






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2016 Sayı Volume 11 Issue  1</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=305</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>1980’li Yıllarda İngiliz Arşivlerinde Yer Alan Türkiye’deki Önemli Şahsiyetler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19487</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19487</guid>
      <author>Yasin COŞKUN</author>
      <description>1980’li yıllarda yaşanan politik hadiselerin Türkiye Cumhuriyeti tarihinde önemli bir yeri vardır. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi ile ülke yeni bir döneme girmiş ve bu durum uluslararası güçlerin Türkiye’yi daha da yakından takip etmesine yol açmıştır. Bu açıdan çok iyi bir diplomasi kültürüne sahip olan İngiltere de Türkiye’de bulunan Büyükelçiliği vasıtasıyla Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip etmeye azami gayret göstermiştir. 80’li yıllarda Türkiye’de birçok kesimden önemli şahsiyet ülkenin gündeminin belirlenmesinde nüfuza sahipti. Bu gerçeğin farkında olan İngiliz makamları, Türkiye’de genellikle önemli pozisyonlarda bulunan bu insanlar hakkında bilgiler toplamış ve bir arşiv meydana getirmişlerdir. Buna göre, Türk siyaset dünyasından ekonomi alanına kadar birçok kişi hakkında bilgi fişleri oluşturulmuştur. Bu durum, muhakkak İngiltere’ye Türkiye’de meydana gelen gelişmeleri daha iyi anlama imkânı sunmuş ve kişilerin olaylardaki etkisini analizini kolaylaştırmıştır. Özellikle, kişiler hakkında verilen bazı detay bilgiler İngilizlerin bu bilgi toplama çalışmasına ne kadar ehemmiyet verdiklerini ve hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmamaya dikkat ettiklerinin bir göstergesi olduğu söylenebilir. Bürokraside kritik pozisyonda bulunan görevlilerden parti liderlerine kadar Türk siyasetindeki önde gelen şahsiyetler hakkında analizler yapmışlar ve bunların yanı sıra kişisel özekliklerini de notlar arasına eklemişlerdir. Bu bağlamda bu çalışma, İngiliz arşivini tarayarak ve detaylı bir inceleme yaparak İngiliz belgelerinde yer alan Türkiye’deki önemli şahsiyetler hakkında verilen bilgileri ortaya koymuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çelebi Hüsâmeddin ve Mevlevîlik-Ahîlik İlişkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19344</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19344</guid>
      <author>Mehmet DEMİRTAŞ</author>
      <description>Âhîlik teşkilâtının Mevlevîlikle yakın bir ilişkisi bulunduğunu gösteren çok çeşitli işaretler mevcuttur. Mevlevîlik ve Âhîlik iki ayrı tarikat/teşkilât olmalarına karşın birbirlerini tamamlayan özellikler göstermişlerdir. Mevlevîlik daha çok dinî-tasavvufî yönüyle, âhîlik ise halka-dünyaya yönelik konuları ele almasıyla ön plana çıkmıştır. Mevlevîlerdeki sema‘ merasimlerinin âhîlikte de yer alması, bu ilişkinin örnekleri arasında yer almaktadır. Ancak Mevlâna bazı âhî çevreleri tarafından kabul görürken bazı âhîler Mevlânâ’ya ve Mevlevîliğe muhalefet etmişlerdir. Anadolu’nun imarında mevlevîhânelerin ciddi bir rol oynadığı kesindir. Bunun yanında zaviyeler ve imarethâneler de insanların sıkıntılı dönemlerinde sığındıkları yerler olarak ön plana çıkmışlardır. Türkiye Selçukluları döneminde ortaya çıkan Anadolu Âhîliği tedricen Anadolu şehirlerine yayılmış ve şehir yönetimleri üzerinde etkili olmuştur. Çelebi Hüsâmeddin’in âhîlikle ilişkisi ise babasından kendisine geçmiştir. Mevlâna’nın soyundan gelenlere “çelebi” denmekteydi. Hüsâmeddin için kullanılan “çelebi” ise efendi, kibar, nazik anlamındadır. Çelebi Hüsâmeddin’in âhîlikle bağlantısını ortaya koyan en önemli işaretlerden biri, kendisi için kullanılan Âhî Türkoğlu lakabı olmalıdır. Hüsâmeddin’in, âhîlerin reisi olması yönündeki teklifler karşısında tereddüt yaşadığı ve bütün adamlarını alarak Mevlâna’ya gittiği görülmektedir. Şöhretin, makamın ve zenginliğin insana bir şey kazandırmadığını düşünen Çelebi Hüsâmeddin, adamlarının her birinin, kendi işleriyle, sanatlarıyla ve kazançlarıyla ilgilenmelerini istemiştir. Çelebi Hüsâmeddin, Konya âhîlerinin manevi reisi olmayı kabul etmiş, bu tarikat ile âhîlik teşkilâtı arasında bir köprü görevi görmüş ve her iki tarikat/teşkilât arasında bağ kurulmasını sağlayan kişilerin başında gelmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkında Kanunun Çalışma Hayatındaki Önemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19104</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19104</guid>
