






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2017 Sayı Volume 12 Issue 22</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=345</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Dr. Ergün Altun'un Hayatı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20851</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20851</guid>
      <author>Mehmet Dursun ERDEM</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gözyaşı Çeşmesi/Kırım’da Son Düğün* Romanında Jung Tipolojisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20705</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20705</guid>
      <author>Hilal AKÇA</author>
      <description>Carl Gustav Jung’un psikoloji çalışmaları birey için hem evrensel hem de öznel olan olgular üzerine inşa edilmiştir. Kişiliğin nasıl oluştuğu ve ne olduğu sorusu Jung’u uzun süre meşgul etmiş; o, bu sorulara cevap bulabilmek için yapmış olduğu çalışmaları “Psikolojik Tipler” adlı eserinde toplamıştır. Bu çalışmayla “bilincin farklı özelliklerini, bilişsel zihnin dış dünyaya karşı göstermiş olduğu tavırları” tartışarak bir “bilinç psikolojisi” kurmayı hedeflemiştir. Jung, bir analistin görevinin psişik enerjinin (yaşam enerjisi) yönünü belirlemek olduğunu söyler ve onun yapacağı analizlere yardımcı olmak için psikolojik tipleri geliştirir. Jung’a göre psişik enerji herkeste değişen oranlarda bulunur ve iki tutuma sahiptir: İçedönük (introversion) ve dışadönük (extraversion). Jung’un geliştirdiği bu tipolojiye ait davranışlar için önemli olan diğer bir faktör bilincin işlevleridir. Jung’a göre bilinç “düşünme, duyum, duygu, sezgi” olmak üzere dört fonksiyona sahiptir. Birey bu dört fonksiyonu da tecrübe edebilir fakat bunlardan biri zamanla baskın hale gelir. Psişik enerjinin yönüyle birleşen işlevler bir süre sonra bireyin kişiliğinin ortaya çıkmasını sağlar. Jung, buna bağlı olarak “sekiz psikolojik tip” ortaya koymuştur. Bir analist için bireyin dünyasının çözümlenmesine katkı sağlayan bu tipler aynı zamanda edebî eserlerin şahıs kadrolarının tahlilinde kullanılabilir. Bu çalışmada Sevinç Çokum’un kısa süre önce yayımlanan Gözyaşı Çeşmesi / Kırım’da Son Düğün adlı romanı Jung’un tipoloji kuramına göre incelenecek; 1760- 1769 yılları arasında Kırım tarihini ve büyüleyici bir aşkın öyküsünü anlatan romanın şahıs kadrosunu oluşturan bireylerin iç dünyaları ve ruhsal yaşantıları değerlendirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Postmodern Dönemde Gerçekliğin Yitimi ve Bilge Karasu’nun Eserleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20616</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20616</guid>
      <author>İlyas AKMAN</author>
      <description>İnternet, televizyon, video, radyo, kamera, uydular, fotoğraf, cep telefonu alanındaki gelişmeler, postmodern dönemde, gerçekliğin sarsılması sonucunu doğururlar. Postmodern özne, tamamen simülasyonlar tarafından kuşatılmıştır. Cep telefonu, onun hayatının vazgeçilmezidir. O, günün büyük bir bölümünde cep telefonuyla etkileşim halindedir. Telefon ekranında gördüğü binlerce simülatif görüntü, hayatının vazgeçilmezidir. Bilgisayar, kamera, televizyon, radyo, fotoğraf da onu kuşatan öteki simülasyon araçlarıdır. Tüm bunlara maruz kalan özne için, simülasyon, asıl gerçeklikten daha gerçek olarak görülür; çünkü onun hayatını belirleyen şeyler bunlardır. Gerçekliğin yitirildiği bu dönemde, hipergerçeklikler vardır. Hipergerçeklikte, gerçeklik ve gerçek olmayan arasındaki sınır ortadan kalkar. Peki gerçekliğin yitimi, edebi eserlerde etkisini nasıl gösterir? Edebi eserlerde bu durum, kendisini, düş konusuna çok fazla yer verilmesinde gösterir. Bu durum, biraz daha ileri boyuta ulaştığında da gerçek ile rüya âlemi iç içe geçer, ikisinin arasındaki sınır çizgisi bulanıklaşmaya, silinmeye başlar. Gerçeklik ve düşsellik/kurgusallık kıstası elden kayıp gittiği için bu dönem eserlerinde neyin gerçeklik neyin düşsel/kurgu olduğu tam olarak tespit edilemez ve bunlar iç içe geçerler. Bilge Karasu da gerçekliğe şüphe ile yaklaşan yazarlardan biridir. Bu yüzden, onun bazı eserlerinde düş ile gerçeklik sınırı bulanıktır. Kılavuz, Gece, Altı Ay Bir Güz, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, “Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam”, “Göçmüş Kediler Bahçesi”, “Düş Balıkçıları: Kubadabad 1955” isimli eserlerinde, gerçeklik ve düş arasındaki sınır un ufak edilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Impact De La Traduction Sur La Genese De La Sociologie En Turquie Etude Bibliographique Des Traductions Des Œuvres D’emile Durkheim</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20740</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20740</guid>
      <author>Lale ARSLAN ÖZCAN, Ayhan VERGİLİ</author>
      <description>Dans ce présent article, la visée est de démontrer l’impact de la traduction sur la genèse et le développement de la sociologie turque. Nous nous essayons de concrétiser cet impact par une étude bibliographique des traductions des œuvres d’Emile Durkheim et des travaux réalisés sur la théorie durkheimienne en Turquie. L’influence des travaux de Durkheim sur les sociologues turcs est tellement importante que lui et son disciple turc Ziya Gökalp occupent une place privilégiée dans la tradition de la sociologie du pays. Sur cette lignée, l’enseignement de la sociologie se trouve fortement influencé par la pensée durkheimienne depuis le début de la république turque. Par le biais de ce travail bibliographique que nous avons établi particulièrement sur les traductions en turc des œuvres d’Emile Durkheim, nous essayerions de mettre en évidence l’apport de la traduction dans la genèse de cette discipline. Nous espérons également de pouvoir assurer aux chercheurs une occasion de traiter, dans leur intégralité, des traductions en turc des œuvres d’Emile Durkheim et des ouvrages réalisés sur sa pensée et d’évaluer ainsi son apport sur l’intelligentsia turque.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>N. V. Gogol’ün “Müfettiş” ve C. F. Başkut’un “Buzlar Çözülmeden” Adlı Oyunlarında Toplumsal Düzensizlik: Komparatistik Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20794</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20794</guid>
      <author>Onur AYDIN</author>
      <description>Tiyatro, daha önce yaşanmış, şu an yaşanmakta olan ya da gelecekte yaşanması muhtemel olayların, bir izleyici topluluğu önünde sanatçılar tarafından canlandırılmasıdır. Tiyatronun diğer sanat dallarından ayırt edici özellikleri arasında bir momentuma, dinamizme, enerjiye ve canlılığa sahip olması gösterilebilir. Bu açıklamadan hareketle tiyatronun zamana ve mekâna bağlı kalmak zorunda olmadan yaşamın bizzat kendisini yansıttığı açıkça görülür. Çalışmada farklı yüzyıllarda, farklı coğrafyalarda yaşamış Nikolay V. Gogol ve Cevat F. Başkut bu minvalde ele alınmıştır. İki sanatçı da yaşadıkları dönemi en iyi aktarma aracı olarak tiyatroyu görürler, bu nedenle sanatçı kişiliklerini sahneye yansıtarak önemli oyunlar yazarlar. Çalışmada incelenecek eserlerden biri Gogol’ün “Müfettiş”, diğeri ise Başkut’un “Buzlar Çözülmeden” adlı oyunudur. Yazarlarının usta kalemleriyle kâğıda dökülen her iki oyun da kendi çağını kusursuz biçimde, adeta bir ayna misali yansıtır. Çalışmada hem o dönemleri daha yakından tanıtıp günümüze ışık tutmak hem de ülkelerarası ve kültürlerarası benzerlikleri açığa çıkarmak amaçlanmıştır. Bu amaca ulaşmak için karşılaştırmalı edebiyat biliminde kullanılan dış unsurlara bağlı inceleme ve eleştiri yöntemleri arasından sosyolojik ve tarihsel inceleme yöntemleri kullanılmıştır. Diğer yandan komparatistik inceleme yöntemlerinden hangisiyle çalışıldığından çok o yöntemin tutarlı olması ve belgelere dayanması önemli olduğu için somut çıkarımlara ulaşmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda her iki eserde toplumsal düzensizlik ana temasının altında sahtekârlık, düzenbazlık, yolsuzluk, yalancılık, dalkavukluk, rüşvet, kumar, adam kayırma gibi alt motifler araştırılmış ve birçok ortak benzer unsurlara ulaşılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dört Türkçe Belâgat Kitabının Dîbâce Bölümleri Üzerine Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20635</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20635</guid>
      <author>Aslı AYTAÇ</author>
      <description>Edebî bilgi, teori, sanat ve kuralları içeren ve zaman zaman değişik adlarla anılan belâgat kitapları, edebiyatımızın temellerini oluşturur. Arap Edebiyatı’nda Kur' ân-ı Kerîm’ i daha iyi anlayabilmek amacıyla doğan belâgat çalışmaları, X. yüzyıldan sonra bağımsız bir ilim haline gelmiştir. Bizim çalışmamız, belâgatle ilgili olarak Anadolu’ da Türkçe olarak yazılmış dört eserin, “dîbâce” bölümlerinin incelenerek karşılaştırılması hakkındadır. Söz konusu eserler; İsmail Ankaravî’nin “Miftâhü’l- belâga ve Misbâhü’l-fesâha”, Ahmed Cevdet Paşa’nın “Belâgat-ı Osmaniyye”, Recâizâde Mahmud Ekrem’in “Talîm-i Edebiyât” ve Muallim Nâci’nin “Istılâhat-ı Edebiyye”’sidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Turfan Texte VII’de Geçen Ay Menzilleri ve Burç Adları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20500</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20500</guid>
      <author>Ayfer AYTAÇ</author>
      <description>Türkische Turfan Texte VII’de yayımlanan metin Sankritçe ve Çince birçok alıntı sözcük içeren bir gök bilimi metnidir. İçerdiği çok sayıdaki ve karmaşık terimler nedeniyle metnin anlaşılması oldukça zordur. Bu nedenle Eski Türkçede kullanılan ve büyük çoğunluğu Sanskritçe kökenli olan gök bilimi terimlerinin anlamları sözlüklerde ve söz konusu metinle ilgili çalışmalarda yeterince açıklanamamıştır. Aslında metinde, Ay menzillerinin hangi burçlarda yer aldığı da belirtilerek liste halinde sırasıyla verilmiş olmasına rağmen bu sözcüklerin karşıladıkları anlamlar anlaşılamamıştır. Gök bilimi terimleri konusundaki karmaşanın çözülebilmesi için öncelikle bu metindeki yabancı kökenli sözcüklerin anlamlarının doğru tespit edilmesi gerekmektedir. Ahmet Caferoğlu’nun hazırlamış olduğu “Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü”nde, metinde geçen ve Ay menzillerini karşılayan terimlerden yalnızca Rivadi (Skr. RevÀti) için “yıldız kümesi” ve Şatabiç (Skr. Şatabhişa) sözcüğü için de “Ay’ın bir menzili” açıklaması bulunmaktadır. Aynı durum zodyağı oluşturan on iki burcun adları için de geçerlidir. Bunlardan da yalnızca Miş (Skr. Mesa) “Koç burcu” tespit edilebilmiştir. Bunların dışındaki diğer sözcükler için ise gerekli açıklama yapılmaksızın “bir yıldız adıdır” notu düşülmüştür. Daha sonraki çalışmalarda da bu açıklamalar düzeltilmeden Caferoğlu’nun eserinden aynen aktarılmıştır. Oysa metnin doğru bir şekilde anlaşılması için bu açıklama yeterli değildir. Bu çalışmada Turfan Texte VII’de geçen ve çalışmalarda anlamları tam olarak tespit edilememiş olan Ay menzillerini ve burç adlarını karşılayan terimler üzerinde durulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Soru İşlevi Gören “mı” Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20569</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20569</guid>
      <author>Burhan BARAN</author>
      <description>Soru işlevi gören “mI”nın sözcük mü ek mi olduğu, sözcükse hangi tür sözcük olduğu gramerimizin tartışmalı konularından biridir. Şüphesiz, sözcükler kullanılış şekli ve yerine göre türler arasında geçiş yapabilmektedir. Bunun dışında kullanış şekli ve yeri değişmemesine rağmen bazı sözcükler, araştırmacılar tarafından farklı türler arasında gösterilmiştir. Bunlardan biri de soru işlevi gören “mI”dır. Bugün uyuma bağlı olarak mı, mi, mu, mü; Eski Türkçede sadece yuvarlak sesli olarak mu, mü; Eski Anadolu Türkçesinde ise sadece düz sesli olarak mı, mi şeklinde kullanılan “mI” yalnız farklı sözcük türleri arasında gösterilmekle kalınmamış, bazı araştırmacılar tarafından ek olarak da incelenmiştir. Bu konuda araştırmacılar farklı görüşlere sahiptir. Bu görüşleri altı maddede belirtebiliriz: 1. Ek olarak kabul edenler, 2. Edat olarak kabul edenler, 3. Hem ek hem edat olarak kabul edenler, 4. Zarf olarak kabul edenler, 5. Hem zarf hem edat olarak kabul edenler, 6. Hem ek hem bağlaç olarak kabul edenler. Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük’te ise “mı, mi” madde başı olarak alınmış ancak hangi türde olduğu belirtilmemiştir. “mI”nın bu kadar farklı türlerde ele alınması veya tür belirtilmemiş olması konunun incelenmeye değer olduğunu göstermektedir. Biz bu makalemizi “mI”nın gramerimizde uzlaşmaya varılmış belli bir yerinin olmadığını göstermek, ek mi sözcük mü, sözcükse hangi tür sözcük olarak kabul edilmesinin daha uygun olacağı hususunda bir görüş belirtmek amacıyla kaleme aldık. Makalemizde önce araştırmacıların “mI”yı hangi türde incelediğine değindik. Ardından araştırmacıların tercihlerini bir tablo halinde sunduk. Daha sonra verilerden hareketle konuyla ilgili tespit ve görüşlerimizi ifade edip ulaştığımız sonuçları belirttik.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nef’î’de Söz Sanatları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20731</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20731</guid>
