






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2016 Sayı Volume 11 Issue  2</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=306</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Bilgi Toplumuna Geçiş Sürecinde Türkiye’de ve Bulgaristan’da Halk Kütüphaneleri: Karşılaştırmalı Bir Araştırma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19014</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19014</guid>
      <author>Ahmet ALTAY, Tania TODOROVA</author>
      <description>Bilgi toplumuna geçiş süreciyle birlikte dünyamız sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik alanlarda çok hızlı ve büyük bir değişimin içerisine girmiştir. Bu değişim süreci bütün toplumsal yapı ve kurumları etkilemektedir. Yaşanan değişim dalgasından etkilenen kurumlardan birisi de halk kütüphaneleridir. Halk kütüphaneleri her kesiminden insana hiçbir ayrım gözetmeksizin kültür, eğitim ve bilgi hizmeti sunan toplumsal kuruluşlardır. Toplumsal kuruluşlar hem içinde bulunduğu toplumda yaşanan değişimden etkilenen hem de bu değişimi etkileyen kurumlardır. Halk kütüphaneleri de bilgi toplumunda yaşanan değişim sürecinden hem etkilenmişler hem de bu değişim sürecini etkilemişlerdir. Bilgi toplumuna geçiş süreciyle birlikte halk kütüphanelerinin temel hizmetleri olan kullanıcı hizmetleri, teknik hizmetler ve yönetsel hizmetlerde köklü değişimler yaşanmıştır. Aynı süreçte halk kütüphaneleri temel unsurları olan derme, kullanıcı, personel, bina ve bütçelerini de yeni bir bakış açısıyla, bilgi toplumunun ve bilgi teknolojilerinin getirdiği yenilikler doğrultusunda yeniden tanımlanmak, yapılandırmak zorunda kalmışlardır. Bu çalışmada Türkiye ve Bulgaristan’daki halk kütüphanelerinde çalışan kütüphane yöneticileri ve kütüphanecilerin bilgi toplumuna geçiş sürecinde halk kütüphanelerinin mevcut durumları, rolleri ve konumları hakkındaki görüş ve beklentilerinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Bu kapsamda çalışmada Türkiye’deki 81 il halk kütüphanesinde çalışan 277 yönetici ve kütüphaneci ile Bulgaristan’daki 28 Bölge Halk Kütüphanesinde görev yapan 136 yönetici ve kütüphaneciyi kapsayan bir anket çalışması yapılmıştır. Çalışmanın son kısmında ise anketlerden elde edilen verilerden hareket edilerek çeşitli sonuçlara ulaşılmış, ulaşılan sonuçlar çerçevesinde de öneriler geliştirilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Akültürasyon, Entegrasyon ve Anavatan Üçgeninde İsveç’teki Türkler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19145</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19145</guid>
      <author>Mehmet ANIK, Kamil ŞAHİN</author>
      <description>Bu alan çalışmasında, İsveç’teki Türklerin sosyal, kültürel, siyasal kimlik ve aidiyet algıları ile içinde yaşadıkları ülkeye kurumsal bağlamda hangi düzeylerde entegre oldukları, anavatanlarıyla ilgili algılarının ne yönde olduğu, bu konuda nesiller arasında farklılıklar olup-olmadığı, elde edilen bulgular doğrultusunda değerlendirilmiştir. Bu bulgular, İsveç’teki Türklerin en yoğun yaşadığı iller olan Stockholm, Göteborg ve Malmö şehirlerinde yürütülen alan çalışmasında elde edilmiş ve verilerin analizi SPSS 18 programı aracılığıyla yapılmıştır. Elde edilen veriler analiz edildiğinde, sosyo-kültürel açıdan İsveç’teki Türklerin anavatanlarını temsil eden kimlik oluşumunu ve devamını önemsedikleri ve bu açıdan bakıldığında genelde muhafazakâr bir eğilim taşıdıkları ortaya çıkmaktadır. Buna karşın İsveç’teki Türklerin Türk kültürüyle ve Türkiye’yle olan irtibatlarının geçmişe nazaran giderek azaldığı yönünde bir sonuç da ortaya çıkmaktadır. Bu durum nesiller arası farklılıkları da ortaya koymaktadır. İsveç doğumlu 3. kuşaktaki genç Türklerin, Türkiye’ye geldiklerinde kendilerini genelde anavatanlarında değil de yabancı ya da misafir olarak bulundukları bir yerde hissetmeleri de bu yöndeki değişimle ilgilidir. İsveç’teki Türklerin bu ülkedeki siyasal sisteme aktif katılımları noktasında olumsuzluklar ortaya çıkmakla birlikte, kurumsal entegrasyon noktasında genelde olumlu bir noktada oldukları da alan çalışmasında elde edilen verilerden ortaya çıkan bir diğer sonuçtur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Onaltıncı Yüzyılda Çağdaş Sanatçı: Matrakçı Nasuh</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19469</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19469</guid>
      <author>Güldane ARAZ AY</author>
      <description>Çağdaş kavramı bilindiği üzere, eserin yapıldığı dönem içerisinde değerlendirildiğinde, ileriye dönük emareleri içerisinde barındıran olarak tanımlanmaktadır. Çağdaş ve güncel kavramları arasında yaşanan anlam kaymalarının temel nedeni ise İngilizceden alınan contemporary kelimesinin Türkçede tanımlanması ve karşılığı sayılabilir. Bu nedenle 16. Yy da yaşamış olan Matrakçı Nasuh’un minyatürleri dönemi içinde değerlendirildiğinde çağdaş sanat ürünleri olarak kabul edilmektedir. Hatta Matrakçı Nasuh’un eserlerindeki resimleme yaklaşımı, kompozisyon kurgusu, objelerin resmedilişleri, renkler ve biçim elemanları bakımından değerlendirildiğinde günümüz sanatı içinde de kolaylıkla kendine yer bulabilir diye düşünülmektedir. Bu bakımdan Matrakçı Nasuh’un eserlerini, minyatür geleneğinin ötesinde resim sanatının öncü çağdaş temsilcilerinden olarak değerlendirmek gerekmektedir. Özellikle de yaşadığı dönem ve minyatürün kurallar silsilesi ile yapıldığı hatırlandığında, Matrakçı Nasuh’un avangart bir tavır içinde olması, Türk resminin geçmişi ve kökleri açısından önemlidir. Bu da Matrakçı Nasuh’u Türk resminin önemli kilometre taşlarından biri yapmaktadır. Matrakçı Nasuh’u kendi dönem nakkaşlarından ayırarak çağdaş sanat öncülü yapan ise sanatsal üslubudur. Çünkü sanatsal üslup kavramının henüz öne çıkmadığı döneminde, kendine has bir üslup yakalamıştır. Ayrıca belge niteliğinde olması beklenen minyatürler eserlerine de yansıyan bu üslup, sanatçının imzası niteliğindedir. Matrakçı Nasuh’un eserlerini görsel bir şölene dönüşmesi onun güçlü kişiliğinden kaynaklanmakta ve diğerlerinden ayrıştırmaktadır. Öncü sanatçı olarak değerlendirdiğimiz Matrakçı Nasuh kuralları olan ve şablonlara dikkat edilerek, grup çalışması ile üretilen nakış sanatını, resim sanatına avangart yaklaşımı ile yaklaştırmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Üstün Yetenekli Öğrencilerin ve Üstün Yetenekli Olmayan Akranlarının Öğrenme Stillerinin Karşılaştırılması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19447</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19447</guid>
      <author>Ayla ARSEVEN, Erkan YEŞİLTAŞ</author>
      <description>Bu çalışmada üstün yetenekli öğrencilerin ve üstün yetenekli olmayan öğrencilerin öğrenme stillerini karşılaştırmak ve öğrencilerin cinsiyet, sınıf ve aile gelir düzeyi, anne ve baba eğitim düzeyi değişkenlerine göre ilişkilerini ortaya koymak amaçlanmıştır. Araştırma; Sivas Bilim ve Sanat Merkezinde öğrenimlerine devam eden 84 üstün yetenekli öğrenci ve üstün yetenekli olmayan 86 öğrenci ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmada veri toplamak amacıyla, Grasha ve Riechmann (1994) tarafından geliştirilen ve Türkçe’ye Koçak (2007) tarafından uyarlanan Öğrenme Stilleri Ölçeği (ÖSÖ) kullanılmıştır. Verilerin analizinde betimsel analiz teknikleri olan; frekans, yüzde, aritmetik ortalama, tek yönlü varyans analizi (ANOVA ) ve çok yönlü varyans analizi (MANOVA) teknikleri kullanılmıştır. Araştırma bulgularına göre, üstün yetenekli öğrenciler ile üstün yetenekli olmayan akranlarının öğrenme stillerinin farklılaştığı ortaya çıkmıştır. Üstün yetenekli öğrenciler en çok “bağımsız” ve “rekabetçi” öğrenme stillerini tercih ederken, üstün yetenekli olmayan öğrencilerin ise en çok “bağımlı” ve “katılımcı” öğrenme stillerini tercih ettikleri sonucuna ulaşılmıştır. Ölçeğin “bağımlı” alt boyutunda üstün yetenekli olmayan öğrencilerin lehine anlamlı bir fark çıkarken, “rekabetçi” alt boyutunda ise üstün yetenekli öğrencilerin lehine anlamlı bir farklılık olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Araştırma bulgularına göre, üstün yetenekli öğrenciler ile üstün yetenekli olmayan öğrencilerin öğrenme stilleri cinsiyet değişkenine göre anlamlı farklılık gösterirken, sınıf düzeyi, anne eğitim durumu, baba eğitim durumu ve aile gelir durumuna göre anlamlı olarak değişiklik göstermediği ortaya çıkmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hassa (Hatay) Bazalt Platosu’nda Öne Çıkan Tipik Volkanik Şekiller</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19116</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19116</guid>
      <author/>
      <description>Hassa İlçesi, Akdeniz Bölgesi’nin doğusunda yer alan Adana Bölümü’nün Suriye’ye dayanan sınırındadır. Hatay İli’nin kuzeydoğunda yer alan ilçe 577 km2’lik bir alana sahiptir. Amanos Dağları ile Antakya-Kahramanmaraş Graben hattında yer alan Hassa İlçesi, tektonik olayların etkisiyle engebeli bir topografyaya sahiptir (şekil 1). Çöküntü sahanın her iki tarafında fay hatları geçmektedir. Ölü Deniz Fay Kuşağı graben hattın doğusunu sınırlarken, Doğu Anadolu Fay kuşağı ise çöküntü hendeğinin batısını sınırlamaktadır. Bu kırık hatlara bağlı olarak akarsu vadilerinde ötelenme ve birikinti konilerin yeniden yükselmesi şeklinde topografyada belirgin değişikliklere yol açmış olmanın yanı sıra yer kabuğunda da zayıf zonların meydana gelmesine sebep olmuştur. Özellikle zayıf zonları takip ederek çıkan volkanik malzeme çok geniş alanları kaplamıştır. Başlangıçta fay hatlarını takip ederek çıkan volkanik malzeme daha sonra merkezi püskürmelere dönüşmüştür. Lavlardan saptanan radyometrik yaş, lavın morfolojisi, stratigrafik pozisyonu ve altrerasyon, renkleri ve topografik yapı gibi özellikler göz önünde bulundurularak, Hassa’daki volkanik alanlar çıkış zamanlarına göre farklılık göstermektedir. En son dönemde ortaya çıkan lavların çok geniş bir alana yayılması lavların çok düşük bir viskoziteye sahip olması ile ilgilidir. Bu nedenle bazalt kalınlığı piriklastik konilerden uzaklaşıldıkça incelerek 40-50 m’ye kadar düşmektedir. Bu çalışmada bazalt platosunda yer alan piroklastik ve sıçratma konileri, katılaşım türlerine göre meydana gelen volkanik şekilleri, bazaltların içinde oluşan lav tünelleri ile lav mağaraların özelliklerini tanıtarak literatüre kazandırılması amacına yöneliktir. Bu amaçla, saha ile ilgili yapılan çalışmalar gözden geçirilmiş, arazi çalışmaları sırasında gerekli yerlerde ölçüm ve değerlendirmeler yapılmıştır. Çalışma, amacına uygun olarak bir takım şekillerle desteklenerek tamamlanıştır. Yörede ilginç yer şekillerini oluşturan piroklastik koniler taş ocağı olarak işletilmektedir. Bu nedenle koniler yakın bir gelecekte yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Öte yandan Hassa ve çevresinin gelişmesini sağlamak amacıyla yapılması planlanan Hassa Organize Sanayi Bölgesi ve Amanos Tünelleri proje aşamasındadır. Projelerin hayata geçmesiyle lav tünelleri çeşitli şekillerde zarar görecektir. Bu nedenle lav tünelleriyle ile ilgili detaylı çalışmaların yapılarak koruma altına alınması gerekmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Realist, Liberal ve Yapılandırmacı Yaklaşımlara Göre Irak’ta Terörle Savaş</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19178</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19178</guid>
      <author>Aydın AYDIN, Oğuzhan TEKİN</author>
      <description>Irak’ta terörle savaş örneği, uluslararası ilişkiler teorilerinin açıklayıp açıklayamadıklarını değerlendirmek için biçilmiş bir kaftandır. Bu makalenin amacı, Amerika’nın neden ve nasıl Irak’a savaş açtığını ve bu savaşı nasıl sürdürdüğünü realist, liberal ve konstrüktivist yaklaşımlarla tartışmaktır. Amerika’nın Irak’taki bu durumunu, hangi fikirlerin Amerikan dış politikasının oluşumunda etkili olduğunu anlayabilmek için yeni-muhafazakârlık yaklaşımı, realist, liberal ve konstrüktivist yaklaşımlar ayrıntılı olarak tartışılacaktır. Aynı zamanda Irak Savaşı’nın ortaya çıkış sebepleri tarihsel perspektiften ele alınarak hali hazırda ki durumun oluşmasındaki tarihsel süreç arasında bir ilişki ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Bir düşünsel ve ideolojik yaklaşım olarak, yeni-muhafazakârlık 2000-2008 yılları arasında Irak Savaşı sırasında ABD’nin dış politikasını şekillendiren en önemli düşünsel fikirlerden biri olmuştur. Irak’ın işgal kararını sadece realizm ve liberalizm açıklayamamış ve bu yaklaşımların önde gelen akademisyenleri de işgal kararını eleştirmiş olmalarına rağmen; konstrüktivistler başarılı bir şekilde fikirlerin ve ideolojilerin devletlerin davranışlarını ve dış politikaları üzerinde oynadıkları rolü ortaya koymuşlardır. Yeni-muhafazakârlık yaklaşımı temeline dayanan Amerikan politikaları küresel sistemde Amerika’nın meşruiyet krizi ile karşı karşıya kalmasına neden olmuştur. Irak Savaşı konstrüktivistlerin argümanlarını test etmeleri için ilgili bir örnek olmuştur. Bu nedenden dolayı Irak işgali ve sosyal insacılık felsefesi arasındaki sebepsel ilişkileri sorgulamak için konstrüktivist teori bu çalışmaya uygulanacaktır. Sonuç olarak görülmüştür ki yapısalcılık Irak Savaşı’nın nedenlerinin anlamamız için yerinde bir çerçeve sunmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Horasân Tasavvuf Ekolü ve Özellikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19440</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19440</guid>
      <author>Mustafa ALTUNKAYA</author>
      <description>Horasan, öteden beri şüttarî/ sükrî tasavvufun gelişmesinde önemli bir muhittir. Horasan’da meşhur bir sûfînin olmadığı bir yerleşim yeri, bir köy neredeyse yoktur. Tasavvufun ünlü simaları, seçkin eserleriyle ve tarikat uygulamalarıyla buradadır. Horasan tasavvufu, Anadolu'nun İslamlaşmasında da maya rolü oynamıştır. Moğol istilası sonrası Anadolu'ya gelerek inşa sürecinde zihin faaliyetlerine yön veren bu ekole bağlı âlim, ârif, sûfi, edîb ve hekîmler gerek eğitim-vakıf hizmetleriyle gerekse bıraktıkları eserlerle Anadolu’dan Avrupa içlerine kadar ilerleyen sufî İslam anlayışının yaygınlaşmasına vesile oldular. İslam’ın yayılış hareketi Horasan karakteriyle Şark’tan Anadolu’ya yöneldi. Bu yayılış kuşkusuz Ahmed-i Yesevî (ö. 1166), Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (ö. 1273) ve Ali Semerkandî (ö. 1456) gibi öne çıkan şahsiyetler eliyle gerçekleşti. Ekol, entelektüel anlamda Selçuklu medeniyet havzasını besledi. Osmanlının teşekkül sürecini başlattı ve Moğol işgalleri karşısında âlem-i İslâm'ın dağılan muhitini irfânî derinliğiyle yeniden kurdu. Bu ekol; bilimden estetiğe, teknikten sanat ve mimariye, medeniyetin bütün alanlarında kurucu yeteneği ile tanındı. Sûfî zihnin inşasında önemli mutasavvıfları istihdam eden bu okulun sırrını araştırmak gerekir. Bu okulda, Hz. Peygamber'in torunlarının katkısıyla Horasan'da gelişen ve Türkistan'da İslamlaşmanın hızla yayılmasına vesile olan bir ruh vardır. Bu ruh ile yetişen Horasan Ricali, ayrımcılığın her türlüsünü reddedip insanlığı büyük bir aile olarak gördüler. Böylece Doğu Moğol–Batı Haçlı saldırıları arasında sıkışıp kalan İslam Medeniyetine yeni bir mecra buldular. Böylece Anadolu Selçuklu ve Beylikler Dönemi, yüzyılların birikimi olan bu ekolün tasavvuf anlayışı ile şekillenip Osmanlı Medeniyeti’ne evrildi. Horasan Ekolünü tanımak için belirgin özelliklerini saymamız gerekir: Fütüvvet, şüttârî tasavvuf, sema’, melametilik, hangâh kültürü, edebiyat, şiir, şariata bağlılık, zulme karşı duruş.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Dünyasının Birlikteliğinde Kültürün Rolü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19544</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19544</guid>
      <author>Sıddık ARSLAN</author>
      <description>Öncelikle Türk dünyasının her alanda birlikte hareket edebilmeleri için, kültürel entegrasyonun önemi üzerinde durulmakta. Bu görüşümüze temel oluşturması için, kültür kavramı ile bu kavramın birlikteliklerin inşasındaki önemi üzerinde durulmakta. Atatürk’ün, “Türk dünyasında kültür birliği” özleminin bugüne ışık tutan yönlerine değinilmekte. Güncel uygulamalar ve tarihten örnekler verilerek, “kültürel entegrasyon” konusundaki tezimizin tutarlılığı desteklenmeye çalışılmakta. Türk dünyası için önerdiğimiz kültürel entegrasyonun ne derece gerekli olduğu yaklaşımımıza, küreselleşme bağlamındaki gelişmeler ekseninde özlü bir şekilde yer verilmektedir. Öte yandan Türk dünyasının tanımı yapılıp genel bilgiler verildikten sonra, bu devletler ile diğer Türk topluluklarının jeopolitik konumları üzerinde durulmakta. Türk dünyası için siyasi entegrasyon modellerinin gerçekçilikle uyuşmadığına değinilerek, kapsamlı bir kültür entegrasyonu projesinin önemi ve alanları hakkında bilgi verilmekte. Türk dünyası için önerilen kültürel entegrasyonun farklılığına değinilerek, Avrupa Birliği tarzında “üstten aşağıya doğru dayatmalı bir model” yerine, “tabandan tavana doğru yaşayarak şekillendirilecek bir model” önerilmekte. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetleri ile Türkiye arasındaki ilişkilerin, beklentilerin çok gerisinde ilerlediği üzerinde durulmakta. Türk dünyası kültür entegrasyonunun devletlerarası ilişkilerin ötesine taşınması ve ilgili devletlerin tam desteğiyle, devlet dışı aktörlerin sorumluluğu çerçevesinde ilerletilmesi gerektiği üzerinde durulmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>15. ve 16. Yüzyıllarda Yapılmış Osmanlı Han Yapılarının Mekânsal Analizi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19516</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19516</guid>
      <author>Özlem ATALAN, Hasan Şahan AREL</author>
