






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2017 Sayı Volume 12 Issue 20</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=344</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>حل المنظوم عند ابن الأثير بين الدلالة والتركيب</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20575</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20575</guid>
      <author>Karim Farouk Ahmed ABDELDAİM</author>
      <description>ملخص: تناول ابن الأثير في كتابيه المثل السائر والوشي المرقوم ما أطلق عليه حل المنظوم، وهو ما يعد تحويل فن أدبي لفن أدبي آخر، عن طريق التعبير في الفن المحول إليه عن دلالة الفن المحول بتراكيب مشابهة أو مفارقة لتراكيبه؛ لذا تهتم الدراسة برصد العلاقة بين الدلالة والتركيب من جهة الثبات والتغير في تناول ابن الأثير. الكلمات المفتاحية: ابن الأثير، تركيب، دلالة، منظوم، حل. تمهيد: تناول ابن الأثير في كتابيه المثل السائر والوشي المرقوم العلاقة بين بعض أجناس الأدب فضلا عن علاقتها بالقرآن الكريم والحديث الشريف، وذلك عن طريق ما أطلق عليه حل المنظوم، ويرتبط هدف ابن الأثير من حل المنظوم بتلقين الكاتب طريقة مثلى تعينه على فن الكتابة وإنشاء الرسائل، وتلك الطريقة تميز من اتبعها عن غيره؛ لذا كان لزاما عليه أن يؤهل نفسه لهذا الفن بالاطلاع على فنون من الأدب، ومن ذلك الاحتكاك بالأدب الشعبي الصادر عن محاورات الناس اليومية: "وعلى كل حال فإن صاحب هذه الصناعة ينبغي له أن يعلم ما تقوله النادبة في المآتم، وما تقوله الماشطة عند جلوة العروس، وما يقوله المنادي في السوق على السلعة</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Risâlet Dönemi İlişkilerinde Bir Hakaret Unsuru Olarak Sebb ve Şetm</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20761</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20761</guid>
      <author>Cafer ACAR</author>
      <description>Bu makalede, Risâlet döneminde Müslümanlarla Müşrikler‎ arasındaki ilişkiler ‎bağlamında Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara yönelik hakaret (şetm/sebb)‎‏ ‏ithamları ‎ele alınmıştır. Hareket noktamız sebb ve şetm kavramlarıdır. Müşrikler‎ ve onların ‎temsilcisi konumunda olan kişilerin özellikle Hz. Peygamber’i, kendi değerlerine ‎hakaret etmekle suçladıkları görülmektedir. Sebb ve şetm gibi kavramlarla dile ‎getirilen bu ithamların gerçek mahiyeti nedir sorusu makalenin temel konusudur. Bu ‎sorunun cevabını bulmak için, öncelikle sebb ve şetm kavramları cahiliyeden itibaren ‎örnekleriyle anlaşılmaya çalışılmıştır. Ardından bu kavramla ilgili gerek Kur’an’daki ‎gerek hadis literatüründeki yansımalar siyer literatürü üzerinden değerlendirilerek ‎sonuca ulaşılmaya çalışılmıştır. ‎ Sebb ve şetm kelimeleri, genel olarak sövgü ve hakaret şeklinde tercüme edilmiştir. ‎Ancak, ima yoluyla tarizlerden galiz küfürlere varıncaya kadar geniş bir anlam ‎içeriğine sahiptir. Müşrikler‎in bir propaganda örneği olarak sürekli Hz. Peygamber’i ‎sebb etmekle suçlamaları gerçekte Mekke dönemi boyunca şirk dini ve kültürünün ‎değerine dair Kur’an ayetlerinin hitabından kaynaklanmaktadır. Hz. Peygamber’in bir ‎elçi olarak galiz küfürler ettiği asla düşünülemez. Bununla birlikte bazı ‎Müslümanların Arap kültüründe yerleşik hakaret ifadelerini, Mekke döneminin ‎baskıcı ortamı karşısında bir tepki olarak ortaya koymuş oldukları düşünülebilir. Buna ‎binaen olsa gerek Müslümanların hakarete haklarının olmadığı Allah’ın ikazıyla ‎ortaya konmuştur. ‎</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Seferilikte Mesafe ve Zaman Kriteri ile İlgili Değerlendirmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20667</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20667</guid>
      <author>Halil İbrahim ACAR</author>
      <description>Seferilik insanların, hayatın bir döneminde mutlaka karşılaştığı bir durumdur. Bunun varlığı konusunda ittifak olmakla birlikte mahiyeti, İslam Hukuku kaynaklarında tartışmalı bir şekilde ele alınmıştır. Seferilikle ilgili genel bilgilerden ziyade sefer mesafesinin tespitiyle ilgili görüşler önem arz etmektedir. Çünkü yapılacak bu tespitlere bağlı olarak bazı ibadetlerle ilgili hükümlerin değişmesi söz konusu olacaktır. Sefer mesafesiyle ilgili olarak üç görüş öne çıkmaktadır. 1- Zahiri mezhebinin görüşü. Bu görüşe göre sefer müddeti için bir sınır bulunmamaktadır. Seferilik hükümlerinin uygulanabilmesi için belirli bir mesafeye gitmek şart değildir. Uzak olsun yakın olsun her yolculukta hükümler değişir. 2- Şafii, Maliki ve Hanbeli mezheplerine göre seferilik ölçüsü orta yürüyüşle iki günlük yolculuk veya ağır yükle ve yaya olarak iki konaklık mesafedir. 