






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2017 Sayı Volume 12 Issue 26</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=351</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>SAVAŞ YILLARININ OLAĞANÜSTÜ BİR UYGULAMASI: TOPRAK MAHSULLERİ VERGİSİNİN HAYATA GEÇİRİLMESİ.</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21109</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21109</guid>
      <author>Mehmet Korkud AYDIN</author>
      <description>II. Dünya Harbi yıllarında, tüm dünyayı etkisi altına almış olan savaş şartları Türkiye’yi de ağır bir şekilde etkilemişti. Dönemin hükümetleri, bu şartlar karşısında Türkiye’yi korunmak ve olası bir savaş durumuna karşı hazırlıklı olmak adına ekonomik alanda bir takım sert tedbirler almak zorunda kalmıştı. Savaş yıllarında alınmış olan bu sert tedbirlerden biri de Toprak Mahsulleri Vergisinin çıkarılması ve uygulanması olmuştur. Toprak Mahsulleri Vergisi, tarım işletmeleri ile çiftçileri olağanüstü vergi sistemine dâhil eden bir uygulamadır. Uygulamanın bu yönüyle Varlık Vergisinin uygulanması konusunda yardımcı bir işlevi olduğu da görülmektedir. Toprak Mahsulleri Vergisi, ortaya çıkışı itibari ile savaş şartları altında devletin ve milletin bekasını korumak maksadıyla hayata geçirilmiş olsa da, dönemin diğer ekonomik tedbirlerinde olduğu gibi uygulamada gerekli ölçü muhafaza edilememiştir. Kanun hükümlerini uygulamakla görevli memurların işgüzarlıkları yahut iş bilmezlikleri, çiftçi kesiminin mağdur olmasına neden olmuştur. II. Dünya Harbinin sona ermesinden sonra da 1947 yılına kadar yürürlükte kalan Toprak Mahsulleri Vergisi, toplumda ciddi huzursuzluklara neden olmuş bir uygulamadır</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Serflik ve Bolşevik Devrimi Arasında Charykov’un İstanbul Yılları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21024</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21024</guid>
      <author>Ahmet İlker BAŞ</author>
      <description>II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Büyük Güçlerin dikkatlerinin toplandığı İstanbul’da büyükelçiler üzerinden yürütülen diplomatik faaliyetler yoğunlaşmıştı. Alman nüfuzunun bir hayli artmış olduğu önceki dönem İngiliz ve Fransız fikirlerinden esinlenen Jön Türkler tarafından son verilmişti. Bu da Büyük Güçlerin tekrar Osmanlı sahnesinde öne çıkmaları için bir fırsat doğurdu. Tam bu sırada, Rusya ve Fransa beraber hareket etmek amacıyla aynı zamanda İstanbul büyükelçilerini atadılar. Bunlardan biri olan Nikolay Charykov, Rus büyükelçisi, bu yoğun ve hararetli diplomasi trafiğinin ortasında 1909-1912 yılları arasındaki görevi sırasında meydana gelen olayların bizatihi tarafı ve tanığı olarak Glimpses of High Politics: Through War &amp; Peace adlı otobiyografisini İstanbul’daki sürgün yıllarında kaleme almıştır. Zayıflayan Alman nüfuzundan doğan fırsatın İtilaf Devletleri tarafından nasıl değerlendirilemediğinin, Rusya’nın I. Dünya Savaşı arifesinde Osmanlı toprakları üzerindeki çıkarlarını gerçekleştirmeye çalışırken diğer güçlerle olan münasebetleri ve çatışan çıkarların ne suretle aşılmaya çalışıldığının takibi açısından eser önemli bir kaynak olmayı hak eder. Bu dönemde Rus Dışişlerinin en önemli gündem maddesini Boğazlardan Karadeniz’e askeri gemilerin geçişinin sağlanması oluşturmaktadır. Konuyla ilgili daha önce İzvolski’nin Viyana nezdindeki başarısız girişiminin ardından Charykov problemi kendi inisiyatifiyle İstanbul hükümeti nezdinde çözmeye çalışmış fakat çabası akim kalarak görevinden alınmıştı. Bu makalenin konularından birini bu planın nasıl uygulanmaya çalışıldığı ve hangi saiklerin etkisiyle başarısız olduğu oluşturmaktadır. Bir diğer değinilecek konu, aristokrat bir ailenin mensubu olarak Charykov’un serfliğin ilgası ve Bolşevik Devriminin sürgündeki mağdurlarından biri olarak devrim hakkındaki düşünceleridir. Bu ikisi arasında organik bir bağ kuran Charykov, Rusya’nın en büyük problemlerinden biri olan serflerin özgürleştirilmesi sürecinin iyi idare edilememesinin devrimci fikirleri desteklediğine ve nihayetinde imparatorluğun sonunu getirecek süreci başlattığına inanır. Dolayısıyla, Rus tarihinin bu iki önemli olayının tanığı olarak içinde barındırdığı öznelliğe rağmen fikirleri dönemin daha iyi anlaşılması açısından önemlidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bolaman Yenipazar (Gölbaşı) Camii</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20523</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20523</guid>