      <author>Önder DENİZ</author>
      <description>Çalışma hayatına yönelik kanunlar, çalışanları insan onuruna uygun yaşam koşullarına ulaştırmayı hedeflerken farklı politikaları da amaçlamaktadır. Devletin çalışanın yaşam standartlarını yükseltmeye amaçlayarak yaptığı kanunlar, çalışanların toplum içindeki etkisini artırmış, şehirlerdeki yaşamı değiştirmiştir. İşsizliğin azaltılması, toplumsal çatışmanın ve haksız rekabetin önlenmesi gibi konularda çalışma hayatına yönelik kanunların hedeflediği amaçlar içinde yer almaktadır. “2007 Sayılı Türkiye’de Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkında Kanunu”, 1932 yılında Türkiye’de çalışma hayatına yönelik farklı politikaları amaçlayarak hazırlanan kanunlara örnek olarak verebiliriz. Ülkedeki yerli vasıflı işgücünün sayısını artırma ve büyük buhranda işsizliğin önüne geçmek, kanunun amacı içerisinde yer almıştır. Bu dönemde Türkiye, bir yandan ulusal bir devlet olmaya çalışırken bir yandan da iktisadi kalkınmayla ülkedeki çalışma hayatını geliştirmeye çalışmaktaydı. Ülkenin iktisadi yapısına yön verenler, her alanda olduğu gibi vasıflı işgücünde de dışa bağımlı olmamanın önemini anlamış ve bu doğrultuda bir kanun hazırlamışlardır. Kanun yürürlüğe girdiğinde yabancı vasıflı işgücü, izne tabi olarak Türkiye’de çalışabilmiştir. Sonuç olarak, kanun sayesinde ülkede yerli vasıflı işgücü sayısal olarak artması ve işsizliğin azalması sağlanmıştır. Kanun, Türk vatandaşlarını iktisadi hayatta korumaya yönelik hazırlanmıştır. İktisadi hayata yön verenler, hiçbir iktisadi kaygı taşımadan kanunu hazırlamışlardır. Çalışma hayatının gelişiminde 2007 Sayılı Türkiye’de Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkında Kanunu, Cumhuriyet tarihinde önemli bir yer tutar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı’dan Erken Cumhuriyet Dönemin’e: Batı Kültürünün Bir Yansıması Olarak Balolar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19414</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19414</guid>
      <author>Doğan DUMAN</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında yoğunlaşan Batılılaşma/modernleşme hareketi kırılmaya uğratılmaksızın ve daha radikal bir düzeyde Cumhuriyet’in kurucu kadrosu tarafından devam ettirilmiştir. Çünkü yeni rejiminin temel amaçlarından biri de Batı’nın sosyal ve kültürel değerlerine entegre olmaktı. Kıyafet kanununun çıkarılmasından, medeni kanunun kabul edilmesine, alfabenin değiştirilmesinden, soyadı kanununa kadar gerçekleştirilen yenilikler Cumhuriyet rejiminin yeni bir sosyal ve kültürel yapı oluşturma yönündeki en önemli girişimleri olarak nitelendirilebilir. Yeni rejim özellikle kültürel alanda İslami geleneklerden hızla uzaklaşmaya ve toplumu sosyal alanda modernleştirmeye çaba göstermiştir. Bu amaç için de çeşitli araçlardan yararlanmıştır. Bunlardan biri de “balo”dur. Batı toplumlarının bir eğlence öğesi olan ve kadınlarla erkeklerin toplu halde bir arada bulundukları; eğlence, sosyal dayanışma, yardım gibi farklı amaçlarla düzenlenen balolarla ilk kez, Osmanlı Devleti döneminde, 19. yüzyılın ikinci yarısında tanışılmıştı. Fakat bu eğlence tarzı Osmanlı toplumda yaygınlaşmamıştı. Cumhuriyet’in kurulmasından sonra ise balolar, sosyal ve kültürel değişimi sağlamak amacıyla adeta ideolojik bir araç olarak kullanılmıştır. Kadın ve erkeğin bir arada eğlenmesinin olanaklı olmadığı bu dönem Türk toplumunda, baloların düzenlenmesi Batı toplumları ile benzeşme ve bütünleşme yolundaki önemli çabalardan biridir. Yönetici elit kadro bu değişime öncülük etmeye çalışırken, yerleşik gelenek ve değerlerin de etkisiyle, toplumun bu yeni eğlence kültürüne pek de olumlu yaklaşmadığı ve uyum sağlamada güçlük çektiği görülmektedir. Araştırmada Osmanlı’dan erken Cumhuriyet dönemine kadar çeşitli gerekçelerle düzenlenen baloların, sosyal ve kültürel değişime nasıl etki ettiği ve özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında balolara nasıl bir işlev yüklendiği irdelenmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bizans Döneminde Darkale: Yerleşme ve Bazı Mimari Bulgular</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19251</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19251</guid>
