarihî mahallelerine göre bir adım öne çıkmaktadır. Murahhaslığın mahalledeki büyük kilisenin içerisinde yer alışı, kaza gayrimüslimlerini bu mahalleye göre konumlandırmış, bu nedenle kilise, ibadethane olmanın dışında, cemaat adına kararların alındığı idarî bir merkez konumunda olmuştu. Bu nedenle cemaatin önde gelen esnaf ve memurlarının büyük çoğunluğu bu mahallede yaşamayı tercih etmişti. Sorumluluk bilincine sahip sâkinleri; vakıf, fukara sandığı gibi örgütlenmelerde aktif rol alan kişilerdi. 1890’dan itibaren şehre akın eden Amerikan ve Alman misyonerler de Ermenî nüfusuna binaen bu mahalle ve çevresinde faaliyetlerini yürütmüşlerdi. 1895 yılının sonlarında gerçekleşen Ermenî İsyânı’na yönelik ilk örgütlenme ve vukuat haliyle bu mahallede gerçekleşmişti. II. Meşrutiyet’ten itibaren ise mahalle ve çevresinde Ermenî siyasi partilerinin şubeleri açılmış ve propaganda faaliyetleri yürütülmüştü. Bu çalışmada Urfa şehrinin tarihî yerleşim alanlarından “Telfutur mahallesinin” kültürel kimliğiyle birlikte siyasî kimliğinin ortaya çıkarılması hedeflenmiştir. Araştırmanın temel kaynaklarını ekseriyetle Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivleri’ndeki İrâdeler, Bâb-ı Alî Evrak Odası, Dâhiliye, İrâde, Maliye Nezâreti gibi tasnifler içerisindeki vesikalar ile Urfa Şerʽîyye Sicilleri’den seçilen davalar oluşturmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bandung Konferansı ve Türk Basınına Yansımaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22371</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22371</guid>
      <author>Mehmet Korkud AYDIN</author>
      <description>Bandung Konferansı, Soğuk Savaş döneminde ABD ile SSCB’nin başı çektiği Batı ve Doğu Bloklarına dâhil olmak istemeyen, sömürgeciliğin etkisinden henüz kurtulmuş olan devletlerin “tarafsızlık”, “bağlantısızlık” gibi ideallerini ifade ettikleri bir toplantı olmuştur. Bağlantısızlar Hareketini ortaya çıkarması bakımından 18-24 Nisan 1955 tarihleri arasında toplanan Bandung Konferansı; dünya siyasi tarihinde oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Hindistan’ın başı çektiği devletler önce Kolombo’da ardından Bogor’da bir araya gelerek Bandung Konferansı’nın hangi şartlar altında, hangi ülkelerin katılımlarıyla gerçekleştirileceğini kararlaştırmışlardır. I. Dünya Savaşı’nın ardından emperyalizme karşı bir İstiklal Savaşı gerçekleştiren Türkiye de Bandung Konferansı’na davet edilmiştir. Türkiye, emperyalizmden muzdarip olan bu devletlerin bağımsızlıklarına saygı duymakla birlikte konferansın ana düşüncesi olan tarafsızlık fikrine sıcak bakmadığını konferans oturumlarında dile getirmiştir. Türkiye’nin takip ettiği bu politikanın nedeni ise şüphesiz Hindistan ve Mısır gibi devletlerin Türkiye için bir tehdit oluşturan SSCB’yle yakın ilişkileri ve konferansa katılan Çin Halk Cumhuriyeti’nin de komünist bir rejime sahip olmasıdır. Bu durum Türkiye’nin konferansta bir nevi Batı dünyasının temsilcisi olarak davranmasına ve tarafsızlık fikrine karşı bir refleks geliştirmesine neden olmuştur. Nitekim Başbakan Yardımcısı Fatin Rüştü Zorlu, Bandung Konferansı’nda yaptığı konuşmasında tarafsızlık fikrinin ülkelerin bağımsızlıklarına zarar vereceği çıkışını yapmış ve komünist yayılmacılığının da sömürgecilik hareketi olarak değerlendirilmesi talebinde bulunmuştur. Zorlu’nun bu talebi kabul görmüş ve konferans metninde yer almıştır. Türk basını da 29 ülkenin katıldığı Bandung Konferansı’nı yakından takip etmiş ve dönemin gazetelerinde Hükümetin konu ile ilgili tezini benimseyen yazılar yayınlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>TEREKE KAYITLARINA GÖRE ÇORUMLU KADINLARIN XIX. YÜZYILDA GİYİM-KUŞAM KÜLTÜRÜ (1842-1909)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22032</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22032</guid>
      <author>Aysemin ÇANAK</author>
