






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2018 Sayı Volume 13 Issue 17 </title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=377</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>İSLAM HUKUKUNDA BİR İÇTİHAT YÖNTEMİ OLARAK TAHARRÎ/TEVAHHÎ</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21785</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21785</guid>
      <author>İhsan AKAY</author>
      <description>Taharrî/tevahhî, İslam hukukunun önemli kavramlarından biridir. En geniş anlamıyla, benzeşen veya birbirine karışan ve hakkında kesin bilgi bulunmayan şer‘î bir meselede hüküm vermek için mevcut delil, işaret ve emareler kullanılarak zann-ı galiple, bunlar da yoksa kendi sezgisiyle (feraset) en uygun olanı tercih etme çabasıdır. Mahiyet, kapsam ve hükme delâleti bakımından, taharri; ictihâd, ihtiyat, zan/şek ve vehm gibi kavramlardan farklılık arz etmektedir. Bununla birlikte bazı İslam hukukçularına göre, taharrî bir çeşit ictihad veya ihtiyattır. Ancak taharrî ile ictihad arasındaki ilişkinin nispeten daha sıkı olduğunu söyleyenler çoğunluktadır. Hücciyeti hususunda ise fakihler arasında neredeyse ihtilaf bulunmamaktadır. Uygulamalarda taharrinin caiz olduğu ve caiz olmadığı şeklinde iki durum ortaya çıkmaktadır. Her iki durumun bir ifadesi olarak özellikle kavâid türü eserlerde önemli fıkhî kâideler vücut bulmuştur. Bunlardan “delillerin yokluğunda taharrî, şer‘î delilin yerine geçer.”, taharrî ancak zaruret sebebiyle helal olan şeylerde caizdir.”, “namus (avret) konularında taharrî sahih değildir.” şeklindeki kâideler dikkat çekmektedir. Taharrî konusunu ele alan eserlerde taharrinin caiz olduğu durumlar, en çok ibadetlere ilişkin meselelerde görülmektedir. Buna karşılık caiz olmayan durumlar daha ziyade ırz/namus meselelerde öne çıkmaktadır. Makalede, taharrî/tevahhî kavramının mahiyeti, dayanağı, ilgili kâidelerin işaret ettiği anlam çerçevesi ile taharrî yönteminde caiz olan veya olmayan durumların mahiyet ve sınırları belirlenmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İBNÜ’L-ARABÎ’NİN KOZMOLOJİSİNDE FELEKLER</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21792</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21792</guid>
      <author>Veysel AKKAYA</author>
      <description>Ortaçağ İslam kozmolojisinde filozofların feleklerle ilgili görüşleri, gözlem ve akıl yürütmeye dayalı idi. İhvân-ı Safâ ise buna ek olarak, ezelî hikmetten beslenen felek anlayışını merkeze almıştı. İbnü’l-Arabî’nin feleklere bakışı İhvân-ı Safâ’ya yakın olmakla birlikte, keşfî bilgiyi esas alan orijinal fikirler içermektedir. İbnü’l-Arabî felek ilmini mârifetullah merkezli inceler. Kur’an’da belirtilen insanın iç âleminde ve dış âlemdeki âyetlerle Allah’ın tanımasını, içteki ve dıştaki felekler şeklinde yorumlayarak, ancak bu felekleri tanımakla mârifetullâha erileceği kanaatini taşır. Ayrıca felek ilminin asıl itibariyle nebevî kaynaklı olmasına dikkat çekerek, bu ilmin İdris Peygamber’den varis kaldığını belirtir. İbnü’l-Arabî birçok kavrama yaptığı gibi, felek kavramına da yeni anlamlar giydirmiştir. O kadar ki, felek kavramını âlemdeki maddî ve mânevî her şey ile irtibatlandıracak bir genişlikte kullanmıştır. Felekleri sadace kozmolojik açıdan incelemekle kalmamış, aynı zamanda ontolojik açıdan da inceleyerek, zâhir ve bâtın bütünlüğünü korumuştur. Kozmolojik olarak âlemdeki feleklerin sıralanışı ile ilgili, Atlas feleğine kadar filozoflarla aynı görüşü paylaşmakla birlikte, müşâhede edilemeyen daha yukarısı için, aklî çıkarımlara dayalı olarak söylenenlerin bir kısmını doğru bulmaz. Onların ancak keşifle bilinebileceğini belirtir. Bu anlamda felekleri üç farklı tertip ile sıralayarak, felek ilmine yeni açılımlar getirir. Ayrıca Kur’ân’da felekler konusu içine giren, bir başka deyişle feleklerle alakalı birçok âyetin bulunması, Kur’ân’ın anlaşılmasında meselenin önemini ortaya koyduğunu belirtmekte yarar vardır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbn Haldun’un Asabiyet Teorisi ve Eğitim Üzerindeki Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21596</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21596</guid>
      <author>Aygün AKYOL</author>
