






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2018 Sayı Volume 13 Issue  1 </title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=361</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Atatürk Döneminde Trabzon-Tebriz Transit Yolu (1923-1938)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21076</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21076</guid>
      <author>Zehra ASLAN, Selma YEL</author>
      <description>Osmanlı Devleti için ticari olarak önemli olan Trabzon-Erzurum-Tebriz yolu, zaman içerisinde farklı sebeplerle önemini kaybetmeye başlamıştır. Bu durumdan hem Osmanlı Devleti hem de İran ekonomik olarak zarar görmeye başlamıştır. Ancak art arda yaşanan savaşlar, tedbir alınmasını engellemiştir. Türkiye’de Cumhuriyetle dönemiyle birlikte bu yol yeniden gündeme gelmiştir. İran halılarının dünya pazarlarına naklinde İstanbul’un merkez olabilmesi ve Gürbulak-Tebriz yolundan yapılan ticaretin düzenli yapılması için Trabzon’dan İran’a ulaşan yolun canlandırılması ve Trabzon-Erzurum karayolu ve bu güzergâhta bir demiryolunun yapılması gerekmiştir. Bununla birlikte 1930’lu yılların dünya siyasi şartları ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik durum sebebiyle istenilen sonuçlar alınamamıştır. 1931 yılında Trabzon-İran transit yolunun yapımı ve onarımını Bayındırlık Bakanlığı üzerine almış, 1932 yılında yapım çalışmaları başlayan transit yol için 1933 yılında 3 milyon 250 bin lira ödenek ayrılmıştır. Söz konusu yol siyasi olarak da önemlidir. Zira 1932 yılında Tevfik Rüştü Aras’ın, İran Şahını ziyaretinde bu yolun gündeme getirilmiş olmasından hareketle, İran-Türkiye siyasi ilişiklerinde de önemli bir gündem konusu olduğunu söylemek mümkündür. Trabzon-Tebriz ticari yolu, 1936 yılında tamamlanmış ve transit nakliyatta kolaylıklar sağlamak amacı ile İran hükümeti ile 14 Mart 1937 tarihinde bir anlaşma imzalamıştır. Bu araştırma ile 1923-1938 yılları arasında Trabzon-Tebriz transit yolu üzerinde Cumhuriyet döneminde yapılan çalışmalara yer verilerek bu yolun, Türkiye-İran siyasi ve ekonomik ilişkileri içindeki önemi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmada, başta Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi (BCA) ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Arşivi (TBMM) olmak üzere konuyla ilgili rapor, kanun ve kararlardan, dönem basını ile ilgili tetkik ve telif eserlerden yararlanılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Balkanlar’dan Anayurda Yapılan Göçler ve Türkiye Açısından Sonuçları (1912-1925)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21129</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21129</guid>
      <author>Yaşar BAYTAL</author>
      <description>Osmanlı Devleti son yüzyılında savaşlarda aldığı yenilgiler sonrasında Balkanlardan yoğun göç hareketiyle karşı karşıya kaldı. Bu durum, Osmanlı’nın Balkanlaşma politikasını ve Balkanlardaki varlığını da sona erdirdi. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı sonrasında Anadolu’ya gelen Müslüman Türkler, Türkiye’nin nüfus yapısını homojenleştirdiler ve ulus-devlet inşa sürecine önemli katkı sağladılar. Böylece göçlerle birlikte Anadolu nüfusunda meydana gelen yeni durum; sosyal, kültürel ve ekonomik yapıyı da büyük oranda etkiledi. Değişimin taşıyıcı öğesi olan göçmenler, Türkiye’nin büyük oranda alt yapısını oluşturdu. Modern Türkiye olarak dünyadaki yerini alan bu yeni oluşum ile çok uluslu imparatorluk yapısı, yerini tek uluslu yapıya ve nihayet milli devlete bırakmış oluyordu. Bu çalışmada, Balkanlardan