






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2016 Sayı Volume 11 Issue 20</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=323</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>İsmâil Hakkı Bursevî’nin Gül Hakkındaki Risalesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19812</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19812</guid>
      <author>Songül AYDIN YAĞCIOĞLU</author>
      <description>Türk İslam sanatlarında çiçek motifleri önemli bir unsur olarak yer alır. Bu motiflerin kullanımında tarihi, siyasi ve toplumsal etkenlerin yanında din, belirleyicidir. Özellikle</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Davutoğlu Süleyman Hikâyesinde Tevrat Kaynaklı Dönüştürmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20021</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20021</guid>
      <author>Özkan DAŞDEMİR</author>
      <description>Kutsal kitapların kaynaklık ettiği peygamber kıssalarının Müslüman topluluklardaki edebȋ dönüşümleri üzerinde en önemli etken şüphesiz tefsir kitaplarıdır. Tefsir kitaplarındaki bu dönüştürmenin dayandığı kaynaklardan biri ve belki de en önemlisi ise çoğunlukla Tevrat kaynaklı İsrâiliyyât’tır. Kur’an-ı Kerim’de nispeten daha kısa anılan peygamber kıssalarının ayrıntılı bir şekilde kayıtlı olduğu Tevrat, Süleyman Peygamber hakkında da tafsilatlı bilgiler içermektedir. Süleyman Peygamber’in kıssası Şark İslam coğrafyasında dönüştürülürken, doğrudan Tevrat’a yapılan göndermeler Tevrat’taki paylaşılamayan çocuk davası ve Kral Süleyman’ın gözden düşmesi vakaları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Davutoğlu Süleyman hikâyesi bu bağlamda yeniden yazılırken olay örgülerine ait bazı unsurlar indirgenmiş, örgüye dâhil edilen yeni ilavelerle yer yer genişletmeler yapılmış; Kur’an-ı Kerim ve Tevrat kıssaları uyumlu birliktelik hâlinde iç içe geçirilmiştir. İncelemenin esasını teşkil eden “dönüştürme” metinlerarasılığa ait bir eylemdir. Okur merkezli düşünüldüğünde bir okuma sürecini ifade eden metinlerarasılık, yazar açısındansa bir yeniden yazma sürecidir. Tevrat’ta kral, Kur’an-ı Kerim’de hükümdar-peygamber olarak anılan Süleyman Peygamber’in kıssası bazı müfessirlerce yorumlanırken; tefsir kitaplarına her iki kutsal kitaptan sadece Tevrat’ta bulunan rivayetlerin alınması suretiyle bir edebî dönüştürmenin kapısının aralandığı görülmüştür. Bu çalışmada; yalnızca Tevrat’ta bulunan ve Kur’an-ı Kerim’deki Süleyman Peygamber tasvirine aykırı görünen bazı rivayetlerin, tefsir kitaplarının da etkisiyle, Davutoğlu Süleyman hikâyesinin yazılı ve sözlü örneklerinde dönüştürülmesi, metinlerarası ilişkiler yönteminin temel kavramları üzerinden değerlendirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Preindl'in Grammaire Turque'ünde Türk Atasözleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19797</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19797</guid>
      <author>Yakup YILMAZ, Osman DEMİRCİ</author>
      <description>Söz varlığı içinde yer alan atasözleri yazılı kültürün yaygın olmadığı zamanlarda toplum hafızasının öğüt ve kanun olarak tasavvur ettiği hikmetli sözler bütünü olmuştur. Atasözleri, çeşitli eserlerde kayıt altına alınmıştır. Bu eserlerin bazısı Türklerin, bazısı da yabancıların eserleridir. Transkripsiyon anıtları özellikle Avrupalıların yazdığı eserlerdendir. Transkripsiyon anıtları Avrupa dillerinin Türkçeyle irtibatını da gösterdiği için Avrupalı Türk dili araştırmacılarının ilgisi dâhilindeydi. Transkripsiyon anıtları denen Türkçe dil malzemeleri Latin, Yunan, Ermeni, Kiril, Süryani, İbrani ve Gürcü vs. alfabeleriyle yazılmıştır. Bu anıtların bir ana dil konuşucusunun elinden çıkmadığı bilinmelidir. Prusya-Osmanlı Devleti ilişkilerinde gramer ve sözlük ihtiyacı J. v. Preindl tarafından Grammaire Turque adlı eser hazırlanarak karşılanmak istenmiştir. Grammaire Turque adlı eserin 1. bölümü isim (1. s.) sınıfını içerir; 2. bölümü derecelendirme özelliklerini (18. s.) içerir; 3. bölümü sayıları (21. s.) içerir; 4. bölümü fiilleri (25. s.) içerir; 5. bölümü edat sınıfını (80. s.) içerir; 6. bölümü kelime öbeklerini (94. s.) içerir; 7. bölümü cümle kuruluşunu (106. s.) içerir; 8. bölümü soru ve cevaplarla öğretmeyi hedefleyen diyalogları ve cümleleri (110. s.) içermektedir; 9. bölümü Türk atasözlerini (155. s.) içerir; 10. bölümü 6 adet fabl (masal) içerir (163. s.). Fablların ardından Hristiyanî bir dua bulunmaktadır; eserin sonunda Fransızca madde başlı Türkçe açıklamalı sözlük vardır (175-588. s.); eserin son bölümü doğru yanlış cetvelini içerir (589-591. s.). Transkripsiyon anıtları, 1928’den itibaren resmen Latin esaslı alfabe kullanan Türkiye Türkçesi için çok önemlidir. Grammaire Turque adlı eserle Preindl, 18. asrın sonlarındaki Türkiye Türkçesinin ses, biçim, cümle bakımından hangi durumda olduğunu çeşitli metinler ve sonundaki geniş sözlükle göstermiştir. Bu makalede Preindl tarafından yazılan Grammaire Turque adlı eserdeki atasözleri incelenmiştir. Preindl'in Grammaire Turque’ünde atasözleri başlığı altında 40 madde yer alır. Bunlardan biri deyim, 38'si atasözü, biri de Şah İsmail Hatayî'den bir mısra parçasıdır. Eserde atasözü kabul edilebilecek 38 maddeden 32 adedi kaynaklardan tespit edildi, 1 atasözü deyim gibi verilmiş, 5 adedi kaynaklardan tespit edilemedi. Preindl'in Grammaire Turque’ünde atasözleri listesinde yer alan 1 deyim kaynaklardan tespit edildi. Şah İsmail Hatayî'den alınan 1 mısra parçası yaygınlaşıp anonim özellik kazanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>“Ben Kadınım” Söyleminin Seksenli Yılların Türk Romanındaki İzdüşümü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19795</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19795</guid>
      <author>Sibel BAYRAM</author>
      <description>Kadın, toplumun devamını sağlayan, toplumu etkileyen ve toplumdan etkilenen bir varlıktır. O, toplumsal yapının temel parçasıdır. Kadın, bazen özne bazen de nesne konumundadır. Özne ya da nesne olma durumu toplumsal değişime ve gelişime bağlı olmuştur. Kadın ve erkek arasındaki çatışma, tarihin başlangıcından beri var olan bir durumdur. Cinsiyet kimliği sadece biyolojik bir mesele değildir. Bu kimlik kadın ve erkeğe doğdukları andan itibaren toplum tarafından kodlanır. Toplumsal kodlamadan dolayı kadın ve erkeğin dünyaları her zaman çok farklı görülmüştür. Çünkü toplumsal kodlama, erkeğin daha güçlü kadının, erkeğe göre daha zayıf, güçsüz olduğu yönünde baş göstermiştir. Yüzyıllardan beri var olan bu anlayış “kadın sorunu”nu da beraberinde getirmiştir. Zamanla kadın sorunu resmi bir politika olarak ele alınmış ve çözülmesi gereken bir problem olarak görülmüştür. Simone De Beauvoir’in öncülüğünde başlayan ve “İkinci Dalga Kadın Hareketi” olarak adlandırılan feminist hareketin seksenli yıllarda Türkiye’yi de etkilediği görülür. Kadınlar, kadının kamusal alandaki eşitliğini yeterli görmemekte, öznel yaşamda da özgür olması gerektiğini savunmaktadırlar. Toplumsal cinsiyete dair kadının varoluş problemlerinin tartışıldığı, kadın olmanın, kadınsal sorunların, kadınlığın ele alındığı bir döneme girilmiştir. Artık onlar, dinleyen konumda değildirler; konuşan, tartışan nasıl olmaları gerektiğine kendilerinin karar verdikleri bir mecraya geçmişlerdir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eski Anadolu Türkçesi Metinlerinde “Peygamber” Terimiyle İlgili Kullanımlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19981</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19981</guid>
      <author>Himmet BÜKE, Osman YILDIZ</author>
      <description>Din değiştirme milletlerin hayatında çok önemli ve kalıcı tesirler bırakmaktadır. Uygurlarla ilk kez yaşanan bu süreç daha sonra İslam dininin benimsenmesiyle daha geniş ölçüde etkisini göstermiştir. Türklerin İslam dinine girmesiyle birlikte kültürel alanda çok ciddi değişimler ve etkileşimler olmuştur. Şüphesiz bu etkileşimlerin en büyüğü dil alanında olmuştur diyebiliriz. Arap ve Fars kültürü gibi iki güçlü kültürle ve dolayısıyla dille karşılaşan Türkçe, bu dillerden İslam’a geçiş sürecinde ciddi anlamda etkilenmiş, birçok ödünçleme kelime Türkçeye girmiştir. Bu kelimelerden pek çoğunun Türkçede kalıcı hale gelmesinin yanı sıra günlük hayatta kullanılan kelimelerin de girmesine neden olmuştur. Dini terminoloji bakımından İslam öncesi döneme ait elimizde sınırlı kaynakların bulunması nedeniyle Türkçenin bu dönemine ait sözcükler sınırlıdır. İslamla birlikte Türkçenin bu kavramları karşılama sürecinde EAT (Eski Anadolu Türkçesi) dönemi önemli bir dönemdir. Bu dönem içerisinde Anadolu sahasında yazılan pek çok eser dini içerikli olarak yazılmıştır. Dini içerikli bu metinlerde İslam’a geçiş sürecinde dini terimlerin ne oranda alınmış oldukları rahatlıkla görülebilir. Sadece ilk aşamada veya ilk anda yapılabilecek olan yabancı terimleri karşılama işi EAT metinlerine bakılarak Türkçeleştirme neticesi anlaşılabilir. Çalışmada bu döneme ait 16 farklı eser taranmış ve bu eserlerdeki “peygamber” terimiyle ilgili kullanımlar bağlam ve yapı yönüyle incelenmiştir. Tespit edilen terimlerin yapı ve köken olarak hangi dillerden alınmış oldukları belirlenmiş ve oransal olarak ortaya konulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sosyolojik Bir İmkân Olarak Divan Şiiri: Nabi Divanında Sosyolojik Açıdan Din</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19966</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19966</guid>
