






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2015 Sayı Volume 10 Issue 16</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=304</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Prof. Dr. H. Ömer Karpuz’un Öz Geçmişi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19221</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19221</guid>
      <author>Özgür Kasım AYDEMİR, Mehmet Dursun ERDEM</author>
      <description>Prof. Dr. Hacı Ömer KARPUZ, 1960 yılında sevgisini her fırsatta dile getirdiği ve gösterdiği Sivas’ın Gürün ilçesinde doğmuştur. 1971 yılında Gürün Cumhuriyet İlkokulu’ndaki, 1974 yılında Gürün Lisesi Orta Kısmı’ndaki ve 1977 yılında Gürün Lisesi’ndeki öğrenimini başarıyla tamamlayan hocamız, aynı yıl Selçuk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü bünyesinde başlamış olduğu lisans örenimini, birinci sınıfın sonunda yatay geçiş ile naklolduğu Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1981 yılında mezun olarak tamamlamıştır. Prof. Dr. Efrasiyap GEMALMAZ’ın danışmanlığında hazırlamış olduğu “Sivas İli Gürün İlçesi Ağızları” adlı lisans tezinin ardından aynı yıl Sivas İmam Hatip Lisesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliğine başlamış olan Prof. Dr. H. Ömer KARPUZ bu görevini 1983 yılının Kasım ayına dek sürdürmüştür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eski Türkçede Orunç/Urunç: Rüşvet Sözcüğü Üzerinde Bir Araştırma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19154</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19154</guid>
      <author>Ceyda ADIYAMAN</author>
      <description>Rüşvet sözcüğü Arapçadır. İslam hukukunda rüşvet genel olarak kabul edilmeyen bir davranıştır. Rüşvet bütün devlet örgütlerinde görülen suçlardan biridir. Bu suç biçimi, siyasi düşünce ve hukuk tarihinde vücudu sarıp tüketen kanser hastalığına benzetilmiştir. Rüşveti önlemek bütün devletlerde adaleti sağlamanın ön şartı ve devletin devamını sağlayacak bir politika olarak ifade edilmiştir. Rüşvet devleti zaafa uğrattığı gibi toplumu da ahlaken çürüten bir etkendir. Hem devlet hem de toplum hayatında rüşvet kasıtlı olarak hediye ile karıştırılmış ve bir hediye çeşidi gibi tanımlanmaya çalışılmıştır. Bu tutum rüşvet suçunu meşrulaştırma isteğinin bir yansıması olarak kabul edilebilir. Geçmişten bugüne değin Türk devletlerinde de rüşvetin izine rastlanmaktadır. Türkler İslamlaşırken pek çok Arapça terim de Türkçeye girmiştir. Bu terimlerden biri de rüşvet sözcüğüdür. Bazı Eski Türkçe metinlerinde Arapça rüşvet sözcüğünün Türkçe karşılığı olarak orunç/urunç sözcüğü görülmektedir. Eski Türkçenin Orhun yazı dilinde bu sözcüğe rastlanmaz. Budist, Maniheist, Nasturi Uygur Türkçesi metinlerinde de rüşvet karşılığında herhangi bir sözcük kullanılmamıştır. Ancak, XI.-XIII. yüzyıllara arasındaki İslami Türkçe metinlerin bir kısmında orunç/urunç sözcüğüne rastlanmaktadır. Bu sözcük Divanu Lügati't-Türk, Kutadgu Bilig, Mukaddimetü'l-Edeb ve İbni Mühenna Lügati'nde de geçer. Bu eserlerde sözcüğün Arapça karşılığı verilir. Çeşitli deyim ve atasözleri ile birlikte kullanılışı örneklenir. Döneme ilişkin sözlük ve gramerlerde bu sözcük hakkında değişik bilgiler bulunmaktadır. Bu çalışmada sözcüğün metinlerdeki görünüşü, anlamı ve yapısı dönem kaynakları ışığında incelenmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye Türkçesinde Zaman Belirleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19034</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19034</guid>
      <author>Ahmet AKÇATAŞ</author>
      <description>Çalışmamız, bu konuda yapılmış çalışmalara katkıda bulunurken, cümle kapısından yapılacak yeni bakışlara yol açmak hedefine yönelmiştir. Bu konuda Türkiye Türkçesinin eserleri üzerine bu teknikle yapılacak yeni çalışmalar, cümle düzeyindeki zaman kalıplarının arttırılmasını sağlayacaktır. Yaptığımız bu çalışma bizi bazı sonuçlara ulaştırdı. Bu sonuçları maddeler hâlinde sıralamak istiyoruz: 1. Zaman ayrıntıları, cümle içi ve dışı zaman unsurları arasındaki ilişkilere göre incelenmeli diye düşünüyoruz. Cümle düzeyinde tespit edilen formüller, metnin diğer cümlelerine ve metnin tamamına göre yorumlanarak zaman belirlenirse daha çok ayrıntı tespit edebiliriz.. 2. Cümle düzeyinde tespit edilen zaman işleyişleri, Türkçenin sistemli yapısında bu konuda da ayrıntıların çokluğunu gösterir. 3. Bazen metnin tamamının okunması, metindeki herhangi bir cümlenin zaman bilgisini anlamımızı kolaylaştırır. Örneğin olayın gerçekleştiği devir bilgisi, böyle bir açıklama sağlar. 4. Çalışma sonunda cümle düzeyinde zaman ayrıntılarının Türkçede nasıl başarılı bir şekilde ortaya konulduğunu gördük. Bu çalışmanın amacı, Türkiye Türkçesinin zaman yapılarını cümle düzeyinde tespit etmektir. Bu, kılınış başlıklarının bakış açısından tasnifi şeklinde yapılmıştır. Bu amaçla zaman başlıklarını belirlemek için aşağıdaki zaman belirleyici unsurları değerlendirdik: 1. Zaman Belirleyici Unsur Olarak Ekler: .1. Yüklem Zaman Ekleri, 1.2. Olumsuzluk Eki, 1.3. Sıfat Fiil Ekleri, 1.4. Zarf Fiil Ekleri. 2. Zaman Belirleyici Unsur Olarak Kelimeler: 2.1. İsimler, 2.2. Fiiller, 2.3. Sıfatlar, 2.4. Sıfat-fiiller, 2.5. Zarflar, 2.6. Zarf-Fiiller 2.7. Olumsuzluk Edatı. 3. Zaman Belirleyici Unsur Olarak Kelime Grupları: 3.1. İsim Tamlamaları, 3.2. Sıfat Tamlamaları, 3.3. Sıfat Fiil Grupları,3.4. Zarf Fiil Grupları, 3.5. Edat Grupları, 3.6. İkilemeler. 4. Zaman Belirleyici Diğer Unsurlar: 4.1. Cümleler, 4.2. Metin Bağlamı.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eski Anadolu Türkçesi Dönemine Ait Bilinmeyen Satır Arası Türkçe Kur’an Tercümesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18760</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18760</guid>