      <description>15. ve 16. yüzyıllarda kentlerin gelişmesi, nüfusun artması ve yerleşik ticaret kültürünün ilerlemesiyle Anadolu kentlerinin hem kentsel, hem de ticari yapısında önemli değişikliklere sebep olmuştur. Bu süreçte genellikle merkez camii ve bedesten merkezli gelişen, han ve arasta gibi yapı çeşitlerinin bu merkez noktaları sarmalamasıyla, ticaret faaliyetlerinde dallara göre uzmanlaşan sokaklar oluşmaya başlamıştır. Merkezden çevreye doğru bir yayılım gösteren bu sokakların yol kenarına sıra sıra konumlanan dükkânlarında, ticari aktiviteler yapılmıştır. Han, çarşı, kapalı çarşı, bedesten, arasta ve dükkânlar farklı fonksiyonlarda ticaret yapıları olarak karşımıza çıkmaktadır. “Han” yapıları, ticaretin merkezini oluşturan arasta, bedesten ve çarşı yapıları gibi kent merkezlerinde yer almıştır. Özellikle 15. ve 16. yüzyıllarda Edirne, Bursa, İzmir ve İstanbul gibi pek çok kentte, birçok ticari bölge, “ticari han” yapılarıyla donatılarak önemli ticari merkezler haline getirilmiştir. Anadolu’nun tarihi kentlerindeki hanlar ise, ticari bölgelerin dokusunu oluşturan temel yapılar olarak günümüze ulaşmıştır. Yapılan bu araştırmada, hem Türk şehircilik kültüründe, hem de ticari yaşamında önemli mimari öğeler olan 15. ve 16. yüzyıllara ait ticari hanların mekânsal analizi yapılacaktır. Araştırma kapsamında seçilen hanlar, Osmanlı döneminde önemli ticari yol akslarında yer alan tarihi kentlerden seçilmiştir. Çalışma dâhilinde, bu tarihi kentler içinde yer alan hanlar, plan şemaları bağlamında incelenerek değerlendirme yapılacaktır. Bu yapıların genel olarak birbiriyle olan ilişkileri, ortak ve farklı özellikleri araştırılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Atilla Galip Pınar’ın Resimlerinde İnsan Ve Doğa İlişkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19410</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19410</guid>
      <author>Meral BATUR</author>
      <description>Bu araştırmada resimlerini yaparken insanoğlunun varoluş karşısındaki çaresizliğinin, yalnızlığının ve tutsaklığının farkına varan bireyin tedirgin ruh halinden yola çıkarak bunu sorunsallaştıran Atilla Galip Pınar’ın çalışmalarındaki imgeler sembolik açıdan irdelenerek değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmenin yapılabilmesi için öncelikle kaynaklar taranmış, sanatçıyla ilgili önceki yıllarda yazılmış yazılar ve yapılmış röportajlar incelenmiş, kendisiyle yüz yüze yapılan röportaj sonucunda sanatçının işleri hakkında çok yönlü bir bakış açısı oluşturulmaya çalışılmıştır. Sanatçının gerek ulusal gerekse uluslararası müzelerde sergilenen eserleri ve basılı kaynaklar incelenerek edinilen bilgiler doğrultusunda sanatçının bu bağlamdaki eserleri tespit edilmiş ve orijinal eserler üzerinden incelemeler yapılmıştır. Yapılan incelemeler neticesinde İnsan ve doğa ilişkisini temel alan çalışmalarıyla sanatçı, özellikle günümüz insanının maddeselliğe indirgenmiş genel bilinç düzeyine eleştiriler yöneltiyor denebilir. Atilla Galip’e göre, belki her dönemden daha karmaşık bir karanlığın içerisinde debelenen insanoğlu maddesellikle avunmakta, böylece kısa ömrünü daha da anlamsızlaştırmaktadır. Özünden her gün biraz daha uzaklaşan insanoğlu kendini sarmalayan maddesellikle körleşmiş, körleştikçe de giderek doğadan daha çok kopmuştur. Kaosun, kısırdöngünün, kötülüğün alabildiğine hüküm sürdüğü günümüz dünyasında insanın yaşam dengesini sürdürebilmesi ise ancak öz-gerçekliğine doğru yönelmesiyle bir nebze mümkün olabilir. Bu da ancak doğaya dönüşle mümkün olacaktır. Fakat kişinin yapacağı bu yolculukta karşılaşacağı 'şey' muhtemelen beklediği saflıkta ve iyilikte olmayacaktır. Bu da sanatçının çalışmalarında acı içinde kıvranan imgelerle sembolleştirilmektedir. Figür, renk ve form seçimlerinin titizlikle yapıldığı çalışmalarında sanatçı varoluşu çeşitli sembollerle görselleştirmektedir. Ürkmüş ve bağıran bu hayvan imgeleri, insanla özdeşleştirilerek bir nevi varoluş karşısındaki çaresizliği ve tedirginliği yansıtmaktadır. Her imge ekosistemde olduğu gibi sanatçının eserlerinde de hem birbirine bağlıdır hem de birbirine dönüşmektedir. Sanatçının eserlerinde dikkati çeken başka bir öge de doğayla bağlarını kendi elleriyle koparmaya çalışan günümüz insanının tasviridir. Elinde makas ile bu bağları keserken betimlenen bu imge bir nevi kendi sonunu elleriyle hazırlamaktadır. Tüm bu unsurların birlikteliğini betimlerken kullanacağı renkleri ve formları, psikolojik yansımalarını dikkate alarak titizlikle seçen sanatçı sonuçta, kaotik bir uyumun egemen olduğu, ontolojik düşünce katmanlarından oluşan, güçlü eserler ortaya çıkarmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çımağıl Mağarası (Bayburt) ve Çevresinin Ekoturizm Potansiyeli</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19262</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19262</guid>
      <author>Salih BİRİNCİ, Mehmet ZAMAN</author>
      <description>Turizm gerek dünya gerekse de ülkemizde hızla gelişen sektörlerin başında gelmektedir. Özellikle turizmin çeşitlenmesi ile birlikte alpinizm, klimatizm, kültür turizmi, ekoturizm, kırsal turizm gibi alternatif turizm türleri ortaya çıkmıştır. Bunlar içinde dikkat çeken alternatif turizm türlerinden biri de mağara turizmidir. Bu kapsamda ülkemizde çok sayıda mağara etüt edilerek turizme kazandırılmıştır. Bayburt il sınırları içinde yer alan Çımağıl Mağarası da turizme açılan mağalar arasında yer almaktadır. Çımağıl Mağarası, Bayburt İlinin güneydoğusunda Aşaçımağıl Köyü’ne bağlı Taşındibi Mahallesi’nde bulunmaktadır. Bayburt şehir merkezine yaklaşık 57 km uzaklıkta olup, deniz seviyesinden 2550 m yükseltidedir. Gezi platformları, aydınlatma ve diğer altyapı hizmetleri tamamlanarak turizme açılan mağara sahip olduğu çok sayıda sarkıt, dikit ve değişik şekillerle turizm için zengin bir potansiyele sahiptir. Ancak ulusal ve uluslararası anlamda yeterince tanıtılmadığından mağaraya gelen ziyaretçi sayısı oldukça azdır. Çımağıl Mağarası mağara turizmi dışında çevresel özellikler açısında ekoturizm çeşitliliği yönünden doğal ve kültürel değerlere sahiptir. Bu yönüyle mağara ve çevresinin ekoturizm potansiyeli dikkate alınarak yapılacak turizm yatırımları ile kısıtlı kaynaklara sahip yörenin kalkınmasına az da olsa katkı sağlanmış olacaktır. Bu amaçla bu çalışmada mağaranın coğrafi konumu, oluşumu ile çevresindeki ekoturizm kaynakları tanıtılarak mağara ve çevresine daha fazla turistin gelmesine ve böylece Bayburt şehri ve mağara çevresindeki kırsal yerleşmelerin ekonomilerine alternatif bir kaynak eklenmesine katkı sağlanmış olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yozgat Kırsalında Yaşayan Üç Kuşak Kadının Aile İçi Cinsiyet Rollerindeki Değişim</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19226</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19226</guid>
      <author>Hülya ÇAKIR, Erdal AKSOY</author>
      <description>Bu çalışma, amaç bakımından betimleyici bir saha araştırmasıdır. Modernlikle birlikte yaygınlığı hızlı bir biçimde artmış olan iletişim ve etkileşim sistemlerinden kaynaklı gelişmelerle yaşanılan değişimin hızla diğer kurum ve yaşama alanlarına da yansımasının fazla zaman almadığı gerçeğinden hareketle, büyük ölçekli değişim süreçleriyle kadının toplumsal konumunun, rollerinin değişip değişmediğini betimlemeyi hedeflemektedir. Araştırmada Yozgat’ın merkez ve ilçelerine bağlı Hüyükkışla, Paşaköy, Güdülelmahacılı, Topçu, Divanlı, Erkekli, Gökçekışla, Lök, Osmanpaşa, Gelingüllü ve Büyükincirli köylerinde yaşayan, aynı haneden büyükanne, anne ve annenin 17 yaşından büyük kız çocuğu olmak üzere 30 kadınla yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. İki aşamalı olarak tasarlanan saha araştırmasının ilk aşamasında köylerin sosyo-kültürel yapılarına ait veriler “Köy Bilgi Formu”, ikinci aşamasında aktörlere ait veriler ise “Kadın Soru Formu” aracılığıyla elde edilmiştir. Görüşmelerden edinilen sosyo-demografik verilerin analizinde SPSS programı; üç kuşaktan kadınların düşüncelerinin betimlenmesi, bulguların tanımlanmasına yönelik analizlerde ise MAXQDA 11.0 paket programı kullanılmıştır. Toplumsal cinsiyet açısından cinsiyet rolleri ile ilgili olarak, aile içi iş bölümü, aile içi karar süreçlerine katılım, çalışma hayatı, doğurganlık ve gündelik hayat konuları incelenmiştir. Köylerin sosyolojik yapılarının da etkisiyle kadınların cinsiyet rolleriyle ilgili kalıp yargılarda kuşaklararası farklılık görülmemiş, cinsiyet rol standartlarında değişim gözlemlenmiştir. Kalıp yargıların değişmemiş olmasının, köklü bir değişimden bahsetmeyi olanaksız kıldığı bulgusuna ulaşılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Dış Politikasının Avrupalılaşması Irak Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19287</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19287</guid>
      <author>Soner ÇELİK, Aydın AYDIN</author>
      <description>Bu çalışma ile Irak ülkesi özelinde Avrupa entegrasyon sürecinin Türk dış politikasına yaptığı muhtemel etkileri ve Türk dış politikasının Avrupalılaşması araştırılmıştır. Süreç analiz edilirken Börzel ve Risse'nin üç aşamalı entegrasyon yaklaşımı üzerine inşa edilmiş ve teorik çerçeve olarak da rasyonel kurumsalcılık tercih edilmiştir. Bu çalışma yapılırken, Avrupalılaşma literatürüne katkı yapmayı amaçlamakla birlikte aynı zamanda aday ülkelerle Avrupa Birliği arasında dış politika alanında ne tür etkileşimler olduğuna dair yeni bir çerçeve sunmak amaçlanmıştır. Çalışmada Avrupalılaşma kavramını, analitik bir çerçeve olarak ulusal dış politika alanına uygulanmakta ve AB entegrasyon sürecinin etkisine yanıt olarak geçirdiği değişiklikleri incelenmektedir. Makalede, özellikle 1999’da AB adaylığını açıklamasından sonra, Türk dış politikasının (TDP) Avrupalılaşmada ne kadar ileri gideceğini Irak politikası vaka çalışması olarak kullanarak değerlendirmeye çalışılmaktadır. AB'nin Türk dış politikası üzerindeki etkileri değerlendirilirken iç ve dış faktörlerin etkileşimi de göz önünde bulundurulmuştur. 11 Eylül olayları ve Irak İşgali dış faktörler olarak ele alınırken AKP'nin yükselişi ve yeni dış politika arayışı ile beraber askerin siyasi hayatta azalan rolüyle hükümetler üstü organizasyonların dış politikada artan etkisi iç faktörler olarak değerlendirilmiştir. Diğer bir faktör olan AB tarafında ise AB’nin Türkiye’ye karşı olan tavrının geçmişte ve günümüzde belirleyici olduğu sonucuna varılmış, AB’nin reformları teşvik ettiği sürece Türkiye’de Avrupalılaşma inancının arttığı ve desteklendiği görülmüştür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Girişimcilik, Yenilik ve İş Melekleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19263</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19263</guid>
      <author>a</author>
      <description>Küreselleşmenin tecrübe edildiği günümüzde dünya genelinde benimsenmiş ihracata dayalı ekonomik kalkınma ve istihdam yaratma modellerinin yenilik tabanlı ihracat modeli olarak dönüşümü zorunlu hale gelmiştir. Bu dönüşümde en önemli aktörler girişimcilerdir. Girişimciler yeniliğin ana itici güçlerindendir. Yenilikçi iş fikirlerine veya icatlara sahiptirler. Fakat bu fikir veya icatlarını ticarileştirme yolunda finansman sıkıntısından, üretim olanaklarına ve satış ve pazarlama problemlerine kadar birçok büyük problemle yüzleşirler. İhtiyaç duydukları destekleri bulamadıklarında tüm bu süreçleri tek başına omuzlamak zorunda kalırlar ve bu girişimin başarı şansını düşüren bir zaman ve kaynak israfı sürecidir. Yenilik süreçlerini hızlandırabilmek ve yenilikçi iş fikirlerinin veya icatların ticarileşmesi sağlayabilecek kişi veya kurumların devreye girmesi gereklidir. Kamu girişimcilerin ihtiyaç duyduğu finansal kaynaklar hususunda teşvikler sağlasa da diğer ihtiyaçlar konusunda destek verememektedir. Bu durumda dünyada iş melekleri olarak bilinen ve belli sermaye gücüne sahip, sektörlerinde uzman ve gelişmiş iş bağlantılarına sahip kişilerin sisteme entegre edilmesi özellikle çok gereklidir. İş meleklerinin girişimlerin sayısının artması, yenilik kapasitesinin yükselmesi, şirketlerin performansının iyileşmesi ve istihdam yaratma konularında etkili oldukları görülmüştür. Türkiye’de yeterli sayıda iş meleği bulunmaması sebebi ile bu alanda özendirici uygulamaların özellikle kurumsallaşmayı hızlandırıcı şekilde yapılması gerekmektedir. Artan sayıda iş meleği ve artan sayıda yenilikçi girişimcilik sayesinde ülkelerdeki ekonomik büyüme ve özellikle de istihdam sorunlarına daha etkili çözümler bulunabilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çocukların Boşanmaya Caydırıcı Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19406</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19406</guid>
      <author>Şahin DOĞAN</author>
      <description>Bu araştırmanın amacı çocukların boşanmaya olan etkilerini araştırmaktır. Bu amaçla 25 ilde şubat 2015 tarihinde araştırma yapılmıştır. Araştırmanın evreni Türkiye'de ikamet eden 18 yaş ve üzeri kadın ve erkeklerden oluşmaktadır. Araştırma da nicel araştırma rastgele (random sampling) yöntemi ile yüz yüze görüşülerek 3023 kişiye anket uygulaması yapılmıştır. Verilerin faktör yapısını belirlemek amacıyla açımlayıcı faktör analizi uygulanmış ve analiz sonucunda cevapların üç faktörde toplandığı görülmüştür. Bunlardan birinci faktör "eğitimin etkisi ", ikinci faktör "anne-baba fedakarlık", üçüncü faktör "boşanmanın olumsuz etkisi" olarak adlandırılmıştır. Üç faktör toplam varyansın %54,035'sini açıklamaktadır. Günümüzde aile konusu farklı açılardan araştırma konusu yapılmaktadır. Bunlardan bir kısmı da aileyi ayakta tutan veya boşanmayı engelleyen faktörler konusudur. Boşanmayı engelleyen faktörlerden biri olarak çocuk konusunda da farklı araştırmalar yapılmıştır. Araştırma sonuçlarından çocukların boşanmayı engelleyici etkisi olduğu sonucu çıkmaktadır. Ebeveynler boşanma kararı almadan önce boşanma sonrası çocukların yaşayacakları olumsuzlukları düşünmektedirler. Bunların başında da çocukların eğitim hayatı gelmektedir. Diğer önemli bir konu ise parçalanmış ailede büyüyen çocuklarda görülen mutsuzluk, özgüven eksikliği, kendini ifade edememe, içe kapanıklık, toplumsal uyumsuzluk, asosyal olma gibi olumsuz davranışlardır. Katılımcıların ebeveyn fedakarlığı, çocukların eğitimi ve psiko-sosyal uyumu konularında çok duyarlı oldukları görülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ömer b. Ebî Rebîa’nın Şiirine Psikanalitik Bir Yaklaşım: Yaşam Ve Ölüm İçgüdüsü Arasında Kadın</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19307</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19307</guid>
      <author>Mustafa İsmail DÖNMEZ</author>
      <description>Edebiyat ve psikoloji insan ve insanın hallerini inceleme alanı olarak ele aldıkları için birbirlerinden beslenen bilim dallarıdır. Bu çalışmada Emevî döneminde yaşayan ve kendi dönemi ve sonraki çağlar dâhil aşk şairlerinin hocası kabul edilen Ömer b. Ebî Rebîa’nın şiirleri psikanalitik bilimiaçıdan incelenmiştir. Önce şairin biyografisine ve şiirine kısaca değinilmiştir. Şair, varlıklı bir ailenin çocuğu olup müreffeh ve eğlence dolu bir hayat sürmüştür. Her fırsatta kadınlarla iç içe olmuş, onları tasvir eden şiirler yazarak ilgilerine mazhar olmuştur. Ömer b. Ebî Rebîa, şiirlerinde narsist eğilimlere sahip olan bir şahsiyettir. Zevk gazelinin öncüsü olduğu için şiirlerinin en önemli teması kadındır. Şiirlerinde kadın bazen açıkça yer alırken bazen de imgeler aracılığı ile yer alır. Psikanaliz biliminin kurucu olan Sigmund Freud, yaşam ve ölüm içgüdüsü olmak üzere iki olgunun varlığına yer vermiştir. Yapıcılık ve canlanma olgularıyla yaşam içgüdüsü ve bunun aksini temsil eden yıkıcılık, gerileme ve donukluk halleri ile ölüm içgüdüsü. Bunlar içgüdülerin ikicilliği (ölüm ve yaşam içgüdüleri ) adı altında Freud’da ifadesini bulmuştur. Bu çalışmada Ömer b. Ebî Rebîa’nın</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>An Analysis of Albert Camus’ Revolt Philisophy in the Context of His Novel ‘the Plague’</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19265</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19265</guid>
      <author>Abdullah DURAKOĞLU, Gülçin CEBECİOĞLU</author>
      <description>Bu çalışmanın amacı, Fransız filozof Albert Camus (1913- 1960)’un ortaya koyduğu başkaldırma felsefesinin ‘Veba’ romanındaki yansımalarını analiz etmektir. Üç bölümden oluşan çalışmanın ilk bölümünde, Albert Camus’nun varoluş felsefesindeki yerine değinilmiştir. İnsanın kendini tanıyabilmeleri için Tanrı’nın varlığına inanmaları gerektiğini düşünen filozoflara karşı gelen Camus için önemli olan somut insan yaşamının sorgulanabilmesidir. Bu sorgulama sonucunda o, insanların içindeki bulundukları durumunu, yaşamını ve her şeyin ölümle birlikte sona ermesini akıl ve iman ile anlamlandıramamaktadır. Bu noktadan hareketle düşüncelerini saçma, başkaldırı ve intihar gibi kavramlar etrafında şekillendirmektedir. Çalışmanın ikinci bölümünde de Camus’un bu saçma, başkaldırı ve intihar kavramları işlenmiştir. Üçüncü bölümünde ise çalışmanın temel sorunsalı olan Tanrı ve din anlayışı Camus’nun Veba adlı romanında işlenen din ve din adamı imajları bağlamında değerlendirilmiştir. Asıl amacı insanın yaşamını sorgulamak olan Camus romanında veba salgınını bir metafor olarak kullanmaktadır. Bu salgın nihayetinde insanın yaşarken karşılaşabileceği acı çekme, ölüm korkuları vs. gibi ürkütücü duyguları sembolize etmektedir. Bunun dışında Camus romanında insanların nasıl yaşadıkları konusuna dini öğretilerin herhangi bir cevap veremeyeceği düşüncesini de vurgulamaktadır. Çalışma genel olarak değerlendirildiğinde ise Camus’nun Veba romanıyla “Tanrı var olsa da bir şey değişmeyecekti” düşüncesini savunduğu görülmüştür. Bu düşünce aynı zamanda romanın en önemli temalarından biri olarak da nitelendirilebilir. Ancak bu düşünce, Camus’nun düpedüz ateizmi savunduğu anlamına gelmez.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de ve Batı’da Çokkültürlülük Gerçeği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19416</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19416</guid>
      <author>Gülay ERCİNS, Levent GÖRÜŞÜK</author>