      <author>Ü. Melda ERMİŞ</author>
      <description>Antik dönemde Mysia bölgesinin sınırları içinde kalan Darkale’nin bulunduğu topraklar, Bergama Krallığı’nın sonrasında da Roma İmparatorluğu’nun önemli şehirlerinden olan Pergamon’un territoriumunda yer almıştır. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasıyla birlikte Doğu Roma İmparatorluğu’nun bir parçası olmuştur. Kaikos (Bakırçay) nehrinin suladığı verimli ovalar bölgeye zenginlik katarken, yerleşimin bulunduğu Tırhala Dağı da savunmayı güçlendirmiştir. Konumunun kazandırdığı avantajlar nedeniyle Darkale Bizans döneminde önemli bir yerleşme olmalıydı. Bu yerleşme, özellikle I.Manuel Komnenos döneminde Türklerin Batı Anadolu’ya yaptıkları akınları engellemek, bölgenin savunmasını arttırmak ve buradaki yerleşmeleri korumak için oluşturulan Neokastra themasının içinde yer almıştır. Darkale’deki Bizans dönemi yerleşmesiyle ilgili farklı görüşler bulunmaktadır. Germe, Thrakoula, Khliara araştırmacılar tarafından üzerinde durulan olasılıklardır. Darkale’de bulunan yerleşmenin kesin olarak tanımlanmasını sağlayacak epigrafik veriler elimizde olmasa da konumu, etimolojik olarak adının değişimi, tarihsel olaylar ve yerleşmedeki Bizans dönemi ait savunma sistemine dair mimari kalıntılar Khliara kentini daha olası kılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bozkır Türk Kültüründe Demirin Ortaya Çıkışı ve İşlenip Yayılması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19160</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19160</guid>
      <author>Kürşat KOÇAK</author>
      <description>Bozkır kültürü, yerleşik tarım ekonomisinin yetersiz kalması sonucu hayvancılığa dayalı olarak ortaya çıkmıştır. Hayvancılık ekonomisine dayalı olarak otlak ve su boylarını takip etmek suretiyle konargöçer bir hayat başlamıştır. Bu yeni hayat biçimine bozkır atlı kültürü adı verilmiştir. Bozkır kültüründe büyük koyun sürüleri atlar vasıtasıyla idare edilmiş ve yeni bol sulu ve otlu araziler keşfedilmiştir. Bu konargöçer hayat üç temel üzerine kurulmuştur. Bunlar sırasıyla at, koyun ve metaldir. Yerleşik kavimlerle temas halinde olan Bozkır kültürü metalin nasıl eritilip döküldüğünü öğrenmiştir. Bozkır boyları hayvanları için otlak ararken metal cevher yataklarının bulunduğu yerleri de öğrenmişlerdir. Bozkır kültürü insanı taş ve çamurdan yaptığı fırınlarda demiri eritmiştir. Demircilik malzemesi olarak balyoz, örs, manda derisinden körük yapmasını öğrenmiştir. Metalin keşfi ve işlenmesi Bozkır kültürünün başlamasında etkili olmuştur. Çünkü metal topraktan ve ahşaptan mamul nesnelere göre daha dayanıklıdır. Bozkır kültürü için gerekli at arabalarının aksamı, büyük yemek kazanları, metal ev eşyaları, silahlar (özellikle balta başı, ok ucu, mızrak başı, kılıç, hançer, bıçak) vb. dayanıklı malzeme metalden elde edilmiştir. İlk defa Afanasyevo Kültüründe (M.Ö. 3000-1700) süs eşyalar yapmada, gümüş, altın ve meteor kökenli demir kullanılmıştır. Andronovo kültürünün son dönemlerinden itibaren, M.