      <description>Osmanlı tarihi kaynakları arasında Şer’iyye Sicilleri’nin önemli bir yeri vardır. Şer’iyye sicilleri Osmanlı Devletinde toplumun tümüyle ilgili olayları ve bunlarla ilgili mahkeme kararlarını içeren kaynaklardır. Bu siciller içerisinde bulunan tereke kayıtları sosyal ve iktisadi tarih hakkında bize çok önemli veriler sunarlar. Ölen kişilerin mirasçılarına bıraktıkları her türlü menkul ve gayrimenkulleri içeren tereke kayıtları, kaydedildiği yerin sosyo-ekonomik yapısının aydınlatılması bakımından önemli kaynaklardandır. Çorum Şer’iyye Sicillerine göre tespiti yapılmaya çalışılan 1258-1324/1842-1906 arası Çorum kadınlarının giyim kuşam kültürü için on altı tane sicil incelenmiştir. Bu siciller incelendiğinde konuyu aydınlatacak 103 tane kadın tereke kaydı olduğu görülmüştür. 103 kaydın, tereke yekûnlarının belirlenmesinden sonra toplumdaki farklı grupların temsil edilebilmesi için en zengin, en fakir ve ortalama terekesi olan üçer kişi seçilmiştir. Bu kişilerin belirlenmesinde tereke olarak farklı aralıkların seçilmesine dikkat edilmiştir. Bu terekelerin hepsi Müslüman kadın terekesidir. Bu sayede defterde bulunan kayıtlar vasıtasıyla Çorum tarihindeki bir kesite dair kadın giyimi hakkında fikir sahibi olunabilecektir. Böylece Çorum kültür tarihine katkı sağlanabilmesi umulmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN İSTİKLAL MÜCADELESİNİN İLK ADIMLARINI ATTIĞI SAMSUN, HAVZA VE AMASYA'DAKİ İCRAATLARI</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22164</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22164</guid>
      <author>İsmail EFE</author>
      <description>İngilizlerin Karadeniz Bölgesinde asayişi sağlayamaması halinde bölgeyi işgal edecekleri tehdidi üzerine hükümet, Mustafa Kemal Paşa’yı 9. Ordu Müfettişi olarak bölgeye göndermeye karar verir. 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs’ta Samsun’a ulaşır. Samsun’a ulaştığı 19 Mayıs’tan itibaren Mustafa Kemal Paşa’nın icraatlarından rahatsız olan İngilizler, onun İstanbul’a geri çağırılması için hükümet üzerinde baskı yapmaya başlar. Samsun’da kendisini güvende hissetmeyen Mustafa Kemal Paşa, 25 Mayıs’ta Havza’ya geçer ve çalışmalarına orada devam eder. 28 Mayıs’ta İzmir, Manisa ve Aydın’ın işgali haberini alan Mustafa Kemal Paşa, Havza Genelgesini yayınlar. İstanbul’a dönmesi yönünde baskılar artınca 12 Haziran 1919 tarihinde, uzun süreden beri tasarladıklarının hayata geçirebileceği bir yer olarak gördüğü Amasya’ya geçer. Amasyalılar tarafından coşkulu bir şekilde karşılanan Mustafa Kemal Paşa’nın talebi doğrultusunda 14 Haziran’da Amasya Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti kurulur, 20 Haziran’da büyük bir katılımla İzmir’in işgalini telin mitingi düzenlenir. Mustafa Kemal Paşa’nın davetine icabet eden Ali Fuat Paşa ve Rauf Bey 19 Haziran’da Amasya’ya gelir. Ali Fuat, Rauf Bey, Mustafa Kemal Paşa ve telgrafla olumlu görüş bildiren komutanların da onayları ile 21/22 Haziran 1919 tarihinde Amasya Tamimi ilan edilir. Böylece İstiklal Mücadelesi filen başlamış olur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Basınında Şeyh Ahmed Senusi (1918-1924)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22299</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22299</guid>
      <author>Nagehan ELEMANA</author>
      <description>Kuzey Afrika’nın çeşitli bölgelerinde emperyal devletlerin (Fransa, İngiltere, İtalya) istilaları karşısında cihad ülküsünü ön plana çıkaran Şeyh Ahmed Senusi (1873-1933), İslam birliği fikrini de taşımaktaydı. Emperyalizme karşı cihad ve İttihad-ı İslam fikirlerini İslam coğrafyasında yaymak üzere Enver Paşa tarafından Osmanlı Padişahı V. Mehmed Reşad adına bir davet almıştı. Önce İstanbul’a daha sonra da çeşitli İslam memleketlerine gidecekti. Fakat olaylar planlandığı gibi gerçekleşmedi. Şeyh Ahmed Senusi İstanbul’a gelmeden Sultan Mehmed Reşad vefat etmiş ve tahta VI. Mehmed Vahdeddin geçmişti. 30 Ağustos 1918’de İstanbul’a ulaşan Şeyh Ahmed Senusi 31 Ağustos 1918’de düzenlenen bir merasimle Sultan Vahdeddin’e kılıç kuşattı. Sultan Vahdeddin’in izin vermemesi üzerine, İslam coğrafyalarını dolaşarak cihad ve İslam Birliği fikirlerini yayma projesi akim kaldı. Bir müddet İstanbul’da kalan Şeyh Ahmed Senusi İstanbul’un işgali sonrasında Bursa’ya nakledildi. İki yıl kadar Bursa’da ikamete mecbur kalan Şeyh Senusi Milli Mücadele’ye dahil olmaya karar verdi. Anadolu’nun birçok vilayetini gezdi. Gittiği yerlerde verdiği vaazlarda halka Milli Mücadele’nin haklılığını anlatmaya çalışarak işgalci güçlere karşı cihad çağrısında