      <author>Mehmet Sami BAYRAKTAR</author>
      <description>Ordu İli, Fatsa İlçesi, Bolaman Bucağı Gölbaşı mevkiinde, Fatsa-Ordu Devlet Karayolunun yanı başında yer alan cami “Yenipazar Camii” ve “Gölbaşı Camii” adlarıyla bilinmektedir. İnşa tarihi ve banisini belgeleyecek bir inşa kitabesi ve vakfiyesi bulunmayan yapı ile ilgili tespit edebildiğimiz tek belge Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunan, camiye görevli tayini ile ilgili tarihsiz bir belgedir. 1946 yılı civarında okul olarak kullanılan ve buna dönük bir takım değişiklikler yapılan cami 1953 yılında tekrar camiye döndürülmüştür. 1946 yılı civarında yıkılan minaresinin yeniden yapımı aşamasında süren 2015 yılı esaslı restorasyonun ardından yapı bakımlı haldedir. Caminin cephe düzeni, mimari elemanları ve taş bezeme kompozisyonları klasik devir sonrası batılılaşma devri içerisinde Osmanlı Baroğu ile uyuşmaktadır. Yenipazar Camii, dönemin üslubunu belirleyen başkent yapılarından sonra Anadolu’da çeşitli şehir ve kasabalarda yeni üslubu başkent örneklerine öykünerek az veya çok tekrarlayan camilerden biridir. Belirtilen özelliklere göre yapının 18. yüzyıl sonları ile 19. yüzyılın ilk yarısı arasında yapılmış olabileceğini düşünmekteyiz. Cami bodrum kat ve üzerindeki zemin kattan oluşmaktadır. Dikine dikdörtgen planlı harimin üzeri kiremitle kaplı kırma çatı ile örtülüdür. Caminin asıl girişi olan kuzey cephede düzgün kesme taş işçilik ve taş kabartmalar görülmektedir. Diğer cephelerde moloz taş işçilik hakimdir. İçerisi son derece yalın tutulan harimde mihrap ve doğu duvarda taş bezeme görülür. Plan, malzeme, cephe düzeni ve taş bezemelerinin yakın benzerleri çevre illerde görülen yapı, devrin özelliklerini yansıtan bir taşra uygulamasıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bulgaristan Lom Şehrinde Bilinmeyen Bir Osmanlı Eseri: İsmail Ağa Çeşmesi – Kuyulu Çeşme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20993</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20993</guid>
      <author>Gülberk BİLECİK</author>
      <description>Makalenin konusunu oluşturan İsmail Ağa Çeşmesi veya diğer adıyla Kuyulu Çeşme, Bulgaristan’ın Lom şehrinde yer almaktadır. Traklar döneminde kurulan şehir, daha sonra Bizans’ın hakimiyetine girmiştir. Lom 14. yüzyılın sonlarında Osmanlı topraklarına katılmış ve Tuna Vilayeti’ne bağlanmıştır. Tuna Nehri kıyısında bulunması ve elverişli konumu itibariyle Vidin’le birlikte uzun yıllar Osmanlı donanmasının iskelesi vazifesini üstelenmiştir. Osmanlı topraklarına katılmasıyla birlikte şehirde îmar ve inşâ faaliyetlerine başlanmış, bu sırada pek çok cami, tekke ve medrese yapılmıştır. 1878 Berlin Antlaşması’yla Bulgaristan’ın elimizden çıkmasından sonra, bölgede sistematik olarak Osmanlı eserlerinin yıkımına başlanmıştır. Lom şehri de bu yıkımlardan nasibini almıştır. 1885 senesinde hazırlanan şehir tanzim planı ile mevcut olan eserler yok edilmiştir. Günümüzde Lom şehrinde yazımıza konu olan çeşmeden başka Osmanlı eseri bulunmamaktadır. Bu çalışmada İsmail Ağa Çeşmesi detaylı bir şekilde tanıtılmaya çalışılmıştır. Konumu ve planı verilmiş, mimarî çizimleri yapılmıştır. Çeşmenin kitabesinden faydalanılarak tarihi, yaptıranı, ihyâ edeni, ihyâ tarihi ve suyunun getirildiği yer tespit edilmiştir. Günümüzdeki durumu belirtilmiş, ayrıca Bulgaristan ve Anadolu’daki benzer örnekleri gösterilerek çeşmeler içindeki yeri de incelenmiştir. Bu makale ile 19. yüzyıla tarihlenen, varlığı dahi bilinmeyen İsmail Ağa Çeşmesi tanıtılmaya çalışılmıştır. Çeşme günümüzde Lom şehrinde kalan tek Osmanlı eseri olarak zamana direnmeye ve mevcudiyetini sürdürmeye devam etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Dünyası ile Kültürel İlişkiler Bağlamında Yapılandırılan Kurum ve Kuruluşlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20925</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20925</guid>