      <author>Ahmet AKPINAR</author>
      <description>Günümüze ulaşan Türkçe Kur’an tercümeleri üzerinde yürütülen bir kısım araştırmalar, ilk Türkçe Kur’an tercümesinin Farsça tercümeyi yapan heyet içerisinde yer alan Türkler tarafından yapıldığı ve bu tercümenin zaman içerisinde çeşitli nedenlerle kaybolduğunu ya da yok olduğunu düşündürmektedir. Fakat, sonraki tercümelere örnek teşkil eden bu tercümeden istifade edildiği konusunda güçlü kanaatler uyandıran birçok Türkçe Kur’an yazması tespit edilmiş ve bu yazmalar birçok çalışmaya konu olmuştur. Bu çalışmalar, araştırmacıların dikkatini çeken iki metnin Karahanlı Türkçesi yazı dilinde kaleme alındığını kuvvetlendirmektedir. Ayrıca, Rylands ve TİEM 73 olarak kodlanan bu iki yazmanın ilk Türkçe Kur’an tercümesinden tercüme edildiği düşünülmektedir. Bunlardan başka, yine Rylands metni gibi içerisinde Farsça tercümesini de içeren British Museum or. 9515 kodlu metin ile Hekimoğlu ve Anonim Tefsir metinlerinin de bu ilk tercümeyle benzerlik gösterdiği sanılmaktadır. Eski Anadolu Türkçesi döneminde kaleme alınan Kur’an tercümeleri de tıpkı yukarıda bahsedilen tercümeler gibi belli tercümelerden istinsah edilmiştir. Tarafımızdan tespit edilen Milli Kütüphane 06 Mil Yz B 502 numaralı yazma 15. yüzyılda Oğuz diliyle yazılan bir seri tercümeyle benzerlik gösteren aynı kaynaktan istinsah edilmiştir. Türkçe Kur’an tercümelerinin tam bir tercüme haritasını oluşturabilmek için öncelikle bu gibi karşılaştırmalı nüsha tasniflerinin sıkça yapılması gerekmektedir. Her ne kadar aynı nüshadan istinsah edilse de her yeni tercüme, içerisinde arkaik ögeleri ve yapıları barındırdığından Kur’an tercümelerinin söz varlığı açısından önemli bir yere sahiptir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Anlatıcı” ve “Bakış Açısı” Bağlamında Halikarnas Balıkçısı’nın Deniz Gurbetçileri Romanı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19078</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19078</guid>
      <author>Refika ALTIKULAÇ DEMİRDAĞ</author>
      <description>Halikarnas Balıkçısı, edebiyatımıza deniz ve denizciler hakkında yazdığı öykü ve romanları ile adını yazdırmıştır. Yaşamının büyük bir kısmını Bodrum’da denizciler arasında geçiren yazar, gerçek yaşantılardan esinlenerek öykülerini ve romanlarını oluşturduğu izlenimi vermektedir. Dolayısıyla yazarın eserlerinde halk diline ve üslubuna yaklaşan bir tavrı vardır. Halikarnas Balıkçısı, Deniz Gurbetçileri adlı romanında “halk anlatısı” üslûbunu kullanmaktadır. Bu nedenle romanda kullanılan “bakış açısı”nın irdelenmesi önem arz etmektedir. Halk inanışları ve halk anlatılarından faydalanan yazar, romanın öyküsünü daha inandırıcı hale getirmektedir. Romanın öyküsünde halk hikâyesine benzeyen iç hikâyeler kullanılmaktadır. Böylece üst hikâye de halk hikâyesine yaklaşmış olmaktadır. Roman ve hikâyede önemli bir unsur olan “bakış açısı”nı da yazar, halk anlatıları üslubuna dayandırmıştır. Bu nedenle romandaki “yazar anlatıcı” zaman zaman anlatıcı görevini roman kahramanlarından birine bırakır. Halikarnas Balıkçısı’nın romanda, halk hikâye anlatıcısının sesini taklit ettiği söylenebilir. Roman kahramanları da başlarından geçen olayları anlatırlarken halk anlatılarındaki üslubu kullanırlar. Böylece yazar, romanın öyküsünü bir halk anlatısına dönüştürmeye çalışır. Bunu yapma nedeni inandırıcılığı arttırmak olabilir. Fakat yazarın içinde yaşadığı toplumun kültürel özelliklerini birebir yansıtma kaygısının sezinlendiği de göz ardı edilmemelidir. Romanın sonunda yazar, romanın hikâyesini, dolayısıyla içinde yaşadığı toplumun gerçek yaşantılarını dilden dile aktarılan bir halk anlatısına dönüştürür. Okur, anlatılan hikâyelerin bir zamanlar yaşanmış gerçek hikâyeler olduklarını duyumsar. Bu da romanın konusunu okur için daha etkili kılma çabasının bir ürünüdür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Somut Olmayan Kültürel Miras Kapsamında Geleneksel El Sanatları Ve Kültür Ve Turizm Bakanlığı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19177</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19177</guid>
      <author>İbrahim Ethem ARIOĞLU, Özlem AYDOĞDU ATASOY</author>
      <description>Ülkemiz, “Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi”ne 27 Mart 2006 tarihinde resmen taraf olmuştur. “Toplulukların, grupların ve kimi durumlarda bireylerin, kültürel miraslarının bir parçası olarak tanımladıkları uygulamalar, temsiller, anlatımlar, bilgiler, beceriler ve bunlara ilişkin araçlar, gereçler ve kültürel mekânlar” şeklinde tanımlanan somut olmayan kültürel miras kavramının alanları, doğumdan ölüme kadar insan yaşamında yer alan ve kısaca her türlü maddi ve manevi kültür ögelerini araştıran, derleyen, değerlendiren ve çıkarımlar yapan bir bilim dalı olan Halkbilimi’nin konuları ile de paralellik göstermektedir. Burada sözü edilen kültürel miras, kısa bir zaman dilimi içerisinde oluşan değil, insanlığın var oluşundan bu yana süregelen bir mirası ve bu mirasın korunmasını ifade etmektedir. Bu bağlamda, söz konusu sözleşmede, somut olmayan kültürel mirasın alanları, somut olmayan kültürel mirasın aktarılmasında taşıyıcı işlevi gören dille birlikte sözlü gelenekler ve anlatımlar, gösteri sanatları, toplumsal uygulamalar, ritüeller ve şölenler, doğa ve evrenle ilgili bilgi ve uygulamalar ve el sanatları geleneği olmak üzere beş başlık altında toplanmıştır. Somut Olmayan Kültürel Miras ile ilgili iş ve işlemlerin (politikaların) ülkemizdeki icracı birimi Kültür ve Turizm