3-Hanefi mezhebine göre ise üç günlük yolculuktur. Buna göre hükümlerin değişmesini gerektiren mesafenin asgari ölçüsü, mutedil bölgelerde yılın en kısa günleri hesabıyla, orta yürüyüş yani normal yaya yürüyüşü veya deve yürüyüşüyle üç gün üç gecelik yoldur. Daha sonraki dönemlerde âlimler üç günlük süreyi saate çevirmişler. Bunun için de yılın kısa günleri dikkate alınarak normal yürüyüşle her gün için ortalama 6 saat olmak üzere, üç gün için toplam 18 saat belirlemişler. Bilahare bazı âlimler de saat hesabını kilometreye çevirmiş ve bir kimsenin 18 saatte, yaya veya deve yürüyüşü ile ancak 90 km lik bir mesafeye gidebileceğine, dolayısıyla bu mesafe miktarınca yolculuk yapanların seferi olabileceğine hükmetmişlerdir. Bu görüşler çerçevesinde kısaca şöyle bir değerlendirme yapılabilir. Seferiliğin tespiti ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de ayet bulunmamaktadır. Sünnet olarak Hz. Peygamber’in uygulamaları bulunmakla birlikte mezhep imamlarının hadis kabul kriterlerinin birbirinden farklı olması sebebiyle aynı hadislerden hüküm çıkarma yoluna gidilememiştir. Dolayısıyla yolculuğun tanımıyla ilgili geçmiş dönemlerde yapılan değerlendirmeleri, İslam hukukçularının bulundukları dönem şartlarını dikkate alarak yaptıklarını söylemek mümkündür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hanefî Usûlcü Habbâzi’nin (ö. 691/1292) Bazı Hadîs Usûlü Konularına Yaklaşımı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20763</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20763</guid>
      <author>Nurullah AGİTOĞLU</author>
      <description>Hadîsler İslam’ın ikinci temel kaynağıdır. Usûlcüler Kur’an ve hadîs metinlerini nass terimi çerçevesinde incelemişlerdir. Müslüman âlimler arasında sünnete ve hadislere uyma, onları delil ve örnek alma konusunda bir görüş ayrılığı yoktur. Görüş ayrılığı sünnetin ve hadislerin nasıl anlaşılması ve yorumlanması gerektiği konusundadır. Bu noktada usûlcülerin özellikle de Hanefi usûlcülerinin konuya yaklaşımları dikkat çekmektedir. Sünnet, haber, mütevatir, meşhur, âhâd vb. konulara yaklaşımları hadisçilerden bazen farklı olabilen usûlcü âlimlerden biri de Hanefî usûlcü Habbâzî’dir. 629 (1232) yılında Hucend’de doğan, Hârezm’e ve Bağdat’a geçip oralarda ilimle meşgul olan Hanefî fakîhi ve usûlcüsü Ebû Muhammed Celâleddîn Ömer b. Muhammed el-Hucendî el-Habbâzî daha sonra Şam’a dönüp el-Hâtûniyye el-Berrâniyye Medresesi’nde ders vermeye başlamıştır. Bu medresede ders verebilmek için dönemin en üstün Hanefî âlimi kabul edilmek gerekliydi. Onun bu vasıfta bir âlim, fıkhın hem usûlünü hem de fürûunu çok iyi bilen bir fakîh, aynı zamanda ibadet ve zühd ehli bir kişi olduğundan bahsedilmiştir. Hanefî fıkhının önemli kaynaklarından el-Hidâye’nin şerhi olarak hazırladığı Şerhu’l-Hidâye, Kelâma dair yazdığı el-Hâdî fî Usûli’d-Dîn adlı eserleri bulunmaktadır. Öne çıkan eseri el-Muğnî fî Usûli’l-Fıkıh üzerinde ise birçok şerh çalışması yapılmıştır. Biz de tebliğimizde Habbâzî’nin bazı Hadis Usûlü konularına yaklaşımını el-Muğnî fî Usûli’l-Fıkıh adlı eseri çerçevesinde ele alıp inceleyeceğiz. Onun Hanefî usûlcü ve fakîh olarak bazı Hadis Usûlü konularına yaklaşımını tespit edip değerlendirme yoluna gideceğiz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Temel Naslar Çerçevesinde Tekfîrcilik</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20721</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20721</guid>
      <author>Selahattin AYDEMİR</author>
      <description>Bu makalede İslâm dinine mensup olduğunu ifade etmesine rağmen başkası tarafından o dinin sınırları içinde olmadığı iddiası, ayet ile hadîs metinleri ve onların içeriği bağlamında problematik açıdan incelenmiştir. Araştırmada, İslâm dünyasında siyasî ihtilafların başlamasıyla Müslümanlar arasında bütünlüğün bozulup ayrılıkların baş göstermesiyle beraber oluşan grup ve fırkaların birbirlerine karşı tekfîri bir silah olarak kullanmalarının Müslüman cemiyetine verdiği zarara işaret edilerek bir sonuca ulaşılmak hedeflenmiştir. Tekfîr akımı, İslâm Tarihinde Müslüman camianın bütünlüğünü bozması açısından bir dönüm noktası olması yanında çağımızın hali hazırda en başat sorunlarındandır. Müslümanlar arasındaki sevgi ve muhabbeti engelleyen ciddi bir tehdittir. Bu süreç her türlü ihtilaf ve iftirakın daha da büyümesine hatta derinleşmesine sebep olmaktadır. Böylece birlik ve beraberlik ruhunun yok olması yanında ümmetin bütün enerjisi, iç sorunlarla tüketilme tehlikesiyle karşı karşıya kalınmaktadır. Tekfîr, başkası tarafından kişinin söz ya da fiillerinin İslâm inancına uygun olmadığı düşüncesiyle onu, küfürle itham etmektir. Dinî bir kavram olan tekfîrin kullanılmasında alınacak başlıca referans Kur’an ve Hz. Peygamber’dir. Bu iki kaynağın tekfîre bakışı net yansıtılırsa meselenin önemli oranda vuzûha ereceği aşikârdır. Dolayısıyla bu çalışmada ayet ve hadîslerin tekfîre bakışı yansıtılmaktadır. Çıkan sonuçlar hakkında değerlendirmeler yapılmaktadır. İslâm dairesi içerisinde olduğunu şehâdet eden ve bazı amellerine bunu yansıtan bir Müslüman hakkında tekfîr ithamında dikkatli olunmasının kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Netice itibariyle tekfîrde bir ölçü ya da izafiliğin olup olmadığı yansıtılmaktadır. Bu görecelikte ortaya çıkan temel sorun grup fanatizmi ve kendi din anlayışlarını kabul etmeyen gruplara karşı psikolojik üstünlük sağlama çabasıdır. Bu problemin üstesinden gelme durumunda Müslüman toplumun vahdetini sağlama önündeki önemli bir engelin kalkacağı anlaşılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Fârâbî’de Ruhun Ölümsüzlüğü Meselesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20828</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20828</guid>