      <author>Aslı ÇANDARLI ŞAHİN</author>
      <description>1991 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanması, bölgenin gerek konumu gerekse sahip olduğu enerji kaynakları açısından ilgi odağı haline gelmesine neden olmuştur. Çoğu ülkenin bölgeden pay alabilme yarışına girdiği bir dönemde taraflar arasında varolan tarihi ve kültürel bağlar Türkiye’nin diğerlerine göre avantajlı bir durum elde etmesini sağlamıştır. Ne var ki, söz konusu bağlar yakınlaşmanın yanında sorumluluk ve beklentiyi de beraberinde getirmiştir. Bu doğrultuda bağımsızlıklarını ilan eden Türk Cumhuriyetlerini ilk tanıyan ülke Türkiye olmuş ve ihtiyaç duyacakları her konuda destek olmaya hazır olduğunu belirtmiştir. Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri arasında 1991’den sonra yeterliliği tartışılsa da siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesine yönelik önemli adımlar atılmıştır. Çok sayıda anlaşma ve protokol imzalanmıştır. Türkiye, Türk Cumhuriyetlerine yönelik olarak uyguladığı politikada ulusal kurumların yanı sıra uluslararası kurumlara da aktif biçimde rol vermiş; faaliyetleri sadece devlet eliyle yürütmekten ziyade özel sektör kuruluşlarına da bölgede gerçekleştirilecek projeler kapsamında fırsat tanımıştır. Türkiye’nin 1991 sonrasında Türk Cumhuriyetlerine yönelik olarak izlediği politikalara, çeşitli kurumlar vasıtasıyla gerçekleştirdiği faaliyetlere bakıldığında kültür alanında eğitim ve iletişimin en öncelikli meseleler olduğu görülmektedir. Bu çalışma Türk Cumhuriyetleri ile Türkiye arasındaki kültürel ilişki ve tarihi bağların güçlenmesine yönelik gerçekleştirilen faaliyetleri ve “daha ne yapılabilir”i konu almıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ankara’nın Başkent Oluşunun Yansımaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20908</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20908</guid>
      <author>Ebru ÇOBAN</author>
      <description>Bu çalışmada Milli Mücadele sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini barındıran ulus-devlet inşasının sembolü olan başkent meselesi ele alınmaktadır. Özellikle Mustafa Kemal, Osmanlı Devleti’nin tezahürü olan İstanbul’u başkent olarak görmek istemiyordu. Bu tutumun altında yatan en temel gerekçe hem İstanbul’un içinde bulunduğu sıkıntılı durum , hem de başkent değiştirilerek yeni bir devletin oluşturulmak istenmesidir. Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’tan Ankara’ya taşınmasından itibaren başkent yaratılma ağırlığını tecrübe eden Ankara ileri başkent olacağını düşünmüyordu. Olsa olsa bu durum geçici bir durumdu. Ancak Gazi Mustafa Kemal, başından beri Ankara’nın başkent olarak görmek istediği her halinden belli etmişti. Bilhassa İstanbul’un kurtarılmasından sonra başkent sorunsalı bir anda yeni kurulan devletin kucağında yer aldı. İstanbul basını ve sefirleri İstanbul’un yeniden başkent olarak ilan etmesini beklerken; Mustafa Kemal, İzmir’de basına verdiği demeçte Ankara’nın başkent olarak ilan edileceğinden bahsediyordu. Nitekim 1923 yılında Ankara başkent ilan edildi. Fakat tüm sorunlar tüm haliyle ortadaydı. İstanbul’da halife yaşarken diğer taraftan İngiltere, Almanya, İtalya ve Fransa elçilikleri Ankara’da elçilik açmayacakları beyan etmiş; İstanbul basını ise bu durumun geçici bir heves olarak kalacağını ima eden yazılar kaleme almıştı. Fakat Mustafa Kemal, yeni bir başkent icat etmekte kararlıydı. Kararlı tutumu ve sergilediği dış politika çeşitliliği sayesinde bu baskıyı kırarken, İstanbul’dan kalan birçok kurumda Ankara’ya taşındı. Bu çalışmanın önemli bir kısmında İstanbul ile Ankara arasındaki gerilimi tüm hatlarıyla verilmeye çalışıldı.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Güney-Kuzey Köle Ticaretinde Antalya Limanı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20866</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20866</guid>
      <author>Zübeyde GÜNEŞ YAĞCI, Mustafa AKKAYA</author>