Ö. binli yıllardan itibaren Orta Asya’da yaygın şekilde görülmeye başlamıştır. Karasuk devri metal işleyicilerinin ürünleri yüksek düzeyde teknik ustalık gösterdiği gibi, metal araç ve gerecin geniş bir alanda kullanılması metalurjik üretimin çapını göstermesi bakımından önemlidir Kazakistan’da Karasuk dönemiyle ilgili maden üretimi görülmektedir. Kazakistan’da İskit döneminden önceki Tunç Çağı madencileri tarafından çok miktarda cevher bulunup çıkarılmıştır. Bu demirciler üstün bir ustalık kazandılar. İlkel topluluklar meteor demirini, yeryüzündeki demir içeren madenleri kullanmadan çok daha önce işliyorlardı. Öte yandan tarih öncesi halkların metali eritmeyi keşfetmeden önce kimi madenleri taş gibi kullandıkları, yani onları taş aletlerin ham maddesi gibi olarak gördükleri biliniyor. İnsanoğlu ilk olarak bakırı işledi onu eritti ve araç gereç döktü. Bakırın yumuşaklığından dolayı kolayca dövüp şekillendirdi. İlerleyen süreç içerisinde eritilmiş bakıra yedide bir oranında kalayın katılması ile bronz elde edilmiştir. Tunç’un sert ve kullanışlı olması ve de çok rağbet görmesine rağmen kalayın her yerde bulunmamasından dolayı yerini demire bırakmıştır. Demir insanoğlunun bildiği en yararlı metaldir ve o çelik ile alaşım elde edilerek oldukça etkili malzeme olmuştur. Bu metal cevheri çok büyük miktarda mevcuttur ve çok geniş olarak dağılmış bütün dünyada ulaşılabilirdir. Elbette demirin bilinmesine rağmen cevherden demir elde etme yöntem keşfinin gecikmesi insanlık tarihinde önemli bir gerçekliktir. Mevcut kanıtlara göre, ilk demir eritme M.Ö. 1400’lerde gerçekleşti ve muhtemelen Anadolu’da Hititler tarafından yapılmıştır. İlk olarak keşfedilen meteoritlerin kullanımı demir çağını başlatacak kadar yeterli değildi. Bu süre boyunca metal nadirdi ve altın kadar kıymetli idi. İnsanoğlunun yaşamında yeni bir aşamanın, metal çağının başlaması için madenlerin eritilmesinin keşfi gerekmiştir. Özellikle demir konusunda durum budur. Bakır ve tunçtan farklı olarak demir metalurjisi kısa sürede endüstrileşmiştir. İskitlerde demir döküm işleri kil ve taş kalıplarda yapılıyordu. Bol miktarda demir çıkartılıyordu. Kamenskoye şehrinde muhtemelen Dinyeper bataklıklarında çıkarılan yerli batak demiri filizi bulunmuştur. Yine aynı yerde Krivoroj orijinli filizde bulunmuştur. Genel olarak gerek orada ve gerekse kurganlarda oldukça çeşitlilikte demir eşyalar ele geçirilmiştir. Silahlar, bıçaklar, bizler, gemler ve diğer eşyalardır. Demir kaynak çıkıntılarına ve bu amaçla kurulan kil ocak parçalarına burada bol miktarda rastlanmıştır. Yine aynı yerde kil körük bor</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>10. Yüzyıl İslam Coğrafyacılarına Göre Ermeniye Ve Arrân Tarihî Coğrafyası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18687</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18687</guid>
      <author>Bayram Arif KÖSE</author>
      <description>10. yüzyıl İslam Coğrafyacıları tarafından Arrân ve Ermeniye sınırları içerisinde zikredilen ve bölgenin en önemli merkezleri arasında bulunan Derbend (Bâbü’l-Ebvâb), Tiflis, Berze’a ve Debîl (Duvin, Dvin) bu gün Güney Kafkasya’da Gürcistan ve Ermenistan coğrafyasının bir bölümünü oluşturmaktadır. İbnü’l Fâkih (ö. III.-IV./IX.-X. yy.), İbn Hurdâzbih (ö. 300/912-913), İstahrî (ö. 340/951-952’den sonra), Mesudî (ö. 345/956), İbn Havkal (ö. IV./X. yy.) ve Makdisî (ö. 390/1000) gibi coğrafyacıların eserlerinde bu önemli merkezlerin yanı sıra Arrân ve Ermeniye’nin daha küçük diğer yerleşim yerlerinin de tarihî coğrafyası hakkında bilgiler mevcuttur. Sözü geçen yüzyılda sınırları Kafkas Dağları’nın güneyi ile sınırlı kalmayıp Anadolu’da Kâlîkalâ (Erzurum), Meyyâfârikîn (Silvan) ve Van Gölü çevresindeki Ahlat ve Erciş gibi önemli merkezleri de kapsayan Ermeniye ile birlikte bu günkü Gürcistan coğrafyası, başta tekstil ürünleri, dokumacılık ve ipeğin yanı sıra ziraî ürünleriyle de önemli bir yere sahipti. Kür ve Aras Nehirleriyle sulanan bu bölge ile Müslümanların siyasî ilişkileri ilk İslam fetihleri dönemine kadar uzanmaktadır. Ayrıca daha sonraki yüzyıllarda Müslüman Araplar ve Ermeniler arasındaki ilişkilerin yanında Türklerin de bölgedeki faaliyetleri Türk tarihi açısından bölgeyi daha da önemli yapmaktadır. Bu çalışmada, Güney Kafkasya’da yer alan Ermenistan ve Gürcistan sınırları içerisindeki bazı merkezlerin 10. yüzyıl İslam coğrafyacıları esas alınarak, coğrafî, sosyal, kültürel ve ticarî yapısı ile birlikte ticaret güzergâhları ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çiviyazılı Kaynaklar ve Arkeolojik Buluntular Işığında Mezopoptamya'da Kralların Sofraları ve Şölenler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19299</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19299</guid>
