






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2016 Sayı Volume 11 Issue 10</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=314</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Eski Anadolu Türkçesi Metinlerinde Bulunma Hâli Ekinin Ayrılma İşlevinde Kullanılması Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19667</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19667</guid>
      <author>Rabia AKSU</author>
      <description>Eski Türkçeden günümüze işlek olarak kullanılan +DA bulunma hâli eki, bulunma hâli dışındaki işlevlerde de kullanılmıştır. Eski Türkçede ayrılma hâlini belirtmek için ayrı bir ek yoktur. +DA eki, Köktürkçe döneminde bulunma hâli ile birlikte ayrılma hâlini de karşılamıştır. Eski Uygur Türkçesi döneminde ise +DIn eki ortaya çıkmış ve ayrılma hâlini karşılamak için yaygın olarak bu biçim birim kullanılmıştır. Türk Dili Eski Türkçe döneminden sonra Kuzey-Batı Türkçesi ve Doğu Türkçesi olmak üzere iki ana kola ayrılmıştır. +DIn eki, Doğu Türkçesi olarak da adlandırılan Çağatay Türkçesinde kullanılmaya devam etmiştir. Batı Türkçesinde ise Kuzey Türkçesinin temsilcisi olan Kıpçak Türkçesinin etkisiyle +DAn şeklinde kullanılmıştır. Eski Türkçenin devamı mı, yeni bir yazı dili mi olduğu tartışılan Eski Anadolu Türkçesi dönemi, Anadolu’da Oğuz ağız özelliklerinin temelinde oluşturulmuş bir yazı dilidir. Bu dönemde, özellikle de ilk dönemde yazılan eserlerde Eski Türkçe unsurların Batı Türkçesi unsurlarıyla birlikte kullanıldığı görülmektedir. Eski Anadolu Türkçesiyle yazılan metinlerde +DA ekinin Eski Türkçedeki gibi ayrılma/çıkma işlevlerinde de kullanıldığı görülmüştür. Bu dönemde ve daha sonraki dönemlerde de hâl eklerinin farklı işlevlerde kullanıldığı görülmektedir. Eklerin tarihsel olarak işlevlerini görebilme ve değerlendirme çalışmalarının küçük bir kısmını oluşturan bu çalışmada, ekin Eski Anadolu Türkçesinde ayrılma hâli işleviyle beraber hangi işlevlerde kullanıldığı üzerine durulacaktır. Ekin farklı işlevlerini görebilmek için dönemin bazı eserleri taranmış ve bazı değerlendirmeler yapılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kızılderili Mitolojisinde Mitik Hayvanlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19555</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19555</guid>
      <author>Fatma ATEŞ</author>
      <description>Mit, başlangıçtaki masallara özgü zamanlarda geçen olayların anlatıldığı kutsal öykülerdir. Bu öykülerde olağanüstü karakterler, yaratılış ve tabiat olaylarına ek olarak hayvanlar ve öyküleri de yer almaktadır. Bu öykülerdeki olağanüstü motiflerle beraber en eski toplumların mitolojilerinde ve inançlarında animizm ve totemizmin derin etkileri de görülmektedir. Birbiri ile bağlantılı bu inançlar zamanla toplumları yönlendiren tabusal inançlar olarak kendini göstermiştir. Tabiatta görülen bazı varlıkların içerisinde kutsal bir ruhun yaşadığına inanan insanlar o nesneye dair bazı inançlar geliştirmişlerdir. Bu inançlar içerisinde etkili olanlardan biri ise hayvan tapımı olarak da geçen inançtır. Dünya üzerindeki birçok toplum hayvanları tanrı olarak kabul etmiş ya da inanç boyutunda kült olarak değerlendirmiştir. İlk insanlar yaşadıkları çevrede bulunan hayvanların gücünden, yırtıcılığından ve büyüklüğünden dolayı çekinmiş ve bu hayvanlardan korkmuşlardır. Bu çekinme ve korkma zamanla hayranlığa dönüşmüştür. Bu dönem, insanoğlunun hayvanın üstünlüğünü kesin olarak kabul ettiği bir dönemdir ve "zoomorfik dönem" (hayvan görünümlü tanrılar dönemi) olarak adlandırılır. Tabulaştırılan birçok hayvan, ilk insan tarafından saygı duyulan bir tanrı hükmüne gelmiştir. Ancak bu hüküm bütün hayvanlar için geçerli değildir. Bazı hayvanlar inanca göre sadece insana hizmet için yaratılmıştır. Kızılderili mitolojisinde de yer bulan bu inanca göre Tanrı Maheo, ilk yarattığı insanın yaşamını devam ettirebilmesi için hayvanları yaratmıştır. Mitolojinin kahramanları ve varlıkları olağanüstülüklerle süslenerek birçok edebi ürüne girmiştir. Böylelikle bu edebi ürünlerde zengin bir motif ve armoni ortaya çıkmıştır. En zengin armoni ise mitik efsanelerde yer bulan hikâyelerdir. Makalemizde Amerika kıtasının en eski yerleşimcilerinden olan Kızılderililer’in efsane ve hikâyeleri içerisinde yer alan mitik hayvanlar incelenecektir. Yer yer Türk mitolojisi ile kıyasladığımız bu hayvanların dünya mitlerinde geçişine dair kısa bilgilerin yer aldığı çalışmanın esas çatısını Kızılderili mitolojisinde yer alan hayvanlar oluşturmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Milliyetçilik ve Yazın Bağlamında Türk Romanında (1950-1980) Gayrimüslim Azınlıklar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19407</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19407</guid>
      <author>Yahya AYDIN</author>
      <description>Edebî türler içerisinde roman, diğer türlerle kıyaslandığında, geleneksel anlatı formlarından ilk ve ciddi kopuşu ifade eden anlatı türüdür. Roman sözcüğünün taşıdığı (novel/yeni) anlam, bunu açıkça ortaya koymaktadır. “Modern çağın epiği” olarak kabul edilen roman, modern bir olgu olan ulus oluşumunu en iyi temsil eden türdür. Türk romanında Meşrutiyet dönemi gelişmeleri, toprak kayıpları, Balkan Harpleri, I. Dünya Savaşı, İstanbul’un işgal edilmesi vb. birçok olay, milliyetçi duyguların işlenmesi için elverişli bir konu skalası sunmuştur. Azınlıklar konusu, milliyetçilik bağlamında, “tutkulu ve hırs yüklü” bir biçimde Türk romanının üzerinde durduğu önemli meselelerden biridir. Bu çalışmada da dünyada milliyetçiliğin zirveye çıktığı yılların (1918-1950) hemen akabinde yayımlanan bazı romanlarda, azınlıklara bakış açıları belirlenmeye çalışılmıştır. İnsancıl bir bakış ve sınıf gerçeği açısından azınlıkları konu alan romanlarda, genel olarak azınlıkların olumlu tipler olarak çizildiği görülürken, yaşanan vahim olaylar neticesinde ülkeyi terk etmeleri ise kayıp olarak nitelenir. Yaşanan bazı olumsuzluklar dönemin iktidarına fatura edilir. Ulusal ve milliyetçi bir perspektifle azınlıkları ele alan romanlarda azınlıklar, ülkenin işgali sonrasında şımarıklık yapan ve taşkınlık gösteren kişiler olarak anlatılır. Türklere karşı sergiledikleri çirkin davranışlar, roman kahramanlarının millî bilinçle dolmalarına vesile olur. Ayrılıkçı fikirler gütmeyen azınlıklar, olumlu ve iyi yönleriyle romana dâhil olurlar. “İhanet edenler ise er geç cezalandırılacaktır” düşüncesi de (Küçük Ağa vb.), bazı romanlarda işlenir. İslâmcı bakış açısıyla yazılan romanlarda azınlıkların ele alınışı, milliyetçi görüş ile paralellikler gösterir. Bazı yazarlarda azınlıklara “metres olmak” lâyık görülürken, bazılarında da onların Batı tarafından içimize sokulan Truva atı olduğu düşüncesi işlenir. Yahudilerin adı ise bozgunculuk ve yıkımla özdeşleşmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Güncel Türkçe Sözlük Kullanıcı Dostu mu?</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19602</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19602</guid>
      <author>Sami BASKIN</author>
      <description>Bilgi teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte insanoğlunu ilgilendiren pek çok durum, elektronik (sanal) ortama taşındı. İnsanlar artık, bu hayali ortamda tanışıyor, konuşuyor, sesli ve görüntülü olarak birbiriyle buluşabiliyor; alışverişini yapıyor, faturasını ödüyor; derneğe, kulübe üye oluyor; okula kayıt yaptırıyor, hatta uzaktan eğitim adı altında hiç okula gitmeden diploma sahibi olabiliyorlar. Ancak insanlar; bilgisayarla, tabletlerle, cep telefonlarıyla hayatlarının önemli bir parçası olan bu sanal ortamı daha çok eğlenmek veya bir bilgiye erişmek için kullanıyorlar. Sosyal ağlarda (Facebook, Twitter vb.) arkadaşlarının hareketlerini, dünyadaki gelişmeleri takip ediyor, gazetelerin çevrimiçi sürümlerinden güncel haberleri okuyor veya kafalarına takılan herhangi bir durumu araştırıp hemen cevaba erişmeye çalışıyorlar. Böylelikle sanal ortam, hayatın hemen her anında devrede olan bir durum haline gelmiş oluyor. Bu etkili ve yaygın kullanımı bilen sanal ortam üreticileri, tüketicilere daha kullanışlı alanlar oluşturmak için “kullanıcı dostu” terimi ile adlandırdıkları bir değerlendirme ölçütünü oluşturmaya çalışmaktadır. Bu ölçütte, “farklı tarayıcılara ve cihazlara verilen görüntüde uyum sağlayabilme, kolay erişilebilir sekmeler, göz yormayan bir tema ve kullanıcının nerede ne bulabileceğini kolaylıkla görebilmesini sağlayan bir web tasarım” gibi elektronik işlevlerin yanında “kullanıcıların ihtiyaçları” adını verdikleri içerikle ilgili (kelimenin kökeni, türü, tanımı, tanıklanması vb.) bölümler de yer almaktadır. “Güncel Türkçe Sözlük kullanıcı dostu mu?” problem cümlesine dayanan bu çalışmada bilinirliği yüksek yabancı çevrimiçi sözlüklerden tesadüfî yöntemle seçilmiş beş sözlüğün içeriği (kullanıcıların ihtiyaçlarını dikkate alarak hazırlanmış olan bilgi havuzu) ile Güncel Türkçe Sözlük’ün sunduğu içerik bir sözlük maddesi (sözlük/dictionary maddesi) dikkate alınarak karşılaştırılmıştır. Bu sözlüklere “sözlük/dictionary” sözcüğü yazılmış, verilen bilgiler incelenmiş ve karşılaştırmalı olarak tasnif edilmiştir. Böylece Güncel Türkçe Sözlük’ün diğer sözlüklerle benzerlikleri ve farklılıkları tespit edilmiş, eksik yönleri ortaya çıkarılmış ve daha kullanışlı (kullanıcı dostu) bir sözlük olması için çeşitli öneriler sunulmuştur. İnceleme neticesinde Güncel Türkçe Sözlük’ün geliştirilmesi gereken pek çok alanının olduğu görülmüştür. Örneğin verilerin farklı ortamlardan çekilebilmesine imkân vermemesi, benzer sözcükler listesinin kullanıcılar tarafından görülmemesi, yanlış yazımlarda en yakın biçimli kelimeye yönlendirme yapmaması, kelimelerin seviyelerini (A1, B1 gibi) içermemesi, kelimelerin çekim ekli biçimlerini aranmasına izin vermemesi gibi eksiklerinin giderilmesi gerekir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Aziz Mahmud Hüdayi: Fatiha ve İhlas Sureleri Tercümeleri ve Tevhid Manzumeleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19556</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19556</guid>
      <author>Cemal BAYAK</author>