      <author>Nurettin ÇALIŞKAN, Mehmet ÜNAL</author>
      <description>Edebiyatın doğuşu ve edebi türlerin gelişmesinde milletler veya kavimler arasındaki kültürel karşılaşma ve etkileşimler, toplumsal kargaşa ve çatışmalar gibi belirleyici olan sebepler vardır. Bu sebeplerin en merkezi olanlarından biri de dini anlayışlar, kabuller ve yaşantılardır. Sosyoloji ve edebiyat ilişkisi ise, edebi eserleri merkeze alarak oluşturulmuş modern bir olgudur. Bu disiplinler arası alan eser, yazar, okur, yayım olmak üzere dört bileşenden oluşur. Yöntemlerinde metnin içerik ve konusundan hareket etmekle birlikte bunların dışında var olan ilişkileri, grupları, yazar-şair, yayıncı ve okur ilişki ağlarını, toplumda geçerli okuma biçimlerini, okumanın sebep ve sonuçlarını veri olarak kullanır. Sosyolojiye konu olması bakımından edebiyat, doğuşundan bugüne değin edebi eserin metninde mündemiç sosyal ilişki ağını incelemeye çalışır. Nazım ve mensur her edebi ürün kısmen muhayyel kısmen gerçek sosyal bir zemine oturur. Dolayısıyla edebi eserlerin içinden neşvünema ettiği toplum kesimleri veya sınıflarının paylaştıkları bilinç ve yaşantılar arasında bağlantıları kurmaya çalışması edebiyat sosyolojisinin birincil amaçlarındandır. Osmanlı’da edebiyatın sosyal hayatın içine girmesi Batı romanlarının Türkçeye uyarlanması ile başlatılır. Edebiyat sosyolojisi araştırma malzemesi olarak neredeyse tamamen romandan beslenir. Şiiri toplumsal zemini olan bir edebi malzeme olarak değerlendiren çalışmalar yok denecek kadar azdır. Osmanlı dönemi edebiyatı ve özellikle Divan şiirinin zeminindeki varoluş sebebi din ve dinin içinden neşet eden yaşama biçimi olarak tasavvuftur. Çalışmada ağırlığı bir sosyal mesele olarak</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de Yeraltı Edebiyatı Tartışmaları: Kavram, Ölçüt, Tarihçe</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19963</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19963</guid>
      <author>Fethi DEMİR, Yunus KUŞ</author>
      <description>Yeraltı edebiyatının tarihi insanlığın ilk edebi üretimlerine kadar uzanmakla birlikte, bir akım olarak ortaya çıkışı modern ve modern sonrası döneme rastlar. Aslında Yeraltı edebiyatı, egemen sisteme ve onun tüm kurumlarına karşı çıkmayı hedefleyen ve kanuni tüm değer yargılarını ters yüz etmeye çalışan bir akımdır. Bu bağlamda her türlü illegal ve gayriahlaki davranışın ve edimin kendine yer bulduğu, cinselliğin, şiddetin, uyuşturucunun nihilist, anarşist ve köktenci bir yaklaşımla kotarıldığı; üslup bakımından ise argonun, küfrün, kabalığın egemen olduğu bir edebiyat olarak değerlendirilebilir. Kuşkusuz böylesi bir edebiyat akımının ortaya çıkışı; felsefi anlamda yabancılaşma, iletişimsizlik, asosyallik ve varoluşsal sorunlarla boğuşan, kapitalizmin örselediği, modern yaşamın kafkaesk labirentlerinde kaybolan anti kahramanın yaşama köktenci bir isyan etme hâliyle de ilintilidir. Bu bağlamda Türkiye’deki Yeraltı edebiyatı, Batı toplumlarıyla arasındaki tarihî süreç farkı nedeniyle ancak 1980’li yıllardan sonra filizlenmeye başlar. Özellikle 90’lı yılların ortalarından itibaren 12 Eylül’ün yarattığı travmayı bir biçimde bilinçdışına iten, bastıran toplumsal yapı, küresel kapitalizme eklemlenme sürecinin etkisiyle kendisini başka bir düzlemde bulur. Özel hayatın kamusal alana taşındığı, marjinal yaşamların ve söylemlerin daha fazla görünür hale geldiği, kentlileşmenin, yabancılaşmanın, ötekileştirilmenin, şiddetin, gelir dağılımındaki adaletsizliğin yol açtığı komplikasyonlar, kanon edebiyatının dışında, kendini kanona karşı kuran bir Yeraltı edebiyatını ortaya çıkarır. Fanzinler, forumlar, belirli dar gurupların kapalı devre toplantıları biçiminde kendini gösteren Yeraltı edebiyatı, zamanla birçok yayınevinin ilgisini çeker. Birçok yayınevi, bu tür eserleri basmaya başlar. Edebiyat dergilerinin ve akademik çevrelerin konuya olan ilgisi artar. Hatta paradoksal bir biçimde Yeraltı edebiyatı popüler bir tür haline gelir ki bu durum onun “yeraltı” özelliklerini önemli ölçüde aşındırır. Tüm bunlar zaten çok tartışmalı bir alan olan Yeraltı edebiyatı meselesini daha da karmaşık hale getirir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk-Yunan Mübadelesinin Türk Romanına Yansıması: Savaş’ın Çocukları/Girit’ten Sonra Ayvalık, Kuşaklar ya da Ayvalık Yaşantısı, Girit’ten Cunda’ya ve Hasret Romanlarında Mübadele</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19875</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19875</guid>
      <author>Abide DOĞAN, Koray ÜSTÜN</author>
      <description>Toplumsal olaylar, edebiyatı her dönemde beslemiş ve yönlendirmiştir. Yazarlar yaşadıkları, tanık oldukları ya da üçüncü bir kişiden duydukları olay ve durumlara kayıtsız kalamamışlar; yazınsal üretim süreçlerine bu bilgileri çeşitli açılardan dâhil etmişlerdir. Türk romanının doğuşundan bugüne kadarki süreçte kaleme alınan pek çok roman, toplumsal olayların izdüşümlerini okura sunmuştur. Bu noktada üç farklı yaklaşımın benimsendiği görülmektedir. Kimi yazarlar, toplumsal olayları/değişmeleri tarihî bir veri olarak düşünüp yaşanılanları uzak bir geçmiş olarak kurgulamış; kimi yazarlar olay örgüleri içerisine bu olayları yerleştirip tamamen kurgusal bir düzlemde yaşanılanları bir fon olarak sunmuş; kimi yazarlar ise otobiyografik unsurları ön plana çıkararak “ben” dilinin hâkim olduğu eserler yazmışlardır. Türk-Yunan mübadelesi de yazarlar tarafından gerçekten kurmaya aktarılan olaylardan biridir. 30 Ocak 1923’te Lozan’da imzalanan anlaşma gereğince Türk topraklarına yerleşmiş Ortodokslarla Yunan topraklarındaki Müslümanlar zorunlu olarak mübadeleye tabii tutulmuşlar, mübadiller değişimin öncesinde ve sonrasında büyük acılar, kayıplar yaşamışlardır. Tarihin bütün dramatik gerçeklikleri gibi mübadele de yazınsal eserlere konu olarak yansımış, mübadele esnasında yaşanan olaylar; bireysel ve toplumsal perspektiften kurgulanmıştır. Gerçek hikâyelerin yansıması sayılabilen bu eserlerde insan merkeze alınarak yaşanılanlar irdelenmiştir. Türk edebiyatı tarihinin özellikle son çeyrek yüzyılında, bir motif olmanın ötesinde, doğrudan mübadelenin işlendiği pek çok roman vardır. Bu eserlerin pek çoğu mübadil ailelerden gelen yazarların büyüklerinden işittiklerini edebiyat aracılığıyla tarihe düşürme isteklerinin sonucudur. Yılmaz Gürbüz, Ertuğrul Erol Ergir, Handan Gökçek, Saba Altunsay, Kemal Yalçın, Feride Çiçekoğlu, Ahmet Yorulmaz, Canan Tan, Yılmaz Karakoyunlu gibi yazarlar bu konu çerçevesinde romanlar kaleme almış yazarlardır. Bu makalede Ahmet Yorulmaz’ın Savaş’ın Çocukları/Girit’ten Sonra Ayvalık, Girit’ten Cunda’ya ve Kuşaklar ya da Ayvalık Yaşantısı ile Canan Tan’ın Hasret romanları mübadele bağlamında incelenmiş; eserlerde mübadelenin hangi izlekler etrafında işlendiği üzerinde durulmuştur. İnsanî temeller etrafında biçimlenen duyguların yön verdiği eserlerde mübadelenin kişiler üzerinde bıraktığı derin izlerin yanı sıra kitlelerde yarattığı boşluğun da ele alındığı görülmüş; yazarların tarihsel gerçekliğe bağlı kalarak realist bir tavırla eserlerini oluşturduğu tespit edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Klâsik Türk Edebiyatı Nesrinde Taklidî Âhenk: Cevahirü'l-Hikem Fî-Tehzibi Ahlâkı’l-Ümem Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19881</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19881</guid>
      <author>Ramazan DURAN</author>