      <description>Güney-Kuzey Köle Ticaretinde Antalya Limanı Antalya limanı, geçmişte Anadolu’nun Akdeniz ve Dünya Ticaret ağına açılan önemli bir kapısıdır. Liman güney- kuzey köle ve emtia ticaretinde merkezi bir kavşak görevi görmüştür. Bu ticaretin de Antalya’nın Akdeniz de önemli bir liman şehri haline gelmesine katkısı yadsınamaz. Liman; Bizans, Selçuklu ve Osmanlılar zamanında Akdeniz tüccarlarının uğrak yeri olmuştur. Hindistan ve Arap mallarının giriş kapısı niteliğindedir. Osmanlı döneminde Antalya limanından elde edilen gelirler arasından kölelerden alınan pençik resminin önemli bir payı olduğunu söylenebilir. Köle ticareti trafiğinde liman önem arz etmektedir. Hindistan baharat ticaretin yolunun değişmesi ile 17. yüzyılda liman işlerliğini kaybetse de Afrika’dan köle getirilmeye devam edilmiştir. 19. yüzyıl Antalya şer’iyye sicillerinde siyahi kölelere rastlanmaktadır. Osmanlı geniş toprak sahiplerinin ve hane halkı aileleri ile Batı Anadolu da tarım faaliyetlerde halen köle emeğine gerek duyulduğu sonucuna varılabilir. Bu doğrultuda literatür destekli birincil kaynak olarak Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinden “maliyeden müdevver”, “başmuhasebe defteri” ve “kamil kepeci” tasnifleri kullanılmıştır. Bu araştırmada tarihsel süreç içerisinde Antalya ve limanın değişim, dönüşüm ve gelişimi irdelenmiştir. Antalya’nın tarihi Türkler öncesi, Selçuklu ve Osmanlı dönemi olmak üzere üç döneme ayrılarak Antalya limanın dönemsel etkinliği ortaya çıkarılmıştır. Bu bağlamda Antalya limanındaki ticaret ve köle ticareti araştırılmıştır. İlk olarak Antalya’nın kuzey ticaretindeki rolü akabinde güneydeki rolüyle beraber ipek ve baharat yollarındaki konumu ele alınıp köle ticaretine geçiş yapılmıştır. Ayrıca Köle ticaretinden alınan gümrük vergileri, Antalya iskelesinin verildiği mukataalar ve iltizamlar tespit edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Aksaray’da Büyük Bir Afet: 1911 Sel Felâketi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20890</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20890</guid>
      <author>Selahattin SATILMIŞ</author>
      <description>Özellikle iktisadi hayatın şimdiye nazaran daha fazla doğa olaylarının etkisinde olduğu eski dönemlerde meydana gelen doğal afetlerin beraberinde getirdiği ekonomik ve sosyal meseleler, toplumları ve devletleri uzun süre meşgul etmiştir. Dolayısıyla bir devletin veya kentin sosyal ve iktisat tarihinin tam olarak anlaşılabilmesi için yaşadığı büyük doğal afetler ile bunların etkilerinin de ortaya konulması elzemdir. Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü dönemde Aksaray kenti doğal afetler içerisinde en fazla sel felaketlerinden etkilenmiştir. Şehrin ortasından geçen Melendiz Çayı’nın taşması sonucu yaşanan ve şehre önemli boyutta zarar veren büyük sel felaketlerinden bir tanesi de 1911 kışında yaşanmıştı. Aksaray’da bulunan yirmi altı mahalleden yirmisinin en az 15 gün boyunca sular içinde kaldığı bu afet sırasında çok sayıda ev, ahır, samanlık, okul, kilise vs. binalar yıkılarak kullanılamaz hale gelmişti. Selzedelerin önemli bir bölümünü oluşturan 195 hane sakini, sadece erzak ve yevmiyelerini tedarik edebilen fukara kesimindendi. Bunlar içerisinde özellikle 132 hanede yaşayan 530 nüfus çok zor durumda kalmıştı. Kış mevsiminde -20 derecede evsiz, yiyeceksiz ve yakacaksız kalan çok sayıda selzede bir müddet sefalet içinde yaşamlarını devam ettirmişlerdi. Afet sonrasında Aksaray idarecileri ve ileri gelenlerinin yardım talepleri merkezi hükümet tarafından olumlu karşılanmış, evleri yıkılarak bir süre açıkta kalan selzedeler yaşadıkları sefaletten kurtarılmaya çalışılmıştır. Arşiv belgeleri ve dönemin ulusal gazetelerinden faydalanılarak hazırlanan bu çalışma ile Aksaray’ın sosyo-ekonomik yapısı ve Osmanlı doğal afetler tarihi literatürüne katkı sağlaması hedeflenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlk Türk Beyliklerinin Fetihleri, Sosyal ve Kültürel Eserleri İle Anadolu’nun Türkleşmesindeki Rölü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20968</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20968</guid>
      <author>Mehibe ŞAHBAZ</author>