      <author>Mehmet Ata AZ</author>
      <description>Ruhun bedenle nasıl bir ilişki içerisinde olduğu, bireysel nefslerin bedenin ölümü ile birlikte varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği ile kişisel kimliğin devam edip etmeyeceği gibi sorular, bedenin ölümüyle birlikte ruhun akıbetinin ne olacağı bağlamında cevaplanması gereken sorulardır. Fârâbî’nin ruhun ölümsüzlüğünü kabul etmediği, özellikle bazı ruhların bedenin ölümüyle birlikte yok olacağına inandığı ileri sürülmüştür. Fârâbî’nin, insanın sadece Faal Akıl tarafından kendisine verilen rasyonel nefsin ölümsüz olduğuna, geriye kalanın ise yok olacağına inandığı iddia edilmiştir. Çalışmamızda, sudur nazariyesi bağlamında özgün bir nefs anlayışı geliştiren Fârâbî’nin, nefsin tabiatı itibariyle ölümsüz olmadığını ancak onu kazanma ve ölümsüz olma potansiyeline sahip olduğunu kabul ettiğini göstereceğiz. Fârâbî, nefsin ölümsüzlüğü ve öteki dünyadaki durumu meselesini mutluluk, erdem ve aklın yetkinleşmesi bağlamında ele almaktadır. Ona göre insani nefs, Faal Aklın yardımıyla önce bilkuvve, sonra bilfiil, en sonunda da müstefad akıl seviyesine çıktığında mutluluğun en üst seviyesine ulaşmaktadır. Mutluluğun en üst seviyesine ulaştığında akli nefs ölümsüzlüğü elde edebilmektedir. Dolayısıyla Fârâbî’ye göre ölümsüzlük, nefsin akli aşamaları geçtikten sonra kazanabileceği bir mertebedir. Buna göre, ilim ve hikmeti elde eden, ahlaki melekelerini geliştiren, nazari bilgilerini ameli aşamaya taşıyan erdemli insanların nefsleri, bireysel kimliklerini de muhafaza ederek ölümsüz olabileceklerdir. Bedensel özelliklerden soyutlanamayan nefisler ise cismani bedenle birlikte yok olacaklardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İslam'ın İlk Devrinde Kültürel Dönüşüm Aracı Olarak Eğitim</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20608</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20608</guid>
      <author>Suat CEBECİ</author>
      <description>İslam dininin insanlığa kapsamlı bir eğitim faaliyetiyle sunulmasında ilk kuşak müslümanlar bu faaliyetin hem öğreneni hem öğreteni olmuştur. Onlar bu tarihi dönüşüm sürecinde yerleşik olanı terk etme ile yeniye intibakın güçlüğünü birlikte yaşamışlardır. İlk dönemdeki dönüşümün dinamikleri olarak çocuk eğitimi, yetişkin eğitimi ve aile eğitimi öne çıkmaktadır. Yeni bir dinin kabulü ve benimsenmesi yetişkinlerle ilgili bir mesele olduğu için ilk eğitim faaliyetleri doğal olarak yetişkinler üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu faaliyetler iki ayrı özellik arz ediyordu. Birincisi, müslüman olmayanlara değiştirici ve dönüştürücü yeni bilgi ve değerlerin öğretilip benimsetilmesi, ikincisi de yeni değerler üzerinde bir kimlik, kültür ve sosyal yapı inşa edilmesiydi. Yetişkin eğitimi için Mekke’de Erkam b. Ebu’l-Erkam’ın evi seçilmişti. Burası; öğretmeni Resulullah, öğrencileri ashap, öğretim programı da Kur’an olan yetişkinler okulu idi. Hz. Peygamber’in Medine’ye öğretmen olarak gönderdiği Mus’ab b. Umeyr, Medine’de Es’ad b. Zürarenin evini ikinci bir yetişkinler okulu haline getirmiştir. İlk dönemdeki yetişkin eğitimi kurumlarının üçüncüsü ise bizatihi Hz.Peygamberin yaptırdığı Suffe’dir. Burası, Medine’de evi olmayanların ve dışardan gelenlerin barındıkları, Kur’an-ı ve İslam’ın esaslarını öğrendikleri yatılı mektep mahiyetindedir. Çocuk eğitimi sorunu, Medine’de sosyal kurumların teşekkülü sırasında hissedilmeye başlanmıştır. Sahabe arasında çok az kişi okuma- yazma bildiğinden ilkin çocukların eğitimi için Müslüm olmayan öğretmenler istihdam edilmiştir. Çocukların eğitiminde bir ölçüde Suffe kullanılsa da yeterli olmayınca Küttab adı verilen mektepler açılmıştır. Çocuklar İslam öncesi kültürün ağırlığı devam ederken dünyaya geldiklerinden çocuk eğitiminde önemli rolü olan toplumun kültürel formları, adet ve gelenekleri gibi sosyal dinamiklerden yararlanma imkanı yoktu. İlk dönemde henüz İslam öncesi cahiliye kalıplarından, adet ve alışkanlıklarından arınmış bir toplum yapısı oluşmadığından İslami değerler sistemi üzerine bir aile yapısının inşa edilmesi oldukça güçtü. Dönüşüm sürecinin en zor işi olan aile ve çocuk eğitiminin dünyada eşine rastlanmayacak şekilde başarılmıştır. Hanım sahabiler mescide devam ederek Peygamberin sohbetlerine katılmışlar, O’ndan kendilerine ayrı bir program yapmasını sağlamışlar, Peygamber eşlerinden bilgi almış, öğrendiklerine göre çocuklarını eğitmiş, ailelerini düzene koymuşlardır. Eşleri onların u çabalarını sürekli desteklemiş ve teşvik etmişlerdir. İlk dönem uygulamalarından; eğitimin bir hayat tarzı olduğu, müşterek çabalarla, sistematik organizasyonlarla yürütülmesi gerektiği, toplumda kimlik ve kültür oluşturma ameliyesi olarak ele alındığını görüyoruz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yargılamada Şahitlik ve Ahlâk</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20803</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20803</guid>