      <description>Çalışmada klâsik Türk edebiyatı nesrinde manayı lafızda resmetme olarak da tanımlayabileceğimiz taklidî âhenk meselesi, Kur’ân-ı Kerim ve 18. yüzyıl müellif ve mütercimlerinden Nüzhet Efendi’nin Cevâhirü’l-hikem fî-tehzîbi ahlâkı’l-ümem isimli Marzubân-nâme tercümesi özelinde ele alınmıştır. Taklidî âhenk terimi günümüze kadar yapılmış çalışmalarda daha çok manzum eserlere has bir terim olarak kullanılmıştır. Âhengin zor bir türü olan taklidî âhengi sadece şiirde değil mensur eserlerde de görmek mümkündür. Taklidî âhengin ilk ve en güzel örneklerini şiirin ve nesrin bütün meziyetlerini bünyesinde barındıran Kur’ân-ı Kerim’de görmekteyiz. Makalenin giriş bölümünde üslûbun tanımıyla beraber üslûba etki eden faktörler belirtilmiş ve münşeât üslûbu üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde âhenk ve mensur eserlerde temel âhenk unsurları; seci’, aliterasyon ve ritim hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde âyet ve sûrelerden örneklerle Kur’ân-ı Kerim’de taklidî âhenk konusu ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise 18. yüzyıl sanatçılarından Nüzhet Efendi’ye ait Cevâhirü’l-hikem fî-tehzîbi ahlâkı’l-ümem isimli Marzubân-nâme tercümesindeki taklidî âhenge dair bazı bölümler izah edilmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şeyh Abdülahad Nûrî’nin Devrân Hakkında Manzum Ve Mensur Fetvâsı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20026</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20026</guid>
      <author>Muhittin ELİAÇIK</author>
      <description>Devrân, sûfîlerin coşkuyla dönerek zikir yapmalarıdır. Melâmiyye ve Nakşibendiye tarikatleri dışında birçok tarikatte uygulanmış olan devrânî zikre büyük önem verilmiş, Mevlevîlikte edvâr-ı selâse bulunmuştur. Tarikatlarda yaygınlaşan devranî zikre karşı zahir uleması ise şiddetli reddiyeler yazarak sert fetvâlar vermişlerdir. Bu konuda iki Osmanlı şeyhülislâmı Kemalpaşazâde ve Ebüssuûd Efendi öne çıkmaktadır. Serdedilen sert görüşler arasında raks ve devrânı helâl sayanların kâfir olacakları görüşü dahi vardır. Osmanlı’da raks ve devrânı müdafaa veya red için birçok risale yazılmıştır. Ayrıca, devletçe devrân yapan tarikat ehline sataşılmamasına dair ferman çıkarılmış, fiilî müdahaleleri önleyen tedbirler alınmıştır. Buna rağmen tartışmalar kesilmemiş ve devrânın lehinde ve aleyhinde birçok risâle yazılmıştır. Devrân hakkında görüş bildiren sûfî şeyhlerden birisi de 17.yüzyılın önde gelen Halvetî şeyhlerinden Abdülahad Nuri’dir. O, uzun süre vaaz ve irşad ile meşgul olmuş bir tekke şeyhi olduğundan fetvâ mahiyetinde ele alınabilecek görüşlerini de ortaya koymuştur. Fetvâ mahiyetindeki bu görüşlerinden birisi de Osmanlıda uzun süre tartışmalı konulardan birisi olmuş olan devran ile ilgilidir. O, devrâna dair kendisine nazmen sorulmuş olan bir suale aynı biçimde cevap vermiştir. Bir fetvâ mahiyetinde görünen bu cevabın devran hakkında olumlu bir görüş olarak ortaya konulduğu görülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçede Fiiller ve Sınıflandırma Sorunları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19974</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19974</guid>
      <author>Mevlüt ERDEM</author>
      <description>Bir dilin sözvarlığındaki kelimeler anlamsal, biçimbilgisel ve sözdizimsel ölçütlere göre sınıflandırılabilir. Bu sınıflandırmanın en temel sözcükleri adlar ve fiillerdir. Kelime sınıflarını oluşturan sözcüklerin anlamlarıyla sözdizimsel ve biçimbilimsel özellikleri arasında belirgin benzerlikler vardır. Örneğin adlar durum, iyelik, çokluk gibi çekim kategorilerini alırken, geniş anlamda hareketi ifade fiiller zaman-kip-görünüş ve kişi kategorilerini alır. Filler geleneksel biçimbilgisi araştırmalarında çok temel anlamsal özellikleriyle verilir ve morfosentaktik özellikleri açısından ele alınırlar. Fakat böyle bir yaklaşım fiilleri anlamada yeterli değildir. Türkçede fiiller, sözdizimsel (gramatikal ilişkilerine göre, yönetim çerçevelerine göre ve tematik rollerine göre) ve anlambilimsel açıdan da yeniden incelenmelidir. Dilbilimdeki fiil anlambilimi çalışmaları fiilleri, temel anlamları ve iç zamansal yapılarına (kılınış) göre sınıflandırır. Fiiller temel anlamlarına göre hareket, etki, verme, konuşma, düşünme vb. farklı gruplara ayrılır. Dilbiliminde diğer bir fiil sınıflandırma çalışması Türkçede kılınış terimiyle karşılanır. Türkçede en çok bilinen kılınış sınıflandırması fiilin iç evre yapısına göre yapılan sınıflandırmaya dayanır. Vendler’le başlayan fiillerin kılınış açısından dörtlü ayrımı (durumlar, işler, başarmalar ve tamamlamalar) Vendler’den sonra yeni ilavelerle devam eder. Fiillerin kılınış sınıflandırmaları Croft’la iki boyutlu hale gelir. Croft’un geliştirdiği kılınış sınıflandırma modeli henüz Türkçeye uygulanamamıştır. Fiiller konusundaki yöntemsel ve anlamsal yaklaşımların yetersizliği, fiillerin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılar. Bu çalışmaların Türkçeye uygulanması, Türkçenin fiil sisteminin, fiil sınıflarının, sözdizimi ile anlambilimi etkileşiminin anlaşılmasına büyük katkılar sağlayacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kadın Şiirlerinde Beden İmgesi ve Kürtaj</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19941</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19941</guid>
      <author>Özlem ERGAN ÖZEN</author>
      <description>Beden toplumsal niteliğiyle yirminci yüzyılın önemli araştırma alanlarından birini oluşturur; belli bir zamana, mekâna ve toplumsal işleyişe işaret eder. Kadın bedeni kendi üzerinden anlam bulan diğer sistemlerle birlikte düşünülmektedir ve fiziksel varlığıyla önemsenmeye başlanmıştır. Bu dönemde yazılan eserlerde, kadın artık erkeğin bakışına maruz kalan nesne değil, etkin bir bireydir. Özgürlüğüne düşkün, eğitimli, kendine yetebilen ve karar alabilen yeni bir kadın imgesi söz konusudur. Böylelikle, kadın kimliğini ve kadın bedenini merkeze alan kadın yazarlar tarafından ele alınan konular farklı boyutlardadır. Modern Türk ve Amerikan kadın şiirlerinde ele alınan konulardan bazıları doğum, hamilelik, kürtaj gibi kadının bedensel deneyimlerinin yanı sıra ruhsal deneyimlerini de yansıtmaktadır. Bu çalışmada Arife Kalender, Neşe Yaşın, Anne Sexton, Marge Piercy ve Ai (Florence Anthony)’den kürtajı konu alan altı şiir incelenecektir. Bundan amaçlanan, kadının toplumsal cinsiyet rollerinin baskısı altında çaresizliğini ortaya koymak ve kadın beden imgesinin kadın gözüyle nasıl temsil edildiğini ele almaktır. Ayrıca vurgulanmak istenen, Türk ve Amerikalı kadınların toplumdaki konumları ve rolleri farklılık gösterse de, iki farklı kültürde kürtajdan dolayı kayıp duygusu yaşayan kadının ruhsal durumunun ortak özellikler taşımasıdır. Kürtajla bebeğin öldürülmesi düşüncesinden dolayı kadında travma oluşması kaçınılmazdır. Evliliğin başlangıcından beri feda edilen kadının benlik duygusu kürtaj yüzünden zarar görmektedir. Kadın, ondan beklenen toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle annelikten de feragat etmek zorunda kalmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edip Cansever Şiirlerinde Yabancılaşma ve Varoluş Sorunsalı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19970</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19970</guid>
      <author>Sevda GEÇEN</author>
      <description>İnsanın kendisine/çevresine karşı ilgisini yitirmesinin, ben’inden uzaklaşarak başkası olmasının karşılığı olarak ifade edilebilecek olan yabancılaşma, hemen her dönemde var olmakla birlikte modernizmle beraber çağın başat problemleri arasında yer alır. Bireyi dar bir cendere içerisine hapseden modern çağ, ona sunduğu olanaklar bolluğu içerisinde dar ve kısıtlı bir varlık alanı sunarken özgürlüğünü sınırlandırır ve kendi olma olanağı tanımaz. Sürüp giden koşuşturma içerisinde kendi içine/özüne bakmaya fırsat bulamayan modern çağ insanı, kendilik değerlerinin uzağında maddeyle örülü bir yaşamın içerisinde yaşamın anlamını fark etmeksizin yaşar. İnsanın manevi değerlerini yitirmesinin, ruhunu ihmal ederek maddeye yönelmesinin tabii bir sonucu olarak beliren yabancılaşma, onu bilinçli bir yaşamın uzağına götürür. Öyle ki bireyin, varlığının ne’liğini ve niçin’liğini çözmesi, anlamlı ve yaşanılabilir bir hayat için vazgeçilmezdir. Varoluşsal değerlerini çözerek ontolojik farkındalığa ulaşan birey için anlamlı ve kendi olan bir hayat söz konusuyken, bunun tam aksi durumunda ise birey, varoluşsal boşluk üzerine konumlandırılan bir yaşama mahkûm olur. Çağın temel izleklerinden olan yabancılaşma, çeşitli edebi eserlerde yer edinirken; bu kavram İkinci Yeni şiirinde de derinlemesine irdelenir. İkinci Yeni şairlerinden Edip Cansever, çağın bu büyük problemi karşısında ruhsal kırılmalar yaşar; şiirlerinde bireyin kendine ve çevresine yabancılaşmasını felsefi bir zeminden hareketle irdeler. Modern çağda insanın korkunç bir dramı sürdürdüğünü ifade eden Cansever, onun bir bölünme içerisinde olduğunu ve giderek kimliğini yitirdiğini ifade ederek şiirlerinde yabancılaşma olgusunu ve yabancılaşan bireyin varoluş mücadelesini verir. Çalışmada Edip Cansever şiirlerinde yabancılaşma ve varoluş problemleri incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Namık Kemal’in Şiirlerinde “Millet”, “Şehitlik”, “Maksat” ve “Vatan” Kavramları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19863</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19863</guid>
