






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2016 Sayı Volume 11 Issue  5</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=309</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Bazı Şia Kaynaklarda “Tasavvuf”</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19439</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19439</guid>
      <author>Mustafa ALTUNKAYA</author>
      <description>Tasavvuf tarihinde önemli bir yeri bulunan İran coğrafyası ve Şi’a düşüncesi, günümüz tasavvuf araştırmalarında dikkat çekici, önemli ve kısmen gizemli bir yere sahiptir. Ancak konunun önemine rağmen Türkiye’de bu alanda yapılmış yeteri kadar araştırma bulunmamaktadır. Tasavvuf/İrfân geleneği, Sünni tasavvufu-Şii irfânı gibi ayrımcı tasnifler karşısında, tarihsel koşulların sınırlayıcılığına teslim olmamıştır. Sünni Mevlânâ (ö. 1273)’nın Şiî Şems (ö. 1248) ile olan sıkı diyalogu, bu geleneğin ayrımcı girişimler karşısındaki vahdetçi yaklaşımını yansıtmaktadır. Dolayısıyla gelenek içerisinde, Tasavvuf ve İrfan’ı birbirinden ayrıştıran yargıların analiz edilerek sebeplerinin ortaya çıkarılması ve bilimsel düzlemde konunun vuzuha kavuşturulması önem arzetmektedir. İrfân ve Tasavvuf kavramları, Ehl-i Sünnet ilim ve fikir muhitlerinde müterâdif kavramlar olduğu halde, Şia muhitlerinde kısmen birbirinden farklı telakki edilmektedir. Dört yıl önce Aşinâ adlı uluslararası bilimsel yayın yapan bir İran dergisine gönderdiğimiz tasavvuf alan araştırma makalemizin yayınlanmaması ve “tasavvuf” sözcüğü yerine “irfan” sözcüğünü kullanmamız halinde makaleyi yayınlayacaklarını bildirmiş olmaları, Şi’a nezdindeki menfi tasavvuf anlayışının henüz bile devam ettiğini göstermektedir. Tasavvuf, esasen Sünniliğin tarzı olarak gelişmiştir. Bu nedenle kimi Şii kaynaklar, tasavvufa muhalefet etmiştir. Öyle ki bu muhalefet düşmanlığa kadar varabilmiştir. Tasavvufu eleştiren Şiî yazarlar arasında Cemaleddin Murtazâ er-Râzî (ö. XII), Mukaddes-i Erdebîlî (ö. 1585), Muhammed Tahir Kumî (ö. 1687) ve Muhammed Bâkır el-Meclisî (ö. 1699)’yi sayabiliriz. Hal böyle iken tasavvufu kabul eden Şiî yazarlar da vardır. Bu yazarlardan en önemlisi kuşkusuz Seyyid Haydar Amulî (ö. 1320)’dir. Amulî tasavvufu tasvip etmekte hatta onun Şiilikle aynı olduğunu ispat etmeye çalışmaktadır. Bu itibarla Şii yazar ve düşünürlerin, tasavvuf konusunda iki gruba ayrıldığını söyleyebiliriz. Birinci grup, tasavvuf ve sûfîlere karşı olan hatta onu tekfir eden kimselerden oluşur. İkinci grup ise, genel olarak tasavvufu benimsemekle birlikte onu Şiâ ile aynı gören ve düşüncelerini irfan olarak adlandıranlardır. Şu anda Şii dünyada her iki grubun da nispi olarak dengelenmiş olduğunu söylemek mümkündür. İslam düşünce tarihinin yaşadığı fikrî kriz koşulları dikkate alındığında tasavvuf-irfân kavramlarına yaklaşımın önemi daha belirgin hale gelmektedir. Tasavvuf/irfan kurum ve kavramlarındaki benzerliğe rağmen kimi Şiî kaynaklarında tasavvuf reddedilirken, kimi Sünnî Selefî kaynaklarda ise hem tasavvuf hem de irfan kavramının ret, inkâr ve tenkide uğradığı görülebilmektedir. Bu çalışmada Şiî düşünceye ait ilk dönem bazı kaynaklarda, tasavvufun nasıl ele alındığını görecek, böylece ilk dönem kaynaklarındaki yaklaşım farklılıklarına ışık tutmaya çalışacağız. Sözgelimi tasavvuf aleyhinde kimi kaynaklarda yer alan rivayetlerin uydurma olup olmadığını sorgulayacak, farklı köklerden olmakla birlikte tasavvuf ve irfan kavramlarının hangi anlamlarda kullanıldığını ortaya koymaya çalışacağız. İşte İslam’ın iç arınma ve kişilik eğitiminde kullanılan ortak alanı ifade eden bu kavramların (tasavvuf ve irfan kavramları), zamanla farklılaşmasına neden olan rivayetlerin güvenilirliğini değerlendirmek önem arz etmekte ve bu çalışma, konuya ilişkin mevcut akademik boşluğu doldurmayı amaçlamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kur’an’da Tanıtılan Model Şahsiyet, Hz. Eyyûb</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19381</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19381</guid>
      <author>Abdurrahman ALTUNTAŞ</author>
      <description>Kur’an peygamberlerin yaşadıkları toplumda öne çıkmış, örnek şahsiyetler olduklarından bahseder. Kur’an, bu model şahsiyetleri ortaya koyarak mesajını sunma yoluna gitmiştir. Bu örneklik hem kendi toplumuna hem de daha sonra gelen toplumlara bir rehberlik niteliğindedir. Kur’an’ın geneline baktığımızda bu modellikler geniş bir yer tutar. Kur’an’ı Kerim’de model bir şahsiyet olarak takdim edilen peygamberlerden bir tanesi de Hz. Eyyûb’tur. Allah tarafından peygamber olarak seçilmiştir. Peygamberler Allah tarafından elçi olarak seçilmelerinin yanında ahlak ve yaşantılarıyla toplumda öne çıkmış bireylerdir. Bütün peygamberî gelenekte olduğu gibi Hz. Eyyûb da çeşitli bela ve musibetlerle Allah tarafından imtihana tabi tutulmuştur. Çünkü o bedeni, malı ve ailesi ile ilgili çeşitli sıkıntılara maruz kalmış, sabrı sayesinde bütün bunların üstesinden gelmiştir. Sabrı ve Allah’a yaptığı dua sayesinde kaybettikleri misliyle kendisine geri verilmiştir. Onun bütün bu musibetlere karşı göstermiş olduğu sabrı onun modelliğini ortaya koyan bir unsurdur. Bu imtihana maruz kalırken kendisinin iletişimde olduğu çeşitli şahıslar vardır. Bunlar eşi, çocukları ve arkadaşlarıdır. Kur’an bu kişilerden özellikle hanımını öne çıkarır. Hastalığı sırasında hanımıyla ilgili yaptığı yemini yerine getirmesini ister. Bu peygamberlerin verdiği sözü yerine getirmesi ve güvenilirliği açısından önemlidir. Kişi bu imtihan sürecinde eşini, çocuklarını veya arkadaşlarını kaybedebilir. Fakat ister hepsini kaybetsin ister sadece birini kaybetsin ona düşen güzel bir sabırdır. Çünkü model olma, ancak bu çeşit olaylarla karşılaşınca ortaya çıkan bir durumdur. Kur’an’ın bu kıssayı anlatmasının sebebi Hz. Eyyûb kıssası bağlamında hem peygamberi hem de mü’minleri teselli etmektir. Mü’minlerin bu olayı düşünerek bundan ders çıkarmalarıdır. Her insan yaşadığı hayatta çeşitli sıkıntılar ve ıstıraplara maruz kalabilir. Yalnız bunlara sabreden ve bir serzenişte bulunmayan rabbinin hoşnutluğunu kazanabilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Câhiliye Evlilikleri ve Muallaka Şiirlerinde Anlatılan Hayatın Kur’ân Açısından Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19408</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19408</guid>
      <author>Mehmet ALTUNTAŞ</author>
      <description>Câhiliye dönemi hayatı hakkında bilgi veren kaynakların başında Kur’ân, hadis ve muallaka şiirleri gelmektedir. Kur’ân Arapların yaşamları, inançları ve yaptıkları evlilikler hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Bu bilgilere bakıldığında Câhiliye dönemi insanlarının başta üvey anneleri olmak üzere evlilikte mahremiyet bakımından hiçbir sınır gözetmedikleri görülmektedir. Hadislerde ise Câhiliye döneminde bir erkeğin, soylu bir çocuğa sahip olmak için eşinin başka bir erkekle birlikte olmasına izin verdiği anlatılmaktadır. İlgili hadislerde bu durumun, Câhiliye dönemi insanları için ahlakî bir sorun olarak görülmediği anlaşılmaktadır. Muallaka şiirleri ise insana hayattan maksimum düzeyde haz almayı öğütleyen ifadelerle doludur. Bu şiirlerde anlatılanlar yaşanmış olaylardan ibarettir. Bu açıdan muallaka şiirleri Câhiliye dönemi yaşamı hakkında bilgi veren en önemli kaynak niteliğindedir. Bu şiirlerde içki ve kadın, eğlencenin iki temel unsuru olarak öne çıkmaktadır. Yine bu şiirlerden eğlencenin bir parçası olan cariyelerin meyhanelerde çalıştırıldığını ve fuhşa zorlandıklarını öğrenmekteyiz. Kur’ân, kâfirlerin hayata eğlence gözüyle baktıklarını belirterek onların azami haz almaya dayalı hedonist felsefelerini eleştirmektedir. Câhiliye dönemindeki şiirlerde anlatılan kadın, aşk, şarap ve meyhane temalarına ve hiçbir mahremiyet tanımadan yapılan evliliklere bakıldığında Kur’an’da hayata dair yapılan eleştirilerin sosyolojik ve tarihsel bir arka planının olduğu anlaşılmaktadır. Muallaka şiirlerine göre Arapların sosyal hayatı genel olarak, kadın, şarap ve meyhane üzerine kurulmuştur. Bu durum zamanla toplumun yozlaşmasına; kadın, şarap ve eğlenceden ibaret bir hayat anlayışına sahip olmalarına neden olmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>6-14 Yaş Arası Çocuğun Dini Gelişim Dönemi Özelliklerinin Bilinmesinin Din Eğitimi Açısından Önemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19462</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19462</guid>