      <author>Yılmaz FİDAN</author>
      <description>İslâm yargılama hukukunda ilk devirlerden bu yana şahitlik bir ispat vasıtası olarak daima önemini korumuştur. Bunu Kur’an-ı Kerîm’de yer alan konu etrafındaki bazı âyetler yanında Hz. Peygamber’in bazı uygulamaları şekillendirmiştir. Şahitliğin İslâm hukukunda fıkıh ilminin çeşitli mevzularında olduğu gibi dini ve vicdani bir tarafının da varlığı dikkatleri üzerine çekmektedir. Buna göre insanlar tarafından şahitliğin yerine getirilmesinde gönüllü denetim sistemi ile orijinal bir özelliğe sahip olduğu görülür. Ayrıca şahitlerin taşımaları gereken bazı evsafın bulunup bulunmadığının tespiti yöntemleri ve bu konunun ele alınışı kaynaklarda tarihi bir gelişmenin varlığına işaret etmektedir. İslâm hukukçularının çoğunluğun kabulüne göre şahitlerin iyi hal sahibi oldukları tespit edilmelidir. Bu işleme, tadil veyahut tezkiye adı da verilmektedir. Tanık beyanı sonrasında, şahitte adalet sıfatının tespitine ilişkin bir soruşturma işlemi yapması, şahit hakkında zann-ı galib hasıl etmesi ve kararını ancak bundan sonra vermesi hakimin kendisinden beklenmektedir. Bu yöndeki uygulamaların ilk zamanlardan itibaren gelişme kaydederek Hz. Ömer’in uygulamalarında ve daha sonra Hanefî imamlarından İmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed’in fetvalarında iyice teşekkül ettiği ve bu konuda kaynaklarda serpiştirilmiş vaziyette zengin bir bilginin bulunduğu gözlemlenir. Şahitlerin güvenilirliği hakkında yapılan araştırma ve tezkiye işleminin Hanefi Mezhebi ve Maliki mezhebi kaynaklarında daha güçlü şekilde savunulduğu ve zamanla da apayrı bir önem kazandığı görülür. Hanefiler genel manada fetvaya şahitlerin hallerinin araştırılması yönündeki imameynin / Ebu Yûsuf ile İmam Muhammed’in sözü edilen görüşünü kabul edip buna göre amel ettikleri ve yargıda işlettikleri gözlemlenir. Nihayet bunun Mecelle’de kanun haline getirildiği de herkesçe bilinmektedir. Medeni Kanunun kabulü ile Türk hukukunda şahitlere yemin verdirilmesi usulü ile yetinilmiş ve şahit soruşturulması usulü ilga olunmuştur. Burada kanun önünde herkesin tanık sıfatını haiz olduğu ön kabulünden yola çıkılmış tezkiye usulü askıya alınmıştır. Buna sebep olarak belli zorluk ve sıkıntılar gerekçe olarak gösterilmiştir. Buna mukabil günümüzde şahitlerin soruşturulmasının gereği ve bundan olumlu neticeler alınabileceği gerçeği basit bir bakışla öngörülebilmektedir. Mahkemelerde bilmeyerek ve istemeyerek yalancı şahitliklere dayalı kararlar verilmesinden böylece işin başında iken sakınmak mümkün gözükmektedir. İslâm hukukunda öz olarak denenmiş ve belli esaslara bağlanmış olan şahit soruşturulması usulü mevcuttur. Bilgisayar, internet ve yargı ağları gibi teknik iletişim araçlarından da yardım almak suretiyle mahkemelerin ve hakimlerin görevleri muhakeme usulü açısından daha verimli hale getirilebilir. Müslümanlıkta din, inanç, ibadet, hukuk, ahlak ve insan faktörü bütünleşmiş şekilde vazife görürler. Bu konunun / tezkiyenin, genel adaletin tahakkuk ettirilmesinde, mahkeme kararlarının doğru çıkmasında, yargı hatalarının asgariye indirilmesinde, kamu düzeninin tesisinde ve de toplumdaki bireyler arasında iyi ahlakın hakim olmasındaki rolü büyüktür. Ferdî anlamda dinî, ahlâkî, vicdanî otokontrol neticesinde; kamusal anlamda ise hakim tarafından bir gün soruşturulma endişesi neticesinde, toplumda suç, ceza ve kabahat oranlarında ister istemez istatistiksel açıdan düşüş meydana gelir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yusuf Sûresi 24. Ayet Üzerine Bir Meal Çalışması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20547</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20547</guid>
      <author>Şemsettin IŞIK</author>