Bakanlığı Araştırma ve Eğitim Genel Müdürlüğüdür. Adı geçen Genel Müdürlük, Somut Olmayan Kültürel Miras ile ilgili iş ve işlemleri, Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesine dayalı olarak hazırlanan yönetmelik ve yönergelerle ve başta Bakanlığın taşra teşkilatı olan İl Kültür ve Turizm Müdürlükleri olmak üzere, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu, Milli Eğitim Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, üniversite gibi kurumlarla işbirliği içerisinde yürütmektedir. Bu bağlamda makalemizde, somut olmayan kültürel mirasın korunması sözleşmesinde ayrı bir yeri olan ve somut olmayan kültürel mirasın yaşayabilirliğini güvence altına alma anlamına gelen “koruma” kavramından hareketle geleneksel el sanatları ile ilgili olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından neler yapıldığı, neler yapılacağı ve neler yapılması gerektiği gibi konular detaylı olarak ele alınıp değerlendirilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nedim’in Sevgili Karşısında Yaşadığı Tekinsizlik ve Ambivalans</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18829</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18829</guid>
      <author>Ramazan ARI</author>
      <description>Sanatçı, yaşadığı ya da gözlemlediği herhangi bir ruh halini ya da duyguyu, kendi bakış açısıyla, zihnî bir takım kurgulamalar yaparak eserinde işler. Nedim, “-âre midir” gazelinde sevgilinin gelişi karşısında, onun iyi niyetle mi; yoksa kötü niyetle mi geldiği noktasında yaşadığı tereddütlü ruh halini şiirine yansıtmıştır. Nedim (âşık), şiir boyunca zihninde olumlu ve olumsuz iki ihtimal arasında kalmaktadır. Bu noktada bu iki ihtimalin karşılığı olarak hissettiği duygular, ümit ve korkudur. Âşık, sevgilinin iyi bir niyetle gelmesini ümit etmekte; aynı zamanda kötü amaçla gelmesinden de korku duymaktadır. Hissedilen korku ve ümit sıradan, basit duygulanım değildir. Bunları klasik şairlerin aşk anlayışına uygun olarak, âşıkların sevgiliden gelebilecek en ufak bir lütfu büyük bir ümitle arzu etmesi ve buna karşın ondan gelebilecek en ufak bir kötülükten büyük korku duyması arka planında düşünmek gerekir. Böyle düşünüldüğünde aşığın yaşadığı gerilim, heyecan daha iyi hissedilebilir. Ümitle korku, gelecekle ilgili olduğunda, birinin varlığı diğerini lağvetmesi yönüyle karşıt duygulardır. Nedim, şiirinde zıt duyguları karşı karşıya getirmenin yanında, bunları eş zamanlı olarak aynı kişiye yaşatmaktadır. Bu, şairlerin duyguları işleme yöntemlerinden “duygu karşıtlığı”nın ilk çeşidi, “ambivalans” (ambivalance), yani aynı objeye yönelik, olumlu ve olumsuz duyguların eş zamanlı olarak bir arada oluşu anlamındaki bu terimin karşılığı, Nedim’in şiirinde görülmektedir. Sevgilinin geliş amacındaki belirsizlik, olumlu ve olumsuz ihtimaller arasındaki ikircikli durum âşığı, ümit ve korku ile birlikte, bir kaygı, tereddüt, tedirginlik ve şüphe de hissetmeye yöneltmektedir. Bu bağlamda düşünüldüğünde, âşığın yaşadığı ruh halini tekinsizlikle ilişkilendirmek mümkündür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kilis İlinde Ağız Tabakalaşması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19064</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19064</guid>
      <author>Hülya ARSLANEROL</author>
      <description>Batı Türkçesinin Batı Oğuzca grubuna dâhil bulunan Anadolu ağızlarının pek çoğunda, temelde Oğuz boylarının, özellikle de Avşar, Bayat, Kınık, Salur, Bayındır gibi boyların etkili olduğu bilinmektedir. Kilis ili ağızları, yörenin tarihi ile birlikte ele alınıp incelendiğinde bu yörede hem farklı Oğuz boylarının etkin olduğu, hem de Oğuz boyları dışında Kıpçak boylarının da varlığı görülür. Kilis ili ağızlarının oluşumunda etkili olan Oğuz boyları içinde özellikle Avşar, Bayat, Bozcalu, Beydili, Harbendelü, İnallı, İzzeddinli, Alayuntlu, Yüreğir, Bayındır boyları vardır. Kilis’i de içine alan ve Biladü’ş-Şam olarak adlandırılan bölgenin tamamında uzun süre Memlûk Devletinin etkin olmasından dolayı Kıpçak Türkçesi de izler bırakmıştır. Ayrıca Kilis ağzı, Batı Türkçesi içinde Doğu Oğuzcaya dâhil edilen İran, Irak, Suriye ağızlarıyla birleşen, Doğu Oğuzcasının Batı Oğuzcası üzerindeki son etki alanlarından biri olarak kabul edebileceğimiz bir ağız özelliği göstermektedir. Yöre ağzında etkin dört katman tespit edilmiştir. Ana katmanı yörede yerleşmiş Oğuz boylarının ağızları oluşturur. İkincil katman yöre ağzında sporadik olarak karşımıza çıkan Kıpçak Türkçesi unsurları ve Batı Türkçesinin Doğu Oğuz grubu içinde yer alan İran, Irak, Suriye ve Azerbaycan Türkçesi unsurlarıdır. Üçüncül katman standart Türkçenin ağız üzerindeki etkisini, dördüncül katman ise komşu dillerin, özellikle de Arapçanın Kilis ili ağızlarındaki etkisini gösterir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Şiirinde Terziler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19068</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19068</guid>
      <author>İncinur ATİK GÜRBÜZ</author>
