






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2017 Sayı Volume 12 Issue 27</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=355</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Usûl-i Hadisçiler Perspektifinden Hadislerin Yazıyla Kaydı Meselesinin Tespit ve Değerlendirmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20779</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20779</guid>
      <author>Veli ABA</author>
      <description>Hadislerin yazıyla kaydedilmesi meselesi Hz. Peygamber zamanından başlayıp başta sahabî olmak üzere sonraki asırlara kadar özelde muhaddisler genelde ise birçok alim tarafından tartışma konusu edilmiştir. Rivâyetlerden anlaşıldığına göre sahâbiden bazılarının bu meseleyi ciddiye aldığı ayrıca kabul veya red açısından tavırlarını bu konuda gelen rivâyetlere göre belirledikleri anlaşılmaktadır. Fakat tarihî süreçte hadis usulü konusu kapsamında ele alınması gereken gereken bu tartışmayla ilgili olarak usûl-i hadisçilerin görüşleri müstakil bir şekilde değerlendirilmemiştir. Kaynaklarda alimlerin, hadislerin yazılması hususunda Hz. Peygamber’in tutumunu belirlemek için söz konusu hadisler arasındaki çelişkileri gidermeye çalıştıkları görülmektedir. Hadislerin yazılıp yazılamayacağı konusunda hadis usûlcülerinin görüşlerinin müstakil olarak ele alınıp incelenmesi tartışmanın sıhhati açısından önemli bir meseledir. Tarihi süreçte hadisçilerin görüşleri referans alınarak ortaya konan “kitâbetü’l-hadîs” ile ilgili tartışmalarda genelde rivâyet merkezli değerlendirmeler yapılmıştır. Halbu ki rivâyetlerin Hz. Peygamber’e aidiyetinin tespitinde ortaya konan ilke ve esaslarda hadis usulcüleri de çok önemli bir konuma sahiptir. Çünkü hadis usûlü kitaplarında sadece “kitâbetü’l-hadîs” ile doğrudan ilgisi olan konuların değil, diğer bütün hadis ve hadis usulü konularının ele alınmış olması, hadis usulcülerini bu konuda önemli kılan diğer bir ayrıcalıktır. Bundan dolayı hadislerin yazılıp yazılmaması etrafında nakledilmiş rivâyetlerin ve bunlar hakkında ortaya çıkan tartışmaların sağlıklı bir şekilde anlaşılıp değerlendirilebilmesi için hadis usûlcülerinin genel kanaatinin tespit edilmesi gerekmektedir. Bu alandaki eksikliği giderme maksadıyla yapılan bu çalışmada “kitâbetü’l-hadîs” konusunda hadis usulü alimlerinin tespit ve değerlendirmeleri ele alınacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>A’raf 40. ve Duhan Suresi 29. Ayetlerin Mecaz’ul Kur’an Açısından Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20932</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20932</guid>
      <author>Ahmet ABAY</author>
      <description>Bu makalede dilde bir anlatım biçimi olan mecaz konusunu A’raf Suresi 40. ve Duhan Suresi 29. ayetleri merkeze alınarak değerlendirilmeye çalışılmıştır Mecazın terim ve ıstılah anlamlarına kısaca değindikten sonra Kur’an’da mecazın varlığı konusunda süregelen tartışmalara da temas edilmiştir. Hakiki manalarının dışında lafızların mecazî manaya hamledilebilmesi için zorunlu şartların oluşması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Çalışmanın temelini oluşturan ayetlerin “Mecazu’l-Kur’an” açısından değerlendirmesi yapılmıştır. Ayetlerin tetkiki sırasında mecazın tarihi seyrini dikkatlere sunmak için Taberi’den önceki, Taberi’den sonraki dönem ve modern veya son dönem olmak üzere ayetlerin seyrini üç ana tefsir arteri takip edilerek incelenmiştir. Bu bağlamda hem dilde hem de Kur’an-ı Kerim’de bazı lafızların mecaza hamledilmedikleri takdirde anlam alanlarının daralıp daralmadığı ve vermek istediklerin mesajın yeterince anlaşılıp anlaşılmadığı hususu da tespit edilmeye çalışılmıştır. Ayrıca ayetlerdeki mecazı kullanımın, meal müellifleri tarafından meallere yansıtılıp yansıtılmadığı konusu da irdelenmiştir. Sonuç olarak ele alınan iki ayet örnekliğinden hareketle Kur’an’da mecazi anlatımın geniş bir şekilde bir çok ayette mevcut olduğunu, zaman ilerledikçe çeşitli saiklerin etkisiyle de yapılan yorumlarda mecaza hamletmenin arttığını söyleyebiliriz. Mutezilenin yaptığı gibi mezhebi kaygılarla zorlama mecazi yorumlara gitmenin de doğru olmadığını ifade etmekte fayda vardır. Bununla birlikte gerek tefsir gerekse meallerde lafızlar hakiki manalarıyla verilmek istenen mesajı karşılamıyorsa veya üslup gereği, muhatap kitlenin o yöndeki algısını da dikkate alınarak, gerekli şartlar oluştuğunda ve muhataba mesaj daha güçlü verilecekse Kur’an’da mecazi anlatıma baş vurulduğu da bir gerçekliktir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kadının Kocasına Hizmet Etme ve Ev İşlerini Yapma Zorunluluğu Hakkında Değerlendirmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20755</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20755</guid>
      <author>Halil İbrahim ACAR</author>