      <description>Fatiha ve İhlas sureleri İslam inancının özü tevhidin en yalın ifade edildiği ilahi metinlerdir. Bu özellikleri dolayısıyla, bu sureler ve verdikleri tevhid mesajı ile ilgili İslam'ın en erken dönemlerinden itibaren, özellikle mutasavvıflar tarafından çok sayıda eser kaleme alınmıştır. Tevhid konusundaki çalışmalar bu konuda müstakil bir ilim dalının doğmasını sağlamıştır. Fatiha, İhlas sureleri ve tevhid konusu çok sayıda ilmi esere konu oldukları kadar bir çok edebi metinde de ifade edilmişlerdir. Çok defa, buradaki metinde de olduğu gibi, ilmi ve edebi ifade iç içe geçmiştir. Aziz Mahmud Hüdayi ve Kadızade Mehmed Efendi farklı yönleriyle 17. YY. Osmanlı tarihinde önemli etkiler bırakmış iki Osmanlı alimidir. Hüdayi mutatasavvıf kimliği ve bakış açısıyla, Kadızade de dini metinleri diğer ulemadan farklı yorumuyla sadece kendi dönemlerini değil günümüze kadar gelen bir etkiye sahip olmuşlardır. Elimizde bulunan bir eser, Fatiha suresi tercümesi, farklı İslami anlayışlara sahip bu iki şahsa da ithaf edilmiş bulunmaktadır. Eldeki beş nüshanın hemen devamında sahipliği konusu ihtilaflı olmayan Hüdayi'nin Tevhid Manzumesi'nin yer alması bu durumu daha ilginç hale getirmektedir. Bu çalışma Aziz Mahmud Hüdayi ve Kadızade Mehmed Efendi'yi kısaca tanıtmayı, Fatiha, İhlas sureleri tercümesi, Tevhid Manzumesi'nin karşılaştırmalı metnini oluşturmayı ve Fatiha suresi tercümesinin sahibi konusunu tartışmayı amaçlamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlkokul Çağındaki Çocuklarda Bağlaçların Söylemsel Değerleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19573</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19573</guid>
      <author>Ebubekir BOZAVLI</author>
      <description>Bu çalışma ilkokul çağındaki çocukların Türkçedeki bağlaçları edinim süreçlerini, değerlerini ve kullanımlarını bilişsel, sözceleme ve edimbilimsel düzeyde Culioli’nin (1990) sözceleme kuramı çerçevesinde çözümlemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın çalışma grubunu Erzurum ili Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı ilkokulların ilk sınıflarında öğrenim gören çocuklar oluşturmaktadır. Veriler her bir sınıfta iki eğitim kurumundan gönüllülük esasıyla 5 kız ve 5 erkek çocuk seçilerek her grupla ayrı ayrı interaktif şekilde 30 dakikalık bir söyleşi sonucu elde edilmiştir. Veriler içerik ve betimsel analizle çözümlenmiştir. Karşıtlık, sebep, karşılaştırma ve kanıtlama bağlaçları ve sahip oldukları değerler çeşitli boyutlarıyla analiz edilmiş ve yorumlanmıştır. Araştırma sonucu elde edilen bulgularda ilkokul çağındaki çocukların çözümlenen bağlaçların her birini yetkinlikle ve yetişkinlerin kullandıkları düzeyde ve anlamsal değerlerde ürettikleri saptanmıştır. Bağlaçların kullanımında yaşın ve cinsiyetin önemli bir etken olmadığı, sözceleme koşullarının onların kullanımlarını belirlediği sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca “ama ve bile” gibi bazı bağlaçların kullanımlarında pragmatik açıdan etki söz (perlocutoire) bir değerin varlığı kendini göstermektedir. Yani bu bağlaç aracılığıyla çocuklar sözel iletişim kurdukları kişinin üzerinde bir etki yaratmayı ve bu etkiyle onu ikna etmeyi ve etkilemeyi amaçlamaktadırlar. Kanıtlama bağlaçlarının genelinde ise bir ekleme değerinin varlığı hissedilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Temâşâ Kavramı ve Fuzûlî’de Güzelliğin Temâşâ Boyutu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19625</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19625</guid>
      <author>Kenan BOZKURT</author>
      <description>Düşünme kısaca, bir sonuca, bir karara varmak amacıyla bilgileri toplamak, incelemek, karşılaştırmak ve aradaki ilgilerden yararlanarak yeni sonuçlar çıkarmak, bunların faydalılarını zararlılarından ayırmaktır. Düşünme, insana özgü bir eylem olmakla beraber düşünme tarzı insandan insana ve toplumdan topluma farklılık arz eder. Her insanın bir düşünme, fikir edinme tarzı olduğu gibi her toplumun da kendine has, bir düşünce tarzı vardır ve buna ulusal tefekkür tarzı denilir. Bu bağlamda Doğu insanının kendisine has düşünme tarzına, görme biçimine “temâşâ” adı verilir. Sözlüklerde düşünmek, bir şeyi seyretme anlamına gelen “temâşâ”yla maddenin gerçekliğinden sıyrılarak onun ardında yatan gerçekliğe ulaşma amaçlanır. Doğu’nun bu tarz bir düşünceye sahip olmasının temelinde Batı düşüncesinin temel özelliği olan maddeyi kutsama fikrine sahip olmaması yatar. Doğu insanı, varlığın hakikatine ulaşmak istediğinde eşya ve maddedeki her türlü hususiyeti öze ulaşabilmek, manevi olana yükselmek için bir araç olarak kullanır. Maddenin bu şekilde araçsallaşması, arifane bakış açısının bir sonucudur. İslâm düşüncesinde eşyanın gerçekliği söz konusu olmadığından gerçekliği olmayan bir şeye saplanıp kalmak doğru olmadığı gibi her varlık, onu var eden yaratıcısından izler taşıdığından varlık ancak yaratıcısını haykıran bir işaret olabilir. Maddeyi temaşa eden arif, bir vecd hâliyle bu işaretleri takip ederek maddeden sıyrılır ve onun gerçekliği ardında gizli olan hakikate ulaşmayı hedefler. Fuzûlî’nin eserlerinde çok yoğun bir şekilde işlenen konuların başında gelen güzellik, varlıkta bulunan ve elde edilmek istenen varlıktaki salt ölçü, düzen ve mükemmellik değildir. Aksine güzellik varlığın üstünde yer alan ve ilahî gerçekliğin bir parçasıdır. Bu anlamda varlıkta ışıyan güzellik, aşkın olanın varlıktaki tezahürüdür ve şiirde keşfedilmeyi bekleyen bir temâşâ unsurudur. Şâirin amacı da bu güzelliği temellük etme, onu yüceltme olmayıp mutlak güzelliğin eşyada ışıyan tecellîlerinden hareketle onun künhüne varmaktır. Bu anlamda şâirin ele aldığı tüm güzellikler, bir temâşâ boyutuna sahip olup Allâh’ın güzelliğine ve mükemmelliğine bizi ulaştıracak birer araçtır. Bu çalışmamızda temâşâ kavramını ele alarak Klasik şiirin en büyük şâirlerinden biri olan Fuzûlî’nin güzelliğe nasıl baktığını ve güzelliğin onun elinde nasıl bir temâşâ objesine dönüştüğünü incelemeye çalışacağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Sorgulama Metaforu Olarak Yazın ve Oyun</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19622</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19622</guid>
      <author>Melik BÜLBÜL</author>
      <description>Oyunun insan algısı üzerindeki ritmik ve uyarıcı etkisi hiç kuşkusuz oldukça büyüktür. İnsan, varbulunduğu ortam koşullarında kendini ve çevresini diğer aracıların yanı sıra, oyun veya oyunsu parametreler sayesinde de alımlamaya ve yansıtmaya çalışır. Söz konusu yazınsal metinlerle yürütülen okuma süreçleri olunca, oyunun biyo-psikososyal etkisi daha da artmaktadır. Yazınsal metinlerin anlam odaklı iletişim etkinliği, farklı okuma etkinliği gerektirdiğinden, oyunsu paradigmalarla örtüştürülen metinsel anlam katmanları nitelikli okur, okuma, anlama ve yorumlama becerilerini zorunlu kılar. Modern sonrası dönem, yazınsal ürünlerde iletinin eleştirel yansımalarını daha da etkinleştirmek amacıyla oyun olgusundan önemli ölçekte yararlanır. Bunun en önemli nedeni olarak, çağın sorgulanması gereken sosyopolitik sorunlarına oyunsu anlatım metoduyla dikkat çekmek gösterilebilir. Postmodern anlatım tarzı, bu ağda yer etmiş bir akımın adıdır. Bu çalışmada, postmodern akımının yazın dünyasına kalıcı izler düşüren parametrelerinin oyunsu yansımaları metin üzerinden irdelenmiştir. Yöntem olarak metin analizi, okur odaklı alımlama yaklaşımları ve metinsel çağrışım süreçleri kullanılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mustafa Şem’î’nin Şerh-i Divan-ı Şâhî Adlı Eserinde Yer Verdiği Alıntılar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19598</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19598</guid>
      <author>Mehmet Nuri ÇINARCI</author>
      <description>Klasik edebiyatımızda genellikle Arapça, Farsça ve Türkçe yazılarak kendi devrinde birçok kültür çevresi tarafından takdir edilmiş eserlerin birçok kez şerh edildiklerine tanık olmaktayız. Tasavvufi ve klasik eserlerin izahı şeklinde tematik olarak iki uçlu bir seyir izleyen şerh geleneği, edebi eserlerin türleri bakımından ise</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Analyse Comparée des Prépositions en Français et des Postpositions en Turc</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19600</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19600</guid>
      <author>Serkan DEMİRAL, Muzaffer KAYA</author>
      <description>Bu çalışmada, Fransızcada yaygın olarak kullanılan ilgeçlerin (à, de, en, sur, par, dans, pour, avec) ve onların ‘’postposition’’ olarak adlandırılan Türkçedeki eş karşılıklarının (-(y)E², -D²E², -D²E²n, üzerinde, tarafından, içinde, için ile) işlevsel değerlerini incelemeyi amaçladık. Türk dilini ve Fransız dilini kısa bir şekilde tanıttıktan sonra, Türkçedeki ve Fransızcadaki ilgeçleri tanımlayıp onları Türkçe ve Fransızca örnek tümcelerde kullandık. Verdiğimiz örnekleri karşılaştırıp bu örneklerden hareketle Fransızcadaki ve Türkçedeki ilgeçlerin ortak ve özgün işlevlerini bulmaya çalıştık. Ayrıca, ilgeçelerin işlevsel değerlerini bulmaya yönelik kavramlar kullanarak bu kavramlardan sayısal verilere ulaştık. Bu verileri incelemek amacıyla, çıkan sonuçları karşılaştırabileceğimiz karşılaştırmalı bir tablodan yararlandık. Bu tablodan elde ettiğimiz sonuçlara göre, ilgeçlerin, tümcede kullanıldıklarında sözcük temelinde aynı anlamı verseler de çoğu zaman birbirlerinden farklı; bazen de ortak işlevsel değerlere sahip oldukları gördük. Sayısal sonuçlara göre, À ve -(y)E² ilgeçleri 8 ortak işleve sahip. À ilgecinin 6 özgün işlevi vardır. -(y)E² ilgecinin 1 özgün işlevi vardır. À ilgecinin diğer bir eş karşılığı olan D²E² ilgeciyle 5 ortak işlevi vardır. À ilgecinin 9 özgün işlevi vardır. -D²E² ilgecinin 4 özgün işlevi vardır. De ilgeci ve -D²E²n ilgecinin 8 ortak işlevi vardır. De ilgecinin 3 özgün işlevi vardır.-D²E²n ilgecinin 2 özgün işlevi vardır. En ilgecinin eş karşılığı yine -D²E² ilgecidir. Bu ilgeçlerin 6 ortak işlevi vardır. En ilgecinin 5 özgün işlevi vardır. -D²E² ilgecinin 3 özgün işlevi vardır. Sur ve Üzerinde ilgeçlerinin 2 ortak işlevi vardır. Sur ilgecinin 4 özgün işlevi vardır. Üzerinde ilgecinin özgün bir işlevi yoktur. Par ve Tarafından ilgecinin 2 ortak işlevi vardır. Par ilgecinin 4 ortak işlevi vardır. Tarafından ilgecinin özgün bir işlevi yoktur. Dans ve İçinde ilgeçlerinin 3 ortak işlevi vardır. Dans ilgecinin 3 özgün işlevi vardır. İçinde ilgecinin özgün bir işlevi yoktur. Pour ve İçin ilgeçlerinin 4 ortak işlevi vardır. Pour ilgecinin 5 özgün işlevi vardır. İçin ilgecinin 1 özgün işlevi vardır. Avec ve İle ilgeçlerinin 5 ortak işlevi vardır. Avec ilgecinin 1 özgün işlevi vardır. İle ilgecinin 2 özgün işlevi vardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Belâgat Kitaplarında Tecâhül-i Ârif’in Tarif ve Tasnifi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19384</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19384</guid>
      <author>Muhittin ELİAÇIK</author>