      <description>İbn Haldun, özgün fikirleri sebebiyle İslam felsefe geleneğinin önemli düşünürlerden biridir. Bu önem, onun ortaya koyduğu düşünüş biçiminin sadece eleştirel bir bakış açısı olmayıp, çözüm önerileri ve yeni fikri yaklaşımlar ortaya koyması sebebiyledir. Onun eğitim faaliyetleri konusunda ortaya koyduğu yaklaşımlar bugün için de geçerliliğini koruyan tespitler barındırmaktadır. Toplumların amacı, sahip olduğu kültürel değerleri gelecek nesillere aktarmaktır. İbn Haldun'a göre bu, asabiyye kavramı ile sağlanır. Fakat bu noktada medeniyetle asabiyyet arasındaki ilişki dikkatli incelenmesi gereken bir husustur. İbn Haldun’a göre eğitim arttıkça, kültür ve uygarlık artarken, asabiyye duygusu azalır. Biz de çalışmamızda buradan hareketle eğitimde asabiyenin rolünü inceleyeceğiz. Bu bağlamda, değerlerin gelecek nesillere aktarılmasında asabiyyenin rolünü ve değerler alanındaki kopuklukların sebeplerini tartışacağız. Toplumun varlığının devam etmesi için kültürel aktarım zorunludur. Bu da medeni bir yaşamda gerçekleşir. Tüm bunlardan hareketle çalışmamızda eğitimin değerler aktarımı ve kültürel süreklilik üzerindeki rolünü İbn Haldun merkezli araştıracağız. Bu bağlamda çalışma, bireysel ve toplumsal sahanın şekillenişinde eğitim ve öğretimin rolü ve önemi üzerinde yoğunlaşacaktır. İbn Haldun’un ilim anlayışı ve ilimler tasnifinin eğitim öğretim hayatı açısından önemi de çalışmada müzakere edilecektir. Tüm bunlardan eğitim ve öğretim faaliyetlerinin neticesinde sağlıklı bir bireyin nasıl şekilleneceği incelenecektir. Bireyin kendini bilmesi, toplumun bir ferdi olması ve ona katkı sağlamasının hangi aşamalardan geçtiği müzakere edilecektir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>KUR’AN’DA HZ. SÜLEYMAN’A VERİLEN NİMETLER</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21770</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21770</guid>
      <author>Abdurrahman ALTUNTAŞ</author>
      <description>Kur’an’ı Kerim’de bahsi geçen peygamberlerden biri olan Hz. Süleyman kendisine verilen nimetlerle öne çıkmaktadır. Kur’an’ı Kerim’e göre ona çok sayıda nimet bahşedilmiştir. Hz. Süleyman’a peygamberlik, saltanat, rüzgâr, erimiş bakır madeni, hayvanların konuştuklarını anlama, ilim, nitelikli atlar ve gözle görülmeyen varlıklara hükümranlık etme gibi bir dizi nimet verilmiştir. Ona verilen bu nimetler daha önce hiç kimseye ikram edilmemişti. Hz. Süleyman verilen onca nimete karşı rabbine şükretmiş, nankörlük etmemiştir. O, malın bir imtihan aracı olduğunu bilerek buna göre hareket etmiştir. Kendisine verilen bunca nimete rağmen o şımarmamış, nimetin nereden geldiğini bilerek ona göre davranmıştır. Kur’an’ın genel mantığına göre mal sahibi olmak eleştirilen bir hususiyet değildir. Eleştiriye konu olan husus bu malın nasıl ve nerede kullanıldığıdır. Hz. Süleyman bu hususta örnek ve takip edilmesi gereken bir şahsiyettir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbnü'l Arabî'de İnsanın Fiilleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21773</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21773</guid>
      <author>Faik AYTEMİZ</author>
      <description>Gerek batı düşünce tarihinde gerekse İslâm düşünce dünyasında ahlâk düşüncesinin temel problemleri bulunmaktadır. Bunlar irade ve hürriyet ilişkisi, kaza ve kaderin ahlâkla ilişkisi, adalet prensibi, hayır ve şer problemi gibi hususlardır. Bu probleme birçok disiplin, örneğin; tasavvuf, kelam ve felsefe kendi perspektiflerinden bakmıştır. Bu çalışma ile, İbnü'l Arabî'de insanın filleri, bilhassa hayır ve şer açısından, belirlemek amaçlanmıştır. Bu temel amaca dayalı olarak, araştırmada şu sorulara cevap aranmaktadır: Hayır ve şer nedir? İnsanın filleri nasıl meydana gelmektedir? Kötülüğün kaynağı nedir? İnsanın davranışı özü gereği kötü müdür? İnsan sorumlu bir varlık mıdır? İnsan özgür müdür? Çalışmaya İbnü'l Arabî'de hayır ve şerrin tanımı, irade, insanın fillerinin mahiyeti ve insan-Tanrı ilişkisi dahil edildi. İnsanın özü gereği kötülenmeyeceğini, yalnızca ondan çıkan davranışların kötülenmesi gerektiğini, bununla birlikte insanın sorumlu olduğunu ifade eden İbnü'l Arabî, kulların fiillerinin, her ne olursa olsun tekvini emre uygun olarak meydana gelmesinden hareketle hayır olduğunu belirtmekte, hayır olmayı da var olmakla izaha çalışmaktadır. İbnü'l Arabî, kulun fiillerinde özgür olduğunu belirtmekte ve bunu Kur'an'a dayandırmaktadır. Sonuç olarak, İbnü'l Arabî, ahlâkî düşüncenin temel problemleri bağlamında insanın fiillerine dair düşünceleriyle felsefenin bu önemli ve tartışmalı alanına önemli katkılarda bulunmaktadır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>MOLLA HALİL ES-Sİ‘İRDÎ’NİN İLMİ FAALİYETLERİ</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21807</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21807</guid>
      <author>Mahmut DÜNDAR</author>