      <description>Kur’an-ı Kerim, bütün zamanlara ve mekânlara hidayet rehberi olarak gönderilmiş bir kitaptır. Bu özelliği, onu vazgeçilemez bir müracaat kaynağı kılmış ve müntesipleri arasında anlaşılıp hayata uygulanması için kıyamete kadar sürecek olan bir yarışı başlatmıştır. Bu da bazen süregelen kültürel birikim üzerine yeni katmanlar koymaya vesile olmuş, bazen de geçmişi sorgulamış ya da farklı pencerelerden bakmak suretiyle bir anlam zenginliğinin doğmasına neden olmuştur. İşte biz de bu harekete bir küçük katkıda bulunma duygusundan güç alarak, Yusuf suresi 24. ayet üzerinde anlama ve anlamlandırma faaliyetine katkıda bulunmak istedik. Zira Yusuf suresi 24. ayete dair yapılan meal çalışmalarında, birbirine benzer anlamlar verilmişken, yapılan tefsirlerde oldukça ayrıntılı ve bir o kadar da birbirinden farklı yorumlar yapılmıştır. O zaman bu kadar farklılığa imkân veren bu ayetin mealine, mevcut yorumlar çerçevesinde yeniden bir kez daha bakmaya ihtiyaç duyduk. Netice itibariyle gördük ki, şimdiye kadar yapılan anlamlandırmaların yanında, kısmen farklı bir meal çalışması yapmak da mümkün görünmektedir. Buna da ilgili ayette yer alan ‘hemmet bihi’ ve ‘hemme bihâ’ fiiline yüklenen ve yüklenebilecek olan anlamlara ayetin kendi iç bütünlüğünün ve metinsel bağlamının imkân vermesidir. Bu tür bir okuyuş da hem söz konusu fiillerin Kur’an-ı Kerim’deki kullanış biçimleri ile sözlük ve tefsirlerde yer alan anlamlarını göz önünde bulunduran bir meal çalışması yapmaya hem de Hz. Yusuf’un başına gelen skandal durum karşısındaki korunmuşluğuna farklı bir şekilde bakmaya imkân vermiş olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yahudilikte Savaş Kuralları ve Savaşla İlgili Yaklaşımlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20788</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20788</guid>
      <author>Sami KILIÇ, Abdullah ALTUNCU</author>
      <description>Yahudiler, Mısır’dan Musa peygamberin öncülüğünde çıkışlarından itibaren Hâkimler ve Krallar dönemi başta olmak üzere tarihin birçok döneminde Ortadoğu’daki savaşların merkezinde yer almışlardır. Yahudilikte savaşların kaynağı, amacı ve kuralları, kutsal metinlerde yer alan vaat edilmiş toprakların ele geçirilmesi ve korunması ile ilgili ifadelerde belirtilmektedir. Genel olarak Yahudilikteki savaş ile ilgili kural ve yaklaşımlar, Musa peygamber döneminden itibaren oluşmaya başlamıştır. Ayrıca, kutsal metinlerin yorumu niteliğinde olan dini otoritelerin görüşleri, savaşların amaçlarını ve kurallarını detaylandırmaktadır. Bu manada Yahudilikte savaş, Milhemet Mitsva ve Milhemet Reşut olarak ikiye ayrılmaktadır. Bununla birlikte Yahudi kutsal metinlerine göre bu kuralların dışında hareket edilmesi, Yahudiler açısından birçok olumsuz durumun yaşanmasına, savaşlarda yenilgiye ve elde edilen toprakların kaybedilmesine neden olmuştur. Diğer taraftan Yahudilerin tarihi süreç içerisinde karşılaştıkları bazı toplumsal olay ve kriz dönemleri, yeni yaklaşımların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu yaklaşımlar ise Yahudilikteki Tanrı anlayışı, sürgün, diaspora, mesih beklentisi ve altınçağ dönemi gibi kavramlar etrafında şekillenmiştir. Bu makalede, Yahudilikte dini ve sosyal hükümlerin belirlendiği dönem olarak kabul edilen kutsal metinler döneminde ortaya çıkan savaşla ilgili kurallar ve yaklaşımlar Tanah pasukları etrafında incelenerek ele alınacaktır. Makale verileri, dökümantasyon tekniğiyle elde edilmiş ve deskriptif metot kullanılarak Dinler Tarihi açısından değerlendirilmiştir. Böylece Ortadoğu merkezli savaşlarla ilgili olgu ve gerçekliklerin anlaşılmasına katkı sağlanması amaçlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Engelli Gençlerin Gelişim Özellikleri Ve Din - Ahlak Eğitimi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20725</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20725</guid>
      <author>Mustafa Naci KULA</author>
      <description>Bu çalışma, engelli gençler için dini ve ahlak eğitimde bir rehberlik sağlama amacını taşımaktadır. Biyo- psiko-sosyal değişim ve gelişmeleri ile kendine özgü bir dönem olan gençlik döneminin içinde oluşu ve çocukluktan yetişkinliğe geçişi yaşayan bir gencin doğum öncesi genetik bir nedenden ya da hamilelik dönemindeki rahatsızlık veya alkol uyuşturucu madde kullanımından dolayı doğuştan gelen; daha sonra ise kaza, hastalık gibi bir sebepten dolayı engellilik durumu ile karşılaşması, onun hayatında çok önemli bir süreci beraberinde getirmektedir. Çünkü engellilikten kaynaklanan tedavi, bakım, psiko-sosyal uyum gibi bazı zorlukları aşma mücadelesi, gencin yaşamını önemli hale getirmektedir. Bu süreçte tıbbi tedavi, psiko-sosyal destek yanında gencin eğitimi de gençlik döneminin gelişim özelliklerinin sağlıklı gelişmesine ve engellilikten kaynaklanan zorluklarla baş etmede yardımcı olma açısından ayrıca üzerinde durulması gereken bir konu olma özelliğini taşımaktadır. Özellikle engelli gencin dini ve ahlaki eğitimi kendine özgü yönleri ile ayrıca ele alınması gereken bir husustur. Zira gençlik döneminin dini ve ahlaki gelişim özellikleri, gencin kişilik gelişiminde önemli bir yeri olmakla birlikte gence verilecek eğitimde dikkate alınması