      <author>Mehmet Ali GÜNDOĞDU</author>
      <description>XIX. yüzyılda Türk Edebiyatı eserlerinde döneme özgü yeni pek çok kavram kullanılmıştır. Bu kavramların çoğu Batı’dan gelmiştir. Ancak dönem edebiyatçıları eserlerinde bu kavramları doğrudan Batı’daki karşılığı ile değil, kendi kültürlerinden esinlenerek ürettikleri yeni anlamları ile kullanmışlardır. Özellikle dönemin İslamcı/ittihâd-ı İslamcı yazarları, bu kavramlara yeni anlamlar yüklemek için İslam dinini ve İslam geleneğini referans olarak almışlardır. Tanzimat döneminde bu yazarların başında Namık Kemal gelmektedir. Fikirlerini geniş kitlelere yayma vasıtası olarak gazeteyi kullanan Kemal, şiirlerinde de, savunduğu bu fikirleri taşıyabilecek kavramlar üretmiş ya da Batı’dan aldığı bazı kavramlara bu fikirleri yüklemiştir. Bu makalede Kemal’in şiirlerinde birbiriyle ilişkili olarak yer alan ve muhtevasını İslamî gelenekten esinlenerek doldurduğu “millet”, “şehitlik”, “maksat” ve “vatan” kavramları ele alınmıştır. Şimdiye kadar çeşitli bilimsel çalışmalarda Namık Kemal’in kullandığı bu kavramlar hakkında bilgi verilmiştir. Ancak bu çalışma Kemal’in şiirlerinden yola çıkarak bu kavramlara hangi anlamları yüklediği hakkında ışık tutacaktır. Namık Kemal, “millet” kavramını, diğer bütün eserlerinde olduğu gibi, şiirlerinde de “millet-i İslam” anlamında kullanmıştır. Bu anlamın yerleşmesinde, Kemal’in kaynağını İslam’dan alan sübjektif bakış açısı rol oynadığı gibi, döneme hâkim olan anlayış da önemli etkiye sahiptir. Cihangir bir devletin bâkiyesinde yaşayan Tanzimat aydınları, ırka bağlı bir milliyetçilik anlayışına yabancıdırlar. Dolayısıyla onlar, “millet” kavramını Müslümanlar hakkında kullandıkları gibi, “vatan” kavramını da “millet-i İslâm”ın yaşadığı topraklar anlamında kullanmışlardır. Gayr-i Müslim unsurları tutmak için “vatan” kavramı ile Osmanlı sınırlarının kastedildiği iddia edilse de, vatanı kutsal kılan sebeplere bakıldığında Kâbe, Ravza, Kerbelâ, şehitler gibi tamamen İslamî unsurlara yer verildiği görülür. Bu durum, yine Tanzimat aydınlarının kafasında “vatan” kavramının İslam ile özdeşleştiğini ortaya koyar. “Şehitlik” kavramı ise, hem “vatan” hem de “millet” kavramı ile doğrudan ilgilidir. Çünkü “şehitler”, “millet-i İslam”ın selameti için, “vatan” denilen İslam’ın hâkim olduğu toprakları müdafaa etmek için ölmektedirler. Ayrıca bu durum, yoluna can feda edilen yüce bir “maksat”ı da ortaya çıkarmaktadır. İşte makalede görüleceği üzere, Namık Kemal şiirlerinde, kuvvetli bir sesle bu temaları işlemiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kelime Tarihi ve Enkliz “Sığınım”li Kelimelerin Türkçenin Kelime Tarihindeki Yeri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20029</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20029</guid>
      <author>Meriç GÜVEN</author>
      <description>Yaşadığımız çağda hazır bulduğumuz ve kullandığımız kelimelerin ilk defa hangi kaynakta geçtiği, ilk söyleniş ve yazılış biçimlerinin nasıl olduğu, kelimelerin hangi aşamalardan geçerek ve hangi değişikliklere uğrayarak bugünkü söyleniş ve yazılış biçimlerine ulaştığı çoğu zaman bilinmez. Bununla birlikte kelime tarihinden yararlanılarak birçok kelimenin dilde ilk defa ne zaman ve hangi kaynakta kullanıldığı; kökeninin ne olduğu, alıntı kelime ise hangi dilden ve ne şekilde geçtiği öğrenilebilir. Keza dilin inkişaf devreleri takip edilerek, kelimelerin dil içinde geçirdiği aşamalar, olası değişim ve başkalaşımlar tespit edilebilir. Dile ait genel geçer “pankronik” kurallar işletilerek kelimelerin etiyolojisi ve etimolojisi ile ilgili saptamalar yapılabilir. Kelimelerin biçimleniş aşamaları ve oluşma biçimleri ortaya çıkarılabilir. Kelime tarihi açısından yeni olduğunu düşündüğümüz tahlil “denemesi” mahiyetindeki bu çalışmada, kelime tarihi hakkında bilgi verilmiş; enkliz oluşturan kırk Türkçe veya Türkçeleşmiş kelimenin morfolojik yapıları incelenmiş; kelime tarihi içindeki seyirleri gösterilmeye çalışılmış, ve kaynak taraması ile ulaşılan eski biçimleri örnek cümleler üzerinde gösterilmiştir. Dilcilerin görüşlerinden ve Türkçedeki seslilerin formant frekans değerlerinden yararlanılarak örneklem “karındaş” ve “amca” kelimeleri etimolojik, morfolojik ve fonolojik yönden irdelenmiştir. Tespitler neticesinde bugün kullandığımız birçok kelimenin Batı Türkçesi temelinde oluştuğu ve biçimlendiği, kelimelerin Eski Anadolu Türkçesinde kullanıldığı, bu sebeple bu kelimelerden bir kısmının günümüz Türkçesindeki ile aynı bir kısmının günümüz Türkçesindeki ile benzer özellikleri haiz olduğu görülmüştür. Kelimelerin yazıldığı andaki durumu ile günümüzdeki kullanılışları karşılaştırıldığında ayrı ayrı kelimelerin birleşmesi, bitişmesi ve tek sesli olması “enkliz oluşturması”nda ünlülerin formant frekans değerlerinin tayin edici ve biçimlendirici etkisi olduğu belirlenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Azerbaycan Muhaceret Şairi Olarak Alazan Baycan Ve Poetikası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19986</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19986</guid>
      <author>Taşkın İŞGÖREN</author>
      <description>XX. yüzyıl Azerbaycan Muhaceret edebiyatı şairlerinden biri olan Alazan Baycan, 1933’te Sovyetler Birliği’ndeki siyasî baskılar nedeniyle tıp eğitimini yarım bırakıp ülkesi Azerbaycan’ı terk etmek durumunda kalmış; önce İran’a, kısa bir süre sonra da Türkiye’ye gitmiştir. Türkiye’deki tıp eğitimini tamamladıktan kısa bir süre sonra Almanya’ya göçen Alazan Baycan, 1943’te Berlin Üniversitesi’nde çalışmaya başlamış; bir yandan da edebî faaliyetlerini sürdürmüştür. Azerbaycanlı diğer muhacir şairler gibi, Alazan Baycan da ana vatanından ayrı yaşamak durumunda kalmış ve bu ayrılık temasını şiirlerinde geniş bir şekilde işlemiştir. Muhacir bir şair olarak yaşamı hakkında çok fazla bilginin henüz mevcut olmadığı Baycan, şiirlerinde dünyaya bakış açısını ve felsefesini açıkça yansıtmıştır. Daha çok toplumsal temalarda şiirler yazan şair, iki şiir kitabı yayımlamıştır. Bunlardan “Gönül Sazından” kitabı 1983 yılında; “Dağ Çiçekleri” adlı kitabı ise 1987 yılında Ankara’da yayımlanmıştır. Kitapta bulunan şiirlerde hem Azerbaycan, hem Türkiye Türkçesi özellikleri görülmektedir. Bu çalışmada Alazan Baycan’ın Azerbaycan Muhaceret edebiyatındaki yeri irdelenerek şiirlerinde yer verdiği bağımsızlık arzusu, ana vatan özlemi ve özellikle ana diline olan düşkünlüğü gibi temalar üzerinden hem üslup özellikleri, hem de mücadelesini verdiği dünya görüşü ele alınmıştır. Şairin dünyasındaki sosyal ve siyasi gelişmelerin eserlerine olan yansımalarını ortaya koyabilmek için, şiirleri sosyolojik ve tarihî boyutları ile değerlendirilmiştir. Dolayısıyla Baycan’ın sanat anlayışı edebiyat – toplum ilişkisi içinde değerlendirilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gideon Toury’nin Erek Odaklı Çeviri Kuramı Işığında Aziz Nesin’in “Tek Yol” Adlı Romanının Farsça Tercümesinin İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19975</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19975</guid>
      <author>Yeşim IŞIK</author>
      <description>Aziz Nesin’in “Bir Ölünün Hatıraları”, “Saçkıran”, “Kimliksiz Adam”, “Gıdıgıdı ” ve daha birçok eserini Farsçaya çeviren Reza Hemrah, İran’da Aziz Nesin’in tanınmasında önemli bir yere sahiptir. Öyle ki Aziz Nesin’in Farsçaya çevrilen eserlerinin yarısından fazlası Hemrah’a aittir. 1960 ve 1970’li yıllarda Hemrah çevirileri İran’da oldukça ilgi görmüştür. Reza Hemrah’ın çevirilerinin sahihliği konusunda İran basınında şüpheler vardır. İddialara göre Hemrah’ın yazdığı kitaplar dönemin İran hükümeti tarafından yasaklanınca yazar kendi yazılarını Aziz Nesin adına yayınlamaya başlamıştır. Başka bir iddiaya göre ise yazar, Aziz Nesin’in eserlerini okuyarak ya da Türkçe bilen arkadaşlarına okutarak yeniden derleyip yayımlamıştır. Reza Hemrah ile ilgili bu tarz iddiaların sahihliği, yazarın çeviri eserleri tek tek incelenerek saptanabilir. Bu çalışmada Aziz Nesin’in Farsçaya çevrilen “Tek Yol” adlı eseri, Gideon Toury’nin Erek Odaklı Kuramı ışığında incelenmeye tabi tutulmuştur. Söz konusu teoriye göre çeviri metni, kaynak metnin normlarına yakınsa “yeterli çeviri”; erek metnin normlarına yakınsa “kabul edilebilir çeviri” olarak değerlendirilir. Erek metin odaklı çalışmalarda kaynak metin ile erek metin arasındaki farklılıklar dilin yapısal özelliklerinden kaynaklanıyorsa eşdeğerlilik bakımından tam bir denkliğin olmaması kabul edilirken çevirmenin şahsi kararları metnin bağlamını değiştirebilecek şekildeki yanlışları içeriyorsa böyle bir durum kabul edilebilirlik sınırlarını zorlamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nusret Ali Han Dehlevȋ’nin Satranç Risalesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19990</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19990</guid>