      <description>Belâgat kitapları muhassinât-ı lafziyye ve ma’neviyye adı verilen edebî sanatların örneklerle açıklandığı kitaplardır. Edebî sanatlar bu kitapların bedî’ bölümünde açıklanmış ve ad, tarif ve tasnifçe birbirinden farklı olabilmiştir. Bu kitaplarda mecâz-ı mürsel, isti’âre, teşbîh, kinâye gibi sanatlar bir anlatım yolu olarak görülüp beyân bölümünde açıklanmıştır. Me’ânî, beyân, bedî’olarak üç bölümden oluşan belâgat kitaplarında Tanzimat sonrasında önemli bir artış olmuştur. Belâgat kitapları genellikle 13.yüzyıl belâgat âlimi Sirâcuddîn-i Sekkâkî’nin Miftâhu’l-Ulûm’u ile onun özet ve şerhlerine dayanmıştır. Böyle olmakla beraber Miftâhu’l-Ulûm’un şerh ve özetlerinde Miftâh’ta yer almayan birçok sanata yer verilmiştir. Belâgat kitaplarında yer alan edebî sanatlardan birisi de tecâhül-i ‘ârif olup Miftâhu’l-Ulûm’da sevku’l-ma’lûm mesâka gayrihi adı ile açıklanmıştır. Tecâhül-i ‘ârif, bir nükteden dolayı, bilinen bir şeyin bilinmiyormuş gibi anlatılması, yani tecâhül yoluyla istifhâm edilmesidir. Bu sanat, belâgat kitaplarının büyük kısmında tecâhül-i ‘ârif adı ile geçmekle birlikte, birkaç kitapta farklı adla verilmiştir. Sekkâkî, edebe aykırılık gerekçesiyle bu sanatın adını değiştirmişse de bu değişiklik sonraki kitaplarda benimsenmemiştir. Sekkâkî’nin tarifi çoğu kitapta tercüme yoluyla: “Bir nükteye binâen ma’lûmu gayr-i ma’lûm siyâkta îrâd eylemekdir.” şeklinde yer almıştır. Tanzimat sonrası belâgat kitaplarında da bu sanat tecâhül-i ‘ârif adıyla açıklanmış, sadece Recaizâde istifhâm adını kullanmıştır. Bununla birlikte, hiçbir kitapta tecâhül-i ‘ârif dışında istifhâm diye ayrı bir başlığa yer verilmemiş, bu kelime tecâhül-i ‘ârifin bir aracı olarak kullanılmıştır. Bu makalede tecâhül-i ârif, belâgat kitaplarında mukayeseli biçimde incelenerek ortaya konulmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ayfer Tunç’un “Mağara Arkadaşları” Öyküsünün Metinlerarası Bağlamda İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19255</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19255</guid>
      <author>Ülkü ELİUZ, Elif Öksüz GÜNEŞ</author>
      <description>Modern metinlerde, zamansal ve mekânsal sınırlamalar aşılarak “eski”, metinsel arketip niteliğinde kullanılır. Geleneğin aşılacak değil, kaynak olarak kullanılacak bir birikim şeklinde algılanması gerektiğinin göstergesi niteliğinde içerik ödünçlemesi yapılarak kültürel belleğin evrensel izlekleri metinlerarası yöntemlerle yeniden yazılır. Ayfer Tunç, geçmişin büyüsünü kurgu aracılığıyla şimdiye taşımaya çalışan ve varoluş kaynaklarına dönmenin büyüsü bozulan hayatta yaşamayı kolaylaştıracağına inanan aydınlık bilinçtir. Sanatkârın Mağara Arkadaşları adlı öyküsü, büyük kentin karmaşası içinde evlerine/“mağara”larına kapanmış insanların trajik anlatımıdır. Kitaba adını veren 2 katmanlı öykünün merkezinde uyumak isteyen Yedi katlı Ayyıldız Apartmanı ile uyuyanların öyküsünü yazmaya çalışan Ayyaş Yazar yer alır. Öykü, birçok milletin sözlü geleneği ve mitojisi ile kutsal kitaplardan Kur’an-ı Kerim’de yer alan 309 sene uyuyanlar metaforunun modern eserdeki dönüşümü niteliğindedir. Bu çalışmada Ayfer Tunç’un Mağara Arkadaşları öyküsü metinlerarası bağlamda modern bireyin psikolojik ve ahlaki çatışmaları ekseninde incelendi. Postmodern bir yeni’den yazma/yeni’den yaratma çabasının sonucu metinleşen ve etkisini sürdüren Ashab-ı Kehf’in düşünce dünyasındaki izleri aktarılmaya çalışıldı.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dilbilgisi Konularında Devamlılık İlişkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19547</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19547</guid>
      <author>Mevlüt ERDEM</author>
      <description>Geleneksel dilbilgisinin birçok çalışma alanında (özellikle ses bilgisi, biçim bilgisi ve söz diziminde) bazı önemli konular ikili ayrımlarla işlenir. Örneğin, ses biliminde sesler ünlü ve ünsüz biçiminde ikiye ayrılarak verilir. Biçim bilgisinde ekler yine yapım ve çekim eki şeklinde ikili ayrımla tasnif edilir. Söz diziminde fiiller konusunda da ikili bir ayrım vardır. Fiiller nesne alıp almama özelliğine göre geçişli ve geçişsiz kabul edilirler. Bu tür ayrımları dilbilgisinin diğer alt alanlarında da çok rahatlıkla izlenebilir. Bu tür ikili ayrımlar öğretim açısından kolaylıklar sağlasa da birçok sorunu beraberinde getirirler. Hâlbuki dilbilgisindeki birçok konu, bir devamlılık ve süreklilik ilişkisi içinde yer alır. Yukarıda bazıları sayılan dilbilgisi konuları dilbiliminde geliştirilen inceleme yöntemleriyle ikili ayrım yapmadan devamlılık açısıyla yeniden değerlendirilebilir. Yine dil bilgisinin ana alanlarında da böyle bir etkileşim mevcuttur. Ses bilgisiyle biçim bilgisi birbirlerini etkiler ve bu iki alanın birbirlerini etkilemesini inceleyen alan morfofonoloji diye isimlendirilir. Biçim bilgisiyle söz dizimi de birbirlerini etkileyen alanlardır. Morfosentaks bu etkileşim alanını inceler. Söz dizimi ile anlam bilim arasında da önemli bir etkileşim vardır. Ses bilgisi, biçim bilgisi, söz dizimi ve anlam bilimi etkileşimleri Türkçe için önemli çalışma alanlarını oluşturur. Bu makale dilbilgisindeki bazı konuların devamlılık yaklaşımıyla nasıl ele alınacağını işlemektedir. Böyle bir yaklaşım dilbilgisi öğretimini derinden etkileyecek niteliktedir ve geleneksel dilbilgisinin bazı temel alanlarının daha iyi anlaşılmasını ve öğretilmesini kolaylaştıracaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Polonya Barok Edebiyatında Sultan II. Osman ve Sultan I. Mustafa</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19548</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19548</guid>
      <author>Malgorzata Maria GAJDA</author>
      <description>Edebiyat tarihinde Barok dönemi olarak geçen 17.yüzyılda Osmanlı ve Lehistan arasında yaşanan yoğun savaşlar Polonya Barok edebiyatında geniş yankılara yol açmıştır. Askeri – politik olayların dışında Osmanlı maddi ve manevi kültürü, Osmanlı Devleti’nin tarihi, yapısı ve işleyişi ve dönemin tarihi kişilikleri ilgi odağı olmuştur. İlk Osmanlı –Lehistan savaşı ( 1620-1621 ) ile ilgili Waclaw Potocki tarafından yazılan, Polonya Barok edebiyatının en başarılı epik yapıtı olan “Hotin Savaşı” ve barış görüşmelerine şahsen katılan Samuel Twardowski’nin büyük bir ölçüde tarihi belge niteliğinde olan “Cesur Elçilik” başlıklı şiirsel destanında dönemin iki padişahı ( Sultan II. Osman ve Sultan I. Mustafa ) tasvir edilmektedir. Polonya okuyucularına sunulan portrelerinin kapsamı ve niteliğinin belirtilmesi, zengin/ geniş alıntı temelinde gerçekleştirilen işbu imge çalışmasının baştaki amacıdır. Böylece adı geçen padişahların sırayla dış görünüşü, biyografik bilgileri, karakter özellikleri ve davranış tarzı konusunda elde edilen bilgiler incelenmiştir. Analiz sonuçları ışığında düşman konumundaki Osmanlı’ya karşı Avrupa Barok edebiyatında yer alan genel olumsuz yaklaşımın incelenen padişahların tasvirlerinde de mevcut olduğu söylenebilir. Bunun dışında çalışmanın sonuçları Osmanlı tarihi açısından da önem taşımaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkmen Türkçesinde Korunan Fonetik Unsurlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19606</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19606</guid>
      <author>Engin GÖKÇÜR</author>
      <description>Türkmen Türkçesi Oğuz grubu Türk dillerinin doğu kolunu, Türkiye Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesi ise batı kolunu teşkil eder. Oğuz Türklerinin bir bölümü 17. yüzyıla kadar Anadolu, Suriye, İran ve Irak coğrafyasında aynı edebî dili kullanmışlardır. Bu yüzyıldan sonra Azerbaycan Türkçesi ile Osmanlı Türkçesi farklı iki edebî dil oluşturmuştur. Türkmen Türkleri ise 18. yüzyıla kadar Orta Asya Türklerinin müşterek yazı dili olan Çağatay Türkçesini kullanmışlardır. 18. yüzyıldan sonra ise Türkmen şair ve yazarları Türkmen Türkçesinin temelini teşkil eden eserler vücuda getirmişlerdir. Türkmen Türkçesinin temelini günümüzde Teke, Yomud, Ersarı, Çavdur, Sarık, Salur, Gökleñ boyları ile bu boylara bağlı oymakların dil ürünleri içerir. Modern Türkmen edebî dili temelde Ahal ve Marı’da konuşulan ağızların teşkil ettiği Teke ağzına dayanmaktadır. Türkmenler Oğuzların boy birlikleri anlayışına bağlı olarak uzunca bir süre yazılı edebiyata sahip olamamışlardır. Bu nedenle 13. yüzyıldan itibaren eski Oğuz geleneğine bağlı zengin bir sözlü halk edebiyatı ürünlerine sahip olmuşlardır. Türkmen Türkçesinde Oğuz grubu Türk yazı dillerinin ses ve şekil bilgisi hususiyetlerinin büyük bir kısmı görülmesinin yanında Doğu Türkçesinin belirgin bazı özellikleri de görülür. Batı Grubu Türk yazı dilleri içerinde yer alan Türkmen Türkçesinde uzun yıllar Kıpçak ve Çağatay yazı dillerinin etkisi söz konusu olduğundan dolayı Türkiye Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesinde görülen ses değişikliklerinin bir bölümü bu yazı dilinde gerçekleşmemiştir. Bu nedenle kuzey ve doğu grubu Türk yazı dillerinde korunan fonetik unsurların büyük bir kısmı Türkmen Türkçesinde de korunmaya devam etmiştir. Bu makalede Türkmen Türkçesinde korunan bu fonetik unsurlar örneklerle karşılaştırmalı bir yöntemle belirtilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ravżatü’l-Aḫbār Ve Eserdeki Dil- Dudak Uyumları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19655</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19655</guid>
      <author>Metin GÜLER</author>
      <description>Bu çalışma, 16. yüzyılda Âşık Çelebi tarafından Arapçadan Türkçeye tercüme edilen Ravżatü’l-aḫbār el-Münteḫab min Rebìèi’l-ebrār adlı eseri tanıtmayı ve eserden hareketle XVI. yüzyıldaki eklerin dil-dudak uyumu sürecini göstermeyi amaçlamaktadır. Dil uyumu, Türkçenin çok eski devrelerinde gelişmesini tamamlamış ve kurallaşmıştır. Ancak dudak uyumu için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Dudak uyumu Türkçenin tarihi dönemlerinde düzensiz bir seyir izlemiştir. Eski Türkçede belli oranda görülen dudak uyumu, özellikle Eski Türkiye Türkçesi döneminde büyük ölçüde bozulmuştur. Bu uyumun tekrar gelişmesi Klasik Osmanlı Türkçesi döneminde olmuştur. Üzerinde çalıştığımız Ravżatü’l-aḫbār el-Münteḫab min Rebìèi’l-ebrār bu uyumun gelişiminin başladığı bir dönemde tercüme edilmiştir. Eser, farklı bilim dallarıyla ilgili konular ihtiva etmesi bakımından da ayrı bir önem taşımaktadır. Farklı zamanlarda yazılmış birçok yazma nüshasının olması döneminde ve sonraki dönemlerde çok okunduğunun bir delilidir. Eser, döneminin dil özelliklerini en iyi şekilde yansıtmaktadır. Çalışmanın giriş bölümünde, 16. yüzyılın önde gelen şair, mütercim ve müelliflerinden olan Âşık Çelebi’nin hayatı ve eserleriyle ilgili bilgiler verilmiştir. Bu bölümde ayrıca üzerinde çalıştığımız Ravżatü’l-aḫbār’ın konusu, önemi, bölümleri ve ulaşabildiğimiz yazma nüshalarından bahsedilmiştir. Girişteki bu bilgilerden sonra eserdeki eklerin dil ve dudak uyumları üzerinde durulmuştur. Buradan elde edilen sonuçlar yeri geldikçe konuyla ilgili çalışmalarla karşılaştırılmıştır. Son olarak elde edilen bulgulardan hareketle değerlendirmelerde bulunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçe ve Özbekçede Nezaket Anlatan Paralinguistik (Dil Ötesi) Olayların Mukayeseli Çözümlemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19546</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19546</guid>
      <author>Holida İMAMOVA</author>