      <description>İnsanlık, modernitenin en önemli unsuru olan ulus-devlet yapılanmalarına kadar farklı kültür gruplarının bir aradalığına ev sahipliği yaptığı bir görünüm sergilemekteydi. Fakat modernizm ile birlikte toplumsal yapı içerisinde baskın bir kültür oluşturma ve diğer farklı kültürleri bu baskın kültür içerisinde eritme geleneği, toplumsal yapıların tekkültürlü bir görünüme evirilmesi sürecine dönüştürmekteydi. Bu durum ise homojen toplumlarda, alt kültürlerin varlıklarını nasıl koruyabileceği ve sürdürebileceği sorunsalını doğurmaktaydı. Modernizmin yaratmış olduğu ulus devletler, demokrasi, laiklik, eşitlik ve özgürlük gibi değerlere sahip olmaları ve bu değerleri yüceltmeleri ile dikkatimizi çekmektedir. Ulus devletlerde bu değerler yaşatılırken, dünyada büyük güç merkezlerine sahip olan devletlerin ürettiği çokkültürlülük ve öteki kavramları modern devlet yapılarının çimento unsuru olan millet kavramını zedelemektedir. Vatandaşlar arasında güçlü bir birliktelik ve ortak aidiyet duygusu yaratmak güçleşmektedir. Post-modern bir tepki olarak ortaya çıkan çokkültürlülük; farklı dini, etnik ve dilsel yapıların yeniden bir arada yaşayabilme arzusunu göstermektedir. Farklı kültürler kimliksel, dilsel, dinsel varoluşlarını geçmişte sadece özel alanlar içerisinde yaşamaktaydılar. Fakat post-modernizmle birlikte kendilerini kamusal alanda da gerçekleştirme istekleri artmaktadır. Türkiye’de çokkültürlülük bir Osmanlı mirasıdır. Osmanlının yıkılışından sonra onun yerine geçen modern cumhuriyetin üst-kimlik olarak kendisini “Türk” olarak tanımlaması diğer alt-kimliklerin yabancılaşması sorununu doğurmuştur. Fakat 1990’lı yıllardan itibaren özellikle akademik alandaki tartışmalar ve AB’ye giriş sürecindeki reformlar Cumhuriyetin ortaya çıkarmış olduğu sorunlara karşı bir çözüm üretebilme potansiyelini göstermiştir. Bu bağlamda öncelikle çalışmamızda çokkültürlülüğün tarihsel ve felsefi kökenleri incelenmeye çalışılmakta ve Batılı ülkelerde çokkültürlülük olgusunun nasıl ele alınıp değerlendirildiği araştırılmaktadır. Son olarak ise çokkültürlülüğün Türkiye’deki ele alınışının dünyadaki uygulamalarla ilişki ve farklılık düzeyleri analiz edilmeye çalışılmaktadır</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Imre Kertész’in Düşünce Dünyası, Romanları ve Holocaust</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19277</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19277</guid>
      <author>Türkan ERDOĞAN</author>
      <description>Bu makalede Macar yazar Imre Kertész’in düşünce dünyası, romanları ve holocaust bağlamında irdelenmiştir. Çalışmada yazarın bildungsroman türündeki üç ilk romanı; Kadersizlik, Fiyasko ve Doğmayacak Çocuk İçin Dua adlı romanları edebiyat sosyolojisi açısından ele alınmıştır. Romanların içeriği bakımından tematik bir çözümlemenin yapıldığı çalışmada bir yeniden okuma-anlama ve yorumlama çabası olarak nitelenen empati okuma yöntemi kullanılmıştır. Kertész’in Kadersizlik, Fiyasko ve Doğmayacak Çocuk İçin Dua adlı romanları, kurgu-deneyim ve öz yaşamöyküsü unsurlarından oluşmuş bir metin olma özelliği taşır. Felsefi-sosyolojik açıdan onu ilgilendiren temel soru, Yahudi soykırımının nasıl olduğundan ziyade niçin olduğudur. Auschwitz’i, “marjinal” bir sorun olmaktan çıkartarak “evrensel” bir sorun olarak tanımlama gayreti içerisinde olan yazar, romanlarında bu temel düşüncesini savunur. Kertész, her üç romanında okura gizil bir biçimde “Toplum acaba bireyi yok etme üzerine mi kendini inşa etmektedir?” sorusunu hatırlatma amacını güder. Modernlik ya da modernlik pratiği, ona göre beraberinde eşitsizlikler, bölmelenmişlikler ve toplumsal sefaletleri getirmiştir. Toplumsal var oluş ya da düzen, insan doğasına aykırı toplumsal ilişkileri doğurmaktadır. Kertész’in yazmaktaki temel gayesi, kimliğine ilişkin varoluş mücadelesidir. Kimliğin inşasında bireysel iradenin tayin edici gücüne öncelik veren Kertész, buna engel olucu her türlü diktatöryal düşüncenin ve mekanizmanın da karşısında tavır alır. Bilgi sosyolojisi açısından baktığımızda Kertész’in, romanlarında olgular ve kavramların toplumsal hayattaki çelişkili görünürlüğüne dikkat çektiğini belirtebiliriz. Ona göre yaşadıklarımız çoğu zaman bizi “biz” olmaktan yoksun bırakır. Yahudilik kimliğinin toplumsal yaralarına sıklıkla vurgu yapan Kertész, kavramların aldatıcı-oyalayıcı yönüne dikkat çeker. Yazarın, romanlarındaki düşünsel dokunuşlarından anlaşıldığı üzere holocaust, somut bir olgu olarak kavramsal düzeyde Yahudi soykırımını tam anlamıyla karşılayamamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Belediyeciliğinin Yönetsel Yapısı Üzerine Bir Tartışma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19328</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19328</guid>
      <author>Burak Hamza ERYİĞİT</author>
      <description>Bu çalışma, Türk Belediyecilik Sistemi’nde uygulanan yönetsel modeli; başkanlık, parlamenter ve yarı başkanlık sistemleri ekseninde irdelemeyi amaçlamaktadır. Bu konuda yapılan tartışmalarda yönetimde istikrarı önemseyen siyasetçi ve aydınlar Türkiye’de parlamenter sistemin uzun yıllar ortaya çıkarttığı yönetsel krizleri göz önünde bulundurarak ağırlıklı olarak yürütmenin güçlü olduğu başkanlık ya da yarı başkanlık sistemlerini savunurken, temsilde adalet vurgusunu önemseyen ve eşitlikçi bir demokratik tasarım arzulayan aydın veya siyasetçilerin ise koalisyonlar üzerinden temsilde adaleti daha fazla ön plana çıkartma ihtimali bulunan parlamenter sistemden yana tavır koydukları gözlenmektedir. Özellikle 2007 yılında yapılan referandum ile Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesinin önünü açan düzenlemenin kabulünün ardından Türkiye’de halen uygulanmakta olan parlamenter sistemin daha büyük krizleri üretebilme potansiyelinin olduğu bir ortamda; başkanlık sistemini savunan kimi aydın ve siyasetçiler, kendi söylevlerine meşruiyet oluşturmak ve savundukları sistemin ne olduğunu daha pratik şekilde anlatabilmek için Türk Belediyecilik Sistemi’nde uygulanan modelin başkanlık sistemi olduğunu vurgulamaktadır. Fakat başkanlık sisteminin aslı ve tali özellikleri esaslı bir şekilde irdelendiğinde Türk Belediyecilik Sistemi’nde uygulanan yönetsel modelin başkanlık sistemi ile çok da benzeşmediği söylenebilir. Bu çalışmada; arşiv araştırması, içerik analizi, alan araştırması ve gözlem yöntemleri ile elde edilen veriler esaslı şekilde irdelendiğinde Türk Belediyecilik Sistemi’nde uygulanan modelin parlamenter sistemin daha ağır bastığı ve fakat başkanlık sisteminin de özelliklerini taşıyan karma bir model olduğu sonucuna varılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kadına Yönelik Şiddetin Kuramsal Temelleri ve Çözüm Önerileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19504</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19504</guid>
      <author>Maide GÖK</author>
      <description>İnsanlık tarihi ile paralellik arz ettiği gözlemlenen şiddet kavramının nedenleri ve sonuçları günümüzde sosyolojik yazının önemli konularından biri olmaya devam etmektedir. Çoğunlukla deneysel çalışmalara konu olan şiddet konusu, ortaya çıkış nedenlerinin ve faillerinin tespitini içeren ikili bir odaktan sürdürülmektedir. Söz konusu çalışmaların birçoğu nicel yöntemlerle gerçekleştirilmesine rağmen, çalışmaların çoğunda kurama yer verilmediği ve disiplinler arası yaklaşımlara başvurulmadığı görülmektedir. Diğer taraftan konuya ilişkin yapılan çalışmaların çoğunun sorunun durumsal tespitine yönelik olarak gerçekleştirildiği görülmektedir. Bu nedenle bu çalışmada yaygın bir toplumsal sorun olan kadına yönelik şiddet farklı sosyolojik yaklaşımlar ve kuramlar bağlamında ele alınmakta ve şiddetin ortaya çıkışında etkili olan mikro ve makro faktörlere yer verilmektedir. Sosyalleştirme teorileri arasında yer alan; psikoanalitik kuram, sosyal öğrenme kuramı, kültürel aktarım kuramıve ekolojik kuram ve toplumsal cinsiyet kuramları arasında yer alan; feminizm, ataerkillik, erkeklik ve annelik kuramları şiddetin mikro ve makro nedenlerini tespit etmede kullanılmaktadır. Bu çalışmanın kadına yönelik şiddet başta olmak üzereşiddetin neden evrensel bir sorun olduğu, yüz yıllardır devam ettiği ve ortadan kaldırılamadığı sorularına ve nasıl ortadan kaldırılabileceğine ilişkin ortaya çıkan tartışmalara katkı sağlaması hedeflenmektedir. Bununla birlikte, kuramsal yaklaşımlardan yoksun olan çalışmalarda şiddetin tüm boyutlarının tespit edilemediği ve sorunun çözümü için yeterince öneri geliştirilemediği gözlemlenmektedir. Bu çalışmanın bu bağlamada yapılacak çalışmaların tasarlanmasına ve elde edilen verilerin yorumlanmasına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de Sosyoloji Bölümlerindeki Din Sosyolojisi Dersi Üzerine Epistemolojik Bir Araştırma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19292</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19292</guid>
      <author>İsmail GÜLLÜ</author>
      <description>Bu makalede, Türkiye’de bir asırlık bir geçmişe sahip sosyoloji biliminin Türkiye’deki üniversitelerde 1914 yılında İstanbul Darülfünun’da başlayan akademik kurumsallaşma süreçleri bağlamında sosyoloji bölümlerindeki din sosyolojisi dersinin öğrencilerin bakış açısı üzerinden ele alınması amaçlanmaktadır. Bilimsel bilginin sosyolojisi üzerine yapılmış bir araştırma olan bu çalışmada, bilginin öznesi olarak birey kabul edilmekte ancak bireyin içinde yaşadığı toplumsal bağlar ile etkileşim halinde epistemik dünyasını inşa ettiği kabul edilmektedir. Türkiye’de 1980’li yıllarda 10’u geçmeyen sosyoloji bölümü sayısı 2015 yılı itibari ile 80’i geçmiştir. Türkiye’de sosyoloji biliminin tarihsel olarak kurumsallaşma süreci içinde Sosyoloji bölümlerindeki ders tercihleri, derslerin adları, içerikleri ve teknikleri gibi konular, içinde yaşanılan dönemin epistemolojik yapısı yanında sosyoloji bölümünün coğrafi konumlanışı, öğrenci ve öğreticilerin toplumsal kökenleri gibi diğer toplumsal olgularla yakından ilişkili olarak şekillenmektedir. Bu bağlamda dünyada ve Türkiye’de yaşanan siyasi ve toplumsal gelişmeler ve bu gelişmeler ile etkileşim halinde şekillenen bilimsel tartışmaların sosyoloji bölümlerinin müfredatına yansımalarının olduğu anlaşılmaktadır. Bunun yanında bilgi üretim kurumu olarak üniversitelerdeki sosyoloji eğitimi sürecinde, sürecin aktörlerinden olan hoca-öğrenci ilişkisi temelindeki etkileşimler analiz edilmektedir. Sosyoloji eğitiminin sosyolojisini yapma bağlamında, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde 2014-2015 ve 2015-2016 yıllarında okutulan din sosyolojisi dersi ile ilgili bölümde eğitim-öğretim gören 115 öğrenci ile bir anket çalışması yapılarak sonuçlar sosyolojik olarak değerlendirilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye Nüfusunun (1935-2000) Doğum Yerine Göre Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19278</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19278</guid>
      <author>Veysi GÜNAL</author>
      <description>Bu çalışmada aynı ilde doğanlar, başka ilde doğanlar ve yabancı ülkede doğanlar bağlamında Türkiye nüfusunun (1935-2000) değerlendirilmesi yapılmıştır. Söz konusu nüfusların miktarı, değişim oranları, yıllık artış hızı, pay ve bölgeler arasındaki farklılıklar ele alınmıştır. Aynı ilde doğan nüfusun yıllık artış hızı, Türkiye toplam nüfusundaki artış hızından genellikle daha düşük değerler göstermiştir. Örneğin 1990-2000 yılları arası Türkiye nüfusunun yıllık artış hızı ‰18.3 iken, aynı ilde doğanların artış hızı ise ‰13.3 olmuştur. Toplam nüfus içindeki payı ise, 1935 yılında %86.9 iken, 2000’de %70.8’e gerilemiştir. Başka ilde doğan nüfusun yıllık artış hızı ise, hem aynı ilde doğan nüfustan, hem de Türkiye toplam nüfusun artış hızından oldukça yüksek olmuştur. Örneğin, 1980-2000 yılları arasındaki dönemlerde Türkiye nüfusu yıllık ‰20 civarında artış gösterirken, başka ilde doğan nüfustaki artış hızı ise ‰40’ı aşmıştır. Türkiye nüfusu içindeki payı da %7.1’den, %27.3’e yükselmiştir. Yabancı ülke doğumlu nüfusun gelişimi de sosyal, siyasi ve ekonomik faktörlere bağlı olarak gelişim göstermiştir. Yabancı ülke doğumluların 1935 yılında %6.0 olan toplam nüfustaki payı, 2000’de %1.9’a gerilemiştir. Doğum yerine göre nüfusun gelişiminde bölgeler arasında da farklılıklar bulunmaktadır. Bu bağlamda aynı ilde doğan nüfusu en fazla artan bölgeler Akdeniz, Güneydoğu Anadolu ve Marmara Bölgesidir. Başka ilde doğan nüfus ise en fazla Marmara, Akdeniz ve Ege Bölgesinde artmıştır. Yabancı ülke doğumluların 1935-2000 yılları arasında değişim oranında Akdeniz Bölgesi ön plana çıkmaktadır. Nüfusun yıllık artış hızına bakıldığında da önemli farklılıklar görülmektedir. Aynı ilde doğan nüfusun artış hızında Akdeniz Bölgesi, başka ilde doğan nüfusun artış hızında ise Marmara Bölgesi önemlidir. Yabancı ülke doğumlu nüfusun yıllık artış hızında da Akdeniz Bölgesi dikkat çekmektedir. Toplam bölge nüfusu içinde, doğum yerine göre nüfusun payı da önemli farklılıklar göstermektedir. Aynı ilde doğan nüfusun payının en yüksek olduğu bölgeler Güneydoğu Anadolu, Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgesidir. Buna karşın başka ilde doğanların payı en fazla Marmara Bölgesindedir. Yabancı ülke doğumluların payının en fazla olduğu bölgeler de Marmara ve Akdeniz Bölgesidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eğitsel Otorite ve Geleceğe Yön Verme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19282</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19282</guid>
      <author>Firdevs GÜNEŞ</author>
      <description>Otorite, zor kullanmadan insanları etkileyerek yönlendirebilme gücü ve becerisi olarak açıklanmaktadır. Eskiden otorite denilince genellikle katı bir disiplin anlayışı, öğrencileri cezalandırma, azarlama, eleştirme gibi uygulamalar akla geliyordu. Otorite ile güç kullanma kavramları karıştırılıyor ve eğitimde güç kavramı öne çıkıyordu. Tarihsel süreç içerisinde 1960‘lı yıllara kadar baskıcı otorite anlayışının uygulandığı, ardından serbest otoritenin ortaya çıktığı, 2000’li yıllarda ise eğitsel otorite kavramının gündeme geldiği görülmektedir. Bu süreçte öğrencilere baskı uygulama ve suçlama anlayışından vazgeçilerek eğitime yönelme başlamıştır. Eğitsel otorite ile öğrencilerin dil ve zihinsel becerilerini geliştirme, değer ve tutumlarını zenginleştirme, geleceklerine yön verme amaçlanmaktadır. Öğrencilerin öğrenmeyi öğrenme, kendini geliştirme ve sorumluluk becerilerini geliştirmek için eğitsel otorite uygulamalarında dikkat edilecek kurallar dile getirilmektedir. Eğitsel otoritenin iyi uygulanması için öğretmenin öğrencileri tanıması, duygu ve düşüncelerine önem vermesi, onlardan gelen eleştirileri dikkate alması, rehberlik yapması, kural ve yönergeleri belirlemesi, çatışmaları çözmesi önerilmektedir. Öğrencilerde aktif öğrenme, sorgulama, tartışma, sorun çözme, eleştirel düşünme gibi becerileri üst düzeyde geliştirmek için eğitsel otorite uygulamalarına önem vermek gerekmektedir. Ancak ülkemizde hâlâ çocuk ve gençlerin eğitiminde bazı öğretmenlerin baskıcı, bazılarının serbest, bazılarının de eğitsel otorite anlayışını uyguladığı görülmektedir. Sınıflarda eğitsel otoriteye yer verilmediği bilinmektedir. Dileğimiz bütün öğretmenlerin eğitsel otorite anlayışını benimsemesi, ülkemizin geleceğine yön verecek düşünen, anlayan, sorgulayan ve sorun çözen bireylerin yetiştirilmesidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>5. Sınıf Öğrencilerinin Lamba Parlaklığı İle İlgili Hazırbulunuşlukları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19347</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19347</guid>
      <author>Gonca HARMAN, Aytekin ÇÖKELEZ</author>
      <description>Araştırmada 5. sınıf öğrencilerinin lamba ve pilin basit elektrik devresindeki sayılarının ve konumlarının lamba parlaklığı üzerinde etkili olup olmadığına ilişkin hazırbulunuşluklarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu durum dört ayrı elektrik devresi kullanılarak sorgulanmıştır. Araştırmada öğrencilerin konuyla ilgili hazırbulunuşluklarını belirlemek amacı ile dört açık uçlu sorudan oluşan bir veri toplama aracı hazırlanmış ve örnekleme uygulanarak veriler toplanmıştır. Araştırmaya ortaokul 5. sınıfta öğrenim gören 45 erkek, 53 kız olmak üzere toplam 98 öğrenci katılmıştır. Araştırma, evrene ilişkin genel anlamda fikir elde edebilmek için evren içinden seçilen örneklemin konuya ilişkin mevcut durumunu detaylı bir şekilde betimlemek amacı ile genel tarama modeli ile yürütülmüştür. Araştırmada elde edilen veriler betimsel analiz ile çözümlenmiştir. Araştırma sonucunda öğrencilerin önemli bir bölümünün pil sayısının lamba parlaklığı üzerindeki etkisine yönelik hazırbulunuşluklarının yeterli olduğu; ancak öğrencilerin ¾’ünden fazlası lamba sayısının lamba parlaklığı üzerindeki etkisine yönelik hazırbulunuşluklarının yeterli olmadığı saptanmıştır. Az sayıda öğrencinin devreye eklenen lamba ve pilin konumu ile lamba ve pil arasındaki mesafeye bağlı olarak lamba parlaklığının değişeceğini düşündüğü belirlenmiştir. Bazı öğrencilerin pil sayısındaki artışta lamba parlaklığının artacağını ifade edebilmelerine karşın lamba sayısındaki artışta lamba parlaklığının azalacağını ifade etmede güçlük yaşadıkları saptanmıştır. Öğrencilerde alanyazında zayıflayan akım modeli, bölgesel aklı yürütme modeli, paylaşılan akım modeli ve deneysel kural modeli olarak adlandırılan kavram yanılgıları belirlenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Suçun Önlenmesinde Polisin Rolü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19293</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19293</guid>
      <author>Hakan İNANKUL</author>
      <description>Suç olgusu insanlığın ilk tarihinden günümüze kadar vardır ve gelecekte de var olmaya devam edecek sosyal bir sorundur. Suçun olmadığı bir dünya hayaldir. Fakat suç işlenmesinin azaltılması genelde bir ülkenin özelde ise bir kentin veya bölgenin sosyal-ekonomik-coğrafi-siyasi durumuna ve gerçeklerine göre uygulanacak doğru politikalarla mümkündür. Şüphesiz ki devletler tarafından oluşturulan suçu önlemeye dair politikalar farklı aktörler tarafından uygulanır. Türkiye’de polis bu aktörlerin en önemlilerinden birisi olarak kabul edilir. Oysaki polisin suçu önleme ve azaltma konusundaki rolü özellikle batılı güvenlik yazınında tartışılan önemli bir meseledir. Bu çalışmanın amacı suçun önlenmesinde genelde kolluk görevlilerinin özelde polisin rolünü yeni suç tehditleri ve yeni güvenlik paradigmaları ışığında ortaya koyabilmektir. Çalışmada öncelikle suç ile kolluğun suçu önlemeye dair uyguladığı faaliyetler arasında (varsa) ilişki kurulmaya çalışılmıştır. Suçu önlemeye yönelik öne çıkan teoriler ve bu teorilerin farklı polislik uygulamalarında tezahürü masaya yatırılmıştır. Ayrıca güvenlik yazınında yapılmış saha çalışmalarının bilimsel sonuçlarına atıfta bulunarak “polis suçu önler-önleyemez” sorunsalı tartışılmıştır. Çalışma, genel kolluk üst başlığında polis uygulamalarıyla sınırlı olup özel kolluk kuvvetlerinin faaliyetlerini kapsamamaktadır. Genelde kolluk görevlilerinin özelde ise polisin suçu önlemdeki rolünü iyi analiz edebilmek için suç ile polisin suçu engellemeye yönelik faaliyetleri arasındaki bağı-ilişkiyi ortaya koyabilmek önemlidir. Bunun için öncelikle suç olgusunu iyi anlamak ve suçu önlemeye yönelik -öne çıkmış- kuramları iyi irdelemek gerekir. Bu çalışmada suç olgusu ve polislik uygulamalarının suçu önlemedeki rolü üst başlığında; modern toplumlarda modern polislik uygulamaları, geleneksel polislik paradigmalarının günümüzdeki işlevselliği ve yeni güvenlik tehditleri karşısında uygulanan yeni güvenlik paradigmalarına ve stratejilerine dayalı polislik faaliyetleri tartışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Belgesel Fotoğrafçılık Tekniğiyle Osmanlı Dönemi Kuş Saraylarının İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19433</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19433</guid>