      <description>Siirt’in önemli âlimlerinden olan ve ilim ehli bir aileden gelen Molla Halil, küçük yaştan itibaren kendini ilme adamış bir şahsiyettir. 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 19. yüzyılın ilk yarısında yaşayan ve çeşitli ilmî faaliyetlerde bulunan Molla Halil, tahsil hayatına babası Molla Hüseyin b. Molla Halid el-Kolâtî’nin yanında başlar. Daha sonra ilim yolculuğuna bölgenin medreselerinde müderris olarak görev yapan Sofi Hüseyin el-Karasevî, Molla Abdurrahman el-Belakî, Molla Ramazan el-Hazvînî, Molla Ahmed el-Hafız,Molla Abdulhadi el-Arvasi ve Şeyh Ferruh gibi meşhur âlimlerinden ders alarak devam eder. Tefsir, fıkıh, tasavvuf, kelam, sarf, nahiv, mantık, münazara gibi pek çok ilim dalında üst düzeye ulaştıktan sonra bugünkü Irak’ın sınırları içerisinde bulunan Imadîye'deki “Kubbehân Medresesi” nde Reisü’l-Ulema olarak da bilinen hocası Molla Mahmut’tan icazetnamesini alarak müderrislik derecesine ulaşır. Bulunduğu medreselerde ilmi faaliyetlerde bulunurken başta çocukları Molla Mustafa, Molla Abdullah ve Molla Abdullah’ın oğlu Molla Ömer olmak üzere birçok ünlü âlim şahsiyeti yetiştirir ve onlara icazet verir. Onun, sahip olduğu ilimlerin tamamına yakını ile ilgili eserler telif etmesi ve birçok talebe yetiştirmesi onun hem ulaştığı ilim derecesinin büyüklüğünü göstermesi ve hem de ilme olan hizmetlerini kalıcı hale getirmesi bakımından önemlidir. Bu çalışmada kısaca Molla Halil’in hayatından bahsedildikten sonra onun ders aldığı hocalar, eğitimini gördüğü ilimler, yetiştirdiği talebeler ve yazdığı eserler üzerinde durulacaktır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>EĞİTİMDE BİR YENİLİK ARAYIŞI BAĞLAMINDA “CEDİTÇİLİK” HAREKETİNİN ARAP DİL ÖĞRETİMİNE YANSIMALARI -AHMED HADİ MAKSUDİ ÖRNEĞİ-</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21582</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21582</guid>
      <author>Enes ERDİMİRFAN KAYA</author>
      <description>XIX. yüzyılın ortalarında Türkistan coğrafyasında ortaya çıkan “Ceditçilik” hareketi, İslam dünyasında yüzyıllardır sürdürüle gelen klasik medrese eğitiminin (usul-u kadim), batı aydınlanmasının da etkisiyle yerini, yeniliklere açık ve talebelerine dünyayı tanımayı sağlayacak yeni bir eğitim anlayışına (usul-u cedit) bırakması gerektiğini savunmuştur. Bu hareketin kurucusu sayılan İsmail Gaspıralı (ö. 1914), çıkardığı Tercüman gazetesi vasıtasıyla eğitim-öğretimde yenileşmeyi öngören bu yaklaşımın tüm Türk İslam coğrafyasında yayılmasını sağlamıştır. Bu hareketi benimseyen, Medreselerde sadece Arapça ve ona dayalı olarak nakli ilimlerin değil, bunların yanı sıra fenni ve akli ilimler ile Türkçe ve Rusçanın da öğretilmesi gerektiğini savunan düşünürlerin sayısı hızla çoğalmış ve bu tarzda eğitim veren medreseler kısa sürede birkaç yüze ulaşmıştır. Söz konusu düşünürlerden biri de Kazan bölgesinde eğitimciliğiyle ün yapmış, mektep ve medreselerde okutulmak üzere hem Türkçe hem de Arapçayı öğreten kitaplar kaleme almış Ahmed Hadi Maksudi’dir. Kazan bölgesinin önemli eğitimcilerinden biri olan Ahmed Hadi Maksudi, İsmail Gaspıralı’nın kurucusu olduğu Bahçesaray medresesine ders vermek üzere davet edilince bu hareketle tanışmıştır. Burada bu usulde ders verme metodlarını iyice benimsemiş, kendi memleketi Kazan’a dönünce de açtığı medreseyle ve yazdığı kitaplarla Ceditçilik hareketinin önemli bir temsilcisi olmuştur. Bu çalışmada eğitim ve öğretimde yenilik çabalarından biri olarak Ceditçilik’in ortaya çıkışı, benimsediği metot ve temsilcilerine değinilecektir. Hareketin temsilcilerinden biri olarak Ahmed Hadi Maksudi’nin hayatı, eğitimciliği ve bu bağlamda kaleme aldığı ‘el-Kavâninu’n-Nahviyye’, ‘eş-Şifahiye’, ‘İstikmâl’, ‘Muallim-i Sani’ ve ‘Arabiyyât’ isimli eserleri tanıtılacak, bu kitapların Arapça öğretimine ilişkin ortaya koyduğu yenilik ve yaklaşımlar tespit edilmeye çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Üniversite Gençlerinde Din Değiştirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22016</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=22016</guid>
      <author>Sema ERYÜCEL</author>
      <description>Bu çalışmanın amacı Müslüman kültürde yetişen üniversite gençlerinin inanç değişikliğinin psiko-sosyal nedenlerini araştırmaktadır. Araştırmaya Akdeniz Üniversitesi’nin farklı fakültelerinde öğrenim gören 18-25 yaş aralığında 3 kadın, 12 erkek toplam 15 öğrenci katılmıştır. En küçük yaş 18, en büyük yaş 25’tir. Katılımcıların yaş ortalaması ise 21.7’dir. Kadın katılımcı sayısının daha az olması kadınların inanç değişikliği ile ilgili olarak daha az dile getirme eğilimde olmaları, çekimser ve çalışmaya katılma konusunda gönülsüz olmalarıdır. Katılımcılar amaçlı örneklem kapsamın da belirlenen ölçütleri karşılayan ölçüt örneklem yöntemi ile belirlenmiştir (Patton, 2014 230; Yin, 2011).Çalışmada sosyal gerçekliği anlamak için gerçek yaşam deneyimlerine odaklanılan fenomonojik desen ile olguya ilişkin deneyimler sorgulanmaya çalışılmıştır (Creswell, 2015). Bu anlamda gençlere ailelerinin dini/manevi olarak inanç ve uygulamaları, aileleri ile ilişkileri, din eğitimi alma durumları, inanç değiştirme süreçleri, inanç değiştirmelerine etki eden faktörler, yeni inanç/inançsızlık ile ilgili memnuniyeti bağlamında sorular yöneltilmiştir. Yüz yüze yapılan görüşmeler kayıt edilmiş ve nitel veri analizi programı MAXQDA 18’de içerik analizi yapılmıştır. Görüşme metinleri açık kod, eksen kod ve seçici kod olarak tekrar kodlanmıştır. Veri analizinin geçerliliğini sağlamak amacı ile görüşmeler ikinci bir araştırmacı tarafından ayrıca kodlanılmıştır. Yeniden yapılan değerlendirmeler sonucunda yukarıdaki ana başlıklar belirlenmiştir. Araştırmaya göre katılımcıların ailelerinde dinin yaşamın merkezinde olmadığı, seküler Müslümanlığın yaygın olduğu, aile ilişkilerinin sınırlı olduğu, gençlerin İslam ile ilgili bir takım sorgulamalar yaşadıkları ve bunlara genellikle internet üzerinden cevap aradıkları, sınırlı veya hiç din eğitimi aldıkları, kadınların erkeklere göre daha çekimser oldukları belirlenmiştir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mevlânâ’nın Eserlerinde Hz. Ömer</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21929</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21929</guid>