gereken bir durumdur. Bu nedenle gencin din eğitiminde başta neden engelli olduğunu kavramaya yönelik engelliliğin anlamını doğru tespit edici dini bilgiler verilmelidir. Engelliliğin kesinlikle Allah’ın bir cezası olmadığı anne babanın günahını yüklenmeyle de ilişkisinin bulunmadığı Dini referanslarla izah edilmelidir. Bu durumun her insanın hayatında yaşadığı ailevi, sosyal, ekonomik ,psikolojik bazı zorluklar gibi Allah’ın insanı zorluklar karşısında çözüm üretme becerisini ve en güzel davranışı ortaya koyma kabiliyetini sınaması yanında hayatın kurallarını doğru bir şekilde gerçekleştirmeyi öğrenme ve benzer durumu yaşayanlara da yardımcı olma açısından bize farklı şeyleri öğrenme durumuyla karşılaştırdığı anlatılabilir. Aynı şekilde hayatta paylaşma, dayanışma, yardımlaşma, başkalarını anlama gibi sosyal hayatın sürekliliğini sağlayan bazı ahlaki değerler üzerinde de durarak eğitim verilebilir. Bunlar sayesinde de genç engellilik durumunu kabullenerek sağlıklı bir psiko-sosyal uyum sürecini gerçekleştirebilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ebu’l-Berekat El-Bağdadi’nin Tanrı Anlayışı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20678</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20678</guid>
      <author>Yakup ÖZKAN</author>
      <description>Bu çalışmada Ebu’l-Berekat el-Bağdadi’nin Tanrı anlayışı ele alınmaktadır. Bu kapsamda Tanrı’nın sıfatları genel olarak, Tanrı’nın birlik ve bilgi sıfatı ise özel olarak incelenmektedir. Ebu’l-Berekat, Tanrı’nın özsel sıfatlarını ispatlamada varolanları öz, sıfat ve fiil şeklinde üçe ayırır. Özün varlığı kendisindendir. Sıfatın özdeki varlığı, öz dolayısıyla, öz ile birlikte ve öz içindir. Ayrıca sıfat, özde bulunan haldir. Fiil ise sıfat aracılığıyla özden ortaya çıkar. Bu durum, bütün varolanlar için geçerlidir. Ebu’l-Berekat Tanrı için özsel olumlu sıfatları kabul eder. Ona göre Tanrı bütün varolanların genel bir ilkelikle ilk ilkesidir. Bu ilkeye göre O’nun özü özlerin, sıfatları sıfatların, fiilleri fiillerin ilk ilkesidir. Yalnızca her varolanda varlığın nedenselliği O’na nispet edilir. Yokluk ve eksiklik belirten sıfatlar açısından ise Tanrı, ancak olumsuzlama üzerine kurulu sıfatlarla nitelendirilebilir. Filozofa göre Tanrı fiillerini irade, bilgi ve ereğe bağlı olarak yapar. Tanrı’nın ereği, kendi cömertliğidir. O, İlk ve Sondur; fail olmasıyla İlk, erek olmasıyla Sondur. Tüm varolanlar O’nun cömertliğinden zorunlu olur. O’nun cömertliği, kendi özsel sıfatlarındandır. Ebu’l-Berekat, birlik sıfatını özel olarak inceler. Çünkü birlik tanrısal sıfatların en özel olanıdır. O, Tanrı’nın her bakımdan bir ve mutlak yalın olduğunu belirtir. Ebu’l-Berekat bilgi sıfatı konusunda Aristoteles ve İbn Sina’nın düşüncelerini eleştirir. Ona göre Tanrı’nın akletmesi ve bilmesi kendi özsel yetkinliği dolayısıyladır. Tanrı’nın kendisi dışındakileri kavraması ile kendisinde başkalık ve kavranılanların çokluğu ile kendisinde çokluk bulunması gerekir şeklindeki itirazı Ebu’l-Berekat kabul etmez. Çünkü bu çoğalma, özde değildir, göreceliklerde ve ilişkilerdedir ki bunlar Tanrı’nın özünde çokluğu gerektirmez. Değişen kavranılanların değişmesi ile Tanrı’nın değişmesi göreceli bir anlam olup özün kendisiyle bir ilişkisi yoktur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Annemarie Schimmel’in Tasavvufî Anlayış Tarzı Bağlamında Şekillenen Dahi, Tasavvufî ve Akademik Kişiliği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20661</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20661</guid>
      <author>Esma SAYIN</author>
      <description>Tasavvuf kültürü açısından bakıldığında kadın mutasavvıfların daha ilk dönemden itibaren çok etkin olduğu görülür. İfade edilen bu kadın mutasavvıfların başında Râbiatü’l-Adeviyye (ö. 185/801), Râbia eş-Şamiye, (ö.135/752), Câfer-i Sadık’ın kızı Aişe (ö. 224/838), Nişaburlu Fatıma oldukça popüler örneklerdendir. Bu tespit, bir Batılı Oryantalist ve İslâm tasavvufunu yakından tanıyan Annemarie Schimmel tarafından da benimsenmiştir. Bu görüşü benimseyen Schimmel, tasavvuf kültürünü içselleştirmiş hem bayan bir mutasavvıf hem de çok yönlü bir ilim insanıdır. Dahi bir akademisyen ve mutasavvıf olan Annemarie Schimmel, hem çok yönlü tasavvufî kişiliği hem de multi-disipliner çalışmalarıyla dikkat çekmiştir. İşte bu noktadan bakıldığında Schimmel’in çalıştığı ilmî alanlar; onun çok yönlülüğünü, olağanüstü zekâsını ve derin maneviyatını ortaya koymaktadır. Schimmel; dinler tarihi, mukayeseli dinler tarihi, genel tarih, kültür tarihi, bilim tarihi, antropoloji, folklor, tasavvuf felsefesi, tasavvuf tarihi, edebiyat, felsefe, din felsefesi, din sosyolojisi, din psikolojisi, sanat tarihi, biyografi, güzel sanatlar, musiki, ilahiyat, eğitim vs. gibi pek çok alanla ilgilenmiştir. Özellikle Schimmel’in dinler tarihi ve tasavvuf tarihinde öne çıkan ilim dünyası için orijinal diyebileceğimiz görüşleri bulunmaktır. Bütün bu yönleriyle Schimmel, hem temel İslam bilimlerine hem de felsefe ve din bilimlerine hâkimiyetiyle bu iki ilim dalının bütünlemesine anlaşılmasında ve yorumlanmasında önemli katkıları olmuş bir ilim insanıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Örf ve Âdetin İslam Borçlar Hukuku Hükümlerine Etkisi Üzerine Bir Tahlil: Hanefî Mezhebi Özelinde</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20646</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20646</guid>