      <author>Taşkın İNAN, Recep AZMANOĞLU</author>
      <description>Günümüzde fotoğraf hayatın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş, gelişen teknoloji sayesinde ulaşılabilirliği ve kullanımı artmıştır. İnsanoğlunun dikkatini çeken görselleri en ince ayrıntısına kadar kaydedebilen fotoğraf, dikkat çekiciliği, akılda kalıcılığı ile önemli bir iletişim aracı haline gelmiştir. Belgesel fotoğrafçılık ise tarihe not düşmek amacıyla fotoğraf teknikleri kullanarak çeşitli olayları, değerleri, kültürü, sanatı ve doğayı gelecek kuşaklara aktarmada bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Osmanlı dönemi kuş sarayları geleneksel Osmanlı mimarisinin önemli unsurlarından biri olmasına rağmen günümüzde gerek mimari, gerek sanatsal ve işlevsel yönü yeterince bilinmemektedir. Bu nedenle kaybolmaya yüz tutmuş Osmanlı dönemi kuş saraylarının gelecek kuşaklara aktarılabilmesi amacıyla görsel olarak kayıt altına alınması ve bu yapıtlara ilişkin bir bilgilendirme yapılması önem arz etmektedir. Bu çalışmada, Osmanlı dönemi kuş saraylarının önemli örnekleri belgesel fotoğrafçılık yöntemi ile kayıt altına alınması hedeflenmiştir. Bu araştırma kapsamında; Amcazade H. Paşa Sıbyan Mektebi, Arap Hanı, Ayazma Camii, Bali Paşa Camii, Bereketzade Medresesi, Büyük Selimiye Camii, Büyük Yeni Han, Darphane-i Amire, Eyüp Sultan Camii, Feyzullah Efendi Medresesi, Laleli Türbesi, Seyyit Hasan Paşa Medresesi, Şah Sultan Mektebi, Taksim Meksemi ve Yeni Valide Camii’ nin bulunduğu mekânlara gidilerek, kuş evlerinin konumu ve durumu gözlemlenmiştir. Kuş evleri fotoğraflanırken yapı mimari açıdan incelenmiş ve saha notları alınmıştır. Bu eserlerin nerelerde oldukları, kuş evlerinin yapısıyla ilgili yorumlar, üzerinde bulundukları yapılarla ilgili bilgiler elde edilmiş ve kuş evlerinin fotoğraflarıyla görsel bir anlatım şekliyle gelecek kuşaklara hem yazılı hem de görsel bir veri bırakılması amaçlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kahve mi? Starbucks’ta Kahve mi?: Starbucks Mağazalarının Tüketici Kültürü ve Yaşam Tarzları Açısından Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19357</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19357</guid>
      <author>Ahmet Burak KAHRAMAN</author>
      <description>İhtiyaçların ve isteklerin birbirine karıştığı günümüz tüketim toplumlarında birçok tüketim nesnesi semboller haline dönüşerek bireyler tarafından kimlik inşa etme sürecinde kullanılmaktadır. Kimlik artık sadece vatandaşlık, din, sınıf ya da statü temelli oluşmamakta, kimlik oluşturma sürecine tükettiğimiz nesneler de katkı sağlamaktadır. Giyimden yiyeceğe, arabadan tatile, hatta gündelik yaşamda içilen kahve bile tüketim toplumunda yeniden inşa olmuş bir halde bizlere sunulmaktadır. Artık kahve içmek hangi mekanda ya da kimlerle içildiğine göre bireylere belli bir oranda prestij sağlayıcı bir unsur haline dönüşmüştür. Bu araştırmada dünyaca ünlü bir kahve mağazası zinciri olan Starbucks’a yönelik toplumda oluşan tüketim kalıpları, Starbucks’ı tercih etme nedenlerini ve bu tüketim algısı içerisinde Starbucks müşterilerin kendi kimlik inşalarını nasıl yaptıkları tespit edilmeye ve tüketim toplumu olma yolunda hızla ilerleyen ülkemizde mekan ile bireyin ilişkisi ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Bu amaçla Adana, Antalya, Ankara, Eskişehir, Kayseri, Mersin ve Gaziantep’te bulunan Starbucks mağazalarında kahve tüketen 141 müşteriye açık ve kapalı uçlu sorulardan oluşan yarı yapılandırılmış anket formu uygulanmıştır. Starbucks’ta bulunmayı tercih eden bireylerin büyük çoğunluğu Starbucks markasının ve mekanın prestijini kendi sosyal yaşantılarında ve kimliklerinde kullanmaktadırlar. İçilen kahve basit bir içecek olmaktan çıkmış farklı sembolik toplumsal amaçlarla kullanılmaya başlanmıştır. Mekanın albenisinin yüksek olması, modern bir tarzda döşenmesi ve tüm dünyada standart olması mekanı tüketim nesnesi olarak çekici bir hale getirmiştir. Görüşülenler, mekana gelen diğer müşteriler ile ortak bir modernlik, statü ve prestij duygusunu paylaşmaktadırlar. Ayrıca görüşülenler arasında bu prestiji ve modayı diğer sosyal gruplar ile de sosyal medya üzerinden paylaşma oranı da oldukça fazladır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Avrupa Gözüyle Gravürlerde Oryantalist Türk Kadını İmajı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19402</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19402</guid>
      <author>Lütfü KAPLANOĞLU, Zeynep Özge KALYONCU</author>
      <description>Henüz teknolojinin gelişmediği dönemlerde, seyahatnameler ve içlerinde yer alan gravürler, toplumların birbirlerini tanımaları açısından büyük önem taşımaktaydı. Osmanlı topraklarını ziyaret eden Avrupalı sanatçıların da yaptıkları gravürler, Avrupa’daki Osmanlı imajının oluşmasında ve değişiminde büyük rol oynamıştır. Kültürlerin birbirlerini tanımasında kadınlara olan bakış ve kadınların toplumdaki yerinin temsili o kültürün aynası görevini üstlenmektedir. Ancak toplumsal yapıdan dolayı sanatçılar kadınları gözlemleme olanağını elde edememişlerdir. Bu durum oryantalist bakışın gravürler üzerine etkili olmasına ve Türk kadının imajının bu bakışla Avrupa’ya taşınmasına neden olmuştur. Batı bakışının objektif olmaması ve Doğu bakışındaki araştırmaların yeterli sayıda olmaması bu durumu tetiklemektedir. Gravürlerin öneminin kavranmasına ve gravürlerde yer alan kadınların Avrupa’daki Türk imajı üzerindeki rolünün öneminin anlaşılmasına rağmen Avrupalı sanatçıların yapmış olduğu gravürlerde gösterilen Türk kadını imajıyla ilgili gerçekleştirilen çalışmalar yetersizdir. Bu öneminin anlaşılmasıyla yapılan araştırma, 17. 18. ve 19. yüzyıldaki Avrupalı sanatçıların gözüyle gravürlerde, oryantalist Türk kadını imajı üzerine yapılmıştır. Yapılan araştırmada amaca yönelik örneklem yöntemiyle seçilen 25 adet gravür, içerik analizi yöntemi kullanılarak incelenmiştir. Araştırma göstermiştir ki Avrupalı sanatçıların Osmanlı’ya olan bakışı başlangıçta çelişkili ve değişkenken bu durum değişime uğrayarak, tek tip olumsuz imgelerin yer aldığı çalışmalara yerini bırakmıştır. Gravürlerin bazıları farklı bir kültürü tanıma ve sadece görüntüleme amacını güderken diğer taraftan abartının ve oryantalist bakış açısının sergilendiği çalışmalar ağırlıktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sipsi ve Sipsi Yapımcısı Mehmet Bedel</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19390</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19390</guid>
      <author>Mahmut KARAGENÇ</author>
      <description>Bu makalede, “ Batı Anadolu’da, “Teke yöresi” olarak adlandırılan, Denizli, Burdur, Isparta, Muğla, Afyon (Dinar) ve Antalya illerinde yoğun olarak kullanılan “Sipsi” çalgısı hakkında genel bilgiler verildikten sonra, ”Sipsi icracısı ve yapımcısı Mehmet Bedel’in” yapım tekniği üzerinde durulmuştur. Bedel'in, Unesco'nun (SOKÜM) Somut Olmayan Kültürel Miras projesi kapsamında, (YİH) Yaşayan İnsan Hazineleri içerisinde yer alan geleneksel el sanatları dalında "Sipsi Yapımcısı" unvanına layık görülmüş olması, Bedel'in çalışma konumuz olmasında belirleyici olmuştur. Mehmet Bedel, "Sipsi" yapım ve icra geleneğinde profesyonel icracı ve yapımcı olarak gündeme gelen ilk isim olma özelliğini taşımaktadır. “Sipsi” icrası ve yapım geleneği hakkında yeterli çalışma bulanmamasından dolayı, Bedel’in sipsi yapım ve icra geleneğine yapmış olduğu katkılar, Ulusal ölçekteki müzik toplulukları ve müzik eğitim kurumlarında sipsi sazının varlığını sürdürüle bilmesi ve geleneğin yaşatılmasında önem arz etmektedir. Makalemizde, Mehmet Bedel’in Sipsi yapımı ve icrası hakkında kazanılmış bilgi, beceri ve müzik kültürünün, geleceğe aktarılmasındaki rolü, bu yapım ve icra geleneğinin sürdürülebilir olması ve gelecekte varlığını devam ettirebilmesi için sağladığı katkılar üzerinde durulmaktadır. Halk kültürü ürünlerinin ortaya çıkarılıp, gelecek kuşaklara aktarılmasında önemli yer tutan Bedel ve benzeri sanatçıların desteklenmesi, bu kültür ürünlerine toplum olarak sahip çıkılması, Sipsi sazının profesyonel yapım ve icra tekniklerinin geliştirilmesi ve müzik eğitim kurumlarındaki eğitim hayatı içerisinde yer alabilmesini sağlayacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hatay’da Ofiyolitler İçerisinden Çıkan Mineralli Suların Fiziko-Kimyasal Özellikleri ve Fay Karakteristikleri ile İlişkileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19172</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19172</guid>
      <author>Atilla KARATAŞ, Şana SUNGUR , Vedat YILMAZ</author>
      <description>Afrika, Arabistan ve Anadolu levhaları arasındaki jeotektonik açıdan çok hareketli ve karmaşık bir geçiş zonuna karşılık gelen Hatay çevresinde, birçok fayın ait olduğu sistem ve kinematik yapısına dair tartışmalar farklı fikirler üzerinden sürmektedir. Söz konusu çok bileşenli ve karmaşık yapının tam anlamıyla çözülebilmesi amacıyla yapılan çalışmalarda, değişik disiplinlere ait bulgular kullanılmak suretiyle daha kapsamlı çıkarımlarda bulunulmaktadır. Dolayısıyla Hatay çevresindeki fayların karakteristik özelliklerinin doğru bir şekilde belirlenebilmesi için çok sayıda veri ve yöntemin birlikte değerlendirilmesi büyük öneme sahiptir. Bu çalışma kapsamında jeotektonik yapıya dair veri kaynaklarına bir yenisini eklemek için bölgedeki mineralli su kaynaklarının fiziko-kimyasal analizi yapılmış ve sonuçlar ilgili kaynakların ortaya çıkmasına vesile olan fayların yapısal özellikleri perspektifinden değerlendirilmiştir. Kaynak noktalarından alınan su numunelerinde mineral içeriği ve bu içerikte meydana gelen dönemsel değişiklikler korele edilerek akiferler ile kaynak noktaları arasındaki süreç benzerlikleri araştırılmıştır. Çalışma sonunda elde edilen bulgular her iki kaynak grubunu ortaya çıkaran fayların fiziksel ve kinematik özellikleri açısından benzerlik arz ettikleri yönündedir. Neticede hangi sisteme ait olurlarsa olsunlar, hem Kisecik I ve II kaynaklarını hem de Tahtaköprü ve Suluca kaynaklarını meydana getiren fayların aynı mekanizmanın parçaları olduğuna dair güçlü bir delile ulaşılmıştır. Dolayısıyla çalışmaya konu olan mineralli su kaynaklarının bağlı bulunduğu fay hatlarının aynı tektonik yapı içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nihai Kazanımların Doğum Sancıları: Çok Kutuplu Oyunların Tüm Düzeylerinde Küreyerel Bütünleşik Yönetişim</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19204</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19204</guid>
      <author>Ahmet KESER</author>
      <description>Makalede, küresel düzenin sırasıyla önce iki kutuplu sistemden geçici tek kutuplu sisteme ve daha sonra da mevcut çok kutuplu sisteme doğru evrimleşme sürecinin analizi hedeflenmiştir. Bu nedenle, çalışma öncelikle “uluslararası sistemin güç ilişkileri bağlamında çok kutuplu bir sisteme evrilip evrilmediği” ve daha sonra da “bu dönüşüm sürecinin tamamlanıp tamamlanmadığı” soruları üzerine odaklanmayı amaçlamıştır. Betimsel bir metodoloji ile halen özellikle Ortadoğu bölgesinde devam etmekte olan ve Türkiye’yi yakından etkileyen ulus içi ve uluslararası çatışmalar, güç dengelerinin evrimine ve savaş ve çatışmaların değişen doğasına dayalı bir perspektiften incelenmiştir. Analiz sonucunda bölgede devam eden çatışmaların asimetrik savaş ortamını yeni ve “asimetrik ötesi” bir tipe doğru değiştirdiği ve bu yeni çatışma tipinin “asi-matris savaş” olarak ortaya çıktığı değerlendirilmiştir. İncelemenin devamında, son dönemde gerek uluslararası siyaset gerekse akademik alanda çokça tartışıldığı üzere, mevcut yönetişim düzeninin ve kurumlarının hem küresel, hem ulusal hem de yerel düzeydeki dengeyi sağlamakta ve ihtiyaçlara cevap vermekte yetersiz kaldığı faraziyesinden hareketle tartışma derinleştirilmiştir. Bu faraziyeye dayalı olarak “çok kutuplu, çok boyutlu ve çok katmanlı” küresel ve bölgesel denge düzeninin ihtiyaçlarına cevap verebilecek muhtemel bir “küreyerel bütünleşik (entegre) yönetişim sisteminin” asgari temel gereklilikleri tartışılmıştır. Sonuç olarak, çalışmanın küresel ve bölgesel sürdürülebilir bir barış ortamını mümkün kılacak daha iyi bir yönetişim sistemine ilişkin tartışmaları tetikleyerek akademik yazına katkı sağlayacağı değerlendirilmektedir. İnceleme neticesinde, entegre/bütünleşik küreyerel/küreyel bir yönetişim sisteminin, kültürel farklılıklara her yönüyle saygı esasına dayanan ve onları koruyan, yukarıdan aşağı tek tip ve yoksul bir kültür oluşturmaya dönük zorlayıcı bir yapı yerine, gerçek çok katlı ve zengin kültür kompozisyonlarını destekleyen bir mekanizma üzerine kurulu olması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla bütünleşik yönetişim modeli tektiplik yerine uyum üzerine inşa edilmelidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mihver Kavramlar Üzerine Bir Değerlendirme ve ‘İmparatorluk’ Kavramı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19437</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19437</guid>
      <author>Ahmet KESGİN</author>
      <description>Bu makale, kavramların insan zihni için önemi üzerinde durur. Öyle ki kavramlar, zihnimizin dışarıya açılan en önemli görünür araçlarıdır. Bu kavramlardan bazıları diğer bazılarından daha etkin, kuşatıcı ve kurucudur. Bu tür kavramlar mihver kavramlar olarak adlandırılabilir. Kurucu olan kavramlar, düşüncenin üzerinde daha kalıcı bir etki bırakırlar. Onların her birinin bir geçmişi, yani bir hafızası vardır. Hemen hiçbir kavram, bu hafızayı dışarıda bırakamaz. Bu durumda, konuşmaktan bir fikri inşa etmeye bütün süreçlerde kullanılan kavramlar, esasında söz konusu hafızayı ve içinde doğduğu tarihsel şartların alışkanlıklarını taşırlar. Böylece denilebilir ki bu tür kavramlar, aynı zamanda bir yaşama alışkanlığı kazandırma eğiliminin gelişmesine pek de fark edilmeden katkı sağlayabilir. Diğer bir katkısı ise, kavramların kullanıldıkları alanlara sağladıkları temel manalardır. Bunlar, kullanıldıkları alanlara öncelikle sahip oldukları manalar ile etki ederler. Başka bir yere (kültüre, zamana vs.) göç eden bir kavram o hafızanın temel manalarını yanında taşır. Buna birçok kavram örnek verilebilir. Bu makalede “imparatorluk” kavramı üzerinde durarak mesele vuzuha kavuşturulmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda imparatorluk kavramı, temel kurucu sütunları Kadim Yunan Felsefesi, Roma Hukuku ve Hıristiyanlık Dini olan Batı zihninin içinde mayalanmış ve inşa olmuş siyasî kavram olarak öne çıkar. Onun aldığı mana ve taşıdığı değer öncelikle bu bağlam içinde kalarak anlaşılmalıdır. Varoluşu farklı sütunlara oturan ve bu sebepten dolayı tarihte farklı olgular ile görünür olan çeşitli siyasî birlikleri tanımlamak için bu kavramın kullanımı, siyasî aklın ve algının oluşmasına nasıl katkı sunar? İlgili kavram, söz konusu tecrübelerden geçerek özellikle modern dönemde edindiği manaları dışarıda bırakarak başka bir tecrübe için nasıl tanımlayıcı bir niteliğe sahip olabilir? Misalen, “Osmanlı İmparatorluğu” terkibi ne tür manalar ihtiva eder? Özellikle kavramın modern dönemde edindiği mana ile (ki bunun sonucunda yıkılmış bir devlet ile) bu terkip nasıl yan yana getirilebilir? Makale, mihver kavramlara örnek olarak imparatorluk kavramını sorgular iken ihtiva ettiği manayı nasıl edindiğini araştırmaktadır. Bununla, başka tecrübeleri ifade etme yeterliliği ve ilgili alana dair temel manalara etkisini gösterme amacındadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eski Türk Topluluklarında Sayı Sembolizmi ve Türkmen Takılarına Yansıması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19506</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19506</guid>
      <author>Sibel KILIÇ</author>
      <description>Hangi sisteme dahil olursa olsun sayılar, bir yandan yaşamı sembolize ederken, diğer yandan onlara yüklenen gizil manalarla, yaşamın mistik ve metafizik yönüne ilişkin anahtar simge rolünü oynarlar. Doğanın ve yaşamın gizeminin şifreleri olan bu sayılar, rastlantısal ve gelişigüzel değil, binlerce yıldır insanoğlunun gözlem, deneyim ve birikimlerinin sonucunda elde edilmiş kayıtların göstergeleridir. Bu anlamda bir çok rakama yüklenen ortak ya da oldukça benzeri anlamlar söz konusu olup, coğrafya ve etnik kültür farklarına bakılmaksızın ortak bir sayısal sembolizme sahip olunduğu gözlemlenmektedir. Bazı durumlarda her ne kadar her sayıya ait olduğu toplumun özgün yapısına paralel bir takım anlam ve misyonlar yüklense de ilginç olan şu dur ki, tüm dünya toplulukları arasında mistik ve metafizik anlamlar yüklenen sayılar belli bir sayı dizininde kesişmektedir. Bu rakamlar dizisinde en sık rastlananlar; 3,4,5,7,8,9,12,14, 28,30 40’tır. Bunlar arasında bilhassa Türkmen kültüründe ve konumuzla paralel olarak takılarında en sık rastlanan mistik anlamlar yüklenmiş sayı dizini ise, 3,4, 5, 7,8, 9 ve 40’dır. Hemen hemen bütün toplumlarda olduğu gibi Türkmenler’inde bu bağlamda kendi iç yapısı içerisinde geliştirdiği mistik sayısal inançlar söz konusu olmuş, bugün halen Türk ve İslam Dünyasında yoğun bir şekilde ilgi ve itibar görmeye devam etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Halk Giyim Kuşamının Yok Olmasına İlişkin Nedenler Ve Koruma Altına Alınması Gerekliliğinin 5N1K Yöntemi İle Analizi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19339</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19339</guid>
      <author>Fatma KOÇ, Emine KOCA</author>