      <description>Anadolunun Türkleşmesinde ve Büyük Selçuklu devletinin kuruluşunda büyük rolleri olan İlk Türk beylikleri 1071 Malazgirt Savaşı’nın hemen akabinde Sultan Alp Arslan tarafından Anadolu’nun fethiyle görevlendirilen komutanlar tarafından kurulmuştur. Bu beylikler Anadolu’nun Türkleşmesinde, Türk İslam Kültür ve Medeniyetinin yaygınlaşmasında çok büyük etkileri olmuştur. Bu beylikler genellikle kurucuların isimleriyle adlandırılmaktadır. XI. asrın son çeyreğinde tarih sahnesine çıkmışlar, yaklaşık olarak iki asır boyunca bölgenin kaderinin belirlenmesinde etkili olmuşlardır. Bu zaman dilimi içerinde her beylik hâkim oldukları coğrafyada günümüz Türkiye’sinin yaratılmasında da katkıda bulunarak büyük bir değişimi başlatmışlardır. Bölgede kurulan ilk Türk beylikleri doğuşlarını Selçuklulara borçlu olmakla beraber, varlık sebepleri ve dayandıkları etnik unsur şüphesiz Oğuz Türkleri olmuştur. Anadolu’da kurulan ilk Türk beyliklerin Anadolu’ya Türk mührünün güçlü bir şekilde abideleriyle, âlimleri ve eserleriyle vurulmaya başlandığı dönemin kapısını açmışlardır. Bu Türk beylikleri döneminde bilhassa âlimler ve düşünce adamlarına büyük önem verilerek himaye edilmiştir. Bu âlimler döneme damgalarını vurarak diğer beyliklerin düşünce yapılarına etki etmişlerdir. Bu dönemde inşa edilen mimari eserlerde uygulamış oldukları tarz Türklerin sanat zevkini yansıtmış ve sonraki dönemlere model olmuştur. Mimari ustaların yetiştirdikleri öğrencileri bu mimari üslubu gittikleri bölgelere taşımışlardır. Anadolu’da kurulan ilk Türk beylikleri bir taraftan yaptırmış oldukları imar faaliyetleriyle, bir taraf tanda bilim ve kültüre vermiş oldukları önemle bugünkü Türkiye’nin şekillenmesinde katkı sağlamışlardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hilafetin Kaldırılmasının Bosna-Hersek Basınına Yansımaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20884</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20884</guid>
      <author>Cemile TEKİN</author>
      <description>İslam âleminde hilafet, Hz. Muhammed vefat edince (632) ortaya çıkmış bir kurumdur. Hilafet, Dört Halife’den sonra Emevilere, arkasından Abbasilere geçmiştir. Osmanlı Devleti’ne hilafetin geçmesi 1517’de Mısırın alınmasından sonra olmuştur. 1924’te TBMM tarafından kaldırılmasına kadar Osmanlı padişahları tüm Müslümanların başı olarak halife unvanını da taşımışlar, Müslümanlardan saygı görmüşlerdir. İslam âlemini yakından ilgilendiren bir kurum durumundaki hilafetin kaldırılmasına Yugoslavya’da yaşayan Müslümanlar değişik şekillerde tepki göstermişler; bu konudaki fikirlerini Müslüman aydınlar basın aracılıyla duyurmuşlardır. Hilafetin kaldırılması konusunda aydınlar iki gruba ayrılmışlar; muhafazakârlar, halifesiz olunamayacağını iddia etmişler. Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e ağır eleştiriler getirmişlerdir. Yenilikçi aydınlar, muhafazakârlardan farklı olarak hilafetin kaldırılmasını memnuniyetle karşılamışlar; Atatürk’e övgüyle destek vermişlerdir. Muhafazakâr aydınlardan İbrahim Hakkı Çokiç ve Abdullah Ayni Buşatliç ile Nuriya Paşiç, konusunda klasik anlayışı savunmuşlar; hilafetin kaldırılmasının Boşnak asıllı Müslümanları ortada bıraktığını iddia etmişlerdir. Bunlara göre vakit geçirmeden tekrar hilafete dönülmesi gerekmektedir. Yenilikçi aydınlardan Hamdiya Çemerliç, Abdurahman Meşiç, Osman Nuri Haciç, Edhem Bulbuloviç, Maksim Svara, Munir Şahinoviç Ekremov, Atatürk’ün hilafet konusundaki icraatlarının olumlu olduğunu iddia etmişlerdir. Bunlara göre Atatürk, yaptığı inkılaplarla, özellikle hilafet kaldırmakla İslam dünyasına örnek olmuştur. Bu konuda ona Bosnalı Müslümanların destek vermeleri gerekir. Bosna-Hersek aydınları, kendi görüşlerine uygun gazete ve dergilerde yazdıkları yazılarla hilafet konusunu tartışmışlar; çağdaş anlamda bu alanda yapılanın önemini değişik örneklerle vurgulamışlardır. Bu makalede Atatürk’ün sağlığında Bosna-Hersek’te çıkan gazete, dergi ve kitaplarda hilafetle ilgili yayımlanan yazılar ve yazarları tespit edilip görüşleri ayrı başlıklar altında incelenecektir. Anahtar Kelimeler: Hilafet, Atatürk, Bosna-Hersek</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Niğde İdadisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20781</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20781</guid>
      <author>Rahşan TOPTAŞ</author>