      <author>Ali Aslan TOPÇUOĞLU</author>
      <description>İslâm’da insanın ve dolayısıyla toplumun mutluluğu hedeflendiği için insanlar tarafından teşekkül ettirilmiş örf ve âdete kaynaklık vasfı verilmiştir. Bununla birlikte örf ve âdete dayanan uygulamalar, mutlak manada kabul veya reddedilmemiş, İslam’ın temel prensiplerine uygun olup olmadığı kıstasına göre bir değerlendirmeye tabi tutularak uygun olanlar kabul edilmiş, uymayanlar ise reddedilmiştir. Dolayısıyla İslâm’da hukukun kaynağı olarak örf ve âdetler, İslâm hukukunun temel kaynaklarında yer almayan hukukî alanlarda önemli bir yere sahiptir. Ayrıca aslî kaynaklarda yer alan hükümleri teyit etmek için örf ve âdetin hakemliğinde ortaya çıkan yeni meselelere çözüm getirilmiştir. Çünkü öteden beri insanların kullandıkları sözlerin ve yapageldikleri muamelelerin İslâm’a aykırı olmayanların tanınması ve hüküm verilirken göz önünde bulundurulması, insanlara kolaylık sağlanması ve onlardan sıkıntının bertaraf edilmesi kabilindendir. İnsanları örf ve âdetlerinden uzaklaştırmak ise onları meşakkat ve sıkıntıya sokmak anlamına gelir ki bu durum, İslâmî hükümlerin konulma amacının insanlara kolaylık sağlama ve onlardan sıkıntıyı giderme olduğunu belirten Kur’an ve Sünnet’te yer alan hükümlere aykırılık teşkil eder. Örf ve âdet, toplumsal hayatın zamanla oluşan şartlarından doğduğu ve toplumda aynı kurallara uyan insanlar arasında bir ortak payda vazifesi icra ettiği için Hanefî kaynaklarda birçok meselenin hükmü, örf âdete dayandırılmıştır. Bu durum, örf ve âdete dayanan davranışların zamanla hukukî düzenlemeye konu olabileceğinin bir göstergesidir. Dolayısıyla İslam hukukunun kaynaklarına zenginlik ve esneklik katan bir niteliğe sahip olan örf ve âdetin hüküm verilirken dikkate alınması, İslam hukukunun dinamizmini sağlamlaştıran ve çağdaş gelişmelere uyumunu sağlayan bir işlev görmektedir. Bu çalışmada örf ve âdetin İslam hukukundaki yeri üzerinde ana hatlarıyla durulduktan sonra Hanefî mezhebi bağlamında örf ve âdetin borçlar hukuku ile ilgili hükümlere etkisi ele alınacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ahmed Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’inde Nur Kavramı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20759</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20759</guid>
      <author>Hamide ULUPINAR</author>
      <description>Sözlükte “aydınlık, ışık” gibi anlamlara gelen nur kavramı İslam düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. Kavramın bu denli önemli olmasının nedeni, Kur’an-ı Kerîm’de yer alan ve sureye adını veren Nur âyetinde Allah’ın kendisini “Allah göklerin ve yerin nûrudur” şeklinde tanımlamasıdır. Nur kavramı, İslam kültüründe olduğu gibi tasavvuf kültüründe de geniş yer tutmuş, kavram hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. İlk dönem sûfîleri, nûru daha çok iyilik, zulmeti ise kötülük anlamında kullanmışlardır. Daha sonraki dönemde muhakkik sûfîler, varlığı nur, yokluğu zulmet olarak ifade etmişlerdir. Pîr-i Türkistan unvanıyla meşhur olan Ahmed Yesevî, Orta Asya’daki Türklerin Müslüman olmasında, daha sonra da öğrencileri/halifeleri vasıtasıyla Anadolu’nun İslamlaşmasında en etkili şahsiyet olarak kabul edilmiştir. Onun öğretileri “Hikmet” adı verilen öğütleriyle dilden dile yayılmış ve Divân-ı Hikmet isimli eseriyle günümüze ulaşmıştır. Ahmed Yesevî’nin Divân-ı Hikmet isimli eserinde önemle üzerinde durduğu kavramlardan biri nurdur. O, nur kavramını Allah, Hz. Peygamber, iman, gönül ve göz nûru anlamlarında kullanmıştır. Kâinattaki her şeyin Allah’ın nûrundan ve Hz. Peygamber’e bahşettiği nurdan neşet ettiğini belirterek kavramı ontolojik açıdan yorumlamıştır. Kavramın “iman, gönül ve göz nûru” anlamında kullanılışında ise konu genel olarak ilk dönem sûfîlerinde olduğu gibi varlık nazarından değil ahlâkî açıdan değerlendirilmiştir. Makalede, Ahmed Yesevî’nin nur kavramını kullandığı anlamlar, konunun tasavvufi gelenekteki yeri ile birlikte ele alınacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>نظرة البخاري إلى أبي حنيفة والحنفية</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20413</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20413</guid>
      <author>Enbiya YILDIRIM</author>