      <description>Kur’an, kadının üzerinde kocaya ait haklar kıldığı gibi kocası üzerinde de karısı için bir takım hakları gerekli kılmıştır. Bunun temeli şu ayettir. “..Kadınların hakları, örfe uygun bir şekilde vazifelerine denktir. Erkeklerin onlardan bir üstün derecesi vardır…”. (Bakara, 228) Bu ayette zikredilen “derece” den maksat erkeklerin kadınlar üzerine olan üstünlüğüdür. Bu üstünlük, Allah'ın emrettiği gibi aile bireylerinin işlerini görüp nafakalarını temin etmek, aile reisliği yapmak ve verdiği emirlere uyulmak gibi üstünlüklerdir. Kadın konusu ele alınırken, en çok kadın erkek eşitliği iddiası gündeme getirilmektedir. Öncelikle şu tespiti yapmak gerekir ki, birbirinden farklı olan iki şey, o anda birbiriyle eşit olamaz. Ne kadın erkeğin, ne de erkek kadının eşitidir. Kadın ile erkek karşılıklı olarak üstün olan ve olmayan taraflarıyla, hayatın bütününde vazife, sorumluluk, yetki ve haklar açısından birbirini tamamlayan, bir bütünü meydana getiren iki parçadır. Allah, kadın ve erkeği çeşitli hak ve görevler noktasında eşit yaratmıştır. Bununla birlikte yaratılış ve tabiatlarına uygun olarak aralarında görev taksimi söz konusudur. Evlilik hayatının düzeni ve devamı için hem erkek, hem de kadının tabii ve fıtri olan sorumluluklarını yerine getirmeleri gerekmektedir. Bu çerçevede erkek, çalışıp kazanma ve ailenin geçimini temin etme gibi bir sorumluluğu üstlenirken, kadın da ev işlerini düzenleme, çocukları terbiye etme, evde rahat yaşayabilmenin sebeplerini kolaylaştırma, evde huzuru sağlama gibi sorumlulukları üstlenmelidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Temel Hadis Kaynaklarındaki Siyer Bölümleri Üzerine Bir Değerlendirme - Tirmizî'nin El-Câmiu’s-Sahîh’i Örneğinde-</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20969</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20969</guid>
      <author>Nurullah AGİTOĞLU</author>
      <description>Hz. Peygamber’in doğumundan vefatına kadar olan hayatını konu edinen ilme siyer denmektedir. Siyer, tarihin belirli bir döneminden bahsettiği için tarih ilmiyle, Hz. Peygamber'in söz, fiil ve takrirleriyle ilgilendiği için de dolayısıyla hadis ilmi ile ilgilidir. Bu yüzden siyer ve sünnetin veya siyer ile hadisin yakın ilişki içinde olan iki ilim dalı olduğu söylenebilir. Siyer ilmine kaynaklık eden eserler içerisinde hadis kitapları da bulunmaktadır. Bu kitaplardan bir tanesi temel hadis kaynakları içinde sayılan Tirmizî’nin Sünen adlı eseridir. Tam adı Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ b. Sevre olan Tirmizî, (ö. 279/892) Kütüb-i Sitte’den el-Câmiu’s-sahîh’in/Sünen’in musannıfı meşhur bir muhaddistir. Tirmizî hadis ilminde önde gelen âlimlerden biridir. Bir muhaddiste bulunması gereken öğrendiği hadisleri derleme, tasnif etme, ezberleme ve müzakere etme vasıflarının Tirmizî’de bulunduğu söylenmiştir. Tirmizî’nin şüphesiz en önemli eseri Sünenü’t-Tirmizî, Câmiu’t-Tirmizî, Sahîhu’t-Tirmizî, el-Câmiu’s-sahîh, el-Müsnedü’s-sahîh, el-Câmiu’l-kebîr gibi değişik adlarla kaynaklara geçmiş olan ve daha çok Sünenü’t-Tirmizî adıyla meşhur olan eserdir. Hadis kaynaklarının değişik yerlerinde siyer ile ilgili rivayetler bulunmaktadır. Ancak siyer başlığı atılmış veya cihad adlı bölümlerde bu tür rivayetler yoğunlaşmaktadır. Tirmizî de diğer muhaddisler gibi siyer rivayetlerine verdiği önemden dolayı ayrı bir bölüm açmış ve ilgili rivayetleri oraya toplamayı tercih etmiş görünmektedir. Bu çalışmada hadisin siyere kaynaklık etmesinin daha net görülebilmesi açısından Tirmizî’nin Siyer bölümü üzerinde değerlendirmelerde bulunulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cemevlerinin Sosyal Sermayeyi Artırıcı ve Rehabilite Edici Fonksiyonları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20938</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20938</guid>
      <author>Hamit AKTÜRK</author>
      <description>Modernleşme süreci, kolaylıkların yanında bazı riskleri de beraberinde getirmiştir. Bunların başında toplumsal güvenin ve dayanışmanın azalması anlamında sosyal sermaye kaybı gelmektedir. Kaçınılmaz olarak bu süreci yaşayan ülkemizde de toplumsal dayanışma ve güven kaybının yaşandığı bir gerçektir. Ancak geleneğimizden devraldığımız pek çok kurum bu kaybı azaltacak fonksiyonları bünyesinde barındırmaktadır. Bu açıdan sosyo dini bir kurum olan cemevleri en azından Alevi bireyler açısından dayanışma ve güven artırıcı ortamlar sunarak önemli fonksiyonlar üstlenme ve modern bireyin bazı sorunlarına çözüm bulma potansiyeli taşımaktadır. Cemevlerinde üretilen bu güven ağbağları ve sosyalleşme imkânı gerekli kanallarla ulusal sosyal sermayeye dâhil edilebilir/edilmelidir. Bu makalenin amacı, şehirlerde Alevilerin birlikte ibadetlerini yaptıkları yerler olan cemevlerinin Alevi birey için rehabilitasyon işlevini, Alevi toplum için ise sosyal sermayeyi ve toplumsal birlikteliği artıcı yönlerini alanda görebilmektir. Bu durumun tespit edilebilmesi için alanda anketler yapılmış, anketler yoluyla veriler toplanmış ve toplanan veriler SPSS veri işleme programı ile anlaşılır hale getirilmiştir. Çalışmada, cem ibadetinin ve cemevlerinin bireysel ve toplumsal olumlu fonksiyonları tek tek ele alınmak yerine, bu mekân ve ibadetlerin sosyal sermaye üretici fonksiyonları ve bu durumun Alevi bireyler tarafından nasıl algılandığı görülmeye çalışılmıştır. Birer toplumsal sermaye potansiyeli taşıyan sosyo- dini mekânlar olarak cemevlerinin yasal statüsü, caminin mi yoksa dergâhların mı alternatifi olduğu ayrı birer çalışma konusu olarak çalışmamız kapsamı dışında tutulmuştur. Bu çalışmamızda biz, cemevlerinin hem Alevi birey açısından (yatay) hem de toplumun bütünlüğü ve birlikteliği ve genel sosyal sermayenin artışı açısından (dikey) önemini göstermeye çalıştık.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nisâ Suresinin 34. Âyeti Bağlamında Evlilik Hayatında Kadının Geçimsizliği Durumunda Uygulancak Çözümlerden “Darb”a Dair</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20953</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20953</guid>