bulundu. Delibaş İsyanı ve Koçgiri (Kürt) Ayaklanması gibi olayların bastırılmasında önemli bir rol oynadı. Şeyh Ahmed Senusi’nin İstanbul’a gelişinden itibaren Türk basını tarafından yakından takip edildiği görülmektedir. Anadolu seyahati esnasındaki yer değişiklikleri, çeşitli konularda verdiği beyanatlar, zaferler ve özel günler dolayısıyla devlet erkânına gönderdiği telgraflar basında yer almış ve basın aracılığı ile kamuoyu tarafından da ilgiyle takip edilmiştir. Bu çalışmada bazı ulusal gazetelerde yer alan haberler ekseninde, Şeyh Ahmed Senusi’nin Milli Mücadele’deki rolü ve basın tarafından kamuoyunda Şeyh Ahmed Senusi ile ilgili nasıl bir algı yaratıldığı tespit edilmeye çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arkaik Dönem Kıbrıs Dinini Anlamlandırmada Pişmiş Toprak Heykelciklerin Rolü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22330</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22330</guid>
      <author>Hazar KABA</author>
      <description>Kıbrıs’ın Arkaik dönemi, adanın kültürel geçmişinin en zengin ve özgün dönemini teşkil etmektedir. Pek çok arkeolojik bulgu ve yazılı kaynak ışığında bu dönemin sosyal ve kültürel yapısı, bu dönemde Ada’nın izlediği ticari ve kültürel ilişkiler gibi konular ve daha fazlası hakkında tatmin edici bilgilere ulaşmak mümkündür. Ancak tüm bu zengin bilgi dağarcığı, Kıbrıs-Arkaik dönemdeki din olgusunu özellikle mimari ve uygulama alanlarında anlamlandırmamız ve kimliklendirmemiz hususunda eksiklikler sergilemektedir. Bu makale, Arkaik Kıbrıs dinini anlamlandırırken mimari ve uygulama alanında karşılaşılan eksiklikleri sadece pişmiş toprak heykelcikler üzerinden gidermeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda Kıbrıs-Arkaik Dönem tarihli pişmiş toprak heykelcikler üzerinden Arkaik Kıbrıs dini hakkında öğrenilen bilgiler irdelenecek bir yandan da pişmiş toprak heykelciklerin bu alandaki rolü ve önemine de vurgu yapılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>GÖK-TÜRK DÖNEMİNDE ULUSLARARASI İLİŞKİLER VE ELÇİLER</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22101</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22101</guid>
      <author>İbrahim ONAY</author>
      <description>Bu çalışma Gök-Türk devletinin temas içerisinde bulunduğu diğer devletlerle olan diplomatik ilişkilerini ve bunu gerçekleştiren karşılıklı elçileri konu edinmektedir. Gök-Türk devleti kurulduğu andan itibaren uluslararası siyasetin ve ticaretin bir parçası olmuştur. Bu nedenle Gök-Türk devletinde uluslararası ilişkilerin tesisi konusunda elçilerin varlığı ve etkin rolleri dikkat çeker. Gök-Türkler sadece askeri açıdan değil iktisaden de güçlü olmak arzusunda oldukları için İpek yolu olarak da bilinen ticari yollar üzerinde hakim olmaya çalışmışlardır. Bu da onların elçi seçiminde ve taleplerinde iktisadi hususları göz önünde bulundurmalarına neden olmuştur. Bu ve diğer maksatlarla Gök-Türkler, Çin’de bulunan devletler ile Juan Juan, Akhun, Sasani ve Bizans gibi dönemin en önemli siyasal güçleriyle ilişkiler kurmuştu. İkinci Gök-Türk Hakanlığı döneminde ise ilişkilerin daha çok Çin ağırlıklı sürdürüldüğü görülmektedir. Bütün bu elçilik faaliyetlerinde kullanılan elçilerin seçimi ve bunların kimliği önemli olduğu gibi, karşılıklı olarak bunlara uygulanan çeşitli protokol kuralları da mevcuttur. Bazı hallerde ise elçilere verilen cezalarla karşılaşmak mümkündür. Elçilerin siyasi ve iktisadi ilişkiler tesis etmek yanında, evlilik talepleri, taziye ve cenaze törenlerine katılım gibi yine siyasal değer ifade eden sosyal konulardaki varlıkları da bilinmektedir. Bazı elçiler ise casusluk faaliyetleri ile ön plana çıkmışlardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>DİN, GELENEK VE DEĞİŞİM: XIX. YÜZYILDA KÂŞGAR KADINI</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22314</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22314</guid>
      <author>Murat ÖZKAN</author>