      <author>Salih AYBEY</author>
      <description>Eğitim, bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla kasıtlı olarak istedik değişme meydana getirme sürecidir. Genelde eğitim özel de ise din eğitiminin amacı budur. Din ile ilgili tecrübî araştırmalarda dinî gelişim, özellikle çocukluk ve ergenlikte oldukça merkezî bir odak noktası olmuştur. Din eğitimi, dinî gelişimin problemleriyle ilgili araştırma sayısını arttırmıştır. Bu araştırmaların büyük bir kısmı yaşa ilişkin değişiklikler açısından dindarlığı tasvir etmiştir. Yine bu çalışmaların çoğu başlangıç noktasını gelişimle ilgili teorilerden almış ya da onlarla bağlantılı olmuştur. Din eğitiminin bilimselleşmesine önemli katkılar sağlayan bu tür çalışmalar aynı zamanda yöntem tartışmasını da ortaya çıkarmıştır. Hangi yaşlardan itibaren çocuğa din eğitimi verilmelidir? Çocuğa din eğitimi verilirken hangi metotlar kullanılmalıdır? Çocuğun gelişim çağlarını bilmenin din eğitimine katkısı var mıdır? Bu sorulara verilen cevaplar din eğitiminin değişik şekillerde ele alınmasını sağlamıştır. Çocuğun din eğitimi hem içerik hem de yöntem bakımından yetişkin din eğitiminden farklı olmak zorundadır. Çocuğun gelişim çağları dikkate alınarak verilen din eğitimi çocuk üzerinde daha kalıcı olacaktır. İşte bu çalışmada, öncelikle çocuğun gelişim dönemleri ele alınmış ve bu dönemlerin özelliklerini bilmenin din eğitimi açısından önemi üzerinde durulmuştur. Aynı zamanda çocuğun ve gencin dinî gelişmesinde önemli bir yer tutan öğrenme türlerinden taklit üzerinde de kısaca durulmuş, bu konuda anne baba ve öğretmenlerin rolünün önemi vurgulanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kur’ân Kelimelerinde Mubîn Niteliğinin Yansımaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19476</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19476</guid>
      <author>İsmail BAYER</author>
      <description>‘Kuran muhatapları tarafından net bir şekilde anlaşılır’ ifadesi genel kabul olmakla birlikte ayrıntıları ve alt başlıkları hakkında günümüze kadar uzanan bazı tartışmalardan uzak değildir. Anlaşılır olmak öncelikle metinde kullanılan kelimeler dünyasıyla ilgilidir. Kaynaklarımızda müteşâbih, mukattaa, mücmel, garîb, muarreb şeklinde nitelenen kelimeler ile anlam etkisi yönüyle kırâatler gibi hususlar farklı disiplinler altında işlenmiştir. Bu çalışma yalnızca kelime düzeyinde Kur’ân’ın anlaşılır/mubîn bir kitap olmasına yöneltilen sorulardan yola çıkarak onun kelimeler düzeyinde açık anlamlı oluşunu ana hatlarıyla tartışmayı amaçlamaktadır. Kelimelerin fesahati ile ilgili ileri sürülen ve zaman sürecinde altı boşaltılan belâğî kurallar, belâgatın doğası gereği mutlaka yeri geldiğince silikleştirdiği eğitimsel kurallardır ve bu dar kalıplarla Kur’ân kelimelerini değerlendirmeye tabi tutmak mümkün değildir. Bu münasebetle Kur’ân’daki anlaşılması dereceli ve göreceli olarak zor olan kelimelerin değerlendirilmesine, sırf âşinâlık veya kolay anlaşılırlık cihetinden bakılması kelimelerin gönderme yaptığı duygu, çağrışım, zaman, mekân, tarih, medeniyet ve uygarlık unsurlarıyla olan bağlarının ihmâl edil-mesine sebep olabilir. Anlam aralığı geniş veya katmanlı veya inceden kalına farklı geçirgenlikteki perdelerle kuşanmış Kur’ân delâletleri, anlaşılamamasının değil anlam zenginliğinin kanıtıdır. Ayrıca kelimelerin anlamlarıyla anlattıkları bazen farklı boyutta olabilir. Ulemânın hurûf-u mukataaya, onların mahreç, sıfat ve ta’cîmine dair sıraladıkları sistematik özellikler bu kabildendir. Cümlelerde olduğu gibi kelimelerde de genel esas “beyân”dır. Beyânın ilâhî olması ise çağla-rüstü, çok boyutlu ve aşkın yönlerinin bulunmasını gerektirir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dâvûd-i Karsî (1169/1756)’Nin “Şerh Alâ Usûli’l-Hadîs” İsimli Eserinin Metodu ve Kaynakları Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19365</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19365</guid>
      <author> Osman BİLGEN,</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nin ilim ve fikir bakımından zirvede olduğu bir dönemde yetişen âlimlerden birisi de Dâvûd-i Karsî (1169/1756)’dir. Karsî, farklı ilim dallarındaki telif çalışmalarının yanı sıra, dönemin karakteristik özelliği olan şerh edebiyatına dair eserler de kaleme almıştır. Bunlardan bir tanesi de XVI. Yüzyıl meşhur Osmanlı âlimlerinden Birgivî (981/1573)’nin Usûlü’l-hadîs’i üzerine yapmış olduğu Şerh alâ usûli’l-hadîs isimli eseridir. Karsî şerhinde, hadis usulünün ana kaynakları başta olmak üzere tefsir, fıkıh, tasavvuf, kelam, mantık ve Arapça dilbilgisine dair toplam otuz sekiz kaynak kullanmıştır. Bu kaynaklar onun, naklî ilimlerdeki birikimini gösterdiği gibi özellikle fıkıh ve dil sahasındaki derinliğini da ortaya koymaktadır. Şerhte lafzi hadis ve ayetlere yer veren Karsî, naklin yanında aklı da ihmal etmeyerek kelam ve mantık ilimlerinden bazı külli kaide ve esaslara da yer vermiştir. Karsî, hadis usulü kaynaklarını kullanmada çok titiz davranmıştır. Aynı hassasiyetini lafzi rivayetlerde göstermemesi, hadis rivayet tekniklerini pek önemsemediği ve rivayetlerin sıhhatine dikkat etmediği şeklinde yorumlanmıştır. Şerhte zayıf ve uydurma rivayetlerin, sahih rivayetlerden daha çok olması bunun bir göstergesidir. Hadis usulü kaynakları içerisinde muteahhirûn âlimlerin görüşlerine daha çok yer veren Karsî, kavram tariflerinde ise cumhurun ittifak ettiği görüşlere yer vermiştir. Bu çalışmada, Dâvûd-i Karsî’nin Şerh alâ usûli’l-hadîs isimli eserinin metodu ve kaynakları üzerinde durulacaktır. Böylece onun, ilmî kişiliği yanında hadis şerh edebiyatına katmış olduğu zenginlik de ortaya konulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çocukların Dini Gelişimlerinde Camilerin Rolü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19259</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19259</guid>
      <author>Ali Baz BİLİCİ</author>