      <author>Zeynel Abidin AYDIN</author>
      <description>Evlilik hayatında erkek ya da kadından kaynaklanan bir geçimsizliğin/isyanın olması mukadderdir. Kur'ân-ı Kerim bu durumu Nisa Suresi’nde ‘nuşûz’ kelimesiyle ifade etmiştir. Ancak nuşûzun erkekten ya da kadından sadır olmasına göre farklı çözümler sunmuştur. Nuşûzun kaynağının erkek olması durumunda uygulanacak çözüm surenin 128-130. ayetlerinde dile getirilmiştir. Burada sunulan çözümün anlaşılması ve uygulanmasına dair fazla bir problem bulunmamaktadır. Nuşûzun kaynağının kadın olması durumunda ise icra edilecek çözüm çalışmamıza konu olan 34. ayette paylaşılmaktadır. Bu ayette sunulan çözüm ilim ehlinin çoğunluğu tarafından‘öğüt vermek, yatağını terk etmek ve vurmak’ şeklinde anlaşılmıştır. Ancak bu algının son bölümü kadına karşı şiddeti içermesi sebebiyle zihinlerde sürekli bir soru işareti barındıragelmiştir. Bireylerin birbirine şiddet uygulaması / ihkâk-ı hak İslam Hukuku’nda reddedilmiş olmasına rağmen ayetteki bu ifadeye ‘vurmak’ anlamının verilmesi Kur'ân’ın ve Sünnet’in genel ruhuna aykırı düşmektedir. Zira Kur'ân’da ısrarlı bir biçimde kadınlara iyi davranılması, onlara kötü muamele yapılmaması, evlilik hayatının hoş bir şekilde devam ettirilmesi, şayet ettirilemiyorsa güzel bir biçimde sonlandırılması emredilmektedir. Hz. Muhammed’in paylaşımlarında da -her ne kadar vurmak ifadeleri yer alıyorsa da- temel saikin vurmak değil, kaba kuvvetin sonlandırılması olduğu ortadadır. Ayrıca Hz. Muhammed’in kendisi de hayatının hiçbir safhasında hanımlarına vurmuş değildir. Bundan dolayı çalışmamız ayettek “واضربوهن” ifadesiyle ilgili “vurunuz” şeklindeki anlamı tartışmakta ve ayetin makul manasının ortaya çıkarılması için çaba sarf etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XII. Yüzyıla Ait Yazma Kur’an-ı Kerim ve Tefsiri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20801</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20801</guid>
      <author>Enver BAYRAM</author>
      <description>XII. Yüzyıla ait olan el yazması Kur’an-ı Kerim ve tefsiri, Anadolu Selçukluları dönemine aittir. Hicri 4 Zilhicce 587 yılında Ebu’l-Kasım bin Mahmud bin Ebu’l-Kasım İbrahim bin Muhammed el-İmami tarafından kaleme alınıp tamamlanmıştır. Bu tarih miladi olarak 23 Aralık 1191 Pazartesi gününe rastlamaktadır. Kur’an ve tefsiri, Anadolu’daki en eski yazma Kur’an-ı Kerim’lerden ve en eski satır arası tefsirlerden bir tanesidir. Tefsir usulüyle ve Kur’an İlimleri’yle ilgili konular da eserde uygulamalı olarak yer almaktadır. Eser, tefsir edilen ayetler bakımından kapsamlı, ayetlere getirdiği net yorumlar bakımından da özet bir meal-tefsirdir. Ebu’l-Kasım Mahmud her surenin başında surenin kimliği mahiyetinde sayılan bilgiler aktarmaktadır. Burada surenin Mekki veya Medenî oluşu, varsa surenin diğer isimleri, suredeki ayet sayısını, surenin faziletine dair fazilet hadisini zikretmektedir. Bunun yanında ayetlerdeki kıraat farklılıklarına dikkat çekmektedir. Onun tefsiri meal-tefsir hüviyetinde olması nedeniyle rivayetlere fazla yer vermemiştir. Buna rağmen o, bazı ayetlerin nüzul sebeplerinden az da olsa bahsetmiştir. Ebu’l-Kasım Mahmud’un tefsiri aklî tefsirin özelliklerine haiz bir tefsirdir. Müfessir bazı ayetlere kendi rey’i çerçevesinde yorumlar getirmiştir. Ayrıca o, Arap dili kuralları çerçevesinde ayette geçen kelimelerin lügat anlamlarını açıklamıştır. Bunun yanında kelimelerin kökenine kadar inmekte ve çeşitli tahliller yapmaktadır. Yine bu çerçevede o, Kur’an’da yer alan garib ve müteşabih kelimeleri de açıklamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kavmiyetçilik</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20822</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20822</guid>
      <author>Selahattin ÇELİK</author>