      <author>Yüksel GÖZTEPE</author>
      <description>Bu makalede Mevlânâ Celâleddin-i Rumî’nin eserlerinde Hz. Ömer’e bakışı ele alınmış ve önemli noktalar üzerinde durulmuştur. Mevlânâ, Hz. Ömer’i Allah’ın emirlerini yerine getirme hususunda muti ve tavizsiz bir kul, Hz. Peygamber’in huzurunda ise itaatkâr bir mürid olarak görmektedir. Mevlânâ, Hz. Ömer’i diğer müminlerin önünde edebiyle, örnek kişiliğiyle, ferasetiyle, ilahi ilhama mazhar oluşuyla, problemleri çözümleme yönüyle bir mürşid-i kâmil şeklinde taktim eder. Hz. Ömer, Mevlânâ’nın nazarında İslam’ın zahirine uymada zühd ve takvasıyla titiz davranan zâhid ve âbid olmanın yanında, ibadetin özünü kavramda ve başkalarına mürşitlik yapmada ileri aşamalara yükselmiş gerçek bir ârif-i billah’dır. Mevlânâ, bir taraftan Ömer (ra) vasıtasıyla gerçek cömertliğin ne olduğunun mesajını verirken diğer taraftan da ibadetlerin niceliğinden daha ziyade niteliği üzerine durmuştur. Mevlânâ’nın, Ehli Sünnet ile Şia arasında ciddi farklıklarla birlikte tartışmalı konulardan olan mehdilik meselesinde kendi görüşlerini vermek için sahabeler arasında tercih ettiği şahsiyet Hz. Ömer’dir. Zira Celâleddin-i Rûmî’nin mehdilik inancına bakışı hem Şia’nın bakışından hem de Ehli Sünnetin bakışından çok farklıdır. Yine büyük sûfî Mevlânâ, Tebriz halkı üzerinden Şia mezhebi bağlılarının Hz. Ömer’in ismine karşı tepkilerini, nefretlerini ve Hz. Ali’nin ismine karşı muhabbetlerin bu iki sahabe üzerinden anlatır. O, Hz. Ömer’in alameti fârikası haline gelen adaletin sembolü oluş yönünü de ihmal etmez. Mevlânâ’nın Hz. Ömer’in şahsiyetinde ela alıp öne çıkardığı özelliklerinden birisi de şeytanın onun karşısında çok etkisiz kalıp onunla bir araya gelmekten sakınması olaydır. Yani Hz. Ömer’in şeytanın etki ve tesirinden kurtulması olaydır. Mevlânâ’nın eserlerinde Faruk’un en bariz özelliklerinden biri de haksızlığa karşı Hakkı savunurken hiçbir şeyden korkmayan kişiliğe ile haklının karşısın da son derece mülayim bir yapıda oluşu bulunmaktadır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kadın Merkezli Türk Halk İnanışları Üzerine Genel Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21956</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21956</guid>
      <author>Rukiye Aysun İNAN</author>
      <description>Tarih boyunca geniş bir coğrafyada yaşayan Türkler Budizm, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi çeşitli dinlere inanmıştır. Türk halk inanışları farklı zaman, mekan ve dinlerde varlığını sürdürmüştür. Coğrafyanın, zamanın ve dinlerin değişiminden etkilenmeyen ortak inanışlara sahiptirler. Bu çalışmada inanışların yaşamasında ve aktarılmasında katkıları olan kadınların, Türk halk inanışları içerisindeki yeri araştırılmıştır. Halk inanışı araştırmalarında izlenen yola sadık kalınarak geçiş dönemleri olan doğum, evlilik ve ölümde kadınla ilgili halk inanışları örnekleri tespit edilmiştir. Geçiş dönemleri insan hayatında önemli değişikliklerin yaşandığı, eşiklerin atlandığı zamanlardır. Doğum ve evlilikte özellikle kadınların daha fazla psikolojik etkiye açık olmasının, kadınlarla ilgili halk inanışlarını nasıl etkilediği araştırılmıştır. Yine ziyaret yerlerinin halk inanışlarındaki önemi göz önünde bulundurularak kadınlarla ilgili ziyaret yerleri, yani kadınlar tarafından özellikle ziyaret edilen ya da kadınların medfun olduğu ziyaret yerleri hakkında bilgi verilmiştir. Bu çalışmada tarih boyunca Türklerin yaşam sürdüğü ve kültürel olarak yakın ilişki içinde olduğu topraklar olması nedeniyle Orta Asya’dan Balkanlar’ a genel bir tablo ortaya çıkarmak istendiğinden, sınırlı bir bölgede saha araştırması yapılmamış, daha önce yapılan bilimsel çalışmaların nicel ve nitel olanlarından tarihsel dökümantasyon tekniğiyle yararlanılarak genel bir tipoloji yapılmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda çalışmanın amacı; Türk halk inanışlarında kadınların doğum, evlilik ve ölümle ilgili tutum, kabul ve uygulamalarını Dinler Tarihi disiplini açısından ele almaktır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>الإقناع في القرآن الكريم الأنبياء عليهم السلام أنموذج</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21686</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21686</guid>