      <description>Çocukluk dönemi, içinde şekil aldığımız ailenin yuva psikolojisiyle uyumlu bir gelişim gösterir. Mutlu, huzurlu, uyumlu ve nitelikli bir ailede yetişen çocuklarda da aynı özelliklerin benimsenip içselleştirildiği görülür. Bu süreçte, ailesindeki manevi huzuru tadan çocukların, aynı atmosferi camilerde de yaşaması, inanç yapısını kuvvetlendirir. Özellikle erken çocukluk döneminde, bir çocuğun anne-babasının cami ile olan olumlu ilişkisinin, çocuğa da yansıdığı görülür. Bu nedenle camilerin, anneler ve çocuklar için de uygun hale getirilmesi, çocukların gelecek yaşamındaki cami ile ilişkilerini olumlu etkileyecektir. Çocukların Allah tasavvurunun belirginleşmesinde/ oluşumunda, camilerin önemli bir yeri vardır. Camiler veya mabetler, zaman ve mekân olarak çocukluk döneminde maneviyatın en yoğun hissedildiği yerlerdir. Bu mabetlerde yaşanan dini tecrübelerin ve atmosferin psikolojik nosyonu, mekân zihin ilişkisi bağlamında çocukların dini hayatına şekil ve yön vermesi, bilinçaltını beslemesi, çocukların sağlıklı bir şekilde yönlendirilmesini ve psikolojik altyapılarının oluşturulmasını gerekli kılmaktadır. Bu dönemde camiler veya mabetler, dini duygu ve dini ilgi vasıtasıyla çocuğun bütün dikkatlerini üzerine çektiği mekânlardır. Bu kutsal mekânlar; bahçesi, şadırvanı, iç mimarisi, göklere yol veren minareleri ve kubbesi ve de aydınlatıcı iç mekânı ile çocukların hem dış dünyalarını hem de manevi (iç) dünyalarını aydınlatırlar. Çocuklar, bu manevi atmosferde gördükleri huzur, tebessüm, sevgi ve şefkat duygularını hisseder, soluklar ve inanç yapılarının harcını bu duygularla kararlar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Niyazî-i Mısrî’nin “Etvâr-ı Seb’a” Adlı Risâlesi’nde Seyr ü Sülûk’un Evrelerinde Görülen Rüyâ/Vâkıât</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19526</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19526</guid>
      <author>Muharrem ÇAKMAK</author>
      <description>“Etvâr-ı seb’a” ile alakalı eserler, seyr ü sülûkun evrelerini konu edinen tasavvuf kaynaklarıdır. Halvetî gelenekte etvâr-ı seb’a konusunda yazılan eserlerden biri, Niyazî-i Mısrî’nin (ö.1105/1694) “Etvâr-ı Seb’a” adlı risâlesidir. Mısrî, “Etvâr-ı Seb’a” adlı risâlesini mensubu bulunduğu Halvetî geleneğe uyarak müridin manevî gelişiminde onlara yol gösterici ve gördükleri rüyâları kendileri ta’bir edebilmeleri için yardımcı/rehber kitap olarak kaleme almıştır. Mısrî’nin seyr ü sülûkun evrelerinde görülen rüyâlara yer verdiği Risâle’si hakkında bir çalışma yapılmadığı tespit edilmiştir. Bu araştırmada, Niyazî-i Mısrî’nin “Etvâr-ı Seb’a” adlı Risâle’sinde mânevî gelişimin evrelerinde görülen rüyâ ve vâkıât hakkındaki yorumlarına yer verdik. İnsanın maddi yaratılışının aşamaları olduğu anlayışını benimseyen mutasavvıflara göre, “Oysa sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır” (Nûh, 71/14) âyeti, insanın bedensel gelişim aşamalarını ifade ettiği gibi, mânevî gelişimin de evreleri söz konusudur. Buradan hareketle insanın yedi aşamada mânevî gelişimini sağlayacağı kabul edilir. Bunlardan ilki, Mısrî’nin, “dâire-i emmâre” dediği nefs-i emmâre mertebesidir ve risalede sırasıyla diğer mertebelin izahına yer verilir. Mısrî’nin ifadesiyle bunlar, dâire-i evvel emmâre (nefs-i emmâre), dâire-i sâniye levvâme (nefs-i levvâme), dâire-i sâlise mülheme (nefs-i mülheme), dâire-i râbia mutmainne (nefs-i mutmainne), dâire-i hâmise râziye (nefs-i râziye), dâire-i sâdise marziyye (nefs-i marziyye) ve dâire-i sâbia sâfiye (nefs-i sâfiye)dir. Niyâzî-i Mısrî, nefsle mücadelede nefsin, her mertebede bulunduğu aşamaya münasip bir isimle adlandırıldığını ifade eder. Dolayısıyla Mısrî risâlede, nefs mertebelerinden bir mertebeye tekâbül eden her bir dâirenin/mertebenin ayrı olarak tertîb olunduğunu ve her bir dâirenin de o mertebede vâki’ olan eşkâle göre tanzim olunduğunu söyler.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nazarî-İşarî Tefsir Alanında Bilinmeyen Bir Âlim: Hüsamettin Ali el-Bitlisî</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19011</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19011</guid>
      <author>Esma ÇETİN</author>
      <description>Hüsamettin Ali el-Bitlisî, Akkoyunlu Devleti döneminde yaşamış şark coğrafyasının bilinmeyen fakat çok değerli bir âlimidir. Hüsamettin Ali el-Bitlisî, nazarî-işarî tefsir ekolünün önemli bir temsilcisi ve ikinci klasik dönemin bilinmeyen değerli bir âlimidir. İsmi, daha ziyade oğlu İdris-i Bitlisî’den bahseden metinlerde geçmektedir. Özellikle felsefî ve tasavvufî içerikte eserler telif etmiştir ve eserlerinde varlık mertebeleri (ontoloji) ve insan-ı kâmil olma sürecine (psikoloji) dair meseleleri tartışmıştır. Nurbahşî tarikatına mensup olan Bitlisî, Nurbahşîliğin Tebriz’de yayılmasını sağlayan önemli isimlerden biri olmuştur. Müellifin gün yüzüne çıkmış eserlerinin tamamı, el yazması olarak Türkiye’deki çeşitli kütüphanelerde mevcuttur. Fakat böylesi önemli bir âlim hakkında yapılan çalışmalar yok denecek kadar azdır. Mevcut çalışmalar da onun ne hayatını ne de ilmî kişiliğini ortaya koyacak kapsamdadır. Bu araştırma, Hüsamettin Ali el-Bitlisî’nin adı ve nesebi, siyasî, ilmî ve manevî hayatı, bilinen hocaları, vefatı ve kısaca eserlerini konu edinmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İnsan ve Medeniyetin Geleceği: İslami Bir Perspektif</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18976</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18976</guid>
      <author>Maksut ÇETİN, Khurshid AHMED</author>
      <description>İnsanoğlu hayata anlam veren bir varlıktır. O, sürekli olarak çevresini ve evreni anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Bu çaba bilim ve teknolojinin üretilmesini sağlar. Elde ettiği bilim ve teknoloji ile hem hayatı ve varlığı doğru anladığını düşünür hem de mutluluğa ulaşacağı umudunu taşır. Fakat bu hedeflerine ulaşamayınca hayal kırıklığı yaşar ve ümitsizliğe düşer. Ondan sonra da gittikçe eş, dost, akraba ve insanlığın ihtiyaçlarına karşı kayıtsız kalır ve bencilleşir. Ayrıca maddi refah ve teknolojik güçlere rağmen, insanoğlunun oluşturduğu bu müreffeh medeniyetin de ciddi birtakım krizler içinde olduğu görülmektedir. Medeniyetin yükselişine öncülük eden güçler etkinliğini kaybediyor. Medeniyet gemisinin güvenliğini sağlayan şamandıralar çöküyor ve insanları bir arada tutan değerler yok oluyor. Bu problem sadece birkaç kişi ve bölgeye münhasır olmayıp yaşamın bütün suyunu kirletmiş durumdadır. Medeniyetin çağdaş krizine dair yapılan analizler, insanoğlunun kritik bir noktada olduğunu gösteriyor. Analizlerin çoğu hastalık için birer reçetedir. Hayatın devamlılığı yeni bir başlangıca bağlıdır. İnsanoğlunun ahlaki şamandıralarının yeniden keşfine ihtiyaç vardır. Dünya, insanoğlu ve insanın kaderi, hem insan hem de toplumun kabul ettiği yeni bir vizyona bağlıdır. Bu vizyon için insanlar “Allah Kelimesi”’nin keşfine ihtiyaç duyar. Bu kelime, insanlara Yaratıcı’sını, yaratılış amaçlarını ve onlara ‘yaratılmışların en iyisi’ olarak kendi konumlarını bildirir. İnsanların hayatta yapmaları gereken ve yaptıklarına karşılık alacakları ödülleri elde etmeleri için kılavuzluk eder. Onlara ahireti anlatır ve insani değerleri öğretir. Ayrıca, her şey için doğruluk ve adalet kriterini esas alır. Kısacası, insanların birbirileriyle, tüm evrenle ve Yaratıcı’yla barış içinde olmalarını sağlar. Bu durumda hem insanın mutluluğu hem de medeniyetin doğru bir yöne evrilerek devamlılığı bu prensiplere bağlıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İslam Hukukunda Hudûd ve Istılah Edebiyatı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19224</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19224</guid>
      <author>Halis DEMİR</author>