      <description>19. yüzyıl, bilimsel ve kültürel manada insan topluluklarının büyük ve etkili kırılmalar yaşadığı bir dönemdir. Bilimsel gelişmenin fen bilimleri odağa alınarak büyük yol kat ettiği bu dönemde sosyal bilimlerin metodolojisi de ırk (genetik), iklim, gibi coğrafi verileri bakış açısının merkezine yerleştirmiştir. Bu bakış açısı, birlikte yaşamanın elzem olduğu modern toplum yapısında sosyolojik bazı problemlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu çalışmada “Irkçılık ya da Kavmiyetçilik” olarak isimlendirilen olgunun, modern dünyada yarattığı olumsuz algı odağa alınacaktır. Bu bağlamda Kavmiyetçilik, “insanın sahip olduğu yaratılış farklılıklarını, yaratılış itibariyle kendisine benzemeyen diğer insanların aleyhine kullanması” olarak tanımlanabilir. Bu kötü haslet, fertler arasında önce sinsice yayılır daha sonra da toplumların parçalanıp dağılmasına yol açar. Irk, soy, kabile, meşrep, mezhep, dil, inanç vb. kültürel özelliklerin üstünlüğünü esas alan “kavmiyetçilik” cinsiyet, grup ve takım çekişmelerine kadar varan aşırılıklarla insanlar arasında kin ve nefret tohumlarının atılmasına yol açar. Bireylerin hamasi yönleri üzerinden yürüyen bu bakış açısı, başlangıçtaki bilimsel özelliğini de yitirerek sosyolojik bir “kangren” halini almıştır. Bütün dünyadaki toplumları çeşitli yönleri ile ilgilendiren bu problemin İslam toplumları için daha özel bir anlamı bulunmaktadır. Zira İslam dini sadece belirli bir ırkı muhatap almayan evrensel bir dindir. Bu çalışmada konunun açıklanmasına ışık tutan birçok ayet ve hadisin meal ve tefsirlerine yer verilmiştir. İslam inancı ekseninde ilk insan ve peygamber olan Hz. Âdem’den beri çeşitli toplumlardan ve sembollerden örnekler verilerek kavmiyetçiliğin ve etnosantrizmin sebep olduğu olumsuz sonuçlar ortaya konmaya çalışılmıştır. Özellikle son yüzyılda Müslüman topluluklar arasında “kavmiyetçiliğin” geldiği tehlikeli boyutlara dikkat çekilmiştir. Müslüman toplulukların bu konuda yaşadıkları açmazların çözümünde, kendi iç dinamiklerinden faydalanarak bir çıkış yolu bulabilmesi için öneriler ortaya konmaya gayret edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Din Özgürlüğü Bağlamında İslâm Hukukunda İrtidâd Cezasının Nedeni Ve Mahiyeti</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20848</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20848</guid>
      <author>Recep ÇETİNTAŞ</author>
      <description>Kur’an, dinden dönenlerin dünyada ve ahirette acıklı bir azapla karşılaşacaklarını beyan etmekle birlikte dünyevî cezasının ne olduğunu bildirmemiştir. Hz. Peygamber’in bazı hadislerinde mürtedin kanının helal olacağı bildirmekte, bazılarında da dinden dönenin öldürülmesi emredilmektedir. Fakat Hz. Peygamber'in bu konudaki tatbikatları farklı olmuştur. O, bazı mürtedleri affederken bazılarının öldürülmelerini emretmiştir. Fakat salt din değiştirmesi nedeniyle birini öldürttüğü rivayet edilmemiştir. Bu sebeple mürtede yapılacak muamele ile ilgili hadisler ve farklı uygulamalardan yola çıkan İslam hukukçuları mürtedin öldürülme nedeni ve cezanın mahiyeti konusunda ihtilaf etmişlerdir. Hanefiler mürtedin öldürülme nedeninin darulharbe giderek müslümanlara savaş açması olduğunu ve darulislamda ikamet ederek herhangi bir cinayete karışmayan mürtedin öldürülmeyeceği görüşünü benimsemişlerdir. Cumhur ise mürtedin tevbe etmediği takdirde ister darulislamda yaşasın ister darulharbe gitsin salt irtidatı nedeniyle öldürüleceği görüşünü benimsemiştir. Diğer taraftan Hanefîlerin çoğunluğu bu cezanın savaş fitnesine karşı kamu düzenini korumak için siyaseten meşru kılınan bir ceza olduğu görüşünü benimserken cumhur bunun şer’î bir had olduğunu söylemiştir. Tevbe ettiği takdirde mürtedin öldürülmeyeceği konusunda bütün âlimlerin ittifakı mürtedin öldürülmesinin şer’î bir had olduğunu söylemeye imkân vermemektedir. Zira hadlerin tevbe ile sakıt olmayacağı konusunda da bütün hukukçular ittifak etmişlerdir. Bu sebeple irtidat cezasının nedeni ve mahiyeti konusunda Hanefîlerin yaklaşımının daha isabetli olduğunu belirtmek gerekir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kur’an’ın Anlaşılmasında Bir Yöntem Olarak Üslûbu’l-Kur’an</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20929</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20929</guid>
      <author>Bilal DELİSER</author>
      <description>Bu çalışma, geleneğin dillendirdiği Zerkeşi’nin ise müstakil bir başlık altında ele aldığı “Üslûbü’l-Kur’ân” meselesine hem açıklık getirmek hem de Kur’an’ı anlamada bir yöntembilim olarak teklif etmeyi amaçlamaktadır Kur’an’ı anlamak büyük ölçüde onun üslûbunu, sanatlarını, dil yapılarını anlamaktan geçmektedir. Bu çalışmada belagat teorisinin Kur’an’a uygulanma biçimi olan üslûbu’l-Kur’an’dan ve bu üslûbun temel dayanaklarından bahsedilecektir. Kur’an dilinin ve üslûbunun kendine mahsus özelliklerini ortaya koymak ancak üslûbu’l-Kur’an’la mümkündür. Arap edebiyatında ve ulûmu’l-Kur’an eserlerinde üslûba dair bilgiler belâgat ve edebî tenkit eserlerinde dağınık vaziyette ele alınmıştır. Dil ve edebiyatta üslûp, kişinin kendi duygu, düşünce ve heyecanlarını dile getirme şekli, dili kullanma biçimidir. Üslûbü’l-Kur’ân ise terim olarak, sözün dizilmesinde ve lafızların seçilmesinde izlenen metodu ifade etmektedir. Üslûbü’l-Kur’ân’la kastedilen de gerek kelimelerin seçimi gerekse cümle yapısında Kur’an’ın kendine özgü anlatım tarzıdır. Bu tarzı keşfetmek ve açığa çıkarmak Arap belagatinin bize sunduğu imkânları tanımak ve kullanmakla gerçekleşebilecek bir durumdur. Çünkü belagatin kendisi için kullandığı dil herhangi bir dil değil, özel yöntem ve üslûpları olan bir dildir. Bu çalışmada önce çağdaş bazı anlama yöntemlerine kısaca değinilmiştir. Temelde ise, üslûbü’l-Kur’ân’ın dilbilimsel boyutlarını temsil eden belagat ilmi bir bütün olarak ele alınmıştır. Bu vesileyle Kur’an’ın dile özgü bir metin olarak ele alınmasının zorunluluğuna işaret edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>El-Emsel fî Tefsîri Kitâbillâhi’l-Münezzel Adlı Şîa Tefsirinde Hz. Ömer Algısı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21010</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21010</guid>