      <description>XIX. yüzyılda sanayi devriminin yaşanması, emperyalizm ve sosyalizm gibi kavramların yükselmesiyle Kâşgar, Doğu’dan ve Batı’dan, başta İngiltere, Amerika, Rusya ve Çin olmak üzere birçok küresel devletin ilgisini çekmiştir. Bu sebeplerle bölge seyyahlar, haritacılar, arkeologlar, oryantalistler ve misyonerlerin akınına uğramıştır. Bunların kayda aldıkları seyahatnameler, günlükler, coğrafya kitapları veya anılarda Kâşgar’la ilgili coğrafi, siyasi, dini ve sosyal bilgiler verilmiştir. Bu bilgiler arasında Kâşgar toplumunun yaşamı ve kadının sosyal hayatına dair bilgiler de bulunmaktadır. Türkler çok eski devirlerden beri aile kurumuna önem vermiştir. Kadını ise ailenin temel taşı olarak görmüş, aileyi kadının otoritesine emanet etmiştir. Eski Türklerde kadın sadece ailede değil, devlet yönetiminde yer alan, milletler arası antlaşmalara imza atan, beylik yapan, miras ve boşanma haklarına sahip olan, hem resmi hem de sosyal hayatta kendine yer bulan bir hüviyete sahipti. Biz de bu çalışmanın konusu olarak belirlediğimiz XIX. yüzyıl Kâşgar kadınlarını o dönemin şartlarını ve sosyal yaşantısını incelemek bakımından önemsiyoruz. Kadınların aile hayatları, karşı cinsle ilişkileri, evlilikleri, doğumları, misafirperverlikleri, eğlence hayatları, giyim-kuşam ve kişisel bakımları, inanışları, sağlıkla ilgili tutumları açısından inceleyeceğiz. Bunu özellikle yabancı bakış açılarından takip edecek ve Kâşgar’a seyahatte bulunan yabancı seyyahların seyahatnamelerinden ve yabancı yazarların günlüklerinde Kâşgar kadınlarından nasıl bahsedildiğini, haklarında ne tür bilgiler verildiğini anlatarak XIX. yüzyıl Kâşgar kadınına ve sosyal yaşantısına ışık tutmaya çalışacağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cumhuriyet Dönemi Türk Süngerciliği (1923- 1990)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22054</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22054</guid>
      <author>Barış SARIKÖSE, Recep ARSLAN</author>
      <description>Süngercilik, Osmanlı Dönemi’nden 21. yüzyılın sonlarına kadar Menteşe sahilleri ve civardaki adalarda önemli bir iş kolu ve geçim kaynağı olmuştur. Cumhuriyet’in ilanından sonra bu mesleği icra eden Rumların mübadele sonucunda göç etmeleri bu mesleğe sekte vurmuştur. Fakat, mübadele ile Türkiye’ye gelen denizci Türkler tarafından süngercilik yeniden canlandırılmıştır. Süngerciliğin gelişmesi için Türkiye Cumhuriyeti Dönemi’nde SünTAŞ adlı bir şirket tesis etmiştir. SünTAŞ, süngerciliğin gelişmesine 10 yıl kadar hizmet etmiştir. 1950’li yıllarda bu kurumun yerini Et ve Balık Kurumu almıştır. Süngerciliğin gelişmesi adına 1950’li yıllardan itibaren sünger çıkarılan Muğla ve Balıkesir’de süngercilik kooperatifleri kurulmuştur. Cumhuriyet Dönemi’nde süngercilerin karşılaştıkları temel sorunların başında ürünlerini pazarlama problemleri gelmiştir. Yunanistan ile yaşanan siyasi sorunlar nedeniyle sünger ihracatında da olumsuzluklar yaşanmıştır. Çünkü, Türk süngerinin en büyük alıcıları Yunanlı sünger tüccarları idi. Bu olumsuzluklara ek olarak 1986 yılında tüm Ege ve Akdeniz’de ortaya çıkan sünger hastalığı denizlerdeki sünger stokunu azaltmıştır. Bu olumsuz gelişmelerin üzerine devletin de sünger avını 1990’lı yıllarda tedricen yasaklaması ile bu meslek büyük oranda ortadan kalkmıştır. Bu makalenin hazırlanmasında Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Devlet İstatistik Enstitüsü yayınları, tetkik eserler ve yerel ve ulusal gazetelerden yararlanılmıştır. Araştırma ile süngercilik ile ilgili yapılmış olan çalışmalara küçük de olsa katkı sağlamanın yanında, bu alanda yapılacak yeni çalışmalara model olmak hedeflenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ÇİVİ YAZILI BELGELER IŞIĞINDA YUKARI FIRAT HAVZASINDAKİ YEREL POLİTİK GÜÇ: MELİD KRALLIĞI</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22302</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22302</guid>
      <author>Sırrı TİRYAKİ</author>