Anadolu’ya yapılan göçlerin Türkiye Cumhuriyetini, siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan nasıl etkilediği ele alınmıştır. Balkan muhacirlerine yönelik izlenen siyaset ve uygulanan sosyal ve ekonomik politikalar, yaşanan aksaklıklar, detaylı şekilde incelenmiştir. Muhacirlerin Osmanlı topraklarındaki ekonomik faaliyetleri ve sosyal yaşam tarzları, Türk modernleşmesindeki rolü veya etkisi çok yönlü ele alınmıştır. Ticaret, sanat ve zanaatta mahir olan bu muhacirlerin Anadolu’nun sosyal, ekonomik ve kültürel yapısını nasıl değiştirdiği ele alınarak ulus-devlet inşa sürecinde bu nüfusun etkisi veya katkısı sorgulanmıştır. Göçler sonrası Anadolu’nun yeni homojen nüfus yapısı batılılaşma ve modernleşme olgusunun yeniden tanımlanmasına neden olmuştur. Bu yeni tanımlama incelenerek Cumhuriyet Türkiye’sinde ön plana çıkan milliyetçiliğin siyasi, sosyal ve ekonomik yansımaları ve sonuçları açıklanmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Orhun Abideleri’ne Göre Adil Hükümdarın Vasıfları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21391</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21391</guid>
      <author>Engin EROĞLU</author>
      <description>Orhun Abideleri’ne göre Tanrı bir kişiyi kutlu kılarak saadet ve devlete eriştirmek isterse ona dürüst, bilgili ve cesaretli olma gibi birtakım özellikler bahşederek, bu kişinin bahtını açardı. Ayrıca onun emrine bilgili, cesur ve dürüst devlet adamları verirdi. Bilgili ve dürüst bir tabiata sahip olan kağan, hukuk anlayışını ifade eden töreye yeni kurallar ekleme ve töreyi yeniden düzenleme hakkına sahip idi. Ancak kağan mutlak bir güç sahibi değildi. Hükümdarın aldığı büyük kararlar kurultaylarda karara bağlanmaktaydı. Kurultaylarda alınan kararlar törenin diğer bir kaynağını oluşturmataydı. Toplum yaşamı içerisinde zamanla ortaya çıkan gelenek görenekler ise, törenin bir başka kaynağını oluşturmaktaydı. Ancak bunların töre haline gelebilmesi için, kağanın iradesi şarttı. Dolayısıyla kağanlar yaşam için iyiliği, faydalılığı sınanmış ve uzun bir süre içerisinde birikerek ortaya çıkmış gelenek göreneklere, kendi emirlerini ve kurultaylarda alınan kararları da ekleyerek toplumun hukuk düzenini oluşturmaktaydılar. Kağan; bilgisi ile milletine yol göstermeli, cesareti ile savaşlar kazanarak halkını iktisadi yönden kalkındırmalıydı. Çünkü bozkır coğrafyasında iktisadi gelir kaynakları son derece kısıtlıydı, bu nedenle iktisadi refah büyük ölçüde hükümdarın askeri ve siyasi alanda başarısına bağlıydı. Bu nedenle kağanın kazandıklarını orun adı verilen bir düzene göre milletine dağıtarak, iktisadi yönden adaleti tesis etmesi gerekmekteydi.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>17. Yüzyılda Aşiret Geleneklerinin Şer’i Hukuktaki Yerine Dair Diyarbekir Mahkemesi'nden Bir Örnek: Kan Davalarında Sulh Amacıyla Kız Verme Âdeti ve Aşiretli Toplumlar Hakkında Bazı Değerlendirmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21300</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21300</guid>
      <author>Ercan GÜMÜŞ</author>