      <description>İnsanların kendi alanlarına hâkimiyeti, liyakati ve ehliyeti biraz da bu kavramları yerine ve uygun şekilde kullanılmalarıyla anlaşılabilir. İslam tarihinde edebi bir tür olarak yazılmış, hudûd, ıstılah ve tanım kitapları bulunmaktadır. Bu eserler özel alanlarında ilgililerine rehberlik etmesi ve ihtisas düzeyinde müstakil bir alanı göstermesi bakımından ilgiyi hak etmektedir. Lite¬ratür çalışmaları, kaynaklar ve atıflardan tespit edilen bu eserlerden öncelikle Hanefî mezhebine mensubu müelliflerin tanım konusunda yazdıkları veya fıkıh bahislerine ayrıca yer verdikleri ki¬taplar tesbit edilmiş, bir kronoloji içerisinde tanıtım ve tahlilleri yapılmıştır. İslam hukuk tarihinde fıkıh ıstılahları ihtiva eden tesbit edebildiğimiz bazı eserler ve müellifleri şu şekildedir: 1. ez-Zinetü fi’l-kelimati’l-islamiyyeti’l-arabiyye/Ahmed b. Hamdan er-Razi (ö. 322/933). 2. Mefâtîhu'l-ulûm/Muhammed b. Ahmed el-Havârizmî (ö. 387/997). Müellif yanlış kullanıldığını düşündüğü ıstılahları tanımladığını kaydetmesi eseri ıstılah kitapları arasında farklı bir yere getirmiştir. 3. Hilyetü’1-fukahâ/ Ahmed b. Faris (ö. 395/1004). Konular taharet, namaz ve buyu bahisleridir. Fıkıh terimlerinin sözlük ve etimotojik açıklamalarını ihtiva etmektedir. 4.el-Hudûd fi'l-usûl/Muhammed b. Hasan İbn Fûrek (ö. 404/1015). Fıkıh ve kelamla ilgili 133 ıstılah bulunmaktadır. 5. Risale fi'l-hudûd/Süleyman b. Halef el-Bâcî, (ö. 474 /1081). Fıkıh usûlü terimlerine dair bir ıstılah kitabıdır. 6.Tılbetu’t-tâlibeti fi'l-lügati alâ elfâzi kütübi fıkhi’l-hanefîyye/Ömer b. Muhammed en-Nesefî,(ö. 537/1142). Fıkıh te¬rimleri sözlüğüdür. 7. Risaletü'l-hudûd/Mes'ud b. Ömer et-Teftâzânî (ö. 792/1390) Kitapta çoğunlukla fıkıh usûlü kavramlarının tanımı yapılmıştır. 8.Târifât/Ali b. Muhammed Cürcânî (ö. 816/ 1413). Alfabetik olarak hazırlanan eserde felsefe, mantık, hadis ve fıkıhta önem arz eden kavramlara yer verilmiştir. 9. el-Hudûd ve’l-ahkâm/Ali b. Muhammed el-Musannifek (ö. 875/1470). 10.Seyfu’l-kudât ale’l-bugât/Muhammed b. Süleyman el-Kâfici (ö. 879/1474). Yargı usûl ve terimleri ihtiva eder. 11.Zübdetü't-ta'rîfât/Ahi Çelebi (ö. 905/1500). Tanımların şemalarla gösterildiği eser dört başlıktan oluşmaktadır: Sarf, nahiv, mantık, beyan (Bu bölümde fıkıh terimleri de açıklanmakatdır). 12. en-Nukâye fî erbaati aşera ilmen/Abdurrrahman b. Kemalüddin es-Suyûtî (ö. 911/1505). Kitabın, Usûl-ü fıkıh bahsinde şu konular bulunmaktadır: Kelam, emir, nehiy, haber, amm, tahsis, mücmel, beyan, nass, zahir, nesh, sünnet, İcmâ, kıyas, istishabu’l-asl, istidlal, müstedil, ictihad, taklid. 13.el-Hudûdu’l-enika ve’t-târifâti’-dakika/ Zekeriyya b. Muhammed el-Ensârî (ö. 962/), usûl-i fıkıh ve kelam ilminde kullanılan kavramların bir kısmını ihtiva etmektedir. 14. Resail-i ibn nüceym el-iktisadiyyeti/ Zeynüddîn b. İbrâhîm İbn Nüceym (ö. 970/1563). Risale furû-u fıkıh eserlerine göre tasnif edilmiştir. 15. Enîsu’l-fukahâ fi ta’rifâti’l-elfâzi’l-mütedâvile beyne’l-fukahâ/ Kasım b. Abdullah Ali el-Konevî (ö. 978/1570). Kelimenin sözlük manasını verir. Kelimeyle alakalı ayet ve hadislerden şahit getirir. Sonra şer’i manasını verir. Fıkhî ıstılahlarda dört mezhep imamı arasında ihtilaflı olan konulara da yer verir. 16.et-Tevkif alâ muhimmâti’t-teârif/Muhammed Abdurrauf b. Ali el-Münâvî (ö. 1031/1622). Çeşitli ilimlere dair alfabetik terimler sözlüğüdür. 17. Külliyat/Eyyub b. Musa el-Kefevî (ö. 1094/1683) alfabetik olarak hazırlanmıştır. 18. Keşşâf-ı ıstılâhât-ı funûn/Muhammed A'la b. Ali et- Tehânevî (ö. 1158/1745), eserde 3045 terim açıklanmıştır. 19. Alfabetik İslam hukuku ve fıkıh ıstılahları kâmûsu/ Muhammed Hamdi Yazır (ö.1942). 20. Hukuk-ı islâmiyye ve ıstılâhât-ı fıkhiyye kâmûsu/ Ömer Nasuhi Bilmen (ö. 1971). Latin harflerinin kabulünden sonra Türkiye'de İslâm hukuku sahasında kale¬me alınmış Mezhepler arası mukaye¬seli sistematik bir İslâm hukuku eseridir. 21. Vakfa dair yazılan eserlerle vakfiye ve benzeri vesikalarda geçen ıstılah ve tabir</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ömer b. Ebî Rebîa’nın Şiirlerinde Narsisizmin Tezahürü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19308</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19308</guid>
      <author>Mustafa İsmail DÖNMEZ</author>
      <description>Bir edebî eserdeki psikolojik öğelerin saptanması ve esere psikanalitik kuramın uygulanması Freud ile başlar ve peşi sıra gelen psikologlar ile derinlik kazanır. Freud’un öncülüğüyle gelişen psikanalitik eleştiri yöntemi, sanatçıların ruhi hayat hikâyesinin ve bilinçaltının yarattıkları sanat eserlerinin oluşumuna etkisini araştırır. Sanatçıların eserlerinde yer alan eğilimleri bu eleştiri yöntemi için veri oluşturur. Bu çalışmada Emevî döneminde yaşayan ve kendi dönemi ve sonraki çağlar dâhil aşk şairlerinin hocası kabul edilen Ömer b. Ebî Rebîa’nın şiirleri psikanalitik açıdan incelenmiştir. Şiir, şairin yaşadığı asra ışık tutan önemli unsurlardan biridir. Ömer b. Ebî Rebîa’nın yaşadığı dönemde Mekke ve Medine ekonomik, kültürel ve sosyal olarak ilerleme kaydetmiş ve halkın refah seviyesi artmıştır. Bu durumun sonuçlarından biri olarak musiki ve şiir bu dönemde daha da yaygınlaşmış, daha önceki dönemlere ait kalıplarından biraz uzaklaşmıştır. Sosyal hayattaki bu gelişmelerle orantılı olarak kadın, edebiyatın içerisinde daha çok yer sahibi olmuştur. Soylu ve zengin bir ailenin çocuğu olarak yetişen Ömer b. Ebî Rebîa, yakışıklı olması, söylediği aşk şiirleri ile kadınların ilgi merkezinde olmuştur. Kadınlarında bulunduğu edebi meclislerde şiirler söylemiştir. Zevk gazelinin öncüsü olduğu için şiirlerinin en önemli teması kadındır. Ömer b. Ebî Rebîa, narsist eğilimleri olan bir şairdir. Onun aşkları gerçek aşk değildir. O kadınların kendisine ve söylediği şiire gösterdikleri ilgiden hoşlanmaktadır. Bu çalışmada Ömer b. Ebî Rebîa gibi bir megalomanın şiirlerindeki narsistik öğeler ortaya konulmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şerîat-Tarîkat-Hakîkat-Marifet Dörtlüsünde Şerîatın Yeri ve Önemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19489</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19489</guid>
      <author> Hasan ELLEK,</author>
      <description>Şeriat, Allah tarafından insanlar için din olarak kabul edilen hükümler bütünüdür. Tarikat, bir kısım özel yol ve sistemlerle şeriatın kalb ve ruh derinliklerini duyup zevk etme yöntemidir. Hakikat, zahirin ardındaki örtülü ve gizli mana, dinî hayatın en yüksek seviyede yaşanarak ilâhî sırlara aşina olunmasıdır. Marifet ise, düşünce ve himmetle, vicdan ve iç tefahhusla elde edilen hususî bir bilgidir. Şeriat-tarikat-hakikat-marifet kavramları, birbirini tamamlayan kavramlardır ve bu kavramların tasavvufî hayatta çok önemli yeri vardır. Tarikat yolunda hakikat ve marifet kaynağından istifade edebilmek için şeriatın emirlerine uygun hareket etmek gerekir. Çünkü hakikat tarafından doğrulanmayan hiçbir şeriat kabul edilmemiş; şeriata bağlı olmayan hiçbir hakikate de itibar edilmemiştir. Hakikat tarikatın; tarikat da şeriatın neticesi olarak görülmüştür. Bu sebeple şeriatın temelini oluşturan akaid, tefsir, hadis, fıkıh ilimlerinin iyi bir şekilde tahsil edilmesi şarttır. Tarikatlar, genellikle takvadan ayrılmama, nimete saygılı olma, her türlü hak sahipleri ile helalleşme, zulmetmeme, hısım akrabanın gönlünü alma, bütün işlerde sünnet-i seniyyenin gerektirdiği edebi devam ettirme, her hususta dikkatli olma, kulluk adına yapılan amellerin şeriata uygun olup olmadığını araştırıp, batıl ve hurafe olan şeyleri ibadet namına yapmama ve şeriatın yasakladığı şeylerden sakınma gibi şeriat düsturlarını kendilerine prensip olarak kabul etmişlerdir. Onlar, bu şekilde dinî hayatı en yüksek seviyede yaşayarak ve şeriatın düsturlarını sıkı bir şekilde takip ederek ilâhî sırlara yani ilâhî hakikatlere aşina olmaya çalışmışlardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mahrem Namahrem, İffet ve Namus Kavramlarının Semantiği ve Kur’an’da Kullanılış Biçimleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19389</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19389</guid>