      <description>Anadolu coğrafyasında yaşanan kargaşa sonucunda Hititlerin tarih sahnesinden çekilmesiyle Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgelerinin yanı sıra Doğu Akdeniz Bölgesinde ve Kuzey Suriye coğrafyalarında yerel politik güçler ortaya çıkmıştır. Literatüre “Geç Hitit Beylikleri” ya da “Geç Hitit Krallıkları” olarak geçen bu yerel politik güçler, Demir Çağ’ında Anadolu ve Kuzey Suriye coğrafyalarındaki askeri, siyasi ve ekonomik olayları yönlendiren önemli aktörlerden olmuştur. Bu yerel politik güçlerden biri olan Melid Krallığı’na dair bilgilerimiz, bölgeye seferler düzenleyen Asur ve Urartu krallarına ait sefer kayıtlarının yanı sıra bölgede ele geçirilen hiyeroglif yazıtlara dayanmıştır. Söz konusu kaynaklara göre Melid, sahip olduğu hammadde kaynakları ve konumu ile bölgedeki politikaların yönlendirilmesinde aktif rol oynamıştır. Doğu Anadolu’nun batısı olarak tanımladığımız Malatya coğrafyasında kurulup gelişen Melid Krallığı tarihi boyunca, dönemin Yakın Doğu coğrafyasındaki iki önemli askerî ve politik güç olan Asur ve Urartu Krallıkları ile sürekli olarak askerî, siyasi ve ekonomik ilişkiler geliştirmek zorunda kalmıştır. Çünkü Melid Krallığı’nın sahip olduğu hammadde kaynakları ve stratejik konumu, Asur ve Urartu gibi Yakın Doğu coğrafyasındaki iki önemli gücün sürekli olarak bu bölgeye yönelik yayılım faaliyetleri gerçekleştirmesine neden olmuştur. Melid ülkesinin yöneten krallarının neredeyse tamamı bu sıkışmışlığı aşmak ve varlıklarını sürdürmek için Asur ve Urartu Krallıklarına vergi ödemek zorunda kalmıştır. Politik ve askeri konuların yanı sıra Demir Çağ’ında Doğu Anadolu’nun batısı olarak tanımladığımız Malatya ve çevresindeki sosyal ve kültürel hayatın şekillenmesinde de Melid Krallığının önemli katkısı olmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>VAN GÖLÜ HAVZASINDA ARAP HÂKİMİYETİ</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22208</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22208</guid>
      <author>Ömer TOKUŞ</author>
      <description>Van Gölü havzası ve çevresinde bulunan Malazgirt, Ahlat, Erciş, Adilcevaz, Muradiye, Erzen ve Amik gibi şehir ve kasabalarda Arapların hakimiyetinin 638 yılından sonra yapılan fetih hareketleri ile başladığı kabul edilmektedir. Iyad b. Ganm komutasındaki Müslüman fatihlerin 19 (638-639) ve 20 (639-640) yıllarında el-Cezîre ve İrmîniyye’ye doğru başlattıkları fetih hareketleri ile Van Gölü havzasına ayak bastıkları anlaşılmaktadır. Habîb b. Mesleme ve daha sonra ele geçirilen yerlerin muhafazası ve idaresi için tayin edilen komutan ve valiler ile birlikte Müslümanların İrmîniyye ve Van Gölü havzasındaki hâkimiyeti pekişmiştir. Van Gölü havzası Emevî ve Abbâsî idaresinde Benî Şeybân ve Benî Süleym gibi Kuzeyli Arapların (Kaysîler) göçüne sahne olmuştur. Söz konusu göçler Van Gölü havzası ve çevresinin idaresine söz hakkı elden eden güçleri de belirlemiştir. Bundan dolayı Emevî ve Abbâsî yönetimleri boyunca Van Gölü havzasında kuzeyli Arapların etkileri artmış ve IX. asırda Abbâsîlerin güçlerini kaybetmeye başlamalarıyla Malazgirt, Ahlat, Erciş, Erzen, Muradiye gibi şehirlerde bağımsız yerel emîrlikler ortaya çıkmıştır. Bu siyasî durum X. asırda Hamdânîler, XI. asırda da Bizans ve Selçuklu gibi güçlerin müdahelesi ile son bulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARINDA TİFÜSLE MÜCADELEDE YAŞANAN ÖNEMLİ SORUNLAR VE ALINAN TEDBİRLER</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22241</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22241</guid>
      <author>Ceren UTKUGÜN</author>
      <description>İkinci Dünya Savaşı şavaşa dahil olan ya da tarafsız kalan ülkelerin insanlarının yaşamlarını da olumsuz etkilemiştir. Türkiye’de İkinci Dünya Savaşı’nın toplum sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olmuş, savaştan kaynaklanan ekonomik sorunlar yüzünden çeşitli sağlık sorunları ve salgın hastalıklar yaşanmıştır. Savaş nedeniyle merkezi bütçe harcamaları içinde savunma harcamalarının payının artması diğer sosyal harcamalar gibi sağlık kaleminin payının azalmasına yol açmıştır. 1942 ve 1943 yıllarında artan salgın hastalıklarla mücadeleye ayrılan tahsisatta bile kısıntıya gidilmek zorunda kalınmıştır. Tifüs hastalığının ortaya çıkmasında en önemli unsur ekonomik koşullardır. Türkiye’de tifüs hastalığı İkinci Dünya Savaşı’nın olumsuz ekonomik ve toplumsal etkilerinin görüldüğü ortamda, özellikle hayat pahalılığının zirveye ulaştığı 1942 ve 1943 yıllarında görülmüştür. Savaşın etkisiyle gelir dağılımının bozulması, toplumun geniş kesiminin yetersiz beslenmesi ve toplumsal hijyen koşullarının bozulması sonucunda tifüs vakalarında artş kaydedilmiştir. Tifüs Türkiyede savaş öncesinde de her sene görülen bir hastalıktır ancak salgın boyutlarında değildir. 