      <author>Refik KASIM</author>
      <description>تناولت دراسات كثيرة الإقناع في عدة مجالات مختلفة من حيث الأسلوب والقيم وغيرها، وفي الواقع ظل الإقناع في القرآن بعيداً عن إظهار حقائقه الكامنة والباهرة المقنعة، المحسنة بكل القدرات الربانية البديعية التي يعجز عنها الإنسان في حد ذاته في سردها بالشكل الكامل والمضمون حسب نصها القرآني. والقرآن الكريم تميز بأساليب إقناعيه هادفة، وبأسلوب بياني مقنع يريح القلب ويثلج الصدر، ويتوافق مع العقل ويسعد الروح، ويعد الإقناع في القرآن الكريم من أعظم الاقناعات الكتابية والمنطقية واللفظية والعقلية عموما، وذلك من حيث الاسلوب الدلالي المختصر بألفاظه والموجز بمعناه القيم والهادف، العظيم بمعناه، لأن كتاب الله تعالى تمحور بعدة اتجاهات تمثلت حول الشخص والمقام والمكان والغرض والمقصود، واحتوت على التوضيح والإرشاد والتوجيه والرقي في التعامل، وفي النباهة الذهنية وبالإلهام الفكري سواءً، واحتوى على مهارات في المحاورات المنطقية واللفظية والعطف بحب وحنان التي لا تخلوا من الأدلة العقلية مع إعطاء الجهة الأخرى في الحوار الحرية المطلقة لفكره وتوجهه والإبداء برأيه، حتى من دون اعتراضه أو عدم القبول به، وقد اشتملت الأساليب القرآنية في الإقناع على علو التأدب الخطابي للمخاطب من عدة نواحي سواءً كانت جماعية أو فردية، وتمثلت هذه الدراسة بالإقناع الرباني للأنبياء في مجال الدعوة والتعامل وبالنصح الإرشاد والتوجيه لهم.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Peygamberlere Gelen İlahi Mesajı Tamamlayıcı Üç Temel Ölçü: Mîzân, Furkān ve Hikmet</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21902</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21902</guid>
      <author>Murat KAYACAN</author>
      <description>İnsanın, imtihan için yaratıldığı dünyada o imtihanı başarabileceği şekilde doğru bir hayat yaşayabilmesi için bir takım ölçülere ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı karşılamak üzere Allah Teâlâ insanların en seçkinlerinden peygamberler göndermiş ve onlara ilâhi mesajı taşıyıcı kitaplar vah-yetmiştir. Peygamberler de kendilerine kendi dilleriyle iletilen bu kitapları tebliğ ve beyan ederek, insanları sırat-ı müstakime davet etmişlerdir. Şu kadar var ki, Allah Teâlâ’nın peygamberlere ilettiği bilgi sadece “kitap”la sınırlı kalmamış, onlara “kitap”la birlikte, onun mana ve maksadını destekleyip hedefine ulaşmasına yardım edici üç temel ölçü daha lütfedilmiştir. Kur’an bunları Mîzân, Furkān ve Hikmet olarak isimlendirir. Bu üç ölçünün ortak noktası insanda bir kabiliyet hâline gelerek onun fikrine, sözüne ve fiiline yön vermeleri, en doğruya isabet etmesini ve işini en güzel şekilde yapmasını sağlamalarıdır. Bunlar öncelikle peygamberlere verilir, daha sonra takva sahibi salih kullara lütfedilir. Bu ölçüleri kullanabilecek seviyeye gelen bir insan, çok büyük bir hayra ulaşmış, önünü aydınlatacak ve her ihtiyaç duyduğunda rahatlıkla kullanabileceği bir nûr elde etmiş olur. Dünya hayatını aydınlık bir şekilde yaşadığı gibi, çevresini de aydınlatır ve ebedî hayatta üstün bir mevki elde eder. Dolayısıyla bu kavramlar üzerinde ısrarla durup onları insanların şuurlarına iyice yerleştirmelidir. İşte bu makalede bu üç kavramın anlamları incelenerek “peygamber-ilâhi kitap”la ilişkileri bağlamında birbirleriyle olan irtibatları ve birbirlerini tamamlayıcı birer unsur oluşları tespit edilip temellendirilmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>BENİ İSRAİL SURESİNDEN İSTİSNA EDİLEN VE MEDENÎ KABUL EDİLEN AYETLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21722</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21722</guid>
      <author>Mustafa KAYHAN</author>
      <description>Kurân’a ve onunla alakalı ilimlere ilişkin çalışmalar, son yıllarda hem nitelik hem de nicelik olarak büyük bir artış göstermiştir. Bilginler, bu çabalarıyla Kurân’a ve onunla ilgili bilimlere daha derin ve nesnel katkılar sunmuştur. Bu açıdan ulûmu’l-kurân arasında çok önemli bir yer işgal eden mekkî ve medenî sure ve ayetler meselesi, tefsirlerde henüz halledilememiştir. Zira bu konuda birçok çalışma yapılmasına rağmen nakle ve rivayete bağlı tutum, daha da kökleşmiş ve artık aşılamaz bir engel haline gelmiştir. Gerçekten bunun sonucu olarak yazılan Arapça ve Türkçe birçok tefsirde sorunun kıyısında dolaşılmış ve dirayete dayanan bir fikir ifade edilmemiştir. Çok ilginçtir ki bu surede anlatılan beni israilin, diğer surelerde anlatılanlardan tamamen farklı bir içeriğe sahip olduğu ifade edilmiştir. Böylelikle Beni İsrail suresi olarak adlandırılması hem konusuyla mutabakatı hem de mantıklı birlikteliğiyle oldukça anlamlı bulunmuştur. Enam suresi hariç bu sure dışındaki hemen hemen hiçbir mekkî surede zikredilmeyen sosyal, siyasi, ahlaki, edebi ve iktisadi prensipler, oldukça fazla olarak bu surede vaz edilmiştir. Mekkî surelerden istisna edilen ve medenî olduğu iddia edilen ayetlerin, Beni İsrail veya İsra suresinde de olduğu açıklanmıştır. Yeni yazılanları da dâhil olmak üzere bu