      <description>Sanatın bütün dallarında sanatçılar, içinde yetiştikleri toplumun değer yargılarını, değişen oranlarda olsa da, mutlaka eserlerine yansıtmışlardır. Zira sanat eseri, yaşadığımız dünyanın gerçekliğinin kişinin hayal dünyasında başkalaşarak soyut bir düzlemde yeniden oluşturulmuş biçimidir. Sanatçılar bu yeniden oluşturma sürecinde, içinde yaşadığı toplumda gördüğü, tanık olduğu kişileri ya da olayları kullanır. Böylece muhayyilesinde oluşturduğu bu soyut dünyayı, ürettiği sanatın muhatabının anlayacağı somutluğa taşımaya çalışır. Divan şairleri de şiirlerinde, yaşadıkları dönemin sosyal unsurlarından yararlanmışlardır. Bu bağlamda, Osmanlı toplumunun gündelik hayatının önemli değerlerinden biri olan meslekler, çeşitli vesilelerle şiirlerde işlenmiştir. Çalışmamızda, Osmanlı toplumunun gündelik yaşantısının önemli bir parçası olan “terzilik” mesleğinin şiirlerde hangi yönleriyle ve ne şekilde ele alındığı araştırılmaya çalışılacaktır. Bu çerçevede, terzilerin bizzat kendileri, dükkânları, mesleklerini icra ederken kullandıkları araç-gereçler, değişik yüzyıllardan şairlerin şiirlerinden seçilen örneklerden hareketle değerlendirmeye alınacaktır. Çalışmamıza esas olan örnekler, değişik yüzyıllara ait</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Ninnilerinin Dilbilim ve Dil Felsefesi Temelli Özellikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19089</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19089</guid>
      <author>Özgür Kasım AYDEMİR, Nermin ER AYDEMİR , Tuğba BABACAN</author>
      <description>Ninniler, tarihi süreç boyunca bireyin öncü eğitiminde işlevsel özelliğe sahip kültür ögeleri olarak kullanılmışlardır. Salt ses tekrarı ya da işlevsiz anlatılar olarak değerlendirilmemesi gereken Türk ninnilerinde, Türk kültürünün temel özellikleri ve buna bağlı evren tasavvuru görülebilmektedir. Bu gerekçe ile kendisi de bir oyun formunun parçası olan ninnilerin içeriği geleneksel oyun kavramına ilişkin verileri barındırmaktadır. Geleneksel eğitim süreci içerisinde kültürel devamlılığın sağlanmasına, Türk kültüründe ninnilerin sonrasında ağırlık kazanan geleneksel oyun türleri etkili olmaktadır. Böylelikle ninnilerle hayata hazırlanan ve içerisindeki oyun unsuru ile sonraki evreye alışan kişinin özgün dünyası, Türk toplumunun kültür dairesi içerisinde kurgulanabilmektedir. Bu bağlamda geleneksel Türk oyunlarının temel özellikleri ve ülküsel kazanımları ninnilerin dilinde de somutlaşmıştır ki belirlemiş olduğumuz ortaklıklar kültürel devamlılık adına önem taşımaktadır. itel araştırma yöntemine dayalı yürütülen bu araştırmada, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki tüm bölgelerden derlenmiş 1651 ninni metninden hareketle ninnilerin içerisindeki oyun kavramı üzerine, Gadamer’ın görüşleri ağırlıklı olmak üzere felsefi çözümlemeler gerçekleştirilmiştir. Ardından oyun kavramının felsefe eksenli çözümlemelerinden hareketle kaynak kişilerden derlenmiş ninnilerin içerisindeki oyun olgusu, geleneksel Türk oyunları ile birbirine eklemli bütünlük içerisinde ele alınmış. öylelikle oyun kavramının geleneksel kültürümüzdeki özellikleri dilbilim ve kültür felsefesi içerisinde değerlendirilerek, eğitim bağlamında uygulanabilir modellerin oluşturulabilmesi adına öneri ortaya koyulmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Turgut Uyar’ın “Kurtarmak Bütün Kaygıları” Adlı Şiirinde Politik Söylem: Düzenden Kaçış ve Direniş</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18996</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18996</guid>
      <author>Yusuf AYDOĞDU, Serhan ALKAN İSPİRLİ</author>
      <description>Modern Türk Şiirinin önemli şairlerinden birisi olarak kabul edilen Turgut Uyar, şiire 1940’lı yıllarda Garip Hareketi’nin etkisinde başlamıştır. Özellikle Arz-ı Hal (1949) ve Türkiyem (1952) adlı eserlerinde bu etkileri görmek mümkündür. Bu dönemde özellikle ilk eseri olan Arz-ı Hal’de, Garip şiirinin etkileri belirgin bir şekilde kendini gösterirken, Türkiyem adlı eserinde ise Garip şiirinin etkisinin yanında hamasi içerikli, memleket ve Atatürk sevgisini ön plâna çıkaran bir söylemin de etkisi söz konusudur. Daha sonra şiir anlayışında ciddi bir değişim yaşayan Turgut Uyar’ın ikinci dönem olarak adlandırılabilecek şiirlerinde ise İkinci Yeni şiir anlayışının etkileri görülmeye başlanır. Şairin İkinci Yeni’yle yakınlaşması Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959) adlı eseriyle başlar. Uyar’ın bu çizgideki ikinci eseri Tütünler Islak (1962)’tır. İlk eserinde oluşturduğu dilsel ve söylemsel değişim bu eserinde de hız kesmeden devam eder. Turgut Uyar, bu dönem şiirlerinde anlamı bir ölçüde arka plana atar, şiirin bir dil meselesi olduğunu belirtir. İkinci Yeni şairlerinin çoğunda görülen, yazımsal ve sözcüksel sapmalar, soyutluk, ters çevirmeler, anıştırmalar, alışılmamış bağdaştırmalar, mantık dışı söyleyişler Turgut Uyar’ın şiirinde de sıkça başvurduğu unsurlar olarak karşımıza çıkar. Diğer taraftan, bu dönem şiirlerinde şairin toplumsal ve siyasal söyleme yaslandığını, bu söylemin kendisini geleceğe duyulan umut, değişim isteği, direniş, kentten kaçış, yeniden dirilme ve uyanış gibi temler etrafında gösterdiğini söyleyebiliriz. Bu açıdan şairin “Kurtarmak Bütün Kaygıları” adlı şiiri, onun şiir anlayışındaki ve hayata bakışındaki değişimi göstermesi bakımından önemli bir örnektir. Modern dünyanın gerçeğine yabancılaşmış, ondan kaçmak isteyen Uyar’ın şiiri salt bir kaçışı öncelemez. Aynı zamanda, içinde dönüşü ve tekrar dirilmeyi de taşıyan fütürist bir tavrı da barındırmaktadır. Bu çalışma, Turgut Uyar’ın “Kurtarmak Bütün Kaygıları” adlı şiirinden yola çıkarak; onun şiir anlayışında yaşadığı değişimi, şiiri üzerinden hayatı, toplumu ve geleceği ele alış biçimini, politik tutumunu okur merkezli bir bakış açısıyla değerlendirme çabasıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Avrupa Dillerinde Sözlüklere Verilen Adlar Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19057</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19057</guid>
      <author>Abdullah BAĞDEMİR</author>
