






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2017 Sayı Volume 12 Issue  1</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=330</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Yeni Bir Belgeye Göre XVI. Yüzyılın İlk Yarısında Rumeli Medreseleri ve Müderrisleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20138</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20138</guid>
      <author>Ercan ALAN</author>
      <description>Osmanlı İmparatorluğu’nda çok önemli görevleri ifa eden ilmiye sınıfı ve özellikle medrese teşkilatı ve müderrisler hakkındaki arşiv belgeleri daha çok XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren görülmeye başlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’na kendinden önceki Türk-İslam devletlerinden tevarüs eden ve daha kuruluş yıllarından itibaren varlığına rastladığımız medrese kurumu ve müderrislik mesleğine ilişkin ilk bilgiler kroniklere, vakfiyelere, birtakım arşiv belgelerine ve bazı ulema biyografilerine dayanmaktadır. Medreseler ve müderrisleri hakkında temel kaynak olan kadıasker ruznamçeleri ve ruus defterleri XVI. yüzyılın ortalarından itibaren seri halde tutulmaya başlanmıştır. İncelememize konu olan defter ise Kanuni Sultan Süleyman döneminin başlarına ait olup 933 (1527) tarihlidir. Bu defter; dönemin Rumeli kadıaskeri olan Fenarizade Muhyiddin Çelebi zamanında kaleme alınmıştır. İki bölümden oluşan defterin ilk bölümünde; çoğu İstanbul’da olmak üzere Rumeli’deki medreseler ve burada görev yapan müderrislerin kısa biyografileri verilmiş; ikinci bölümde ise Rumeli medreselerinden münfasıl olan müderrislerin kim oldukları kaydedilmiştir. Defterin içerisindeki bilgiler ile başka bazı arşiv kayıtları bu defterin, bir kadıasker ruznamçesi olabileceğini akla getirmektedir. Bu haliyle bu defter; Rumeli kadıaskerliğinin medrese ve müderris kayıtlarını içeren ilk ruznamçesi olma özelliğini taşımaktadır. Sonuçta, defterin türü her ne olursa olsun, içerdiği bilgiler hem ulema biyografileri hem de Osmanlı ilmiye teşkilatı hakkında çok ayrıntılı veriler sunmaktadır. Bu bakımdan bu defter, konuya ilişkin erken dönemlere ait kaynak eksikliğini de telafi etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tarihsel Süreç İçinde Selçuklular Devrinde Halep Kalesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20080</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20080</guid>
      <author>Necmettin AYAN, Firdevs ÖZEN</author>
      <description>Halep şehri, Suriye’nin kuzeyinde, kuzeyden güneye ve doğudan batıya giden yolların kesiştiği, son derece stratejik bir mevkiide bulunmaktadır. Bu özelliği ile tarihin her döneminde önemini koruyan bir kent olan Halep, 1086 yılında Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşâh devrinde Selçuklu hakimiyetine girdi. Kısa süreli Selçuklu hakimiyeti Halep’e Türk-İslâm kültürünü her yönüyle yerleştirdi. Kadîm bir geçmişe sahip olan Halep’te en göze çarpan yapı, Halep Kalesi’dir. Tarihi M.