      <description>Bu çalışma, 17. yüzyılda Amid Mahkemesi'nde ele alınan bir "katl" davasında davacı aileye diyet olarak verilen bir takım çiftlik hayvanı, kümes hayvanı ve gündelik kullanım eşyaları arasında zikredilmiş, "berdel usulü"yle gelin giden Zarife adlı kadının davası esas alınarak kaleme alınmıştır. Hasımlar arasında berdel evliliği usulüyle kurulacak akrabalığın muhtemel kan davalarını engelleyeceği düşünülmüş olmalıdır. Bunu mahkemeye sunan ise sulh aracısı kişilerdir ki bunlar hukuki terminolojide "muslihûn-i müslimûn" olarak ifade edilmiştir. Davada, suçlu yerine, ailesinden bir kadın cezalandırılmıştır ve hasım aileye gelin olarak verilmiştir. Bu hususu ise "töre" denilen "sözlü hukuk"un şer'i hukukta yer bulmasına bağlamak mümkündür. Bundan dolayı araştırmada ele alınan kavramlardan biri töredir. Birden fazla hukukun geçerli olmasından dolayı, sistemi "çoklu hukuk" olarak kabul etmek mümkündür. Aşiret hukukunun yani törenin mahkemede çözüm olarak kabul edilmesi zorunlu olarak aşiretli toplumlar hakkında bazı değerlendirmelere sebep olmaktadır. Bu bağlamda, aşiret yapılarının kaynaklardan takibine girişilmiş, inceleme döneminde ve bu döneme yakın tarihlerde Doğu ve Batı toplumlarında dikkate değer benzerlikler üzerine bazı görüşler sunulmuştur. Çalışma, kan davalarının çözümü için bir başvuru metodu olan berdel usulünü de kapsamaktadır. Çalışmada dikkat çekilen diğer bir problematik mahkemenin verdiği kararın içeriğidir. Mahkemenin kararı, İslam Hukuku'nun ve evrensel hukukun temel prensiplerinden olan "suçun şahsiliği" ilkesiyle çelişmektedir. Bireysel bir suçun cezası suçlu yerine suçlunun yakınlarından birine ödettirilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Seyyid Murat (Seydim Sultan) Zaviyesi’nin Sosyo-Ekonomik ve Sosyo-Kültürel Tarihi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21247</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21247</guid>
      <author>Zekeriya IŞIK</author>
      <description>Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında, dolayısıyla Türk kültürünün bu coğrafyada kökleşmesinde Türkmen babaları, şeyh ve dervişleri ile onların kurumsal yansıması olan tekke ve zaviyelerinin rolü büyük olmuştur. 13 ve 14. yüzyıllarda sosyal ve içtimaî hayatın hemen her alanında aktif rol oynadıkları anlaşılan bu öncü Türk dervişleri aynı zamanda siyasî, askerî ve stratejik meselelerde de önemli misyonlar üstlenmişlerdir. Horasan Erenleri, Türkistan Pirleri de denilen bu şahıslar halk muhayyilesiyle örtüşen güçlü dinî ve manevi yönleri sayesinde dönemin müesses nizamının oluşmasında ve yaygınlaşmasında hayati bir rol oynamışlardır. Anadolu’nun hemen her yerinde olduğu gibi bu asırlarda Çorum’da da Şeyh Zeynuddîn (13. Yüzyıl sonları 14. yüzyıl ortalarına kadar yaşamış olmalıdır), Piri Baba (14. yüzyıl üçüncü çeyreğinde hayattadır), Elvan Çelebi (ö. 760/ 1358-59’dan sonra) gibi zamanında iz bırakmış tarihi şahsiyetler görülmektedir. İşte Seyyid Murat da bu tarihi aktörlerden birisidir. Seyyid Murat, bölgede zaviyesi, imarethanesi, türbesi ve mescidi ile irşat, göçerlerin iskânı, bölgenin ziraata açılması, ulaşım ağının güvenliği, âyende ve revendenin konaklaması, fakir fukaranın doyurulması ve toplumun maneviyatının diri tutulması gibi çok önemli işlevleri yerine getirmiştir. İşte bu makale bir taraftan Seyyid Murat’ın tarihî kimliğini ortaya koymak diğer taraftan da, gerek onun gerek haleflerinin gerekse kurmuş olduğu zaviyenin bölgede üstlendikleri söz konusu işlevleri izah etmek amacıyla hazırlanmıştır. Seydim(Ovacık) gibi Çorum-İskilip-Osmancık kavşağında, stratejik yol ve geçitler üzerinde kurulan söz konusu Seyyid Murat(Seydim Sultan) Zaviyesi’nin hem idari ve sosyo-ekonomik yapısı hem de geçirdiği tarihî süreç ortaya konmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Memlükler Döneminde Kârimî Tüccarlarının Uluslarası Ticaretteki Yeri ve Önemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20900</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20900</guid>