      <description>Avrupa dillerinde sözlüklere verilen adların incelendiği bu çalışmada önce belli başlı dillerdeki sözlük adları gösterilerek bu diller hakkında kısa bilgiler verilmiştir. Sonra Avrupa dillerindeki glossary, lexicon, thesaurus, dictionary, vocabulary, Wortschatz, wordbook, Wörterbuch, slovar gibi sözlük adlarının anlamı, kökeni, yapısı, türevleri, adların geçtiği eserler verilip aralarındaki farklar açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmanın sonunda, Avrupa dillerindeki sözlük adlarının Grekçe kökenli sözlüklerle (glossary, lexicon, thesaurus) başladığı, bunları da kullanmakla birlikte Latince sözlüklerle (dictionary, vocabulary) devam ederek geliştiği, ulusal dillerin sözlük adlarıyla (Wortschatz, wordbook, Wörterbuch) olgunlaştığı anlaşılmaktadır. Bu sözlüklerin hazırlanış amaçlarına göre aralarında birtakım farklar olduğu da gözlenmektedir. Ayrıca bir dil ailesini temsil eden başat dildeki sözlük adının, ailenin öteki üyelerinde ya da bu başat dilin çevresindeki küçük toplulukların dillerinde de aynı sözcüğün değişik biçimlerinin kullanıldığı görülmektedir. Sözlük adlarının kökenlerinin ‘açıklamak, söylemek, saklamak, seslenmek’ eylemlerine ve ‘ses, söz, hazine’ adlarına dayandığı anlaşılmaktadır. Glossary ‘açıklanmış sözler kitabı’ (gloss ‘açıklamak’, glōssa ‘açıklanması gereken söz, dil); lexicon ‘söz kitabı’ (légein, ‘söz söylemek’, leksi-s ‘söz söyleme, söylenen söz’); thesaurus ‘hazine, söz hazinesi’ (thē ‘saklamak’); dictionary ‘söz kitabı’ (dīcere ‘söylemek’); vocabulary ‘söz hazinesi’ (vōx, vōc- ‘ses, ‘seslenmek’, vocā-re, ‘seslenmek, çağırmak’); Wortschatz ‘söz hazinesi’ (wer ‘söylemek’); wordbook ‘söz kitabı’ (wer ‘söylemek’); Wörterbuch ‘sözler kitabı’ (wer ‘söylemek’); slovar ‘sözlük’ (sloviti ‘söylemek’, slov ‘söz’ [&lt;zvuk ‘ses’]) anlamını taşıyan sözcüklerden yapıldığı izlenebilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Leylâ Erbil Ve Mustafa Kutlu’nun Hikâyelerinde Teknik</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19009</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19009</guid>
      <author>Sinan BAKIR</author>
      <description>Metnin üretim sürecinin sağlıklı bir şekilde ortaya çıkarılabilmesi için anlatıcı ve bakış açısı kadar üzerinde durulması gereken diğer bir unsur, roman ve hikâye gibi anlatıların vazgeçilmez yapı taşları olan anlatım teknikleridir. Teknik, edebî metnin üretim ve ifade aracı olduğu gibi biçimin özgün bir forma dönüşümünü sağlaması bakımından da önemlidir. Hikâyenin estetik bir yapıya bürünmesini sağlayan teknik, yazarın hikâyesini belli bir ritm ve tarzda okuyucuya nakletmesine imkân sağlar. Çalışmada, Leylâ Erbil ve Mustafa Kutlu’nun hikâyelerinin oluşum süreci ve kurguyu oluşturan organizasyon şeması teknik üzerinden açıklanmış, eldeki verilerle her iki yazarın hikâyeciliğinin başat yönleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Tekniklerin kullanılış amacı, işlevi, kurgu içindeki fonksiyonu ve kullanılma sıklığı üzerinde durulmuş, tekniklerin kullanımındaki benzer ve farklı yönlere de değinilmiştir. Leylâ Erbil, hikâyelerini ağırlıklı olarak bilinç akışı, iç monolog ve geriye dönüş teknikleri üzerine kurgular. Bu teknikler, hikâyelerin ana karakteri olan kadın anlatıcıların kendilerini ifade etme aracıdır. Kadınların iç dünyaları; bunalım, yalnızlık, anlamsızlık ve yabancılaşma gibi duygularla kaplıdır. Kadın anlatıcıların iç dünyalarındaki parçalanmışlık/bölünmüşlük, yıkıcı bir biçimde dilsel bozulmalara ve yazarın birçok hikâyeyi üzerine kurguladığı bilinç akışı ve iç monolog gibi tekniklerin uç noktalara taşınmasına ve yıkıcı bir forma dönüşmesine neden olur. Mustafa Kutlu’nun hikâyelerinde ise kurgunun oluşumu “çerçeve hikâye”ler üzerine kuruludur. Kendi içinde bağımsız ancak ana olayın bir parçası olan her bir hikâyenin üretimi farklı anlatım teknikleriyle gerçekleşir. Bu yüzden hikâyelerin ritmi/temposu, tekniklerin kullanım sıklığı, zamanın hızlandırılması ya da yavaşlatılması anlatıdan anlatıya farklılık gösterir. Meddah tarzı anlatıcının aktarımıyla vücut bulan hikâyelerde ise anlatıcının biteviye anlatımı, olayların çabuk gelişmesi ve sonuca bağlanması metnin ritmine hızlandırıcı bir etki yapar; ritmin akıcı olmasını sağlar. Hikâyelerde bilinç akışı ve iç monolog teknikleri, bireylerin iç dünyasındaki çalkantıları, duyguları ve düşünceleri dolaysız yansıtır. Kutlu’nun hikâyelerinde karakterlerin modern yaşamın unsurlarıyla tanışması onlarda bir bocalamaya neden olsa da bağlı oldukları kültürel ve geleneksel kodlar sayesinde hayata tutunabildikleri görülür. Karakterlerin ruhsal dünyasındaki bölünmüşlüğün çoğu defa toparlanmayla sonuçlanması, bilinç akışı ve iç monolog gibi tekniklerin yıkıcı bir biçime dönüşmesine ve dilsel bakımdan okuyucuyu rahatsız edici bir boyuta ulaşmasına engel olur. Mustafa Kutlu ve Leylâ Erbil’de bilinç akışı ve iç monolog tekniklerinin birbirinden bu denli zıt bir kullanımla hikâyenin kurgusunu oluşturması, yazarların insana/topluma bakış açısındaki farklılığından, yani ideolojiden kaynaklanır. Leylâ Erbil’in hikâyeleri ağırlıklı olarak bireyin iç dünyası üzerine kuruludur; bu hikâyeler genellikle I. şahıs anlatıcılar tarafından nakledir. Hikâyedeki bütün unsurlar (olay, kişi, mekân) kadın anlatıcıların gölgesinde kalır. Ben-anlatımın egemen olduğu hikâyelerde kadın anlatıcıların sesinden başka sese yer verilmez neredeyse. Bu yüzden yazarın anlatılarında diyalog tekniği dar bir kullanım alanına sahiptir. Hikâyelerde gösterme tekniği, kadın anlatıcıların ruhsal dünyasını somutlaştırmada kullanılır; bunun dışında hikâyelerde canlı sahnelere rastlanmaz; karakterler de son derece silik çizilir. Hikâyelerin dili; soyutlamalara, imgelere, sembollere açıktır, çağrışıma dayalı şiirsel bir anlatım ön plandadır. Kelimelerin ve cümlelerin yapısıyla aşırı oynamalara gidilmesinden dolayı anlatılanlar, okurun gözü önünde canlanamaz, ete kemiğe bürünemez. Mustafa Kutlu ise karakter çizmede ve onları konuşturmada oldukça başarılıdır. Yazar, karakterleri kültürel ve sosyal konumuna uygun konuşturur. Günlük hayattaki doğal konuşma biçimi, Kutlu’nun hikâyelerinde sıklıkla görülür; bu konuşmalar, kişilerin kültür</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>bu/o+Ad Yapısının İndirgenme Olasılığı Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19052</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19052</guid>