1940, 1941, 1942 yıllarında her yıl ortalama 764 tifüs vakası görülmüştür. Özellikle 1943 yılında salgın halini almıştır. Hastalığın yayılması yurt çapında tedirginlik oluşturmuştur. Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti, Belediyeler, Halkevleri, Yardım Dernekleri hastalıkla mücadele için ciddi önlemler almışlardır. Hastalığa karşı tedbir olarak halk tifüsten nasıl korunabileceği konusunda bilgilendirilmiştir. Gazetelerde tifüs salgını ile ilgili haberler yayınlanmış, hükümetin bulaşıcı hastalıklardan korunmaya yönelik çalışmalarına halkın yardım etmesi gerekliliği vurgulanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XVII. YÜZYILDA OSMANLI DEVLETİ’NDE PÎŞKEŞ GELENEĞİ, AMAÇ VE İŞLEVLERİ</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22292</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22292</guid>
      <author>Fatma ÜNYAY AÇIKGÖZ</author>
      <description>Farsça pîşkeş sözcüğü “Hediye, armağan” anlamına gelmektedir. Hediyeleşme, Osmanlı’dan önceki Türk-İslam devletlerinde, Çin ve Bizans kültüründe ve Orta Doğu devlet geleneklerinde yer alan önemli bir olgudur. Osmanlı Devleti’nde önceleri geleneksel uygulamaların bir tezahürü olarak alınıp verilen hediye; XVII. yüzyılda değişen ve gelişen sosyal ve ekonomik şartlar neticesinde çeşitlenerek merasimlerin önemli bir unsuru haline gelmiştir. Hediyeler siyasî iktidarın başvurduğu bir araç olarak ön plana çıkmış ve merkezî otoritenin bir güç unsuru olarak kullanılmıştır. Pişkeş sunumu XVII. yüzyılda sosyo-ekonomik şartların neticesinde devlet işlerinde olduğu kadar padişahların gündelik hayatlarında (ziyaret, ziyafet, avlanma, gezi vb.) da önem kazanarak yoğun bir şekilde tezahür etmiştir. Bu makalede, konuyla ilgili literatür taramasından sonra Osmanlı arşiv belgelerinin tespit edilerek bunların temini, tasnifi ve fişlenmesi suretiyle diğer kaynak ve araştırmaların verileri de kullanılarak bunların değerlendirilmesi yapılmıştır. Osmanlı Devleti’nde hediyeler, başlangıçta Osmanlı öncesi geleneksel uygulamaların bir tezahürü olarak alınıp verilirken XVII. yüzyılda gelişen sosyal ve ekonomik şartlar neticesinde çeşitlenerek merasimlerin önemli bir unsuru haline gelmiştir. Bu dönemde geleneksel bir devamlılık arz etmesinin yanı sıra; bağlılık, itaat, dostluk, barış ve dayanışmanın aracı olarak pişkeş (hediye), sağladığı siyasal, sosyal, kültürel, psikolojik ve ekonomik işlevleri bakımından iktidarın başvurduğu bir araç olarak ön plana çıkmış ve merkezî otorite tarafından bir güç unsuru olarak kullanılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Seferlerine Esnaf Kesiminin Katkısı ve XVIII. Yüzyılın İlk Yarısında Konya Esnafından Örnekler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21990</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21990</guid>
      <author>Zafer YILDIRIM</author>
      <description>Osmanlı ordusunun sefere çıkması çok büyük hazırlıkları kapsayan bir organizasyondu. On binleri hatta yüzbinleri bulan mevcuduyla Osmanlı ordusu, uzun süreli seferlerde yaşamlarını sürdürebilmek için birçok hizmete ihtiyaç duymaktaydı. Bu ihtiyaçların giderilebilmesi için çeşitli görevliler seferde hazır bulunurdu. Bunların en önemlisi de orducu esnafı adı verilen gruplardı. Bu esnaf grubunun seçilmesi ve sefere katılması oldukça titiz bir çalışma sonrası gerçekleşmekteydi. Hemen her esnaf kolundan seçilen ve kayda geçirilen orducular seferde orduyla birlikte hareket ederek gündelik yaşamın devamını sağlardı. Bu hizmeti belirli bölgelerdeki esnaf fiili olarak yerine getirirken, başka yerlerdeki esnaf nakdi yani bedelini ödemek suretiyle de icra ediyordu. İkinci gruba giren yerlerden biri de Konya şehriydi. Konya şehrinde de devletin birçok şehrinde olduğu gibi ordubazar akçesi adı altında esnaftan toplanan paralar, seferlerin lojistik desteği için kullanılmaktaydı. Bu işlemler sırasında bazı sıkıntılar ve anlaşmazlıklar da çıkmış ve bunlar mahkemeye intikal etmiştir. Resmi görevliler tarafından kayıt altına alınarak düzenli şekilde uygulanması sağlanan bu sistemin, Konya’daki uygulanışında yerel esnaf teşkilatının da önemli bir rolü bulunmaktaydı. Bu çalışmada öncelikle sefer organizasyonlarında görev alan