      <author>Abdurrahman ENSARİ</author>
      <description>Şia’nın günümüzde yaşayan önemli dinî otoritelerinden Nasır Mekârim eş-Şirâzî’nin el-Emsel fi Tefsîri Kitâbillâhi’l-Münezzel adlı tefsiri, Şîa’nın görüşlerini yansıtan önemli kaynaklardan biridir. Bu çalışmada, söz konusu tefsir üzerinden Şia’nın Hz. Ömer algısının tespit edilmesi, ardından da bunun gerçeği yansıtıp yansıtmadığının ortaya konması amaçlanmıştır. Şirazî’nin tefsirinden elde edilen veriler, Şia’nın Hz. Ömer algısının Sünnî kaynaklarda anlatılandan çok farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu çalışmada bu tespiti destekleyen onlarca örnekten sadece birkaç tanesi arz edilmiştir. Bunlar; Hz. Ömer’in Resûlullah’a (s.a.v.) muhalefeti, halifenin tayini için oluşturduğu altı kişilik şûra meclisinin şûra kriterlerine uymadığı, bilgisinin yetersizliği, Huneyn savaşında savaş meydanından kaçtığı, yaptığı bir önerinin vahiy ile reddedildiği ve çirkin bir davranışla itham edildiği konularıdır. Bu çalışmada Mekârim Şirâzî’nin tefsiri çerçevesinde Şia’nın Hz. Ömer algısını oluşturan bu meseleler üzerinde durulmuş, delilleri arz edilip tahlil edilmiş ve şu neticelere ulaşılmıştır: Mekârim Şirâzî, bazen senedi bulunmayan ve güvenilir hiçbir kaynakta yer almayan rivayetlere dayanmaktadır. Bazen gerçeği yansıtmayan iddialar ileri sürerek yanlış nakillerde bulunmaktadır. Zaman zaman aynı metin içerisinde Hz. Ömer’in aleyhine yorumlanabileceğini düşündüğü kısma yer verirken, lehine yorumlanabileceğini düşündüğü kısmı görmezden gelmektedir. Kimi zaman da sahih rivayetler arasına anlamı farklı bir yöne çekecek ifadeler yerleştirerek bir bilim adamının asla teşebbüs etmeyeceği yöntemlerle Hz. Ömer hakkında olumsuz bir algı oluşturdumaya çalışmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>SUYOLCU-ZÂDE NEHRÎ AHMED’İN TÜRKÇE ŞİİRLERİ</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21044</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21044</guid>
      <author>Abdülmecit İSLAMOĞLU</author>
      <description>XVIII. yüzyıl mutasavvıf şairlerinden olan Suyolcu-zâde Nehrî Ahmed, Tekirdağlıdır. Tekirdağ Kâdiriyye Tekkesi mürşidi Suyolcu-zâde Şeyh Mehemmed (v. 1155/1742-43)’in oğludur. Mustafa ve Mahmûd isimlerinde iki kardeşi daha olduğu bilinen Nehrî Ahmed, babasının vefatından sonra tekkede post-nişîn olmuştur. Burada görevli bulunduğu zaman zarfında önemli hizmetlerde bulunan Nehrî, Hac ibadeti sonrası, memleketine döndükten kısa bir müddet sonra vefat etmiştir (v. 1182/1768-1769). Nehrî’den sonra Tekirdağ Kâdiriyye Tekkesi’ndeki irşâd vazîfesini oğlu Mehemmed Muslihuddîn üstlenmiştir. Seyyid Sırrı Ali’nin Tuhfe-i Rûmî adlı mesnevîsi, Tekirdağ’daki Kâdiriyye meşâyihi hakkında ayrıntılı bilgiler vermesi münâsebetiyle makâlemiz açısından büyük önem taşımaktadır. Bursalı Mehmed Tâhir, Nehrî’nin iki eseri olduğu bilgisini vermektedir. Bunlardan ilki, vahdet-i vücûda dair bir eserdir. Bu eser şu an itibarıyla elimizde bulunmamaktadır. İkinci eser ise makâlemize konu olan Dîvânçe’dir. Eserin tespit edebildiğimiz tek nüshası Vatikan Kütüphanesi, Türkçe Yazmalar, No: 235’te kayıtlıdır. Dijital nüshasına ulaştığımız Dîvânçe’de Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler bulunmaktadır. Suyolcu-zâde Ahmed bu şiirlerde, Nehrî mahlasını kullanmıştır. Bu makâlede, Dîvânçe’de yer alan 45 Türkçe şiir transkribe edilmiş; şiirlerde yer alan âyet, hadîs ve Arapça ibârelerin anlam ve kaynakları dipnotlarda belirtilmiştir. Kâdiriyye tarîkatı şeyhi olan Nehrî’nin şiirlerinde, tarîkatın pîri Abdülkâdir-i Geylânî ve Rûmiyye kolunun kurucusu kabul edilen İsmail Rûmî’nin yanı sıra Niyâzî-i Mısrî ismi de dikkat çekmektedir. Mutasavvıf şairimiz, Mısrî’ye yazdığı nazîre ve tahmîslerin yanında, bir şiiri baştan sona Mısrî medhiyesine ayırmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şiirle İstişhâd Açısından Kurtubî Tefsiri (Ankebut Suresi Örnekliği)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20971</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20971</guid>
      <author>Mustafa KAYHAN</author>