Ö. 3000’li yıllara dayanan kale, Orta Doğu’da, hatta dünyada askerî mimarinin en dikkat çekici ve eski eserlerinden biridir. Eski şehrin merkezinden görkemli bir şekilde yükselir. Öyle ki uzun süre İslâm dünyasının harikalarından biri kabul edilmiştir. Halep Kalesi yapay bir şekilde oluşturulmuş eğimi ile oval biçimli doğal bir höyüğün üzerine konumlanmıştır. Düzenli bir plana sahip bulunmamaktadır. Arazisi düz olduğundan şehrin etrafı hendek, dış ve iç sur şeklinde üçlü savunma sistemiyle donatılmıştır. Selçuklu döneminde surlar elden geçirilerek tahkim edilmiş, yıkılan kısımları birçok kez onarılmıştır. Kalenin onarımı, yeni idarî ve sosyal yapıların ve savunma yapılarının inşâsı noktasında Nureddîn Zengî’nin kale tarihinde ayrıcalıklı bir yeri bulunmaktadır. Makalemizde bir Selçuklu kalesi olan Halep kalesi ve savunma yapıları, tarihî veriler ışığında değerlendirilmeye çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Kadın Kıyafetinin Dönüşümü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20111</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20111</guid>
      <author>Edip BUKARLI</author>
      <description>Gelenekçi bir yapıya sahip olan Osmanlı Devleti, yıllarca kadınların ne giyecekleri ve sokakta nasıl davranacakları konusunda fermanlar yayınlamıştır. Yürürlüğe giren bu fermanların sonrasında kadınlar uzun yıllar toplumsal sahadan soyutlanmıştır. Uzun yıllar boyunca bu süreci yaşayan kadınlar Tanzimat dönemi sonrası kamusal alanda aktif rol almaya başlamıştır. Bilhassa II. Meşrutiyet dönemiyle birlikte Türk kadını toplumun birçok alanında görünür olmaya başlamıştır. II. Meşrutiyet dönemi içinde Türk kadınının yaşadığı toplumsal, siyasal ve özellikle giyim kuşam üzerindeki değişim ve dönüşüm Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Aynı zamanda bu süreçte Türk kadını Cumhuriyetin modernleşme projesinin temel unsurlarından biri olarak da değerlendirilmeye başlanmıştır. Kadınların Batılılaşma/modernleşme süreciyle birlikte kendilerini bu modernleşme akımına adapte etmeleri giyiminden kuşamına yeni bir kadın kimliğinin oluşmasını sağlamıştır. Öyle ki bu yeni kadın kimliğin oluşmasında ülkenin batı modası etkisi altında kalması önemli bir etken olmuştur. Zaman içinde görülmüştür ki Türk kadını geleneksel ve tek tipleştirici çarşaf ve peçeden Tanzimat dönemi ile birlikte uzaklaşarak ve aynı zamanda Cumhuriyet dönemiyle birlikte daha modern bir giyim tarzını benimseniştir. Bütün bu gelişmelerin yanı sıra Türk kadını kıyafet konusunda Batı modasına uygun bir çağdaşlaşma süreci yaşayarak millî bir modanın oluşturulması fikrini gerçekleştirirken taklitçilikten ziyade kendi kültürüne uygun elbiselerle üretkenliğini ve çalışkanlığını da ortaya koyabilecek bir ortam yaratmaya çalışmıştır. “Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Kadın Kıyafetinin Dönüşümü” isimli çalışmada, Osmanlı Devleti’nde yaşayan ve uzun yıllar toplumdan soyutlanan Türk kadınlarının, Tanzimat fermanıyla birlikte oluşan özgür ortamda özellikle giyimlerine yönelik değişimlerinin değerlendirildiği ve buna bağlı olarak Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Türk kadınının giyim-kuşam değişimi ele alınarak Türk kadınının bu alanda nasıl ön plana çıktığı toplumsal alanda ne tür yeni roller edindiği ve bunun giyim kuşamları konusunda nasıl etkili olduğu açıklanmaya bilhassa Tanzimat sonrası Türk kadınının geleneksel giyim sürecinin daha modern ve Avrupalı giyim sürecine geçişi açıklanarak bu modernleşme sürecinin Türk kültürüne uygun milli bir moda oluşturulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Savaşan Tarafların Gözüyle Çanakkale Muharebeleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20263</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20263</guid>