      <author>Bahattin KELEŞ</author>
      <description>Ortaçağ'da özellikle XI. ve XV. yüzyıllar arasında varlığını sürdürmüş olan “Kârimî tüccarları” Ortadoğu ve Uzakdoğu'nun önemli bir tüccar grubuydu. Bu tüccar grubu devlete zamanında ve tam olarak vergilerini ödemeleri sebebiyle ün salmışlardı. Karimi tüccarları Fatimiler döneminde tarih sahnesine çıkmalarına rağmen asıl ticari açıdan gelişmesi ve uluslararası ticarette etkin rol oynamaları Memlükler döneminde olmuştur. Çünkü Memlük sultanları gerek ulusal ve gerekse uluslararası ticareti teşvik ediyorlardı. Devletin yapmış olduğu bu teşvikten en çok Karimi tüccarları yararlanmıştır. Karimi tüccarları XIII. ve XIV. Asırlarda çok zenginleştiler ve ticari faaliyetlerini Ortadoğu’dan Uzakdoğu ülkelerine Hindistan, Çin ve Batı Avrupa’ya kadar geniş bir alana yaymışlardır. Kârimî tüccarları Hindistan'dan baharatı, Çin'den ipeği ve mücevheratı ve diğer ülkelerden satın aldıkları tekstilden gıda maddelerine kadar ve hatta kereste, silah ve zırha kadar her türlü ticari emtiayı satıyorlardı. Hindistan ve Çin’den gelen bu çeşitli ticari mallar önce Yemen’in Aden limanına oradan da Kızıldeniz üzerinde bulunan Ayzab limanına getiriliyor ve buradan da develerle Mısır’a ulaştırılıyordu. Mısır’a getirilen bu mallar çeşitli antrepolarda depolanıyor ve buradan da Cenevizli, Venedikli, Marsilyalı, Pisalı ve Katalonyalı tüccarlara satılıyordu. Böylece bu ticari aktiviteden çok kazanç elde ediyorlardı. Bu tüccar grubu o kadar zenginleşmişti ki, Memlükler döneminde devlete borç para verecek kadar ekonomik güce erişmişlerdi. Karimi tüccarları XV. yüzyılın sonlarına yaklaştıklarında gerek Memlük devletinin uyguladığı baskıcı ekonomik ve ticari politikalar ve gerekse Papalığın uyguladığı ticari ambargolar yüzünde güçlerini kaybettiler ve XV. asrın sonunda tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Hatta kendi işlerini devlet kademesinde daha rahat halledebilmek için devletin üst düzey bürokrasisinde bile görev almışlardır. Bu tüccar grubunu incelemek ve araştırmak uluslararası ticaret bakımından çok önemlidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı İlminde Madde Teorisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21164</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21164</guid>
      <author>Ayten KOÇ AYDIN</author>
      <description>En yaygın ve yalın anlatımla madde, uzayda yer kaplayan, yediğimiz, içtiğimiz, algıladığımız her şeydir. Madde, felsefenin ve bilimin çalışma konusudur. Hem felsefe hem de bilim için amaç, normal algılama düzeyinin altındaki fiziksel dünyanın gerçek yapısını ortaya çıkarmaktır. Bu yapıyı ortaya çıkarma teşebbüsünün erken örnekleri yaklaşık olarak M.Ö. 5. yüzyılda Batı Anadolu’da başlar; doğa felsefesinde bir sorun olarak ele alınır. Çağlar boyu da hem felesefe hem de bilimin çalışma konusu olmaya devam eder, günümüzde de özellikle bilim disiplinlerinin çalıştığı konudur. Maddeyi konu edinen disiplinlerden olarak kimya ve onun öncülü olarak simya (ön-kimya) da madde konusunda çalışılan alanlar olmuştur. İslam Uygarlığı kültür mirasının doğal izleyicisi olan Osmanlı ilminde 15.ve 18. yüzyıllar arasında yazılmış olan kimya eserlerinde İslam uygarlığı simya ve kimya kuramları için temel olan madde anlayışına yer verilmiştir. Sonrasında yapılan çalışmalarda da modern kimyanın madde anlayışına düşünsel bir evrilme gerçekleşmiştir. Osmanlı’da kimya temmelli madde anlayışındaki düşünsel evrilmenin teorik anlamda başlangıcı onaltıncı yüzyılın önemli alimlerinden İznikli Ali Çelebi’nin çalışmalarında karşımıza