durum, birçok tefsirde varlığını günümüze kadar devam ettirmiştir. Bu çalışma, sure ile ilgili birçok Arapça veya Türkçe çalışmaya konu olan hatta ulûmu’l-kurân eserlerinde bile sözü edilen ve sureden istisna edilerek medenî oldukları varsayılan bir problemi gündeme almıştır. Bu çalışmada deliller ve veriler yardımıyla, dahası dirayete önem veren ulemanın da delaletiyle mevzu bahis olan ayetlerin surenin bütünlüğünde önemli yerler işgal ettiklerini ve sureden istisna edilmelerinin doğru olmayacağını gösterilmeye çalışılmıştır. Buna göre mekkî ve medenî ilmi teşekkül ettikten beri gelen bu tür rivayet ve bilgilerin, aslında delillendirmek için ele alınan konuyu tasdik etmediği, ona delil olmadığı ve en azından sureden istisna edilmesi gereken bir ayet olmadığı gibi bazı sonuçlar elde edilmiştir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dîni Gruplarda Bekâret (Celibacy) Olgusu: Meşveret Grubu Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21639</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21639</guid>
      <author>Abdurrahman KURT, Ahmet Selim DEMİRYÜREK</author>
      <description>Büyük dinler genel olarak evliliği yüceltip kutsallaştırmışlardır. Ancak zamanla evliliği dinî ve manevi gelişime engel olarak gören bazı dinî grup ve hareketlerde bekâreti kutsama tutumları belirmiştir. İslam tarihi boyunca daha birinci asırdan itibaren söz konusu düşüncelerle evlilikten kaçınan zahit ve sufiler az da olsa hep varlığını sürdürmüştür. Günümüz Türkiye’sinde dinsel adanmışlık duygusuyla evliliği geçici ya da sürekli askıya alan en önemli grubun Nurcular olduğu bilinmektedir. Nurcu hareket içerisinde yer alan Meşveret grubu, dinsel nedenlerle bekâreti açıkça teşvik etmekte ve böylesine bir hayatı tercih eden üyelerini “vakıflık kurumu” adı altında evlenmeyip bekâr kaldıkları sürece sosyo-ekonomik olarak desteklemektedir. Araştırmanın temel problemi, vakıfların içinde bulundukları grup ve yakın sosyal çevreleriyle ne tür sosyal problemler yaşadıklarıdır. Çalışmaya İstanbul, Isparta, Erzurum ve Bursa’da ikamet eden 26 dinî grup üyesi katılmıştır. Birisi dışında tamamı yüksek öğretim mezunu olan katılımcıların yaş aralığı 27-46’dır.Kendilerine “vakıf abi” denilen ve hayatını Risale-i Nur hizmetine adamış erkek dinî grup üyeleriyle yarı yapılandırılmış mülâkat tekniğiyle toplanan veriler önce gruplandırılmış, daha sonra anlayıcı sosyoloji çerçevesinde yorumlanmıştır. Ulaşılan sonuçlara göre, her şeyden önce vakıflar toplumda bir meşrulaştırma sorunuyla yüz yüze gelmekte ve sorunu daha çok tam bilmedikleri Ashab-ı Suffe örneği ve bizzat Sait Nursi modeliyle aşma çabasındadırlar. İkincisi, geniş topluma göre farklı bir sosyalleşme süreci geçiren vakıflar başta aileleriyle oldukça dramatik sosyal sorunlar yaşamışlardır. Üçüncüsü sayıları gittikçe artma eğilimi gösteren bazı yaşlı vakıfların birtakım sosyal sorunlarla karşılaştıkları tespit edilmiştir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ruh Kavramı ve Ruhun Bedene Göre Önceliği-Sonralığı Problemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21762</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21762</guid>
      <author>Berat SARIKAYA</author>
      <description>Ruhun varlığı inancı, tarih boyunca hemen hemen bütün din ve toplumlarda kabul görmüş, insanlar gözle görülmeyen ve mahiyeti bilinmeyen bir ruhun varlığına inanmışlardır. Genel olarak ruhun beden ile olan ilişkisi pek çok kelam sisteminde önemli bir problem olmuştur. Ruhun, bedenle birlikte bir bütün olarak kabul edilmesi gerektiğini savunanlar olduğu gibi, bedenden tamamen bağımsız bir varlığa sahip olduğu görüşünü savunan düşünürler de olmuştur. İlkçağ yunan filozofu Platon ile başladığı kabul edilen “ruhun müstakil bir varlığının olduğu” anlayışı, İslam düşünürlerinin çoğunluğu tarafından da savunulmuş, bu konuda birbirinden farklı pek çok teori ortaya konulmuştur. Ruhun anlaşılması noktasında ruh-beden ayrımına gidilmiş olması, İslam kelamı açısından bedenden önce ruhun varlığı, bedenin ölümünden sonra ruhun durumu, ruh ve bedenin yeniden yaratılıştaki durumları gibi birçok meselenin tartışılmasına zemin oluşturmuştur. Ruh hakkında naslarda yoruma ihtiyaç bırakmayacak açıklıkta bir ifadenin olmaması, düşünürleri ruhu anlamada kanıt olabilecek âyet ve hadisleri tahlil ederek yorum yapmaya götürmüştür. Bu bağlamda ruhun mahiyeti, bedene göre durumu, önceliği-sonralığı, ezelîlik ve ebedîliği tartışma konusu olmuştur. Çalışmamızda öncelikle ruh kavramının sözlük anlamı ve çağdaş bilimin ruh algısına temas edecek, sonra ruh-beden ilişkisi açısından monist, düalist teorilere yer vereceğiz. Çalışmamızı ruhun bedene göre önceliği-sonralığı meselesi ve buna bağlı olarak ruhun ezelilik ve ebediliği hakkında tahlil ve değerlendirmeyle sınırlayarak, bu konudaki görüşleri aktarmaya çalışacağız.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İslam Hukuk Literatüründe Bir Müşterek Metin İnşâsı Örneği Olarak Şerḥu’s Siyeri’l-Kebīr</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21984</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21984</guid>