orducu esnafı hakkında genel bilgi verilecek, sonrasında ise bu hizmeti bedelini ödemek suretiyle gerçekleştiren Konya esnafından, XVIII. yüzyılın ilk yarısına ait örnekler verilecektir. Konya şer’iyye sicillerindeki kayıtlardan verilecek bu örneklerle sistemin buradaki işleyişine ışık tutulmaya çalışılacaktır. Ayrıca imdâd-ı seferiyye kayıtlarından da esnafın payına düşenler ortaya konulacaktır. Böylece Konya esnafının, Osmanlı ordusunun seferlerine verdiği destek anlatılmaya çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Birinci Dünya Savaşı Öncesi Türk Basınında Göçmenler Meselesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22132</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22132</guid>
      <author>Özlem YILDIRIM</author>
      <description>Yunanistan, Balkan savaşları sonucunda Makedonya başta olmak üzere idaresi altındaki yerlerde uyguladığı baskıcı siyaset nedeniyle Türk ve Müslüman toplumların yaşadıkları bölgeleri terk ederek göç etmelerine neden olmuştu. Bu göç hareketleri sebebiyle mevcut dengeler sarsılmış Türkiye ve Yunanistan arasında artan gerginlik, güvensizlikle beraber Anadolu’dan da Yunanistan’a Rum göçlerinin yaşanmasına sebep olmuştu. Osmanlı Devleti, göç meselesi konusunda, Dâhiliye Nazırı Talat Bey’i görevlendirerek, gereken tedbirleri almıştı. Yapılan incelemeler neticesinde, Yunanistan tarafından ortaya atılan iddiaların, asılsız olduğu anlaşılmış, Rumlara karşı herhangi bir saldırıda bulunulmadığı gibi Rum göçlerinin asıl sebebinin, Yunanistan’ın Türkiye başta olmak üzere diğer bölgelerdeki Rum nüfus üzerindeki propagandaların sonucunda yaşandığı görülmüştü. Yapılan araştırmalarda, Yunanlıların Makedonya ve diğer bölgelerde ki, Türk-Müslüman halkı üzerinde uyguladığı baskı ve şiddetin bu bölgelerdeki Türk ve İslam toplulukları göçe mecbur bıraktıkları anlaşılmıştı. Yunanistan’ın, parlak vaatlerle ya da Anadolu’daki Rumlar üzerinde propagandalarla korku salması Rum nüfusun göç etmesine sebep olmuştu. Osmanlı Hükümetince gerekli tedbirler alınmış ve olayları incelemek üzere Atina sefiri Galip Kemali Bey vasıtasıyla girişimlerde bulunarak durumla ilgili Büyük Devletlerin elçilerine bilgi verilmişti. Yunanlıların iddia ettiği gibi Türkiye Rumlarının göçleri hususunda, Türkiye’nin Rumlar üzerinde baskı ve şiddet uyguladığı yönündeki haberleri asılsızdı. Gerçekte ise Yunanistan, Makedonya Müslümanlarına karşı baskıda bulunmuştu. Adalar meselesi ve sonrasında Türkiye’nin donanmasını güçlendirmek yolundaki başarılı teşebbüsleri, Yunanistan’ı endişeye sevk etmişti. Yunanistan, kendisini mazlum göstermek adına asılsız birtakım iddialarda bulunmuş kendisini güvence altına almak istemiş ve büyük devletlere başvurarak Türkiye Rumları lehinde müdahale edilmesini talep etmişti. Bu çalışmada Birinci Dünya Savaşı öncesi Türkiye-Yunanistan arasındaki göç meselesi dönemin basını, arşiv vesikaları ve telif tetkik eserlerden yararlanılarak değerlendirilmeye çalışıldı. Yunanistan’ın Trakya göçleri meselesinin gerçek sebeplerini değiştirerek Avrupa halkının düşüncesini nasıl etkilemeye çalıştığı ve bu amaçla gazetelerde hangi tür haberlerin yer aldığı incelendi. Türkiye, Büyük Devletlerin elçiliklerine vermiş olduğu bilgilerde, asıl zor durumda olan ve şiddet gören kesimin Makedonya Müslümanları olduğunu, bölgede yaptığı incelemelerin sonucunda ortaya çıkan raporlarla anlatmaya çalışmıştır. İslam topluluklarına karşı reva görülen davranışlardan dolayı Yunanistan’ın protesto edilmesinin gerekliliği ifade edilmiştir. Yunanistan ve Türkiye arasında görüşmeler sonucunda Yunanistan’ın sahip bulunduğu Makedonya kısmındaki Türkler ile Trakya ve Batı Anadolu’daki Rumların mübadele edilmesine dair anlaşma yapılmış ancak I. Dünya Savaşının ortaya çıkmasıyla bu olay gerçekleşememiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>OSMANLI YEREL İPEK ÜRETİMİNİN İTHAL İRAN İPEĞİ KARŞISINDAKİ DURUMU PROBLEMİ</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22290</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22290</guid>
      <author>Hüsnü YÜCEKAYA</author>