çıkmaktadır. Onun çalılşmlarında Aristoteles’ten beri süregelen dört unsur ve dört nitelik tememlinde bir madde yaklaşımının benimsendiği görülür. Modern kimyanın madde anlayışının erken örnekleri 18. yüzyılda Abbas Vesim’in çalışmalarında karşımıza çıkar, ardından 19. Yüzyılda Hoca İshak Efendi ile de modern kimyanın madde anlayışına geçiş yapılır. Osmanlıda madde anlayışının deviniminin anlatımı, kimyanın, simyadan modern bilime geçiş yolculuğunun temel basamaklarının serimlenmesidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ta Hronika’nın Muhakemesi: Ta Hronika Gazetesi ve Türklüğe Hakaret Davası, 1929-1930</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21369</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21369</guid>
      <author>Gürhan YELLİCE</author>
      <description>İstanbul'da Rumca olarak yayımlanan Ta Hronika (Τα Χρονίκα), 28 Şubat 1929’da Yunan Imerisios Tipos gazetesinden aktardığı bir makale ve bu makalede kullanılan “Agriyotera” kelimesinden dolayı 3 Mart 1929’da “devletin güvenliğini ihlal ettiği” gerekçesiyle Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılır. Gazetenin sorumlu genel müdürü Eleni Mihailidi hakkında Türklüğe hakaret ettiği iddiasıyla dava açılır. Mahkemede bilirkişi heyeti bu kelimenin “vahşi/barbar” anlamında kullanıldığını öne sürer, Mihailidi ise “şiddetli” anlamında kullanıldığını savunur. Yaklaşık dört ay süren yargılama sonunda mahkeme “barbar” kelimsinde karar kılar ve Mihailidi üç yıl ağır hapis cezasına mahkûm edilir. Ancak Mihailidi’nin itirazı üzerine bu karar temyiz mahkemesinde bozulur ve dava Kasım ayında görülmeye başlanır. Bu kez mahkemede farklı bir bilirkişi heyeti kelimenin metinde “şiddetli” anlamında kullanıldığını, dolayısıyla Türklüğe hakaret kastının olmadığını öne sürer. Mahkemenin bunu kabul etmesi üzerine Mihailidi serbest bırakılır, 5 Şubat 1930’da ise gazetenin yeniden açılmasına izin verilir. Peki, bu kadar kısa bir süre içerisinde nasıl olur da aynı mahkeme iki farklı karara imza atar? Mahkûmiyet kararında önemli ölçüde Cumhuriyetin yaratmaya çalıştığı Modern Türkiye projesi kapsamında Türk kimliğine yönelik özel bir hassasiyet gösteriliyor olması ve 1919-1922 Türk-Yunan Savaşı’na ilişkin “hatıralar” rol oynamıştı. Buna karşın beraat kararı önemli ölçüde Türk-Yunan ilişkilerindeki tüm sorunların çözüme kavuşturulduğu ve iki ülke arasında bir dostluk anlaşmasının imzalanmasına giden süreçle ilgiliydi.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İstanbul'un İlk Sivil Uluslararası Havalimanı: Fransız Havayolu Cfrna/Cidna Şirketinin Rolü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21238</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21238</guid>
      <author>Nedime Tuba YUSUFOĞLU</author>
      <description>19. yy sonu, 20. yy başları havacılığın ve uçak sanayisinin oluştuğu ve geliştiği yıllardır. Uçak ve uçak sanayi, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde hızlanarak Avrupa'da ve Amerika'da devam etmiş; uçağa bağlı havacılık yapıları ve mimarisi gelişmeye başlamıştır. Askeri havacılık, havacılık mimarisinin oluşumunda ve gelişiminde önemli rol oynamıştır. Askeri havacılığa paralel olarak sivil ve ticari havacılık gelişmeye başlamıştır. 