      <description>Tefsir faaliyeti, Hz. Muhammed ile başlamış, günümüzde devam eden ve gelecekte de varlığını sürdürecek olan bir disiplin olarak değerlendirilmiştir. Hz. Peygamberden sonra sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin tefsir faaliyetlerine katkı vermiştir. İlk filolojik tefsirlerle devam eden bu faaliyet, ilk tam tefsirler ve ardından rivayet metoduna dair eserlerle ivme kazanmıştır. En nihayet dirayet tefsirleri ile diğer metot ve mezheplerde yazılan tefsirler, hep bu faaliyet alanında değerlendirilmiştir. Bütün bu süreçlerde tefsirden ayrılmayan husus ise şiirle ayetleri açıklamak, garip lafızlarına mana vermek yani şiirle istişhâd yapmak olmuştur. Yani şiirle istişhâd etmek veya şiirle şevâhid getirmek, tefsirin ayrılmaz bir metodu veya tekniği olarak hep var olmuştur. Hz. Peygamber, şiir dinlemiş ve iyi okuyan ya da inşâd edenleri cesaretlendirmiştir. O bunu, Kurân’da şiir hakkında beyan edilen olumsuzluğa karşın yapmıştır. O, hayatta iken Kurân’ın manalarını anlamada zorluk yaşamayan sahabe, vefatının ardından anlaşılmayan ya da anlamadıkları yerlerde şiire, lügate ve Arap diline müracaat etmişlerdir. İbn Abbas ve Hz. Ömer gibi sahabe ile başlayan tefsirde şiirle istişhâd olayı, tabiilerde hız kesemeden devam etmiştir. Tebe-i tabiinden sonra yazılan ilk filolojik tefsirlerde şiirle istişhâd tekniği geniş bir düzlemde tefsire uygulanmıştır. Artık yazılı hale gelen şiirler, İbn Kuteybe ve Taberî’de en geniş uygulama alanları edinmişlerdir. Bu metod ya da teknik, müfessir İbn Atıyye ile zirveyi görmüştür. Bundan sonra artık yazılan her tefsirde mutlaka şiirle istişhad metoduna uyulmuştur. Kurtubî de tefsirinde şiirle istişhâd metodunu uygulamıştır. Yapılan bir tespitte tefsirinde bine yakın şiire yer verdiği belirlenmiştir. Bu, hemen hemen her altı ayette bir şiirle istişhâd ettiğini gösteren en önemli veri kabul edilmiştir. Ankebût suresi örnekliğinde şiirle istişhâd konusunu incelendiği bu makalede de Kurtubî, aynı performansı göstermiştir. Zira altmış dokuz ayetten oluşan surenin on iki ayetinde şiire yer vermiştir. Bu da onun, her altı ayette bir şiirle istişhâd ettiğinin en net göstergesi sayılmıştır. Bu bağlamda bir tefsir tekniği veya metodu olarak şiirle istişhâd, Kurtubî açısından çok yerinde bir metot olarak kabul edilmiş ve geniş bir yelpazede tefsirinde de uygulanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Evrensel Din Bağlamında Tebliğ ve Misyonerlik Kavramları Üzerine Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21090</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21090</guid>
      <author>Abdulkadir KIYAK</author>
      <description>“Tebliğ”, bir konunun, bir mesajın veya vahyedilmiş bir dinin insanlara duyurulması ve tanıtılması faaliyetidir. Tebliğ faaliyeti, belli bir plan ve program dâhilinde yapılmayıp samimiyet ve doğruluk ilkesine dayanmaktadır. Bu anlamda tebliğ kelimesi, tam anlamıyla olmasa da Hz. İsa ve Hıristiyanlığın ilk dönemlerindeki misyon kelimesiyle örtüşmektedir. Fakat Hıristiyan misyonerliğinin kurucusu kabul edilen Pavlus’tan itibaren misyonerlik kavramı, belli bir plan ve program bağlamında insanların Hıristiyanlaştırılması anlamında kullanılmış ve Hıristiyan teolojisinin bir parçası olmuştur. Çalışmada, misyoner ve tebliğ kavramlarının tarihi gelişimi üzerinde durulacaktır. Bu kavramların ilk dönemlerdeki anlaşılma biçimi ile daha sonraki dönemlerdeki anlaşılma biçimleri ortaya konulacak ve bu kavramlarla paralel anlama sahip alternatif kavramlar hakkında da bilgi verilecektir. Ayrıca çalışmamızda Hıristiyanlıktaki misyonerlik anlayışı ile İslamiyet’teki tebliğ kavramları arasında bir karşılaştırma yapılacaktır. Böylece misyoner karakterli dinler ifadesiyle Hıristiyan teolojisinin anladığı anlamda bir misyonerlik kastediliyorsa, İslam’ın tebliğ kavramına yüklediği anlam açısından bu tasnifte durum ve konumunu ortaya konulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sami Geleneğinde Tanrı Tasavvurunun Esma Bağlamında Değerlendirilmesi -Yahudilik ve İslamiyet Özelinde-</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21094</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21094</guid>
      <author>Tuğba ÖZTÜRK, Hatice Kübra İMAMOĞLUGİL</author>
      <description>İnsanlık öteden beri kendi varoluşunu anlamaya çalışmış bu da nihayetinde onu Tanrı fikriyle buluşturmuştur. Dolayısıyla Tanrı fikri antik çağlardan beri insanlığın ortak paydası olmuştur. Bu Varlığa ilişkin imgeler geliştirme ve bir tasavvur oluşturma gayreti de zorunlu olarak ortaya çıkmıştır. Şüphesiz ki insanın dış dünya ve kendi tecrübesinden bağımsız bir tanrı algısına sahip olması mümkün değildir. Dolayısıyla bu durum tanrının fiilleri üzerinden Tanrıyı tanıma çabasını gerektirmiştir. Sami geleneğine bakıldığında tek kaynaktan gelen vahiy sebebiyle, tanrı tasavvurunun oluşumunda etkili olan ortak epistemolojik alanlardan biri esmadır. Konu Yahudiler ve Müslümanlar özelinde ele alındığında, her iki din mensubunun Kutsal kitapları Tevrat’ın (daha kapsamlı haliyle Tanah) ve Kur’an’ın karşılıklı bir okumaya tabi tutulup incelenmesi gerekmektedir. Söz konusu incelemeyle Yahudi geleneğinde ilahi isimlerin farklı nosyonları bulunduğu ve Tanrı’nın tüm isimlerinin aynı derecede kutsal olmadığı sonucuna ulaşılır. Bu isimler arasında Yahve, ism-i âzam kabul edilmiş ve on emirdeki yasağın bu isme yönelik olduğu düşünülmüş ve Tevrat’ı okurken Yahve ismiyle karşılaşıldığında Adonai şeklinde telaffuz