      <description>Küresel moda ile birlikte estetik anlayışının hızla değişmesi ve farklı bakış açılarının gündemde olması gelenekli toplumlarda halk giysileri ve bunlara ilişkin uygulamaların gündemden kalkmasına neden olmaktadır. Geçmişe dair maddi varlığı dayanıksız özelliklere bağlı, kullanımı geniş zaman dilimlerine yayılan halk giysileri gibi kültür varlıklarının hakkında bilgi verebilmek ve tanımlamalar yapabilmek oldukça zordur. Bu tür giysiler genellikle saray ve soyluların çevresinde kullanılanlar ile sınırlı kalmış, halkın kullandığı giysilere ait değerlendirmeler bunların ışığında yapılmıştır. Bu tür eserlerin yok olması durumunda belgelendirme, saklama, koruma ve gelecek kuşaklara iletilme durumu tartışılması gereken önemli bir problem olarak görülmüştür. Bu çalışmada; giysilerin kullanımdan kalkması, orijinalliğinin bozulması, yozlaştırılması, el değiştirmesi, parçalarının kaybolması veya orijinal kullanım biçimlerinin ortadan kalkma nedenlerinin nelerden kaynaklandığı belirlenerek, giysilerin işlevleri, hangi ortam ve şartlarda kullanıldıkları ortaya konularak, neden koruma altına alınması gerekliliği 5N1K yöntemi ile açıklanmış ve konuya ilişkin öneriler getirilmeye çalışılmıştır. Konuya ilişkin sorunların ve çözüm önerileri iki başlık altıda gruplandırılmıştır. Soyut etkenler; “küreselleşme ile birlikte giysilere ilişkin kültürel değerlerin önemini yitirmesi”, “giysilerin yozlaştırılması” ve “moda bilincinin yaygınlaşması, modern ve pratik giysilerin gündemde olması”, somut etkenler; “giysilere ilişkin yörelere ait orijinal malzemelerin bulunamaması”, “giysi parçalarının kaybolması, kullanımdan kalkması, kullanım özelliklerinin değişmesi” ile “müzeleme, saklama, koruma ve onarım” olarak tespit edilmiştir. Çalışma temel olarak iki açıdan önem arz etmektedir. Birincisi, günümüzde giderek önemi ve kullanım alanlarının azaldığı belirlenen yöresel halk giyim kuşamının koruma altına alınma ve belgelendirilmesi gerekliliğini vurgulamaktır. Konuya ilişkin getirilen önerilerin ulusal ve kültürel değerlerin kalıcılığına ve gelecek kuşaklara aktarılmasında önemli rol oynayacağı ve araştırmacılara yol gösterici zemin hazırlaması ikinci önemli katkı olarak belirlenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Asi Deltası Kıyı Kullanımı ve Kıyı Kenar Çizgisi Uygulama Problemleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19297</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19297</guid>
      <author>Hüseyin KORKMAZ, Reşat GEÇEN , Veysel KUŞÇU</author>
      <description>Sanayi devrimi sonrası, özellikle endüstriyel ve turizm amaçlı kıyı kullanımının her geçen gün artması, kıyı ve kıyı ekosistemlerinde bozulmalara neden olmuştur. Bunları önlemek için yapılan yasal düzenlemelerin kıyı dinamiklerini tam olarak içermemesi ve sık sık değiştirilmesi, yeni yeni problemler ortaya çıkarmıştır. Bugün benzer bir durum, ülkemizin en güneyindeki Hatay İli’nin Samandağ İlçesi sınırları içinde yer alan Asi Deltası kıyılarında da yaşanmaktadır. Bu çalışmada, ülkemizdeki kıyı kullanımına yönelik yasal düzenlemeler eşliğinde, Asi Deltası kıyı kullanımı ve buna bağlı yaşanan sorunlar ele alınmıştır. Bu kapsamda deltadaki kıyı kullanımı, 1939-1956, 1957-1975, 1976-1983, 1984-1990, 1992-20014 yılları arasını kapsayan beş (5) döneme ayrılarak değerlendirilmiştir. Deltada kıyı kullanımının 1970’li yıllara kadar yasal düzenlemelerle uyumlu olduğu görülür. Ancak deltada ilk defa 1976 yılında belirlenen kıyı kenarla, kıyıda yer alan yapıların, Hızır Türbesi kuzeyinde kıyı dışında, güneyinde ise kıyıda bırakılması ve 1992’den sonra kıyı alanlarının mevzuat gereği kamulaştırılması zorunluluğu, hukuki sorunların yaşanmasına neden olmuştur. Aynı zamanda mevcut kıyı kenar çizgisinin, rüzgarların kıyıları şekillendirme etkisi dikkate alınmadan belirlenmiş olması, bugün delta kıyısında yaşanan diğer sorunların başlıca nedenidir. Tüm yaşanan sorunların çözümlenmesinde, kıyı kullanımına yönelik yapılacak yasal düzenlemenin, kıyı dinamiklerini tam anlamıyla kapsaması ve kıyı alanlarındaki mülkiyet sorunlarını çözüme kavuşturması gerekir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sürdürülebilir Tarım ve Türkiye Açısından Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19521</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19521</guid>
      <author>ALİ ÇEKER</author>
      <description>Sürdürülebilir tarım; tarımsal ekosisteme zarar vermeyen, doğanın kendini yenilemesine imkân tanıyan tarımsal sistemler ve uygulamalardan oluşmaktadır. Sürdürülebilir tarım ve sürdürülebilir tarımsal uygulamalarda amaç; doğal kaynakları tüketmeksizin, doğal ortama zarar vermeden güvenli gıda ve lif üretiminin gerçekleşmesidir. Diğer bir amaç ise kırsal kalkınmayı sağlayarak çiftçilerin ekonomik düzeylerini ve yaşam kalitesini artırmaktır. Böylece sürdürülebilir tarım, bütüncül bir yaklaşıma sahiptir. Ülkemizde sürdürülebilir tarımın gerçekleşmesi ve tarımsal faaliyetlerin tüm aşamalarında denetim mekanizmasının en üst seviyede işletilmesi adına TARSEY projesi gerçekleştirilmektedir. Tarımsal sürdürülebilirlik adına bir dönüm noktası olacak olan bu dev proje, tam anlamıyla gerçekleştirildiğinde Hassas Tarıma (HT) geçiş süreci de tamamlanmış olacaktır. TARSEY projesi 2015 yılı itibarı ile ülkemizde sürdürülebilir tarım uygulamalarının tümünü kapsayan bir sistem olarak düşünülmüş ve bugüne değin gerçekleştirilen tüm uygulamaları içine alacak şekilde planlanmıştır. Proje, tarımsal uygulamaları tek çatı altında toplayacak şekilde temellendirilmiştir. Bu çalışma iki bölüm olarak planlanmıştır. Öncelikle sürdürülebilir tarım ve sürdürülebilir tarımın göstergeleri esas alınarak bir kavramsal çerçeve ortaya konmuştur. Bu kapsamda sürdürülebilir tarım ve sürdürülebilir tarımsal uygulamaların önemi üzerinde durularak bir farkındalık oturuşturulması amaçlanmıştır. İkinci aşamada ülkemizde sürdürülebilir tarım çerçevesinde devam eden tarımsal uygulamalar ve bu uygulamaların geldiği son aşama irdelenecektir. Ülkemizde sürdürülebilir tarımsal uygulamaların geldiği en son aşama; Tarım Sektörü Entegre Yönetim Bilgi Sistemi (TARSEY) olarak projelendirilen, tüm sürdürülebilir tarımsal uygulamaların destekleyicisi ve bütünleyicisi mahiyetinde olan, karar destek mekanizmalarında son teknolojilerin kullanıldığı sistemler bütününden oluşmaktadır. Ülkemiz tarımı açısından bir dönüm noktası olacak olan bu sistem ayrıca değerlendirilmiş olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>18. Yüzyıl Aydınlanma Düşüncesinde Siyaset ve Özgürlük</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19336</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19336</guid>
      <author>Mümin KÖKTAŞ</author>
      <description>Aydınlanma Yüzyılı modern Batı dünyasının oluşumunda entelektüel, siyasal ve toplumsal bir kırılmayı temsil eden temel uğraklardan birisidir. Kendisinden sonra gelen 19. ve özellikle 20. yüzyıldaki bütün eleştirilere rağmen, bir şekilde modern düşünce tarihini belirlemeye devam etmiştir ve etmektedir. Aydınlanma ortaçağ dünya görüşünü yok etmiş ve modern Batı dünyasını başlatmıştır. Aydınlanmaya yönelik değerlendirmeler / yorumlar elbette tarihten siyasete, iktisattan sanata, dine, edebiyata, şiire, romana, mimariye, bilime, teknolojiye, tıbba ve müziğe kadar birçok insanlık etkinliği bağlamında ele alınabilir. Bununla birlikte, Aydınlanma düşüncesi felsefi bakımdan epistemoloji tartışmalarıyla bilinmektedir. Ancak Aydınlanmanın felsefi önemi onun epistemolojiye katkılarına indirgenemez. Locke, Hume ve Kant bu epistemoloji tartışmalarının en önemli temsilcileri olmakla birlikte, bu epistemolojinin olası siyasal etkileri araştırılmaya değer bir konudur. “Aydınlanma Nedir?” adlı ünlü makalesinde Kant kendi sorusunu “bilmeye cesaret et” şeklinde cevaplar. Buna göre, Aydınlanma, insanın kendi aklını kullanarak başkasının rehberliğinden veya yönlendirmesinden kurtulmasıdır. Bunun bir diğer ifadesi ise ancien regime’nin aşılması olacaktır. Bu nedenle, bu makalede görüleceği üzere Aydınlanma düşüncesi öncelikli olarak siyasal düşünce açısından değerlendirilmelidir. Diğer bir ifadeyle, Aydınlanma öncelikli olarak siyasal başarıları ile bilinmektedir. Elbette Aydınlanma siyasal düşüncesi tek boyutlu bir hareket değildir. Anglo-Amerikan siyasal düşüncesinin liberal-cumhuriyetçi ve daha özel olarak Whig siyasal geleneğinin yanında, Kıta Avrupası’nın Aydınlanma mutlakiyeti veya despotizmi Aydınlanma siyasetinin temel iki veçhesini sunar. Bu makale Aydınlanma siyasetinin bu iki farklı yönünü ele almaktadır. Sağlıklı ve yerinde bir Aydınlanma izahı için bu farklılıkların tespit edilmesi gerekmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sosyal Gereklilik Açısından Toplum Biliminin Öncü ve Kurucu Babalarının Din Anlayışı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19264</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19264</guid>
      <author>Arif Olgun KÖZLEME</author>
      <description>Din, çeşitli biçimlerde de olsa tarih boyunca insan toplumlarında diama var olmuştur. Bu gerçeklikten hareketle, toplum üzerine düşünce sergileyen pek çok fikir insanı sosyal gereklilik açısından dinin işlevini açıklamak istemişlerdir. Özellikle toplum biliminin öncü ve kurucu babaları olarak kabul edilen insanlar, kuramlarında bu konuya özel bir yer ayırmışlardır. Toplum biliminin öncü babaları arasında bulunan İbn Haldun, sosyal hayatı kaçınılmaz gördüğü kuramında, sosyal hayat oluştuktan sonra toplumu erdeme götürmek için ilahi bir hakikat olarak kabul ettiği dine önemli bir yer vermiştir. Birçok açıdan İbn Haldun’un toplum kurgusuna benzer fikirler ortaya koyan Montesquieu da, sosyal hayatın erdemi için dini gerekli görmüştür. Toplum biliminin son öncü babası olarak ele alınabilecek Saint-Simon’un toplum kurgusunda ise, bilimle Tanrı ve bilim insanlarıyla din insanları yer değiştirse de, sosyal hayatın gerekliliği açısında pozitivist bir din gerekli görülmüştür. Saint- Simon’dan sonra sosyolojinin isim babası ve kurucusu olarak önemli bir yere sahip olan Auguste Comte’un pozitivist bir anlayışla şekillendirmeye çalıştığı toplum kurgusunda, yine pozitivist bir din sosyal gereklilik olarak ele alınmıştır. Toplumda ortaya çıkan her olay ve olguyu mülkiyet ilişkileri içerisinde ele alan ve bir ideoloji olarak dinin ortaya çıkışını da bu ilişkilere bağlayan Karl Marx, komünist düzene geçinceye kadar artı ve eksileriyle kapitalist toplumda bir sosyal olgu ya da bir yanılsama olarak dinin sosyal gereklilik olacağını düşünmüştür. Toplumda ortaya çıkan her olay ve olgu gibi dini de toplum şuuruna bağlayan Emile Durkheim’ın pozitivist toplum kuramında ise din, toplumsal kenetlenme ve ortak idealler için gereklidir. Toplum biliminin kurucu babaları arasında son halkayı temsil eden Max Weber’in anlayıcı toplum kurgusunda din, insan ve toplumun dünyayı düşünme biçimi arasında bağımsız bir değişken olarak ele alınmıştır. Weber, aklileşme ile birlikte dinin toplumda zemin kaybetmesinden de toplumun mutsuz olacağı adına rahatsız olmaktadır. Bütün bu toplum kuramlarından, komün topluma geçilmediği sürece Marx dâhil, dine sosyal bir gereklilik olarak ihtiyaç görüldüğü anlaşılabilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Atatürk Üniversitesinde Öğrenim Gören Azerbaycanlı Öğrencilerin Sosyo-Ekonomik Durum ve Problemleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19485</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19485</guid>
      <author>Adnan KÜÇÜKALİ</author>
      <description>Uluslararası yükseköğrenim, bütün dünya ülkelerince benimsenen ve gittikçe yaygınlaşan bir uygulama haline gelmektedir. Türkiye yükseköğretim sistemi de her geçen gün artan bir hızla dış ülkelere öğrenci göndermekte ve kabul etmektedir. Bu bağlamda, Atatürk Üniversitesi de dış ülkelerden oldukça önemli rakamlarda öğrenci kabul eden bir devlet üniversitedir. Bu çalışma Atatürk Üniversitesinde öğrenim gören Azerbaycanlı öğrencilerin, sosyo-ekonomik durumları ve karşılaştıkları problemleri belirlemek ve bu problemlere yönelik bir takım politikalar geliştirmek amacı ile hazırlanmıştır. Araştırma, Azerbaycan uyruklu öğrencilerin yaşadıkları problemleri aşmalarında üniversitenin sosyal ve kültürel imkânlarından etkin yararlanmalarının anlamlı etkisi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu araştırma sonucunda, Azerbaycanlı öğrencilerin Türkiye'den ve Atatürk Üniversitesinden genel olarak memnun oldukları, buna karşılık oldukça az bir kısmının bir takım sosyo-ekonomik problemler yaşadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu sorunlar başlıklar halinde şunlardır; öğrenin gördükleri Atatürk Üniversitesinin sosyal imkânlarından yeterince yararlanamama, derslerin yoğunluğundan dinlenmeye yeterince vakit ayıramama, kültürel farklılıktan kaynaklanan mezhepsel sorunlar, konaklama ve maddi sorunlar. Azerbaycanlı öğrencilerin üniversitenin sosyal imkânlarından yeterince yararlanamaması, çevre ve şehir hakkında yeterince bilgi sahibi olamadıklarından kaynaklanmaktadır. Konaklama ve maddi sorunlara yönelik problem sahibi olduğunu ileri süren öğrencilerin toplamı oldukça düşük orandadır. Öğrencilerin, derslerin yoğunluğunda dinlenmeye yeterince vakit ayıramama düşünceleri ise yabancı bir ülkede yaşanılabilecek başlıca problemlerden biridir. Mezhepsel farklılıklarının üniversitede yine çoğunluğu Müslüman öğrencilerden oluşan bir topluluk içerisinde problem oluşturduğu düşüncesi ise araştırılması gereken farklı bir çalışma olarak kendini göstermektedir. Yapılacak çalışmalar, bu konuda yeni sosyal politikaların oluşturulmasına zemin hazırlayacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Disiplinler Arası Bir Yönelim: Bilgisayarlı Tomografik Tarama ve İlişkili ve İnceleme Tekniklerinin Çalgı Bilim Çalışmalarında Kullanımı.</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19279</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19279</guid>
      <author>Murat KÜÇÜKEBE</author>
      <description>Bu makale öncelikle tıp dünyasında insan bedeni üzerindeki kullanımıyla ortaya çıkan ancak daha sonra antropolojik ya da paleontolojik materyalleri incelemeye ilişkin özel bir çalışma alanı haline gelen paleoradyoloji bağlamında bilgisayarlı tomografik tarama teknolojisini ve söz konusu teknoloji ile bağlantılı şekilde çalgı bilim alanında uygulanmakta olan belirli analiz tekniklerini yurt dışı çalışmalardan örnekler sunarak incelenmeyi konu almaktadır. İnceleme kapsamında adı geçen tekniğin kullanımı aracılığıyla gerçekleştirilen 17 adet çalgı bilim çalışması taranmış, söz konusu çalışmalardan proje ismi Strad 3D ve yayın ismi The Girolamo Amati Viola in the Galleria Estense olan ikisine satın alma yolu ile, diğerlerine ise hali hazırda paylaşıma sunulmuş olan internet siteleri üzerinden 20.11.2015-10.12.2015 tarihleri arasında yapılan taramalarla ulaşılmıştır. Makalenin sunduğu incelemenin, söz konusu alanda günümüze kadar ortaya konmuş olan tüm çalışmaları içermek gibi bir hedefi yoktur. Ancak yayın dili İngilizce olan araştırmaların tümü çalışma kapsamına alınmış ve araştırma sürecinde bilgisayarlı tomografi tekniğinin kullanılmış olması gibi ortak bir noktadan hareketle söz konusu yayınlar, bu teknik ve ilişkili tetkik yöntemlerinin çalgı bilim alanındaki genel kullanımında “hangi bilginin” elde edilmesine hizmet ettiğine ilişkin bir soru çerçevesinde incelemeye alınmıştır. Bununla birlikte “karşılaştırma çalışmaları” ve “envanter çalışmaları” şeklinde sunulan iki alt başlık, bilgisayarlı tomografi taraması ve ilişkili inceleme yöntemleri ile elde edilen bilgiden nasıl yararlanıldığı ya da bu bilgi sayesinde çalgı bilim alanına “nasıl” bir katkı sağlandığı sorularını cevaplama yönü ile diğer alt başlıklara göre farklı bir nitelik taşımaktadır. Çalışma kapsamında bilgisayarlı tomografik tarama cihazı ile elde edilen sonuçların görüntülenme yönlerini niteleyen coronal, sagittal ve axial şeklindeki yabancı terimlerin yerine yine sırasıyla önel, yanal ve eksenel şeklindeki Türkçe karşılıklarının kullanımı tercih edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Görevlendirmelerine Dair Yönetmeliğin Doktora Öğrencilerinin Görüşlerine Göre Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19436</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19436</guid>
      <author>Salih Paşa MEMİŞOĞLU</author>
      <description>Bu araştırmanın amacı, 6 Ekim 2015 tarihli ve 29494 sayılı resmi gazetede yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Görevlendirmelerine Dair Yönetmeliği doktora öğrencilerinin görüşlerine göre değerlendirmektir. Bu çalışmada nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Katılımcıların belirlenmesinde amaçlı örnekleme yöntemlerinden ölçüt örnekleme kullanılmıştır. Verilerin toplanmasında kullanılan yarı yapılandırılmış görüşme formu araştırmacı tarafından geliştirilmiştir. Araştırmanın geçerliliğini saptamak amacıyla uzman görüşleri alınmıştır. Görüşme formu alınan uzman görüşlerinden sonra yeniden düzenlenmiştir. Araştırmanın geçerliliğini ve güvenirliğini artırma amacıyla veriler üç farklı araştırmacı tarafından incelenmiş ve sonra analiz yapılmıştır. Verilerin analizinde katılımcı görüşleri tek tek kodlanarak verilmiştir. Verilerin çözümlenmesinde betimsel analiz tekniği kullanılmıştır. Araştırma sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır: Mevcut yönetmelik, atamalarda liyakat ilkesini göz ardı eden bir düzenlemedir. Okul kültürünün oluşturulması ve sürdürülmesi için kısa süreler yeterli değildir. Uzun yıllar aynı kurumda görev yapan yönetici sorunlara duyarsızlaşabilir. Değişim bir dinamizm yaratabilir. Değerlendirme kriterleri objektif olmaktan uzaktır. Akademik çalışmalara yeterince değer verilmemektedir. Alanında lisansüstü eğitim göz ardı eden bir düzenlemedir. Yönetici görevlendirmelerinde nesnel ve bilimsel ilkeler esas alınmamıştır. Okul yöneticiliğinin profesyonel bir meslek olarak görülmemesi önemli bir eksikliktir. Yazılı sınav yönetici olmak isteyen tüm adaylar için uygulanmalıdır. Eğitim ve öğretim sürecinin geliştirilmesi ve etkili bir biçimde yürütülebilmesi için yeterli, donanımlı ve iyi yetişmiş yöneticiler yönetim kademelerinde görev almalıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Televizyon İmajı ve Sosyal Gerçeklik</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19448</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19448</guid>
      <author>Haldun NARMANLIOĞLU</author>