      <author>Esma ÖZ</author>
      <description>Kralların günlük hayattaki sofraları ve onların çeşitli amaçlar için düzenledikleri ziyafetlere ilişkin bilgi veren hem çiviyazılı belge ve kitâbeler hem de zengin arkeolojik buluntular mevcuttur. Yeni Asur Döneminden başkent Ninive’de ele geçen, şölenlerdeki harcamaların ve yiyecek türlerinin kaydedildiği listeler, Mezopotamya’da saray mutfağını ve düzenlenen şölenlerin ayrıntılarını bize sunması bakımından önemli belgelerdir. Şölen listelerinde, ziyafetlere kimlerin katıldığı, katılan kişilerin sayısı ve sosyal statülerinin de belirtilmiş olması, bu listeleri değerli kılmaktadır. Kraliyet sofraları ve şölen ortamının tasviri, özellikle silindir mühürlerde ve levhalarda da canlandırılmaya çalışılmıştır. Ur Kraliyet mezarlarında ele geçen botanik ve zoolojik buluntular, kral ve ailesinin sofrasındaki yiyecekler hakkında sağlam kanıtlar sunmaktadır. Saray mutfağı ve elbette şölenlerde verilen yemeklerde, çok çeşitli ve seçkin ürünler yer alırdı. Yüzlerce, binlerce koyun, keçi ve sığır kesilirdi. Balık, ördek, kaz, keklik, tavşan, çeşitli kuş türleri, bazı hayvanların yumurtaları, meyve çeşitleri de hemen her şölen yemeğinin menüsünde bulunurdu. İçecek olarak bira ve şarap neredeyse su kadar çok tüketilirdi. Arkeolojik eserlerdeki şölen tasvirlerinin hemen hepsinde karşılaştığımız değişmeyen sahneler vardır. Kral ve kraliçe, konuklarıyla yüz yüzedir. Bir kutlama yapıldığını göstermek istercesine ellerindeki içki kaplarını yukarı doğru kaldırdıkları sahne sıklıkla betimlenir. Kral ve kraliçenin arkasında, onların emirlerini bekleyen ve yelpaze yapan hizmetçiler görülür. Ziyafetlerin vazgeçilmez bir unsuru da müzik ve dansçılardır. Mezopotamya’da şölenler farklı amaçlar için düzenlenirdi. Genellikle, kralların askerî zaferleri ve yeni imar faaliyetlerini kutlamak için eğlenceli ziyafetler verilirdi. Bunun yanında, memleketin büyük tanrıları adına ve kraliyetin ölmüş ileri gelenleri için de ölü yemekleri (kispu/kipsu) hazırlanırdı. Bu yemeklerin amacı, onların tanrılara saygılarını, şükranlarını sunmak istemeleri ve ölülerine vefalarını gösterme arzularıdır. Şölenlerin düzenlenmesinin amacı, sadece zafer kutlamaları, yeni yapıların açılışı ya da tanrıları ve ölülerini memnun etmek için değildi; yemek yemek, içmek ve eğlenmek de değildi. Şüphesiz bu davetlerde kral, hem halkı ile bütünleşmek hem de saray erkânı ile bir arada olmak, zaferlerini ve mutluluğu birlikte paylaşmak istiyordu. Bu şölenlerin siyasi bir propaganda aracı olarak da kullanıldığını düşünmek yanlış olmayacaktır. Çünkü bu yolla krallar, zaferlerini, güçlerini ve hâkimiyetlerini bir kere daha egemenliği altındaki halklara ve çevre bölgelerdeki düşman kentlere göstermek istemişlerdir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlıdan Genç Türkiye'ye Kalkınma Stratejisinin Teorik Arka Planı: 1914-1918 Milli İktisat Düşüncesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19130</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19130</guid>
      <author>Yusuf Kemal ÖZTÜRK</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nin kendine yeter üretim yapısı, ekonomik yapısının önemli bir devlet geleneğidir. Daha onaltıncı yüzyılın sonlarından itibaren yaşanan gelişmeler ülkenin iktisadi yapısını olumsuz etkilemiş, bu da değişim arayışlarının artmasına neden olmuştur. Ondokuzuncu yüzyılın başından itibaren Osmanlı devlet geleneğinin sorgulanmaya başlanması, değişimin ilk işaretlerini oluşturmaktadır. Bu sürecin hakim gücü olan Jön Türk hareketi ise devlet geleneğine başkaldırının simgesi niteliğindedir. İmparatorluktan Cumhuriyete geçerken sürecin hakim gücü olan Jön Türk hareketi ve devamı niteliğindeki İttihat ve Terakkinin amacı, neredeyse yarı sömürge halindeki ülkenin kurtarılmasıdır. Bu idealle 1908 yılında iktidarı ele geçiren İttihatçılar, ilk başlarda ferdi girişimciliği esas alan liberal bir ekonomik yapıyı benimsemişlerdir. Bu politikanın ülkede yabancı ve gayrimüslimlerin etkinliğini artırmasına duyulan tepki, Balkan Savaşı yenilgisi sonucu etnik ve dinsel ayrışmaların etkisiyle birleşince ülkede milliyetçi söylemler ağırlık kazanmıştır. Bu ortamda gelişen milli iktisat görüşü, Türk milliyetçiliğine dayanan politik görüşün iktisadi alana yansıması niteliğindedir aslında. 