      <author>Bahattin DEMİRTAŞ</author>
      <description>Osmanlı Devleti Marn Savaşı’nı kaybeden Almanya ile 2 Ağustos 1914’te önce bir ittifak anlaşması imzalamayı tercih etmek zorunda kalmıştır. Daha sonra İngiliz ve Fransız donanmalarından kaçan “Goben ve Breslav” isimli iki Alman gemisini satın aldığını belirterek teslim etmemiştir. Yavuz ve Midilli adı verilen bu gemilerin Alman Amiral Souchon komutasında 29-30 Ekim 1914 gecesi Kefe, Novorosisk, Odessa, Sivastopol’daki Rus liman ve şehirlerini bombalamasıyla Osmanlı Devleti savaşa resmen dâhil olmuştur. Osmanlı Devleti’ne önce 1 Kasım’da Rusya, daha sonra da 5 Kasım’da İngiltere ve Fransa savaş ilan etmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesiyle birlikte İttifak Devletleri rahatlamış ve savaş daha geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Bu savaşta Osmanlı ordusu yedi cephede mücadele etmiştir. Kafkas ve Galiçya cephesinde Ruslarla, Makedonya’da Yunan ve Fransızlarla, Çanakkale’de Fransız, İngiliz ve İtalyanlarla, Suriye, Hicaz-Yemen ve Irak cephelerinde İngiliz ordusu ile savaşılmıştır. Çanakkale Cephesi Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletleri ile çarpıştığı cephelerden biridir. Bu cephe Türk Ordusu’nun burada kazanmış olduğu büyük başarıdan dolayı çok önemlidir ve bu cephede kazanılan zafer I. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştirmiştir. İtilaf Devletleri’nin bu cepheyi açma amacı, Rusya’ya Boğaz üzerinden silah ve cephane yardımı yapmak ve Balkan Devletleri’ni kendi yanlarında savaşa sokabilmekti. Osmanlı Devleti’nin amacı ise İstanbul’un ve Anadolu’nun İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesini önlemekti. Çanakkale Muharebeleri ile bir ölüm kalım savaşı yaşanacaktı. Çanakkale savaşlarını tarafların gözünden karşılaştırmalı olarak ele almaya çalışacak olan bu çalışmamızda özellikle savaşı yaşamış olan asker ve sivil kişilerin hatıraları ve değerlendirmeleri esas alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1952’den Günümüze Türkiye-Küba Siyasi İlişkilerinin Analizi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20156</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20156</guid>
      <author>Mehmet Sait DİLEK</author>
      <description>Türkiye-Küba siyasi ilişkilerinin tarihsel kökenlerine bakıldığında özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren taraflar arasında çeşitli etkileşimlerin başladığı göze çarpmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti döneminde ise Türk dış politika aktörleri Meksika’daki Türk Elçiliği’ni akredite ederek (21 Eylül 1950) Küba ile siyasi ilişkileri yürütmeye başlamışlardır. Bununla birlikte taraflar 25 Kasım 1952’den itibaren Ankara-Havana arasında siyasi ilişkileri resmen kurduklarını açıklamışlardır. 1952 yılında Türkiye-Küba arasında siyasi ilişkiler tesis edilmişti ancak bu protokol bir formalite gereği yapılmıştı. Öyle ki 1950’li yıllarda iki ülke arasındaki ilişkilerin çok fazla geliştiğine dair bir işaret de yoktu. 