edilmesi Yahudi bilginlerce uygun görülmüştür. Kur’an’da ise bu durumun aksi müşahede edilmektedir. Allah son vahiyle adının çokça anılmasını istemiş ve en güzel isimlerin (Esmâü’l-Hüsnâ) O’na ait olduğunu söylemiştir. Kur’an’da en çok zikredilen ismin Allah lafzı olmasının yanında daha sonra âlimler Allah’ın 99 ismi olduğuna ittifak etmişlerdir. Müslümanlar Allah’ı isimleri aracılığıyla tanıma çabasında olmuşlar ve Allah’ın isimlerinin fiillerinden bağımsız olmadığı iddiasında bulunmuşlardır. Bu da sıfatlar ve isimler etrafında bir dizi tartışmayı beraberinde getirmiştir. Çalışmamızda Sami dini geleneğin iki unsuru olan Yahudilerin ve Müslümanların sahip oldukları Tanrı tasavvurları tanrının isimleri bağlamında değerlendirilmiş ve esmâ konusunun her iki dini gelenekte farklılığa sebebiyet verip vermediği tartışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Taberî Tefsirinde Abdullah b. Mes’ûd Kıraatı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20732</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20732</guid>
      <author>Davut ŞAHİN</author>
      <description>Taberi’nin ayetleri tefsir etmede ve kıraatleri değerlendirmede kullandığı materyallerden biri de kıraat içerikli rivayetlerdir. Abdullah b. Mesud’a ait kıraat rivayetleri bu bağlamda zikredilmeye değer gözükmektedir. Zira İbn Mesud nüzul dönemi ve sonrasında kıraat yönüyle öne çıkmış bir sahabidir. Aynı zamanda onun bazı kıraatleri tefsir içeriklidir. Tabiin dönemi müfessirlerden Abdullah b. Abbas’ın öğrencisi Mücahid b. Cebr’in İbn Mesud kıraatini kastederek, “İbn Abbas’a sormadan onun kıraatini bilseydim birçoğunu sormaya gerek duymazdım” demesi onun İbn Mesud kıraatini tefsir bağlamında değerlendirdiğini gösterir. Taberi de ayetlere ilişkin yaptığı anlamsal tespitlerde İbn Mesud kıraatine sıkça başvurur. İşte çalışmanın ilk kısmında İbn Mesud kıraatinin biçimsel yönü, Taberi’nin, kıraatler hakkında tespit ve değerlendirmelerde bulunurken onun kıraatini kullanışına değinilecektir. İkinci başlıkta ise İbn Mesud kıraatinin tefsirdeki yeri incelenecektir. Bu husus; İbn Mesud’un kendi kıraati üzerine yaptığı yorumları, İbn Abbas’ın tefsiriyle örtüşen kıraatleri, tabiin ve Taberi’nin onun kıraatini tefsirde kullanması alt başlıklarıyla ortaya konacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Genel ve İmam-Hatip Ortaokul Öğrencilerinin Okula Bağlanma Düzeyleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20749</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20749</guid>
      <author>Hamza AKTAŞ</author>
      <description>Okula bağlanma, öğrencinin okuluyla özdeşleşmesi, okuluna ait olduğu duygusunu geliştirmesi, okuluyla ilgili gurur duyması, kendisini okulda güvende hissetmesi, okulda öğretmen ve arkadaşları ile olumlu iletişim ve ilişkiler kazanması vb. anlamda kullanılan bir olgudur. Bu çerçevede çalışmanın amacı, örgün eğitim ile örgün din eğitimi yürüten ortaokullardaki öğrencilerin okula bağlılıklarını ölçen bir araştırma yapmaktır. Alan araştırmasına dayanan çalışma, Gümüşhane’de F. Ortaokulu (N=124), D. Ortaokulu (N=122) ve O. T. Ş. A. İ. H. Ortaokulu (N=124)’nda, 2016–2017 öğretim yılı bahar döneminde öğrenim gören öğrencilerden tesadüfî yöntemle seçilen 370 öğrenci üzerinde yapılmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak “Çocuk ve Ergenler İçin Okula Bağlanma Ölçeği (OBÖ-ÇE)” kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizi, Tek Yönlü Varyans (Anova) Analizi, T-Testi ve Lsd testleri ile yapılmıştır. Ayrıca çalışmada okula bağlanma ölçeğine ilişkin güvenilirlik (Cronbach Alpha) değeri 0.883 olarak bulunmuştur. Bu hesaplamalar neticesinde örneklemin okula bağlanma düzeylerinin en düşük puanı 13, en yüksek puanı 65 iken genel ortalaması ise 54.23 gibi yüksek sayılabilecek bir puandır. Çalışmada öğrencilerin okula bağlanma düzeyleri; okul, cinsiyet, sınıf, yaş, anne-baba tutumu ve ailede karar alma durumu gibi değişkenler açısından ele alınmıştır. Sonuç olarak okula bağlanma ile yaş ve sınıf gibi değişkenler arasında genel anlamda ve okul türü, anne-baba tutumu ve ailede karar alma durumu gibi değişkenler açısından da kısmen de olsa anlamlı bir farklılaşmadan bahsetmek mümkündür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dindarlığın Kurucu Unsuru Olarak Doğruluk</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21148</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21148</guid>
      <author>Behlül TOKUR</author>