      <author>Oğuzhan TAN</author>
      <description>İslamî ilimler literatürü, özgün sayılabilecek bir çok yazım üslubu ortaya çıkarmıştır. Farklı üsluplarla yazılan çeşitli eserlerde dikkat çeken husulardan biri başka alimler tarafından geliştirilmeye açık olmasıdır. Bu makale, çok taraflı katkıyla geliştirilen metinlerin en ilginç örneklerinden biri olan Serahsī’nin Şerḥu’s-Siyeri’l-Kebīr adlı eserinin metinsel gelişimine dair bir inceleme niteliğini taşımaktadır. Eser, esas itibariyle Muhammed eş-Şeybâni’nin es-Siyeru’l-Kebīr’i üzerine yapılmış bir şerhtir. Şeybânî eserini yazarken haliyle ilk dönem Hanefî literatürünü oluşturan temel dinamiklerden etkilenmiş olmalıdır. Fakat mezhep içi gerilimler de eserin yazımı açısından yadsınmaz bir öneme sahiptir. Nitekim Şeybânî eserini Hanefîliğin merkezi olan Bağdat’tan uzakta yazmıştır. Bazılarına göre bunun sebebi Muhammed eş-Şeybânî ile Ebû Yûsuf arasında vuku bulan bir dargınlıktır. Sonuçta eser sınırlı sayıda râvî tarafından nakledilebilmiş ve Şeybânî’nin diğer eserleri kadar geniş bir öğrenci kitlesine ulaşamamıştır. Eserin nasıl ortaya çıktığı ile ilgili rivayetlerde, başta Evzâî mezhebi olmak üzere diğer ekollerle olan rekabetin etkisinden de bahsedilmektedir. Diğer taraftan eserin vücut bulmasında Evzâî ile olan rekabetin büyük etkisi vardır. Evzâî’nin siyer konusundaki görüşleri Emevîler tarafından; Hanefîlerin görüşleri ise Abbâsîler tarafından dikkate alınmış ve uygulanmıştır. Bu, bu rekabetin aynı zamanda siyasî bir boyuta sahip olduğunu göstermektedir. Serahsî, İmam Muhammed’in metnini şerh etmekle kalmamış aynı zamanda metni şerhin içinde tamamen eritmiştir. İmam Muhammed’in metni elimize kadar ulaşmadığından Serahsî’nin şerhi aynı zamanda İmam Muhammed’in metnini temsil eder hale gelmiştir. Dolayısıyla elimizde bulunan Şerḥu’s-Siyeri’l-Kebīr, bir anlamda müşterek bir inşânın ürünüdür. Eserin tahkiki ve çeşitli dillere tercümesi de metne farklı açılardan katkı sağlamış ve bir anlamda söz konusu inşâyı sürdürmüştür. Makalede, İslam devletler hukukuna dair böylesine önemli bir kaynak metnin oluşumuna yapılan katkılar incelenirken aynı zamanda alanın tarihsel gelişim süreci de ele alınmaktadır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kur’an’daki Fâsıla Uyumu Bağlamında, Lafız-Mânâ Dengesi Üzerine Değerlendirmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21772</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21772</guid>
      <author>Maşallah TURAN</author>
      <description>Kur’an-ı Kerim, nazil olduğu günden itibaren sahip olduğu söz gücü ve sanatlı anlatımları sayesinde, edebî merak sahibi olan dost-düşman herkesin dikkatini çekmektedir. Özellikle ayetlerin sonlarında, bazen de cümlelerin son kelimelerinde öyle enteresan bir ses ritmiği ortaya çıkmaktadır ki bunu ne tam olarak şiirin kâfiyelerinde ne de şiirsel anlatımlardaki secîli ifadelerde bulabilmek mümkündür. Kur’an metnindeki bu harikulade sanatsal yapı, kâfiye ve secîye benzer olsa da onların çok daha ötesinde bir tarza karşılık gelmektedir. Çünkü edebî sanatlarda, genellikle lafız için mananın incitilebildiği gözlemlenirken, Kur’an bu konuda dengeli bir üsluba sahiptir. Dengeli bir üslup oluşunu şu özelliklerden çıkarmak mümkündür: Şayet mananın ruhunu incitme, özünü başkalaştırma söz konusu değilse; lafız uyumu için gerektiğinde bazı harfleri atma veya ilave etme yoluna gidilebilmektedir. Bazen mana, sanki lafzın telaffuz edilme şeklinde adeta canlandırılmaktadır. Bazen de mananın gerektirmesi sebebiyle, fâsıla uyumu için tercih edilebilecek farklı alternatifler terk edilerek, hedeflenen anlama vurgu yapma öncelenmektedir. O halde diyebiliriz ki, Kur’an, lafızların ve üslupların en iyi formlarını kullanmaktadır. Ancak gerekli gördüğünde fâsıla uyumunu gözardı etmede bir beis görmemektedir. Başka bir ifadeyle, fâsıla uyumu ve sözlerin ritmik yapısı önemlidir, ancak bu önem mananın önüne geçebilecek bir mahiyet arz etmemektedir. Buna göre Kur’an’ın ifadeleri, edebî açıdan mana ile lafız arasında hassas bir denge takip etmektedir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ebû’l-Velîd el-Bâcî’nin (ö. 474/1081) Hadis ve Sünnet ile İlgili Görüşleri Üzerine Bazı Değerlendirmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21699</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21699</guid>
      <author>Mehmet Sait UZUNDAĞ</author>