      <description>Bugüne kadar Türkçe ve Özbekçeüzerine birçok mukayeseli araştırma yapılmıştır. Lakin Türkçe ve Özbekçede nezaketi paralinguistik (dil ötesi) yönünden mukayeseli bir şekilde ele alan özel bir çalışma gerçekleştirilmemiştir. Bu makale Türkçe ve Özbekçede nezaket anlatan paralinguistik olayların mukayeseli çözümlenmesi konusunu ele almaktadır. Bu çalışmada kullanılan materyal otantik metinler, sözlükler ve özel izlenimlere dayanmaktadır. Paralinguistik alanda el hareketlerinin baş hareketlerinden daha aktif olduğu görülmektedir. Özellikle, kinetik (işaretlerle, hareketlerle) konuşmada düşünce ve duyguları ifade etmede kolun her bölümünün-dirsek, bilek, el ve parmakların- kendine göre bir işlevi vardır. Nezaket yansıtan baş ve el hareketlerini kapsayan paralinguistik olayların bazıları üzerinde durularak açıklamalar yapılmıştır. Sözkonusu paralinguisik olaylar Türk ve Özbek kültürü, tarihi, dili ve karşılıklı ilişkilerinde büyük önem taşımaktadır. Nezaket yansıtan hareketlerin çözümlemesi, hareketlerdeki saygının, yaş, cins, mevki ve durum gibi sosyal faktörlere bağlı olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, nezaket açısından Türkiye Türkçesi ve Özbekçe paralinguistik olaylarda ortak, benzer ve farklı özelliklere sahiptir. Farklı yönler detaylarda göze çarpar. Ayrıca, ele alınmış olan paralinguistik olayların tümü sözlüklerde deyim olarak kaydedilmiştir. Ele alınan deyimler baş ve el hareketlerini göstermekle birlikte bazen bir birini tamamlar. Sözlükte yer almamış olan deyimler ise konuşmada sıkça kullanılır. Bu daha çok Özbekçede göze çarpmaktadır. Nezaket yansıtan paralinguistik olayları araştırmak ve incelemek, dilbilimi alanındaki çalışmalara önemli derecede katkı sağlayacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ebu Mukbil Kemal’in “Dülgerin Kızı” Adlı Romanında Gayrimüslim Osmanlı Vatandaşları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19582</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19582</guid>
      <author>Seda Gül KARTAL</author>
      <description>Çeşitli gazetelerde yazmış ve roman türünde de eserler vermiş olan Ebu Mukbil Kemal Bey, daha çok 1905-1908 yılları arasında Matbuat-ı Dâhiliye Müdürlüğü görevinde bulunduğu müddet boyunca yaptığı icraatlar ve sansürlerle anılmıştır. Bu nedenle olsa gerek yazar kimliği geri plânda kalmış olan Ebu Mukbil Kemal’in Dülgerin Kızı (1903) adlı romanı, çoğunluğunu gayrimüslim unsurların oluşturduğu şahıs kadrosuyla dikkat çekmektedir. Bu çalışmada yazarın Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslim şahısları romanında nasıl bir bakış açısıyla ele alıp değerlendirdiği, hangi hususiyetleriyle ön plâna çıkardığı ve cemiyet içinde nasıl konumlandırdığı devrin siyasî ve toplumsal arka plânı göz önünde bulundurularak incelenmiştir. Romanda mensup oldukları din ve millet ile tanımlanan bu gayrimüslim unsurlar, tek tip olarak ele alınmamış, her biri değişik hususiyetleriyle tebarüz ettirilmiş ve Osmanlı kültürü ve değerlerinin belirlediği ahlâk kurallarına uyup uymamaları mevzuunda değerlendirilmişlerdir. Türklerle uzun yıllar bir arada yaşamaları, samimî ve dostane ilişkiler kurmaları vesilesiyle de geleneksel Osmanlı-Türk kültüründen etkilenen şahıslar, yazar tarafından idealize edilmiştir. Bir arada yaşayan farklı milletlere mensup şahısların birbirleriyle dayanışma içinde olduklarını gösteren roman, bu yönüyle de Osmanlı’nın çok milletli yapısını yansıtmayı başarmıştır. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin kendisine bağlı gayrimüslim unsurlarla siyasî problemler yaşadığı bir dönemde kaleme alınan eserde, yerli gayrimüslim şahısların Osmanlılık siyaseti ekseninde ele alındığı görülmüştür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>On Beşinci Yüzyıl Anadolusunda Bir Zeyni Dervişin Yolculuğu: Şeyh Mehmed Çelebi ve Divanı (Hızırname)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19412</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19412</guid>
      <author>Sibel KOCAER</author>
      <description>Eğirdir Zeyni tekkesinin postnişini Şeyh Mehmed Çelebi (ö. 898/1493-4) tarafından yazılmış olan Şeyh Muhyiddin Divanı (880/1476) akademik çalışmalarda Hızırname adıyla tanınmaktadır. Bu eser bir gazi dervişin Hızır’ın himmeti sayesinde yaptığı miraç yolculuğu ile Kafdağı gibi mitolojik yerlere ve dünyanın çeşitli bölgelerine yaptığı yolculuğu anlatır. Eser kısa bir Arapça mensur girişten ve Farsça başlıklarla yazılmış seksen Türkçe şiirden oluşur. Bu eserde ayrıca Osmanlı tasavvufunun önemli bir ismi olan Hacı Bektaş da yer alır. Hacı Bektaş, özellikle eserin anlatıcısı olan gazi dervişi Osmanlı ordusunun başına geçirdiği bölümde dikkat çekici bir konuma sahiptir. Hızırname’de öne çıkan iki temel unsur vardır. Bunlardan birincisi dervişin Hızır ile birlikte gerçekleştirdiği miraç yolculuğudur. Diğeri ise bu miraç yolculuğunun birinci şahıs anlatıcı tarafından aktarılıyor olmasıdır. Ayrıca eserde, birisi Türkçe diğeri de Arapça, Dolu ve Muhyiddin, olmak üzere iki mahlas kullanılır. Bu eser, Osmanlı ve Karamanoğulları arasında bir sınır bölgesi olan Eğirdir’de kaleme alınmıştır. Ayrıca, Eğirdir, bir tasavvufi eğitim merkezi olan Konevi Kütüphanesi’nin bulunduğu Konya’ya çok yakın bir konumdadır. Bu makalede, konumu itibariyle zengin bir kültür birikimine sahip olan Eğirdir’in Hızırname’nin içeriğinde olan etkisi incelenmektedir. Eğirdir’de kesişen, hem uç boylarında ve Anadolu’da gelişen ve zenginleşen Türk gaza ve tasavvuf edebiyatı hem de Konya’nın sahip olduğu, İbn Arabi ve takipçilerinin tarafından oluşturulmuş olan külliyat, sembolik bir şekilde Dolu ve Muhyiddin mahlaslarında gözlemlenmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ülkü Tamer Şiirinde İroni</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19401</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19401</guid>
      <author>Okan KOÇ</author>
      <description>Türk şiirinde İkinci Yeni olarak adlandırılan şairler kuşağından olan Ülkü Tamer, bu kuşağın dil, imge, kapalılık gibi özelliklerini taşıyan şiirler kaleme almıştır. Bununla birlikte Ülkü Tamer şiiri başlangıçtan itibaren tamamen kendine ait bir imge yapısı, dil kullanımındaki yalınlık, Batılı ve yerli olana giden bir şiir duyarlılığına sahip olması, şiiri besleyen kaynakların çeşitliliği bakımından da özgün bir yer edinmiştir. Tamer’in şiir serüveni aynı zamanda şairin bireysel dil kullanımındaki zenginliği de göstermektedir. Dil kullanımındaki özgünlük Ülkü Tamer’i döneminin yetkin şairlerinden kılmaktadır. Şairin toplam yedi kitaptan oluşan kitabı Yanardağın Üstündeki Kuş’ta yer alan toplu şiirlerinde-son kitabı dışarıda bırakılmak kaydıyla- ironiyi öncelediği görülmektedir. Şiirde ironi, dilsel bir imkân olarak bir eserin niteliğini göstermesi açısından değerli bulunmuştur. Kuşağı içerisinde ironiye yoğun bir şekilde yer verdiği görülen Ülkü Tamer’in bir teknik olarak ironiyi kullanıyor oluşu ele aldığı temalara yaklaşımını ortaya koyduğu gibi şiir dili kullanımı hakkında da önemli ipuçları içermektedir. Bu makalede kapsamlı ve geniş bir değerlendirmeye girmeden bir teknik olarak ironinin şiir dilindeki işlevi, Ülkü Tamer’in şiirlerinde görülen ironinin oluşumu, hangi noktalarda şairin ironiye müracaat ettiği meselesi üzerinde durulmuştur. Bu çalışmada şairin kitapları bir bütün halinde ele alınmış, şiir kitaplarından değil şiirlerden ve ironinin şiirdeki işlevinden hareketle değerlendirmelerde bulunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sezai Karakoç’un Şiirlerinde Medeniyet Şehri İstanbul’un Tarihî ve Manevi Unsurları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19669</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19669</guid>
      <author>Fikri KULA, Mehmet GÜNEŞ</author>
      <description>Geçmişten bugüne şehir olarak adlandırılan sosyal yapı ya da yerleşim birimleri, insanların basit biçimde hayatını devam ettirdiği, başkalarıyla iletişim hâline geçtiği mekânlar olmaktan öte bir anlama sahiptir. Şehir kelimesi çoğu zaman “medine” ve “medeniyet” kelime ya da kavramlarıyla birlikte kullanılmaktadır. Şehir medeniyetin taşıyıcısı, medeniyet de şehri kurucu, güçlendirici ve şekillendiren unsurdur. Şehir ve medeniyet kavramları arasında oluşan kopmaz/organik bağdan hareketle bu kavramlar birbirinin bütünleyici unsuru, özdeşi olarak görülerek “şehir, medeniyettir” şeklinde ifade edilmiştir. Dünyada iki kıta üzerinde kurulmuş tek şehir olma özelliğine sahip olan İstanbul; köklü bir geçmişe dayanan tarihi, birçok medeniyetin kurucusu, taşıyıcısı ve yansıtıcısı olması yönüyle bir medeniyet şehri olarak nitelendirilir. Coğrafi konumu ve tabii güzelliklerinin yanı sıra tarihî dokusu ve mimarisi ile benzersiz bir siluete sahip olan İstanbul, tüm bu yönleri ve güzellikleriyle birçok sanatçıya ilham kaynağı ve çok sayıda edebî esere konu olmuştur. Klasik edebiyattan Halk edebiyatı ve Yeni Türk edebiyatına kadar eserlerinde İstanbul’u işleyerek şehre olan sevgilerini dile getiren, şehrin güzelliklerini anlatmaya çalışan birçok sanatçı, İstanbul şairi/yazarı olarak hafızalarda yer edinmiştir. Sezai Karakoç da şiirlerinde İstanbul’a geniş yer veren şairlerdendir. İstanbul’u İslam medeniyetinin başkenti olarak gören Karakoç, yazdığı şiirler ile İstanbul’un maddi ve manevi unsurlarını özgün bir şekilde işler. Sezai Karakoç’un Şiirlerinde Şehir ve Medeniyet adlı yüksek lisans tezinden hareketle hazırlanan bu çalışmada, Sezai Karakoç’un “İslâm Medeniyetinin Başkenti” ve “Başkentler Başkenti” şeklinde nitelediği İstanbul’un şairin şiirlerine yansıyan tarihî ve manevi yönü üzerinde durulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Derleme Sözlüğü’nde Çocuk Diline Ait Adlandırmalar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19559</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19559</guid>
      <author>Salim KÜÇÜK</author>
      <description>İlk örneklerine Türkçenin ilk sözlüğü Dîvânu Lugâti’t-Türk’te rastladığımız çocuk dili, çocuğun dil kazanım sürecinde seslendirme güçlüğü nedeni ile bazı nesneleri kendine özgü adlandırması (bübü, tata, tıktık), bazı sözcükleri bozması (dudu, moma, namna), yansıma seslerle yeni sözcükler türetmesi (dāhdāh, pepe), çevresindeki ebeveyn vb. kendisi için önerdiği veya basitleştirerek sunduğu yeni sözcükleri benimsemesi (bülük, hapıcık, kıh olmak), yaşıtlarının kullanmış olduğu sözcüklerden etkilenmesi (halli) şeklinde tanımlanabilir. Şimdiye kadar anadili edinimi ve dilbilim çerçevesinde değerlendirilmiş olan bu konu ağızlar kapsamında ele alınmamış ve üzerinde durulmamıştır. Türkiye Türkçesi ağızları ile onun etki sahasındaki ağızların söz varlığına dayalı olarak hazırlanmış Derleme Sözlüğü’nde açıklamasında “çocuk dili” ifadesine yer verilen maddelerin incelendiği bu çalışmada çocuk dili kavramı tartışılmış, yetişkinler tarafından derlenmiş çocuk diline özgü bu kullanımlar kelime bilgisine dayalı olarak isim, eylem ve ünlem olmak üzere üç başlık altında yapı ve anlam yönünden değerlendirilmiştir. Yapı yönünden isimlerin çok az bir kısmı bir ve üç hecelidir. Çoğunlukla iki heceli sözcüklerden oluşmuşlardır. Genellikle somut yapıdadırlar ve bunlar daha çok çocuğun günlük hayatta bedensel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik adlandırmalardır. İsimleri yine çocuğun günlük hayatında kullanmış olduğu türemiş ve birleşik yapıdaki eylemler ve az sayıda ünlem izlemektedir. Çalışmada Derleme Sözlüğü dışında karşılaştırma yapma imkânı sağlamak için ağızlarla ilgili kitap türündeki eserlerden de yararlanılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mustafa Kutlu’nun Hikâyelerinde Yalnız(laşan) Erkekler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19588</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19588</guid>