      <description>Bu makale, doğruluğu, dindar bireyi ve dini hayatı ortaya çıkaran, iman ve hayat bütünleşmesini sağlayan temel bir faktör olarak ele alıp incelemektedir; çünkü ahlâkî norm ve değerler, insanın benliğini, güçlerini, yeteneklerini ve imkânlarını gerçekleştirmesi bakımından hayati bir önemi arz eder. Dindar bir kişilik hedefinin "doğruluk" olmadan hayata geçirilmesi beklenemeyeceği gibi ahlâkî sorunların tüm kişiliğin incelenmesinden ayrılamayacağı aşikârdır. Makalede önce doğrulukla ilgi Batı ve İslam literatüründe bulunan kavramlar ele alınıp incelenmiş daha sonra ise İslam dini açısından “doğruluğun neden imandan sonra gelen ve istenen bir durum olduğu” psikolojik ve felsefi bakış açısıyla açıklanmaya çalışılmıştır. Doğruluk, bütün ahlâkî vasıfları kendinde toplayan anahtar bir kavramdır. Bir eylem, doğruluk süzgecinden geçmemiş olan hiçbir eylemin dini-ahlaki bir değeri yoktur. Örneğin, bir eylem yapılış itibariyle doğru gözükse dahi niyet doğru değilse, inanç - hayat bütünleşmesi gerçekleşmeyecek, dindarlık süreci yara alacaktır. Dolayısıyla doğruluk, dıştan içe doğru kendi sorgulamasını kendisi yapan, sadece eylemde gözükmeyen, eylemi ortaya çıkaran niyete kadar uzanan ve dahası, niyeti besleyen karakteri kendine yuva yapan, kişiliği madden ve ruhen ayakta tutan, varoluşsal bir mayadır. İnsan bilincine düşen ve oradan eyleme dönüşen ne varsa, bu mayayla yoğrulmadan değerlendirilmeye tabi tutulduğunda, dindarlık anlam kazanmayacak, dini hayat denilen olgu sadece birtakım söz ve ritüellere hapsedilmiş olacaktır. Demek ki doğruluk, önce bireyin kendisinden başlamak üzere ilişkili olduğu bütün kişi ve çevrelere karşı, hatta yaratılan olmasından dolayı bütün varlıklara karşı dahi, davranış ve tutumlarını düzenleyen kuşatıcı bir değerdir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Katolik Kilisesi ve İmamiyye Şiası’nın Yanılmazlık/Masumiyet Anlayışlarının Mukayesesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21052</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21052</guid>
      <author>Mürsel ÖZALP</author>
      <description>Kendisini doğru yolun ve sahih itikadın temsilcisi, diğerlerini ise doğru yoldan sapan ya da dalâlet içinde addeden ortodoksi-heresi polemiği, dinlerin her daim kaynayan aktif yönüne işaret eder. Bu durum aynı zamanda Tanrısal menşe, meşruiyet ve iradeyi yansıtacak şekilde kimin/neyin otorite olduğu tartışmasını beraberinde getirmiştir. Roma Katolik Kilisesi, ileri sürdüğü Petrus doktrini ile kendisini geleneğin meşru temsilcisi görmüş ve bütün inananları bağlayıcı nitelikte inanç ve ibadete müteallik konularda son sözü söyleme hak ve yetkisinin kendisinde bulunduğunu iddia etmiştir. Hz. Peygamberden sonra İslam ümmetinin başına meşru devlet başkanı olarak Hz. Ali ve onun soyundan gelenlerin geçmesi gerektiği inancı üzerine temellenen Şia da, Sünni hilafet nazariyesi karşısına imamet doktriniyle çıkmıştır. İnananlara rehberlik edecek meşru (ilahi) ardılın tespitinden sonra onun vasıfları üzerine tartışmalar başlamıştır. Bu bağlamda, Tanrının yeryüzündeki temsilcisinin (diğer vasıfları yanında) kayıtlı, kısıtlı veya sınırsız (mutlak) bir yanılmazlık vasfına sahip olduğu anlayışı Roma Katolik Kilisesi ve İmamiyye Şia’sının karakteristiğini oluşturmuştur. Roma Katolik Kilisesi Petrus’un halefleri papalara, İmamiyye Şia’sı da Hz. Ali soyundan imamlara kutsal metinlerden hareketle ilahi bir menşe ve meşruiyet atfetmişler ve onların yanılmazlık hak ve yetkisini haiz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu çalışmamızda, doktrinel anlamda yanılmazlık/masumiyet (ismet) telakkisi mevzu bahis olduğunda akla gelen farklı iki dinin iki mezhebinin yanılmazlık anlayışlarının dayandığı (dini-siyasi vb.) teorik temeller ile bu anlayışların benzerlik ve farklılıkları ele alınacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mikro Milliyetçilik Özelinde Kur’an’a Göre Irkçılık</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21131</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21131</guid>
      <author>Necmettin ÇALIŞKAN</author>
      <description>Mikro milliyetçilik kavramı son zamanlarda ortaya çıkan ve “milli biz” yerine daha küçük planda “biz” düşüncesini öne çıkaran kavramdır. Kavramsal olarak yeni ortaya çıkmış olmasına rağmen özünde ırkçılığı barındıran bir düşüncedir. Nitekim birçok müfessire göre ilk olarak Şeytanın Hz. Âdem’e secde etmeyerek sergilediği ırkçılık düşüncesi tarihsel süreç içerisinde faşizm, asabiyet, kavmiyetçilik, holiganizm, mikro milliyetçilik vb. değişik isimler alarak ve değişik formlara bürünerek günümüze kadar ulaşmıştır. Özellikle küreselleşme ve bilgi çağının ortaya çıkardığı veya yeniden yorumlanmasını sağladığı ırkçılık ve yeni adıyla mikro-milliyetçilik olgusu, gerek İslam âleminin gerek devletlerin gerekse de tüm insanlığın toplumsal huzur ve barışını tehdit edecek nitelikte bir olgudur. Bu konuda yapılması gerek en önemli şey, öncelikle bu olgunun ilahi beyanlara göre tam olarak tespit edilmesi, yine ilahi beyanlarda verilen çözüm önerilerinin yerine getirilmesidir. Nitekim Allah’ın ırkçılık ve benzeri hastalıklı düşüncelerin toplumdan uzaklaştırılması için önerdiği en önemli çözüm ümmet anlayışıdır. Ümmet anlayışı, temelde ırkçılık ve benzeri düşünceleri reddederken tüm Müslümanların tek bir vücut gibi olması ve birlikte hareket etmesinin gerekliliği üzerinde şekillenmiştir. İşte bu çalışma ile Kur’an’a göre Müslümanların birliğini tehdit eden unsurlar mikro milliyetçilik özelinde ele alınacak ve bazı uygulama örnekleri ile çözüm olarak İslam’ın getirmiş olduğu ümmet anlayışı üzerinde durulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