      <author>Mücahit BAYİR</author>
      <description>Şair Nef’î’nin divanındaki söz sanatlarının tamamının bulunması ve işlenmesine dönük olan bu çalışma, aynı zamanda divanda bulunan söz sanatlarının edebiyat öğretimine de katkısı olacağı düşüncesiyle hazırlanmıştır. Bu düşünceden hareketle, araştırma alanına Millî Eğitim Bakanlığının ilgili Türk Dili ve Edebiyatı ders kitapları da dâhil edilmiştir. Gerek söz sanatları kitaplarındaki açıklamalar, gerek MEB kitaplarındaki örneklendirmeler incelenerek bir amaca ulaşılması düşünülmüştür. Çalışmanın hazırlanması aşamasında önce şairin divanı ve sanatı hakkında biraz bilgi verilmiş ardından tek tek bulunan söz sanatlarının en iyi temsil edildiği beyitler seçilmiş ve yorumlanmıştır. Nef’î’nin divanındaki söz sanatlarının çoktan aza doğru sıralamaları verilmiş ve yorumlara tablolardan da elde edilen veriler ışığında yapılmış, en çok kullandığı söz sanatları ikişer beyitlik örneklendirmelerle sunulmuştur. Genel kanıyı da değiştirecek çeşitli verilere ulaşılarak sonuç kısmında bunlara değinilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Survivor Yarışmasında Dilin Kullanımıyla İlgili Tutumlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20714</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20714</guid>
      <author>Serdar BULUT</author>
      <description>Her insan dünyaya dil yetisiyle doğar ve bu dil yetisi sayesinde ana dilini öğrenir. Çevresindeki doğal dünyayı algılamaya başladığı andan itibaren başta annesi olmak üzere çevresinden ana dilini öğrenmeye başlar. Bu öğrenme etkinliği gerek okulda gerekse okul dışındaki doğal hayatta ömür boyu devam eder. Ana dilini kurallarıyla öğrenen insan ihtiyaç dâhilinde başka dil veya dilleri de öğrenme eğiliminde bulunabilir. Gerçeklik televizyonu şovları denince ilk akla gelen şüphesiz Acun Ilıcalı ile Türkiye’de geniş bir izleyici kitlesine ulaşan Survivor programıdır. Acun Ilıcalı kendi Survivor’ı için “Bizim yaptığımız program dünyadakine benzemiyor. Survivor formatını biz geliştirdik. Dünyada dedikodu üzerine olan formatı biz performans üzerine taşıdık. Amacım Survivor’ı İngiltere ve Almanya’da yapmak.” demektedir. Görüldüğü gibi Survivor’ın genel yapısı da dil söylemleri üzerinedir. Bu çalışmada Türkiye’deki Survivor’da geçen dilsel söylemlerin ne kadar etkin olduğu konusu araştırılacak ve dilin açlık, psikolojik ve sosyolojik yalnızlık, iletişimsizlik, uykusuzluk, yorgunluk gibi durumların olduğu ve birbirlerini belki de ilk defa gören insanların oluşturduğu bir ada hayatında sosyal ilişkileri düzenlemede, sosyal ilişkileri bozmada, halkın yarışmacıları sevmesinde ve izleyici kitlesinin artmasında ne kadar önemli olduğu irdelenecektir. Dili iyi kullanan yarışmacıların mı yoksa performansı iyi olan yarışmacıların mı adada daha uzun kaldıkları belirlenmeye çalışılacaktır. Bu çalışmalarla izleyici kitlesinin yarışmacıların kullandığı dil ile ilgili sergiledikleri tutumlar ortaya çıkarılacaktır. Ayrıca yarışmacıların oluşturduğu özlü sözler, atasözleri, deyimler, kalıp sözler, yöresel ağız malzemeleri gibi kültürel dil ögeleri de ilgili başlıklar altında ele alınacaktır. Çalışmamızda dilin etkisi araştırılırken 13 maddeden oluşan “Survivor Yarışması Dil Söylemleri Tutum Ölçeği” oluşturulmuştur. Bu tutum ölçeğini oluşturan 13 maddelik sormaca farklı eğitim, yaş, şehir ve cinsiyet yapısında olan 500 kişilik bir örneklemden oluşmaktadır. Bu örneklemden elde edilen veriler “Bulgular ve Yorumlar” kısmında grafikler eşliğinde eski yarışmalardan konuyu destekleyen örneklerle açıklanmaya çalışılacaktır. “Sonuç ve Öneriler” kısmında ulaşılan sonuçlar açıklanacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sadî’nin Bostân’ının Türk Edebiyatındaki Yeniden Çevirileri ve Çeviri Stratejileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20536</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20536</guid>
      <author>Fatma BÜYÜKKARCI YILMAZ</author>
      <description>13. yüzyıl İran şairlerinden Sadî’nin (öl. 1292) 1257’de yazdığı Bostan, diğer adıyla Sadî-nâme, İran edebiyatının Gülistan ile birlikte en meşhur eserlerindendir. Ahlakî ve didaktik bir nasihatname olan eser, yaklaşık 4000 beyitten oluşur. Bir giriş ve on bölüm halinde düzenlenmiştir. Her bölüm konusundaki birçok hikâyeden meydana gelir. Sadî, çeşitli kaynaklardan derlediği hikâyeler, bizzat şahit olduğu olaylar ve duyduğu rivayetlerle edindiği bilgi ve tecrübelerini sade ve anlaşılır bir üslûpla anlatır, bu konuları eğitici ve öğretici bir şekilde işler. Hikâyeler, çeşitli nasihatler veya ibretli cümlelerle biter. Bu incelemede, Türk edebiyatında pek çok kez çevrilerek bir yeniden çeviri silsilesi oluşturan Bostan’ın neden yeniden çevrilme ihtiyacı duyulduğu, çevirilerin sahiplerince nasıl tanımlandığı, çeviri sırasında nasıl bir strateji izlendiği, kendinden önceki çevirilere değinme veya eleştiri olup olmadığı, çevirilerde dönemine ait etkilerin varlığından söz edilip edilmediği gibi soruların cevabı aranacaktır. Böylece Bostan gibi “saygın” bir eser yüzyıllar boyunca Türkçeye çevrilirken, uygulanan çeviri stratejileri tespit edilmeye çalışılacaktır. Bu inceleme, Bostan’ın Türk edebiyatındaki ilk çevirisi Ferheng-nâme-i Sadî’den başlayarak Zaifî, Abdî, Mehmet İzzet Paşa, Kilisli Rifat Bilge, Niğdeli Hakkı Eroğlu, Hikmet İlaydın, Yakup Kenan Necefzade, Hicabi Kırlangıç, A. Naci Tokmak ve Azmi Bilgin tarafından yapılan çevirilerin yan-metinleri (paratext), yani kapak, önsöz ve giriş bölümleri üzerinden yapılacaktır. Bu çeviriler, Bostan’ın manzum veya mensur tam çevirileridir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rabguzî’nin Kısasü’l-Enbiyâsında İkili Kullanımlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20625</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20625</guid>
      <author>Semra CANAN</author>
      <description>Harezm Türkçesi eserlerinden olan Rabguzî’nin Kısasü’l-Enbiyâ adlı eseri, dil ve edebiyat tarihi açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Mensur olarak kaleme alınmış olan eserde manzum kısımlar da mevcuttur. Eserin birkaç nüshası olmasına rağmen iyi korunmuş ve tam olması sebebiyle çalışmalar genellikle Londra nüshasına dayanmaktadır. Eser üzerindeki ilk çalışma İlminskiy’e (1859) aittir. İlminskiy çalışması içeriği itibarı ile KE’nin özel kütüphanelerdeki nüshaları da dâhil olmak üzere bütün nüshalarını içeren bir çalışmadır. KE’yi çeşitli yönleriyle inceleyen birçok çalışma yapılmıştır. Çalışmamızın konusunu, Aysu Ata tarafından yayımlanan metinden hareketle eserde yer alan iki ve ikiden fazla farklı yazımların tespiti ve bunların değerlendirilmesi oluşturmaktadır. Temel amaç eserde yer alan kelimelerin ikili kullanımlarının tespitiyle eserin dili hakkında bir bakış açısı kazandırmak ve eserin yazıldığı dönemin fonetik özelliklerini göstermek olacaktır. Karahanlıcadan doğan ve Çağataycaya geçiş evresi olan Harezm Türkçesi her iki kaynaktan beslenmesi sebebiyle iki döneme ait ses özelliklerini de bünyesinde barındırır. Bu noktada söz konusu dönem eserlerinde aynı sözcük ve ekin birden fazla şekliyle karşılaşılmıştır. KE metninde bu durum daha da belirginleşerek aynı sayfada hatta aynı cümlede farklı iki yazılışlara tesadüf edilmiştir. Eserin fonetik yapısının incelenmesi ve yazıldığı dönemin tespiti bakımından kayda değer önem taşımasıyla birlikte çalışmanın bu noktada temel amacı zengin bir dil malzemesine sahip olan KE’nin yazılmış olduğu dönemin ses ve şekil bilgisi bağlamında ikili kullanım özelliklerini tespit etmek ve mevcut söz varlığına katkıda bulunmaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Anadolu'da Kesik Baş Motifli Efsaneler Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20739</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20739</guid>
      <author>Utku CANDAŞ</author>
      <description>Edebiyatın sözlü ve yazılı örnekleri hemen hemen insanlık tarihiyle aynı zamanlarda ortaya çıkmıştır. Bu durumun sebebi insanın yaşadığı olayları anlatma ve paylaşma isteğinden gelebilir. İnsanlığın ilkçağlarından itibaren gerek mağaralara ve kaya üstüne yapılan resimler gerekse hiyerogliflerle yazılan metinlerde bu isteği görebiliriz. Birçok medeniyete ev sahipliği yapan Anadolu'da bu medeniyetlere ait kültür parçalarını ve motifleri bulmamız mümkündür. Malazgirt Savaşı'nda alınan zaferle Anadolu'ya gelmeye başlayan Türkler; ilerleyen yıllarda Anadolu'nun çeşitli yerlerinde bulunan bu motifleri anlatılarına dahil etmiştir. Edebiyatın çeşitli türlerinde Anadolu'ya ve kendi kültürüne ait unsurları kullanan Türkler, efsane metinlerinde çokça kesik baş motifini işlemiştir. Türklerden önce Anadolu'da bulunan ancak yaygın bir şekilde kullanılmayan bu motif Türklerin Anadolu'ya gelmesiyle efsane metinlerinde çok yaygın şekilde kullanılmıştır. Başta efsane metinleri olmak üzere yazılı ve sözlü kaynaklarda kullanılan kesik baş motifi kahramanın verdiği mücadele sonucu düşman tarafından aldığı darbeyle başının kesilmesi ve kesilen başını yerden alarak koltuk altına yerleştirip mücadeleye devam etmesiyle oluşmuştur. Türkler de kesik başın bu olağanüstülüğünü dini bir amaçla bütünleştirmiştir. Bu durumun sebebi, Türklerin İslamiyet'in etkisiyle cihat için fethettiği topraklara kutsiyet katmaktır. Bunun yanında kazanılan topraklara kutsiyet katmakdan ziyade sadece kesik başın bir efsane metninde işlenilmesi durumu da söz konusudur. Çalışmamızda Türklerin Anadolu'ya gelmesiyle birlikte yaygın şekilde anlatılara konu olan kesik baş motifinin metin içindeki benzer ve farklı yönlerini inceledik.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1975-1980 Arasında Türkiye’deki Siyasi Olaylar ve Siyasi Görüşlerin Dildeki Yansımaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20699</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20699</guid>
      <author>Ahmet ÇAL</author>
      <description>Bu makalede, 1975-1980 döneminde Türkiye’de yaşanan siyasi olaylar ve o dönemde çıkan siyasi gazetelerden hareketle farklı ideolojilere sahip insanların dili kullanırken tercih ettikleri kelimeler üzerinde durulmuştur. O dönemde yaşanan sağ-sol olayları toplumdaki huzursuzluğu arttırmıştır. Bununla birlikte farklı siyasi gruplar benzer kavramlar için farklı sözcükler kullanmışladır. Aslında her dönemde mevcut olan bu durum 1975-1980 döneminde yaşanan olaylara bağlı olarak biraz daha artmıştır. İnsanların dilde kullandıkları kelimeler onların dünya görüşleri, siyasi fikirleri, hayata bakışları, düşünce yapıları vs. hakkında ipuçları vermektedir. Sağ görüşlü yazarların genellikle geleneğe bağlı olduklarını ve bu nedenle eski kelimeleri tercih ettiklerini söyleyebiliriz. Sol görüşlü yazarlar ise daha çok yenilik taraftarı oldukları için yeni kelimeleri tercih etmişlerdir diyebiliriz. Bununla birlikte bağlı olunan ideolojiler ve savunulan fikirler de kelime tercihlerin önemli bir rol oynamıştır. Fakat genelleme yaparak her sağ görüşlü yazar geleneğe bağlıdır ya da her sol görüşlü yazar yenilikçidir diye bir yargıya varamayız ve yazarların kullandıkları bütün kelimeler siyasi görüşleriyle doğru orantılıdır diyemeyiz. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için 1975-1980 yıllarına ait, o dönemde tirajları yüksek 4 gazeteden (Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet ve Tercüman), 7 yazar seçilerek siyasi görüşleriyle kullandıkları kelimeler arasındaki ilişki ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu yazarların tercih ettikleri sözcükler tablolar halinde ayrı ayrı verilmiş ve ortak bir tabloda çeşitli karşılaştırmalar yapılmış, kelime seçimiyle ideoloji arasındaki bağlantı incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şem‘î’nin Şerh-i Gülistân’ı ile Hasan Rızâyî’nin Cûy-ı Rahmet Adlı Gülistân Şerhinin Mukayesesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20713</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20713</guid>
      <author>Aysun ÇELİK</author>