      <author>Metin BALPINAR</author>
      <description>Türkiye Türkçesinin işaret sözcükleri dizgesi, bu, şu ve o köklerinden oluşmaktadır. Bu makalede, bu ve o’nun metne bağlı olmayan kullanımları üzerine odaklanılarak, konuşucunun alanı ve dinleyicinin algısı kavramları açısından, bu/o+ad yapılarının yalın bu/o yapılarına (başka bir deyişle, bu/o(+Ø) yapılarına) indirgenmesi olasılığı irdelenecektir. Çalışmada, bu/o(+Ø) yapısının şu özelliklere sahip olduğu ileri sürülecektir: (i) bu/o+ad ve bu/o(+Ø) arasındaki değiştirim açısından, bu/o+ad yapısının varlığı, bu/o(+Ø) yapısının varlığı için gerek koşuldur. Bu nedenle, bu/o(+Ø) kullanımlarının tümünü, bu/o+ad kullanımlarının indirgenmiş biçimi olarak düşünmek mümkündür. (ii) Bununla birlikte, bu/o+ad yapısının dağılımı, bu/o(+Ø) yapısının dağılımı için yeter koşul değildir. bu/o+ad yapısının, bu/o(+Ø) yapısının yeter koşulu olarak işlev görebilmesi için bu/o+ad yapısı içindeki ad’a ait göndergenin sözce ortamında bulunması esastır. (iii) bu/o+ad yapısının dağılımı, konuşucunun alanı ve dinleyicinin algısı kavramlarına duyarlı olmasına karşın, (ii)’de belirtilen gösterimsel koşula duyarlı değildir. Öte yandan, bu/o(+Ø)’nun dağılımı hem (ii)’deki gösterimsel koşula hem de konuşucunun alanı ve dinleyicinin algısı kavramlarına duyarlılık göstermektedir. (iv) bu/o(+Ø)’nun metne bağlı olmayan kullanımına ait (i), (ii) ve (iii)’de belirtilen özellikleri, (a) öncül sözel metne bağımlılık derecesine göre sınıflandırılmış işaret sözcükleri kullanımı üzerinde oluşturulan gösterimsel bir ölçekle ve (b) gönderimsel kullanıma konu olan dilsel ögenin sözdizimsel silinimiyle izah etmek mümkündür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Necip Fazıl'ın Sabır Taşı Adlı Tiyatro Eseri ile Billur Köşk Masallarından Muradına Eren Dilber Adlı Masal Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18811</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18811</guid>
      <author>Nuriye BASTEM</author>
      <description>Necip Fazıl Kısakürek (1904-1983), Çağdaş Türk Edebiyatının şair ve yazarları arasında yer almaktadır. 1922’de şiirlerle başlayan yazı hayatı, makale, deneme, tiyatro, fıkra, biyografi, tenkit, inceleme ve araştırma yazılarıyla devam eder. Gerek sanatçı gerekse siyasi kimliği çerçevesinde birçok eser vermiştir. Yarım kalan “Sır (1946) ve Kumandan (1960)” adlı iki tiyatro eseri haricinde toplam on beş tiyatro eseri bulunmaktadır. Sabır Taşı, Necip Fazıl’ın 1940 yılında yazdığı dördüncü tiyatro eseridir. Yazarın, ana hatlarını eski bir Türk masalından aldığını söylediği bu tiyatro eseri, Billur Köşk Masalları’ndaki “Muradına Eren Dilber” adlı masaldan ilhamla kaleme alınmıştır. Aynı dile fakat farklı dönemlere ait bu iki eser, ortak bir konu etrafında birleşmektedir. Böylelikle karşılaştırma yönteminin uygulanabilmesi için geçerli ölçütler sağlanmış olur. Çünkü eser ya da yazarlar rastgele bir tercihle karşılaştırılamaz. İki eser arasında mutlaka karşılaştırmaya değer bir özelliğin bulunması gerekmektedir. Bu çalışmada biri anonim bir masal, diğeri Çağdaş Türk Edebiyatının köşe taşlarından biri olan Necip Fazıl’a ait bir tiyatro eseri karşılaştırma yöntemiyle çözümlenmiştir. Her iki eserde de genç bir kızın muradına ermek için gösterdiği sabır ve sonunda doğruluğun kazanması ele alınmıştır. Çalışma, üç bölümden oluşmaktadır: 1. bölümde, Necip Fazıl Kısakürek’in Sabır Taşı adlı eseri; oyunun tasviri, konusu, olay dizisi, kişilik, zaman ve mekân çözümlemeleri gibi yapısal unsurları bakımından incelenmiş ve bu oyunun ana hatlarının dayandığı Billur Köşk Masalları’nda yer alan Muradına Eren Dilber adlı masalla karşılaştırması yapılmıştır. 2. bölümde, bu iki eser arasındaki farklılıklar belirlenmiştir. 3. bölümde de eserde yer alan motiflere ana hatlarıyla yer verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mehmet Akif'in Safahat Adlı Eserinde Ahlaksızlık Eleştirileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18227</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18227</guid>
      <author>Haydar BAYATLI</author>
      <description>Bir milletin cemiyet hayatını düzenleyen en önemli faktörlerden birisi ahlaktır. Nitekim bu faktörün cemiyet hayatındaki önemi, kutsal kitapların tamamında vurgulanmıştır. Mehmet Akif de, inandıklarını karaktere dönüştürmüş bir münevver olarak yiriminci yüzyılın buhranlı yıllarında ve Batının kültürel, askerî saldırısı karşısında, Türk Milleti’ne kurtuluş reçetesi olarak sunduğu Safahat’ı yazarken ahlak faktörünün toplumdaki önemini tekrar hatırlatma ihtiyacı duymuştur. Akif, kalabalıkların bilinçsizce oluşturdukları normlara uyum sağlayan sıradan bir insan değildir. Tam tersine o, inandıklarıyla bütünleşmiş aydın bir fert olarak yaşadığı toplumun geleceğine yön vermiş ender bir şahsiyettir. O, insanlara hem güçlü, bilinçli, inançlı ve özgür bir fert olmayı öğretmiş, hem de kuvetli karakteri ile toplum için basiretli ve inandıklarını hayata geçiren bir fert timsali