1959 yılında ise Fidel Castro önderliğinde Küba’da iktidar ve ideoloji değişimi olduğundan iki ülke farklı cephelerde yer almak durumunda kalmış dolayısıyla taraflar arasında yakınlaşma söz konusu olamamıştır. ABD-Sovyetler Birliği arasında yaşanan Küba füze krizi, Havana-Ankara arasında 1952’de kurulmuş olan ilişkilerin daha da güç kaybetmesine neden olmuştur. Bu krizde iki süper güç, nükleer savaşın eşiğine geldiğinden kendi çıkarları doğrultusunda sorunu çözmeye odaklanmışlar bu durum da Türkiye’nin rahatsızlık duymasını kaçınılmaz kılmıştır. Türkiye’yi ve Küba’yı etkileyen füze krizi uzun yıllar iç ve dış basının manşetlerini de süslemiş ve her iki devletin ismi bu konuyla ilgili haberlerin büyük bir kısmında birlikte yer almıştır. Bu olayı müteakip uluslararası siyaset sahnesinde en çok tartışılan sorunlardan biri de Kıbrıs sorunu olmuştur. Türkiye, garantörlük hakkını kullanarak 1974’te Kıbrıs’a askeri müdahalelerde bulununca birçok Bağlantısız Ülkeler Hareketi üyesiyle, Üçüncü Dünya Ülkelerinde de bu durum tereddüt ve hoşnutsuzlukla karşılanmıştır. Dolayısıyla Kıbrıs sorunu, Türkiye’nin daha aktif bir dış politika izlemesine yol açmıştır. 1974’te Ecevit Hükümeti zamanında alınmış olan, bir kısım Bağlantısız ülkelerde yeni temsilcilikler açılması kararının ardından iki taraf Cezayir’deki diplomatik temsilcileri kanalıyla yapmış oldukları temaslar neticesinde daha sıkı işbirliği yapma kararı almışlar ve bu durumu ortak bir bildiriyle (6 Mart 1978) dünya kamuoyuna duyurmuşlardır. Bu bildiri neticesinde Türkiye’nin Havana Büyükelçiliği 1980 yılından itibaren faaliyetlerine başlamıştır. Soğuk Savaş sonrası ise iki ülke dış politika aktörleri karşılıklı üst düzey ziyaretler gerçekleştirerek; toplantılar düzenleyerek ve çeşitli alanlarda anlaşmalar imzalayarak ilişkileri geliştirme, güçlendirme ve çeşitlendirme amacıyla hareket etmeye başlamışlardır. Türkiye günümüzde makro boyutta Latin Amerika, mikro boyutta ise Küba ile Latin Amerika stratejisi kapsamında yakın ilişkiler kurmayı dış politika stratejilerinden biri olarak belirlemiştir. Bu makalede yazar, Türkiye-Küba siyasi ilişkilerini 1952 yılından günümüze bilimsel ilkeler ışığında ana hatlarıyla incelemeye tabi tutarak yeterince çalışılmamış bir konuda bir nebze de olsa katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Oryantalizm ve Avrupa’da Müslüman-Doğu’ya Dair Oryantalistik Çalışmaların Gelişimi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20146</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20146</guid>
      <author>Zeynep İNAN ALİYAZICIOĞLU</author>
      <description>Doğu-Batı ikileminde Doğu’nun Batı karşısında geri kalmışlığının bir nedenini de Batı’nın kavram dünyasında aramak gerekir. Bu kavram dünyasının merkezinde kuşkusuz Batı Avrupa vardır. Avrupa dünya tarihindeki egemenlik konumunu tanımlayıp, bu egemenliği meşrulaştırmaya yönelik bir söylem üretmiştir. Edward Said’in belirttiği gibi bu söylem de oryantalizmdir. Felsefi kökeni Hegel’e dayanan bu söylem, Avrupa/Avrupa-dışı veya Batı/Doğu ikilemine dayanır. Burada Batı, dinamizmi (yani kapitalizmi), akılcılığı (yani dini dogmadan arınmışlığı), liberal demokratik yönetim sistemini temsil ederken aynı zamanda eşsiz erdemlerle kutsanmış olarak tahayyül edilmiştir. Batı akılcı, çalışkan, üretken, fedakâr, tutumlu, dürüst, otoriter ve