      <author>Zeliha OKKESİM</author>
      <description>Kaleme aldığı her hikâye kitabıyla geniş okuyucu kitlelerine ulaşan, onların hikâyelerini onların duygularıyla başarılı bir şekilde edebi metne döken Kutlu, yazı hayatına 1970 yılında atılmıştır. Günümüze kadar yirmi altı hikaye kitabı, sekiz deneme kitabı kaleme almıştır. Edebiyat öğretmenliği, dergi yöneticiliği, gazetecilik ve televizyonculuk yapan yazar, her sene bir kitap yazma geleneğini 1999 senesinden beri devam ettirmektedir. 2000 yılında kaleme aldığı Uzun Hikâye adlı kitabıyla yazar, edebiyatımıza uzun hikaye (long story) kavramını ve onun en başarılı bir örneğini kazandırmıştır. O yıldan sonra da bu tarzda eserler vermeye devam etmiştir. Kutlu’nun uzun hikâyelerinin arkasındaki temel meselelere baktığımızda karşımıza; dünyanın hakiki manasını idrak etme isteği, hayata tutunma çabası ve hayatta var olma, gelenek ve modern hayat karşısında bir ikileme (dilemma) maruz kalma, özüne yabancılaşma/ma gibi konular çıkmaktadır. Mustafa Kutlu, ülke insanın zihin dünyasını meşgul eden bu problemleri ve karşı karşıya oldukları yabancılaşma sorununu edebi bir metne dönüştürüp, okuyucuya keyifle düşünme fırsatı sunmaktadır. Bunu yaparken hiç şüphesiz hikâyenin kahramanlarını kullanır. Kutlu’nun eserlerinde doktordan pazarcıya, kemancıdan akademisyene kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan zengin bir şahıs kadrosu mevcuttur. Tüm eserlerini dikkatli okuyan bir okuyucu Kutlu’nun erkek kahramanlarının yalnız veya yalnızlaşan kişiler olduğunu fark edecektir. Yazarlık hayatında 45 yılı bitirmiş başarılı bir yazarın özellikle sekiz kitabında bariz bir şekilde anlatılan yalnız erkeklerinin pek çok ortak noktası vardır. Bu benzerlikler, bir tekrardan veya tesadüften mütevellit değil daha ziyade Kutlu’nun bilinçli bir tercihinden ve okuyucuya vermek istediği mesajdan kaynaklandığını düşünmekteyiz. Biz bu çalışmamızda yazarın hikâyelerindeki yalnız/laşan erkeklerin neden yalnız olduklarını, ortak kişisel özelliklerini ve hayatlarını nasıl sonlandırdıklarını inceleyeceğiz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Erendiz Atasü’nün Kızıl Kale Adlı Öykü Kitabında Toplumsal Cinsiyet</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19716</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19716</guid>
      <author>Alev ÖNDER</author>
      <description>Roman ve öykülerinde kadının bireysel ve toplumsal konumunu farklı açılardan sorgulayan Erendiz Atasü, ataerkil sistemin tüm verili değerlerini cesur bir tavırla eleştiren feminist bir yazardır. Atasü, toplumsal cinsiyete dair düşüncelerini eğitim düzeyi, yaşı, sosyal sınıfı birbirinden farklı kadın karakterlerin benlik algısı ve kimlik oluşumları üzerinden ifade eder. Medeniyet tarihi boyunca eril iktidarın kadına bakışındaki cinsiyetçi tutuma karşı çıkan yazar, “Kızıl Kale’’ adlı kitabında yıkılan ve yıkıntılardan yeniden doğan uygarlıkları ‘kadın sorunsalı’ açısından irdeler. Bu çalışmamızda yazarın imgesel bir anlatımla kadınlık hallerini tarihsel serüven ışığında nasıl ele aldığı değerlendirilecektir. Cinsellik, evlilik, aşk, yaşlılık gibi temaların işleniş biçimleri toplumsal cinsiyet rolleri ışığında incelenecek, Kızıl Kale adlı öykü kitabında “Eski Zaman Masalları” ve “Üçleme” başlıklı ilk iki bölümde yer alan altı öykünün tahliliyle ortaya konulacaktır. Çalışmamızın amacı, öykülerdeki kadın karakterlerin bireysel ve toplumsal kimlik arayışlarındaki benzerlik ve farklılıkları ortaya koyarak kadın yazar duyarlığı ile yazılan edebi metinde toplumsal cinsiyet rollerine karşı sergilenen tutumu yansıtmaktır. Erendiz Atasü, kadın bedenini aşağılayan ataerkil kültürün ikiyüzlü toplumsal ahlakına tüm eserlerinde karşı çıkarak kurguladığı kadın karakterlerin benlik sorgulamalarına sıkça yer vermektedir. Kızıl Kale’de yer alan metinlerin çözümlemesinde kadın bakış açısına odaklanan feminist eleştiri metodu kullanılarak kadın karakterlerin bireysel ve toplumsal kimlik arayışları irdelenecektir. Ayrıca yazarın kendi cinsiyetinin metnin içyapısına yansıma halleri, Foucault’un iktidar araçlarına dair analizi başta olmak üzere farklı kuramcıların bakış açılarıyla değerlendirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rus ve Türk Dilindeki Bağlaçlara Analitik Bir Yaklaşım</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19638</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19638</guid>
      <author>Hüseyin PARLAK</author>
      <description>Toplum içerisindeki bireyin doğru ve güzel konuşması, devamında düşüncelerini yanlışsız yazması, ona okuryazarlığı üst düzeyde kültürlü bir kişi izlenimi kazandırır. Düşüncelerimizin düzgün ifade edilebilmesi belli bir oranda dilimizdeki bağlaçların doğru ve yerinde kullanımına bağlıdır. İletişimde düşüncelerimizin açık, anlaşılır ve net olarak ifade etmemiz önemlidir. Bu anlamda güzel konuşma becerilerini geliştirmek, güzel konuşma dersleri, yani belagat, bunun yanında kelime hazinemizin zenginliği için de sürekli mütalaa etmeliyiz. Düşündüklerimizin düzgün ve akıcı ifadesi sözcük ve sözcük grupları kadar cümleleri biçim veya anlam yönüyle birbirine bağlayan bağlaçlar sayesinde de mümkün olmaktadır. Bağlaçlar sayesinde konuşmamız, yazımız ve bilgi aktarımımızdaki cümleler birbirlerine bağlı ve mantıksal olmaktadır. Bağlaçlar, yazılı ve sözlü anlatımda cümleleri birbirlerine bağlamamızda bizlere en çok lazım olan dil gereçleridir. Bağlaçlar sadece anadilimizde değil, yabancı dil öğreniminde de önem arz etmektedirler. Türkiye yükseköğretim kurumlarında ve dil kurslarında Rus dili eğitimi alan öğrenciler arasında bağlaçların doğru kullanımına yönelik bu çalışmada bu iki dil arasında öğrencilerin yaptıkları çeviri çalışmalarında doğru bağlaç kullanımı açısından bir takım anlamsal zorluklar yaşandığı izlenmiştir. Yaşanan bu zorlukları tespit etmek amacı ile her iki dilde de kullanılan bağlaçların birçoğunu içeren anket çalışması yapılmıştır. Anket çalışması sonucunda elde edilen veriler çalışmamızın sonuç kısmında değerlendirilmiştir. Çalışmamızda Rus ve Türk dillerindeki bağlaçların anlamsal ve işlevsel açıdan karşılaştırmalı incelenmesi hedeflenmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ali Emirî’nin “âyine-i dünyâ” Redifli Gazeline İslam Estetiği Açısından Bakış</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19704</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19704</guid>
      <author>Ayşe SAĞLAM</author>
      <description>Ali Emirî, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında yaşamış bir</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Giacomo Puccini'nin Madame Butterfly ve David Henry Hwang'in M. Butterfly Adlı Eserlerinde Oryantalizm Meselesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19480</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19480</guid>
      <author>Mehtap SARIARSLAN</author>
      <description>Bu makale iki farklı edebi eserde, Doğu kültürlerinin ve milletlerinin Batılılar tarafından çalışılması anlamına gelen Oryantalizm meselesini irdelemektedir. Bunlardan ilki, ünlü İtalyan besteci Giacomo Puccini tarafından yazılan Madame Butterfly adlı opera ve diğeri ise Çin asıllı Amerikalı ünlü oyun yazarı David Henry Hwang tarafından yazılan M. Butterfly adlı tiyatro oyunudur. Her iki edebi eser de Güney Asya kökenli bayan karakterlerle Avrupa ve Amerika kökenli erkek karakterler arasındaki romantik ilişkiye odaklanmaktadır. Her iki eser de Doğu kültürleri ve insanlarıyla alakalı basmakalıp imgeler içermektedir, ama bununla birlikte opera aşağılayıcı ve alaycı bir yaklaşım sergilemekteyken tiyatro oyunu daha objektif ve gerçekçi bir tutum sergilemektedir. Puccini’nin operası, Doğu’nun insanlarını eleştirmekte ve onları “medeniyetsiz”, “zayıf”, “boyun eğen”, “pasif” ve “feminen” olarak göstermekteyken Hwang’in tiyatro oyunu, Doğu kültürlerinin daha gerçekçi ve objektif bir resmini çizmektedir. Oyun, Doğu insanlarını gayet zeki, çalışkan ve hırslı olarak görmekte, okuyucuya, Avrupalılar tarafından baskılanmış ve tanımlanmış Doğu insanlarının Oryantalist yazarların yarattığı imgeye pek de uymadığını göstermeye çalışmaktadır. Sanayi Devrimi sonrasında ekonomik olarak güçlenen Batılı ülkeler, Doğu ülkelerini, insanlarını ve kültürlerini merak etmeye başlamış, bu sebeple bu ülkelere araştırmacı yazarlar ve gezginler göndererek bilgi toplamaya çalışmıştır. Ekonomik gücü elinde bulunduran Batı, dünya üzerinde farklı ırklar olduğunu ve bu ırklardan bazılarının diğerlerine kıyasla daha üstün olduğu tezini ortaya atmıştır. Bu ırk denklemine göre, Batı yani Avrupalı milletler üstün ırk, Doğu yani Avrupalı olmayan milletler ise öteki olarak sınıflandırılıp, etiketlendirilmiştir. Bu sebeple Oryantalist yazarların eserlerinde Batı kültürü ve insanları övülürken Doğu kültürü ve insanları yerilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye Türkçesinin Ağız Atlası Nasıl Tasarlanmalıdır?</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19677</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19677</guid>
      <author>İsa SARI</author>