      <description>XVI. yüzyılda yaşayan ve yazdığı şerh/tercümelerle öne çıkan Şem‘î’nin Şerh-i Gülistân’ı, Gülistân tercüme ve şerhleri arasında önemli bir yere sahiptir. Zira hem bilinen ilk Türkçe Gülistân şerhi hem de -bilindiği kadarıyla- Şem‘î’nin kaleme aldığı ilk eser olması nedeniyle Şerh-i Gülistân, bazen tenkite maruz kalmış bazen de öz ve akıcı olması sebebiyle nazma çekilecek kadar değerli bulunmuş, istifade kaynağı olarak görülmüştür. XVII. asır şairlerinden Aksaraylı Hasan Rızâyî’nin 1669’da kaleme aldığı Cûy-ı Rahmet adlı manzum Gülistân şerhi ise, bugünkü bilgilerimize göre bilinen tek manzum Gülistân şerhidir. Rızâyî, eserinin başında Şem‘î’nin Şerh-i Gülistân’ını nazma çekmek istediğini söylemiş ve “nâzım-ı şerh” olarak anılmayı dilemiştir. Ancak Rızâyî, Şem‘î’nin Şerh-i Gülistân’ından önemli ölçüde faydalanmış olmasına rağmen bütün hatlarıyla ona sadık kalmamış, kendi eserinde Gülistân’ı daha da genişleterek işlemiştir. Mensur bir şerh olan Şerh-i Gülistân’ın, manzum bir şerh olarak kaleme alınan Cûy-ı Rahmet ile kıyaslanması; ancak birtakım benzerlikleri ya da ayrılıkları ifade etmekle mümkündür. Şem‘î’nin genel yöntemi; kaynak metinden kısa bir kelime grubu, bir mısra, kısa bir ifade veya ibare verdikten sonra gramatikal bazı bilgiler ile birlikte mananın tercüme edilmesi şeklindedir. Rızâyî ise önce kaynak metinden uzun bir bölüm, tam bir beyit ya da tam bir kıtayı sürhle yazmış, hemen altına alıntının mana bakımından Türkçe aktarımını vermiştir. Ayrıca Rızâyî, Şem‘î gibi kelime anlamlarını mananın içinde değil, sayfa kenarlarına yazdığı manzum lügatte vermiştir. İşte bu temel teknik farklılık başta olmak üzere, iki eserde dikkat çeken hususlar çalışmamızın temel konusu olup Klasik Türk Edebiyatı sahasındaki şerh teknikleri, tercüme faaliyetleri bakımından önemli sonuçları haizdir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Betimleyici Çeviri Araştırmaları Işığında Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa” Adlı Eserinin Fransızca Çevirisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20687</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20687</guid>
      <author>Esra ÇİMEN KARAYÜREK</author>
      <description>Çeviri eylemi çok yönlü, karmaşık ve disiplinlerarası bir olgudur. Edebî çeviride ise çevirmenin görevi yalnızca kaynak metni, hedef dile sözcük bilgisi ve gramer kurallarıyla bire bir aktarmak değil; aynı zamanda kaynak metinde yer alan kültürel ögeleri hedef metne anlaşılır bir biçimde taşıyabilmektir. Dolayısıyla birçok zaman görünmez olsa da çevirmen aslında kilit roldedir. Bu çalışmada, edebiyat alanında Türkçeden Fransızcaya çevrilen eserlerin çeviri sürecinde maruz kaldıkları değişiklikler, ekleme ve çıkarma, alınan kararların çeviri esere yansımaları Türk yazar Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa” adlı eseri merkezinde tartışılacaktır. Fransızcaya “Le Petit Agha” olarak çevrilen bu eser, Gideon Toury’nin Betimleyici Çeviri Araştırmaları çerçevesinde karşılaştırmalı olarak incelenecektir. İncelenen eserde, Akşehir’den başlayıp, Konya, Kütahya, Düzce ve Ankara çevresinde gelişen olaylar silsilesinde, Anadolu insanının konuşma şekli, kelimeleri yutuşu, aksanı ve diğer tüm kültürel ögelerin bire bir yansıması, bunun yanı sıra İstanbul Türkçesinin de konuşulduğu görülmüştür. Dolayısıyla bu çalışmada kültürel ögelerin incelenmesi “dinî ögelerin aktarımı”, “deyim ve atasözlerinin aktarımı” ve “özel isimlerin aktarımı” olarak üç genel başlık altında toplanmış olup betimleyici çeviri araştırmaları ışığında kaynak metnin kültürel ögelerinin hedef metinde nasıl yer bulduğu örneklerle açıklanacaktır. Ayrıca eserin çevirmen tarafından doğrudan kaynak dilden çevrildiği, herhangi bir ara dilin söz konusu olmadığı tespit edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arapçadan Türkçeye Yapılan Şiir Çevirilerinde Ara Dil Kullanımı Problemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20704</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20704</guid>
      <author>Gürkan DAĞBAŞI</author>
      <description>Çeviri, farkı kültürlerin birbirini tanımasında önemli role sahip bir etkinliktir. Türkler ile Araplar arasında çeviri etkinliği yüzyıllardır süregelmektedir. Arapçadan Türkçeye yapılan çeviriler dini metinler ekseninde başlasa da günümüzde edebi çeviriler de önemli bir yer teşkil etmektedir. Çeviri eylemi nicelik olarak arttıkça çeviriye dair birçok soru zihinlerde oluşmaya başlamıştır: Çeviriler aslına sadık mı, birden çok çevirisi olan metinler için acaba hangisi daha eşdeğer, kaynak metinle hedef metin arasında farklar var mı, varsa neden kaynaklanmaktadır? Bu soruları çoğaltmak elbette mümkündür. Bütün bu soruların cevabını bulmak için yapılabilecek en iyi eylem, kaynak metin ile hedef metnin karşılaştırılmasıdır. Tabi bu karşılaştırma yapılırken kaynak ve hedef metinler anlamsal ve biçimsel düzlemde çok çeşitli boyutlarda incelenmelidir. Şiir, yapılan çeviriler arasında öne çıkan türlerden biridir. Özellikle son kırk yılda Arapçadan Türkçeye çevrilen şiir sayısı günden güne artmaktadır. Arapçadan Türkçeye yapılan bu çevirilerin çoğunluğu kaynak dil olan Arapçadan yapılmakla birlikte azımsanmayacak sayıda şiir de Fransızca ve İngilizce ara dilleri vasıtasıyla Türkçeye çevrilmiştir. Yalnız bu çevirilerde gerek biçimsel gerekse biçemsel ve anlamsal yönlerden bir takım problemler bulunmaktadır. Bu çalışmada, Nuri Pakdil tarafından Fransızca ara dili vasıtasıyla Türkçeye çevrilen Nâzik el-Melâike’ye ait “ez-Zâiru’l-lezî lem yecî” isimli şiir, kaynak metinle eşdeğerlik, kabul edilebilirlik ve yeterlilik bağlamında birçok yönden karşılaştırmalı olarak incelenmiş, ara dil vasıtasıyla yapılan çeviriye dair bir takım çıkarımlar yapılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edigey Destanı’nda Tespit Edilen Bazı Atasözleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20663</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20663</guid>
      <author>Fahri DAĞI</author>
      <description>Bu makalemizde Anadolu sahasında bilinmeyen, ancak Hazar’ın doğusunda yaşayan Türk soylu halklar arasında (Kırım ve Kazan Tatarları, Başkurt, Nogay, Kazak, Kırgız, Özbek, Altay, Karakalpak) oldukça yaygın bir şekilde anlatılan Edigey Destanında tespit ettiğimiz atasözleri incelenecektir. Tatar Türklerinin tamamıyla manzum olan tek epik anlatısı olarak Edigey Destanı kabul edilmektedir. Destanda olaylar İdil-Ural, Orta Asya, Kuzey Kafkasya ve Kırım olmak üzere oldukça geniş bir coğrafyada geçmektedir. Tatar halkı tarafından çok sevilen ve değer verilen destanda, Edigey’in, başta Toktamış olmak üzere düşmanlarıyla mücadelesi anlatılmaktadır. Cengiz Han soyundan olmasa da Altın Ordu devletine hükümdar olmayı başaran Edigey, 20 yıl boyunca devleti yönetmiştir. Moskova’yı kuşatarak Rusları vergiye bağlaması, onu Tatar Türkleri arasında haklı bir üne kavuşturmuştur. Anlatıcıları ozanlar olan destanların, toplumu etkilemesi, harekete geçirmesi beklenir. Bundan dolayı ozanlar söze güç katmak amacıyla çeşitli yollara baş vururlar. Bunlardan biri de hiç şüphesiz atasözleridir. Atasözleri, Türk edebîyatında oldukça önemli bir yere sahiptir. İlk söylendiğinde dinleyeni etkileyen ve sarsan bu kalıplaşmış ifadeler, muhatabına az sözle çok geniş manalar iletir. Çalışmamıza konu olan metin, Dr. Rüstem Sulti’nin Türk Soy Yayınları tarafından 1998 yılında basılan “Edige Destanı”dır. Eser yaklaşık 7000 mısradan oluşmakta ve Kırım-Tatarlarına ait bugüne kadar basılan en hacimli destandır. Çalışmamızda Edigey Destanında tespit edilen 48 atasözü incelenecektir. Tespit edilen bu atasözleri Türkiye Türkçesi atasözleri ve Kırım-Tatar atasözleriyle mukayese edilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Viyana Doğu Dilleri Akademisi Örneğinde Çeviri – Diplomasi İlişkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20545</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20545</guid>
      <author>Neslihan DEMEZ, Ensa FİLAZİ</author>
      <description>Diplomasi de çeviri gibi farklı dil ve kültürlerin ilişki kurmaya çalıştığı noktada karşımıza çıkar. Kendine yabancı olanı tanımak ve onunla sağlıklı, stratejik diplomatik ilişkiler geliştirebilmek için başvurulacak en önemli araçlardan bir tanesidir çeviri. Üç kıtaya ve geniş topraklara yayılan Osmanlı Devleti’yle diplomatik ve ticari ilişkiler geliştirmek isteyen Batılı devletler, çevirinin bu ilişki açısından önemini fark etmiş ve kendi çevirmenlerini yetiştirmek için birtakım girişimlerde bulunmuşlardır. Önceleri “dil oğlanı” olarak anılan orta yaştaki erkek çocuklarını, dili yerinde öğrenmeleri için İstanbul’a gönderen Avrupalı ülkeler, bu girişimin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine kendi ülkelerinde akademiler kurmuşlar ve buralarda Osmanlıca, Farsça, Arapça gibi doğu dillerinin öğrenilmesini sağlamışlardır. Avusturya’da 18. yüzyılda kurulan Viyana Doğu Dilleri Akademisi bunlardan biridir. Burada doğu dilleri ve kültürleri temelinde eğitim verilerek genç çevirmenler yetiştirilmiş ve bunlar devletin çeşitli kademelerinde görevlendirilerek, Avusturya’nın öteki devletlerle diplomatik ve ticari ilişki geliştirmesine katkı sağlamışlardır. Çalışmamız diplomasi çeviri ilişkisini Avusturya İmparatorluk Doğu Dilleri Akademisi örneğinde ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda ilk olarak diplomasinin kavram ve kurum olarak ortaya çıkışı ele alınmış, ardından Avusturya ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki diplomatik ilişkiler incelenmiş, sonra da Avusturya İmparatorluğu Doğu Dilleri Akademisi’nin kuruluşu ve ilk dönemindeki gelişimi, işleyişi ve etkinlikleri ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edebiyat Eğitiminde Peygamber Kıssalarının Rolü: Yûnus Kıssasının Buket Uzuner’in Su Romanındaki İzleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20683</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20683</guid>
      <author>Hiclal DEMİR</author>
      <description>Modern edebiyatta yazarlar zaman zaman tarihî gerçeklerden, peygamber kıssalarından, menkıbevi olaylardan yararlanırlar. Bu durum, anlatılan hikâyenin derinlik ve çağrışım zenginliği kazanmasını sağlar. Divan edebiyatından modern edebiyata gelen çizgide peygamber kıssaları, metne boyut katmanın yanı sıra ibret verici yönüyle de ele alınmış, eğitici bir işlev üstlenmiştir. Okur, bu hikâyeler ile hayal gücünü genişlettiği gibi yaşananlardan kendi hayatı için hisse çıkarır. Kıssa, günümüzde “hikâye”, “mesel” gibi anlamlara gelse de sözlük anlamına bakıldığında “bir kimsenin izini sürmek” ya da “nakletmek” manalarını da barındırır. Divan edebiyatında “iktibas” ve “telmih” yoluyla okura hatırlatılan bu kıssalar, modern edebiyatta roman ya da hikâyenin tamamına yayılabildiği gibi eserdeki temalardan biri de olabilir. Böylece bu kıssalar bir dönüşüm geçirerek geçmişten geleceğe süreklilik arz eder. Modern Türk edebiyatının önemli isimlerinden Buket Uzuner’in Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları-Su adlı romanında, dört unsurdan biri olan “su” ana izleği bağlamında Yûnus kıssasına yer verilmiştir. Yûnus peygamber, zor durumdan balığın karnında gizlenerek kurtulmuş, tövbe etmiş ve halkını ikna edebilmek için sabırlı olması gerektiğini anlamıştır. Su romanında da Buket Uzuner, karakterlerinin dönüşümünde Yûnus kıssasından yararlanmış, yeni neslin bu kıssayı ve altındaki dersi algılamasını istemiştir. Bu çalışmada, kutsal kitaplardan Tevrat, İncil ve Kur’an’da geçen Yûnus kıssasının Buket Uzuner’in Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları-Su adlı romanındaki izleri takip edilecek, kıssanın dönüştürücü rolü, romanın kurgusu bağlamında açımlanmaya çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Benlik İmajı ve Ötekileştirilme: Sosyal Kategorialeren Oluşturulmasında Farklı Anlatım Biçimleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20630</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20630</guid>
      <author>Serap DEVRAN</author>