olgun, gelişmiş, becerikli, hareketli, bağımsız, gelişime açık resmedilmiştir. Özellikle Doğuysa Batı’nın karşısındaki öteki olarak akılcı olmayan, keyfi, tembel, üretmeyen, tahammüllü, cazip olduğu kadar egzotik ve karmaşık, despot, bozulmuş, çocuksu ve olgunlaşmamış, geri kalmış, pasif, bağımlı, durağan ve değişmeyen olarak betimlenmiştir. Bu çalışmada öncelikle Batı literatüründe “Doğu” terimi için kullanılan tanımlar ve tarih boyunca Doğu ve Batı arasında değişen sınır hakkında bilgiler verilecektir. Oryantalizmin tanımı yapılarak oryantalist söylemin Avrupamerkezci tarihyazımına etkisi irdelenecektir. Son olarak ortaçağdan 19. yüzyılın ortalarına kadar geçen süreçte Batı Avrupa ülkelerinde hem kişisel hem de kurumsal anlamda yapılmış oryantalistik çalışmalara yer verilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dünyadaki Gastronomi Müzeleri Üzerine Genel Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20102</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20102</guid>
      <author>Esra MANKAN</author>
      <description>Gastronomi turizmi, yerel kültürlerin mutfakları hakkında ilginç öyküler içermekte ve yerel kültürü ve kimlikleri temsil eden yerel veya özel bilgiler aktarmaktadır (Long, 2004; Ignatov ve Smith, 2006; Smith and Xiao, 2008). Bu nedenle, benzersiz mutfaklar sadece popüler seyahat yerleri inşa etmekle kalmayıp aynı zamanda bir ülkenin kültürel imajını geliştirmekte bu da mutfak kültürünü seyahat yeri içinde önemli bir cazibe haline getirmektedir. Gastronomi, turistlerin zaman, para ve ilgisini gerektiren önemli bir turizm çeşidi olmasının yanında, ekonomi içinde oldukça önemli bir unsurdur. Bu nedenle, gastronomi kavramı çok yönlü olarak ele alınmalı, konumlandırılmalı ve tüm turistik yerlerde gastronomi turizmi için, niş bir pazar yaratmak amacıyla tüm kaynakları ve paydaşları etkin ve verimli bir şekilde kullanmalıdır. Bu da gastronomi müzeleri, gastronomi deneyimleri ile sağlanabilir (Horng, J. S.,&amp; Tsai, C. T. S.2012). (Long, 2004). Uluslarası mutfak uygulamalarının yanında tarihi mutfaklar ve yemek müzeleri gibi özgün ve farklı deneyimler sunabilen destinasyonlar turistler için sadece destinasyon merkezi olmakla kalmayacak bunun yanında mutlak bir üstünlüğe sahip olacaklardır (Yıldız, E.Ö. 2016,32). Bu çalışmada dünyadaki gastronomi müzelerini tanımak ve tanıtmak amacıyla yürütülmüş olup literatür taraması yapılmıştır. Bu kapsamda turistik bir ürün çeşidi olan gastronomi müzeleri incelenmiş, dünyadaki örnekleri araştırılmış, sürdürülebilir turizm anlayışı için gastronomi müzelerinin çekim unsuru olması gerektiği üzerinde durulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cumhuriyet Döneminde(1923-1960) Çetin Bir Mücadele: Çekirge ile “Savaş”</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20122</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20122</guid>
      <author>Ömer OBUZ</author>