      <description>Ağız atlası, bir dilin veya lehçesinin konuşulduğu coğrafyadaki sesbilgisi, biçimbilgisi, sözdizimi ve/veya sözvarlığı gibi çeşitli dilbilgisel ve sözlüksel düzeylerdeki farklılaşmaları birtakım simge, sembol veya renklendirmelerle, eş zamanlı olarak temsilî biçimde gösteren haritalar bütünüdür. Bu haritalar üzerinden dildeki varyantlaşmaların bölgelere göre durumu ve dilbilgisel/sözlüksel özelliklerin yine bölgelere göre dağılımları gözlemlenebilir; bu sayede ağızlar arasındaki farklılıklar ve etkileşimler ortaya konulup ağız sınırları ana hatlarıyla belirlenebilir. Ağız haritaları ve atlasları; coğrafî, siyasî, ekonomik, etno-kültürel ve sosyal faktörlerin dildeki varyantlaşmalara ne derece etki ettiğine dair ipuçları da sunabilir. Bu yönüyle, ilgili faaliyetler, başka disiplinler için ham veriler sağlayabilir ve bu veriler farklı çalışmalar kapsamında çeşitli yönleriyle yorumlanıp kullanılabilir. Diyalektoloji disiplininin bir uzantısı olarak başlayan, ancak günümüzde coğrafî dilbilim (geolinguistics) kapsamında ele alınan ağız atlaslarının hazırlanması süreci genel olarak filoloji ve dilbilim ile ilişkili olmakla birlikte, özellikle içerisinde bulunduğumuz yüzyıl içerisinde coğrafya, kartografi, bilişim, istatistik gibi birbirinden farklı disiplinlerle de bir arada çalışmayı gerektirir. Bunun yanı sıra, günümüzdeki teknolojik gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, hazırlanacak bir ağız atlasının dijital, çevrimiçi ve etkileşimli olarak tasarlanmasının bir zorunluluk hâlini aldığı söylenebilir. Zira dijital (dinamik) bir atlas, basılı (durağan) bir atlasın aksine ağız ve harita verilerini sınıflandırma, sınırlandırma, sıralama gibi işlemlerin yapılmasına izin vermekte, çok yönlü karşılaştırmalara imkân tanımakta ve yayımdan sonra dahi içerisindeki verileri düzeltme, ekleme, silme gibi olanaklar sunmaktadır. Tüm bunların yanı sıra dijital ağız atlasları, basılı atlasların aksine baskı, dağıtım gibi gider kalemleri noktasında da avantajlar sağlamakta, genel ağ üzerinden dünyanın hemen her noktasından kullanılma imkânı sundukları için erişilebilirlik yönüyle de öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, günümüzün teknolojik gelişmeleri gözetilerek, bilişim altyapısının kullanılmasıyla Türkiye Türkçesinin dijital-çevrimiçi ağız atlasının nasıl hazırlanabileceğine dair hususlara değinilecek, ayrıca mevcut dijital ağız atlaslarıyla ilgili kısa bilgiler aktarılıp eksiksiz bir dijital/etkileşimli atlasın hangi bileşenleri içermesi gerektiğine temas edilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hüseyin Cavid ve Eliağa Vahid’in Hayata Bakış Açılarının Şiirlerine Yansımaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19594</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19594</guid>
      <author>Seda SELİM</author>
      <description>Şairlerin düşünceleri, hayata bakış açıları ve yaşadıkları dönemin durumu, onların eserlerini ve yaratıcılıklarını etkilemektedir. Hüseyin Cavid ve Eliağa Vahid 20. asırda yaşamış ve hayata güzellik merkezli bakmış iki şairdir. Vahid ve Cavid’ e göre insanların birleştiren, sıkıntıları yok eden, mutlu bir dünyanın temelini oluşturan unsur, güzelliktir. Fakat Vahid ve Cavid, her ne kadar hayata aynı noktadan baksalar da yaşadıkları dönemin üzerlerindeki tesirlerine göre, şiirlerindeki genel havada farklılaşma görülmektedir. Eliağa Vahid bir Sovyet şairidir ve mevcut yönetimden memnundur. Bu onun hayata ve geleceğe umutla bakmasını ve bunun sonucu olarak şiirlerinde olumlu bir havanın oluşmasını sağlar. Hüseyin Cavid ise, inançlı bir Türk milliyetçisidir. Gerek Çarlık döneminde gerek Sovyet döneminde hayali olan bağımsız vatana kavuşamaz. Mevcut yönetimlerin halklar üzerindeki baskı ve şiddet politikaları, Hüseyin Cavid’i derinden sarsar. Bu nedenle Hüseyin Cavid’in şiirlerinin genel havasında umutsuzluk ve hüzün görülür. Vahid ve Cavid’in aşka, sevgiliye ve güzelliğe bakış açıları benzer olduğu için bu konularda yazdıkları şiirleri benzerlik göstermektedir. Fakat yaşadıkları dönemde var olan siyasi idareye ve mevcut olan hayat düzenine bakış açıları farklıdır. Bu farklılık, şairlerin aşk, güzellik konuları dışındaki din, vatan ve savaş gibi konularda yazılmış olan şiirlerinde görülmektedir. Bu makalede hayata güzellik ölçüsü ile bakan Hüseyin Cavid ve Eliağa Vahid’in hayata bakış açılarının şiirlerine yansımalarını göreceğiz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Haldun Taner’in “Sancho’nun Sabah Yürüyüşü”, “Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” Ve “Ayışığında “Çalışkur” Hikâyelerinde İroni</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19550</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19550</guid>
      <author>Fatma SÖNMEZ</author>
      <description>Cumhuriyet döneminin önemli hikâye yazarlarından biri olan Haldun Taner, hikâyelerinde konu edindiği toplumsal ve bireysel aksaklıkları ironik bir üslupla okurlarına aktarır. Bilindiği gibi ironi; alay edilen konu, kişi, nesne hakkında ince bir düşünceyi de barındıran işlevsel ve eleştirel bir türdür. Taner’in hikâyelerinde ironinin öne çıkma nedeni, yazarın hayatta var olan aksaklıları görmezden gelemeyişinden kaynaklanır.. Bu yüzden hikâyelerinde ironik bir üslup kullanması tutarlı ve bilinçli bir seçimdir. Bu yaklaşımı ile olayları alışılmışın dışında görmemize olanak sağlar. Ayrıca eleştirisini bu yolla vermesi yazarın kuru bir ahlakçılık yapmasına da engel olur. Bu durum hikâyelerinin sevilerek okunmasına neden olmuştur. Taner, bu duyarlılıklarını hikâyelerinde naif bir anlatıcı ile aktarır. Edebiyatı toplumsal yarar ölçüsüne göre değerlendiren Taner’in hikâyelerinde, toplumumuza has kültür kodları da önemli bir yer tutar. Ayrıca hikâyelerinde ilk göze çarpan unsur temiz ve güzel Türkçesidir. Olayları, hiç zorlanmadan, rahatça okuruna aktarır. Bu zorlanmadan okuma hissine mizahi bir ton da eklenince hikâyeleri okur tarafından oldukça sevilir. Onun yukarıda anılan üç hikâyesi mizahi ve ironik tonları ile dikkate değer eserlerdir. Bu açıdan yazının giriş bölümünde öncelikli olarak “komik edebi türler” olarak nitelendirilebilen ve birbirlerine karıştırılma olasılığı yüksek olan ironi, mizah, parodi ve satir üzerinde durularak kısaca ironinin tarihçesi verilecektir. Amacımız, her üç metnin üslubunda var olduğunu söylediğimiz ironinin öncelikli olarak ne olduğunu okura göstermektir. Daha sonra kısaca Haldun Taner’in hikâye anlayışına değindik. Taner’in tüm hikâyelerinde ironinin ve toplumsal eleştirinin birincil unsur olduğu görülmektedir. Bu doğrultuda onun Sancho’nun Sabah Yürüyüşü, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu, Ayışığında “Çalışkur” adlı hikâyeleri üzerinde durarak yazarın üslubu ve özellikle de ironinin hikâyelerinde nasıl kullanıldığını örneklerle göstermeye çalıştık. Onun, ironiyi metninin bütününe yayarak yaygın bir şekilde kullandığı ve bu durumun her üç hikâyesinde de mizahi bir atmosfer yarattığı sonucuna ulaştık.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>II. Meşrutiyet Romanında Sultan II. Abdülhamid’e Karşı Verilen “İktidar Mücadelesi”</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19427</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19427</guid>
      <author>Murat TAN</author>
      <description>Tanzimat Dönemi’nden itibaren Türk edebiyatında sosyal ve politik meseleler belirginlik kazanır. 1908 yılında ilân edilen II. Meşrutiyet, edebiyat ve siyasiyatın iç içeliğinde bir kırılma noktasıdır. II. Meşrutiyet’in ilânıyla birlikte Türk edebiyatı, hiçbir dönemde olmadığı kadar politik vasfa bürünür. Bu dönemin en önemli hususlarından biri, II. Abdülhamid döneminde yaşanan “iktidar mücadelesi”nin edebî eserlere yansımasıdır. II. Abdülhamid, 1876 yılında sultan olduktan bir süre sonra Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan kanunuesasîyi askıya alır. Bir kısım gençler (Genç Osmanlılar) bundan rahatsız olurlar. II. Abdülhamid’i tahtan indirmek ve kanunuesasîyi tekrar yürürlüğe koymak için birtakım faaliyetlerde bulunurlar. Daha sonraları Jön Türk olarak anılan bu gençlerin faaliyetleri, ciddi boyutlar kazanır ve yirminci yüzyılın başında İttihat ve Terakki Cemiyeti adı altında II. Abdülhamid’i tahtan indirir. 10 Temmuz 1908 tarihinde II. Abdülhamid’in kanunuesasîyi tekrar ilân etmesi üzerine Osmanlı Devleti’nde bir süre özgürlük havası hâkim olur. Sanatçılar daha önce yazamadıkları politik meseleleri yazmaya başlar. Daha önceleri basımları kısıtlanan basın-yayın organlarının sayısında ciddi artışlar olur. İşte bu tarihten sonra yazılan romanların sayısında önemli artışlar yaşanır. Bunların hemen tamamı, geçmiş dönemde yaşanan iktidar mücadelesi ve eski idareye yöneltilen olumsuz tenkitleri içerir. Sonuç olarak; sanat ile siyasiyatın iç içeliğinde dikkati çeken en önemli husus şudur: Meşrutiyet döneminde iktidar mücadelesiyle ilgili eser veren sanatçılar, sanatı öç almanın zemini olarak görmüşler ve edebî eserleri politik görüşlerinin bir aracı olarak kullanmışlardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Dillerinde İkili-Çoklu Kapsayan Ayrımı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19475</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19475</guid>
      <author>Erhan TAŞBAŞ</author>
      <description>Zamirler dil bilgisi kitaplarında üç kişi (birinci, ikinci, üçüncü) ve genellikle iki sayı (teklik, çokluk) kategorisiyle sınıflandırılır. Bununla birlikte çokluk birinci kişi kapsayan/kapsamayan (inclusive/exclusive) ayrımı da sergiler. Bu ayrım dinleyicinin konuşmacı tarafından ilgili eyleme dahil edilip edilmemesi temeline dayanmaktadır ve Türk dillerinde yalnızca bağlamdan hareketle tespit edilebilmektedir. Fiil çekiminde ise kapsayan-kapsamayan ayrımı yerleşmemiştir. Türk dillerinin fiil çekiminde ikili ve çoklu kapsayan olarak adlandırılabilecek başka bir ayrım bulunmaktadır: İkili kapsayan/çokluk kapsayan. Çokluk 1. kişinin emir-istek çekimine özgü olan ikili biçimler konuşmacının yalnızca bir kişiye, çoklu biçimler ise bir gruba hitap ettiği durumu karşılar. Söz konusu ayrım çeşitli araştırmacılar tarafından bugüne kadar ikilik-çokluk, kapsayan-kapsamayan ve arttırılmış-asgari kapsayan biçiminde ele alınmıştır. Bu çalışmada ise ikili kapsayan ve çoklu kapsayan terimleri kabul edilmiştir. Kapsayan-kapsamayan ayrımının aksine ikili-çoklu kapsayan ayrımı fiil çekiminde de görülebilmektedir. Bu özelliğin daha çok Sibirya grubu Türk dilleriyle sınırlı görülmesi ilk bakışta başka dillerin etkisini akla getirse de Türkmence ve diğer Türk dilerinin çeşitli ağız ve diyalektlerinde de kullanımı söz konusu özelliğin genel Türk sahasını ilgilendirdiğini göstermektedir. Çokluk birinci kişi emir-istek eki bu çalışmada kapsayan-kapsamayan ve ikilik-çokluk ayrımları temelinde ele alınmış, eki oluşturan morfemler işlevsel olarak incelenmiş ve son olarak çağdaş Türk dillerindeki kullanımlardan hareketle ekin bir rekonstrüksiyonu yapılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rainer Maria Rilke ve Hilmi Yavuz’un Poetikaları Üzerine Bir Karşılaştırma Denemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19478</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19478</guid>
      <author>Vefa TAŞDELEN, Abdülkerim UZAĞAN</author>