1920'li yıllarda Avrupa ve Amerika'da olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nde de bu alanda önemli gelişmeler olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin kendi ulusal havayolu şirketini kurmasından çok önce üç yabancı havayolu şirketi Türkiye'de faaliyet gösterme hakkını elde etmiştir. Bunlardan birisi Compagnie Franco-Roumaine de Navigation Aérienne (CFRNA) (daha sonraki adıyla CIDNA) olmuştur. Bu makalede Osmanlı Devleti'nden beri havacılık üssü olan Yeşilköy'deki CFRNA (CIDNA) havayolu şirketinin İstanbul'un kent tarihine ve havacılık mimarisine olan katkıları incelenmiştir. Fransız havayolu şirketi CIDNA, Yeşilköy'de tesis ve personel ihtiyacını kolayca karşılamak için, İstanbul'u Edirne'ye bağlayan ana tren yoluna (dekovil hattına) yakın bir konumda seçilen yerde, 2 hangar ve 1 istasyon binası tesis etmiştir. Uçuş rotaları belirlenmiş, gerekli altyapı sistemleri oluşturulmuştur. Bugün dahi büyük oranda özgün biçimlerini koruyan birer "endüstri mirası" niteliğinde olan bu şirketin tesisleri, BCA belgelerine dayanarak mimari yorumlar eşliğinde incelenmiştir. Bu tesis, daha sonra ilk milli havayolu şirketinin kurulmasıyla, Havayolları Devlet İdaresi'nin denetimine geçmiştir. Fransız şirketin bu yapılarından faydalanılmakta birlikte, Yeşilköy'de yeni terminal binası yapılmış, meteoroloji teşkilatı gelişmiş ve yeni uçuş rotaları ağı kurulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal Paşa’nın Karşısındakilerden Biri Olarak Çerkez Ethem Üzerine Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21424</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21424</guid>
      <author>İbrahim BOZKURT</author>
      <description>Olağanüstü gelişmelerin yaşandığı Kurtuluş Savaşı, Türklerin tarihinde yeni bir dönemin açılmasını sağlamış, emperyalizm karşıtlığı ve çağdaşlaşma ilkeleri doğrultusunda Cumhuriyet Türkiyesinin kuruluşu ile sonuçlanmıştır. Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren mücadelenin liderliğini üstlenmiş olan Mustafa Kemal Atatürk, içinde bulunduğu tarihsel süreci yine kendi yazdığı Nutuk adlı eserde tüm ayrıntı ve belgeleriyle yorumlamıştır. Nutuk, Mustafa Kemal’in “yaptığı tarihi yazdığı tarihe” dönüştürme işlevi olduğu kadar aynı zamanda 1919-1927 yılları arasında Cumhuriyet’i kuran kadro içinde ortaya çıkan siyasal tutum alışları ve iktidar mücadelelerini yansıtan bir tarihsel belgedir. Bundan dolayıdır ki Nutuk’ta olaylar, iktidar mücadeleleri ve bu mücadelelere paralel olarak, Mustafa Kemal tarafından gerçekleştirilen tasfiyeler, Mustafa Kemal’in bakış açısından değerlendirilmiştir. Nutuk’un sayfaları milli mücadelenin başlangıcından itibaren Atatürk’ün yanında yer almış ama olaylar geliştikçe Atatürk’e karşı muhalefet etmeye başlamış, önemli tarihsel kişilikler hakkında öznel yargılamalarla doludur. Bunlar arasında eski ittihatçılar, işbirlikçiler, halifesiz ve padişahsız kurtuluşun olamayacağını savunanlar, siyasal, askeri ve psikolojik açıdan kişiliklerindeki farklılıklar nedeniyle ayrı düştüğü birçok isimden söz edilebilir. Bu isimler arasında Türk Devrimi’nin gelişim aşamasında önemli bir yer işgal eden Çerkez Ethem de yer almaktadır. Bu bağlamda makalenin temel amacı, Kurtuluş Savaşı’nın ilk aşamalarında önemli görevler üstlenmiş olan Çerkez Ethem üzerine Mustafa Kemal Atatürk’ün değerlendirmelerini, temelde dönemin hatıratlarıyla ve diğer kaynaklarıyla karşılaştırmalı bir yöntemle analiz etmek olacaktır. Ayrıca Çerkez Ethem’in, sürecin bir aşamasından itibaren neden farklı bir tutum içine girmiş olabileceği üzerine değerlendirmeler yapılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Memlüklü Eğitim Sistemi Üzerine Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21370</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21370</guid>
      <author>Adnan KARA</author>