      <description>İnsanoğlu varoluşundan itibaren çeşitli afetler ile başa çıkmaya çalıştı. Bir afet olarak nitelendirilen çekirge salgınları da tarih boyunca toplumların başına adeta “bela” oldu. Bilhassa tarım arazilerine verdiği zararlarla kıtlık yaşanmasına yol açtı. Hem Osmanlı İmparatorluğu ve hem de Türkiye Cumhuriyeti döneminde yoğun olarak gerçekleşen çekirge istilalarına karşı çok çeşitli önlemler alınarak bu istilalarla mücadele edilmeye çalışıldı. Çalışmada Cumhuriyet döneminde yaşanan çekirge salgınları ve bunlara karşı alınan tedbirler incelenmektedir. Bu çalışma ile Cumhuriyetin ilanı ve sonrasında meydana gelen çekirge istilaları, ekili ve dikili arazilere verdikleri zararların boyutu, gerçekleşmesi muhtemel istilalar karşısında hükümetler tarafından alınan tedbirler, gerçekleşmiş olan çekirge salgınlarına karşı gerçekleştirilen müdahaleler ile yapılan yasal düzenlemeler değerlendirilmektedir. Yine bu kapsamda Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası işbirliğine ne denli önem verdiği gibi temel başlıkların bütün olarak ele alınması ile bir sonuca ulaşılması hedeflendi. Yanı sıra çalışmanın kapsamına giren dönem aralığında, Türkiye’nin hemen hemen her bölgesinde çeşitli türlerde çekirge salgınlarının meydana geldiği, dönemin basın organlarında haberlere konu olmuş ve arşiv belgelerinde de yine bu hususta çeşitli bilgiler yer almış idi. Dönemin siyaset adamları ve konunun uzmanları da etkin bir mücadele için ellerinden gelen her türlü gayreti gösteriyor idi. Dolayısıyla son derece önemli bir konu olan çekirge istilaları ile ilgili bu makalenin literatüre katkı sunacağı umulmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Harput İç Kalesi Kazısı 2014 Yılı Arkeolojik Buluntuları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20270</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20270</guid>
      <author>İsmail AYTAÇ</author>
      <description>Bu makale Harput İç Kalesi’nde 2014 yılında gerçekleştirdiğimiz arkeolojik kazılarda elde edilen mimari ve taşınabilir kültür varlıklarının bir bölümünün bilim dünyasına tanıtılmasını amaçlamaktadır. Harput İç Kalesinin ortasında Prof. Dr. Veli SEVİN' in bilimsel danışmanlığında, 2005- 2009 yılları arasında kazılar yapılmıştır. 2014 yılında yeniden başlatılan kazılar, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün izni ile Elazığ Müze Müdürlüğü’nün başkanlığında Doç. Dr. İsmail AYTAÇ’ın bilimsel danışmanlığında 22 Ağustos- 30 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. 2014 yılında arkeolojik kazı çalışmaları üç farklı bölgede yapılmıştır. Bunlar 1. Bölge Artuklu Sarayı’nın önü, 3. Bölge Belek Burcu ve çevresi, ayrıca Belek Burcu’nun doğusundaki tonozlu mekândır. 1. Bölgede 300 ve 3. Bölgede 300 m2 olmak üzere 600 m2 alanda kazı yapılmıştır. 3. Bölgede yaklaşık 2-4m arasındaki dolgu kaldırılarak 11 mekân tespit edilmiştir. Bazı mekânların maden işleme ve satış dükkânları oldukları, çıkarılan maden eritme potaları, ok uçları, kapı aksamlarından anlaşılmaktadır. 3 bölge A1 açmasında bir cam bilezik parçasına, bir kapı çengeline rastlanmıştır. Bu açmada -20 cm derinliğinde Artuklu sikkesi bulunmuştur. 3-A2 açmasında taş boncuk ve taş üzerine işlemeli mühürlü bir parça bulunmuştur. 3-A2 açmasında bir cam bilezik parçasına, bir yüzüğe, bir sikkeye, bir bileği taşına, ok ucuna ve bir süs aksamına rastlanmıştır. 3-A2 açmasında, burç ile kuzey ve doğu duvarları arasında iki metal yüzük bulunmuştur. Ayrıca duvarları isli bir ocağa ulaşılmıştır. 