      <description>Tarih boyunca İslâm düşüncesi içerisinde yer alan her bir ekol sünnet/hadise farklı yaklaşımlarda bulunmuş, hadisin anlaşılması, yorumlanması ve sıhhatini tespit etme noktasında farklı metotlar izlemişlerdir. Mâlikî mezhebine mensup olan Ebu’l-Velîd el-Bâcî (474/1081), Endülüs’te yetişen seçkin ve saygın bir fakihtir. O, sadece fıkıh alanında değil, birçok farklı ilim dallarında da söz sahibi olabilecek nitelikte bir birikime sahiptir. Dolayısıyla fıkıh sahasında olduğu kadar, değişik bir çok ilim dallarında da eser vermiş üretken bir müelliftir. Bâcî, hayatının önemli bir bölümünü ilim tahsili amacıyla çıktığı seyahatlerde geçirmiş, bu seyahatleri esnasında sahasında otoriter ilim adamlarından ders almayı ihmal etmemiş, maddî sıkıntılarına rağmen ilmi terk etmemiştir. Müellif, gözde eserlerinden olan ve usûl-i fıkıh alanında cedel metoduyla yazdığı en muhtevalı eseri olan “ İhkâmü’l-fusûl fî ahkâmi’l-usûl” adlı eseri ile yine aynı alanda özlü eseri olan“el-İşârat” adlı eserlerinde Hadis/Sünnet konusunda önemli bilgiler vermektedir. Bu çalışmada adı geçen iki eseri bağlamında Bâcî’nin Hadis/Sünnet konusundaki görüşleri irdelenmeye gayret edilecektir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Çeviri Faciası: Celal Yıldırım’ın Tarîka Tercümesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21934</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21934</guid>
      <author>Ahmed ÜRKMEZ</author>
      <description>Tercüme faaliyeti, kültürün sonraki nesillere aktarımı ve değişik literatürlere transferi bakımından değerli bir süreçtir. Özellikle belirli bir ilim adamının kilit öneme sahip bir eseri söz konusu ise, tercüme işleminin sağlıklı biçimde ve standartlara uygun gerçekleştirilmesi daha çok beklenir. Söz konusu standartların başında, orijinal metne sadık kalmak, alana özgü terimlerin anlamlarını araştırmak, özel isimlerin yazımında yanlış yapmamak, yazarın üslubunu okuyucuya yeterince yansıtmak ve ilgili kaynaklara dipnotta işaret etmek gibi çeşitli akademik ölçüler gelmektedir. Bu makale, Osmanlı Dönemi’nin önemli müderris ve muhaddislerinden Birgivî Mehmed Efendi’nin (981/1573) Arapça olarak kaleme aldığı et-Tarîkatü’l-Muhammediyye’nin Türkçe çevirilerine odaklanmıştır. Yüzyıllarca ders kitabı olarak okutulan ve kimi fikrî ve sosyal akımlara ilham kaynağı olan eserin başta Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi olmak üzere Anadolu’da binlerce yazma nüshası mevcuttur. Hadis, Tasavvuf, Arap Dili, Tefsir, Fıkıh ve Kelâm gibi birden fazla branşı yakından ilgilendiren Tarîka, Cumhuriyet döneminde Türkçeye birden fazla kez çevrilmiştir. Ancak, ilki emekli müftü Celal Yıldırım tarafından gerçekleştirilen bu çevirilerin ne ölçüde başarılı olduğu yeterince tartışılmış değildir. Çevirilerdeki hataların tenkidi “Dil Problemleri”, “Metin Problemleri” ve “İlmî Hassasiyetten Mahrumiyet Problemi” şeklinde üç ana başlık altında yapılacaktır. Bu başlıklar da kendi içinde detaylandırılmıştır. Konu, Arapçası ve Türkçesi sunulan toplam 17 örnek yardımıyla değerlendirilmiş olup, eserin Konya ve Halep’te yapılmış iki ayrı tahkikli baskısı esas alınmıştır.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kavl-i Kadîm ve Kavl-i Cedîd Ayrımının İmam Şâfiî’nin Usûl Anlayışına Yansıması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21937</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21937</guid>
      <author>Mehmet Aziz YAŞAR</author>
      <description>İmam Şâfiî’nin değişik içtihat metotlarına sahip pek çok âlimle buluşması ve örf ve kültür bakımından farklı birçok muhite dolaşması içtihadî düşüncesi üzerinde önemli etkisi olmuştur. Bu da Şâfiî’nin pek çok içtihadî düşüncelerinin değiştirmesine veya revize etmesine neden olmuştur. Bu bağlamda genel olarak Şâfiî’nin Mısır öncesi görüşlerine kavl-i kadîm veya mezheb-i kedîm, Mısır sonrası düşüncelerine ise kavl-i cedîd veya mezheb-i cedîd denmiştir. Sözü edilen değişim fürudaki kadar yoğunlukta olmasa da onun usûl düşüncelerine de yansıması olmuştur. Şâfiî’nin hukuk düşüncesinde önemli bir dönüm noktasını teşkil eden Kavl-i kadîm ve kavl-i cedîd ayrımının etkisi, Şâfiî’nin şu usûl konularına ilişkin düşüncesinde meydan geldiği tespit edilmiştir: Sahâbe kavlinin delil oluşu, sahâbînin bu sünnettendir (من السنة كذا) ifadesinin sünnet sayılacağı, sahâbe sözünün kıyasa takdim edilmesi ve ammı tahsis edebilmesi, Medine ehlinin icmâııya amel edilebilmesi, tâbiînin mürsellerinin delil değeri ve mesâlih-i mürselenin hücciyeti. Çalışmada konun daha sağlıklı bir şekilde anlaşılması adına önce Şâfiî mezhebinde kadîm ve cedîd olgusu ana hatlarıyla irdelenmeye gayret edilecektir. Ardından Şâfiî’nin kadîm mezhebinde sözü edilen konulara yaklaşımı incelenecek, bu yaklaşımına önceki müçtehitlerden hangisinin etkisi olduğu belirtilmeye çalışılacaktır. Cedîd görüşünde bahsi geçen kadîm usûl görüşlerinden hangisinden vazgeçtiği, hangisiyle amel etmeye devam ettiği tespit edilmeye çalışılacaktır. Ayrıca onun kadîm usûl görüşlerine ilişkin sonraki usûlcülerin düşünce ve tespitlerine de yer verilecektir.</description>
      <pubDate>2024-08-29</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