      <description>Bu makalede ilk dönem İslâm tarihinden itibaren Müslüman toplumların eğitim-öğretime verdikleri önemin ortaya konulması ve bu alanda gerçekleştirdikleri faaliyetlerin tarihi seyrini, gelişerek modern eğitim-öğretimin alt yapısının oluşmasına ne derece önemli bir katkı sunduklarının fark edilmesi amaçlanmıştır. Memlükler'e gelinceye kadar bu alandaki faaliyetlerin tarihi gelişimi değerlendirilirken de Memlük dönemi eğitim faaliyetlerinin, bir geleneğin devamı niteliğinde gelişerek ve çeşitlenerek sürdürüldüğüne de işaret edilmektedir. İslâm eğitim-öğretim tarihinde ilk eğitim kurumlarının, Hz. Peygamberin Medine'de öğretim yapılabilecek mekânların oluşturulmasını istemesi ile ortaya çıktığı bilinmektedir. İlk başta evler, câmiî ve mescidlerde başlayan eğitim ve öğretim, daha sonra belli bir müfredat dâhilinde ilkokul düzeyinde organize edilen küttâplarla, kurumsal bir yapıya doğru gelişme gösterdiği anlaşılmaktadır. Emevîler döneminde başlayan tercüme faaliyetleri, Abbâsîlerle birlikte Beytü'l-hikme ve dâru'l-ilm gibi kurumlara dönüşmüştür. Selçuklularda Nizâmiye Medreseleri oluşumu ve medreselerin halka açık olarak gerçekleştirilen derslerine kadınların da katılımına imkân verilmesi dikkat çekmektedir. Daha önceleri mescidler, küttâplar, saraylar, edebiyat salonları gibi ilim meclisleri, çöl (badiye), ilim adamlarının dükkân ya da evleri ile kütüphaneler birer eğitim yerleri iken Selçuklu-Eyyûbî-Memlükler dönemlerinde medreselerin yaygınlaştırılması ile eğitim-öğretim işi daha planlı, programlı ve sistematik hale getirilmiştir. Haçlı ve Moğol saldırıları karşısında memleketlerini terk edip Şâm ve Mısır bölgelerine yerleşen ilim ve sanat adamlarının da katkısıyla bu iki bölge, eğitimin kalesi olma özelliğini Memlükler döneminde tahkim etmiştir. Şâm ve Mısır bölgesi eğitim kurumlarının sayısı ve kalitesi göreceli artmış, eğitim-öğretim ve ilmî faaliyetler yeniden ivme kazanmıştır. Memlükler devrinde eğitim-öğretim faaliyetleri, küttâp, câmiî ve medrese ile sınırlı kalmayıp tekke, zâviye, hânkâh, ribât, türbe (meşhed), hastane, saray hatta kervansaraylarda bile sürdürülmüştür. Nitekim medreselerin elit bir kesime hitap etmesine karşılık bu mekânlar, toplumun her kesimine yönelik eğitim, kültür-sanat, sağlık ve irşâd hizmeti sunan; sosyal, siyasî ve ekonomik açıdan toplumu yönlendiren kuruluşlar arasında yerlerini almışlardır. Bu dönemde câmiî ve medreselerin rollerinin neredeyse birbirine karıştığı, VIII/XIV. asırdan itibaren medreselerin birçoğunda cuma namazı hatta beş vakit namaz bile kılınmaya başlandığı bilinmektedir. Önceki inşâ edilenler hariç olmak üzere neredeyse medreselerin birçoğunun medrese-câmiî gibi ikili bir işleve sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu kurumlara dükkân, ekilebilir arazi vb. akarlar bağlanmış ve vakıflar kurulmuştur. Bu imkan ve fırsatları değerlendiren Memlük sultânlarının, kendi iktidarlarında özellikle medreseler başta olmak üzere eğitim kurumlarının yaygınlaşmasına verdikleri destekle ve tahsis edilen kadroların sayısını artırmalarıyla, bir taraftan ilmin yayılmasına katkıda bulunurken diğer taraftan kendi saltanatlarını da güvence altına almış oldukları anlaşılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>KOÇ, İ., Hititler. Ankara 2006. ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık ve İletişim A.Ş. Yayınları, 136 sayfa. ISBN: 978-9944-344-09-5</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21383</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21383</guid>
      <author>Nursel ASLANTÜRK</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