1912’den sonra yayın organlarınca geniş kitlelere aktarılan mili iktisat, Türkçülük akımıyla birleşerek ülkede yeni bir dönemi başlatmıştır. Bu, Osmanlı Devleti için normatif değerlerinden köklü bir kopuşun göstergesidir. Artık 1914 sonrasındaki hakim görüş, devlet kontrolünde kalkınma stratejisi ve milli bir müteşebbis yaratma politikasıdır. Bu yeni kalkınma stratejisi genç Cumhuriyete miras kalmıştır. Çünkü Cumhuriyeti kuran kadronun, Osmanlı son dönemine damga vuran bu kadrolar olduğu düşünüldüğünde, genç Türkiye Cumhuriyetinin kalkınma stratejilerinde, bu milli iktisat anlayışını aramak yanlış olmayacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Orta Asya’daki Güvenlik Sorunlarinin Çözümünde Şangay Işbirliği Örgütü’nün Etkinliği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19165</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19165</guid>
      <author>Aydın AYDIN</author>
      <description>Bu makalede SSCB döneminden tevarüs eden ve sonrasında bölgede oluşan güvenlik problemlerinin çözümü adına Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)’nün bu problemlerin çözümündeki etkililiği sorgulanmıştır. Şangay İşbirliği Örgütü’nün bölge problemlerine getirmiş oldukları çözümlerin kalıcılığını/etkinliğini ortaya koymak için bölgenin ve örgütün başat güçleri olan Çin ve Rusya başta olmak üzere bölgedeki ülkelerin problemlere yaklaşımı ayrı ayrı ve karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Sınır problemleri, etnik problemler, terörist, ayrılıkçı ve aşırıcı gruplar ile uyuşturucu kaçakçılığı farklı bölümler halinde incelenmiştir. Coğrafi, etnik ve kültürel gerçeklikler dikkate alınmadan çizilen sınırlar, bölge halkına uygulanan baskılar, küresel güçlerin bölgedeki radikal gruplara verdikleri destek bölgedeki güvenlik sorunlarının tırmanmasına neden olmuşlardır. Bölgenin güvenliğini tehdit eden bu problemlerin çözümünde ekonomik, demografik, askeri ve stratejik kaynaklar açısından önemli bir potansiyele sahip olan Şangay İşbirliği Örgütü’nün uluslararası aktörlerle yapacağı işbirliği ve örgütün kurumsal yapısının tamamlanması, yetkin bürokratlar ve yeterli bütçesinin oluşturulması, Şangay İşbirliği Örgütü’ nün bölgenin güvenliğinin sağlanmasında etkin rol alabilecek bir potansiyele sahip olabileceğini göstermektedir. Ancak Şangay İşbirliği Örgütü’nün bölgenin güvenlik problemlerine hali hazırda ürettiği çözümlerin yeterli olmadığı görülmektedir. Bu durumun kaynağında yatan temel nedenler hem Şangay İşbirliği Örgütü’nün kurumsal yapısını tamamlanmamış olması hem de Rusya ve Çin’in Şangay İşbirliği Örgütü üzerindeki kurmuş olduğu hegemonyalarıdır. Bu durum çözüm için gerekli kararların alınmasında problem teşkil etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kadı Sicillerinde Aile Kurumuna Dair Hukuki Uygulamalar (Kırşehir Örneği)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19454</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19454</guid>
      <author>Mehmet Esat SARICAOĞLU</author>