      <author>Selahattin FETTAHOĞLU</author>
      <description>İnsan konuşma yeteneği ile yaratılmıştır. Bu özellik insanı diğer canlılardan ayıran en belirgin farklılıktır. Kavramlara yüklediği meramını anlam yüklü sözcüklerle ifade eder. Sözcükler yardımıyla kurduğu cümleler ile de çevresiyle anlaşır. İnsanın çevresi ile iletişimini sağlayan dilidir. Dil, Dilbilim açısından üç temel unsur ihtiva eder. Meram sahibi, ifade (anlatım) kalıbı (sözcükler) ve meram. Dil ile düşünce iç içedir. Birbirinden ayrılamazlar. Dil düşüncenin ifade aracıdır. Temel işlevi bireyler arasında iletişimi sağlamaktır. Bu işlevi sözcükler aracılığı ile yerine getirir. Semantik, bu sözcüklerin tarihi süreç içinde geçirdiği değişim ve tekâmülünü konu edinir. Bu unsurlardan ifade kalıbı semantiğin alanıdır. Mahremiyet algısı bağlamında mahrem, namahrem, iffet ve namus kavramlarının semantiği, yüklendikleri anlamı tanımlama açısından önem arz etmektedir. Mahrem namahrem, iffet ve namus kelimeleri zaman zaman birlikte ve ayrı ayrı kullanımlarında benzer anlamlarda kullanılmaktadır. Toplum hayatında önemli bir yere sahip bu kelimelerin semantik incelemesi, aralarındaki anlam benzerliği olduğunu ve anlam birliği ilişkisini ortaya çıkaracaktır. Mahrem, namahrem, iffet ve namus kelimelerinin lafız, ibare, işaret ve iktiza yönüyle manaya delaletinin bilinmesi, kişinin özeli ve toplumun düzeni ve dizaynı açısından yol gösterici olacaktır. Bu sebeple zikredilen sözcüklerin semantik tahliline ihtiyac vardır. Bu çalışmada mahremiyet algısı bağlamında mahrem namahrem iffet ve namus kelimelerin anlamı ile ilgili bir beyin fırtınası denemesi yapılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ebu’l Hasan Harakânî Hazretleri’nde Mürit, Mürşit Anlayışı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19244</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19244</guid>
      <author>Sinem GÖNEN KAYACAN</author>
      <description>İslamiyet’te, müritlik ve mürşitlik önemli bir yer tutmaktadır. Mürit, mürşide uyan, mürşidinin yolundan giden, ona tam bir teslimiyet gösterendir. Mürşit ise müridinin yol göstericisi, şeyhidir. Onu aydınlatır; müridin tasavvuf yolunda ilerlemesine, Allah’a kavuşma kapılarını aralamasına yardımcı olmaya çalışır. Doğum tarihi bilinmeyen, 1033 yılında vefat eden Harakânî, müritlik ve mürşitlik yapmıştır. Harakânî, kendisinin yetiştirdiği müridi Hace Abdullah-ı Ensari’nin de mürşididir. Ebû’l Abbas Kassab’la bire bir görüşerek ona mürit olup feyz almış, aynı zamanda kendisinden yaklaşık iki asır önce yaşamış olan Bâyezid-i Bistâmî’nin manevi müridi olmuştur. Harakânî ilhamını bu büyük zattan almıştır. Harakânî’nin sözlerinin yer aldığı Nûru’l- Ulûm adlı eseri ölümünden iki yüz altmış altı yıl sonra yıl sonra Muhammed bin Ali bin Seleme adlı biri tarafından kaleme alınmıştır. Eserde Harakânî’nin tasavvuf ve tarikat hakkındaki görüşleri yer almaktadır. Çalışmada tasavvufun en önemli ögelerinden mürit, mürşit kavramları, adı geçen eserde yer alan “Soru ve Cevap”, “Şeyh Ebü’l-Hasan-ı Harakânî Menkıbeleri” bölümlerinden yola çıkılarak ele alınmıştır. Harakânî’nin mürit, mürşit sözcüklerine yüklediği değerler, tasavvuf anlayışı, müritlik ve mürşitliğin tasavvuftaki yeri üzerinde durulmuştur. Harakânî’nin bu iki kavrama yüklediği değer içerisinde en büyük yeri tutan fikrin, “mürşit ve mürit olarak, Allah’tan başkasına ihtiyaç duymamak” olduğu görülmüştür. Hayatında hem mürit hem de mürşit safhaları olan Harakânî’nin bu iki kavramı, Allah ile arasına engel olabilir düşüncesiyle reddettiği tespit edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kur’ân’da Şikâyetini Allah’a Duyuran Kadın: Havle</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19373</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19373</guid>
      <author>Esra HACIMÜFTÜOĞLU</author>
      <description>Bu makale, Havle bt. Sa‘lebe ve O’nun verdiği mücâdele ekseninde el-Mücâdele Suresi’nin ilk dört ayetinin tefsirini incelemekte ve bu bağlamda kadın konusunda değerlendirmelerde bulunmaktadır. Havle, kocasının kendisine zıhâr uyguladığı bir sahabedir. Zıhâr ise, cahiliye örfüne dayanan ve kadın aleyhine büyük mağduriyetlere yol açan bir boşama şeklidir. Kocanın eşine “Sen bana annemin sırtı gibisin” sözüyle gerçekleşen bu olay, kadının eşine dönmesine de başka bir evlilik yapmasına da imkân tanımayan bir uygulamadır. Kadını ortada bırakan bu cahiliye âdeti, Havle’nin durumu Hz. Peygamber’e bildirmesi, aldığı cevaptan memnun olmayınca da vazgeçmeyip şikâyetini Allah’a yapması neticesinde kaldırılmıştır. el-Mücâdele Suresi ilk dört ayeti, bu konu üzerine nâzil olmuştur ve surenin ismi de bu olaya işaret etmektedir. Buna göre zıhâr, bir boşama şekli değil, keffâret gerektiren çirkin ve mesnetsiz bir sözdür. Hadisenin nasıl gerçekleştiği, Havle’nin Hz. Peygamber ile olan diyalogu ve münâcâtı, zıhâr uygulaması ve sonuçları bu çalışmanın konuları arasındadır. el-Mücâdele Suresi’nin ilk dört ayeti, bu bağlamda incelenmiştir. Ayetlerde yer alan kelimeler/kavramlar konu ekseninde ele alınmış ve üslub inceliklerine yer verilmiştir. Keffâret seçeneklerinin toplumsal yönü belirtilmiş ve neticede kadının kişiliğini/kimliğini korumaya yönelik olduğu vurgulanmıştır. Havle, Kur’an’da sesini Allah’a duyuran sembol bir kadın olduğundan dolayı, O’nun mücâdelesi farklı okumalara tabi tutulmuş ve makalede değerlendirilmiştir. Havle’nin sergilediği tavır, vahyin muhataplarına pek çok açıdan yön göstermektedir ve bu yüzden çeşitli platformlarda insanlara anlatılmalıdır. el-Mücâdele Suresi, Havle’nin mücâdelesini ve hatırasını canlı tutan, kadınlara rol model gösteren ve kadın aleyhine gerçekleşen uygulamalara kayıtsız kalınmamasını ihtar eden bir suredir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kur'ân’da Haşyet Kelimesinin Semantik Analizi ve Haşyet Duygusunun Kullanım Yerleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19456</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19456</guid>
      <author> Zeki HALİS,</author>
      <description>İnsan, birçok duygudan müteşekkil bir varlıktır. İnsanda bulunan duygular, doğru yer ve ölçülerde kullanıldığında faydalı hale gelirken, kabul edilebilir ölçüler dışında kullanıldığında zararlı hale gelirler. Bu nedenle duyguların yerinde ve dengeli kullanımı önerilmiştir. Korku da, insan tabiatında olan duygulardandır. Diğer duygular gibi bu duygunun da yerinde ve dengeli kullanılması lazımdır. Kur'ân, insandaki diğer duygulardan bahsettiği gibi korku duygusundan da bahsetmiştir. Kur'ân’da kullanılan haşyet kelimesi, bilgi neticesinde ortaya çıkan saygıyla karışık korku manasına gelmektedir. Bu çalışmada, Kur'ân’da kullanılan haşyet kavramının semantik analizi yapılmaktadır. İlk önce, bu kelimenin etimolojik yapısı incelenmekte, daha sonra ıstılâhî tanımlarına ve âlimlerin bu kavram hakkındaki görüşlerine yer verilmektedir. Ardından, Kur'ân’da haşyet kavramıyla anlam yakınlığı olan ya da haşyetle birlikte kullanılan bazı kavramlara değinilmekte, bu kavramların haşyetle ilişkileri, yakınlıkları ve farkları incelenmektedir. Daha sonra haşyet kelimesinin cahiliyedeki kullanımı ele alınmakta, cahiliye Araplarının bu kavramı nasıl ve nerelerde kullandıkları araştırılarak, Kur'ân’daki kullanımla farkları belirlenmeye çalışılmaktadır. Son olarak ise bu kavramın Kur'ân’daki kullanımı incelenmekte, Kur'ân’ın haşyet duygusuna yaklaşımı, bu duygunun nerede ve nasıl kullanılmasını talep ettiği tespit edilmeye çalışılmaktadır. Bununla bağlantılı olarak, Kur'ân’a göre bu duygunun kullanılması ya da kullanılmaması gereken yerler tek tek incelenmekte ve bir sonuca varılmaya çalışılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Üç Halvetî Şâirin Dîvânlarında Anâsır-ı Erbaa (Ateş, Hava, Su ve Toprak) Unsurlarının Kullanımı Üzerine Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19252</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19252</guid>