olmuştur. Zira Akif, hem şiir ve vaazlarıyla hem de günlük hayatıyla, her zaman Türk milletinin millî ve dinî değerlerini ön plana çıkaran önder bir kimlik olmuştur. Akif, gerçek bir aydın olarak insanları cehaletin, köleliğin ve sömürgecilerin pençelerinden kurtarmak için toplumda bir meşale rolü üstlenmiş; hayatı boyunca, İslam dinine ve Türk kültürüne ait ahlak değerlerini ön plana çıkararak insanlara yol gösterdiği gibi Türk toplumuna aykırı olan ahlak değerlerini de eleştirmiştir. Bu tespit, Safahat’taki şiirlerde çok bariz bir şekilde görülmektedir. Nitekim Akif, söz konusu şiirlerinde ahlak faktörünü ferdî, ailevî ve toplumsal anlamda bir bütün olarak ele almıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Travnik Günlüğü ve Kadı Köse Adlı Romanların Penceresinden Osmanlı-Müslüman Dünyasına Bakış</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19028</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19028</guid>
      <author>Sibel BAYRAM</author>
      <description>İlirya dilinde akarsu anlamına gelen “Bos” sözcüğünden türeyen Bosna toprakları tarih boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. Farklı milletlerin, dinlerin birleştiği Balkan coğrafyası, kültürel açıdan zengin olmakla beraber aynı zaman da bu zenginlik savaşları, çatışmaları da beraberinde getirmiştir. Balkanlar Avrupa’da kara parçası olmasına rağmen tarih boyunca hiçbir zaman tam Avrupa’nın tam bir parçası olarak görülmemiş olup arka bahçe muamelesi görmüştür. Bununla birlikte doğu-batı geçiş güzergâhında olduğu için kültürel geçişin en fazla olduğu topraklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Zıtlıkların bir arada olduğu bu coğrafya çatışmalarıyla ve farklılıklarıyla edebi eserlere de konu olmuştur. Edebî eserler, milletlerin hayatlarındaki değişimi, dönüşümü en iyi yansıtan belgelerdir. Üretildikleri toplumun kültürel, dinî, sosyal hayatlarına ışık tutar. Nobel ödüllü Bosnalı yazar İvo Andriç, romanlarında dönemin kültürel, siyasî, sosyal özelliklerini yansıtarak romanlarında dönemsel bir tablo çizmiştir. Beş yüz yıl kadar Bosna topraklarına hâkim olan Osmanlı kültürü her satırına sinmiştir. Ancak bu kültürel yansıma Ivo Andriç’in Müslüman Boşnaklar tarafından eleştirilmesine sebebiyet vermiştir. Romanlarındaki ara satırlarda Müslümanların aleyhinde söylemleri olduğu ve taraflı bir gözle Osmanlı tarihini ve müslüman kültürünü yansıttığı konusunda tartışmalar bugün de sürmektedir. Osmanlı kültürünün izlerini bulduğumuz İvo Andriç’in “Travnik Günlüğü” ile Bahaeddin Özkişi’nin “Köse Kadı” adlı romanlarında dönemin zihniyetini, sosyal-kültürel, dinî yapısını gözlemlemekteyiz. Farklı milletlere ait olan Andriç ve Köse’nin bakış açılarında da farklılıklar olduğu görülür. Bu farklılıkların yaşanmasında iki yazarın durumlara fikirsel olarak aynı düzlemde bakmamış olmalarını söyleyebiliriz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Söz Dizim Kuramları Bağlamında Türkçe Söz Dizimi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19128</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19128</guid>
      <author>Muhsine BÖREKÇİ</author>
      <description>Bilindiği gibi dil, çift eklemli bir olgudur ve doğası gereği karmaşık bir yapı sergiler. Çünkü felsefe, ruhbilim (psikoloji), toplumbilim (sosyoloji) gibi pek çok alanla doğrudan ilişkilidir. Bu durumun bir yansıması olarak dil incelemeleri de farklı yaklaşım, yöntem ve terimlerle gerçekleştirilmiştir. 20. yüzyılın başında dilbilim kendi kuram, terim, yöntem ve uygulamalarını oluşturan bir araştırma alanına dönüşmüş ve dil incelemelerine daha sistemli bir boyut kazandırmıştır. Söz dizimi, bütün dilsel birimleri ve bu birimlerin sistem içindeki ilişkisini inceleyen kapsamlı bir dil inceleme aşamasıdır. Dil bilgisi veya dilbilim tarihi incelendiğinde farklı yaklaşımlarla ve farklı terimler, tanımlar kullanılarak çeşitli dillerin söz dizimi yapılarının betimlendiği görülür. Türkçenin söz dizimi ile ilgili de nitel ve nicel olarak çok önemli çalışmaların yapıldığı bilinmektedir. Bu çalışmalar da hem terim seçimi hem de çözümleme yöntemleri konusunda önemli farklılıklar göstermektedir. Farklı bakış açılarının doğal bir sonucu olarak değerlendirilebilecek bu durum, belli bir kurama dayandırılmadığı bir başka ifade ile kuramsal çerçevesi belirlenmediği için soruna dönüşmektedir. Betimleme ve tartışma yönteminin kullanıldığı bu çalışmada bağımsal, işlevsel, üretici dönüşümsel gibi dilbilim kuramları doğrultusunda Türkçe söz dizimi sorunlarının irdelenmesi ve çözüm önerileri sunulması amaçlanmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bayburt İli ve Yöresi Ağızlarının Türkiye Türkçesi Ağızları İçindeki Yeri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19007</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19007</guid>
      <author>Serdar BULUT</author>