      <description>Bu çalışmada biyografi ve interaktif analizi kuramları çerçevesinde konumlandırma ve sosyal kategorilerin incelenmesi için kullanılan analiz yaklaşımları baz alınmıştır. İstanbul’da Alman Dili ve Edebiyatı Bölümün’de okuyan iki kız öğrencinin anlatımlarında benlik imajları ve ötekileştirilme deneyimleri interaktif analizi yöntemiyle incelenerek betimlenmesi amaçlanmıştır. Söz konusu iki öğrenci Almanya ve Avusturya’da doğmuş ve/veya büyümüş, okul sürecinin büyük kısmını Almanya ve Avusturya’da geçirmiştir. Almanların ve Avusturyalıların Türklerin tahsil görmeleri konusundaki negatif görüşlerinin etkisinde kalmıştır ve bu olumsuz deneyimin sonucunda da Türkiye’ye dönmeye karar vermiştir. Her ikisi Türkiye’yi kabul edilir bir gelecek açısından öğrenim görme ve mesleki ilerleme imkanları sağlayan alternatif bir yol olarak görmüşlerdir. Çalışmanın analiz kısmında veri olarak yukarıda belirtilen kaynak kişilerle ayrı ayrı yaptığım röportajlardan elde edilen farklı konuşma bölümleri kullanılmıştır. Seçilen konuşma bölümlerinin analizinde interaktif ve dilsel olarak oluşturulan sosyal kategoriler betimlenmiştir; benlik- ve öteki kategorilerine atfedilen özellikler, eylem şekilleri ve değerlendirmeler hangi dilsel araçlarla ve yöntemlerle oluşturuldukları gösterilmiştir; konuşma sürecinde kaynak kişilerin kimliklerinin konumlarını ve yönlerini nasıl yapılandırdıkları belirlenmiştir. Analizde şu sorulara cevaplar aranmıştır: Konuşma esnasında oluşturulan benlik ve öteki kategorileri için hangi etnik atfetmeler önem taşımaktadır? Benlik ve öteki kategorileri nasıl oluşturulmaktadır? Kategoriler hangi karakteristik özelliklerle ve eylemlerle oluşturulmaktadır? Sosyal aidiyetlik açısından kategoriler nasıl bir rol oynamaktadır ve nasıl değerlendirilmektedir?</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yaşamın Ucuna, Yaşamöyküsel Eleştirinin Yamacına Yolculuk</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20653</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20653</guid>
      <author>Atiye Gülfer GÜNDOĞDU</author>
      <description>Tezer Özlü, Türk Edebiyatında kurgusal ve kurgusal dışı eserlerinde yer alan benzer ifadeler nedeniyle, yaşamı ve eserleri arasındaki yakın ilişkiye dikkat çekilen yazarlardan birisidir. Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı eserini bizzat, yaşamöyküsel eleştiriyi benimseyen böylesi bir okur üzerinden kurgular. Bu makalede, bu eserde kurgulanan okur ile Tezer Özlü’nün gerçek okurları arasında yaşamöyküsel eleştiri perspektifine sahip olmaları noktasındaki etkileşime dikkat çekilecektir. Özlü’nün Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı eserinin ana karakteri olan anlatıcı yazar, aynı zamanda eser içinde kurgulanmış bir okur olarak yer alır. Bu okur, kendisini etkileyen ve yazarlık hayatı için özel yerleri olan üç yazar; Franz Kafka, Italo Svevo ve Cesare Pavese’nin izini sürmek üzere bir yolcuğa çıkar. Kendi eserini de, yapmış olduğu bu yolculuk boyunca yazar. Prag’da Franz Kafka’nın, Trieste’de Italo Svevo’nun mezarını, Torino’da ise Cesare Pavese’nin gezindiği tüm sokakları, bulvar ve kahveleri; çalışma odasını, intihar ettiği odayı ve doğduğu evi ziyaret eder. Bunların yanı sıra, bu yazarların roman kahramanlarını bulur ve günlerce onlarla konuşur. Diğer taraftan, edebî bir eserin yorumlanması noktasında Özlü’nün bu eserinin dikkati çeken tarafı, sevdiği yazarlar peşine düşen bu okurun, bu yazarların hayatları ve eserleri arasında sürekli olarak bir ilgi kurmasıdır. Bu onun yaşamöyküsel eleştiri yaklaşımına sahip olduğuna işaret eder. Yaşam öyküsel eleştiri tarzını benimseyen bu okur, birbirlerini sürekli olarak onaylayacağını bekleyerek, bu yazarların kurgusal eserlerindeki, kişiler, roman karakterleri ve mekanlarla (mezarlar, evler, çalışma odaları, kahveler) gerçek yolculuğu sırasında karşılaşmış olduğu kişiler ve mekanlar arasında bir bağ kurmaya çalışır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hepimiz İnsanız, Ama Vicdanımız da Var: Vicdanın Sesini “Bi Sevmekten… Bi Ölümden…”, “Sevgili Nefret”, “Unutulan” ve “Geç Kalan Adam’ın Öyküsü”, Hikâyelerinden Dinlemek</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20808</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20808</guid>
      <author>Mehmet GÜNEŞ</author>
      <description>Vicdan evrensel bir duygu olup ilkel insandan modern bireye, tutum ve davranışlara farklı biçim ve boyutlarda yön verir. Vicdani kurallar, nesnel/hukukî yasalardan değil içsel/sessiz yasalar bütününden oluşur. Zaman içinde kişiler masumiyetleri gibi, vicdan duygularını da kaybedebilmektedirler. Kişilerin vicdan duygularını kaybetmelerinde birçok etken olmakla birlikte, en çok hırs ve tamahın rolü vardır. Evrensel/insani bir duygu olan vicdan kavramının edebiyata aksini, daha ilkel anlatılardan izlemek mümkündür. Bu makalede modern Türk edebiyatının önemli yazarlarından Adalet Ağaoğlu’nun “Bi Sevmekten… Bi Ölümden…”, Hakan Şenocak’ın “Sevgili Nefret”, Sezai Karakoç’un “Geç Kalan Adam’ın Öyküsü”, Oğuz Atay’ın “Unutulan” hikâyelerinde vicdan kavramının nasıl işlendiği -yer yer karşılaştırmalar yapılarak- incelenmektedir. Dört hikâyeye de vicdan kavramı etrafında bakıldığında, aslında hikâye kişilerinden hiçbirinin vicdan azabı duyacak bir eylemde bulundukları ya da tavır sergiledikleri söylenemez. Ne Sakine Çiçek ne de Âli Bey’in suç olarak yorumlanabilecek bir eylemi söz konusu değildir. Onların işlemedikleri suçtan dolayı kendi kendilerini suçlu olarak yargılamaları süper egolarıyla/üst benlikleriyle hareket etmeleriyle ilintilidir. “Geç Kalan Adam” ise babasından kendisine tevarüs eden insani duyarlılık ya da vicdani sorumluluk dolayısıyla kendi kendisini yargılayacak; belki de bir başka ihtiyaç sahibine maddi destek olunca vicdanı rahatlayacaktır. “Unutulan” hikâyesinde eylemin (eylemsizliğin demek daha doğru olacaktır) suç, modern öznenin de suçlu olup olmadığı son derece göreceli bir durumdur. Modern hayatın keşmekeşi içinde yorulduğu/boğulduğu için ne anılarını ne de değerlerini hatırlayabilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İnsanliğin Tarihi: Yirminci Istanbul Tiyatro Festivalinde Tiyatro ve Dans</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20790</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20790</guid>
      <author>Beki HALEVA, Ayrin ERSÖZ</author>
      <description>Türkiye’nin en önemli uluslararası tiyatro festivali olarak tanınan İstanbul Tiyatro Festivali dünyanın da önde gelen tiyatro festivalleri arasında yer alır. Yerli ve uluslararası tiyatro oyunlarının yanı sıra dans ve performansı da kapsayan bu etkinlik, ünlü konukların ve uzmanların katıldığı söyleşi, gösteri, sempozyum, sergi, ustalık sınıfı ve atölye çalışmaları gibi eğitici birçok yan etkinliğe de ev sahipliği yapmaktadır. İlk olarak 1989 yılında İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından hayata geçirilen ve o günden bu yana aralıksız süregelen bu önemli etkinlik Türk tiyatro sanatına ivme kazandırmakta, ayrıca eğitim projeleri, ortak yapımları ve günümüz toplumsal sorunları işleyen temalarıyla da öne çıkmaktadır. Bu çalışma festivale yönelik kısa bir bilgilendirme yaptıktan sonra 3-28 Mayıs 2016’da gerçekleştirilen Yirminci İstanbul Tiyatro Festivalinde yer alan iki gösterimi eleştirel bir bakış açısıyla ele almaktadır. Bunlardan biri festivalin tiyatro bölümünde oynanan The Kindly Ones başlıklı oyun, ötekiyse dans etkinlikleri arasında öne çıkan d’après une histoire vraie başlıklı modern dans gösterisidir. İncelemelerin de gözler önüne serdiği üzere İstanbul Tiyatro Festivali’nin Türkiye ve dünya konjonktürüne bağlı olarak mesaj kaygısı taşıyan, hümaniter yaklaşımı olan güncel politika ve insanlık durumlarına değinen bir çizgide olduğu açıktır. Festivalin insanlık değerlerini baş aşağı eden, özellikle de son zamanlarda dünya gündemini çok meşgul eden ötekileştirme, ırkçılık, şiddet gibi, kavramları sahneye taşımasıysa sanatsal misyonunu yerine getirmesi açısından önemlidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dil Öğretiminde Kalıp Sözlerin, Şiirin Önemi/Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20777</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20777</guid>
      <author>Nadir İLHAN</author>
      <description>Kalıp sözler olarak isimlendirilebilecek yapılar içerisinde atasözleri, deyimler manzum metinler (mani, şiir) sayılabilir. Kalıp sözler belli bir düzen içerisinde oluşturulan, değiştirilmeyen yapılardır. İçerisinde yer alan kelimeler, aynı anlamlı da olsa başka kelimelerle değiştirilememektedir. Örneğin “Ak akçe kara gün içindir.” yerine “Beyaz para siyah gün içindir.” diyemeyiz. Atasözleri ve deyimler milletin geçmişten getirdiği bilgi ve tecrübelerinin en kısa, en saf ve en veciz şekilde ifade şekilleri olup milli duyuş tarzlarının, milli kültürün de en önemli göstergelerindendir. Anonim eserler olan manilerin de kalıplaşmaya bağlı olarak şekli sabittir. Şiir metinleri de kalıbı, düzeni, yapısı açısından düzenleyicisinin öngördüğü şekilde sabitlenmiş metinlerdir. Dil öğretimi ve kullanımı bebeklik çağından itibaren ailede başlayan ve hayatın bütünlüğü içerisinde devam edegele bir olgudur. Dil öğretimini kendi içerisinde “dilin çocukluktan itibaren aileden ve çevreden öğrenilen, günlük hayatta kullanılan doğal öğrenimi” ve “dilin okullarda öğretilen gramere dayalı doğru / standart kullanımı” olmak üzere iki farklı öğretiminden bahsedebiliriz. Kelimelerin anlamlarını şiir kalıpları içerisinde veren manzum sözlükler şiir ezberlenmenin daha kolay olması düşüncesinden hareketle oluşturulmuşlardır. Şiir ezberleme yoluyla kelimelerin daha kolay kavratılacağı ve dil öğretiminde daha etkili bir öğretim sağlanacağı düşünülmüştür. Türk dili tarihinde manzum sözlükler sadece Osmanlı dönemi Divan şairlerinde görülmekte olup sayıca çok fazla bir yekûn tutmamaktadır. Tekrarlara dayalı, kalıplar içerisinde vezinli uyaklı birimlerin dil öğretiminde daha hızlı ve etkili kelime öğretimi sağlaması yanında çocuklarda edebî zevkin yerleştirilmesine, kelimelerin temel anlamları dışında mecaz ve yan anlamlarının da öğretilmesini sağlayacağı muhakkaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Deliorman Türk Kadın Toplumunda Kadın Cinselliğini Baskılayıcı Sosyo-Kültürel Söyleme Meydan Okumanın Müzikal Yolları: Yalabık Çoban ve Değirmenci Dayı Türküleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20769</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20769</guid>
      <author>Zehra KADERLİ</author>
      <description>Deliorman Türk yaşantısı içinde ekonomik, sosyal ve kültürel faaliyetlerin tamamı kadına ve erkeğe özgü ayrı alanlar ve cinsiyete bağlı kalıplaşmış yapılar içinde sürdürülmektedir. Erkek egemenliğini destekleyen ve onu güvence altına almak üzere işlev gören bu sosyo-kültürel yapı içinde müzik, ataerkil söylem ve belirlenimine dayanması ve içinde haz unsurunu barındırması nedeniyle erkeğe özgü bir araç ve deneyim olarak algılanmaktadır. Deliorman toplumunda erkeklere özgü müzikal icra “adam odası” adı verilen kurumsal bir yapı içinde sürüdürülmektedir. Kadınların müzikal icraları ise ataerkil söylem tarafından belirlenen ve bu söylem ile karşıtlık ortaya koyan görünen ve gizli olmak üzere ikiye ayrılır. Müzikal yapı, stil ve içerik, muhafazakar din anlayışından ve azınlık olma psikolojisinden beslenen cinsiyete ilişkin ayrıştırıcı ve erkek egemenliğini tesis edici sosyo-kültürel doku ile uyumlu bir yapı sergilemektedir. Müzikal yapı ve toplumsal yapı arasındaki bu uyumlu ilişki kadınların kendilerine özgü gizli icra bağlamları ve deneyimleri söz konusu olduğunda alt üst edilmekte ve ataerkil söylemi sorgulayıcı kontra bir özellik kazanmaktadır. Bu çalışmada, müziğin genel olarak cinsiyet hiyerarşisine dayalı toplum düzenini onaylama işlevi gördüğü Deliorman Türk sosyo-kültürel yaşantısı bağlamında, cinsel kimlikleri ve ihtiyaçları bastırılan ve yok sayılan kadınların, erkek egemenliğinin hedeflediği bu düzenin devam ettirilmesi sürecinde, Yalabık Çoban ve Değirmenci Dayı türküleri yoluyla, günlük yaşantının cinsel kimlikleri üzerindeki baskıcı gerçekliğini nasıl alt üst ettikleri, onunla nasıl başa çıktıkları ele alınarak, kadınlara özgü müstehcen içeriğe sahip bu iki türkünün sosyo-psikolojik işlevleri değerlendirilmektedir. Son olarak, Deliorman Türk kadınlarının bu kültürel deneyim ve dışavuruları kadın folkloru ve feminist folklor çerçevesinde tartışılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şir Muhammed Munis’in Sevad-ı Talimi: 19. Yüzyılda Orta Asya’da Çağatay Türkçesi ile Yazılmış Yazı Sanatı (Hüsn-i Hat) Hakkında Bir Ders Kitabı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20682</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20682</guid>
      <author>Hayrullah KAHYA, Devin DEWEESE</author>