      <author> Nesibe KABLANDER,</author>
      <description>Klâsik edebiyat geleneğine bağlı şâirler, kelimelerin değişik anlam çağrışımlarını, mazmunları kullanarak eserlerini örgülemişlerdir. Tasavvufî anlayışa bağlı Dîvân şâirlerinin şiirleri değerlendirilirken onların dinî bakış açılarının eserlerine yansıma şekli, dünya görüşleri ve varlık algıları ihmal edilmemelidir. Böylece eserlerin anlam derinlikleri daha iyi kavranabilecektir. Her şâirin şiirinden zorlama bir tasavvufî anlam çıkarmaya çalışmak doğru olmadığı gibi, mutasavvıf bir şâirin şarap, meyhane, sevgili gibi ilk bakışta dünyevî çağrışımları olan unsurları kullanmasına bakarak sathî yorumlar yapmak da uygun olmayacaktır. Bu ayrımı yapabilmek için de söz konusu unsurların anlam boyutlarına vâkıf olmak gerekir. Öyleyse mazmunların ve klâsik edebiyatta çokça kullanılan kelimelerin edebiyattaki çeşitli anlamlarını ortaya koymaya çalışan tahlil denemeleri, bu unsurların hem dinî hem de dünyevî anlam katmanlarını ortaya koyma açısından istifade sağlayacaktır. Bu düşüncelerden hareketle kaleme alınan bu makalede, Halvetiyye tarikatının üç önemli şeyhi ve şâiri olan Dede Ömer Rûşenî (ö.1487), Şemseddin Sivâsî (ö.1597) ve Ümmî Sinan’ın (ö.1657) dîvânlarında, anâsır-ı erbaayı oluşturan “ateş, hava, su ve toprak” unsurlarının kullanımı konu edilmiştir. Beyitlerin çoğunda bunların biri veya ikisi görülmekle birlikte üç unsuru, hatta dördünü birden içeren örneklere de rastlanmıştır. Ateş, hava, su veya toprağın kullanılmasıyla yapılmış tamlamalar ve ifade kalıpları, söz konusu isimlerin dîvânlarında dinî, tasavvufî çağrışımları ve uhrevî anlamlarıyla dikkati çekmektedir. Makalede, konuyla ilgili beyitler günümüz Türkçesine çevrilerek verilmiş, ardından beyitlerin değerlendirmesi yapılmıştır. Bu değerlendirme sırasında, kullanılan unsurların tasavvufî terminolojideki anlamları ve bu anlamlardan yola çıkılarak metindeki çağrışımları ortaya konulmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mesnevi’deki Yahudi Vezir Hikayesi Bağlamında Psikolojik Savaş Ve Nefis</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19218</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19218</guid>
      <author>Musa KAVAL</author>
      <description>Tasavvufi hakikatler kitabı olarak yazılan Mesnevi her devrin insanına hitap etmektedir. Bizzat Mevlâna tarafında Mesnevi’nin, inananlara rehberlik edeceği belirtilmiştir. İnsana yaratılış gayesini hatırlatan eser, inananların nasıl kişisel ve toplumsal bir hayat yaşamaları gerektiğini anlatır. Yahudi vezir hikâyesi, insanın en büyük düşmanı olan nefsin kötü arzularının sadece bireysel değil toplumsal hayatı da ciddi manada kötü etkilediğini gösterir. Bu anlamda hikâye psikoloji ve sosyolojinin kesiştiği bir alan olarak tasavvufun bu iki önemli sosyal bilim içerisinde ne derece etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte hikâyenin teması çağımızın en önemli sorunlarından olan toplumsal kaosun altında yatan sebeplere de ışık tutmaktadır. İnsan kendi hırs ve arzularına erişebilmek için din kisvesi altında diğer toplumların ifsadı için çalışabilmektedir. Kendi sistemlerinin devamı adına girişilen mücadelelerde kutsal motivasyon olan din araç haline getirilmektedir. Günümüzde profesyonel bir şekilde ve oldukça etkin olarak kullanılan bu yöntem Mevlana tarafından incelikle anlatılmıştır. Günümüzde psikolojik savaş/operasyon olarak tarif edilen süreç Mevlana’nın anlatmış olduğu Yahudi Vezir hikâyesinde hemen hemen aynı denilebilecek şekilde karşımıza çıkmaktadır. Toplum psikolojisini analiz ettikten sonra oluşturulan plan, planın işletilmesi, kontrol edilmesi, gerektiğinde revizyona gidilmesi gibi aşamalarını okuduğumuz hikâye bugünün dünyasında yaşananları anlamamıza yardımcı olması nedeniyle mühimdir. Belirli bir elit kesimin gücü elinde tutabilmek adına nefislerinin arzuları güdümünde büyük bir toplumu nasıl felakete sürükleyebileceğini anlatan hikâye bu yönüyle tasavvufi eğitimin insan ve toplumsal hayat için ne derece elzem olduğunu da ortaya koymaktadır. İnsanlık tarihi kadar eski olan bu stratejik olguya yer veren Mevlâna, müminleri dikkatli olmaları noktasında uyarır. Bugün müslüman coğrafyasında yaşananlarla büyük benzerlik gösteren hikâye, tasavvufi hakikatlerin birey ve toplum yaşamının birbirinden bağımsız değerlendiremeyeceğinin güzel bir örneğidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Muhammed Esed'in 'Kurân Mesajı'ında Bazı Ayet Ve Kavramlara Yaptığı Birey Ve Toplum Ekolojisi İle İlgili Yorumlar Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19356</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19356</guid>
      <author>Mustafa KAYHAN</author>
      <description>Bu çalışmanın temel amacı, Muhammed Esed'in meal-tefsirini birey ve toplum ekolojisi bağlamında incelemektir. Bunun için eser, baştan sona gözden geçirilmiştir. Böylece bir taraftan birey ve toplumla alakalı ayetlere yapılan izahlar, bir araya getirilmiştir. Diğer taraftan konuların çok çeşitli olması, daha kapsayıcı bir başlık seçmeye zorlamıştır. Bu sebeple çalışmaya birey ve toplum ekolojisi başlığı uygun görülmüştür. Neticede Esed'in bu konularla ilgili tefsirleri, bir bakış açısı oluşturmak için bir çalışmada derlenmiştir. Böylece birey ve toplum ekolojisi ile ilgili yorumları, okuyucu, tek elden görme imkânına kavuşmuştur. Birey, insanın kendine özgün bir alana işaret eden bir ifadedir. Zira onun en çok faaliyet gösterdiği ve ilişki sergilediği alan, birey alanıdır. Bu nedenle bu çalışmada birey ekolojisi ile bireyin kendisi ve rabbiyle karşılıklı ilişkilerine atıf yapılmıştır. Bu makalede bireysel alanda Esed'in ayetlere ve ilgili kavramlara yaptığı birey ekolojisine ilişkin yorumlara temas edilmiştir. Zira Esed, 20'nci yüzyılın tanığı olduğu için insana ve onunla alakalı sorunlara bazı özgün bazı açıklamalar yapmıştır. Böylece bu etütle hedef kitlenin, Esed'in birey ekolojisine ilişkin yorumlarını bir arada görmesi sağlanmıştır. Bu açıdan çalışma, bir gayret ve çaba ürünüdür. Toplum, bireylerin oluşturduğu ve belli prensiplerin egemen olduğu bir yapıdır. Birey bir de toplum düzleminde faaliyet gösteren bir varlıktır. Bu platformda toplumsal kurallar ve ilişkiler ağı egemendir. Bu çalışmada toplum ekolojisi ile toplumların kendileriyle, tüm bireyleriyle en nihayet Allah ile karşılıklı ilişkilerine atıf yapılmıştır. Bu çalışmada toplumsal düzlemde Esed'in ayetlere ve ilgili kavramlara yaptığı toplum ekolojisine ilişkin tefsirlere değinilmiştir. Zira Esed, 20'nci yüzyılın tanığı olduğu için topluma ve onunla ilgili meselelere kimi orijinal izahlar getirmiştir. Böylece bu araştırmayla hedef kitlenin Esed'in toplum ekolojisine ilişkin tefsirlerini bir arada bulması sağlanmıştır. Ekoloji ise canlı varlıklar arasındaki etkileşimi ifade eder. Bu etkileşimde mesaj gönderme, cevap alma ve yanıta göre etkileşime girme gibi unsurlar vardır. Bu açıdan, gerek bireyin gerekse toplumun, birbirleriyle yatay ancak Allah ile dikey ilişkileri söz konusudur. Bu ilişkileri ifade etmek için ekoloji terimi seçilmiştir. Zira ekoloji, canlılar arasındaki karşılıklı etkileşimi dikey veya yatay olarak ifade eden bir terimdir. Birey ekolojisi ile kişinin kendisi ile Rabbi ve diğer bireyler arasındaki alakalara vurgu yapılmıştır. Toplum ekolojisi ise toplumla birey ve toplumla toplum ve en nihayet Allah arasındaki ilişkiler ifade edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şeyh Zeynelabidin el-Âbirî ve İcâzetnâmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19363</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19363</guid>