      <description>Televizyon gerçekliği ile yaşanılan dünya arasındaki farklar iletişim araştırmalarında önemli bir yer işgal etmektedir. Söz konusu araştırmalar arasında Ekme Kuramı uzun döneme dayalı çalışmaların sonuçlarıyla iletişim alanında ayrıcalıklı bir yerde durmaktadır. Bu çalışmanın konusu da Türkiye’de yayın yapan televizyonlardaki Türkiye ve Türk insanı hakkındaki imajların sosyal hayattakiyle bir karşılaştırılmasına dayanmaktadır. Bu amaçla Türkiye’de yüksek lisans eğitimi yapan yabancı uyruklu öğrencilerle odak grup çalışması gerçekleştirilmiştir. Öğrencilerden televizyon ortamında edindikleri imajlarla, fiziki dünyadaki kendi şahsi gözlemlerinin bir karşılaştırmasını yapmaları istenmiştir. Araştırma için yabancı uyruklu öğrencilerin seçilmesinin nedeni ‘dışarıdan gözler’ olmaları, bunun yanında ilk kez gördükleri bir ülkeyi anlayabilmek için Türkiye’de yaşayan insanlara göre daha sıkı ve düzenli bir gözlem refleksine sahip olmalarıdır. Öğrencilerin tecrübeleri Ekme Kuramı çerçevesinde yorumlanmaya çalışılmıştır. Buna göre öğrencilerin televizyon deneyimleri ile fiziki dünya gözlemleri arasında büyük farklar bulunmaktadır. Öğrenciler özellikle diziler yoluyla edindikleri kadın erkek ilişkileri ve sosyal etkileşime dair kodların açık toplum imajı verdiği düşüncesindedir. Buna karşılık öğrenciler yaşadıkları fiziki sosyal çevrede etkileşimlerin daha çok mahremiyet üzerinden yürüdüğünü gözlemlemektedirler. Öğrencilerin diğer önemli bir gözlemi televizyon haberleriyle ilgilidir. Buna göre haber bültenlerinde fiziki dünyadaki tecrübelerine ve gözlemlerine kıyasla çok daha fazla şiddet bulunmaktadır. Çalışma sonunda ulaşılan genel bulgular, Ekme Kuramı bağlamında yapılmış, televizyon gerçekliği ile fiziki gerçeklik arasında önemli farklara ulaşan birçok ampirik araştırmayla örtüşmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Siyasal Partilerin İnternet Kaynaklı Halkla İlişkiler ve Siyasal İletişim Faaliyetlerine Yönelik Bir Araştırma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19152</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19152</guid>
      <author>Fatma OKUR ÇAKICI, Gülsüm ÇALIŞIR</author>
      <description>İnsanlar yaratılışından itibaren iletişim kurabilmek amacıyla farklı teknikler geliştirmiş ve geliştirmektedir. Mağara resimleri, dumanla iletişim, güvercinlerden başlayan bu serüven, günümüzde yoğun olarak kullanılan teknolojilerin de etkisiyle farklılaşmış ve daha da önemli bir duruma gelmiştir. İletişimin önemi ilk çağlardan beri ortaya çıkmakla birlikte günümüzde, siyasette de etkin olmak üzere pek çok alanda yeni uygulamalar kullanılmaktadır. Siyasette insanlarla etkileşim kurabilme, onları etkileyebilme ve siyasal rekabette daha etkili olabilmek adına iletişim tekniklerinin birçoğunun kullanıldığı görülmektedir. İnsanların hem kendilerini ifade edebilmeleri, hem de diğer insanlar tarafından anlaşılabilmeleri için iletişim büyük öneme sahiptir. Hayatın her alanında olduğu gibi siyasette de iletişimin önemi ortaya çıkmış ve siyasa aktörler de bunun bilincine varmışlardır. Özellikle siyasal rekabetin daha da artmasıyla birlikte iletişim tekniklerinin ve iletişim stratejilerinin siyaset alanında da fazlaca kullanıldığını görebilmekteyiz. Çalışmada, Türkiye’de mecliste bulunan siyasal partilerin internet temelli halkla ilişkiler ve siyasal iletişim faaliyetleri araştırılmıştır. Bu kapsamda özellikle 1 Kasım 2015 seçim dönemi öncesi ve sonrasında siyasi partilerle iletişime geçilmeye çalışılmış, seçim öncesi ve sonrası dönemlere ilişkin bir değerlendirme yapılmaya çalışılmıştır. Bu süreçte siyasal partilerin internet adresleriyle iletişime geçilmiş ve elde edilen veriler çalışmada ortaya konulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XIV. Yüzyıl Anadolu Düşüncesinde Bir İyi(mser)lik Felsefesi Olarak Âşık Paşa’da Aşk Felsefesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19295</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19295</guid>
      <author>Zübeyir OVACIK</author>
      <description>Bu çalışmada XIII. yüzyılın son çeyreği ile XIV. yüzyılın ilk evreleri gibi, Anadolu Selçukluları ile Osmanlı Devletinin kesişim anlarına denk gelen zaman aralığında, Anadolu siyasi dolayısıyla da düşünce tarihinin böylesine önemli bir döneminde yaşayan ve Garibnâme adlı Türk-İslam düşüncesi açısından klasik nitelikte bir düşünce eseri kaleme almış olan Âşık Paşa’nın aşk problemi çerçevesinde varlık ve insanı nasıl ele aldığı tartışılacaktır. Bu çalışma, kullanmış olduğu Âşık mahlasından da anlaşılacağı üzere, düşünce sistemini aşk kavramı etrafında kurgulayan ve bu anlamda bir aşk metafiziği geliştirmiş olan Âşık Paşa’nın, aşk olgusunu, insana dair bir iyimserlik felsefesinin inşası çerçevesinde bir imkan olarak değerlendirdiği varsayımını esas alarak oluşturulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yerel Yönetişim ve Kadın Meclisleri: Karatay Kadın Meclisi Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19298</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19298</guid>
      <author>Erhan ÖRSELLİ, Erdal BAYRAKCI , Selçuk KAHRAMAN</author>
      <description>Türkiye’de kadın meclislerinin ortaya çıkışı 1990’lı yılların ortalarına denk gelmektedir. 2006 yılında kent konseyleri yönetmeliği ile birlikte daha kurumsal bir nitelik kazanan kadın meclisleri yerel demokrasinin, katılımın ve yerel yönetişimin sağlanmasında etkin bir araç olarak karşımıza çıkmaktadır. Artık günümüzde vatandaşların talep ve beklentileri yerel yönetişimi zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Kadın Meclisleri kadınların kentsel yaşamda daha görünür olmalarında, yerel yönetişimin mümkün kılınmasında, yerel hizmetlerin yerel yönetimlerle işbirliği içerisinde sunumunda bir rol üstlenebilir. Çalışmada kadın meclislerinin yerel hizmetlerin sunumunda bir aktör olup-olamayacağı veya kadın meclislerinin bu konudaki rolü tartışılacak ve Konya İli Karatay İlçesi Kadın Meclisi üyeleriyle yapılan mülakattan elde edilen bulgulara yer verilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Güç İstenciyle Vücut Bulan Oryantalizme Anadoludan Yükselen Yanıt</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19175</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19175</guid>
      <author>Tacettin Gökhan ÖZÇELİK</author>
      <description>Batı’nın yaşadığı Aydınlanma sonrasının ürünü olan modernite kavramının değerler sisteminde hiyerarşiler kurgulanmasını zorunlu kılması, Batı’yı kurucu dışarısı olarak kabul eden Batı dışı toplumların geleneksel düşünce yapılarında deformasyonlara sebep olmuştur. Gücün kullanımı yoluyla iktidarı elde bulundurmayı amaçlayan düşünceyi hayata geçiren Batı, Doğu toplumlarını şekillendirerek, imgeler ve söylemler üreterek bilgiyi işleyen ve bu yolla dünyanın gerçeklerini şekillendiren toplum olmayı başarmıştır. Doğu toplumlarının sahip olduğu değerleri elde etmek için Batı tarafından kurgulanan oryantalizmin doğası gereği sömürgeciliği bünyesinde barındırması şaşırtıcı olmamaktadır. Batı tarafından kurgulanan yapıda insan topluluklarının varlıklarını sürdürmeleri güç istenci neticesinde ortaya çıkan çatışmanın sonucuna bağlı olmaktadır. Medeniyetler arasında meydana gelen güç ve iktidar savaşları, modernizm sonrasında ötekileştirmelerin ve hiyerarşilerin kurgulanmasıyla şekillenmiş, sonuçta her toplum kendini ait gördüğü medeniyet kimliğinin gücünü artırma çabasına girişmiştir. Ancak bu güç istenci mevcut kaynakların adil paylaşımı yönünde şekillendirilmeyip diğer toplumun yok edilmesi pahasına, onun olanın da ele geçirilmesi şeklinde icra edildiğinden yok edici bir şekil almıştır. Bu çalışmada bilgiyi işleyen ve bu yolla Batı dışı toplumların sahip olduğu tüm maddi ve manevi değerleri rıza ve zor kullanma yoluyla ele geçirmeyi hedefleyen Batı’nın, araçsallaştırdığı oryantalizm kavramına karşı, Doğu’nun 19 ncu yy. sonlarından itibaren uygulamaya koymaya çalıştığı oksidentalizm kavramı açıklanmaya çalışılacaktır. Ancak bu karşı çıkışın aracı olarak Arap milliyetçiliği yerine evrensel bir dil olan Anadolu’nun geleneksel kültürel birleştiriciliği bir bakış şekli olarak sunulmaya çalışılacaktır. Anadolu’dan yüzyıllardır yükselen bu yanıt kendi içinde pozitivizm, tikelliklere saygı, ötekini değiştirmeye çalışmadan kabul etmeyi içermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Fatma Aliye Hanım’ın Romanlarında Din Algısı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19322</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19322</guid>
      <author>Mehmet ÖZDEMİR, Ozan ALEVLİ</author>
      <description>Tanzimat Fermanı ile birlikte Osmanlı’nın Batı medeniyetine dâhil olma çabası, fikir hayatından sosyal hayata çeşitli şekillerde yankı bulmuştur. Fatma Aliye Hanım’ın da eser verdiği Batılı tarzda roman, hikâye, makale, gazete ve dergi gibi türler edebiyatımızda bu dönemde görülmeye başlanmıştır. Birçok yazarımız eserlerinde insanların dine bakışlarını, onu nasıl ve ne ölçüde yaşadıklarını romanlarında işlemişlerdir. Tanzimat romancılarının 19. yüzyılda din algısını tespit etmek, dinin toplum içerisindeki algılanışlarını değerlendirmek, hem dönem gerçekliğini kavrama hem de roman ve toplum ilişkisi hakkında sonuçlara varmak için önem taşımaktadır. Fatma Aliye Hanım Türk edebiyatının ilk kadın romancısı olarak kabul görmektedir. Türk modernleşmesinin sembolü haline gelen kadın meselesi üzerinde geleneklere bağlı ve İslâmî bir bakış açısıyla durmuştur. Bu çalışmanın amacı Fatma Aliye Hanımın romanlarında din olgusunu hangi anlayış ve ölçüde ele aldığını tespit etmektir. Bu amaçla analiz sonuçları kendi içinde uygun alt başlıklarda tasnif edilerek verilmiştir. Çalışmada Fatma Aliye Hanım’ın, Ahmet Mithat Efendi ile birlikte yazdığı “Hayal ve Hakikat” adlı romanı ile “Muhadarat”, “Refet”, “Udî” ve “Enîn” romanları incelenmiştir. Çalışma, nitel araştırma yaklaşımında tarama modeli ile oluşturulmuş ve çalışma bulguları doküman analizi ile toplanmıştır. Elde edilen veriler içerik analizi ile ortaya konmuştur. Fatma Aliye Hanım’ın incelenen romanlarında İslami atmosfer hissedilir. Roman kişilerinin konuşmalarında ve davranışlarında, İslam’ın etkisi çok açık bir şekilde görülür. Romanlarda Osmanlı - Türk geleneğine ve İslâmî değerlere dayalı bir ahlak anlayışı vurgulanır. İslami unsurlar özellikle Muhadarat ve Refet romanlarında yoğun olarak görülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Turkey and Syria from 2011 to 2013: From Intimacy to a Dilemma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19364</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19364</guid>
      <author>Hakan ÖZDEN</author>
      <description>Bu makalede, Türk-Suriye ilişkilerinin nasıl ortak tarihi ve kültürel bir geçmişten ortaya çıktığı ve iki taraf arasındaki ilişkilerin arka planından bahsedilmekle birlikte, Arap Baharı sonrası iki ülke arasında gerginlikleri derinleştiren yapısal ve siyasi sebepler incelenmiştir. 2000 yılında Suriye'de Bashar al-Assad'ın iktidara gelişi ve 2002 yılında Türkiye'de Adalet ve Kalkınma Partisi'nin yükselişi ile ikili ilişkiler yeni bir boyut kazanmıştır. Bunun ardından, Türkiye ve Suriye arasındaki ilişkileri geliştirmek için siyasi ve ekonomik işbirliği anlaşmaları yapılmıştır. Öte yandan, Suriye’de Arap Baharı’nın ortaya çıkması ve yayılmasıyla, Türkiye bölgede yaşanmakta olan krizle ve yeni gelişmelerle yüz yüze gelmiş ve iki ülke arasındaki gerginliğin azaltılmasındaki devamlılık mümkün olmamıştır. Türkiye başlangıçta Assad yönetimine, politik reformları gerçekleştirmesi için çağrıda bulunmuş ve Türkiye'nin de dâhil olduğu bölgesel ve uluslararası aktörler ülke içindeki krizin barışçıl bir çözümü için aracılık yapmaya çalışmıştır. Çeşitli toplantılar ve konferanslar sonrasında altı maddelik Annan Planı hazırlanmış ancak Suriye krizine somut çözüm üretilmesine yönelik tüm girişimler başarısız olmuştur. Bu çıkmaz karşısında yaşamış olduğu hayal kırıklığı ve kendi sınırının hemen yanı başında cereyan eden gelişmeler, Türkiye’nin kendisini daha yalnız hissettiği bir ortam yaratmış ve Suriye krizinin neden olabileceği olası siyasi, ekonomik, sosyal sorunları tekrar gözden geçirip daha geniş bir bakış açısı geliştirme gerekliliğini ortaya koymuştur. Tüm bu veriler ışığında, bu çalışma, bölgesel ve küresel aktörlerin, hem bölgesel hem de küresel etkileri olan Suriye krizine barışçıl ve etkin çözüm üretme konusuna yetersiz kalmış olmaları ve bu süreçte Türkiye ve Suriye arasındaki ilişkilerin boyutunun nasıl değişime uğradığı konularına odaklanmaktadır. Bununla birlikte çalışma, krizin doğasına yönelik farklı bakış açılarını tanımlayıcı ve analiz edici özellikler ortaya koymaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Atık Camlardan Cam Beton Üreterek Mimari ve Dekoratif Amaçlı Olarak Yararlanma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19231</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19231</guid>
      <author>Servet ÖZÜNAL</author>
      <description>Atık malzemeler her zaman bir çevre sorunu olmuştur. Atık malzemelerin toplanması ve depolanması ise bir maliyeti ortaya çıkarmıştır. Bu maliyet, doğal kaynakların doğrudan tüketilmesi sonucunda ortaya çıkan maliyetin yanında daha ekonomik bir yapıya sahiptir. Her geçen gün doğal kaynaklarımız tükenmekte olup, bu doğal kaynaklardan gelecek kuşakların yararlanmasında ve çevre kirliliğinin azaltılmasında geri dönüşüm/kazanım önemli bir rol oynamaktadır. Tüm atıkların geri kazanımın da olduğu gibi cam geri kazanımı da çok önemlidir. Atık malzemelerden olan cam, hammadde olarak koku ve tat vermemesi, şeffaf bir görünüme sahip olması, ambalajının diğer plastik ya da kâğıt ambalajlar gibi bozulmaması gibi nedenlerden dolayı, kullanım alanı oldukça yaygındır. Atık malzeme olan camın geri dönüşümde kullanımı ile ilgili yapılabilecek çalışmalardan biride camın beton agregası olarak kullanılmasıdır. Bu şekilde özellikle mimari ve dekoratif amaçlı beton uygulamaları yapılabilir. Araştırmamızda üç farklı renkte ve dört farklı miktarda atık camla harç üretilerek alkali-silika reaksiyonuna camların etkisi araştırılmış ve atık camların ekonomiye tekrar kazandırılabilmesi amaçlanmıştır. Atık cam agregaların tane boyutu ve miktarının alkali-silika reaksiyonuna etkisinin çok önemli olduğu ve bu oranların değişmesinin camlı beton üzerinde genleşmelere neden olduğu görülmüştür. Dekoratif amaçlarla üretilen camlı beton elemanlarda cam miktarı ve tane boyutunun optimum düzeyde tutulması durumunda, üretimler yapılabileceği görülmüştür. Camın, betonda önlemler alınarak mimari ve dekoratif amaçlı olarak kullanılması hem ekonomi, hem de çevre görselliği bakımından uygun olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Antakya'da Restore Edilen ve Edilecek Yapılar Üzerinde Çevrenin Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19468</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19468</guid>
      <author>Mehmet PINAR</author>
      <description>Bu çalışmada, Antakya’da restore edilen ve edilecek tarihi yapılar üzerinde çevrenin olumsuz etkileri incelenmiştir Antakya ilçesi Hatay ilinin yanı sıra Anadolu’nun tarihi ve kültürel belleğini bünyesinde taşıması bakımından özel bir yere sahiptir. Antakya’daki tarihi eserlerin korunarak gelecek nesillere aktarılması Antakya’nın Anadolu sanat ve mimarisindeki yerinin öne çıkarılmasında önemli bir etkiye sahip olacaktır. Tarihi yapılar yapıldıkları dönemlerin sosya-kültürel, ekonomik ve mimari izlerini taşırlar. Buradan hareketle tarihi yapılar toplumsal belleğimizin ve kültürel mirasının oluşması bakımından oldukça önemlidir. Korunan her bir yapı hiç şüphesiz ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmişliğimize önemli bir katkı sağlayacaktır. Şehirlerimizdeki geçmişin dokusunu ortaya çıkartabilmek tarihsel çevreye bütüncül bir yaklaşımla mümkündür. Tarihi ve Kültürel sürekliliğin sağlanması ve geleceğe taşınması onlar için gerekli restorasyon ve konservasyon işlevinin tam yapılmasıyla sağlanabilir. Yapılar restore edilirken yalnız yapı merkezli koruma değil onları meydana getiren ve çevrelerinde barındırdıkları değerler bütünüyle korunması amaçlanmalıdır. Yapıların sürdürülebilir korunması için doğru işlevin verilmesi ve verilen işlevin çevre özellikleri ile uyumlu olması gerekir. Ayrıca çevresel sorunlar ve etkiler iyi analiz edilmeden yapılacak olan restorasyon ve konservasyonlar ileriki yıllarda yapıya olumsuz etkileri olacaktır. Yapılarda olumsuz etkilerin en aza indirilebilmesi için tarihi yapılardaki müdahale öncesinde mutlaka disiplinler arası çalışmaya özen gösterilmelidir. Bu çalışmamızın amacı Antakya’da restore edilen ve edilecek olan yapıların çevresel durumlarının göz önüne alınarak restorasyon yapılmasını sağlamaktır. Bu amaç doğrultusunda çevrenin restore edilen /edilecek yapılar üzerine olumsuz etkisi kapsamlı olarak irdelenerek sorunların tekrarlanmaması için bir dizi çözüm önerilerinin sunulması hedeflenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ağaçbaşı Tabiat Parkı ve Yakın Çevresinin Coğrafi Özellikleri İle Ekoturizm Olanaklarının Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19428</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19428</guid>
      <author>İbrahim SEZER</author>
      <description>Tabiat parkları barındırdıkları başta doğal çekicilikler olmak üzere tarihi, kültürel ve estetik açıdan ilgi çekici güzellikleriyle, pek çok ziyaretçiyi kendilerine çekmektedirler. Bu durum tabiat parklarının, belirli kriterlerin göz önünde bulundurularak rekreasyonel ve turistik açıdan insanların kullanımına açılmasına zemin hazırlamaktadır. Böylelikle tabiat parkları hem günübirlik rekreasyonel kullanımlara hem de ekoturizm gibi turizm aktivitelerine ev sahipliği yapabilmektedir. Doğu Karadeniz Bölümü’nde yer alan Giresun ilinde, barındırdığı doğal ve beşeri kaynaklarıyla dikkati çekmeye başlayan; ekoturizm gibi turizm türleri ve rekreasyonel kullanımlar açısından potansiyeli oldukça yüksek tabiat parklarından birisi de Giresun Merkez ilçe İnişdibi Beldesi Çavlaktepe mevkiindeki Ağaçbaşı Tabiat Parkı Parkıdır. Sözü geçen tabiat parkı ve yakın çevresi, gerek ilgi çekici topoğrafyasıyla, yayla havası olarak adlandırılan tertemiz ve klimaterapi açısından uygun klimatik ortamıyla, zengin bitki örtüsü ve yabani hayvan varlığıyla, bu çevrede bulunan başta Ağaçbaşı Yaylası olmak üzere birçok yayla ve oba yerleşmelerindeki yöresel kültürel çekiciliklerle değerlendirilebilecek düzeyde ekoturizm potansiyeli barındırmaktadır. Yaptığımız saha araştırmalarına göre tabiat parkı ve yakın çevresinde, koruma-kullanma dengesini ve sürdürülebilirlik ilkesini dikkate almak şartıyla doğa yürüyüşü, botanik turu, jeep safari, foto safari, at safari, bisiklet safari, yaban hayatı gözlemciliği, kamp-karavan turizmi, çim kayağı, yamaç paraşütü, yayla turizmi, dağ turizmi gibi birçok ekoturizm aktivitesinin gerçekleştirilebileceği kanısındayız. Bunun yanı sıra bu çevrede kış turizmi, kültür turizmi, sağlık turizmi gibi turizm türleri için uygun ortamlar bulunmaktadır. Bütün bunlar gerçekleştirilirken, koruma-kullanma dengesine dikkat edilmesi, yapılacak turistik düzenlemelerin ve aktivitelerin, tabiat parkının özgünlüğüne uygun olması en önemli hususlardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sinema ve Avangart Sanat Hareketlerinin Kesişim Noktasındaki Belgesel Yapımlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19520</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19520</guid>