      <description>Osmanlının son ikiyüz yıllık sürecini içine alan modernizasyon dönemi anlayışının ortaya çıkardığı ve yeni bir eğitim kademesi olan idadilerin, binaları halen kullanılmakta ve varlıklarını işlevsel olarak sürdürmektedirler. Günümüz eğitim sistemi ile bağlarını bu yol ile koparmamış olan idadilerin gerek mimari yapıları gerekse kendi dönemlerinde üstlendikleri misyonları ile aydınlatılması; Türkiye Cumhuriyeti eğitim geçmişinin anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Rüştiyelerin üzerinde ve yüksekokullara öğrenci yetiştiren sivil ortaöğretim kurumlarının bulunmayışı sıkıntısından 1Eylül 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile sivil ortaöğretim kurumları olarak kabul edilen idadilerin açılması kararı alınmıştır. Dört yıllık rüştiyelerin üzerinde üç yıl ilavesiyle gerçekleştirilen programla hem eğitim-öğretim daha da gelişecek hem de din, ırk, mezhep ayrımı yapılmadan bütün tebaanın çocukları bir arada eğitim görecektir. İlk idadi 1873 tarihinde İstanbul’da açılır. Taşrada açılan ilk idadi 1875 yılında Yenişehir’de açılandır. 1885 ve sonrasında Anadolu’da inşası yaygınlaşan idadilerden birisi olan Niğde İdadisi mülki, nehari (gündüzlü) ve 5 yıllık bir idadidir. 1913 yılına kadar açılan 117 idadiden günümüzde ayakta olan bir örnektir. İdadi binalarının geneli gibi Niğde İdadi binası da Sanat Tarihi literatüründe daha önce ele alınmayan bir konudur. Bu çalışma ile Niğde İdadisi arşiv belgeleri, salnameler, yerel bilinç ve kaynaklar ve arazi çalışması yapılarak ortaya konulmaktadır. Yapı Türkiye genelinde inşa edilmiş olan idadiler ile karşılaştırmalı olarak ele alınmaya çalışılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ahlat Kazasında Frengi (XIX. yy. Sonu-XX. yy. Başı)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20863</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20863</guid>
      <author>Erdem YAVUZ</author>
      <description>Salgın hastalıklar, devletleri siyasi, askeri, sosyal ve ekonomik yönden etkileyen en önemli faktörlerden biri olmuştur. Osmanlı Devleti’ni özellikle 19. yüzyılda derinden etkileyen ve devleti sağlık konusunda uğraştıran en önemli hadise, frengi hastalığının salgın şeklinde yayılmasıdır. Frengi, masum ve masum olmayan yollarla Anadolu topraklarının neredeyse tamamında, Ortadoğu, Rumeli ve Balkanlar’da çok geniş bir alanda etkisini göstermiştir. Salgın halinde yayılan hastalık; çocuk, yaşlı, erkek, kadın, şehirli, köylü, mahkûm, esnaf, halk ve askerler arasında görülmüştür. Frengi aynı dönemde ya da farklı dönemlerde olmak üzere sadece belirli bir vilayeti, birden fazla vilayeti, vilayetlerin sadece belirli kazalarını veyahut kazanın bir bölümünü etkisi altına almıştır. Devlet dönemin zor şartları altında frengiyle etkin bir şekilde mücadele etmek ve frenginin yayılmasını önlemek için bir takım tedbirlere başvurmuştur. Devlet ilk etapta frenginin yoğun olarak görüldüğü yerlere uzman tabip göndermiş ve hastane açmıştır. Hastane açılması mümkün olmayan yerlere ise seyyar ekipler ve seyyar hastaneler göndermiştir. Ayrıca çıkarılan nizamname ve talimatnameler ile hastalık kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Frengi salgının görüldüğü yerlerden biride Bitlis Vilayetine bağlı Ahlat Kazasıdır. Ahlat’ta frengi, özellikle 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında oldukça etkili olmuştur. Bu dönemde frenginin tedavisi ve yayılmasının önlenmesi için gerek merkezi gerekse ve yerel yöneticiler tarafından müdahale edilmiştir. Ancak devletin Ahlat’ta almış olduğu tedbirler işe yaramamış ve imkansızlıklar nedeniyle hastalığın yayılması önlenememiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Alevi Bektaşi İcazetnamelerinde Şekil ve İçerik</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20919</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20919</guid>
      <author>Hacı YILMAZ</author>