      <author> Bekir KÖLE,</author>
      <description>Kağızmanlı Şeyh Zeynelabidin (ö.1952), son devir Nakşî âlim ve mutasavvıflarındandır. Hayatı, ilmi ve tasavvuftaki yeri hakkında çok az şey bilinmektedir. Ancak bugün, canlı kaynak konumundaki torunlarından elde edilen bir kısım bilgi ve belgeler, bu hususta önemli bir boşluğun doldurulmasına katkı sağlamaktadır. Bu kaynaklara göre; Şeyh Zeynelabidin, Muş’un Bulanık ilçesi Abri (Esenlik) köyünde medfun, âlim ve seyyid bir zat olan Şeyh Aynülmelek (Abdülmelik) (ö.726/1326)’in soyundan gelmektedir. Tasavvuf yolundaki seyru sülûküne Şeyh Muhammed Küfrevî (ö.1316/1898)’ye intisab ederek başlamış; icâzetnâmesini ise onun oğlu Şeyh Abdülbaki Küfrevî (ö.1943)’den almıştır. Orijinal nüshasına ulaştığımız bu icâzetnâmenin içeriğinde bir kısım tasavvufî bilgi ve tavsiyeler ile beş ayrı senetle Hz. Peygamber’e ulaşan tarikat silsilesi yer almaktadır. Zeynelabidin, I. Dünya Savaşı yıllarında Abri köyünden Cizre’ye muhacir olarak gitmiştir. Ancak daha sonra devrin idarecileri tarafından aynı şehirde sürgüne tabi tutulmuştur. Cizre’de bir süre imamlık yapmış ve bu esnada birçok talebe ve mürid yetiştirmiştir. Bunlardan Hulusi Yahyagil (ö.1986) hariç, geri kalanları hakkında herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır. Şeyh Zeynelabidin, Cizre’deki sürgün hayatının bitmesinden sonra Kağızman’a yerleşmiş ve irşâd faaliyetlerine burada devam etmiştir. Bu makalede öncelikle, Şeyh Zeynelabidin’in hayatı ve nesebi hakkında bilgiler verilecektir. Daha sonra ise onun, Şeyh Abdülbaki Küfrevî’den aldığı tarikat icâzetnâmesi değerlendirilecektir. Ayrıca onun tasavvufî kişiliğinin ortaya konulmasına katkı sağlayacağını düşündüğümüz, Hulusi Yahyagil ve yakın dostu Alvarlı Muhammed Lutfî (ö.1376/1956)’nin kendisine yazdığı mektuplar üzerinde durulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Abdullah İbni Mesud’un İslam Hukuku ve Hanefi Mezhebinin Teşekkül Sürecine Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19123</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19123</guid>
      <author>Mehmet ÖZTÜRK</author>
      <description>Abdullah İbni Mesud devamlı Hz Peygamber’in yakınında bulunmuş, Kur’an-ı Kerim’e olan vukufiyeti, sünnetin ruhunu kavraması ve fıkha dair derin bilgisiyle sahabe arasında ön plana çıkmış, erken dönemin fakih isimlerinden biridir. Onun en belirgin özelliklerinden biri de raşid halifeler döneminde ilmi meseleler için kendisine danışılmış, sonraki dönemlerde de fıkhi görüşleri ve içtihatları fukahanın görüşlerine yön vermiş olmasıdır. Abdullah İbni Mesud, Hz. Ömer döneminde (h. 642) Kufe şehrine kadı olarak atanmış ve ilmi faaliyetlerini bu şehirde devam ettirmiş bir sahabi olarak, yine bu şehirde yetişen Ebu Hanife ve ilminden faydalandığı hocalarının eğitiminde söz sahibidir. Bu bakımdan Hanefi mezhebine etkisi olan Abdullah İbni Mesud, ekolün en önemli sahabe temellerinden birisini teşkil etmiştir. İslam Fıkhının tarihi seyri içerisinde Abdullah İbni Mesud’un ibadet, muamelat, ukubat ile ilgili meselelerde kendisinden nakledilmiş olan içtihadları, görüşleri, açıklamaları, fetvaları ve hükümleri, Sünni ekollere özellikle Hanefi mezhebine somut katkılar sağlamıştır. Biz de bu çerçevede Abdullah İbni Mesud’un Hanefi mezhebi ile olan bağını fıkhın gelişim süreci dâhilinde ele alıp, bu bağlam üzere örneklerimizi sunup, onun Hanefi mezhebine olan katkılarını ele alacağız. Diğer Sünni mezhepler tarafından benimsenmeyip sadece Hanefi mezhebinin delilleri arasında zikrettiği Abdullah İbni Mesud’a ait olan içtihat örneklerinin bazıları incelenerek, Abdullah İbni Mesud’un Hanefi mezhebine katkıları somut örnekler verilmek suretiyle vurgulanıp konuya ilgi duyanlar tarafından incelenmesi amaçlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yasin Suresinde Bahsi Geçen Resul Kavramının Rivayetler Bağlamında Analizi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19351</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19351</guid>
      <author>Harun SAVUT</author>
      <description>Yasin suresinde bir şehre gönderildikleri bildirilen, üç resulün peygamber olup olmadığı hususunda tefsirlerde ihtilaflı görüşler nakledilmiştir. Müfessirlerin bir grubu elçilerin peygamberliğini savunurken diğer bir grup onların Hz. İsa’nın havarileri olduklarını iddia etmişlerdir. Bu kanaatlerden resulleri havariler sayan görüş, özellikle üçüncü asırdan sonra yaşamış müfessirlerinin çoğunluğu tarafından asıl görüş olarak algılanmıştır. Bu müfessirler tüm yorumlarını resulleri havari saydıkları temel algıya göre şekillendirmişlerdir. Fakat ayetleri havariler üzerinden yorumlamak bazı çelişkileri de beraberinde getirmiştir. Ortaya çıkan bu çelişkilerin giderilebilmesi için, resul kelimesinin anlamının ayetler ve rivayetler ışığında tespiti gerekmektedir. Bu makalede söz konusu görüşler analiz edilmiş, farklı görüşlerin neden olduğu problemlere değinilmiştir. Bu yapılırken öncelikle Kur’an’da konunun nasıl anlatıldığına bakılmıştır. Sahabe ve tabiinin konu hakkındaki görüşlerinden hareketle selefin kıssadaki resul kavramına verdikleri mana anlaşılmaya çalışılmıştır. Bunun yanı sıra, görüş ayrılığının nerede başladığının tespiti de hedeflenmiştir. Ayetlerdeki ifadelerden resul kelimesinin havari manasına işaret edip etmediği değerlendirilmiştir. Bu amaçla resullerle müşrikler arasındaki konuşmalarda tarafların sözleri, benzer ifadelerin başka surelerde ne için kullanıldıkları ve surenin siyakı analiz edilmiştir. Rivayetlerin ve bunlara dayalı yorumların tarihi veriler ve vakıalarla uyuşup uyuşmadığı üzerinde de durulmuştur. Resullerin gönderildikleri şehrin Antakya olduğu düşüncesinden hareketle, bu şehirde faaliyet gösteren havarilerle ayetlerde anlatılan resullerin aynı kişiler olup olamayacakları değerlendirilmiştir. Benzerlikler ve farklılıklara dikkat çekilmiş, bunun için Hıristiyanlık tarihine müracaat edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Katolik Mezhebinde Yedi Ölümcül Günah Problemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18974</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18974</guid>
      <author>Necati SÜMER</author>