      <description>19. yüzyılın Orta Asya’sında Şir Muhammed Munis tarafından Çağatay Türkçesi ile manzum olarak yazılan Sevad-ı Talim adlı yazı sanatı ile ilgili ders kitabı, öğretici bir metindir. Kitap, el yazısı yazma konusunda bir rehber niteliğindedir. Kitapta yazı araçlarının nasıl hazırlanması gerektiğine dair tarifler ile Arap harflerinin nazıl yazılması gerektiğine ilişkin pratik metodlar anlatılmaktadır. Sevad-ı Talim, münacaat ve naat ile başlayıp Munis’in hocası Kadı Abdullatif Kadı Safa’nın övgüsü ile devam etmektedir. Kitapta bu bölümleri takip eden bir sebeb-i telif bölümü de yer almaktadır. Kitabın ilk yarısında yazım için gerekli olan nesnelerin nasıl hazırlanması gerektiği açıklanır. Kalemin önemi üzerinde düşünceler sıralandıktan sonra iyi bir kalemde bulunması lazım gelen fiziksel nitelikler uzun uzadıya anlatılır. Hüsn-i hat (yazı sanatı) da övülerek tasvir edilir. Daha sonra kalemin açılması, kalem ucunun hazırlanması, meşk vb. gibi konular birkaç bölüm hâlinde ele alınır. Kitabın ikinci yarısında her bir harfin yazımı konusunda bilgi verilir. Burada her bir harf ayrıntılı olarak tanımlanır. Tanımlarda harflerin ölçümünde birim olarak genellikle “nokta” kullanılır. Metinde yer almayan benzer harflerin de diğerleri ile aynı özelliklere sahip oldukları kısaca belirtilir. Eserin sonuç (hatime) bölümünde esere Sevad-ı Talim adının verilme sebebi izah edildikten sonra eserin burada sona erdiği ifade edilir. Elinizdeki çalışmada giriş bölümünden sonra Sevad-ı Talim’in çeviriyazısı (transkripsiyon) yapılmıştır. Amacımız, hüsn-i hat (el yazısı) sanatına ilişkin bir Orta Asya yazarının pratik meditasyonu örneği olarak Sevad-ı Talim’in ilim dünyasında daha iyi tanınmasını sağlamaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Özbeklerde Çocuk Oyun - Oyuncak Kültürü ve Çocuk Oyunları Üzerine Bir Tasnif Denemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20743</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20743</guid>
      <author>Reyhan KARKINLI</author>
      <description>Çocuk oyun ve oyuncakları, bir ülkenin kültürel zenginliğini en iyi şekilde yansıtan halk kültürü ürünlerindendir. Oyunlar oynandığı coğrafyanın; tarihini, toplumsal hayatını, sözlü edebiyatını, gelenek ve göreneklerini, inançlarını, hayata bakış açısını hatta kimliğini ve sayamadığımız birçok unsuru birleştirerek kültürel bir zenginliği açıkça ortaya koymaktadır. Çocuk oyunlarının vazgeçilmez bir ögesi olan çocuk oyuncakları da bu eğlence kültürünün bir tamamlayıcısı konumundadır. Aynı zamanda oyuncaklar oyunlarla birlikte teknolojik gelişme ve uygarlık dönemlerini de birebir yansıtan araçlardır. Bu sebeple çocuk oyun ve oyuncaklarının araştırılması, sonraki nesillere aktarılması gerçekten büyük bir önem arz etmektedir. Buradan hareketle çalışmamızda Özbek kültüründe çocuk oyun - oyuncak isimlerinin tespit edilmesi, çocuk oyunlarıyla ilgili bir tasnif çalışmasının yapılması, bazı oyun örnekleri ve buna bağlı olarak Özbeklerde çocuk oyun - oyuncak kültürünün ortaya konulması amaçlanmıştır. Çocuk oyun ve oyuncak isimlerinin tespiti için, Türkiye’de ve Özbekistan’da yayımlanan sözlükler doküman incelemesi yöntemiyle taranmış. Tarama sonucunda elde edilecek olan veriler ışığında çocuk oyun ve oyuncak isimleri tespit edilmiştir. Türkiye’de ve Özbekistan’da çocuk oyunları üzerine yapılan tasnif çalışmaları incelenerek çocuk oyunları üzerine bir tasnif denemesi yapılmıştır. Ayrıca bazı Özbek çocuk oyunları (Ak Terak mi Kök Terak, Kıygır Ketti ve Kal Eçki) bilim dünyasına sunulmuş ve bu oyunların kökenleri hakkında da bazı değerlendirmelerde bulunulmuştur. Oyunların tanıtımı yapılırken Özbek araştırmacıların derlediği ve yayımladığı Özbekçe kaynaklardan yararlanılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Harnâme’ye Hikmet Gözüyle Bakmak</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20706</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20706</guid>
      <author>Turgut KOÇOĞLU</author>
      <description>Harnâme, 15. asır divan şairlerinden Şeyhî tarafından kaleme alınmış 126 beyitlik bir mesnevîdir. Tezkirelerde, yazılış sebebine dair temelinde hiciv yer alan iki farklı rivayet bulunur: Sehî, Âşık Çelebi, Kınalızâde ve Âlî’ye göre Şeyhî, kendisine tımar olarak verilen Tokuzlu köyüne giderken uğradığı saldırı sonucu bunu yapanları hicvetmek için, Latîfî’ye göre ise padişahın iltifatına mazhar olacak iken, kendisini padişaha zemmedenleri yermek için yazmıştır. İki rivayette de eserin yazılış gayesi “hiciv” olarak anlaşılmaktadır. Araştırmacılar tarafından Türk hiciv ve mizah edebiyatının şâheserlerinden kabul edilen Harnâme’nin, genellikle bu yönüne dikkat çekilmiştir. Harnâme, bayağılığa kaçmadan hicveden ve bunu yaparken mizahî unsurları da ustaca barındıran bir eser olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu hususlarda şâheser kabul edilen bir eserde, hicvin ve mizahın gerçek anlamda başarılı olmasını sağlayan unsurlardan olan hikmet ve tefekkür üzerinde maalesef durulmamıştır. Şu bir gerçektir ki düşündürmeyen bir mizah ve yergi tam anlamıyla başarılı olamaz. Bu sebeple Harnâme’nin satirik ve mizahî alanda başarısıyla birlikte ciddi anlamda tefekkürî ve hikemî bir yönünün olduğunu düşünmemek mümkün değildir. Bu yazıda Harnâme; hikmet, felsefe ve düşünce pencersinden değerlendirilmeye çalışılmıştır. Harnâme’nin şekil, muhteva ve yazılış sebebi hakkında kısa malumattan sonra hikmet ve felsefeye dâir mücmel bilgiler aktarılarak, Harnâme’nin hikemî ve felsefî arka planı yorumlanmaya gayret edilmiştir. Neticede Harname’nin arka planında kendisini ve mevcudatı fark edip, düşünen, sorgulayan ve cevaplar arayan bir eşek sembolü/metaforu olduğu düşüncesine varılmıştır. Eşeğin bu durumu, yeryüzüne geldiğinden beri kendisini ve çevresini sorgulayıp anlamaya çalışan ve ona göre hareket eden insanı sembolize etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çeviri Göstergebilimi Bakış Açısıyla Yazın Çevirisinde Öznelik Yetisi İncelemesi: “Corıolanus” Oyunundaki Öznelik Yetisinin İncelenmesi Ve Çeviri Değerlendirmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20795</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20795</guid>
      <author>Mesut KULELİ</author>
      <description>Bu çalışmanın amacı Shakespeare’in Coriolanus oyununu çeviri göstergebilimi bakış açısıyla incelemek ve Türkçe çevirilerini değerlendirmektir. Bu amaca yönelik olarak, ilk defa 1623’te basılan ve Penguin Books tarafından 1955 yılında tekrar basılan Coriolanus oyunu veri toplama aracı olarak seçilmiştir. Oyunun göstergebilimsel çözümlemesinde Jean-Claude Coquet’nin (2007) Söyleyenler Kuramı temel alınmış ve Coquet’nin (2007) yükümsüz özne olarak isimlendirdiği söyleyen türüne ait örnekler bulunmuştur. Yükümsüz öznelerin sınıflandırılmasında, Coquet ve Öztürk Kasar’ın (2003) yükümsüz özneler tiplojisinin yanı sıra Öztürk Kasar’ın (2009a) çeviri değerlendirmesine uyguladığı sınıflandırma kullanılmıştır. Oyundaki yükümsüz öznelerin bulunduğu söylemlerde, Coquet’nin kavramlaştırdığı (içinde Öztürk Kasar, 2012) söyleyenin bileşenleri kuramı kullanılmıştır. Bu oyunun Halide Edib Adıvar ve Vahit Turhan tarafından 1945 yılında yapılan ve Bülent Bozkurt tarafından 1994 yapılan iki Türkçe çevirisi çeviri değerlendirmesi amacıyla seçilmiştir. Öztürk Kasar tarafından geliştirilen (içinde Öztürk Kasar ve Tuna, 2015) Çeviride Anlam Bozucu Eğilimler Dizgeselliği, çeviri değerlendirmesinde veri toplama yöntemi olarak kullanılmıştır. Çeviri değerlendirmesi sonucunda, çeviri eserlerde öznelik yetisi bazı söylemlerde korunuyorken, bazı söylemlerde çevirmenlerin anlam bozucu eğilimlere maruz kaldığı bulunmuştur. Göstergebilimin çeviri edimine yaptığı katkılarla anlam bozucu eğilimleri en aza indirgemesi bakımından göstergebilim ve çeviri ediminin birbirini tamamlar nitelikte olduğu sonucuna varılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Can Yücel’in Şiirlerinde Mitolojik Unsurlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20718</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20718</guid>
      <author>Emine KULUŞAKLI, Suat KULUŞAKLI</author>
      <description>Mitoloji edebiyatın önemli ve zengin kaynaklarından biridir. Eski çağlardan beri mitolojik unsurlar şiir ve romanda olduğu kadar müzik, resim, heykeltıraşlık gibi güzel sanatlarda ayrıca mimaride de kullanılagelmiştir. Bu unsurlar sahip oldukları sembolik güçler vasıtasıyla edebiyat eserlerinde ortak noktaları paylaşan insanlar tarafından esin kaynağı olarak kullanılmaktadır. Bu paylaşım onların binlerce yıl var olmalarının sebepleri arasında sayılmaktadır. Günümüzde mitoloji, dünya ve Türk edebiyatlarını etkileyen bir unsur olarak varlığını sürdürmektedir. Divan edebiyatından başlayıp, Tanzimat dönemiyle devam eden bu etki modern Türk edebiyatında da kendini göstermektedir. 1950 sonrası modern Türk şiirinin önemli isimlerinden, şair aynı zamanda çevirmen, Can Yücel şiirlerinde ironinin yanı sıra, mizah, argo, politika, doğa ve kadın gibi farklı ögeleri mitolojiyle özellikle kahraman mitleriyle bir arada kullanmıştır. Bu çalışmada şairin, “Keçi Masalı”, “Hıdrellez”, “Yunani Bir Sone”, “Pandora’nın Kutusu”, “Seng-i Derya” ve “Prometeus, Bir Hırsız” adlı şiirlerinde mitlerin izleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Şairin şiirleri incelenirken, Carl Gustave Jung’un arketiplerle ilgili görüşlerine yer veren arketipçi eleştiri yöntemi kullanılmıştır. Esere yönelik olan bu yöntemin amacı, metni ele alırken, içinde yer alan mitolojik ögelerin “ortak bilinçaltı”nın bir ürünü olarak değerlendirip, anlamını ortaya çıkarmaya olanak sağlamasıdır. Bu görüşlere yer verilirken şairin şiirlerinde, özellikle kahraman düzeyinde mitolojik unsurları hangi amaçla kullandığına, bunların Yücel’in şiirine neler kazandırdığına eleştirel bir gözle yaklaşılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tıp Metinlerinin Çevirisinde Çevirmenlerin Kullanabilecekleri Yöntem ve Stratejiler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20675</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20675</guid>
      <author>Cem ODACIOĞLU, Fadime ÇOBAN</author>
      <description>Tıp, insan hayatını doğrudan ilgilendiren hayati bir uzmanlık alanı olduğundan tıp metinlerinin çevirisi diğer çeviri türlerine göre daha çok dikkat gerektirmektedir. Tıp metninin çevirmen tarafından yanlış anlaşılması sonucu çeviride meydana gelebilecek en ufak bir hata dahi insan hayatının tehlikeye girmesine hatta ölümlere yol açabilir. Bundan dolayı, bu metinlerin çevirisi alana hâkim uzun yıllardır tıp metni çeviren uzman çevirmenler tarafından yapılmalıdır. Bu çalışmada, tıp metinlerinin çevirisi konusunda uzmanlaşmış çevirmenlere ışık tutacağı varsayılan bazı yöntem ve stratejiler tanıtılmış ve bu amaçla ders kitabı olarak okutulan ve sağlık alanındaki öğrenciler için önemli bir kaynak olan Vander’s Human Physiology Mechanisms of Body Function ve Vander İnsan Fizyolojisi Vücut Fonksiyon Mekanizmaları adlı çevirisi analiz edilmiştir. Bu çalışmada örneklendirilmeye çalışılacak bu bazı çeviri yöntem ve stratejileri çevirmenlerin farklı metin türlerinde en sık kullandığı ödünçleme, ödünçleme türü olarak kabul edilebilecek transliterasyon, öyküntü, sözcüğü sözcüğüne çeviri, transpozizyon, modülasyon, eşdeğerlik, uyarlama ve açımlamadır. Bunlardan hangilerinin analiz edilen eserde kullanıldığı, hangilerinin kullanılmadığı çalışmanın özünü oluşturan bölümde örneklerle ve ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Çalışmada çeviri strateji ve yöntemlerinin ele alınmasının nedeni hayati bir öneme sahip tıp metinlerinin çeviri sürecinde çevirmenlerin hata yapma oranlarını azaltmak ve doğru yöntem ve stratejilerin belirlenmesine katkı yapmaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sesli Betimlemenin Çeviribilim Sınıflarında Tanıtımı İçin Bir Eğitim Bileşeni Önerisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20757</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20757</guid>
      <author>Ayşe Şirin OKYAYUZ</author>
      <description>Yaşanan birçok gelişmeyle, günümüzde farklı görsel-işitsel çeviri (GİÇ) türleri yaygınlaşmaktadır. Çeviri eğitimcilerinin bu gelişmeleri takip etmeleri de giderek zorlaşmaktadır. Ortaya çıkan yeni çeviri türleri farklı gerçekler ve ilkelerle şekillendiği, değişik izleyici kitlelere hitap ettiği için, gelenekselleşmiş GİÇ türleriyle benzeşen yönleri olsa da, farklıdırlar. Ayrıca, kimi yeni çeviri türünü yapabilmek için, geleneksel türlerde eğitim almış bir çevirmenin edindiğinden farklı beceri ve uzmanlıklar gerekir. GİÇ dersi almış bir çeviribilim mezununun bu çeviri türü hakkında bilgisi olması gerekeceği düşünülse de, öğrencilere bu yeni türlerin nasıl iletileceği bölümün müfredatına göre şekillenecektir. Çalışmada bu düşünceler ışığında çeviribilim sınıflarında Sesli Betimleme çeviri türünün tanıtımı ve anlatımı için kullanılabilecek bir eğitim bileşeni sunulmaktadır. İlk olarak azınlığa gönderim ve sesli betimleme konularının incelendiği bölümü takiben, söz konusu bileşenin uygulanması için atılması gereken adımlar anlatılmış, sınıf içinde kullanılabilecek kılavuzlar ve terimce örneklenmiştir. Üçüncü bölümde uygulaması yapılan sınıf içi çalışma örneklerle betimlenmiştir. Sonuç bölümünde ise, önerilen bileşenin ne gibi kazanımları olabileceği değerlendirilmiş ve çalışma boyunca anlatılan eğitim bileşeninin bir öneri olarak sunulduğu vurgulanmıştır. Çalışmanın amacı, özellikle görsel-işitsel çeviri dersi veren meslektaşların ders içindeki yenilikçi uygulamaları ve eğitim bileşenlerini çalışma olarak paylaşmalarını ve alanda eğitim verenlerin bilgi paylaşımını destekleyecek, eğitimcilerin deneyimleri ve bilgileri üzerine kurarak dersleri yenilikleri takip edebilecek şekilde güncellemeye yardımcı olabilecek bir çaba olarak açıklanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ercüment Ekrem Talu - Teravihten Sahura</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20754</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20754</guid>