      <description>Şiir üzerine sistematik düşünce üretimi Platon’la başlamış, Aristoteles, bu konuda ilk müstakil eseri ortaya koymuştur. O gün bugün şiir konusu pek çok filozofun eserlerinde yer almıştır. Farabi, İbn Sina, İbn Haldun, Giambattista Vico, Baumgarten, Hegel, Heidegger şiir konusunda felsefe yapan filozoflardan bazılarıdır. Şiirin ne olduğu, kuşkusuz öncelikle bir bilgi ve varlık konusu olarak ortaya çıkmış, şairlerin söyledikleri sözlerin bilgisel değeri, gerçekle ilintisi tartışılmış; bununla da kalmamış, konu zaman zaman sosyolojik, politik ve eğitsel bir boyuta da taşınmıştır. Zira şiir üzerine konuşmak sadece şiir üzerine konuşmak değil, insanın varlık, bilgi, inanç, siyaset, toplum üzerine de konuşmaktır. Bütün bu yaklaşımlardan çeşitli şiir ve sanat anlayışları ortaya çıkmıştır. Bu tutumlar salt kuramsal temelde kalmamış, şiir yazma pratiğine de yansımış; şairler, şiirini, açık ya da gizli bir poetik anlayıştan beslemişlerdir. Edebiyat tarihinde iz bırakmış şairlerin pek çoğunun belirli bir şiir anlayışının olduğunu, şiir üretimlerini bu poetik zeminde gerçekleştirdiklerini söylemek yanlış olmaz. Bir şairi büyük kılan, yazdığı şiir kadar bu şiire kılavuzluk eden, onu gerekçelendiren şiir anlayışıdır da İki tür şiir anlayışından söz edebiliriz. Bunlardan biri şiiri ilhamla, diğeri ise belirli bir bilgi ve kültürle yapılan, inşa edilen bir nesne olarak açıklar. Konunun Platon’a, Aristoteles’e kadar geri giden felsefi ve tarihsel bir temeli vardır. Platon, İon diyaloğunda şairleri “tanrıların tercümanı” olarak tanımlarken “esin” üzerine vurgu yapar. Aristoteles ise şiirden “güzelleştirilmiş dil” olarak söz eder; bununla poiesis kelimesinin de işaret ettiği “yapma”, “üretme”, “inşa etme” faaliyetine işaret eder. “Rainer Maria Rilke ve Hilmi Yavuz’un Poetikaları Üzerine: Bir Karşılaştırma Denemesi”başlığını taşıyan bu çalışmada, Rilke’nin, esinini Auguste Rodin’den aldığı, Yeni Şiirler (Neue Gedichte) adlı şiir kitabıyla öne çıkan “nesne şiir” (dinge Gedicht) anlayışı ile Hilmi Yavuz’un “yapılan bir nesne olarak şiir” anlayışı arasında bir karşılaştırma denemesi yapılacaktır. Bu şairler, poetik tutum ve görüşü olan şairlerdendir; şiirlerini kendi poetikaları çerçevesinde üretmişlerdir. Her ikisi de şiiri bir bilgi, teknik, kültür ve mühendislik faaliyeti olarak görmüşlerdir. Bu benzerliğin nasıl ve hangi konularda ortaya çıktığı, şiire nasıl yansıdığı, estetik ve felsefi dayanaklarının ne olduğu ve giderek ilham eseri şiir söyleme ile inşa biçimi olarak şiir yazma arasında ne tür farklarının bulunduğu konuları makalenin temel sorununu oluşturacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kente Göç Sebeplerinin Türk Romanına Yansıması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19646</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19646</guid>
      <author>Servet TİKEN</author>
      <description>Türkiye’de kentleşme ve kentlileşme eğilimi, 1950-1980 döneminde ivme kazanarak günümüzü de kapsayan bir süreç içinde gerçekleşir. Türkiye’nin toplumsal değişim sürecinde önemli bir aşamayı işaret eden kente göç olgusu, Türk romanın konu edindiği toplumsal olgular arasında yer alır. Yazarların dikkatiyle romanlarda, kırsaldan kente yönelen kitlesel göçler sonucu kentlerde oluşan çok katmanlı yapının bireysel ve toplumsal ölçekteki yansımalarına vurgu yapılır. 1950-1980 yılları arasında Türk romanının hızlı kentleşme hareketlerine tanıklık etmesi, bu dönemin ayrıca ele alınmasına imkân sağlar. Bu dönemde toplumsal yapıda meydana gelen hızlı değişim, bir yönüyle toplumun anlatımı işlevini üstlenen romanlarda farklı yönleriyle yer alır. 1950–1980 arası Türk romanında kentleşme ve kentlileşme olgularını konu edinen romanlar, bir yönüyle kır ve kent yaşantısının karşılaştırılmasına imkân verir. Dönem romanlarında kentleşme sonrası ortaya çıkan sorunlar ağırlıklı olarak ele alınır. Kent yoksulluğu, konut ve barınma sorunu, gecekondulaşma, çevre kirliliği, ulaşım sorunu, kentsel altyapı ve hizmetlerin eksikliği ile denetimsiz kentsel büyüme ve değişim romanlarda yer alan kentleşme sorunları olarak gözlemlenir. Göç sonrası sorunların yanı sıra yazarlar kentlerin göç almalarının sebeplerini, yayılma alanlarıyla büyüyen kentlerde ortaya çıkan değişimleri, kentli yaşantıya uyum sağlamaya çalışan kırsal kökenli kişilerin çabalarını ve kentlileşme süreciyle gelişen yeni toplumsal kimlik ve ilişkileri ele alırlar. Kente göçü konu edinen yazarlar eserlerinde dikkat çekici ölçüde kente göç sebepleri üzerinde dururlar. Kırsalın iticiliği, kentlerin cazibesi ve kırsal ile kent arasında iletişimi sağlayan etkenler dönem romanlarında yer bulur. Bundan hareketle makalede 1950-1980 yılları arasında yayımlanmış romanlarda kente göç sebeplerinin ne ölçüde yansıdığı ele alınacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kadın Kavramının Devrimci Uyanış Öznesi: Pelageya</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19574</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19574</guid>
      <author>Keziban TOPBAŞOĞLU</author>
      <description>Edebi metinler, özellikle düz yazıyla ifade biçimine kavuşan roman, hikâye ve tiyatro metinleri, insanı merkeze alan anlatım olanağıyla şiirden farklı bir varoluş tasarımıdır. Roman ise bu türler içinde sosyal, siyasi ve kültür odağıyla bakmaya daha uygun bir tür olması, adeta hayatın içinden çıkması, genellikle gerçekleşmiş ve ya gerçekleşmesi mümkün olaylara değinmesi sebebiyle yüzyıllar boyunca yazınsal birikime ve toplumsal değerlere önemli katkılar sağlamıştır. Özellikle bu sosyal, siyasi ve kültür boyutunu ele alma adına, çağdaş Rus romanının ve gümüş çağın en önemli isimlerinden, sosyalist gerçekçi edebiyatın öncülerinden Gorki, bireysel varoluş sancıları çeken bir toplumun kadın üzerinden inşa edilen farkındalık düzeyinin yükselmesi, insanın ve emeğin değerlenmesi noktasında son derece faydalı olmuş bir romancıdır. İnsana, insan emeğine; dolayısıyla topluma, topluma özgü birçok olguya verdiği değerin yanında Gorki, özellikle Ana romanında kadını/anneyi güçlü ve değerli kılmak adına büyük emek sarf etmiştir. O güne dek yapılmış, yerleşmiş, genel geçer kadın/anne tariflerinin dışına çıkan Gorki, varoluşundan itibaren bir teslimiyet timsali haline gelen, bu teslimiyeti, çoğu zaman kaybedişleri, kabullenişi, bir ömür adeta bir kambur gibi sırtında taşıyan kadına farklı anlamlar yüklemenin yanı sıra, istediği takdirde kadının neler başarabileceğini de gözler önüne sermiştir. Dolayısıyla bu makale, Gorki’nin romanda başkişi olarak anlatılan ‘anne’/ ‘ana’ karakterinin yaşadığı dönüşümün ideolojik ve evrensel boyutunu tartışma amacındadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Latifi Tezkiresine Göre XVI. Yüzyıl Osmanlı Türkçesinde Düzlük-Yuvarlaklık Uyumu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19639</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19639</guid>
      <author>İbrahim TOSUN</author>
      <description>Türkçenin yazılı tarihi incelendiğinde, ünlü dizimi bakımından iki önemli kuralın etkili olduğu görülmektedir. Sözcük kök ve gövdelerinde yer alan ünlüler bu iki kurala göre dizilmektedirler. Bunlardan biri kalınlık-incelik ya da önlük-artlık uyumu olarak adlandırılan, ilk edebi metinlerden bugüne kadar kurallaşmış olarak gelen, sözcük ünlülerinin ya tamamen kalın ya da tamamen ince olmasına dayanan uyumdur. İkincisi ise düzlük-yuvarlaklık veya dudak uyumu denilen, Eski Anadolu Türkçesi döneminden sonra kurallaşmaya başlamış, sözcüğün ilk hece ünlüsünün düzlüğü ve yuvarlaklığına göre takip eden hece ünlülerinin nasıl olması gerektiğini belirleyen uyumdur. Ünlülere dayalı, daha çok Batı Türkçesinde genelleşmiş görünen ikinci kurala göre Türkçe bir sözcüğün ilk hecesinde düz ünlü varsa diğer hecelerin ünlüleri de düz; ilk hecede yuvarlak ünlü varsa takip eden hecenin ünlüsü ya düz-geniş ya da dar-yuvarlak olmak zorundadır. Genel kanı olarak düzlük-yuvarlaklık uyumunun varlığından söz etmek ancak XVII. yüzyılda yazılmış bazı batılı dilcilerin eserlerine bakılarak mümkün görünmekte ve bu uyumun Türkçede oluşmaya başlama tarihi XVII. yüzyıl olarak belirtilmektedir. Bu çalışmada XVI. yüzyılda yazılmış olan Latifi Tezkiresi incelenmiş ve düzlük-yuvarlaklık uyumunun XVI. yüzyılda yazıya aksedecek boyutta olduğu, uyumun konuşma dilinde daha erken bir dönemde başladığı ve eserin yazıldığı dönemde daha ileri bir merhalede bulunduğu ispatlanmaya çalışılmıştır.. Düzlük-yuvarlaklık uyumu bakımından değerlendirmeye tabii tuttuğumuz metin, Rıdvan CANIM tarafından Latin harflerine aktarılmıştır. CANIM, bu metni Latifi’nin 1546’da tamamladığı eserinin beş nüshasını karşılaştırarak oluşturmuştur. Büyük bir emeğin ve titiz bir çalışmanın ürünü olan CANIM’ın “LAtîfî Tezkiretü’ş-şu’arâ ve Tabsıratü’n-nuzamâ (İnceleme-Metinler)” adlı eseri taranarak düzlük-yuvarlaklık uyumuna aykırı bütün biçim birimleri ayıklanmış, ayrıca bu biçim birimlerinin seyrek olarak uyuma girmiş şekilleri varsa onlar da çıkarılarak değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler ışığında bu eserde ve eserin yazıldığı dönemde düzlük-yuvarlaklık uyumunun hangi aşamada olduğuyla ilgili bazı sonuçlara varılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arnavut Yazınında Türkçe Verintiler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19334</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19334</guid>
      <author>Şirin TUFAN</author>
      <description>Türk Dilinin Balkanlar’daki yeri Osmanlı ve Osmanlı öncesi dönemlere denk gelmektedir. Osmanlı öncesi, 7 yüzyıldan itibaren Hun, Avar, Bulgar, Peçenek, Kuman gibi Türk boylarının Slavlarla aynı dönemlerde Balkanlar’a yerleştiklerini, özellikle Türkçe yer (şehir, kasaba) adlarında etkin rol oynadıklarını görmekteyiz. Daha sonra ise, 15 yüzyıldan başlayarak Osmanlının Balkanlar’da hüküm sürdüğü 500 yıllık dönemde, Osmanlı Dönemi Türkçesi egemen olmuş ve bölgedeki yerel dillere karşın superstratum konuma gelmiştir. Böyle bir durumdayken, etrafındaki dillere veren (dönor) dil olarak Türkçe ödünçlemelerde bulunmuştur. Gerek kelime, gerekse ekler, son ekler ve sözdizimsel yapılar açısından Türkçenin Balkan dilleri (Boşnakça, Sırpça, Bulgarca, Makedonca, Arnavutça, Yunanca, Romence, Ulakça, Pomakça ve Roman) üzerinde etkisi görünmektedir. Ortak dil ile kültürel yaşam komşu dillerin etkilenmesini kaçınılmaz kılmıştır. Bu çalışmada, Arnavut dili ve yazınında, özellikle şiirinde yer alan Türkçe verintiler incelenmiştir. Dilbilimsel bağlamda incelenen bu sözcükler dil teması ve kültür kuramları çerçevesinde değerlendirilmiştir. Osmanlı dönemi Türk-Arnavut ilişkilerine bakılmış ve Türkçenin Balkanlara yayılması incelenmiştir. Arnavut yazınından örnekler vererek Türkçe verintilerinin dilbilimsel incelemesi yapılmıştır. Arnavut dilinde yer alan Türkçe verintiler dilin nerdeyse her alanında görüldüğü ve günümüzde de kullanıldığı belirlenmiştir. Türkçe verintilerin Arnavut dilinin ayrılmaz bir parçası haline geldiği görülmüş, Arnavutçanın ses ve sözdizimi kurallarına uyarlanarak kullanıldıkları saptanmıştır. Çalışmamız, dilsel temas sonucu oluşan Türkçe verintilerin, temas bittiği halde, kültürel koşutluk sayesinde Arnavutçada halen canlı bir şekilde yaşamaya devam etiklerini göstermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arketipsel Eleştiri Bağlamında Turgay Nar’ın Gizler Çarşısı Oyunu Üzerine Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19666</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19666</guid>
      <author>Nurullah ULUTAŞ</author>