3-A2 açmasında toplu metal süs aksamları ve bir ocak ortaya çıkarılmıştır. Açmanın kuzeydoğu köşesinde üç adet farklı ebatta eritme potasına ve üzerinde mavi işlemelerin bulunduğu bir seramik parçasına rastlanmıştır. Belek Burcu'nun içinde kubbeli mekânın zemini kazılarak dört ayrı dönem tespit edilmiştir. Mekânın kuzeydoğu köşesinde 75 cm. genişliğinde giriş tespit edilmiştir. Bu mekânda mancınık güllesi (taşı) ile duvar süslemesinde kullanıldığı düşünülen, boyalı ve kabartmalı sekiz adet alçı pano bulunmuştur. 3-A2 açmasında bir cam bilezik ve silindir kesme mavi bir boncuğa rastlanmıştır. Kazı sezonu sonunda 19.12.2014/2859 karar tarihi ve sayılı yazısıyla Diyarbakır Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Kararı ile 1. Bölge Sarayönü açmaları (B1-B2-B3) ve 3. Bölge Belek Burcu Önü açmalarının (A1-A2-B1) üstleri koruma amaçlı geçici olarak ahşap direkli sac çatı ile kapatılmıştır. Daha önce izni alınıp konservasyonu yapılan duvarların yıpranan bölümleri düzeltilmiştir. Harput İç Kalesinin şimdiye kadar bilinen Urartu Döneminden önceye gittiğinin belirlenmesi önemlidir. Buluntular Geç Demir Çağı, sırasıyla Urartu, Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu, Artuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı Dönemlerine aittir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Birinci Dünya Savaşı Sonrasında Trabzon’da Yayınlanan Edebi İctimai Fenni Bir Mecmua: Kaygu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20269</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20269</guid>
      <author>Muzaffer BAŞKAYA</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nde bilhassa Tanzimat sonrası başlayıp Meşrutiyet döneminde zirveye ulaşan basın ve yayın hayatı içinde yerli-yabancı çok sayıda gazete ve mecmua neşredilmiştir. Bilhassa 1908 yılında II. Meşrutiyetin ilanının ardından ilk anda serbest bir sürece girilmesi, basına uygulanan baskıların ortadan kalkması, dönemin aydın ve idealist kişilerini hareketlendirmiştir. Bu dönemin aydınları kendi düşünceleri doğrultusunda topluma yön verme, milleti uyarma gibi gerekçelerle çeşitli gazete ve dergiler çıkarmışlardır. Bu anlayış Birinci Dünya Savaşı yıllarında kısmen kesintiye uğrasa da savaş sonrası eski canlılık tekrar geri gelmiştir. Bu hareketliliğin en bariz şekilde hissedildiği vilayetlerden biri de oldukça eski ve köklü bir basın hayatına sahip olan Trabzon’dur. Zira 1918 senesinde bir grup Trabzonlu aydın tarafından edebi, içtimai ve fenni bir mecmua adı altında çıkarılmaya başlanan “Kaygu” da söz konusu canlılığın taşradaki yansımalarından biridir. Birinci Dünya Savaşı sırasında işgale uğrayan ve iki sene süren acı dolu işgal yıllarının ardından çıkarılan Kaygu, bu yönüyle seçkin bir öneme sahiptir. 17 sayı yayınlanan fakat sadece ilk 9 sayısına ulaşabildiğimiz bu mecmuanın hayli zengin bir yazar kadrosuna sahip olduğu görülmüştür. Kaygu Mecmuası’nın içeriğinde ağırlıklı olarak eğitim ve edebiyatla ilgili yazı ve şiirler yayınlanmış, dergide ayrıca sağlık, sosyal hayat ve gündelik sorunlara da temas edilmiştir. Kaygu Mecmuası’nda eğitimin önemi, ailenin bireyin yetişmesi noktasındaki işlevi, ahlaki çöküntüye sebep olan gelişmeler, savaş sonrası sosyal ve toplumsal hayatta görülen aksaklıklar, gündelik hayatı tehdit eden sosyal problemler, kız çocuklarının eğitimi, o günlerin en büyük sorunlarından olan bulaşıcı hastalıklar ve bunlarla mücadele gibi önemli