      <description>Tekkeler Osmanlı tarihindeki dinî yapılanma açısından çok önemli bir yere sahiptir. Zira bu kurumlar, Osmanlı coğrafyasında çok yaygın olarak bulunan ve önemli birçok görevi yerine getiren büyük kurumlardır. Tekkelerin iyi yönetilmesi, yaptıkları görevlerde başarılı olmaları açısından oldukça önem arz etmektedir. Bektaşi tekkeleri de bu gibi önemli görevler üstlenmiş kurumlardan biridir. Bektaşi tekkeleri Osmanlı zamanında Balkanlar’dan Mısır’a kadar büyük bir alana yayılmıştır. Bu tekkelerin mütevelli heyetinde, Çelebiler olarak adlandırılan ve Hacı Bektaş evlatları olarak kabul edilen kişiler bulunmaktaydı. Bu kişiler Osmanlı Devleti tarafından da Hacı Bektaş evladı olarak kabul edilir ve tekkelerin gelir gider işleriyle uğraşırlardı. Böylesine büyük bir oluşum içinde dergâhlardaki hizmetlerin en doğru şekilde yapılabilmesi doğru kişilerin seçilmesiyle mümkün olabilirdi. Bu konuda alınan tedbirlerden ilki, hizmeti yapacak olan seçilmiş kişilere verilen yetki belgesi anlamına gelen icazetnamelerdir. Zira bu belge ile idareciler daha rahat hareket ediyorlardı. Bu icazetnamelerde, dönemin değer yargılarına, inanç, ibadet algılamalarına dair ipuçlarına rastlandığı gibi, icazetnamenin yazıldığı şahıslara ait bilgilere de ulaşılmaktadır. İcazetname, hocanın öğrencisine ya da şeyhin müridine verdiği bir çeşit diplomadır. Bu güne kadar yapılan çalışmalarda Alevi-Bektaşi icazetnamelerinin bir kısmı bazı dergi ve kitaplarda yayınlanmış ancak bu çalışmalarda sadece asıl metin ve Türkçe karşılığı verilmekle yetinilmiş olup fiziki ve içerik analizini ele alan ciddi bir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmadan önce bu konuda yapılmış çalışmalara bakıldığında bunların çok değerli çalışmalar olduğu görülmüştür. Ancak bu değerli vesikalar üzerine genel ve ayırıcı özelliğe sahip bir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışma bu özelliğiyle ön plana çıkmaktadır. Bu çalışmada Alevi-Bektaşi icazetnamelerinin şekil ve muhteva bakımından tahlilleri yapılarak icazetnamelerin genel Bektaşi icazetname formlarıyla örtüşen ve farklılaşan yönleri belirlenmeye çalışılacaktır. Ayrıca Bektaşi icazetnamelerinin Ahilik icazetnameleri ile bir karşılaştırması da yapılacaktır. Çalışma, Gazi Üniversitesi, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi’nde 2000-2017 yılları arasında yayınlanan 40 adet icazetnamenin incelenmesiyle sınırlandırılmıştır. İnceleme sonunda Alevi-Bektaşi icazetnamelerinin küçük de olsa bazı farklılıklar gösterdiği, içeriklerinin hemen hemen aynı olduğu, bu belgelerin tarihi, sosyal ve siyasi ve kişisel anlamda bazı faydaları ihtiva ettiği, 17. yüzyıldan sora bu belgelerde bazı değiştirmelerin yapıldığı ve güvenilirliklerini nispeten kaybettikleri, belgelerin Ahilik icazetnameleri ile büyük benzerlik gösterdikleri tespit edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>El-Melikü’s-Sâlih Necmeddin Eyyûb Hâkimiyetinde Harizmliler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20949</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20949</guid>
      <author>Tülay YÜREKLİ</author>
      <description>Celâleddin Harizmşah’ın kuvvetleri Yassıçemen yenilgisi ( 10 Ağustos 1230 ) sonrasında Doğu Anadolu’da dağınık vaziyette kaldılar. Selçuklu ordusu bölgeyi terk edince Erzincan-Ahlat hattına yayıldılar. Sayıları epeyce kalabalık olan bu kuvvetler, başlarında liderleri ile birlikte Türkiye Selçuklularının buyruğuna girdiler. Alaâddin Keykûbâd döneminde devlete büyük yararlılıklar gösterdiler. II.Gıyaseddin Keyhüsrev’le araları açılınca Güney Doğu Anadolu Bölgesi’ne indiler. Sayıları on beş bine ulaşan Harizmliler, bölgenin sosyal düzeninde sarsıntılara sebep oldular. Bölge hâkimleri, bu büyük gücü, hâkimiyet sahalarını genişletmek, rakiplerine karşı üstünlük elde etmek amacıyla kullanmak istediler. Eyyûbî hükümdarı el-Melikü’s-Sâlih Necmeddin Eyyub, bu kuvvetleri bölgedeki düşmanlarına karşı kullanmak için, pek çok vaatlerle, top yekûn hizmetine aldı. Necmeddin Eyyûb, bu taze, kalabalık ve savaşçı güçle kısa zamanda kuvvetlendi ve büyüdü. Fakat Harizmlilere verdiği sözleri tutmadı. Harzimlilerin korkusundan Rahbe’den kaçtı. Necmeddin Eyyûb, râkipleri karşısında sıkışınca, tekrar, hâli hazırdaki bu kuvvetlerle anlaştı. Onların yardımlarıyla, Bedreddin Lülü tarafından kuşatılan Sincar’ı kurtardı. Amid’den Türkiye Selçuklu kuvvetlerini uzaklaştırdı. Dımaşk’a girdi. Kerek’teki mahkûmiyetten kurtuldu. Suriye’de gücünü arttırdı. Fakat, kendilerine verilenlerle yetinmeyen Harizmliler