      <author>Şermin TAĞ KALAFATOĞLU</author>
      <description>Sinemanın yükselişiyle birlikte bütün diğer sanat kolları bundan etkilenmiştir. Sanatçılar bulundukları sanat kolunu ve kendi rollerini sinemanın getirdiği yeni anlatım olanakları çerçevesinde gözden geçirmiş; kimisi de sinema alanında çeşitli deneysel çalışmalarda bulunmak üzere harekete geçmiştir. Başta ressamlar olmak üzere, heykeltıraşlar, müzisyenler, yazarlar, mimarlar ve fotoğrafçılar 1920’li yıllarda ortaya çıkan sinema kulüplerinde bir araya gelerek filmler üzerine görüşlerini ifade etmişler kendi deneysel çalışmalarını sergilemişlerdir. Sanatçılar, yaptıkları çalışmalarında sinemanın kurgusal anlatım yapısının yerine ışığın, çeşitli formların hareketlerinin kompozisyonu ve dokular üzerinde odaklanmaktadırlar. Deneyselliğin ön planda olduğu ilk çalışmalarda soyutlamalar göze çarpmaktadır. Bu çalışmalar belgesel yapımlardan uzak görülmekle birlikte gerçeklikle bir bağlantıları bulunmaktadır. Sanatçılar ilk aşamada gerçeklikten yola çıkmaktadırlar. Ortaya koydukları çalışmaları, bu gerçekliğin üzerlerinde yarattığı izlenimlerin dışavurumudur. Her türde gerçeklik sanatçıların soyutlamalara da yaslanan belgesel film çalışmalarına kaynaklık edebilmektedir. Bu çalışma çerçevesinde özellikle deneysel çalışmalar odağında belgesel yapımlar gerçekleştiren yönetmenler ve yapımları üzerinde durulmaktadır. Bunlar: İsveçli avant-garde sanatçı ve film yapımcısı Viking Eggeling; Alman ressam, grafik sanatçısı, avangart sanatçı, film yönetmeni Hans Richter, Fransız ressam, heykeltıraş ve film yapımcısı Fernand Léger, Amerikalı ressam ve fotoğrafçı Charles Sheeler ile Amerikalı fotoğrafçı ve film yapımcısı Paul Strand’dır. Belgesel yapımlarında görülen avant-garde yaklaşımlar Eggeling, Richter, Léger, Sheeler ve Strand’ın ortaya koydukları çalışmalar çerçevesinde değerlendirilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de Popüler Kültürün Muhafazakârlaşması ve Eğlence Kültürünün Siyasallaşması Üzerine Bir Deneme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19180</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19180</guid>
      <author>Soyalp TAMÇELİK</author>
      <description>Bu araştırmanın konusu, Türkiye’nin popüler kültüründe yaşanan muhafazakârlaşmanın ve bununla ilintili eğlence kültüründe görülen siyasallaşmanın tesirleri incelenmiştir. Araştırmanın temel amacı ise Türkiye’de siyasal alanda yaşanan muhafazakârlaşma sürecinin, eğlence kültürüne ne gibi tesirleri olduğunu göstermektir. Bundan dolayı ele alınan bu çalışma, iletişim teorileri arasında Marshall McLuhan’ın ‘Global Köy’ kuramı ile ilişkilendirilerek, Türkiye’deki eğlence kültürü, muhafazakâr değerler ve yaşanan değişimin esasları üzerinde durulmuştur. Araştırmanın kapsam sınırlılığı ise 2003 yılından günümüze kadar gelmektedir. Tanımlayıcı seviyede analiz yapılabilmesi için de McLuhan’ın kullanıcı-odaklı kamu etkileşimi yöntemi tercih edilmiş ve bundan hareketle Türkiye’de eğlence kültüründe yaşanan değişimin esaslarına bakılmıştır. Araştırmanın ana problematiği ise Türkiye’de eğlence kültüründe yaşanan değişken, dinamik, kontrolsüz ve sürekli güncellenen özelliği ile ne tür bir değişime uğradığına ilişkin cevap aranmıştır. Araştır¬manın temel varsayımıysa Türk eğlence kültüründe yaşanan radikal ve kısa süreli değişimin, aslında siyasal kültürle ilintili olduğuna ve eğlence zihniyetini yeniden inşa ettiğine dayanmaktadır. Araştırma sonucunda Türkiye’nin eğlence kültüründe yaşanan değişimin ve çeşitli toplumsal sorunlara karşı gösterdiği tepkinin, henüz üstesinden gelebilecek düzeyde olmadığıdır. Dolayısıyla ‘Yeni Türkiye’de, siyasal alanda yaşanan muhafazakârlaşmanın eğlence kültürüne de yansıdığı, ancak bu yansımanın karmaşık, değişik ve belirsiz olduğu tespit edilmiştir. Hâl böyle olunca Türk siyasal hayatında yaşanan değişimin, eğlence kültürünün yeniden tanımlanması ile birlikte belirlenebileceği düşünülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Geleneksel Dönemden Post-Modern Döneme Beden Anlayışının Değişimi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19405</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19405</guid>
      <author>Ferhat TEKİN</author>
      <description>Beden, 1980’li yıllardan beri sosyolojik çözümlemelerin merkezi konularından biri olarak önem kazanmaya başlamıştır. Sosyoloji bedeni sosyo-kültürel özellikleri çerçevesinde ele alarak toplumsal yönlerini vurgulamaya çalışır. Bu bağlamda dinlerin, iktidarların, ideolojilerin ve yaşam tarzlarının beden üzerindeki etkisi dikkate değer sosyolojik veriler sağlamaktadır. Bu makalede bedenin tarihsel süreç içerisinde toplumsal zihniyet ve anlayışlara bağlı olarak nasıl bir dönüşüm geçirdiği ele alınmaktadır. Bir başka deyişle geleneksel, modern ve post-modern olarak tanımlanan toplumların temel anlayışları çerçevesinde bedene nasıl yaklaştıkları; buna bağlı olarak her bir dönemde bedenin yeri ve öneminin ne olduğu ve geçilen tarihsel süreçlerde beden anlayışının hangi yönlerden değiştiği tartışılmaktadır. Öncelikle modern öncesi ya da geleneksel dönemde toplumsal hayatı büyük ölçüde etkileyen dinin (Hıristiyanlık özelinde) bedene nasıl yaklaştığı ele alınmıştır. Bedeni günahın kaynağı olarak gören din bedensel hazları ve istekleri aşağılayarak bedene bir yer biçmiştir. Dinler birtakım ritüeller, yasaklar ve giyinme biçimleriyle varlıklarını bedenler üzerinde göstermeye çalışır. Modernite ve sekülerleşmeyle birlikte beden dinin egemenliğinden çıkmış ve yepyeni bir yer edinmiştir. Beden modern dönemde artık aşağılanan, hor görülen ve günahın kaynağı olmaktan çıkarak beğeninin, arzunun ve hazzın kaynağına dönüşmüştür. Yanı sıra dinin denetim ve kontrolünden çıkarılan bedenin yeni efendisi artık modern devlet olmuş ve beden “biyo-politka”ların temel nesnesi haline gelmiştir. Post-modern dönem ya da tüketim kültüründe ise beden, bedensel bakım, gösteriş, kimlik ve sağlık boyutlarıyla öne çıkarak adeta bir özel mülk olmuştur. Post-modern kültürün beden anlayışı ne geleneksel ne de modern döneminkine benzer. Bu kültürde beden, dinin ve devletin nesnesi olmaktan ziyade tüketimin, hazzın ve gösterişin nesnesi olmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Platon’un Menon Diyalogunda Anamnesis Kuramı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19551</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19551</guid>
      <author>Vedi TEMİZKAN</author>
      <description>Bu çalışmada Menon diyalogunu ele alarak diyalogu bir bütün olarak kuran ana temanın ne olduğunu anlamaya çalışacağız. Bu zeminden hareketle, diyalogun bütünlüğü içinde birbirini kuşatan iki farklı sahne olduğunu; Sokrates’in köle ile olan diyalogunun, Menon ile diyalogunun bir minyatürü olduğunu; kendisi bunun açıkça bilincinde olmasa bile Menon’un da, Sokrates’in hipotez yöntemine dayalı olarak yürüttüğü araştırmaya katılmak suretiyle köle çocuk gibi ortha doksa bilgisi edindiğini öne süreceğiz. Bu açıdan bakıldığında, diyalogda mevcut olan poion ti sorularına dayalı hipotez yönteminin, anamnesis sürecine karşıt olmak bir yana onun vazgeçilmez bir öğesi olduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı anamnesis süreci, doksaları olan bir kişinin, sophosun yürüttüğü hipotez yöntemine dayalı bir araştırmada ortha doksa edinmesi aşaması ile başlamaktadır. Hem anamnesis kuramı hem de bu kuramın köle çocuk ile olan uygulaması dikkate alındığında, Menon diyalogunda söz konusu edilen anamnesis türünün dianoetik anamnesis olduğu görülmektedir. Bu anamnesis türü, ortha doksanın edinilmesi sürecini açıklamaktadır. Bunun yanında, biri diyalogun başında, diğeri sonunda yer alan iki farklı benzetmeyle, noetik anamnesise de işaret edilmektedir. Menon ve Larissa yolu hakkında verilen örneklere bakıldığında, burada epistemenin nesnenin doğrudan deneyimi olarak tarif edilmesi, bu benzetmelerde epistemenin noetik anamnesise karşılık geldiğine işaret etmektedir. Bu durum, birbirine refere eden bu iki benzetmenin, üst düzey bir bilgi olan epistemeyi duyulur dünyadan bir örneğe benzeterek anlatmak amacıyla verildiğini göstermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Erzurum ve Çevresi Tunç Çağı Yerleşmeleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19394</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19394</guid>
      <author>Yasin TOPALOĞLU</author>
      <description>Doğu Anadolu, yüksek ve engebeli coğrafyası nedeniyle doğu ile batı ve kuzey ile güney arasında önemli geçitlerin bölgesidir. Bu zorlu coğrafyada yerleşimler Paleolitik Çağ’dan itibaren görülse de asıl organize yerleşimlerin Tunç Çağı ile birlikte başladığı anlaşılmaktadır. Bu dönemde Doğu Anadolu’yu da içine alan yeni bir kültürün ortaya çıktığı görülmektedir. M.Ö. IV. binin sonlarından M.Ö. II. binin başlarına kadar etkinliğini koruyan Kafkaslardan Fırat’a kadar uzanan coğrafyada görülen bu kültür, çok çeşitli isimlerle adlandırılmaktadır: Karaz Kültürü, Khirbet Kerak Kültürü, Kura-Aras Kültürü, Eski Transkafkasya Kültürü, Doğu Anadolu’nun Erken Bronz Çağı Kültürü, Erken Transkafkasya Kültürü, Kırmızı-Siyah Açkılı Keramik Kültürü, Yanık Kültürü, Verimli Hilal Dışındaki Kültür, Transkafkasya'nın Eneolitik Kültürü bu isimlendirmelerden birkaçıdır. Bizlerin Karaz ismini tercih ettiğimiz kültür için orijin bölgesi olarak ileri sürülen Erzurum ayrı bir öneme sahiptir. Erzurum’da bu çağa tarihlendirilen, 9’u kazı çalışmalarıyla 75’i yüzey araştırmaları ile tespit edilen, 83 merkez bilinmektedir. Bu merkezlerden genellikle ovadaki höyükler kazılmış olmasına rağmen, merkezlerin büyük bir kısmını 2000 m. üzerinde stratejik konuma sahip kaleler oluşturmaktadır. Bu merkezlerin sahip olduğu stratejik konum daha sonraki dönemlerde de kullanılmasının temel nedenidir. Bu nedenledir ki Erzurum bölgesinde Geç Kalkolitik / İlk Tunç Çağı ile birlikte başlayan organize yerleşimler istisnalar hariç aralıksız olarak Ortaçağ’a kadar devam etmiştir. Bu makale ile bölgenin belki de ilk organize yerleşimlerin görüldüğü Tunç Çağı’ndaki durumu değerlendirilmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Limonlu ve Alata Havzalarının (Mersin-Erdemli) Jeomorfometrik Analizi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19257</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19257</guid>
      <author>Muhammet TOPUZ, Murat KARABULUT</author>
      <description>İnsanoğlunun üzerinde yaşamını şekillendirdiği farklı topografyalar, güncel ve teknolojik veriler kullanılarak Jeomorfometrik analiz yöntemleriyle daha iyi bir şekilde anlaşılır. Bu bakımdan Limonlu ve Alata havzalarının gelişim süreçlerinin jeomorfometrik indisler yoluyla anlaşılmasının amaçlandığı çalışmada; ilk olarak çalışma sahasına ait bir sayısal yükseklik modeli (SYM) oluşturulmuş; belirlenen jeomorfometrik indis hesaplamaları, bu model üzerinden gerçekleştirilmiştir. Çalışmada kullanılan morfometrik analizler; Akarsu-Boy gradyan indeksi, drenaj yoğunluğu, akarsu sıklığı, Vadi tabanı-Vadi genişliği (Vf) Oranı indeksi, havza şekil oranı, ısı yükleme indeksi, yüzey-alan oranı indeksi, yüzey-şekil oranı indeksi, topografik pürüzlülük indeksi, topografik bileşke indeksi, hipsometrik eğri ve integral değeri, eğim pozisyonu sınıflamasıdır. Jeoloji haritasından faydalanılarak litolojinin havza oluşum ve gelişimine etkisi değerlendirilmiştir. Sonuçlar drenaj yoğunluğu üzerinde litolojinin önemli bir rol oynadığını göstermiş; Ofiyolit birimler üzerinde yer alan Alata Deresi’nin 0.34 km/km2 drenaj yoğunluğu indeks değerine karşın; kireçtaşları üzerindeki Limonlu için drenaj yoğunluğu indeks değeri 0.17 km/km2 olarak hesaplanmıştır. Aşınım seviyesini gösteren bir parametre olarak Hipsometrik integral değeri Limonlu havzası için 0.64 ve Alata için 0.54 olarak hesap edilmiştir. Sonuç olarak; havzaların gelişiminde litolojinin etkisinin büyük oranda belirleyici olduğu; komşu akarsuların benzer özelliklerinin yanında farklılaşan yanlarının da bulunduğu tespit edilmiştir. Ancak bunlardan en önemlisi her iki havzada da geniş bir yer kaplayan Karaisalı kireçtaşı formasyonunun kalınlığının her yerde aynı olmaması; doğu-batı doğrultusunda değişken bir kalınlığa sahip olmasıdır. Karaisalı Kireçtaşı Formasyonu doğudan batıya doğru giderek artan bir kalınlığa sahip olması, havzaların aşınım özelliklerini etkilemektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kurumsal Sosyal Sorumluluk Algısına Satış Personeli Açısından Farklı Bir Bakış: Sivas İlinde Bir Araştırma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19149</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19149</guid>
      <author>Murat Fatih TUNA</author>
      <description>Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) üzerine yapılan çalışmalar tarandığında genellikle konunun firmalar açısından ele alındığı görülmektedir. Satış personellerinin müşteri tutumunun şekillenmesinde ve şirket itibarının müşteri üzerinde birincil elden oluşturulmasında büyük önemi vardır. KSS faaliyetlerinin sağlıklı bir iletişim sürecinde aktarılması ve verimliliği açısından bakıldığında da satış personellerinin Kurumsal Sosyal Sorumluluk algısı daha da önem kazanmaktadır. Bu çalışma nispeten farklı bir bakış açısıyla Sivas ilindeki beyaz eşya ve tüketici elektroniği sektörlerinde çalışan satış personelinin kurumsal sosyal sorumluluk algısını araştırmayı amaçlamaktadır. Beyaz eşya ve tüketici elektroniği sektörlerinin birbirlerini tamamlayan teknoloji yoğun ve inovatif sektörler olmasından ve bu iki sektör arasındaki endüstriyel yakınsamadan dolayı, bu sektörlerin satış personeli örneklem grubu olarak belirlenmiştir. Bu amaçla katılımcılara 22 sorudan oluşan bir anket hazırlanmış ve 111 satış personeline uygulanmıştır. Anketten elde edilen veriler kümeleme analizine tabi tutulmuş ve kümeler öklidyen uzaklıkların kullanıldığı K-Ortalamalar yöntemi ile oluşturulmuştur. Böylelikle satış personelinin kurumsal sosyal sorumluluk profilleri ile nitelikleri belirlenmiş ve böylelikle kurumsal sosyal sorumluluk algısının bir satış personelinin profilini belirlemede ayırıcı bir etkisinin olduğu saptanmıştır. Doğru ayrımın yapılabilecek küme sayısı üç olarak belirlenmiştir ve ayrıca kurumsal sosyal sorumluluk algısına sahip olan çalışanların 21 yaş ve altında oldukları ortaya çıkmıştır. Çalışmanın, satış personelinin kurumsal sosyal sorumluluk algısına odaklanan diğer çalışmalara rehberlik edeceği düşünülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sürdürülebilir Kentleşme Politikaları ve Türkiye</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19417</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19417</guid>
      <author>Polat TUNÇER</author>
      <description>Kentleşme Türkiye’nin temel sorunlarından birisidir. Zira düzenli ve planlı bir kentleşme kette yaşayanların yaşam standartlarının yükselttiği gibi temel ihtiyaçların da kolaylıkla karşılanmasını sağlar. Türkiye’de nüfusun büyük bir çoğunluğu kentlerde yaşamaktadır. Sanayileşmeyle birlikte başlayan kentleşme süreci hız kesmeden devam etmektedir. Kentlere hem çağdaş bir görünüm kazandırılması hem de kentte yaşayanların ihtiyaç ve beklentilerinin karşılanabilmesi için kentleşmenin sürdürülebilir olması gerekir. Bu nedenle konu, beş yıllık kalkınma planlarında konu ele alınmış ve ülke ihtiyaçlarına ve çağdaş gelişmelere göre planlanmıştır. Ancak sorun planlamadan ziyade uygulamadadır. Diğer yandan kentleşme politikalarının sürdürülebilir olması, son derece önemlidir. Bunun içinde ülkede politik ve ekonomik istikrarın bulunması gerekir. Zira iktidarın sık sık değişmesiyle oluşan siyasi istikrarsızlık kalkınma planlarında gözetilen hedeflere ulaşılmasını engeller. Kentleşme ile ilgili bir bakanlık bulunmasına ve kentleşme politikası ile ilgili hedeflere hükümet programlarında da yer verilmesine karşın, kentleşme politikalarının başarılı olduğu pek söylenemez. Bu başarısızlığın siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik ve hukuksal boyutları bulunmaktadır. Kentleşme, sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan bir olgu olup, ortaya çıkardığı fırsat ve tehditlerin değerlendirilebilmesi ve sürdürülebilir bir kentleşmenin sağlanabilmesi için yapılan planların hukuk düzeni içiresinde tavizsiz ve kararlı bir şekilde uygulanması gerekir. Kalkınma Planları incelendiğinde görülür ki planlı dönemin başlarında Türkiye’de kentleşme yönetilmesi gereken önemli bir süreç olarak görülmemiş ve planlarda da yer verilmemiştir. Sonraki yıllarda ise kentleşmenin ortaya çıkardığı sorunlar artık görmezden gelinemeyecek kadar ağırlaşmış ve kronikleşmeye başlamıştır. Böylece, bu dönemdeki Planlarda bol bol kentleşmenin ortaya çıkardığı sorunların tespiti yapılmış ve alınacak önlemler dile getirilmiştir. Ancak ne yazık ki pek çok planda aynı tespitler ve alınacak tedbirler sürekli yinelenmiştir. Planlarda zaman zaman kentleşmeyle ilgili sorunların çözülemediği ve uygulama eksiklikleri de dile getirilmiştir. Ancak son birkaç Kalkınma Planında kentleşmeyle ilgili ana başlıklar açılmış ve konuya önem verildiği izlenimi verilmiştir. Ancak bu son dönem içinde aynı tespit yapılabilir. Planlarda konu ne denli ciddi ele alınmış olsa da uygulamalarda önemli eksiklikler mevcuttur. Bu olguyu doğuran sebeplerden biri yasal düzenleme ve hukuki uygulamaların yetersizliği olmakla birlikte asıl sorunun ahlakî, kültürel ve sosyal boyutta yattığını vurgulamak gerekir. Bu konu ayrı bir araştırma konusu olup, makalemin sınırlarını aşmaktadır. Biz bu makalede Türkiye’deki kentleşme politikalarını sürdürülebilirlik bağlamında ele alacağız. Konu, beş yıllık kalkınma planları ve AB ilerleme raporları çerçevesinde değerlendirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlkokul 4. Sınıf Öğrencilerinin Okuma ve Yazma Kaygılarının Çeşitli Değişkenler Açısından İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19421</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19421</guid>
      <author>Mustafa YILDIZ, Sümeyra CEYHAN</author>