meseleler hakkında çeşitli yazılar kaleme alınmıştır. Bunlar haricinde çok sayıda şiir, gazel gibi edebi çalışmalar da bu mecmuada kendine yer bulmuştur. Derginin son kısımlarında meraklılarına hitap eden, bulmaca ve ödüllü sorular sorulmuş, kazananlara küçük hediyeler verilmiştir. Mecmuanın içeriğinde yer alan yazılarla ilgili genel bir değerlendirme yapıldığında, bireyin yetişmesinde eğitimin öneminin ortaya konulduğu görülmüştür. Bunun dışında içki, fuhuş, gösteriş merakı ve bencillik gibi savaş sonrası iyice yaygınlaşan toplumsal sorunların ortadan kalkması için aile ve okulda verilen sağlam eğitimin mutlak gerekli olduğu savunulmuş, kızların da erkekler gibi eğitilmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu çalışmada, Osmanlı Devleti’nin önde gelen vilayetlerinden biri olan Trabzon’da, kentin ileri gelen aydınları tarafından çıkarılan Kaygu Mecmuası hakkında bilgiler verilmiştir</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>2276 Nolu Temettuat Defterine Göre Gümülceli Köyü'nün Sosyo-Ekonomik Durumu (1844-1845)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20282</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20282</guid>
      <author>Recep DÜNDAR</author>
      <description>Bu çalışmada; 1844-1845 tarihi itibariyle Aydın Vilayeti Saruhan Sancağı Manisa kazası Belen Nahiyesi'ne bağlı olan Gümülceli Köyü'nün 19. yüzyıl ortalarındaki sosyal ve ekonomik durumunun ortaya konulması amaçlanmıştır. Başbakanlık Osmanlı Arşivlerindeki 2276 numaralı Temettuat Defteri verilerine göre Gümülceli Köyü 47 hane olup yaklaşık olarak 235 kişilik tahminî nüfusa sahiptir. Köydeki ailelerin geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Hane reislerinin büyük bir kısmının meslekleri de buna paralel olarak erbâb-ı ziraat, hizmetkar, rençber, sığırtmaç ve inşaat ustası olarak görülmektedir. Gümülceli'de yaşayan ailelerin sahip oldukları tarım arazileri toplamı 2687 dönüm olup, 2362 dönümü ekili arazi (mezrû' tarla), 125 dönümü nadasa bırakılmış arazi (gayr-ı mezrû' tarla), 67 dönümü bağ ve 133 dönümü icara verilen arazilerdir. Bu arazilerde, pamuk, Buğday, arpa, susam, darı, burçak ve üzüm ziraatı yapılmaktadır. 1845 tarihi itibariyle Gümülceli'de meslek olarak hayvancılıkla uğraşan aile yoktur. Hayvancılığın ticarî faaliyet olarak değil, daha çok günlük ihtiyaçları karşılamaya yönelik olarak yapıldığı görülmektedir. Hayvanlardan bir kısmı, süt, peynir, yağ gibi ihtiyaçlar için yetiştirilirken, bir kısmı da güç ve kuvvetinden istifadeyle çift ve yük taşımacılığında kullanılmaktadır. Gümülceli Köyü'nde aileler, pamuk, buğday, arpa, susam, darı, burçak, üzüm, tütün ve bostan gelirlerinden ödedikleri öşür miktarı toplam 6588 kuruştur. Hane reislerinin bir yıl öncesine ait vergileri toplamı 2975 kuruştur. Ailelerin tarım, hayvancılık ve kira gelirlerinden oluşan bir yıllık tahminî temettuatı toplamı 53 944 kuruştur. Bu toplam miktarın 51 144 kuruşu tarım, 2000 kuruşu hayvancılık ve 800 kuruşu kira gelirlerine aittir. Hane reislerinin mesleklerine istinaden ödedikleri tahminî hizmet temettuatı toplamı 3000 kuruştur. Tarım, hayvancılık ve kira gelirlerinden oluşan bir yıllık tahminî temettuatı ile hizmet temettuatı toplamı ise 56 944 kuruştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