      <description>Osmanlı İpekçiliğinin İran ithalatı ile başladığı bilinmektedir. İran’da üretilen ipek kozaları genelde ham olarak Osmanlı Devleti’ne getirilmekteydi. Amasya ve Bursa gibi şehirlerde, bir kısım işlemlerden geçirilerek Avrupa’ya ihraç edilmekteydi. Burada araştırılması gereken en önemli husus, İran’dan ithal ikame olarak temin edilen ipeğin yerel üretimine ne zaman başlandığı ve bu üretimin zaman içinde değişen boyutudur. Bu durumun hiç sorgulanmamış olması ilginçtir. Konu ile ilgili genel kanaat, İran ipeğine bağlılığın ilanihaye devam ettiğidir. İpeğin, Osmanlı İran ilişkilerinde stratejik bir emtia olarak kullanıldığı dönemler bilinmektedir. Bu durum İpekyolu güzergâhında 1650’lerden itibaren, derin sarsıntılara neden olmuştur. Siyasi olayların sebep olduğu bu iktisadi hercümerç karşısında, Osmanlı idarecilerinin ve imalatçılarının gerekli tedbirleri almadığını varsaymak hatalı olacaktır. Bu çalışma iki merhalede ele alınmıştır. İlk olarak mevzunun problem olarak takdim edilmesinin nedenleri üzerinde durulmuştur. Ardından, Osmanlı devletinde önemli ipek üreticisi şehirlerden biri olan Amasya’ya odaklanılmıştır. Osmanlı arşiv belgelerinde, Amasya ipek üreticiliğine dair ilk bilgi, 1712 yılına ait bir arşiv vesikasında geçmektedir. Bir prototip mahiyetinde Amasya şehrine ait şer’iyye sicilleri, 1500’lü yıllardan itibaren taranmıştır. Özellikle 1770-1880 yılları arasında bulunan siciller belli zaman periyotlarıyla incelenmiştir. Bir miras dökümü ve taksimi tutanakları olan tereke kayıtlarında; ipek üretiminin yapıldığı dut bağları, böcekhane kayıtları, ham koza ve ipekli kumaşlar belirtilmektedir. Elde edilen sonuçlar, daha önceki ve sonraki dönemlerle kıyaslanmıştır. Yapılan bu çalışma 1700 yılları öncesi Amasya havalisi ipek üreticiliğine bir projeksiyon sunsa da, bu dönem henüz yeterli oranda berraklaşmamıştır. Ancak yürütülen araştırma sonucunda 1700 yılları sonrası büyük oranda ortaya çıkmıştır. 1750’li yıllardan itibaren ipekçiliğin yapıldığı dut bağlarının sayısının ve değerinin her geçen gün yükseldiği görülmektedir. Çalışmanın ikinci kısmında ise belirtilen şehir örnekleri üzerinden hareketle Osmanlı ipekçiliğinin, boyutu ile ilgili bir problem mahiyetini alan, husus üzerine bazı tahlillerde ve önermelerde bulunulmuştur. Bir örneklem mahiyetinde Amasya şehri ölçeğinde nispeten berraklaşan durum diğer önemli ipek üreticisi şehirlerde de yürütülürse Osmanlı ipekçiliğinin serencamı ortaya çıkacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>OSMANLI DEVLETİNDE KÜÇÜK ÖLÇEKLİ VAKIFLAR SİVAS ÖRNEĞİ</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22156</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22156</guid>
      <author>Abubekir Sıddık YÜCEL</author>
      <description>İslam müesseseleri içerisinde vakıfların önemi çok büyüktür. İslamî gelenekte Hz. Peygamber (s.a.v)’le başlayan bu sosyal yardımlaşma kurumu tüm İslam Devletleri’nde üzerinde durulmuş Selçuklu ve bilhassa Osmanlı Devleti ile zirve yapmıştır. Bunun belirgin nişanesi ise sayıları 30 bini aşkın vakfın Osmanlı coğrafyasında kurulmuş olmasıdır. Vakıf kuran kişiler devlet başkanından başlayıp toplumun tüm katmanlarına kadar büyük bir özenle tatbik edilmiştir. İçlerinde miktar itibariyle büyük oranda nakit ve taşınmaz mal vakfedenlerden, 30 kuruş gibi cüz’i gibi görünen ama içerisinde büyük bir anlamı olan vakıfları da görebilmekteyiz. Ekonomik meblağ itibariyle çok az gibi görünen bu vakıfları bu çalışmada konu edindik. Bunu yaparken de Vakıf geleneği içerisinde genelden özele inerek Sivas’ta kurulmuş olan ve adına küçük ölçekli dediğimiz vakıfları esas aldık. Çalışmamızın ana materyalini Devlet Arşivlerinde muhafaza edilen Sivas Şer’iyye Sicillerinden, bizatihi klasik formda tanzim edilmiş sicil defterlerine intikal etmiş vakfiye kaydı bulunan belgelerden yola çıkarak yaptık. Yaklaşık 40 defterde vakfiye kaydına rastladığımız vakıfların listesini çıkarttık ve vakfiye içeriklerini inceledik. Erkek, kadın ve gayrimüslim vakıflarını tablo haline getirdik. Osmanlı Vakıf medeniyeti içerisinde Sivas’lı hayırseverlerin toplumsal ve ferdi dayanışmada gayet cömert olduğunu gördük. Bu vakıfların 1779-1895 yılları arasında yaklaşık 128,966,5 gibi önemli bir nakit parayı Sivas ekonomisine kattıkları da bu çalışmada ortaya çıkmış oldu.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