      <author>Sevda KAMAN, Bihter GÜRIŞIK KÖKSAL</author>
      <description>İki kişi ile altmış dört kareli bir tahta veya yüzey üzerinde şah, vezir, kale, fil, at, piyon isimlerini alan, farklı biçim ve büyüklükteki on altışar taşla oynanan bir oyun olarak tanımlanan satranç, stratejik düşünmeyi öğretir. Bilgiye ve mantığa dayalı çıkarımlarda bulunmayı sağlayan, zihni geliştiren, geçmişten günümüze geniş kitlelere hitap eden bir oyun olan satrancın kurallarına ve mat etme yollarına dair bilgiler içeren birçok risale vardır. Muhammet Nusret Ali Han Dehlevî’nin 1890 tarihinde yazdığı “Şatranc” (Muallim-i Şatranc) isimli eser satranç hakkında önemli bilgileri ihtiva eden bir risaledir. Eserde satranç ve mucidi hakkında kısa bilgiler verilmiş, satranç kuralları sıralanmış, akabinde diğer dillerde satranç taşlarının adlarını ve şekillerini gösteren bir tabloya yer verilmiştir. Diğer bölümde satranç taşlarının isimleri ve hareketleri açıklanmıştır. Satranç taşlarının tahta üzerindeki vaziyeti şekille gösterilmiş; sonra sırasıyla bir, iki, üç ve dört hareketli oyunlar diyagramlar (satranç konumlarının bir şekilde gösterilmesi) ile izah edilmiştir. Bu bölümde satranç problemleri adı verilen mansubeler (oyun, düzen, açmaz) yer almaktadır. Eser taşların diyagramdaki konumlarına göre mat etme yollarını ifade eden önemli bilgileri içermektedir. Bu çalışmanın birinci bölümünü teşkil eden giriş bölümünde söz konusu eserin müellifi ve içeriği hakkında bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde ise metin Latin harflerine aktarılmıştır. Metindeki diyagramlar, bugünkü diyagram şekilleriyle birlikte verilmiş, çalışmanın sonuna ise eserden hareketle satranç terimleri sözlüğü ilave edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Pir Sultan Abdal'ın Bir Mecmuada Yer Alan Şiirleri III</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19976</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19976</guid>
      <author>Hasan KAYA, Necat ÇETİN</author>
      <description>Alevi-Bektaşi edebiyatının yedi büyük şairinden biri olan Pir Sultan Abdal, bunlar arasında bugüne değin hakkında en çok araştırma yapılan şairdir. Alevi-Bektaşi edebiyatının da en lirik şairidir. 16. yüzyıl başlarında Sivas’ın Yıldızeli ilçesinin Banaz köyünde doğan Pir Sultan Abdal’ın asıl adı Haydar’dır. Hayatı menkıbevi bir nitelik kazanmıştır. Özellikle Anadolu’da Pir Sultan Abdal geleneği oluşmuş ve sayıları 10’a yaklaşan şairin Pir Sultan mahlasını kullandığı tespit edilmiştir. Bu çalışmada bir mecmuada yer alan Pir Sultan Abdal şiirlerine yer verilmiştir. Rika ile yazılmış yazma hâlindeki bu mecmuada Şah Hatayî ve Kul Himmet’e ait pek çok şiir de yer almaktadır. Mecmuadaki Kul Himmet’e ait şiirler daha önce tarafımızdan yayımlanmıştır. Mecmuanın bazı sayfaları eksiktir. Mecmuada Pir Sultan Abdal’a ait toplam 69 şiir yer almaktadır. Makale boyutlarını oldukça aşacağı için bu çalışmada bunlardan son 23’üne yer verilmiştir. Tespit edilebildiği kadarıyla bu 23 şiirden 17 tanesi daha önceki çalışmalarda yayımlanmış, 6 tanesi ise bugüne değin yayımlanmamıştır. Yayımlanan şiirlerin bu çalışmaya alınmasında daha önce yayımlanan şiirlerle bu mecmuadaki şekilleri ve dörtlük sayıları arasında farklılıkların olması, farklı ifade ve söyleyiş özelliklerinin görülmesi ile karşılaştırmalı çalışmalara kaynak sağlanması etkili olmuştur. Bu bakımından 23 şiir de bu çalışmaya alınmıştır. Şiirlerin 20’si beş dörtlük, 1 tanesi ise 4 dörtlük, 1 tanesi 6, 1 tanesi de 12 dörtlüktür. 20 şiirde de 11’li hece ölçüsünün, 3 şiirde ise 8’li hece ölçüsünün kullanıldığı görülmektedir. Hece ölçüsündeki kimi aksaklıklar da metin tamir edilerek giderilmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Altın Beşik Efsanesinin Göstergebilimsel İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20010</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20010</guid>
      <author>Aynur KOÇAK, Serdar GÜRÇAY</author>
      <description>Bu çalışma Kırım-Tatar halkının var oluşu hakkındaki halk anlatısı olan “Altın Beşik Efsanesinin” göstergebilimsel incelenmesini konu almaktadır. Efsane, bilinmeyen eski bir çağda Kırım’da geçmektedir. Kırım, Karadeniz’in kuzeyinde bulunan yarımadadır. Bu bölgede yaşayan Türklere “Tatar” denilmektedir. Türklerin kendilerine has çeşitli var oluş efsaneleri bulunsa da, Kırım Türklerinin efsanesi “Altın Beşik”tir. Bu nesne, eski çağlardan kaldığına inanılan ve kutsal kabul edilen bir yadigârdır. Bu nedenle manevi olarak da kıymetlidir. Ayrıca, sihirli özellikleri de mevcuttur. Efsane; iki düşman hanlığın birbirlerine âşık çocuklarını, toplumların savaşını ve gelişen olaylar çerçevesinde altın beşiği konu almaktadır. Birbirine hasım iki ailenin çocuklarının savaş, nefret, yıkım ve ölümün varlığına tezat olacak şekilde; birbirlerini sevmeleri, âşık olmaları, kavuşma çabaları, ataerkil ailelerince kabul görme ve var olma mücadeleleri hikâyenin özünü oluşturmaktadır. Çalışmanın giriş bölümünde; efsanenin niteliklerine, varyantlarına, tarihsel özelliklerine, Tanrı–İblis çatışması motifine değinilmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde efsanenin konusu bulunmaktadır. İkinci bölümden itibaren; anlatının göstergebilimsel açıdan incelemesine yer verilmiş olup; sırası ile “hikâye süresince Eser’in mahiyetlerinin devinimi”, “Eser’in düşünsel ve eylemsel şemaları”, “Zehra’nın düşünsel ve eylemsel anlatımı”, “Yardımcı ve engelleyici dengesi”, “Zamanın akışı içinde karakter ve ülkelerin nitelikleri”, “Aşk ve nefretin hikâyedeki konumu” ayrıca “karakterlerin analizi” ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>L’evolution Du Sentiment De La Jalousie Dans Le Roman « La Jalousie » D’alain Robbe-Grillet</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19732</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19732</guid>
      <author>Hülya KOL</author>
      <description>Yeni Roman yazarı olan Alain Robbe-Grillet’nin, sorunları sergilemede kendine ait bir tarzı vardır. Yazar bunu romanları aracılığıyla yapar. Bütün çağdaşları gibi, onun amacı da, döneminin huzursuzluğunu göstermektir : yaşamın saçmalığı, tedirginlik, evlilik hayatındaki güvensizlik, şüphe, vs… Bu durum değişikliği, edebiyata her zaman damgasını vuran tarihten dolayıdır. Yirminci yüzyıl herşeyin bulanık, berlirsiz ve ulaşılamaz olduğu bir dönemdir. Ard arda gelen dünya savaşlarından sonra, insan şaşırır ve aptallaşır. Artık yasalara ve yönetmeliklere güveni kalmamıştır çünkü onu koruyamamışlardır. Böylece sözler önemini kaybeder. Değeri azalır ve sıfıra indirgenir. Bu nedenle iletişim başka bir şekilde kurulur. Nesneler, davranışlar ve dalavereler sözlerin yerine geçer. Alain Robbe-Grillet’nin Kıskançlık adlı romanında, bireyler kartlarını itinayla oynarlar. Okuyucu kendini onların arasında buluverir ve ortamdaki huzursuzluğu hisseder. A… adlı kişinin saçları gibi karmaşık olan bu bilmeceyi çözmeye çalışır. Okuyucu, her oyunun sonunda bir kaybedenin olduğunu iyi bilir. Böylece onu keşfetmeye çalışır, Alain Robbe-Grillet’nin karmaşık anlatımına rağmen. Insan aşamadığı çıkmaz yolların önünde güçsüz kalır. Kafese kapatılmış bir av gibi kendi ekseni üzerinde döner durur ve oradan çıkmak için bir çıkış yolu arar ama bulamaz. Bu durumun kabullenilmesi zor olduğu için, savunma mekanizmaları devreye girer. Kişi yalanı gerçekmiş gibi kabullenir. Samimi bir ortamda yaşadığını hayal eder ama riyakarlığın tam ortasındadır. Böylece psikolojik sorunlar gün gün artar ve yaşamı çekilmez hale getirir. Ama hayat herşeye rağmen güzeldir ve yaşanmaya değer.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cengiz Aytmatov’un Eserlerinde Kadın Tipleri Bağlamında Anne İzleği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19883</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19883</guid>
      <author>Mustafa OCAKBEĞİ</author>