      <description>Toplumların ve devletlerin temel taşı ailedir. Aile ise bir erkekle bir kadının nikâh adı verilen bir sözleşmeyle bir araya geldikleri yuvanın adıdır. Nikâh sözleşmesinin akdedilmesiyle beraber bizzat akdin kendisinin varlığıyla alakalı davalar olabileceği gibi; bu sözleşmeyi sonlandıran boşa/n/ma halinde ve eşler arasında, zaman zaman nikâhın bulunduğu, boşanmış olma iddiaları mahkemelerde şahitlerle ispat edilmeye çalışılmış ve bu davalarla ilgili hukukî sonuçlar oluşmuştur. Boşanmaya bağlı olarak erkeklerin, karılarına ödemekle yükümlü oldukları mehir ile eşleri ve bakmakla yükümlü oldukları küçük çocuklarının nafakalarını sağlama yükümlülüğü de önemli bir yer işgâl etmektedir. Evlilikle ortaya çıkan bir başka hukûkî durum ise aile bireylerine ait malların paylaşım durumudur. Servetin bireysel olduğu temel kuralından yola çıkarak eşlerden her hangi birisinin ölümü durumunda ona ait servetin geride kalan vârislere taksimi önemli bir husus olmuştur. Vârisler arasında bir anlaşmazlık olmaması durumunda miras taksiminin taraflarca halledilmesi esas kabul edilmiştir. Eğer mirasın muhafazasını gerektiren hak sahipleri mevcutsa, böyle zamanlarda bölüşüm yargıç kontrolünde gerçekleştirilmiştir. Mirasın tasarrufuna ehil olmayan vârisler ise küçük çocuklar, kayıplar ve mecnunlar sayılmıştır. Vârisler arasında bunlardan bir veya birkaç kişi mevcutsa, onların payları ayrılarak vasilik tabir edilen koruyucu bireyler vazifelendirilmiş ve sonraları da kurum görevlendirilmiştir. Vasîler genellikle bu şahıslarla kan bağı olan kişilerden seçilmiştir. Ancak 19. yüz yılın ortalarından sonra hem mirasa tasarruf yetkisi olmayanların mirasını korumak hem bu payları nemalandırarak, çoğaltmak ve hem de kredi ihtiyacı olanlara kredi sağlamak amacıyla Emvâl-i Eytâm Sandıkları kurulmuş böylece bu miraslar için ekonomik bir alan geliştirilmiştir. Ayrıca fakir veya kimsesiz çocukların varlıklı ailelerin yanlarında ve terbiyesinde ücretle istihdamı sağlanmıştır. Onlar için kararlaştırılacak bu ücretlerinin yetişkin hale geldiklerinde kendilerine teslim edilmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Bu çalışmayla Osmanlı toplumunda aile ve ona bağlı hukukî uygulamaların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ve bu çalışma bir hukuk tarihi çalışması olarak ön görülmemiştir. Bir de Osmanlı’daki uygulamalar değerlendirilirken konsept olarak günümüz Türkiye’sinin uygulamalarıyla kıyaslanmaktan uzak durulmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kuzeydoğu Anadolu’da Yeni Bir Kaya Mezarı: Karapınar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19269</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19269</guid>
      <author>Yasin TOPALOĞLU</author>
      <description>Kuzeydoğu Anadolu, stratejik konumu itibariyle en eski çağlardan günümüze kadar Anadolu’nun önemli geçit bölgelerindendir. Bu özelliği ile tarihin her döneminde yerleşime sahne olan bölge, Tunç Çağı ile birlikte yoğun bir yerleşime sahne olmuştur. Bu yerleşim faaliyeti sonrasında birçok merkez kurulmuş, yol şebekeleri, sulama tesisleri inşa edilmiştir. Tunç Çağı’ndan itibaren görülen yerleşimlerin sonucu din ile buna bağlı olarak ahiret inancı ve ölü gömme gelenekleri çeşitlenmiş ve gelişmiştir. Bu çeşitlilik içerisinde Kuzeydoğu Anadolu’da görülen ölü gömme şekillerinin en önemlisi üst bir tabakaya yönelik olan ve en zor işçiliği gerektiren kaya mezarlarıdır. Doğu Anadolu’da Demir Çağı ile özdeşleştirilen kaya mezarlarının günümüzdeki bilgilerimizle sayısı altmışa yakındır. Bu mezarlar kendi içerisinde tek ve çok odalı olmak üzere iki temel sınıfa ayrılmaktadır. Ayrıca inşa ve kullanıma yönelik özellikleriyle ile de değişik örneklerde görülmektedir. Ancak iki katlı mimariye sahip kaya mezarlarının sayısı çok azdır. Bu merkezlere yeni bir örnek olan Karapınar Kaya Mezarı, Doğu Anadolu’da ki ikinci örneği teşkil etmektedir. Kaya mezarı Kars, Sarıkamış İlçesi’nin 37 km. güneyindeki Karapınar Köyü’nün, yaklaşık 3 km. batısında yer almaktadır. Merkez, aynı zamanda Kafkaslar ile Orta Asya’dan Anadolu’ya açılan tarihi yolların kesiştiği bölgede ve bölgeye can veren Aras Nehri’nin hemen güney kıyısındadır. Çevresindeki yazılı belgeler, Tunç ve Demir Çağı merkezleri ve Doğu Anadolu’daki benzer kaya mezarlarıyla kıyaslanan Karapınar Kaya Mezarı ender görülen iki katlı yapısıyla Doğu Anadolu’nun ölü gömme geleneklerinin değerlendirilmesi için büyük bir önem taşıdığı muhakkaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlıda Bir Darbe; Sultan Abdülaziz Örneği Ve Yıldız Mahkemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19515</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19515</guid>