      <description>لقد كان الإمام البخاري محط اهتمام المحدثين في مختلف العصور سواء من حيث كتاب الصحيح الذي يُعد من أجل وأصح كتب الحديث، أو من حيث أفكاره وآرائه. ولذلك فقد أعدت الآلاف من الأبحاث والدراسات بهدف تناول الكتاب المذكور من مختلف النواحي. والأمر ذاته ينطبق على كتبه التي تحتوي على عالمه الفكري حيث ألف الكثير من الأبحاث بشأنها. ويبدو أن الأبحاث سوف تستمر، إذ أن كل عصر سوف يشهد ظهور دراسات سواء بشأن كتاب الصحيح، أو بشأن مصنفه. إن إحدى المسائل التي تجري النقاشات بشأنها منذ عصور في سياق الصحيح ومصنفه هي نظرة البخاري إلى الإمام أبي حنيفة وأتباع مذهبه، والمسند الذي أسس عليه هذا الرأي الذي ورد في كتبه وعلى رأسها الصحيح. إن هذا الموضوع يساهم من جهة في مسألة كيفية رؤيتنا لكتاب الصحيح، ومن جهة أخرى يسلط الضوء على النقاشات الدائرة بين أهل الحديث والحنفية. يتم تناول الموضوع المشار إليه في هذا المقال الموجود بين أيديكم – بإلقاء نظرة على العلاقات بين الإمام البخاري والحنفية – بخطوطه العريضة. ونامل بان يوضح هذا البحث عند قراءته الموضوع المتناول في ذهن القارئ، ويقدم مساهمة مهمة في أبحاث ودراسات القائمة بشأن الحديث في تركيا.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hukuk Felsefesi Açısından Tabii Hukuk Teorisi ve İslam Hukuku</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20425</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20425</guid>
      <author>Şahban YILDIRIMER</author>
      <description>Tabii hukuk teorisi ve İslâm hukuku, metafizik kaynaklı olmaları nedeniyle hukuk felsefesi açısından birçok konuda ortak bir literatüre sahiptir. Bu durumun teori ve pratikte ne tür benzerliklere ve ayrılıklara neden olduğunun incelenmesi gerektiği kanaatindeyiz. Ancak her iki hukuk sisteminde ortak literatürün ve kavramsal benzerliklerin çokluğunun, bu sistemleri bire bir eşleştirmeyi mümkün kılmadığını vurgulamak isteriz İslam hukuku ile karşılaştırdığımız tabii hukuk teorisi, tarihin belli dönemlerinde ortaya çıkmış ve bir süre sonra tarihin derinliklerinde kaybolmuş bir teori değildir. Aksine bu hukuk teorisine olan inanç bazı farklı yaklaşımlarla da olsa günümüze kadar gelmiştir. Bu yönüyle dinamik bir anlayışa sahip olduğunu kabul etmek gerekir. XX. yüz yıla gelindiğinde ahlak felsefesine olan ilginin artması ve bunun neticesinde bireyüstü değer ve norm sisteminin kabulü yönünde temayüllerin çoğalması, tabii hukuk teorisinin gündemde kalmasında etkili olmuştur. Tabii hukuk idesi ile tabii hukuk doktrini ince bir çizgide bir birinden farklı şeylerdir. Bu teoriyi savunanlara göre tabii hukuk doktrininin sürekli değiştiği buna karşılık tabii hukuk idesinin ‘asıl’ ve ‘öz’ olması nedeniyle değişmediği vurgulanır. Bundan dolayı da tabii hukuk doktrininin herhangi bir şekilde eleştirilmesiyle tabii hukuk idesinin reddedilmiş olmayacağını ifade ederler.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî’nin Bilgi Anlayışı ve İlimleri Tasnifi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20787</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20787</guid>
      <author>Ömer Ali YILDIRIM</author>
      <description>İlimler tasnifi konusu tasnifi yapan filozofun varlık ve bilgi felsefesiyle yakından ilişkili olmasından dolayı önemli bir meseledir. Hatta filozofun varlığın gerçek bilgisini elde etme yolunda benimsediği yöntem ve bu konuda dini bilgiye bir rol verip vermediği de onun ilimleri tasnifine yansımaktadır. Bundan dolayıdır ki, filozofun din-felsefe ilişkisine dair görüşlerinin izdüşümüne bu alanda rastlanmaktadır. Bu durum bize ilimler tasnifini incelemenin filozofun varlıkla kurduğu ilişkiyi incelemek olduğunu göstermektedir. İlimler tasnifinin ontolojik bir boyutu olduğu gibi onun felsefesinin pratik yönüyle de doğrudan ilişkili bir yönü vardır. Bu yön de onun ilimlerin öğrenim ve öğretim sürecinde izlenecek sıranın ve benimsenecek metodun tespiti noktasında yardımcı olmasıdır. İslam düşüncesinde öne çıkan hemen her büyük filozof ilimler tasnifiyle ilgili görüşlerini ortaya koymuştur. Ebü’l-Berekât da kendinden önceki filozoflar tarafından yapılan tasnifleri incelemiş ve kendi felsefesi doğrultusunda yeni tasnifler önermiştir. Ancak o, kendinden önceki filozoflara bu konuda eleştiriler getirmesine rağmen, bize bütünlüklü bir tasnif de bırakmamıştır. Kitâbü’l-Mu‘teber’de ilimler tasnifiyle ilgili olarak farklı öneriler yer almaktadır. Biz bu çalışmada onun Meşşâî filozofların tasnifleri hakkındaki değerlendirme ve eleştirilerinden hareketle onun adına birden fazla tasnif ortaya koymaya ve bunlar arasında da en fazla öne çıkanı tespite çalışacağız. Bu doğrultuda hareket ederken bir taraftan da önerilen tasnifin ne tür kriterler üzerine kurgulandığı, filozofun felsefesiyle –bilhassa da onun epistemolojisiyle- hangi yönlerden örtüştüğü ve kendinden önceki tasniflerden de hangi yönlerden farklılaştığını ortaya koymaya çalışacağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