      <description>Türk kültür tarihi içerisinde kadınlar çok önemli bir yere sahiptir. Geçmişi savaş ve değişik mücadelelerle dolu olan Kırgız Türklerinde; toplumun yeniden inşasında kadınlar büyük sorumluluklar üstlenmişlerdir. Kırgız kadınlarının İkinci Dünya Savaşı dönemi mücadelelerini, çile ve fedakarlıkları en güzel anlatan yazarların başında Cengiz Aytmatov’un geldiğini söyleyebiliriz. Cengiz Aytmatov’un eserlerinin merkezinde insan vardır. Eserlerinin genellikle başkahramanı kadınlar olmasa da başkahramana ve eserdeki olayların gidişatına yön veren kadın kahramanlardır. “Yüz Yüze” adlı eseriyle kadın kahramanları ön plana çıkaran Aytmatov’un eserlerindeki kadın kahramanlar genellikle kendi yaşamından metinlere yansımış tiplerdir. Yazar, kadın karakterleri daha çok annelik özellikleri üzerinden tanımlarken, aynı zamanda onları anne rol modeliyle de idealize etmiştir. Bu yönüyle Aytmatov’un eserlerindeki kadın tiplerinin, sosyolojik bakış açısı ve kadının Kırgız kültüründeki yerine dair bilgiler ışığında yeniden okumak ve değerlendirmek önem kazanmıştır. Eserlerinde kadın tipleri arasında annelere geniş yer ayıran Aytmatov, annelerin toplumsal işlevini ve rollerini tanımlamış, toplumda varlık-yokluk mücadelesinin gizli kahramanları olarak onların yaşamlarına ve sorunlarına ışık tutmuştur. Bu çalışmanın ana çerçevesini Cengiz Aytmatov’un kadın kahramanların ön plana çıktığı önemli eserlerinde “kadın tipleri” ve “anne izleği” üzerinde incelemeler oluşturmaktadır. Bu bağlamda savaş dönemlerini konu alan eserlerde Kırgız kadınının cephe gerisindeki yaşam mücadelesi, toplumun ve şartların kadınlara özellikle de annelere yüklemiş olduğu ağır sorumluluklar farklı bir bakış açısıyla yansıtılmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Terceme-i Tevârîh-i Şeref Hân’da Bir Cezalandırma Yöntemi Olarak Kafa Kesme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19874</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19874</guid>
      <author>Adnan OKTAY</author>
      <description>Kafa kesme, klasik cezalandırma yöntemlerinden biridir. Savaş meydanlarında kafa kesme, en iyi, en kestirme, en sonuç alıcı bir öldürme ya da etkisizleştirme yöntemi olarak kullanılmıştır. Sınırlı imkânlara sahip bir gücün kendi rakibini ya da düşmanını en hızlı ve en kesin bir şekilde etkisiz hale getirmesi gerekmektedir. Kafa kesme, ceza hukukunda da adeta vazgeçilemez bir infaz yöntemi olarak uygulanmıştır. Bu makalede Şeref-nâme tercümesindeki “kafa kesme” motifine yer verilmiştir. Şeref-nâme, 1597 tarihinde Şeref ibni Şemseddin tarafından Farsça olarak yazılmıştır. Şeref-nâme, yazıldıktan sonra Arapça, Türkçe, Fransızca, Rusça, Kürtçe gibi doğu ve batı dillerine çevrilmiştir. Şu ana kadar Şeref-nâme’nin Türkçeye tercüme edilmediği daha dikkat çekici olmuştur. Ancak eserin farklı zamanlarda doğrudan Farsçadan yapılmış olan iki ayrı Türkçe tercümesi tespit edilmiştir. Bu tercümelerden biri Mehmed b. Ahmed tarafından yazılmıştır. Bu tercümenin üç ayrı nüshası tespit edilmiştir. Bunlardan iki nüshanın tarihi tespit edilememiş, diğerinde de 1080/1669 tarihine yer verilmiştir. Şeref-nâme’nin Türkçe tercümelerinden bir diğeri olan Terceme-i Tevârîh-i Şeref Hân ise Şem’î tarafından 1092/1682 yılında yazılmıştır. Bu tercümenin de iki nüshası elde bulunmaktadır. Burada kafa kesme şeklinde gerçekleşen insan hayatına son verme formu, Dîvân edebiyatı metinlerinden ve özellikle Terceme-i Tevârîh-i Şeref Hân adlı tercüme eserden örnekler verilerek işlenmiştir. Bu çerçevede “kafa kesme” neyi ifade etmektedir, neden böyle bir yönteme başvurulmaktadır gibi sorulara cevaplar aranmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mesnevî’nin Türkçe Şerhleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19959</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19959</guid>
      <author>Mehmet ÖZDEMİR</author>
      <description>Mevlânâ’nın yaklaşık 26 bin beyt ve altı defterden meydana gelen Mesnevî-yi Manevî adlı eseri, Türk edebiyatında en çok şerh edilen eserlerden biridir. Geçmişten günümüze Mesnevî-yi Manevî’ye muhtelif hacimlerde pek çok şerh kaleme alınmıştır. Fakat Mesnevî’nin altı defterini tamamen şerh eden eser sayısı oldukça azdır. 1260-1267 yılları arasında telif edilen Mesnevî’nin yazılışının üzerinden 749 yıl geçmesine rağmen, bu eserin tamamını kapsayan Türkçe şerh sayısı bugünkü tespitlerle altıdır. Bunun yanı sıra Mesnevî’nin bir bölümünün veya Mesnevî’den yapılan seçme kısımların şerh edildiği eser sayısı ise kırkın üzerindedir. Biz bu makalemizde öncelikle Mevlânâ’nın Mesnevî’sine yapıldığını tespit ettiğimiz Türkçe şerhleri bir araya getirmeye çalışacağız. İkinci olarak Mesnevî’nin Türkçe şerhleriyle ilgili bir tasnif denemesi yapmaya gayret edeceğiz. Mevlânâ’nın Mesnevî’si özelinde daha önce yapılmış bir tasnif denemesi mevcuttur. Bu yazıda bizden önce yapılan tasnif çalışmalarını da göz önünde bulundurarak Mesnevî’nin Türkçe şerhlerinin tasnifi için bir öneride bulunmak istiyoruz. Mesnevî gibi hacimli bir eserin tamamını şerh etmek her şarihe nasip olmamıştır. Fakat Mesnevî’nin bir kısmını veya Mesnevî’den yaptığı seçmeleri şerh eden birçok şarih bulunmaktadır. Mesnevî’nin bir kısmına yapılan şerhlerde şarihler, bazen altı cildin tamamını şerh etmek düşüncesiyle işe başlamalarına rağmen çeşitli sebeplerle bu şerhleri tamamlayamamışlar bazen de ihtiyca göre Mesnevî’nin bir cildini veya bir bölümünü şerh etmişlerdir. Mesnevî’den intihap yoluyla yapılan şerhlerde ise şarihler, belli bir bölümden veya altı ciltten yaptıkları seçme beyitleri şerh etmişlerdir. Bazı şarihler ise Yûsuf-ı Sîneçâk’ın Mesnevî’den seçtiği beyitlerle oluşturduğu Cezîre-yi Mesnevî adlı eserde yer alan beyitleri yorumlamışlardır. Biz bu çalışmada Mesnevî şerhlerini benzer ve farklı yönlerini göz önünde bulundurarak çeşitli başlıklar altında tasnif etmeye gayret edeceğiz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>“Esasu-l-Belaga” ve “Divan-u Lugat-it-Türk” Eserlerinin Dil Bilimi ve Belagat Bilimiyle İlgili Yönleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19942</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19942</guid>
      <author>Salimakhon RUSTAMIY</author>
      <description>Bu makalede XI-XII yüzyılda yaşamış büyük bilimadamlarından Mahmud Zamahşeri’nin Arap dil bilimi, Kaşgarlı Mahmud’un Türk dil biliminin gelişmesine sağladıkları katkıdan bahsedilmekte, özellikle, Zamahşeri’nin “Esasu-l-belaga” ve Kaşgarlı Mahmud’un “Divan-u Lugati-t-Türk” eserleri, onların sözlük düzenleme yöntemleri ve bu yapıtların belagat bilimiyle ilgili özellikleri vurgulanmaktadır. Makale müellifi Arapça kelimelerin açıklamalı sözlüğü olan “Esasu-l-belaga” eserinde kelime anlamlarının açıklamasında Zamahşeri’nin kullandığı yöntemleri incelemiş, sözcüklerin tasrifi (isimler ve fiillerin çekimlenmesi), aynı kökten gelen sözcüklerin çoğul şekilleri, hasıla fiilleri, kelime anlamlarını düzenli şekilde açıklamıştır. Zamahşeri’nin kelime anlamların ifade edilmesinde sözcüklerin zıt ve eş anlamlarından istifade ederek, gerektiği durumlarda sözcük anlamlarının fark edilebilmesi için deyimler kullandığı, sözcüklerin gerçek anlamlarının dışında olan mecaz anlamlarının da bulunduğunu vurguladığı belirtilmiştir. Makalede, Kaşgarlı Mahmud’un Türkçe kelimelerin Arapça açıklamalı sözlüğü sayılan “Divan-u Lugati-t-Türk” eseriyle dünya bilim tarihine karşılaştırmalı ve kıyasi tarihi metotları kullanmış ilk dilbilimci, ünlü bilim adamı, Türkoloji bilim dalının kurucusu olarak dünya bilimadamları tarafından itiraf edilmekte olduğu belirtilmektedir. Ayrıca, Kaşgarlı Mahmud’un sözlük düzenleme alanındaki kendine özgü yöntemleri açıklanmış, Türk dilinin yazı, ses ve şekil özellikleri de beyan edildiği, Arapçada vezin kurallarına dayanarak Türkçe kelimelere vezinler yapıldığı vurgulanmıştır. Kaşgarlı Mahmud’un belagat bilimindeki yeteneği eserin Giriş ve Son söz bölümlerinde açık görülmektedir. Sözlükte yer alan kelimelerin açıklanmasında folklor örnekleri cinas, iştikâk, tevzi’, takrir, iktibas, iycaz ve b. sanatlarının önemi büyük olmuştur. Mahmud Zamahşeri ve Kaşgarlı Mahmud’un büyük hizmetleri sayesinde en eski Arapça ve Türkçe kelimeler, atasözleri, türküler yüzyıllıklar öncesinden bize kadar ulaşmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İslâm Estetiği, Modern Estetik ve Tanzimat Sonrası Türk Şiirinin Estetik Temelleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19867</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19867</guid>
      <author>Mehmet SAMSAKÇI</author>