      <description>Hıristiyanlıkta genel anlamda günah özelde ise yedi ölümcül günah üzerinde sıkça durulan temalardır. Tarihsel süreçte Papa I. Gregory’nin şekillendirdiği ve Katolik Kilisesi’nin de onayladığı yedi ölümcül günah, asırlarca tartışma konusu olmuştur. Bu günahların sayısı zamanla değişse de nihayetinde yedi olarak belirlenmiştir. Şehvet, oburluk, açgözlülük, tembellik, öfke, kıskançlık, kibir gibi günahlar hem bireysel hem de toplumsal yönü olan duygulardır. Hıristiyanlar Kitab-ı Mukaddes’e dayanarak bu günahları oluşturmuştur. Çoğu Yeni Ahit’teki pasajlarda sıralanan bu günahlar, Hıristiyanlar için önemli bir referans oluşturmuştur. Başta kişinin kendisini sonra da tüm toplumu ilgilendiren bu yedi ölümcül günah, Hıristiyanlıkta bütün mezheplerce önemsenmiştir. Özellikle Katolikler, yedi ölümcül günahı önemli inanç esasları arasında saymıştır. Bu günahlar Hıristiyanlıkta her zaman önemini korusa da bazı dönemlerde bu dinin müntesiplerince göz ardı edilmiştir. Çünkü değişen şartlar ve ortaya çıkan yeni sorunlar bu günahların yeniden gözden geçirilmesini zorunlu hale getirmiştir. Nitekim Katolik Kilisesi, modern dünyada ortaya çıkan yeni sosyal sorunlar nedeniyle bu günahları güncellemek zorunda kalmıştır. Buna rağmen Katolik dünyasının merkezi Vatikan, hem eski hem de yeni günahların önemini vurgulamış ve bunları işleyenlerin cehennemle cezalandırılacağını belirtmiştir. Yedi ölümcül günah, öneminden dolayı birçok sanat dalına da konu olmuştur. Özellikle sinema dünyası hem önemini anlatmak hem de ekonomik kazanç elde etmek için bu konu üzerinde durmuştur. Bu durumu olumlu karşılayan Katolik Kilisesi, hem dini emirler hem de sanat aracılığıyla yedi ölümcül günahı her dönemde gündemde tutmayı amaçlamıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Aynî’nin Hadîs Alanında Babertî’ye Yönelttiği Bazı Eleştirilerin Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19228</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19228</guid>
      <author>Osman Nedim YEKTAR</author>
      <description>Hz. Peygamber’den sonra, sahâbe devri başladı. Bu dönemden itibaren hadisler, fıkıh, tefsir, akaid ve diğer İslâmî ilimler ile iç içe tabiûn nesline aktarıldı. Tabiûn dönemi, temel İslâm bilimlerinin temellerinin atıldığı adeta bir dönemi haline geldi. Hadisler kayıt altına alındı. Kûfe, Basra, Medine gibi İslâm fıkhının merkezleri oluştu. Hadis hâfızları ve fıkıh âlimleri yetişti. Hadis ve fıkıh, İslâm’ın temel ilimleri arasında yer aldı. Mezheplerin ortaya koyduğu kurallar, fıkıh ilmi ile ilgilidir. Hadisler ise, bu kuralları anlamaya yardımcı olurlar. Hanefi mezhebinin kuralları da fıkıhçılar tarafından kitaplara yazılmıştır. sonradan gelen âlimler bu kuralları şerh etmişlerdir. Aynî (ö. 855-1451) ve Babertî (ö. 786-1372) adeta halef-selef olarak Merğinânî (593-1199)’nin Hidâye isimli kitabını şerh etmişlerdir. Bu kitabı şerh ederlerken, içerisindeki hükümleri bazen hadisler ile açıklamışlardır. Aynî (ö. 855-1451), Babertî (ö. 786-1372)’den sonra yaşadığından onun eserini görme şansını elde etmiştir. Bu yüzden de Binâye isimli eserinde onun hadis ve fıkıh ile ilgili görüşlerini zaman zaman eleştirmiştir. Biz, bu çalışmamızda hadis alanıyla ilgili Aynî (ö. 855-1451)’nin Babertî (ö. 786-1372)’ye yönelttiği eleştirileri ele almaya çalıştık. Bu eleştiriler râvîlerin durumlarını, sened ile ilgili terimlerin kullanılmasını, hadis metinlerindeki ihtilâfları içermektedir. Bu tür eleştiriler incelendi. Aynî (ö. 855-1451) ve Babertî (ö. 786-1372)’nin işlenen konuyla ilgili görüşleri dikkate alınarak hadis ilmi açısından değerlendirmelerde bulunuldu.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Muhammed Emin Eş-Şınkîtî’nin “Men’u Cevâzi’l-Mecâz Fi’l-Munezzeli Li’t-Te‘Abbudi Ve’l-İ‘câz” Adlı Risalesinde Kur’ân’da Bulunmadığını İddia Ettiği Bedî‘ Sanatları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19140</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19140</guid>
      <author>Hasan UÇAR</author>
      <description>Son dönem âlimlerinden Muhammedu’l-Emîn eş-Şınkîtî (ö. 1974), “Men’u Cevâzi’l-Mecâz fi’l-Munezzeli li’t-Te‘abbudi ve’l-İ‘câz” adıyla kaleme aldığı risalede kendinden önce de Kur’ân’daki varlığı tartışılan mecaz sanatı üzerinden bazı bedî‘ sanatlarını İbn Teymiyye (ö. 728/1328) ve öğrencisi İbn Kayyım el-Cevziyye’nin (ö. 751/1350) görüşlerine dayanarak inkâr etmektedir. Mecazın Kur’ân’daki varlığını ispat sadedinde Arapça ve Türkçe eser ve makaleler kaleme alınmıştır. Dolayısıyla bu makalede mecazın inkârına bir reddiye amaçlanmamış, eş-Şınkîtî’nin mecazı reddine dair felsefesi üzerinden inkâr ettiği bedî ilminin alanına giren mübalağa, tecâhulu’l-ârif, el-kavlu bi’l-mûcib ve rucû gibi sanatların Kur’ân’daki varlığının tespiti yapılmış ve bu sanatların inkârı üzerinde tartışılarak ispat edilmeye çalışılmıştır. Tarihin her dönemine ve farklı toplumlardan her insana hitap eden Kur’ân’ın kullandığı dil ve üslûbu, özgün ve dinamik sentaksı, muhatabını saatlerce kendine bağlayan fonetik yapısı, Arap dili ve belâgatına her konuda kaynaklık edebilecek zirve bir eser olması, onun tabiatında var olan eşsiz icazıyla açıklanabilir. eş-Şınkîtî’nin Kur’ân’da mecazın olmadığı tezi üzerinden inkâr ettiği tüm sanatlar için öne sürdüğü deliller ise temeli sağlam olmayan akıl yürütme formlarına dayanmaktadır. Muhatabını ikna etmekten uzak, fikrini ispat konusunda zayıf ve bazı noktalarda da tutarsızdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kur'an'ı Kerim'de Müstaz'af Kavramı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19553</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19553</guid>
      <author>Abdurrahman ALTUNTAŞ</author>
      <description>Müstaz‘af kavramı Kur’an’da kullanılan kavramlardan biridir. Kur’an’da z-a-f kökünden müştak olmak üzere birçok kullanım vardır. Bu kullanımların iki temel anlamı vardır. Biri zayıf ve güçsüz olmak, ikincisi kat kat olmak. Bunun yanında bu kökten türeyen kelimelerin aciz olmak, güçsüz bırakmak, zayıf ve güçsüz görmek, zaaflık göstermek gibi anlamları da vardır. Aynı zamanda tabi olanlar, çaresiz erkekler kadınlar ve çocuklar anlamında kullanımlarda mevcuttur. Kur’an’da müstaz‘af zayıf ve güçsüz olmak anlamında kullanılmıştır. Müstaz‘af kavramıyla kavimleri içerisinde güçsüz bırakılan kesimlerin davranış biçimleri ortaya konulmuştur. Bunlardan bir kısmının davranışı tasvip edilmiştir. Çünkü bunlar gerçek manada müstaz‘aftırlar. Bir kısmının davranışı Kur’an tarafından şiddetle tenkit edilmiştir. Bunlar ise gerçekte müstaz‘aflardan değildir. Sadece kendilerini sorumluluktan kurtarmak için böyle görünmeyi tercih eden kimselerdir. Kur’an’a göre bazı müstaz‘aflar zayıf olmalarına rağmen kendilerine zulmeden kimselere bir direnç göstermişlerdir. Bunlar gösterdikleri bu mukavemete karşılık olarak dünya ve ahiret hayatında ödüllendirilmişlerdir. Diğer müstaz‘af grup ise içerisinde yaşadıkları toplumla birlikte hareket etmişlerdir. Kur’an bu çeşit müstaz‘afları tasvip etmemekte, onları eleştirmektedir. Kur’an, bu müstaz‘aflardan yaşadıkları belde de dinlerini ve değerlerini ortaya koyamama durumunda hicret etmelerini istemektedir. Başka bir grup müstaz‘af ise kavimleri içerisinde yaşayan fakat çeşitli sebeplerle hicret etme imkânı olmayan kimselerdir. Bunlar imkân olmadığından hicret edememişlerdir. Bu bakımdan maruz görülebilir. Fakat hicret etme fırsatı bulduklarında kendilerinden hemen hicret etmeleri beklenir. Ayrıca zalim bir kavim içerisinde yaşamak zorunda kalan, hicret edemeyen müstaz‘afların kurtarılması gerekir. Kur’an, bu müstaz‘aflar için savaşmayı diğer Müslümanlara bir zorunluluk olarak görür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