      <author>Alparslan OYMAK</author>
      <description>Tanzimat edebiyatının en önemli isimlerinden Recaizade Mahmut Ekrem’in oğlu ve döneminin ünlü gazeteci-yazarlarından olan Ercüment Ekrem Talu’nun, henüz Osmanlıcadan bugünkü alfabeye aktarılmamış nitelikli eserlerinden biri Teravihten Sahura (1923) adlı hikâye kitabıdır. Kitap, cumhuriyetin kuruluş aşamasında devrin sosyal ve politik havasının ince ayrıntılarla, hiciv ve mübalağa ile gözler önüne serildiği önemli eserlerdendir. Teravihten Sahura’yı oluşturan hikâyeler birkaç farklı tema çevresinde ilerler. Bunlardan ilki, Batı’dan gelen, bir anlamda medeniyetin sembolü olan icat ya da yaşam tarzının, belki de ahlâk anlayışının insanları düşürdüğü zor/komik durumlardır. Basit bir telefon görüşmesinin bile sarpa sarması ya da bir tiyatro gösteriminin faciaya dönüşmesi uyum sorunuyla ilgilidir. Batılı olmaya çalışıp düşünce biçimi olarak gelenekten kopamamanın getirdiği “arada kalmışlık” bir kısım hikâyelerin ana eksenini oluşturur. Esasında hikâyelerin hemen tüm karakterleri Batılı tarzda yaşadıklarını zannedip yanılgıya düşen, kaybeden insanlardan oluşur. Çapkınlık merkezli hikâyelerde yapılan şey de benzer şekilde Batı ahlâkının ve alafrangalığın eleştirisidir. Eşlerini aldatan ya da çapkınlık yapan erkekler mutlaka acınacak duruma düşerler. Eylemleri nedeniyle her anlamda zarara uğrayan bu tiplerle aslında “alafranga züppe”nin eleştirisi yapılmıştır. Batı’ya öykünen tiplerin yalanları bir şekilde ortaya çıkarılmış, kurduklarını zannettikleri düzen bozulmuştur. Yazar eserin yanlışlıklar üzerine kurarak eleştirmek istediği noktayı üst perdeden konuşmadan tespit eder yalnızca. Bu da ona mesaj vermeye çalışmadan istediği konuyu işlemesine olanak tanır. Bir gazetede bir siyasetçi ile bir sığırın haberlerinin karışması ya da o dönemde tartışılan “manda” yönetiminin gerçek bir manda ile karıştırılması bu türden örneklerdir. Bu şekilde yazar herhangi bir yorum yapmadan istediği etkiyi kolaylıkla yaratmıştır. Bir kısım hikâyeler her ne kadar inandırıcılıktan uzak da olsalar mizah unsurunu oluşturmak için yazarın abartıya kaçmayı tercih ettiği görülmektedir. Bunun yanı sıra mizahi yönü yüksek ve kurgusu kuvvetli bir anlatım oluşturduğunun altı çizilmelidir. Özellikle tiyatro türünde yetkin bir anlatıma sahip olduğu açıktır. Hayranlık duyduğu Ahmet Rasim ve Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın tarzlarıyla aynı düzlemde ve onların kalitesinde eserler verdiği de belirtilmelidir. Tüm bunlara, ülkenin siyasi ortamıyla ilgili ayrıntıların ardına sakladığı, ders vermek yerine yorumu okuyucuya bıraktığı eleştirel yaklaşımı da yazarın bir başarısı olarak eklemek gerekir. Bu kitap vesilesiyle yazarın henüz Osmanlıcadan bugünkü alfabeye aktarılmayan diğer eserlerinin de Türk edebiyatına kazandırılması gerekmektedir. Bu yolla Ercüment Ekrem Talu’nun yazarlığı ve sanatı hakkında daha bütüncül çalışmalar yapabilmenin de önü açılmış olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Münşeât-ı Nâbî’den Hareketle 17. Yüzyıl Edebî Ortamının Tespiti</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20578</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20578</guid>
      <author>Mustafa ÖZTÜRK</author>
      <description>Osmanlı devleti için siyasî açıdan “çözülme asrı” olarak değerlendirilen 17. yüzyıl; toprak kayıpları, siyasî kargaşalar, ehil olmayan kimselerin önemli görevlere getirildiği ve her geçen gün daha fazla kan kaybedilen bir dönem olarak tarihe geçer. Bütün bu olumsuzluklara rağmen 17. yüzyıl Divan Edebiyatı, şiir ve nesir alanlarında en parlak dönemlerinden birini yaşamıştır. Bu dönemin önemli simalarından Nâbî’nin özel ve resmî nitelikli mektuplarından oluşan Münşeât-ı Nâbî adlı eseri, dönemin çeşitli özelliklerini yansıtan önemli bir yapıt olarak dikkat çeker. Münşeât-ı Nâbî’de yer alan mektuplardan hareketle dönemin sosyal, siyasî, kültürel ve ekonomik birçok özelliği hakkında değerli bilgilere ulaşmak mümkündür. Nâbî’nin, dönemin şair ve devlet adamları için kaleme aldığı mektuplarında yer alan edebî notlardan hareketle dönemin edebî ortamı hakkında önemli verilere ulaşılmaktadır. Sözü edilen edebî notlardan yola çıkarak; o dönemin çeşitli edebî aktiviteleri, bir şairin diğer şair ve devlet adamlarıyla kurduğu ilişkilerin niteliği, o dönemin genel algıları çerçevesinde şiir ve şairi değerlendirmede öne çıkan tutumlar, edebî etkinliklerin icra edildiği muhitlerin çeşitliliği ve iktidar odağı hâline gelmiş şahsiyetlerin dönemin sanatkârlarıyla kurdukları ilişkilerin düzeyi gibi birçok başlıkta belli izlenimlere ulaşmak mümkündür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Erendiz Atasü’ye Feminist Bir Yaklaşım: Gençliğin O Yakıcı Mevsimi Romanı Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20672</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20672</guid>
      <author>Alev ÖNDER</author>
      <description>Erendiz Atasü roman, öykü ve denemelerinde kadının bireysel ve toplumsal kimliğini sorgulayan feminist bir yazardır. Onun eserlerinde tüm verili ataerkil değerler cesaretle sorgulanır. Bu makale onun yazar dünyası kadın kimliği ve feminist bakış açısı üzerinden değerlendirilecektir. Kendisini kadın yazar olarak tanımlaması onun kurgu dünyasında ne kadar etkilidir? Erendiz Atasü farklı türdeki eserlerde kadının bireysel ve toplumsal varoluşunu farklı bir duyarlılık ile nasıl ele almaktadır? Bu soruların yanıtları kadına kendilerini ifade etme hakkı vermeyen ataerkil sistemi eleştiren bir romanı ile aranacaktır. Gençliğin O Yakıcı Mevsimi romanı kimlik bölünmesi, parçalılık, tümlenme gibi temalara AyşeAysu ve Tomris’in yaşam öyküleri ile odaklanır. Romanın merkezinde kadın karakterlerin kendi bedenlerini ve cinselliği keşfetme öyküleri yer alır. Kadın karakterler, özgürlük mücadelesine dönüşen toplumsal baskıya rağmen cinsellik ve aşkı deneyimlemeye çalışırlar. Yazar karakterlerin bireysel ve toplumsal değişim dönüşümünü gençlik dönemlerinden itibaren şiirsel bir dille tasvir eder. Kadın bedeni ve özgürlük arasındaki ilişki çok sayıda imge içeren şiirsel bir dille sorgulanır. Feminist yazarlar için direnme aracı olan şiirsel dilin gücü bu makalede ele alınacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mevlânâ Resmî’nin “Levhnâme” İsimli Mesnevisi ve Anne-Babaya Hürmet Üzerine Nasihatleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20605</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20605</guid>
      <author>Aslıhan ÖZTÜRK</author>
      <description>Okuyanları ahlâki ve sosyal açıdan kemâle ulaştırmayı ve böylece örnek insan tipi yetiştirmeyi amaçlayan nasihatnâmelerin edebiyatımızda önemli bir yeri vardır. Bu tür eserlerden biri de 18. yüzyıla ait bir nasihatnâme olan Levhnâme’dir. Mevlânâ Resmî tarafından mesnevi nazım şekliyle ve aruzun“mefâ’îlün mefâ’îlün fa’ûlün” vezni ile yazılan eserin tek nüshası Ankara Milli Kütüphane’de 06 Mil Yz A 5214 arşiv numarasıyla kayıtlı olup 779 beyitten oluşmaktadır. Eser, genel ahlaka dair ve dinî muhtevalı öğütler içermektedir. Levhnâme’de kanaat, ihlas, doğruluk, hayâ, huy yumuşaklığı ve cesurluk gibi iyi ahlaka ait unsurlar tavsiye edilmiş; inat, hırs, cimrilik, kibir, arsızlık ve korkaklık gibi kötü ahlaka ait unsurlardan uzak durulması öğütlenmiştir. İlim öğrenmenin ve âlimlerin kıymeti vurgulanmış, ahlaki hususların yanı sıra namaz kılmak, Kur’an okumak gibi dinî bazı vazifelere de eserde yer verilmiştir. Eserde bilhassa üzerinde durulan konulardan biri de anne ve baba hakkı ve onlara hürmet meselesidir. Bu çalışmanın konusunu Levhnâme’de anne ve babaya hürmet konusunda dile getirilen nasihatler oluşturmaktadır. Anne ve babanın çocuğun yetişmesindeki rolleri tahkiye tekniğiyle gözler önüne serilmiştir. Bu çalışmayla birlikte Mevlânâ Resmî’nin kendi döneminde bir çocuğun anne ve babasına karşı sahip olması ve olmaması gereken davranış şekillerinin neler olduğu ortaya çıkmış olacaktır. Bu hususta verilen öğütlerin günümüz şartlarında da geçerliliğini koruyup korumadığı anlaşılmaya çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ziya Gökalp’in Manzumelerinde Kadın Söylemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20562</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20562</guid>
      <author>Hafize ŞAHİN</author>
      <description>Sosyolojinin babası olarak kabul edilen Ziya Gökalp’in manzumeleri ideolojisinden doğar. Yeni bir hayatın nasıl kurulacağını düşünen ve arzuladığı yeni hayat anlayışını nesir hâline getiren Gökalp, Türkçülük düşüncesinin akıma dönüşmesini sağlamıştır. Türkçülük düşüncesini her alanda millîleşme zemininde değerlendirir. Yeni Türkiye’nin kuruluşunda etkili olmuş bir entelektüel ve aydın kimliğiyle Ziya Gökalp, manzumelerinde ve düzyazılarında kadın haklarından iktisada, dinden siyasete kadar geniş bir konu yelpazesine yer vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yıllarda sosyoloji merkezinde aile ve kadın konularını inceleyen Gökalp, kadının toplumsal hayattaki rolünü değerlendirir ve aile kurumunu ele alır. Ziya Gökalp kadının toplumsal hayattaki yerine farklı bir bakış açısı getirmiş ve yirminci yüzyılın başında öne sürdüğü fikirler ile geleneksel yapıdaki anlayıştan farklı bir kadın modelinden bahsetmiştir. Düzyazılarında ve manzumelerinde kadının toplumdaki yerini sorgularken kadının meslekleşmesi konusunu gündeme getirmiştir. Dönem koşulları düşünüldüğünde reformist bir yaklaşım sergileyerek kadının meslekleşmesinin elzem oluşunu vurgular ve kadına ilim irfan yolunu açmak ister. Feminizm anlayışını Türkçülük bağlamında yorumlar ve kadın-erkek eşitliğinin altını çizer. Bu çalışmada Ziya Gökalp’in manzumelerinde kadın söylemi düzyazılarından hareketle ortaya konacaktır. Ziya Gökalp’in kadın söylemi, şu başlıklar etrafında analiz edilecektir. “Ziya Gökalp’in Yazı Hayatına, Yaşadığı Döneme Panoramik Bakış ve Şairliği”, “Ziya Gökalp’in Aile Kavramına Bakışı ve Kadın Söylemi”, “Ziya Gökalp’in Manzumelerinde Kadın Ögesinin İşlenişi”, “Ziya Gökalp ve Feminizm Kavramı” ve “Ziya Gökalp’in Manzumelerinde Kadının Meslekleşmesi Meselesi ve Vazifeleri”.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>12 Mart 1971 Askerî Muhtırası (Darbesi) ve Bunun Karşısında Yer Alan 68 Kuşağı’nı Konu Alan Bir Roman; 47’liler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20377</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20377</guid>
      <author>Nurcan ŞEN</author>