      <description>Eser, edebiyat terminolojisinde “bir şair veya yazarın ortaya koyduğu edebî ürün” demektir, Yaklaşık son 50 yıldır, bazı araştırıcı veya akademisyenler, metnin tek gerçek olduğunu düşünmeye başlamışlardır. Oysa daha önceki çalışmalarda, edebiyatın, medeniyet tarihinin bir parçası olduğu kabul edilmiş, milletlerin tarih ve medeniyetlerinin daha iyi anlaşılması için bir “araç” gibi telakki edilmiştir. Edebiyat, kendi başına bir “varlık” değil, milletlerin hafızası olarak incelenmiş ve önemsenmiştir. Bu da edebî metinlerin estetik değil, pragmatik ve pratik bir gözle görülmesi anlamına gelmektedir. Fakat metin veya eser, aslında bir sonuçtur. Zira onu belirleyen, kurgulayan ve sunan, çok çeşitli inanç, kabul veya sempatilere sahip olan yazarın his ve fikir dünyasıdır. Bu yüzden bir şairin estetik duruşu ve poetikası bilinmeden yapılacak her türlü yorum, bir tarafıyla eksik kalacaktır. Bu makalede Türk şiirinde 1000 yıldan fazla bir süre hâkim olmuş İslâm estetiği, ardından modern estetiğin esasları incelenmiş, son olarak da oldukça kalın çizgilerle Tanzimat Sonrasından günümüze kadarki Türk şiirinin estetik durumları ve görünümleri sorgulanmıştır. Daha başka bir ifadeyle Türk edebiyatında, Türklerin İslâmiyet’i kabullerinden sonra başlayan, 19. asır sonlarında yavaş yavaş uzaklaşılan ama hiçbir zaman tam anlamıyla terk edilmeyen İslâmî estetiğin temelleri sorgulanmış, İslâm’ın belirlediği sanat anlayışıyla modern anlayışın mukayesesi yapılmış, son olarak da modern olan veya modern olma çabasında bulunan Türk edebiyatının estetik durumu incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Базовые метафоры русской и турецкой лингвокультур (на примере фразеологических единиц с компонентами природно-ландшафтных объектов)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19675</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19675</guid>
      <author>Hakan SARAÇ</author>
      <description>Одним из перспективных направлений изучения взаимодействия языка и культуры, до сих пор окончательно не разработанных в научной литературе, является изучение «метафоры». Данная статья посвящена вопросу изучения понятия «базовых метафор» в лингвокультурологическом аспекте. Раскрывается их роль в формировании русской и турецкой языковых картин мира. В связи с этим, приводится анализ базовых метафор русской и турецкой лингвокультур на примере фразеологических единиц с компонентами природно-ландшафтных объектов. Помимо этого, данная тема представляется весьма важной не только для проблематики изучения иностранного русского и турецкого языков, но и для формирования лингвистической и линвокультурной компетенции. Проблемы межкультурной коммуникации и диалога культур в процессе преподавания иностранных языков и, в частности, русского и турецкого языка как иностранного, занимают важное место в системе лингвистических и лингвокультурологических исследований. Таким образом, в данной статье мы исключительно сосредоточились на том, что выявить и описать базовые метафоры русской и турецкой лингвокультур для того, чтобы определить зоны совпадения и несовпадения представления о природе и ландшафте в русской и турецкой культуре. В заключении обобщаются полученные данные в результате проведенного исследования и делаются выводы.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cahan ile Abdullah Hikâyesi Üzerine Bazı Değerlendirmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19873</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19873</guid>
      <author>M.Abdulbasit SEZER</author>
      <description>Türk halk anlatı türlerinin zengin içerikli, devinime açık, nazım ve nesir karışımı türlerinden biri olan halk hikâyeleri, yaşadıkları coğrafyalardan da derin izler taşıyarak sözlü gelenekten günümüze kadar gelmişlerdir. Özel bir anlatım teknik ve geleneğine sahip olan halk hikâyeleri, göçebelikten yerleşik hayata geçişin ilk ürünlerinden olup aynı zamanda Türk halkının önemli bir anlatı türü olan roman ihtiyacını da karşılamıştır. Aşk ve kahramanlık konularının işlendiği, halka ait birçok yaşayış, inanış, gelenek ve adetlerin yer aldığı bu anlatılar, içerdiği motifler açısından birçok halk hikâyesinde benzerlikler gösterir. Çocuksuzluk, tek oğul, ilk görüşte aşk, engeller, başkasıyla evlendirilmek istenme, yardımcı kişiler, mutlu son gibi motiflerle hemen hemen birçok halk hikâyesinde karşılaşılır. Olayların ve çatışmaların daha çok mensur olarak anlatıldığı halk hikâyelerinde âşıkların en coşkulu ve duygulu olduğu anlarda yaptıkları konuşmalar manzum bir şekilde dile getirilir. Cahan ile Abdullah, Doğu Anadolu’da ve Azerbaycan’da anlatılan hikâyelerden biridir. 18. Yüzyıl Azeri âşıklarından biri olan Dede Kasım’ın tasnif ettiği bu hikâye, bir aşk hikâyesidir. Cahan ile Abdullah hikayesinde, epizot sırasına göre; kahramanların aileleri ve sosyal durumları, kahramanların yetişmeleri ve eğitimleri, kahramanların ilk karşılaşmaları, evlenmelerinin engellenmesi, kahramanların mücadeleleri ve kavuşmaları ayrı başlıklar halinde değerlendirilecektir. Bu çalışmada Kars Eli Dergisinde Temmuz 1971 ile Mart 1972 tarihleri arasında bölümler halinde yayınlanan Âşık Lütfi Aydın anlatması olan metin esas alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mehmet Kaplan’ın Yunus Emre ve Şiirlerini Konu Alan Yazıları Üzerine Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19816</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19816</guid>
      <author>İsmet ŞANLI, Muharrem DAYANÇ</author>
      <description>Yunus Emre hakkında yazdığı otuzdan fazla müstakil yazı ve hemen her yazısında değişik yönleriyle yaptığı atıflarla, bu şahsiyet üzerinde en fazla durmuş araştırmacılardan biri Prof. Dr. Mehmet Kaplan'dır(1915-1986). Türk edebiyatının en büyük ve en önemli simâlarından biri, hiç şüphesiz Yunus Emre'dir. O, hem kullandığı dil ve ele aldığı konular, hem de dünyaya bakış açısındaki güzelliğiyle 'evrensel ve bilge' insandır. Yunus Emre'nin şiirlerini doğru anlamak ve değerlendir(ebil)mek için her şeyden önce, onun şiirlerinin arka plânını iyi bilmek/iyi anlamak gerekir. Bu arka plân, özellikle Mehmet Kaplan'ın Yunus Emre ve eserleri üzerinde yapmış olduğu tahlilî çalışmalarda bariz bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Mehmet Kaplan, yazılarında, Yunus Emre'nin kısa, ama çarpıcı ifadelerine sık sık vurgu yapar. Kaplan’ın Yunus Emre ve şiirleri üzerine günümüz insanının bakış açısıyla yaptığı çalışmaları, Yunus'u ve şiirlerini anlamak ve bu şiirlerdeki edebî ve kültürel değerleri gelecek kuşaklara aktarmak bakımından önemlidir. Mehmet Kaplan'ın Yunus Emre ve şiirleri üzerine farklı tarihlerde yaptığı bu çalışmalar, çeşitli dergi ve kitaplarda dağınık bir şekilde bulunmaktadır. Bu yazı ile Mehmet Kaplan'ın dağınık bir halde bulunan Yunus Emre ve eserleri/şiirleri üzerine yaptığı çalışmalar kronolojik olarak tespit edilip bir bütün olarak değerlendirilmiştir. Böylece Mehmet Kaplan'ın neredeyse bir ömre yaydığı Yunus Emre ile ilgili çalışmalarının hem tarihi zemini ile temel nitelikleri ortaya konulmuş hem de günümüz Türkiye'sinde Yunus Emre'yi ve eserlerini, klasik yaklaşımın dışında modern metodlarla değerlendirmenin somut bir örneği de verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kutadgu Bilig’de Yönelme Durumundaki Dönüşlülük Zamirlerinin İşlevleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19891</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19891</guid>
      <author>Funda TOPRAK</author>
      <description>Yusuf Has Hacip’e ait Türkçenin bilinen ilk mesnevisi Kutadgu Bilig, yazıldığı günden bugüne kadar değerini kaybetmeyen eserlerdendir. Kutadgu Bilig’in insan, kainat, İslam dini arasında kurduğu denge ve bu denge üzerine olgunlaştırdığı felsefesi hayranlık uyandıracak düzeydedir. Kutadgu Bilig 11. Yüzyıl Türkçesinin ulaştığı düzey ve zenginlik açısından da eşsiz bir kaynaktır. Bugün Türk yazı dilinde kullanılan yapıların doğru anlaşılabilmesi, karşılaştırmalı çalışmalarla mümkündür. Bu çalışma, Kutadgu Bilig’de dönüşlülük zamirlerinin yönelme durumlu biçimlerinin işlevlerini tespit amacıyla yapılmıştır. Böylece Türkiye Türkçesine uzanan bir karşılaştırma yapılabilecek zamirlerin yapı değil işlev yönünden ele alınmasının önemi vurgulanabilecektir. Dönüşlülük zamirleri ad çekim eklerini alarak çekime girebilen, zamirlerdeki anlamı yapana döndüren sözcüklerdir. Türkiye Türkçesinde dönüşlülük zamiri yaygın olarak kendi, seyrek olarak da öz biçimi kullanılırken, Kutadgu Bilig’deki yaygın kullanım öz biçimidir. Azerbaycan, Türkmen, Tatar, Kırım Tatar, Başkurt, Kazak, Kırgız, Karakalpak, Özbek, Nogay, Kumuk, Karay, Yeni Uygur, Çulım Türkleri de öz/üz biçimlerini kullanmaktadırlar. Dönüşlülük zamirlerini tek başlarına bağımsız birer birim gibi algılayan Türkiye Türkçesi gramerlerinin aksine bu birimler çoğu kez anlamı doğrudan etkiler ve değiştirirler, birçok durumda da kalıp ifadeler içerisinde kullanılırlar. Kendi kendine kal- yapısında kal- fiilinden çok farklı, çok daha soyut bir anlam bulunur. Burada bir öze dönüş, bir yalnızlık, bir çaresizlik vb. değişik anlamları sağlayan dönüşlülük zamiridir. Acaba 11. Yüzyılda da dönüşlülük zamiri cümle içerisindeki anlamı ne ölçüde etkiliyor, değiştiriyordu? Bu çalışma Kutadgu Bilig’de yönelme durumundaki dönüşlülük zamirlerinin işlevlerini tespit etmek amacıyla hazırlanmıştır. Böylece günümüz çalışmalarına da ışık tutulabileceğini düşünmekteyiz. Zamirlerin bağımsız değil anlamca bağımlı birimler olarak değerlendirilmesi gerektiğini Kutadgu Bilig üzerinde göstermeye çalışacağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gençlik Edebiyatı Eserlerinde Gençlik Sorunlarının Yansıtılış Biçimi Üzerine Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19892</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19892</guid>