      <author>Hasan YAŞAROĞLU</author>
      <description>Osmanlı İmparatorluğunun gerileme dönemi, aynı zamanda bir darbeler dönemidir. 17. yüzyılın başlarında Sultan II. Osman’a karşı girişilen Yeniçeri darbesinin ardından, Osmanlı tarihinde, Lale devri ve III. Selim döneminde yapılan darbeler başta olmak üzere önemli siyasi hareketler vuku bulmuştur. Gerileme devri darbeleri Osmanlının yıkılışına kadar sürüp gitmiştir. Tanzimat’ın ilan edilmesi dahi darbelerin önüne geçememiştir. Osmanlı’nın son dönemlerinde Sultan Abdülaziz’e karşı girişilen ve onu deviren vükela darbesi de bu siyasi hareketlerden biridir. Sultan Abdülaziz’i deviren vükela darbesi, sonuçları itibariyle çok ağır bir darbe olmuştur: Tahtından indirilen Padişah bir hafta sonra intihar etmiş, ardından vükela darbesinin bir numaralı ismi serasker Hüseyin Avni Paşa, Kolağası Çerkes Hasan tarafından kurşunlanarak öldürülmüştür. Bütün bu olayların ağırlığına dayanamayan zamanın padişahı Sultan V. Murat’ın, tahta çıkışından çok kısa bir süre sonra, aklî dengesi bozulmuş ve bu gerekçe ile tahtından indirilmiştir. Ardından hiç beklenmedik bir şekilde Veliaht Abdülhamid Efendi tahta çıkarılmıştır. Sultan II. Abdülhamit’in tahta çıkarılması ile Osmanlı tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Yeni dönemin adı meşrutiyettir. Ancak söz konusu bu I. meşrutiyetin ömrü fazla uzun olmamıştır. Bu yeni dönemin en önemli hususiyetlerinden biri, Padişah tarafından Yıldız Sarayı bahçesinde kurulan ve siyasi maksada matuf dizayn edildiği anlaşılan hususi Yıldız Mahkemesi ve bu mahkemenin vermiş olduğu kararlardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Roma İmparatorluğu’nun Fırat (Euphrates) Hattı (M.Ö.129 - M.S. 230)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19538</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19538</guid>
      <author>Sırrı TİRYAKİ</author>
      <description>Roma İmparatorluğu, M.Ö. 90’lı yıllarda Orta ve Batı Anadolu’da güçlü bir egemenlik kurduktan sonra Doğu Anadolu’ya yönelerek, Fırat Nehri’ne kadar olan bölgeyi egemenliği altına aldı. Roma, Anadolu coğrafyasında güçlü bir egemenlik kurabilmek için Parth Krallığı’nın yanı sıra Pontus Kralı VI. Mithridates ile uzun yıllar savaşmak zorunda kaldı. Roma, Parth ve VI. Mithridates mücadelesinde Armenia Krallığı genellikle Roma karşıtı ittifakların içinde yer alıp Parthlar ve Pontus Kralı VI. Mithridates ile birlikte hareket etti. Gerek Romalılar ve Parthlar arasında yapılan savaşlardan sonra imzalanan barış antlaşmalarında, gerekse karşılıklı müzakereler sonucunda geleneksel bir şekilde Fırat Nehri her iki ülke arasında askeri ve siyasi sınır olarak kabul edilmektedir. Roma, Fırat hattında egemenlik kurabilmek için sürekli olarak Armenia ve Kommagene Krallıklarıyla birlikte Melitene’yi hâkimiyeti altında tutmaya çalıştı. Ayrıca Roma, Fırat’ın batısında kalan topraklarda daha da güçlü hale gelebilmek için buralarda bulunan yerel politik güçleri Parth Krallığı’na karşı tampon güç olarak kullandı. Ancak ilerleyen dönemlerde Partların daha güçlü hale gelmesi sonucunda Roma bölgedeki önemli geçitlere lejyonlarını konuşlandırdı. Caesar döneminde Romalılar doğu sınırında Parthlara karşı kesin zafer elde etmek istiyordu. Ancak Marcus Licinius Crassus komutasındaki Roma lejyonlarının Carrhae savaşında Parthlar karşısında ağır bir yenilgi alması Romalıların Fırat bölgesindeki askeri varlığının iyice zayıflamasına ve Roma ordusunun geri çekilmesine neden oldu. Ancak Septimius Severus’un Roma tahtına geçmesiyle birlikte Roma ordusu doğu sınırlarında güçlü bir hâkimiyet kurabilmek için sefer hazırlıklarına başladı. Severus komutasındaki Roma ordusu, Parthların Fırat bölgesindeki egemenlik alanlarına önemli darbeler indirdikten sonra Roma ordusu Parthların başkenti Ktesiphon’a ulaştı ve burayı yağmaladı. Bu sefer sonunda Fırat ve Dicle arasındaki coğrafyada Roma’ya bağlı yeni idari birimler kuruldu.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