      <description>Füruzan’ın 1974 yılında kaleme aldığı ilk romanı olduğu 47’liler aslında 12 Mart 1971 askerî darbesinin tutuklamalarını konu alır. Bu nedenle 47’liler bir roman olmanın da ötesinde yakın tarihimizin önemli bir dönemini aydınlatan eserlerin başında gelir. 47’liler aslında 1947 doğumlu bir neslin değil, 68 Kuşağı’nın bir romanıdır; çünkü yazar bu romanında Türkiye’deki 68 öğrenci olayları ve bu olayların arkasından gelen 12 Mart askerî darbesinden sonra bahsi geçen eylemlere katılanların maruz kaldıkları işkence olaylarını konu edinir. Füruzan, romanını 12 Mart askerî darbesini anlatan diğer romanlarından ayırmak ve böylelikle kategorize edilmekten kurtarmak için 68 Kuşağı’nın doğum tarihini ön plana çıkarır. Yazar romanını nesillerin doğum tarihleriyle değil tarihî bir kesitte oynadıkları önemli rollerle adlandırır. Örneğin, Anadolu idealizmini ön plana çıkaran 1940’lı kuşak, siyasal bölünmeyi yaşayan ve köye yönelen 1950’li kuşak, siyasi cephelere bölünen 1970’li kuşak ve bireyselliğe yönelen 1980’li kuşak böyledir. Füruzan romanını 68 Kuşağı üzerine yapılan ve daha çok bu kuşağı idealize eden gündelik, basit, romantik ve popülist tartışmalardan 47’liler ismiyle uzak tutmak ister. Roman, 12 Mart 1971’deki askeri darbe esnasında yakalanan, arkadaşları ile birlikte birçok işkencelere maruz kaldıktan sonra serbest bırakılınca Teşvikiye’deki apartman dairelerinde kalmaya başlayan Emine Semra Kozlu’nun tutuklu olduğu sırada kendine yapılan işkenceleri geriye dönüşle hatırlaması ile başlar. Aslında roman Emine Semra Kozlu üzerinden bütün 68 kuşağının bir askeri darbeden sonra yaşadıkları trajik serüveni anlatır. Füruzan 47’liler isimli romanında 68 Kuşağı sol ideolojiye sahip siyasi örgütlenmeleri oldukça yoğun ve detaylı olarak işlemiştir. Bu noktada 47’liler âdeta 68 Kuşağı sol ideoloji örgütlenmesinin bir panoramasıdır. Bununla birlikte romanın yazarı Füruzan, sadece bu örgütlenmeyi göstermekle kalmaz aynı zamanda 68 Kuşağı’nın ideallerini, yapmak istediklerini, yaptıklarını, eylemlerini ve hayal kırıklıklarını da çözümlemeye, irdelemeye çalışmıştır. 47’liler romanında da diğer 12 Mart 1971 askeri darbesini anlatan romanlarda olduğu gibi darbeden sonra mahkûm edilenlere yapılan işkenceler önemli yer tutar. Füruzan’ın 47’liler romanında da, 12 Mart Muhtırası’yla birlikte 68 Kuşağı’nda sol örgütlenmeler içerisinde bulunanlar suçlarına göre kovuşturmaya uğrar, mahkûm edilir ve sorgulamaya tabi tutulurlar. İşte romanda konu edilen işkenceler bu sorgulama esnasında meydana gelmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mit Sistematiği Bağlamında Masal Kahramanının Serüveni</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20660</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20660</guid>
      <author>Ebru ŞENOCAK, Fevziye ALSAÇ</author>
      <description>Yolculuk teması, insanın edebî eserler aracılığıyla ritüelleştirdiği evrensel bir semboldür. İnsanın ilksel deneyimleri, canlı kabul edilen ve hayat sunan tabiatla iç içe bir hayatla şekillenmiş inanışlarla işlenir. Anlatmaya dayalı edebî türlerde kahramanın macerası, yılın dört mevsimi ve dört edebî tür olarak döngüsel sürekliliği ifade eden sembolik bir dönüşümdür. Tragedya ile sonbaharın hüzünlü düşüşünü ve taşlama ile de kışın yenilgisini yaşayan kahraman; komedi ile ilkbaharda yeniden doğar ve romans ile yaz mutluluğunu yaşar. Mevsimler süreklilikle tekrar eder ve kahramanın serüveni de bu bağlamda dört edebi türle birlikte bir döngüye sahiptir. Sonbahar hüzün, yalnızlık ve düşüşün yaşandığı bir dönemdir. Kışın gelişiyle tabiatın ölümü ve zorlu yaşam şartları egemenliğini gösterir. İlkbahar, tabiatın uyanışı ve yeniden doğuşudur. Yaz mevsimi mutluluğun ve tabiat döngüsünün zirvesidir. Masal kahramanının serüveni kış mevsimi ve taşlama mitiyle zorlu bir yolculuğun ardından ilkbaharın gelişiyle yeniden dirilişe giden bir yoldur. Mit sistematiği mitolojik dönemin algılarıyla şekillenen hayat-ölüm-yeniden doğuş döngüsüyle sonsuz tekrarlarla süregelen bir ritüeldir. Tabiat ve tabiatın döngüleri, Türk kültüründe önemli ritüeller olarak kutlanır. Nevruz ve Hıdırellez kutlamaları mevsimsel döngünün yüz yıllar boyunca oluşmuş inanış sistemidir. Yılın dört mevsimi sonbahar, kış, ilkbahar ve yaz mevsimleri, hayat-ölüm-yeniden diriliş döngüsüyle metinlerde kahramanın macerasını anlatır. Mitolojiyle aynı kökten beslenen masallar, insanın kendisi ve çevresiyle ilgili ilk algılarını yansıtan ortak bilinçdışının ürünleridir. Mitik tema ve ritüeller, masal metinlerinde korunarak; tabiattaki döngüsel süreçle insanın sembolik yolculuğunu içerir. Bu çalışmada, mit sistematiği olan mevsimsel döngü kalıbı tanıtılarak masal kahramanının macerası bağlamında sembolik kavramlar, bilimsel metotlarla tahlil edilecektir. Ayrıca çalışmada, dört mevsim döngüsünün dört edebî türle olan ilişkisi, kahramanın macerasındaki sembolik yolculuğun kültürel içeriği ve evrensel mesajları ele alınacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Alice Walker'in Renklerden Mor Ve Meridian Romanlarindaki Yoksulluk Ve Gerçekleştirilmemiş Annelik Temalari</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20435</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20435</guid>
      <author>Bülent Cercis TANRITANIR, Serdar TAKVA</author>
      <description>Siyahi bir yazar olan Alice Walker, kadın karakterlerini feminist yaklaşım bağlamında sunmaya çalışmaktadır. Walker Amerikan toplumundaki siyahi kadınların yön verici özelliklerini ve İnsan Haklarına paha biçilmez katkılarını ele almasına rağmen, kadınların ırklarını göz önünde bulundurmadan yoksulluklarını ve gerçekleştirilmemiş annelik temalarını yansıtarak, dokunaklı hikayelerini ele almaktadır. Afro- Amerikalı bir yazar olan Alice Walker, siyahi kadınların daha fazla baskıya maruz kaldığı bir toplumda kadın olmanın zorluklarını ele almaktadır. Sadece siyahi bir kadın olmanın altını çizmekle kalmayıp, erkek egemenliğindeki bir dünyada acı çekmelerine sebep olan yoksulluk ve gerçekleştirilmemiş annelik kavramlarını da ortaya çıkarmaktadır. Walker bir taraftan kendi hayatlarını yönlendirmeye çalışan kadın figürlerin yeterliliklerini yansıtırken bir yandan da istismara mahkum edilmiş baskı altına alınmış kadın karakterleri sunma çabası içerisindedir. Onun romanlarında, kadın karakterler tecavüze uğramış, şiddete maruz kalmış ve kadın kimliklerinden dolayı aşağılanmışlardır. Walker’ın romanlarında fiziki ve psikolojik olarak istismara uğramış kadın figürlerin anne olmalarına olanak tanınmamış ve okonomik açıdan erkeğe bağımlı bırakılmışlardır. Kadınlara eşit haklar tanınmaması sonuç itibariyle tam bir çaresizliğe neden olmakla birlikte bireysel yeterlilikleri ve hassasiyetleri hiç bir zaman dikkate alınmamaktadır. Bir kadın olarak Walker, romanlarında okuyucularına sesini duyurabilmek için karakterleri derinden incelemektedir. Alice Walker, kadınların karşılaştıkları zorlukları tanımladığından dolayı, bu çalışma yazarın Renklerden Mor ve Meridian adlı romanlarındaki yoksulluk ve gerçekleştirilmemiş annelik kavramlarını incelenmeyi amaçlamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ahmet Mithat Efendi’nin Yeniçeriler Adlı Eserinde “Anti-Yeniçeri” Temsilleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20814</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20814</guid>
      <author>Emine TUĞCU</author>
      <description>Türk Edebiyat tarihi kitaplarında ilk tarihî roman, genel bir yargıyla Namık Kemal’in yazdığı Cezmi adlı eseri kabul edilse de Ahmet Hamdi Tanpınar, Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyat Tarihi adlı kitabında Ahmet Mithat Efendi’nin yazdığı Yeniçeriler’i ilk tarihî roman olarak kaydeder. Yeniçeriler, Türk edebiyat tarihinin bilinen ilk tarihî romanı olmasına rağmen üze-rinde pek fazla eleştirel nitelikli bir çalışma yapılmamıştır. Bunun nedeni tarihî roman olarak önceliğin Cezmi’ye uygun görülmesi ya da Yeniçeriler’in yakın zamana kadar Latin alfabesi-ne aktarılmaması olabilir. Ancak, Türk edebiyat tarihleri içinde önemli bir yere sahip olan Tanpınar’ın edebiyat tarihinde Cezmi’ye bir bölüm ayrılmasına rağmen Yeniçeriler’in bir iki cümleyle geçiştirilmesi dikkat çekicidir; çünkü Tanpınar “[t]arihî romanların en mühimi şüphesiz Selim III. yenilikleriyle Kabakçı isyanını ele aldığı “Yeniçeriler” (1872) ve “Dünyaya İkinci Geliş” (1874) romanlarıdır” (470) demektedir. Yeniçeriler romanı üzerinde yeterince durulmamasının diğer bir nedeni de Türk edebiyatında “tarihi roman” konusunun özellikle 1980’lerden sonra tartışılmaya yeni yeni başlanmış olmasından ileri gelebilir. Tarih ve roman ilişkisi, söz konusu olduğunda tartışmaların merkezinde, tarihin kurgusunda kurmaca bir tür olan romana ne şekilde kaynaklık edebileceği, “tarihi gerçekliğe” romanda ne ölçüde bağlı kalınacağı ya da böyle bir zorunluluğun olup-olmayacağı yer alır. Bununla birlikte, tarihi romanın yazar ve okur açısından çekiciliği ya da cazibesinin ne olduğu da bu tartışmaların önemli bir parçasıdır. Bu bildiride Yeniçeriler adlı eserden hareketle “gerçeklik” ve “kurmaca” olanın nasıl yapılandırıldığı ve bu yapının Tanzimat döneminin resmi ideolojisi ile ne kertede örtüştüğü değerlendirilecek ve “ihanet” odağında “anti-yeniçeri” olgusu tartışmaya açılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çocuk Edebiyatı Çevirisinde Kişi Adları, Yer Adları, Anlatım Tarzları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20657</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20657</guid>
      <author>Didem TUNA</author>
      <description>Bu çalışmada, Le Petit Nicolas (Küçük Nicolas) başlıklı bir çocuk kitabı serisi ve çevirileri üzerinden; çocuk edebiyatı çevirisinde kişi adları, yer adları ve anlatım tarzının aktarımı ele alınmaktadır. Çalışmanın bütüncesini, serinin ilk kitabı olan Le Petit Nicolas (Küçük Nicolas); üçüncü kitabı olan Les Vacances du Petit Nicolas (Küçük Nicolas’nın tatilleri) dahilindeki C’est papa qui décide (Kararı baba verir), La plage, c’est chouette (Plaj çok güzel) ve On est rentrés (Geri döndük) başlıklı öyküler ve bu öykülerin Türkçe, İngilizce ve Almanca çevirileri oluşturmaktadır. Çalışmada öncelikle öykülerin evrensel yönü ele alınmakta, diğer yandan kişi ve yer adları başta olmak üzere metinlerin çocuklar açısından alımlanmasını etkileyen çevirmen kararları, özgün metin ve çevirileri üzerinden karşılaştırmalı olarak incelenmektedir. Daha önce yapılmış bir çalışma (Tuna, 2017) yola çıkılmak suretiyle, Jan Van Coillie’nin (2014) çocuk edebiyatında kişi adlarının çevrilmesine yönelik olarak sınıfladığı 10 stratejiden yararlanılarak, öykülere yeni karakterler katıldıkça ad çevirilerine yönelik olarak izlenen stratejilerde tutarlılık olup olmadığı incelenmektedir. Van Coillie’nin (2014) sınıflamasından ayrıca yer adı çevirilerinin değerlendirilmesinde de yararlanılmaktadır. Diğer yandan, kaynak metinde kullanılan özgün çocuk diline erek metinlerin ne derece yakın durdukları, ondan ne derece uzaklaştıkları ve onu ne derece aştıkları ya onun ne kadar gerisinde kaldıkları irdelenmekte ve çocuk dilinin yansıtılmasına yönelik alınmış her bir kararın metinleri nasıl etkileyebileceği üzerinde durulmaktadır. Buna bağlı olarak, metni şekillendirmeden önce, alınacak her bir kararın olası sonuçlarının yalnız ad ve mekanlar gibi daha somut öğelerin çevirisi yönünden değil, anlatım tarzı gibi metnin anlam evrenine katkı sağlayan, ayrıca okunabilirliğini ve gördüğü ilgiyi etkileyen diğer özellikleri yönünden de ele alınmasının önemi vurgulanmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kıbrıs'ta Türkçülük Düşüncesinde Hakikat Gazetesi Başyazarı Mehmet Fikri’nin Yeri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20637</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20637</guid>
      <author>Ahmet ÜNGÜDER</author>
      <description>1878 de mülkiyeti Osmanlı devletinde olmak üzere İngilizlere kiralanan ve 1914’te İngiltere tarafından ilhak edilen Kıbrıs’ta ada Türklerine, Osmanlı-Türk kimliği yerine sadece Müslüman kimliği dayatılır. Bununla birlikte Kıbrıs Türkleri çeşitli vesilelerle Türklük vurgusunda bulunurlar. Türklük ve ay-yıldız yasağını delerler. Örneğin geleneksel Türk seyirlik oyunlarının Kıbrıs’taki devamı Karagöz’de, ada Türklerince başındaki başlıkta “ay-yıldız” bulunan Sümbül Hanım tipi yaratılırken, Akbaba (1897-1898) ve Seyf (1912-1914) gibi gazetelerin ilk sayfadaki başlıklarının kenarına veya üstüne ay-yıldız sembolü yerleştirilir. 1912 Balkan Savaşı’ndan itibaren I. Dünya Savaşı ve Anadolu’daki Türk Kurtuluş mücadelesi sırasında Türklük duygusu, Kıbrıs Türk aydınlarınca yeniden dillendirilir. Bu canlanmanın arkasında ada Rumlarının taşkınlıkları, İngiliz yönetiminin baskısı kadar Balkan Savaşı’ndan sonra Osmanlıcılık fikrinin iflas edip Türkçülük fikrinin doğması da yatar. Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının 1911’de başlattıkları dilde, Türkçede sadeleşme “Yeni Lisan” hareketi, Kıbrıs’ta da taraftar bulur. Bunun yanında İttihat ve Terakki’nin Lefkoşa’da merkezinin olması, Enver Paşa taraftarlarının faaliyetleri, adada Türkçüleri güçlendirir. Türkçülük düşüncesinin dillenmesinde Kıbrıs gazete ve dergilerinin bazıları başı çeker. 1912-1914 yılları arasında çıkan ve ittihatçı dünya görüşüne sahip olan Seyf’te milliyetçi yazı ve şiirler bulunurken, Ankebut (1920-1923) ve Hakikat (1920-1932) gazetelerinde bu milliyetçi şiirler artarak devam eder. Hakikat gazetesinin başyazarı olan Mehmet Fikri yazdığı yazı ve şiirlerle vatan, bayrak ve Türklük duygusunu yoğun biçimde işler. Ada Türkleri üzerinde Türkçülük fikrinin kuvvetlenmesi bakımından önemli bir etkisi bulunan Mehmet Fikri’nin Türkçü milliyetçi şiirleri, 1950’lerde Özker Yaşın’la patlayacak olan destansı-milliyetçi şiirin arka planını, zemininin hazırlar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>British Library’deki Türkçe Yazma Eserler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20776</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20776</guid>