      <author>Aliye USLU ÜSTTEN</author>
      <description>Bu çalışmada gençlik edebiyatı eserlerinde gençlik sorunlarının işleniş biçimi değerlendirilmiştir. Günümüz sorunları, geçmişe nazaran benzer olmakla birlikte teknolojinin ve modern dünyanın getirdiği yenilikler, gençlerin farklı sıkıntılar yaşamalarına neden olmaktadır. Gelecekte de bu sorunlara yenilerinin ekleneceği muhakkaktır. Gençler, aile ve arkadaş ilişkilerindeki problemler dışında boşanma, okulu terk etme, şiddet, işsizlik, fiziksel görünüş, yeme bozuklukları, depresyon, cinsel ve duygusal istismar, erken evlilik, intihar, uyuşturucu ve alkol kullanımı gibi sıkıntılarla mücadele etmektedirler. Gençlik edebiyatı eserlerinde bu sorunlar, gençlerin zihinsel ve psikolojik gelişimlerini olumsuz yönde etkilemeden; onların karar verme ve problem çözme becerilerini geliştirecek kurgu ve kahramanlarla işlenmelidir. Çalışmada, Tanzimat döneminden itibaren gençleri konu edinen ve günümüzde gençler için yazılan eserlerden ranstlantısal seçme ile (random yöntem) bir değerlendirme yapılmıştır. Eserlerde işlenen konular yanlış Batılılaşma, aile ve toplum içi çatışma, aşk, evlilik, boşanma ve eğitim başlıkları altında ele alınmıştır. Tanzimat dönemi eserlerinin bazılarında gençlere ve yetişkinlere mesaj verilirken, günümüz eserlerinde gençlere çözüm yollarının da gösterildiği sonucuna varılmıştır. Çocuk ve gençlerin en çok karşılaştıkları sorunların belirlenmesi ve önem derecesine göre bu sorunların üstesinden gelecek devlet ve özel kurumların yayınlarında bu konulara ağırlık vermeye özendirilmesi gerekir. Gelişmiş ülkelerde yapılan çalışmalar takip edilerek eğitim sistemimizde ve gençlik edebiyatı temalarında farklılık yaratılabilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbni Mühenna Lugati Üzerine Bazı Tespitler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19500</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19500</guid>
      <author>Ali İhsan YAPICI</author>
      <description>İbni Mühenna tarafından XIII. yüzyılın ortalarında yazılmış olan Kitâb Hilyetü’l-insân ve Helbetü’l-lisân adlı eser, Divânu Lugat’it-Türk’ten sonra Türk dili üzerine yazılmış ilk eser olması dolayısıyla, Türk dili tarihi açısından önemli bir yere sahiptir. Daha çok İbni Mühenna Lugati adıyla bilinen bu eserde, o dönem Türkçesi hakkında önemli bilgiler sunulmuştur. Eserin geneline bakıldığında, Türkistan (Hakaniye/Kaşgar) Türkçesi esas alınarak yazıldığı, ancak Oğuz ve Kıpçak lehçe özelliklerinin yavaş yavaş yazı diline girmeye başladığı görülmektedir. İbni Mühenna, Türk yazı dilinin temel özelliklerini belirtmekle kalmamış, yaşadığı bölgedeki boyların ağız özelliklerinden de bahsederek bir bakıma karşılaştırmalı bir dil çalışması yapmıştır. Bu eseri önemli kılan husus, hem dönemindeki Türk diyalektlerini göstermesi hem de bazı örneklerinin değişken şekillerden seçilmesidir. İbni Mühenna farklı Türk diyalektlerine ve konuşma diline de temas etmiş, bazı örnek ve açıklamalarıyla o coğrafyadaki Türk boylarının demografik yapısı hakkında da önemli ipuçları vermiştir. Yazı dilindeki ses ve şekil özelliklerinin bölgede konuşulan Türkçe ile karşılaştırılmasında Oğuz lehçesi özelliklerinin ağırlıkta olduğu görülmektedir. Buna göre, söz konusu bölgede Oğuzların sayıca fazla olduğunu, ancak Kıpçak ve Karluk boylarına mensup grupların da Oğuz gruplarıyla iç içe veya yan yana yaşadıklarını söylemek mümkündür. Esere dair bu tespitlerden hareketle, müellifin yaşadığı coğrafyanın, Türkçenin farklı yazı dillerine ayrılma sürecinde önemli bir merkez durumunda olduğu söylenebilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cihan Aktaş’ın Hikâyelerinde Uluslararası Göç</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19969</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19969</guid>
      <author>Alpay Doğan YILDIZ</author>
      <description>Cihan Aktaş, 1990 sonrası modern Türk hikâyesinin önemli isimlerinden birisidir. İlk hikâye kitabını 1991’de yayımlayan yazar, bu güne kadar on bir hikâye kitabı yayımlamıştır. Yazar, hikâye ve romanlarının yanında Türkiye’de kadın, özellikle Müslüman kadın konusunda, pek çok inceleme-araştırma kitabı yazmıştır. Kadın konusunun, Cihan Aktaş’ın hikâyelerinde en başta gelen konu olduğu söylenebilir. Yazarın hikâyelerinde öne çıkan konulardan birisi de “uluslararası göç”tür. Değişik hikâye kitaplarında bu konuyu ele alan yazarın özellikle Ayak İzlerinde Uğultu adlı kitabındaki hikâyelerde “uluslararası göç” konusu daha çok işlenir. Cihan Aktaş, kendi ülkesinden başka bir ülkeye göç eden ya da göç etmek zorunda kalan karakterleri bireysel hikâyeler üzerinden anlatır. Yazarın hikâyelerinde daha çok Türkiye’den başka bir ülkeye göç eden hikâye karakterleri anlatılır. Ancak başka ülkelerden, özellikle İran, Özbekistan, Afganistan vb. yakındoğu ülkelerinden göç eden karakterler de onun hikâyelerinde anlatılır. Yine Türkiye’ye göç eden karakterler de Aktaş’ın hikâyelerinde vardır. Bu makalede Cihan Aktaş’ın daha çok 2000 sonrası hikâyelerinde kendi ülkesinden başka bir ülkeye göç eden karakterler üzerinde durulmuştur. Bu karakterlerin ülkelerinden ayrılma sebepleri, gittikleri ülkelerdeki durumları, gittikten sonra kendi ülkelerine bakışları, ülkelerine yeniden dönme istekleri ya da bunu istememeleri gibi tespitlerle yazarın hikâyelerindeki uluslararası göç” konusu tartışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Halk Anlatılarının Epik Kuralları Işığında Ateşkâr Oğlan Masalının İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20003</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20003</guid>
      <author>Meltem YILMAZ</author>
      <description>Masallar, milletlerin sözlü ve yazılı kültürlerinde en fazla rastlanan anlatım türlerindendir. Bunda masalların dili, dini, cinsiyeti ne olursa olsun herkesin kabul edebileceği erdem, hüner, adalet, iyilik, doğruluk gibi evrensel değerlere sahip olması, konu itibariyle hemen her konuda anlatılabilmesi, kolay üretilip tüketilmesi gibi etkenler önemli rol oynar. Masallar üzerinde yapılan ilk çalışmalar, genellikle derleme ve derlenen masallar üzerinde yapılan inceleme çalışmalarından oluşur. Yapılan incelemeler sonucunda masallar arasında çeşitli ortaklıklar fark edilmiş ve bazı halkbilimciler tarafından bu ortaklıkların izi sürülmüştür. Masalların değişik coğrafyalarda nasıl ve hangi şekillerde bulunduklarını tespit etmek amacıyla da karşılaştırmalı masal araştırmaları yapılmıştır. Tarihî Coğrafi Fin Okuluna mensup halkbilimciler, halk anlatılarının özellikle de masalların nerede ve ne zaman yaratıldığını, ilk şekillerinin nasıl oluştuğunu belirlemeyi amaç edinen bir yöntem geliştirmişler ve bu yöntemi genişletmek amacıyla da masalların motiflerine, tiplerine ve yapılarına dair çeşitli çalışmalar yapmışlardır. Bu çalışmalardan biri, Danimarkalı halkbilimci Axel Olrik tarafından geliştirilen ve halk anlatılarının yapı çözümlemesine yönelişin ilk örneği olan halk anlatılarının epik kurallarıdır. Axel Olrik kültürel unsurların halk anlatılarında bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde korunduğunu göstermek amacıyla on beş maddeden oluşan “halk anlatılarının epik kurallarını” oluşturmuş ve bu kuralların geçerliliğini birçok eser üzerinde uygulayarak ispatlamaya çalışmıştır. Bu çalışmada Elazığ Masalları içerisinde yer alan Ateşkâr Oğlan masalı Axel Olrik’in epik kurallarına göre incelenmiş ve çalışmanın sonucunda incelenen masalın bütün epik kurallara uygunluk gösterdiği görülmüştür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XIX. Yüzyılda İstanbul- Kent Mimarisini Şiir Üzerinden Okumak. Hazırlayan: Özge Öztekin. Ürün Yayınları. Ankara, Ekim 2016. 373 s.</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19965</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19965</guid>
      <author>Hulusi EREN</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>KILIÇ, Filiz, Mehmet KILIÇ (2016). Avanos’a Dâir Yazılar - I. Ankara: Grafiker Yay. 260 s. ISBN 978-605-9247-33-7</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20009</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=20009</guid>
      <author>Şerife ÖRDEK</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