bir süreliğine onun hakimiyetinden çıktı. Para, mal ve toprak karşılığında Eyyûbî melikleri ve bölgenin diğer hâkimleri arasındaki mücadelelerde söz sahibi oldular. Kudüs’ün Haçlılardan geri alınmasında büyük fayda sağladılar. Bununla birlikte Suriye’de büyük karmaşaya yol açtılar. Verdikleri bu zarara rağmen bölge hâkimleri yine de onlardan faydalanmaktan vazgeçmedi. Fakat verdikleri zarar o kadar büyüktü ki, birbirlerine rakip olsalar da bir süre sonra onlara karşı birleştiler ve bir ordu teşkil ettiler. İki taraf arasında vuku bulan çokça çarpışmanın ardından birleşik kuvvetler 1246 senesinde Harizmlileri ağır bir şekilde mağlup etti. Harizmliler bir daha eski güçlerine ulaşamadı. Savaştan sağ çıkan Harizmliler ise Eyyûbî, Memlûk ve İlhanlıların hizmetine girdi.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Van Gölü Havzasında Geleneksel Ayakkabıcılık: Reşik ve Harik (Herık)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21151</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21151</guid>
      <author>Eylem GÜZEL, Nazan OSKAY</author>
      <description>Geleneksel zanaatlar arasında önemli bir yeri olan ayakkabıcılığın geçmişi oldukça eski tarihlere dayanmaktadır. Önceleri ayakları koruma amacı taşıyan ayakkabı üretiminde giderek estetik kaygılar da ortaya çıkmaya başlamıştır. Ayakkabılar coğrafi koşullar, iklim şartları ve sosyal statüye bağlı olarak çarık, bot, çizme, mest, sandalet, çedik, takunya, potin gibi farklı adlarla anılmışlardır. Anadolu, ayakkabıcılık açısından köklü ve zengin bir geleneğe sahiptir ve geleneksel ayakkabılar edik, başmak, çarık, yemeni gibi adlarla tanınmaktadır. Kısmen de olsa günümüze taşınan bu ayakkabılar, Anadolu insanının pratik zekâsını ve estetik anlayışını bugüne aktaran el sanatları ürünleridir. Ancak, geleneksel el sanatları ve zanaatların pek çoğunda olduğu gibi ayakkabıcılık da modern ihtiyaç ve teknoloji karşısında yenik düşmüş ve kaybolmaya yüz tutmuştur. Bugün artık nadir olarak bazı bölgelerde ve turistik amaçlı olarak üretilmektedir. Geleneksel ayakkabıcılığın zengin örneklerinin görüldüğü yörelerden biri Van Gölü Havzası’dır. Havzada; Van ilinde yapılan örnekler reşik, Bitlis’te karşılaşılan örnekler ise harik olarak adlandırılmaktadır. Bu makalede, yeterli araştırmaya konu olmayan Van Gölü Havzası ayakkabı örnekleri, alan taraması metoduyla ortaya konulmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1877-1878 Osmanlı Rus Savaşında Kafkas Cephesi’nde Tarafların Askeri Kuvvetleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21157</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=21157</guid>
      <author>Hakkı YAPICI</author>
      <description>XIX. yüzyıl son çeyreğinin önemli hadiselerinden biri olan 1877–1878 Osmanlı-Rus muharebesi, sadece Türk dünyasını değil, aynı zamanda Yakın Doğu, Balkanlar, Avrupa coğrafyası için de ehemmiyeti büyük olan bir savaş olmuştur. Bu çalışmada 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde savaşan tarafların askeri kuvvetleri bütün yönleriyle ele alınacaktır. Osmanlı Ordusu, 1869 yılında yapılan yeni düzenlemeye göre; Daimî (muvazzaf), Redif ve Müstahfiz Ordu olmak üzere üç askeri sınıftan teşekkül etmiş bulunuyordu. Orduda hizmet süresi, 20 yaşından başlayıp 40 yaşında nihayet bulmak üzere; 20 yıldı. Osmanlı Devleti’nin kara ordusu 7 ordudan oluşmakta idi. Orduya müşîr (Mareşal) rütbesinde bir görevli kumanda ederdi. Nizamiye kıtaları, Redif ve Müstahfiz sınıfları ordu müşirliklerine bağlı idi. Ordu müşirliklerinin, levazım, sıhhiye şubelerini ihtiva eden Erkânı Harbiye daireleri de mevcuttu. Ordu merkezleri aynı zamanda nizamiye kolordusunun da karargâhı idi. Ordu merkezleri ile bunların nizamiye, redif ve müstahfiz kuvvetleri aşağıda gösterilmektedir. Çalışmamızda ayrıca Osmanlı ordusunun silahları, personel faaliyetleri, sağlık hizmetleri, lojistik (ulaşım ve nakliye) durumu detaylı bir şekilde incelenecektir. Rus orduların genel durumu hakkında da bilgi verilerek savaş öncesi tarafların askeri kuvvetleri karşılaştırılarak harbin kaybedilmesinde bu hususun son derece etkin bir faktör olduğu dikkatlerden kaçmayacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