      <description>Carl Gustav Jung’un geliştirdiği Arketipsel Eleştiri Kuramı, imge ve resimlerden yola çıkarak karakterlerin psikolojik tahlillerini yapan bir kuramdır. Bu kuram, araştırmacılara ele alınan karakterleri, insan psikolojisinin derinliğinde yer alan “ortak bilinçaltı”nın beslediği ve birçok kültürde ortak algı yaratan mitolojik figürlerle karşılaştırma imkânı da verir. Jung, güçlü arketiplerin farklı kültürlerde farklı formlarla göründüğüne inanır. Bu arketipler, ancak güçlü bir deneyim ve tetiklenmeyle bulunduğu kültürden sıyrılarak ortaya çıkar. Eserlerini mitolojik unsurlar, masal kahramanları, grotesk unsurlarla besleyen Turgay Nar’ın Gizler Çarşısı adlı tiyatro metni, bu kuram bağlamında incelenmeyi hak eden bir metindir. Güçlü kurgusu ve psikolojik tahlil imkânı bakımından evrensel nitelikler taşıyan karakter yaratması esere çoğul okuma özelliği kazandırır. Yazar, bu oyun vasıtasıyla geleneksel teknikle yazılmış tiyatro tekniğinden farklı olarak sanat eseri vasıtasıyla, İktidar – Halk çatışmalarına yönelerek bir tepki tiyatrosu örneği de sergiler. Oyunda ele aldığı arketipler, toplumun duygusal hafızasına kazınan karakterler olup okuyucuya / seyirciye karşılaştırma ve geçmişi düşleme imkânı verir. Zor okunan ve sahnelenen bu metin, tiyatronun basit bir eğlence olmaktan çok insanı düşündüren ve toplumsal sorunlara da değinen yönüne işaret eder. Bu metinde Gizler Çarşısı oyununun ana karakterleri, Jung’un geliştirdiği Arketipsel Eleştiri Kuramı bağlamında incelenmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Biçimleri Aynı İşlevleri ve Kategorileri Farklı Eklere Yönelik Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19583</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19583</guid>
      <author>Kerime ÜSTÜNOVA</author>
      <description>Türkçede biçimleri aynı işlevleri ve kategorileri farklı eklerin bulunuşu {-n} ekinin farklı tabanlarda farklı işlevlerde kullanılmasını gerektirmektedir. Ancak {-n} eki, söz konusu olduğunda ilk akla gelen, ekin dönüşlülük işlevidir. Bu nedenle -n’li eylem tabanları sıklıkla dönüşlü sayılır. Bu çalışma {-n} ekinin birbirinden farklı işlevlerini öne çıkarmayı hedeflemekle birlikte konu, dönüşlülük ekinden hareketle değerlendirilecektir. {-n} eki, eylemden eylem yapan türetme eki (aldan-, barın-, giyin-, mırıldan-, tiksin-vb.), eylemden ad yapan türetme eki (akın, basın, düğün, ekin, gelin, tütün vb.), addan ad yapan türetme eki (derin, kayın, yalın, yelin vb.), eylem işletme eklerinden edilgenlik eki (İzge bebek yıka-n-dı ama banyo henüz temizle-n-me-di. Ansızın kapı üstümüze kapa-n-dığından kimse ara-n-a-ma-dı.) ve dönüşlülük eki (Güzelce yıka-n-dı-m, tara-n-dı-m, beze-n-di-m, seni bekliyorum.) olmak üzere sistemde pek çok işlevde kullanıma çıkar. Gösterenleri aynı, gösterilenleri farklı dil birimlerinin varlığının yol açtığı {-n} ekinin bu çok işlevli kullanımı, bazı sıkıntıları da beraberinde getirir. Sıklıkla çatı değiştirme göreviyle kodlanan edilgenlik ve dönüşlülük ekleri, hem çatı eki hem de eylemden eylem yapan türeme eki olarak değerlendirilir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda çatı eklerinin türetme eki olmadığı, temel işlevlerinin özne yüklem arasındaki ilişkileri düzenlemek olduğu görüşünün öne çıktığı söylenebilir ancak bu kez {-n} eki, başka eklerle karıştırılır; edilgenlik eki alan eylemlerin dışındaki –n’li tabanlar, dönüşlü eylem; ek de dönüşlülük eki olarak değerlendirilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gençlere Tarih Bilincinin Aktarılmasında Tarihi Çizgi Romanların Önemi: Suat Yalaz’ın Enver Paşa Efsanesi Adlı Çizgi Romanı Örneği ⃰</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19676</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19676</guid>
      <author>Ali YAĞLI</author>
      <description>Bir popüler kültür ürünü olarak görülen çizgi roman ülkemizde pek rağbet görmese de dünyanın birçok ülkesinde dikkate değer bir edebiyat ürünü olarak kabul edilmektedir. Enver Paşa Efsanesi de Suat Yalaz’ın Türk çizgi romanına kazandırdığı önemli eserlerinden biridir. 80’li yıllarda ilk olarak “Sabah Gazetesi”nde tefrika halinde yayımlanan eser daha sonraki yıllarda kitap hȃlinde çizgi roman okurlarıyla buluşmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerini anlatan Atatürk’e Süikastler, Topal Osman, Çerkez Ethem, Son Osmanlı Yandım Ali, Suat Yalaz’ın diğer çizgi romanlarıdır. Yalaz, yakın tarihimize damgasını vurmuş Enver Paşa’yı anlatırken gençlere tarihimizi sevdirmeyi ve onlara tarih bilincini aşılamayı hedeflemiştir. Karaoğlan adlı çizgi roman kahramanıyla birkaç nesle tarihimizi sevdirerek gençlere okuma alışkanlığı kazandıran yazar, aynı zamanda çizim yeteneğiyle de Türk tarihinin tanıtılmasına katkıda bulunmuştur. Yalaz, Enver Paşa Efsanesi’nde çizgi romanlarda pek az rastlanan, maceranın yanı sıra, olayları belgelere dayandırarak okuyucusuna aktarmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucusu ve önderleri arasında bulunan Enver Paşa’nın maceralarına Abdülhamit, Talat Paşa, Cemal Paşa, Bekir Sami Bey, Mustafa Kemal Paşa ve İsmet İnönü gibi önemli isimler eşlik ederler. Roman, Enver Paşa’nın Balkan savaşlarındaki başarılarını, Türk Alman ittifakındaki olayları, Sarıkamış harekȃtını, Enver Paşa’nın yurtdışına çıkışını, Turan Devleti kurma çabalarını anlatır. Yalaz, Enver Paşa’yı öykünün sonunda yalnız başına elinde kılıcıyla düşman üstüne atını süren ve ardından şehit düşen korkusuz bir komutan olarak tasvir etmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Le Théâtre Traditionnel Turc Vu Par Les Ecrivains Et Les Voyageurs Français</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19651</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19651</guid>
      <author>Perihan YALÇIN</author>
      <description>Le théâtre d’ombre turc considéré avec intérêt par l’Occident a une place importante dans la vie sociale de l’Empire Ottoman. Ce théâtre traditionnel turc a été attiré par l’Europe au XVIII e et XIX e siècles avec un sens de l’humour et un esprit pacifique. Un genre turc traditionnel s’est constitué en Turquie durant XIXè siècle surtout; à cette époque-là, l’Orient était à la mode. Les écrivains et les voyageurs français visitant la Turquie au XVIIIème et XIXème siècles ont raconté leurs impressions sur tous les sujets, dans leur récits de voyages ou dans leurs œuvres, après avoir retourné dans leur pays. Le but de cet article est d’insister sur le théâtre traditionnel turc qui relevait de</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Evliya Çelebi Seyahatnâme’sinde Örnekli/Analojik Anlatım Üslubu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19424</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19424</guid>
      <author>Ali YILDIRIM</author>
      <description>Türk kültür tarihinin önemli eserlerinden birisi de Evliya Çelebi’nin yazdığı Seyahat-nâme adlı on ciltlik eseridir. 17. Yüzyılda yaşamış olan Çelebi’nin otuzlu yaşlarında başladığı ve yaklaşık elli civarında süren bu gezileri, Osmanlı coğrafyası ve Osmanlı mücavir alanlarına yapılmıştır. Gittiği ve gördüğü yerleri teferruatlı bir şekilde kaydeden Evliya Çelebi, okuyucusunu aydınlatma noktasında kendine has zeka kıvraklığı ile karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamıza konu olan altıncı cilt, Evliya Çelebi’nin Balkanlar ve Avrupa coğrafyasına yaptığı seyahatlerden oluşmaktadır. Özellikle ordunun Avrupa içlerine yaptığı bu seferlere katılan Çelebi’nin seyahatleri, aynı zamanda bir gaza ve fetih ruhu ile yapılmış gezi izlenimi vermektedir. Hatta bu seferlerle Baltık denizine kadar gittiği anlaşılmaktadır. Evliya Çelebi, özellikle Osmanlı dışındaki Avrupa’ya ait yeni, farklı, değişik şeyleri okuyucusunun daha iyi anlayıp kavraması amacıyla önceden tecrübe edilmiş, daha çok bilinen, tanınan örneklere başvurmaktadır. Analoji de denilen bu örneklemeli anlatımda daha çok bilinen araç, yeni anlatılan ise hedef ve amaç hükmündedir. Bazı yöresel yiyecek-giyeceğin yanı sıra özellikle şehir ve kale yapılanmaları ile savaş ve askeri birliklere dair örneklemeli anlatımlara sık sık başvurmuştur. Bu çalışmada, Osmanlı dışı unsurların anlatılıyor olması ve eserin bütününün fazla yekun tutması sebebiyle sadece Seyahat-nâme’nin altıncı cildi ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şeref Hanım’ın Bir Şiiri ve Bu Şiirin Ticâret ve Edebiyat Bağlamında İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19537</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19537</guid>
      <author>Yahya YÜKSEL</author>
      <description>Klâsik Türk edebiyatında, her ne kadar erkek şâirlerin çokluğu dikkat çekse ve 19. asra kadar az sayıda bayan şâir yetişmiş olsa da, özellikle bu asırda bayan şâir sayısında ciddi bir artış görülmektedir. Kuşkusuz bu durumun en önemli sebeplerinden biri de bu asırda Osmanlı toplum ve devlet yapısında meydana gelen köklü değişiklerdir. Osmanlı’nın birçok alanda Batı’dan geri kaldığı kabul edilerek 17. asırda başlayıp özellikle Lâle Devri’nden itibaren hız kazanan ve devleti içinde bulunduğu olumsuz durumdan kurtarmak için yöneticiler tarafından birçok alanda yapılan ıslahatlar, bu yenilikler zaman zaman çeşitli nedenlerle kesintilere uğramakla birlikte, özellikle 19. Asırda yoğun bir şekilde kendini hissettirmiş ve sadece askerî alanda yapılan yeniliklerle sınırlı kalmamıştır. Özellikle toplumsal konular, eğitim konuları ve idarî konularda köklü değişikliklere gidilmiştir. Bu değişiklikler kendini her alanda olduğu gibi edebiyatta da göstermiş, belki de toplumsal alanda ve eğitim alanında yapılan değişikliklerin de etkisiyle yirmi civarında kadın şâir bu asırda kalem oynatmıştır. Devrin önemli kadın şâirlerinden biri de hiç kuşkusuz Leyla Hanım ve Adile Sultan’la birlikte Şeref Hanım’dır. Diğer Dîvân şâirleri gibi Şeref Hanım da duygularını ifade etme konusunda hayatın her alanındaki malzemelerden yararlanma yoluna gitmiş ve incelediğimiz bu şiirde maddî unsurları lirik konularla birleştirip bunları ustalıkla bir arada kullanmıştır. Ticâret ve iktisatla ilgili konular Türk toplumunda, hele hele o asırlarda, genelde erkekleri ilgilendiren hususlar olurken bir kadın şâirin bu konuya değinmesi ayrıca dikkati celbeden bir durumdur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Öğütler Kitabı – Râhatü’l-İnsân ve Zafer-nâme Metinleri (İnceleme-Sadeleştirme-Metin-Tıpkıbasım). Hazırlayan: Müjgân Çakır. Büyüyen Ay. İstanbul, Haziran 2015.</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19325</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19325</guid>
      <author>Fatma Sabiha KUTLAR OĞUZ</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bilincinde Olduğunun Bilinciyle Huzursuzlaşan Öznenin Hikayesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19613</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19613</guid>
      <author>Dudu UYSAL</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