      <author>Emek ÜŞENMEZ</author>
      <description>British Library’nin (İngiltere Milli Kütüphanesi) kuruluş tarihi 1750’li yıllara dayanmaktadır. Daha önce British Museum bünyesinde hizmet veren kütüphane yasal bir düzenleme ile British Museum’dan ayrılarak British Library adı altında müstakil bir yapıya kavuşturulmuştur. 1998 yılında Kraliçe tarafından resmi törenle açılan British Library 150 milyondan fazla belgeyi bünyesinde barındırmaktadır. British Library ihtiva ettiği kitap ve diğer içerikler bakımından dünyanın en büyük ikinci kütüphanesi olarak kabul edilmektedir. British Library binası Londra merkezde ulusal ve uluslararası tren seferlerinin buluşma noktası olarak kabul edilen St Pancras-Kings Cross istasyonunun hemen bitişiğinde yer almaktadır. British Library’deki Türkçe yazma eserler için hazırlanmış ve günümüz itibari ile kütüphanedeki tüm Türkçe yazma eserleri ihtiva eden bir katalog bulunmamaktadır. 1888 ve 1958 yıllarında hazırlanan Türkçe yazma eserler kataloğu ve broşürü günümüz araştırmacıları için yeterli değildir. British Library’deki Türkçe yazma eserler çok çeşitlidir. Temel ve başlangıç olarak Doğu Türkçesini temsil eden Göktürkçe, Eski Uygur Türkçesi, Karahanlı-Harezm-Kıpçak sahası, Çağatay Türkçesinden Batı-Oğuz Türkçesini temsil eden Azerbaycan Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesi, Osmanlı Türkçesi, Türkiye Türkçesi ile yazılmış çok sayıda yazma esere ulaşmak mümkündür. Bunların dışında British Library hemen hemen bütün Türk lehçelerinde (Başkurt, Özbek, Tatar, Kazak, Kırgız, Çuvaş vb) eser barındırmaktadır. Bu çalışmada British Library’deki Türkçe yazma eserlere genel hatları ile değinilmiştir. Kütüphanenin tarihçesi sunularak mevcut Türkçe yazma eserlerin seyri ve macerasını takip amaçlanmıştır. Türkçe yazma eserler ait oldukları döneme göre kabaca tasnif edilmiş; ilgili döneme ait bazı yazma eserlerden örnekler sunulmuştur. Türkçe yazma eserler üzerine yapılan katalog ve broşür çalışmalarına, kütüphanedeki Türkçe yazma eserlerin nereden nasıl temin edildiğine dair notlara ayrıca yer verilmiştir. Eserler muhteva bakımından da bir sınıflandırmaya tabi tutulmuştur. Divanlar, mecmualar, tezkireler, fermanlar, tarih kitapları, edebiyat, müzik, astronomi, tefsir, Kuran vb çok farklı alanlarda yazılmış 4000 civarında Türkçe yazma esere sahip British Library, bu yönüyle araştırmacıların ilgisini çekmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yazınsal Yapıtlarda Melezlik Olgusu ve Bir Eğretileme Olarak Çeviri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20689</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20689</guid>
      <author>Hülya YILMAZ, Füsun ATASEVEN</author>
      <description>Günümüzde melez kimliğini eserlerine yansıtan çok sayıda yazar vardır. Söz konusu yazarlar, çokkültürlü ve çokdilli bir dünyayı hedefleyen toplumumuzun temsilcileri gibidirler. Bununla birlikte bu yazarlar, onları oluşturan geçmişlerini inkâr etmezler. Onların kullandığı dil, çift kimliklerinin gerilim alanıdır adeta, çünkü dil kimliğin en önemli parçasıdır. Bu makale, etnometodolojik yöntemler çerçevesinde ve çeviribilim bakış açısıyla yazınsal yapıtlarda “kimlik” ve “aidiyet” kavramları bağlamında yazarı niteleyen çokkültürlülük ve melezlik olgularının yazıda izlerini sürmeyi hedeflemektedir. Sorunsalımızın kuramsal bölümünü oluşturan bu çalışmada özellikle, melez kişilerde, kimlikler arasındaki gelgitlerin, dönüşümlerin mecazi anlamıyla bir çeviri deneyimi, bir eğretileme olarak görülmesini ve o bağlamda ele alınmasını sağlamak üzere çeviribilim, sömürgecilik-sonrası söylem ve etnopsikiyatri alanları arasında düşünce boyutunda bağlar vurgulanacaktır. Özetle bu çalışmada amacımız kalıplaşmış, kural olmuş, genel algının ve ortak bilinç ve sağduyunun toplumsal eylemimize yansımasını (etnometodoloji), toplumsal bir eylem olan çeviri eylemine yansımasını incelemektir (çeviribilim).Toplumsal eylem olarak çeviri, varolanın dönüştürülmesi, evrilmesi, başka bir biçime geçmesidir. Çeviri artık belli bir disiplin açısından ele alınmamakta, çok disiplinli bir yaklaşım gerektirmektedir. Hatta çeviri artık merkezî önem taşıyan bir eğretilemeye, zamanımızın anahtar sözcüklerinden birine dönüştü diyebiliriz. Özetle çeviri kavramı sosyal bilimler için her anlamda tam bir buluşma noktasıdır, bir başka deyişle disiplinlerötesi bir anlayış olarak tüm sosyal bilim dallarını kapsar niteliktedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Letaif-i Rivayat’ta Evlilik</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20559</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20559</guid>
      <author>Semih ZEKA</author>
      <description>Ahmet Mithat Efendi, Tanzimat Dönemi edebiyatında üretkenliği ile “yazı makinesi”, okurlarına basit düzeyde olsa da yeni bilgileri aktarma gayreti ile “hâce-i evvel” şeklinde anılmış bir sanat ve düşünce insanıdır. Osmanlı Devleti’nin Batı’ya yöneldiği bir dönemde o, ele aldığı edebi türlerle Türk edebiyatına yön vermiş, bunun yanında çığır açıcı isimlerden biri olmuştur; çünkü eserleriyle okurlarının dünya ile ilgili algısını etkilemiştir. Ahmet Mithat Efendi, 1872 yılından 1894 yılına kadar parça parça hikâyeler yayımlamıştır. Daha sonra bu hikâyeleri Letaif-i Rivayat başlıklı bir kitapta bir araya getirmiştir. Yirmi dokuz hikâyeden oluşan bu kitapta o, birçok toplumsal konulara değinmiştir. Bu konulardan biri evliliktir. Bu çalışmada Letaif-i Rivayat içinde yer alan hikâyelerde evlilik konusunun hikâyelere yansıma şekilleri incelenmiştir. Çalışmamız bu amaç doğrultusunda iki ana başlık altında ele alınmıştır: Evlilik öncesi ve evlilik sonrası. Evlilik öncesi başlığı altında yazarın evliliğe olumlu ve olumsuz bakışının nedenleri, evlilik öncesinde çiftlerin yapmaları gereken işler ve evlenme merasimleri ele alınmıştır. Evlilik sonrası başlığı altında ilk olarak Ahmet Mithat Efendi’nin evliliğe zarar verecek durumlara dair örnekleri değerlendirilmiştir. İkinci olarak hikâyelerde yer alan evli çiftler arasındaki sevginin durumu incelenmiştir. Bunların yanında yazarın kadınların evlilik sonrası bireysel varoluşlarıyla ilgili örnekleri ele alınırken onun çok eşlilik karşıtlığı, erkeğin eşinin ölümünün hemen ardından evlenmesine yönelik tepkisi ve mutlu bir evlilikte çocuğun etkisine dair düşünceleri bu hikâyeler bağlamında ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kütahya Manilerinde Geçen Yerleşim Adları Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20727</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20727</guid>
      <author>Erdal ADAY</author>
      <description>Mâniler; Anadolu insanını duygularını, değer yargılarını, beklentilerini geleneğini, serzenişlerini en sade biçimiyle anlattığı türlerden biridir. Bu araştırmada Kütahya mânileri üzerine yapılan çalışmalardan hareketle, yerleşim yeri adları üzerine bir inceleme yapılmıştır. Araştırmada toplam 99 mâni, şekil, içerik, ağız özellikleri açısından incelenmiştir. Mâni konusunda yapılmış olan akademik çalışmalardan da faydalanılarak aynı kalıp üzerine söylenen maniler üzerine de durulmuştur. Mâni söyleyicisi yaşadığı bölgenin özelliklerini, tarihi unsurlarını, sosyal hayatını, kültürel değerlerini ve yaşadığı yerin adını metinde yansıtır. İcra ortamının yakınlığı sebebiyle ortak kalıplar şeklinde oluşan mânilerin birbirlerine yakın yerleşim yerlerinde aynen tekrarlandığı söylenebilir. Halk Edebiyatı metinlerinin en önemli özelliklerinden birisinin çeşitlenme özelliği olduğu göz önüne alınacak olursa bu benzerliğin doğal olduğu söylenebilir. Anonim Halk Edebiyatı türleri içerisinde en eski türlerden olan mâniler söyleyişi kolay olduğu için her ortamda ve konuda söylenebilir. Kütahya yöresi manilerinde değişik yerleşim adlarının isimleri geçmektedir. Özellikle Kütahya olmak üzere Kütahya’nın ilçeleri Altıntaş, Domaniç, Gediz, Simav, Tavşanlı, Emet, Hisarcık(Asarcık), İlçelere bağlı belde ve köy adları; Kayaarası, Kuşulu(Guşulu), Akçaalan, Yolaklı, Dumlupınar gibi yerleşim yerlerinin yanında Edirne, Ankara, Bursa, İstanbul, İzmir gibi tarihi ve kültürel yerleşim yerlerinden de bahsedilmektedir. Yerleşim adları en fazla birinci dizede yer almaktadır. 99 mâninin 52 tanesinde birinci mısrada, 23 tane üçüncü mısrada, 2 ve 4.dizelerde ise 12’şer defa yerleşim adları geçmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tekerlemelerinin Oluşum ve Aktarımında Yeni Bir Ortam: Tekerleme Siteleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20841</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20841</guid>
      <author>Aslı BÜYÜKOKUTAN TÖRET</author>
      <description>Bireyi şaşırtma, eğlendirme ve keyiflendirmenin yanı sıra masal, halk hikâyesi gibi anlatı türlerinde dinleyiciyi anlatıya hazırlama, çocuk oyunlarında ebe ve eş seçimi, dil gelişimi, mevsim törenlerinde doğa olaylarını kontrol altında tutma gibi işlevlere sahip olan tekerlemelerin, gelişen teknolojiye uyum sağlayarak tekerleme sitelerine de taşındığı görülmektedir. Çoğunlukla bağlı bulundukları türle ilişkileri bağlamında değerlendirilen, anlamlarından ziyade işlevleriyle ön plana çıkan tekerlemeler, sanal ortama aktarıldığı andan itibaren, yüz yüze iletişim hâlinde olmayan bireylerin birbirleriyle paylaşımlarda bulunmalarını sağlamaktadır. Kendine has şekil, muhteva ve anlatım özelikleri olan tekerlemelerin, internet sitelerinde icra edilmesi, geleneğin aktarılması ve yeniden üretilmesi açısından önemlidir. Yazıda, sözlü kültür ortamında yaratılan ve kuşaktan kuşağa aktarılan, bazıları yazılı edebiyat metinleri içinde yer alan tekerlemelerin, internet sitelerindeki icrası üzerinde durulmuştur. Geleneğin icrasına dair tespit ve değerlendirmeler, tekerleme sitelerinin içeriği, amacı ve hedef kitlesi; sitede yer alan tekerlemelerin sunumu; yayıncı/editör, okuyucu ilişkisi ve yapılan yorumlar ışığında yapılmıştır. Sosyal medyada yer alan sanal mekânlarda soru sormaksızın yapılan incelemelere dayanan çalışmanın hareket noktası, doğrudan tekerleme başlığını taşıyan ve hâli hazırda aktif olan www.tekerlemelerimiz.com ve www.tekerlemeler.biz adlı sitelerdir. Bu çalışma ile ağırlıklı olarak çocukların dünyasında yer bulan ve onları yansıtan tekerlemelerin işlevlerini internet sitelerinde ne şekilde yerine getirmekte olduğu sorusuna da cevap aranmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çağdaş Dil ve Edebiyat Öğretimi Ortamlarının Önemli Bir Boyutu: Görsel Olanı Okumak</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20724</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20724</guid>
      <author>Yüksel GİRGİN, Safiye KARABABA</author>
      <description>Gelişen ve değişen dünyada çocuk sürekli olarak teknolojik araçlarla ve kitle iletişim araçlarıyla yüze yüze gelmektedir. Karşılaştığı bu teknolojik dünya içerisinde çocuğun görsel imgelerle etkileşim kurması olası bir durumdur; ancak bu etkileşim sonucunda görsel imgeleri anlamlandırabilmesi için bazı becerilere sahip olması gerekmektedir. Geleneksel becerilerin dışında kalan görsel imgeleri okuma becerisine sahip olan çocuk dış dünyayı daha rahat bir şekilde anlamlandıracaktır. Görsellik günlük yaşamda kendisini hissettirse de eğitim alanında çok fazla önemsenmemekteydi. Çocuk eğitim ortamlarında görsel araç ve gereçlerle ya karşılaşmamakta ya da karşılaşsa bile görsel imgeleri anlayamamaktaydı. Görsel araç ve gereçlerin eğitim ortamlarına girmesiyle birlikte görsel imgeleri okumanın önemi daha da arttı. Çünkü çocukların karşılaştıkları görselleri anlayabilmeleri ve yorumlayabilmeleri için bu görselleri nasıl okuyacaklarını da bilmeleri gerekmektedir. Bu durumdan yola çıkılarak 2005-2006 eğitim öğretim yılında uyulamaya konan İlköğretim Türkçe Dersi Öğretim Programı (1-5. sınıflar) na dinleme, konuşma, okuma ve yazma temel becerilerine ek olarak “Görsel Okuma ve Görsel Sunu” kazanımlarının da eklenmesi yaşamakta olduğumuz dünyanın gereksinimlerine uygun bireyler yetiştirme yolunda önemli bir adımdır. Görsel okuryazarlık sayesinde çocuk hem günlük yaşamında hem de eğitim hayatında görsel öğeler hakkında bilgi sahibi olup olay ve nesneler hakkında mantıksal ve duygusal çıkarımlarda bulunabilecektir. Derleme niteliğindeki bu çalışmada öğrencilerin görsel imgelerle karşılaştıklarında bunları okuma, yorumlama ve değerlendirme yapabilmeleri için çeşitli bulgular etrafında tartışmayı amaçlamıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