      <description>Araştırma, ilkokul dördüncü sınıf öğrencilerinin okuma ve yazmaya yönelik kaygı düzeylerinin çeşitli değişkenlere göre incelemek ve okuma kaygısı ile yazma kaygısı arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. İlişkisel tarama modeli ile yürütülen bu çalışmada, öğrencilerin okuma ve yazma kaygıları, cinsiyet, anne ve baba eğitim düzeyleri, okul öncesi eğitim alma durumu ve kitap okuma alışkanlığına göre incelenmiştir. Araştırmanın örneklemini Ankara ili Sincan ilçesinde belirlenen bir ilkokulda öğrenim gören 317 dördüncü sınıf öğrencisi oluşturmaktadır. Araştırma için gerekli veriler, öğrencilere ait demografik bilgilerin yer aldığı Kişisel Bilgi Formu, Çeliktürk ve Yamaç (2015) tarafından ilkokul ve ortaokul öğrencilerinin okumaya yönelik kaygılarını belirlemek amacıyla geliştirilen Okuma Kaygısı Ölçeği’ ve Özbay ve Zorbaz (2011) tarafından Türkçeye uyarlanan ‘Yazma Kaygısı Ölçeği’ ile elde edilmiştir. .Araştırmadan elde edilen bulgulara göre ilkokul 4.sınıf öğrencilerinin okuma kaygıları, cinsiyet ile anne ve baba eğitim düzeylerine göre anlamlı farklılık göstermezken, okul öncesi eğitim alanların ve her gün kitap okuyanların okuma kaygılarının diğerlerinden düşük olduğu belirlenmiştir. Araştırmadan elde edilen diğer bulgulara göre ise, ilkokul 4.sınıf öğrencilerinin yazma kaygıları, anne ve baba eğitim düzeylerine göre anlamlı farklılık göstermezken, okul öncesi eğitim alanların, her gün kitap okuyanların ve cinsiyeti kız olanların yazma kaygılarının anlamlı düzeyde düşük olduğu tespit edilmiştir. Araştırmada okuma ve yazma kaygıları arasında pozitif yönlü ve orta düzeyde bir ilişkinin var olduğu tespit edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Aile Yapısında Evlilik Öncesi Süreç Etkisi Görücü ve Flört Tipi Yapılanma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19514</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19514</guid>
      <author>A. Muhsin YILMAZÇOBAN</author>
      <description>Evlilik ve aile iki önemli kavram ve kurumdur. Aile kadın ve erkeğin evlilikleri ile kurulur. Kısacası kişilerin ve toplumun hayatında aile öncesi evlilik kurumu, evliliğin sonrası aile kurumu yer alır. İki kurumda birbirinin başlangıcı ve sonucu olarak aynı sürecin içerisinde yer alır. Genellikle bilinen ailenin nicel özellikleriyle tasnifinin yapıldığı çekirdek ve geniş aile modelleridir. Ancak aile tasnifi işlevlerine göre yapılmalı ve aile yapıları Bireyci aile ile Bütünlükçü aile tipleştirmesiyle (Yılmazçoban: 2008 ) analiz edilmelidir. Konuya işlevci ve ikili aile tipleştirmesi ile bakılarak evlilik öncesi sürecin aile yapılarına etkisi incelenecektir. Aile yapılarını genel bir ayrıma tabi tutarak Doğu ve Batı ailesi ayrımıyla aile yapıları da tam bu formlarda görülmemekle birlikte, Geleneksel ve Modern aile olmak üzere iki ana tipte incelenmiştir. Günümüz toplum yapısında evlilik öncesi süreçte görülen iki temel ilişki biçimi Görücü Usulü ve Flört tarzıdır. Batının etkilediği hızlı toplumsal değişme süreci altında sağlıksız ve çarpıklıklara uğramış da olsa genellikle Görücü ve nadiren Flört ile ona yakın formlarda yapılan evlilikler ve kurulan aileler sonrasında da bu iki tipin farklı özelliklerini göstermektedir. Böylece bir taraftan Batı ilişki tarzı olan flörtün, diğer taraftan da görücülüğün flörte yakınlaşan forma dönüşmesiyle yaşanan süreçten aile yapıları olumsuz etkilenmektedir. Evlilik öncesinde flört tarzı ile kurulan arkadaşlıklarda evlilik adayı erkek ve kadın az ya da çok flört ilişkisinin belirlediği kendi yapısına özgü modern ya da moderne yakın ölçekte olan kurallarına uyarlar. Görücü usulü ile ilişki yürüten erkek ve kadın ise görücülük ilişkisinin belirlediği kendi yapısına özgü geleneksel ya da geleneğe yakın ölçekte belirlenmiş olan kurallarına uyarlar. Böylece yaygınlaşan ilişki türünün kurallarına ait olan farklı bir yapı oluşur. Ailelerin kurulmasından sonra da farklı ilişki biçimlerine göre evlilik adaylarının benlik ve kimlikleri farklılaşmaktadır. Evlilik sonrası aile yapılarını kavramlaştıracak olursak, Görücü Usulü Aile ve Flört Tarzı Aile olarak ayrımlaştırıp adlandırabiliriz. Olumsuz etki bir taraftan zihniyet dünyasına diğer taraftan da iletişim, ilişki, tutum, davranış ve davranımlara kadar varan sonunda ise aile yapılarının değişmesine sebep olan köklü çelişki ve tutarsızlıklar göstermektedir. Çalışmada amaçlanan evlilik öncesi süreçlerin kurulan aile yapılarını hangi değer ve normlarla değiştirebildiğini anlamlandırarak evlilik öncesinin sonrasını etkilediği, yönlendirdiği ve böylece aile yapılarının değişip farklılaştığı olgusunu açıklamaktır. Evlilik adayları ve aileler tercih ettikleri görücülük ve flört ilişkileriyle aile modellerinin ve sonrasındaki hayat tarzlarının etkileneceğinin farkına vararak farkındalık ilişkisiyle ailelerini kurmaları konusunda bilinçlendirilmelidir. Bu alanda yoğun ve yaygın evlilik ve aile eğitimleri verilmelidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hollywood Sinemasında Kolektif Hafızanın Oluşturulması: The Alamo Filminin İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19446</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19446</guid>
      <author>Fadime YILMAZ</author>
      <description>Kolektif hafıza son zamanlarda sosyal bilimler açısından önemli bir terim haline gelmiştir. Bu terimi ilk ortaya atan isim olan Maurice Halbwachs terimi “bir grubun üyeleri tarafından paylaşılan ve hem o grubun kimliğini belirleyen hem de grup üyeleri arasında birliği sağlayan ortak tarih algısı” (Halbwachs, 1992: 81) olarak tanımlar ve bir bireyin kişisel hafızası ve bir toplumun kolektif hafızası üzerindeki toplumsal etkiye vurgu yapar. Bireyin hafızası topluma bağlı olarak ve toplum içerisinde ortaya çıkar, bu yüzden herkes hatırlamak için başkalarına ihtiyaç duyar. Kolektif hafıza olmadan bireysel hafıza da olmaz. Kolektif hafıza grup kimliğinin ve birliğinin oluşmasına yardımcı olur. Bir milletin ortak tarihiyle ilgili kolektif hafıza oluşturulduğunda, milliyetçilik duyguları güçlenir. Bu çalışmanın amacı, bir toplumdaki kolektif hafızanın önemine ve Amerikan toplumunda kolektif hafızanın oluşmasında Hollywood sinemasının rolüne değinmektir. Hollywood sineması özellikle 11 Eylül saldırılarından beri Amerikan milliyetçiliğini besleyerek bir kolektif hafıza oluşturmaya çalışmaktadır. Bu çalışmada 11 Eylül saldırılarından sonra Amerikan halkına şanlı tarihlerini hatırlatmak ve kolektif bir hafıza oluşturmak için çekilen The Alamo filmini detaylı bir şekilde incelenecektir. The Alamo filminde Amerikan halkını ve ordusunu yücelten pek çok imge vardır. Amerikan askerlerinin cesaretlerine ve vatanseverliklerine şahit olduğumuz bu filmde her Amerikalının ülkesi söz konusu olduğunda bütün dünyaya meydan okuyabilecek kadar cesur ve yetenekli olduğuna şahit oluruz. Ayrıca bu film Amerikan halkına ülkeleri için gerektiğinde savaşmazlarsa yok olacaklarına dair bir uyarı niteliği de taşır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Malazgirt İlçesi’nin (Muş) Nüfus Coğrafyası (2015)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19303</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19303</guid>
      <author>Murat YILMAZ</author>
      <description>Bu çalışmada Malazgirt İlçesi’nin nüfus ve gelişimi ve günümüzdeki nüfus özellikleri incelenmiştir. İlçenin nüfus özellikleri irdelenirken en yeni istatistikî bilgilere başvurulmuştur. 1927 ile 2014 yılları arasında Malazgirt İlçesi’nin nüfusu 6894 kişiden 55804 kişiye çıkmıştır. Yani ilçe nüfusu 88 yılda % 709 oranında (8,1 kat) artmıştır. Aynı dönemde ülke nüfusunun % 451 oranında arttığını göz önüne aldığımızda Malazgirt’te nüfus artışının ülke geneline göre daha hızlı olduğu görülmektedir. İlçede nüfus artışının ülke geneline göre daha yüksek olmasının başlıca nedeni doğum oranını yüksek olmasıdır. Aslında ilçe dışarıya yönelik göçlerden dolayı sürekli nüfus kaybetmektedir. Dolayısıyla Malazgirt’te gerçek nüfus artış hızı daha yüksekken göçlerden dolayı bu oran rakamlara tam anlamıyla yansımamıştır. İlçeden dışarıya yönelik göçler, Doğu Anadolu’nun genelinde olduğu gibi iş olanaklarının fazla olduğu batı illerine yönelmektedir. Çalışmada ilçeden dışarıya yönelik göçlerin seyri incelenirken Muş İli’ne ait verilerden yararlanılmıştır. Cinsiyet oranının bütün sayım dönemlerinde yüksek olduğu Malazgirt’te genç nüfus oranı yüksektir. Nitekim ilçede çocuk nüfus (0-14) toplam nüfusun yaklaşık % 40,6’sını oluşturmaktadır. Malazgirt’te çalışma çağındaki nüfusun oranı % 55 iken yaşlı nüfus oranı % 4,4’tür. Çocuk nüfus ve yaşlı nüfusun toplam nüfusun önemli bir kısmını oluşturduğu ilçede nüfusun bağımlılık oranı (%82) oldukça yüksektir. Bağımlı nüfus oranının fazla olması ilçede çalışan nüfusun üzerindeki yükün fazla olduğu anlamına gelmektedir. Günümüzde Malazgirt’te 6 yaş üstü nüfusun okuma-yazma oranı ülke ortalamasına göre daha düşüktür (2014 verilerine göre ülke ort: % 93,6 Malazgirt ort:% 88,7). Bu oranlar cinsiyetlere göre de önemli ölçüde değişmekte olup erkeklerde ülke ortalamasından % 1 düşükken kadınlarda bu fark oldukça fazla olup % 9,2’dir. 2014 yılı Türkiye’de nüfus yoğunluğu 95 iken bu değer Malazgirt’te oldukça düşük olup 36’dir. 2014 yılı itibariyle ilçedeki nüfusun % 36,5’i Malazgirt şehrinde yaşarken geri kalan nüfus kırsal yerleşmelerde yaşamaktadır. Kırsal yerleşmelerden Konakkuran, Adaksu, Beşçatak, Çayırdere, Gülkoru, Hasanpaşa, Hasretpınarı, İyikomşu ve Yaramış köyleri, nüfus miktarının fazla olmasıyla diğerlerinden ayrılmaktadır. Çalışan nüfusun tarım sektöründe yoğunlaştığı ( % 82) ilçede hizmetler ve sanayi sektörleri yeterince gelişmemiştir. Günümüzde oldukça genç bir nüfusa sahip olan Malazgirt İlçesi’nde yetersiz olan eğitim hizmetlerinin iyileştirilmesi ve istihdam olanaklarının arttırılması gerekmektedir. Genç nüfusun iyi eğitilmesi ve istihdam oranının arttırılması durumunda, insan kaynağı yöre ve ülke ekonomisine katkı sağlayacaktır. Şüphesiz ilçede eğitim kurumlarının (mesleki eğitim kurumları başta olmak üzere) arttırılması, turizm ve imalat sektörleri için gerekli altyapı yatırımlarının yapılması durumunda istihdam artacaktır. Aksi halde mevcut genç insan kaynağının yöre ve ülke ekonomisine önemli bir katkı yapması beklenemez.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Afrika Jeopolitiği ve ABD'nin Afrika Politikası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19138</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19138</guid>
      <author>Mehmet Ali YÜKSEL</author>
      <description>Afrika, içinde barındırdığı unsurlar ne olursa olsun her dönemde üzerinde bir güç mücadelesinin yaşandığı eylem alanı olmuştur. Soğuk Savaş’a kadar Avrupa ülkeleri arasında, Soğuk Savaş yıllarında da ABD ve SSCB arasında gerçekleşen bu güç mücadelesi, Soğuk Savaş sonrasında da ABD ve Çin arasında görülmeye başlamıştır. Coğrafi keşifler ile birlikte Avrupa politikasında karşılık bulan Afrika jeopolitiği, uzun yıllar boyunca ticari bir deniz yolu olarak limanları ve kıyı kolonileri ile önem arz etmiştir. Afrika toprakları, kıtanın içlerine doğru yayılan sömürgecilik faaliyetleri ile birlikte Avrupa’da gücün simgesi olarak algılanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında da ideolojik sürtüşmelere sahne olmuş ama rakip ideolojiler arasında bir tampon bölge gibi işlev görmüştür. Afrika jeopolitiği, yirminci yüzyılın sonlarından itibaren de enerji kaynakları, radikal gruplar ve rakip aktörlerin kıtaya yönelik politikaları tarafından şekillenmiştir. Çalışmada Afrika jeopolitiğinin uluslararası politika ortamında yaşadığı değişim ve bu değişime neden olan faktörler ele alınmaktadır. Daha sonra da değişen Afrika jeopolitiğinin ABD için ne ifade ettiği ve Afrika politikasına nasıl etki ettiği incelenmektedir. Çalışmanın amacı ABD açısından Afrika jeopolitiğine önem kazandıran durumları ve bu durumların ABD’nin Afrika politikasına nasıl yansıdığını ortaya çıkarmaktır. ABD - Afrika ilişkilerini jeopolitik açıdan analiz eden bu çalışma ABD’nin gelecekte nasıl bir Afrika politikası izleyebileceği hakkında bir öngörü oluşturabilecek niteliğe sahip olduğu için önem teşkil etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ortaokul Öğrencilerinin Vatan Kavramına İlişkin Metaforik Algıları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19492</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19492</guid>
      <author>Mehmet Nuri GÖMLEKSİZ, Ümmühan ÖNER</author>
      <description>Bireylerin vatan kavramının içerdiği manevi değerleri anlamaları ve vatan sevgisini kazanmaları oldukça önemlidir. Bu bilince sahip olmaları ancak küçük yaşlardan itibaren ailede ve okulda verilecek eğitimle sağlanabilir. Çalışmanın amacı ortaokul 5. 6. ve 7. sınıf öğrencilerinin vatan kavramına ilişkin algılarını metaforlar aracılığı ile ortaya çıkarmaktır. Bu amaç çerçevesinde, öğrencilerin vatan kavramına ilişkin olarak geliştirdikleri metaforların ortak özellikleri dikkate alındığında hangi kavramsal kategoriler etrafında toplandığı belirlenmeye çalışılmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu Elazığ il merkezinde bulunan Doğukent Ortaokulu, Tevfik Yaramanoğlu Ortaokulu, Mezre Ortaokulu’nun 5. 6. ve 7. Sınıflarında öğrenim gören 188 öğrenci oluşturmaktadır. Örneklem seçiminde “Kolay ulaşılabilir durum örneklemesi” kullanılmıştır. Araştırmaya gönüllü öğrenciler dahil edilmiştir. Araştırma kapsamındaki 188 öğrencinin 97’si kız, 91’i ise erkektir. Araştırma kapsamındaki öğrencilere “Vatan ……….. e/a benzer çünkü……….” biçiminde eksik bırakılmış bir cümlenin yer aldığı bir form verilerek görüşlerini yazmaları istenmiştir. Formlar öğrencilere sınıflarında elden dağıtılmıştır ve aynı şekilde toplanmıştır. Öğrencilerden akıllarına gelen ilk metaforu yazmaları istenmiştir. Metafor formunu tamamladıktan sonra vatan kavramına ilişkin geliştirdikleri metaforun gerekçesini yazmaları istenmiştir. Elde edilen veriler içerik analizine uygun olarak çözümlenmiştir. Öğrencilerin vatan kavramına ilişkin olarak geliştirdikleri metaforlar ve gerekçeleri göz önüne alınarak kategoriler belirlenmiştir. Öğrencilerin vatan kavramına ilişkin olarak geliştirdikleri metaforlar “güven ve dayanışma”, “önemli olma”, “özen” olmak üzere üç kategoriye ayrılmıştır. Vatan kavramına ilişkin olarak en fazla “ev” ve “aile” metaforları geliştirilmiştir. Öğrencilerin geliştirdikleri metaforlar incelendiğinde vatan kavramına ilişkin olarak olumlu düşüncelere sahip oldukları, vatan sınırları içinde kendilerini güvende hissettikleri, vatanın öneminin farkına vardıkları ve korunması gerektiğini düşündükleri belirlenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Dizilerini İzleyen Ülkeler İle Kültür Boyut Yakınlıkları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19288</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19288</guid>
      <author>Yelda ÖZKOÇAK</author>
      <description>Dünyayı küresel bir köy haline getiren televizyon izleyicilere, konuşacak ortak bir konu sağlarken, bireyi yerel, ulusal ve küresel ilişkilerin de içine konumlandırmaktadır. Kültüre etkileri üzerine ileri sürülen görüşe göre televizyon bireyleri, kitleleri, toplumları, milletleri birbirine yaklaştırmaktadır. Bu bağlamda tek dünya kültürü yaklaşımı iletişim, ulaşım ve ticaretteki gelişmelere dair gözlemlere dayandırılmaktadır. Farklı bir görüş ise televizyonun her toplumda insanları eşit derecede etkilemediği yönündedir. Çünkü kültürel etkileşim, toplumdan topluma ve insanların içinde bulundukları sosyal çevre, ekonomik durum ve kültürel altyapıya göre farklılık göstermektedir. Milli ve kurumsal kültürler arası etkileşimler üzerine eserleri bulunan Gerard Hendrik Hofstede (1983) milli ve bölgesel kültürel gruplaşmaların, toplumların davranışları üzerinde etkileri olduğunu çalışmalarında göstermiştir. Bu etkilenmeler göz önüne alındığında yabancı dizi ihraç eden ülkelerin bu tercihlerinde kültürel boyutları göz önünde bulundurabilecekleri düşünülmektedir. Çünkü bireylerin izledikleri yapımlardan etkilenme, kendilerine yakın bulma olasılıkları yüksektir. Bu bağlamda çalışmada Türk dizisi izleyen ülkeler ile Türkiye’nin ulusal kültür boyutlarının benzerliğinin ortaya konması amaçlanmıştır. Dizilerin ihraç edildiği 75 ülke Hofstede’nin kültüre ait olduğunu ifade ettiği dört boyuta (Güç uzaklığı- Power Distance (PDI), Bireysellik – Kolektivizm I</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cumhuriyet Modernleşmesinin İlk Çeyrek Yüzyılında Siyaset Ve Hukuk Bağlamında Sosyal Politikalar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19571</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19571</guid>
      <author>Ali ÇİFTÇİ</author>
      <description>18. yüzyılda başlayan Osmanlı modernleşmesi bütün bir 19. Yüzyıl boyunca devam etmiştir. Yönünü Batıya dönmüş olmakla birlikte Osmanlı modernleşmesi, toplumda varolan hukukî-kültürel yapıyı büyük ölçüde koruyarak bir modernleşme stratejisi izlemeye özen göstermiştir. Cumhuriyet modernleşmesini Osmanlı modernleşmesinden ayıran en önemli farklılık ise mevcut hukuksal, kültürel ve toplumsal değerlerin ve kurumların yerini tamamen Batılı olanlarla değiştirmesi olmuştur. Cumhuriyet modernleşmesi çok boyutlu olup toplum ve devlet hayatının bütün yönlerini kapsamaktadır. Bu çalışmada Türkiye’nin 1923-1945 yılları arasında izlediği modernleşme politikaları içinde hukuk ve siyaset ekseninde aile ve sosyal politikalar ele alınacaktır. Birinci Dünya Savaşı’nı ve Kurtuluş Savaşı’nı yaşamış İmparatorluk bakiyesi Türkiye’de 1923-1945 arasında ekonomik ve sosyal bakımdan yoksul bir toplum ve istihdam açısından yetersiz bir nüfus göze çarpmaktadır. İzlenecek sosyal politikaları bu etkenler belirlemiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfus politikalarının ve sosyal politikaların belirlenmesinde kurucu parti olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile 7.5 ay kadar kısa bir süre siyasal hayatta muhalefet partisi olarak yer alan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (TCF) görüşlerine karşılıklı olarak yer verilmiştir. 1923’ten sonra nüfusu artırmayı teşvik eden yasal düzenlemeler ve uygulamalara genişçe yer verilen çalışmada 1930’lardan itibaren yerel yönetimlerin sosyal politika uygulamalarındaki yerine de değinilmiştir. Geniş bir köylü toplumu olan 1920’ler ve 1930’ların Türkiyesinde köylüyü en çok etkileyen Yol Vergisi uygulaması irdelenmiş, Bekârlık Vergisi tartışmaları değerlendirilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