      <description>Ağız bilimi araştırmaları son yıllarda dikkate değer şekilde ilerlemiştir. Özellikle bilim ve teknolojinin gelişmesi, okuma yazma oranının artması, eğitimin kolaylaşması, televizyonun ve telefonun yaygınlaşması gibi durumlar, Türkiye Türkçesi ağızlarının aleyhine olan faktörlerdendir. Bu sebepten ötürü ağızlar üzerine yapılacak çalışmaların biran önce sonuca erdirilmeleri gerekmektedir. 1867 yılında yabancı araştırmacılarla başlayan ve 1940’lı yıllara kadar Türk araştırmacıların ilgi göstermediği ağız bilimi alanında önemli çalışmalar verilmiştir. Ama 1940’lı yıllara kadarki çalışmalar yetersiz ve eksik çalışmalardır. 1940 yılından sonra Ağız araştırmalarında yeni bir dönem başlamıştır. Ahmet Caferoğlu’yla beraber Türk araştırmacılar dönemi başlamış ve diğer bilim adamlarıyla beraber ağız çalışmaları devam ettirilmiştir. Fakat ağız bilimi açısından henüz istenilen seviyeye ulaşılabilinmiş değildir. Türkiye sınırları içinde hiç el değmemiş bölgeler vardır. Bayburt ve yöresi de hem folklorik hem genel yapı hem de ağız bilimi açısından işlenmemiş sahalardan biridir. Bu bölge üzerine, Türkiye Türkçesi ağızlarının neredeyse tamamını derleyen Ahmet Caferoğlu’nun herhangi bir çalışması yoktur. Caferoğlu çalışmalarını yaptığı yıllarda Gümüşhane’ye bağlı bir ilçe konumunda olan Bayburt, Gümüşhane’nin de çalışmalara dahil edilmemesiyle beraber ağız çalışmalarının dışında kalmıştır. Yöreyle ilgili yapılan tek çalışma merkez ağzını konu alan bir lisans mezuniyet tezidir. Bayburt ve yöresinin ağız bilimi açısından tamamıyla ele alınıp akademik bir gözle incelendiği herhangi bir çalışma mevcut değildir. Bunun sonucunda da Bayburt’un ağız grubunu tespit etmek zorlaşmaktadır. Biz burada Leyla Karahan’ın Anadolu Ağızları Sınıflandırmasını baz alacağız. Karahan’ın belirttiği özelliklerden yola çıkarak Bayburt’un ağız bölgesini netleştireceğiz. Bu durumu yaparken, yörede yaptığımız gezilerden ve tespitlerimizden de karşılaştırmalar yoluyla faydalanacağız. Bu çalışmamızda Bayburt Ağzının Türkiye Türkçesi Ağızları içindeki ağız grubu tespit edilmeye çalışılmıştır. Ağız grubu tespit edilirken, Bayburt’un idari sınırları esas alınmış ve bu sınırlar içindeki tüm ilçe ve köyler çalışmanın içinde yerini almıştır. Bu tespit Leyla Karahan’ın sınıflandırmasına bağlı kalınarak ve yöreye yapılan gezilerden alınan bilgilere dayanılarak yapılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Romandan Piyese Bir Uyarlama Örneği Olarak Çalıkuşu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18997</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18997</guid>
      <author>Sibel BULUT</author>
      <description>Romandan piyes çıkarmak, türler arası uyarlama işlemine dayanmaktadır ve kendine özgü güçlükleri vardır. Bu güçlüklerin temel nedeni, roman ve piyesin iki farklı edebi tür olarak kendine özgü var oluş koşulları olmasıdır. İki türü tüketen hedef kitleler ve bunların beklentileri birbirinden farklıdır. İki edebi tür arasındaki farklıklarından kaynaklanan bu güçlükler sebebiyle, romandan tiyatro metnine geçişte anlatım tekniği, zaman, mekân kullanımı ve kişiler kadrosunun oluşturulmasında farklılıklar olacaktır. Sözünü ettiğimiz bu zorluklara rağmen, romandan piyes çıkarma yoluyla tercih edilen uyarlama işlemi, Tanzimat’tan bu yana Türk edebiyatında da sıklıkla tercih edilmiştir. En büyük temsilcilerinden biri de Reşat Nuri Güntekin’dir. İki tür arasındaki uyarlamada görülebilecek olası farklılık ve benzerlikleri saptamak üzere Reşat Nuri Güntekin tarafından kaleme alınan, edebiyatımızın en çok sevilen romanlarından biri olan Çalıkuşu ve bu romandan Necati Cumalı tarafından tiyatroya uyarlanan Çalıkuşu piyesi seçilmiştir. Eserlerin incelenmesinde ise çeviribilim kuramlarından, özellikle ‘Betimleyici Kuram’dan faydalanılmıştır. Gideon Toury’nin 1980’de In Search of A Theory of Translation adlı kitabıyla ortaya koyduğu betimleyici alan çeviri sürecindeki ilişkileri inceler ve genellikle ‘karşılaştırmalı çözümleme’ yöntemini kullanır. İncelememizde bu teorik bilgiler ve Betimleyici Kuramın çözümleme yönteminden faydalanılarak uyarlama öncesinde ve uyarlama sürecinde uyarlayıcı tarafından alınan kararlar irdelenmiş, uyarlama işlemi sırasında ortaya çıkan biçim ve içerikteki benzerlik ve farklılıklar karşılaştırmalı olarak araştırılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nakl olunur ki Sîmurg-ı Ankâ’nın bir teli Nigâristân-ı Çîn’dedir: Şerh, Sözlük-Şerh ve Sözlükler Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19139</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19139</guid>
      <author>Fatma BÜYÜKKARCI YILMAZ</author>
      <description>Bu makalede, incelenen şerh, sözlük-şerh ve sözlük metinlerinden yola çıkarak, bu türlerdeki eserler hazırlanırken nasıl bir metot izlendiği, bu eserlerin neden yazılmış olabileceği, okuyucu kitlesinin kimler olduğu soruları üzerinde durulacaktır. Şerhler bir bilim dalında meşhur olmuş eserler hakkında, bunlardaki kapalı ifadelerin açıklandığı eserlerdir. Şerh özelliği taşıyan Mîrek Mehmed Taşkendî’nin Şehrî ve Gülî adlı eserinin giriş kısmında müellif, eski ve yeni İran şairlerinin beyitlerini incelerken bazı kaside, mesnevi gibi şiirlerdeki müşkül beyitleri mümkün olduğu kadar dostlarıyla müzakere ettiğini ve bunlardaki manaları ve mazmunları açmaya niyet ettiğini belirtir. Lugat-i Fârsî ve Türkî adlı eserde, alfabetik hazırlanmış bir sözlük niteliğindeki Taşkendî’nin Nevâdirü’l-emsâl’inde, eliften başlayarak alfabetik olarak tüm harflerin üstünlü, esreli ve ötreli şekilleriyle başlayan Farsça kelimeler, kelime grupları, bir takım tamlamalar, terkibî sıfatlar, ibareler, deyim ve atasözleri verilir. Riyâzî’nin Düstûrü’l-‘amel adlı eserinde, alfabetik olarak 1050 civarında Farsça deyim, tabir ve kelimenin Türkçe karşılıkları ile bunlarla ilgili Farsça şiirlerden örnekler yer alır. Hazırlanış biçimi (alfabetik olup olmamasına göre) ve terimsel açıdan şerh ve açıklamalı veya açıklamalı-örnekli sözlükler arasında fark görülmektedir. İncelediğimiz eserlerden yola çıkarsak: bu eserler, anlaşılmayan beyitleri anlamak için ilimle uğraşan kişilere; Farsça eser yazma konusunda tecrübesi olmayıp Farsça yazanlar kullanabilsin diye, aynı tarzda eser hazırlayanların yararlanabileceği bir kaynak olmak üzere yazılmışlardır. Şerhlerden veya şerh-sözlüklerden, farklı alanlarda da yararlanmak mümkündür. Bu tip şiir açıklaması ve çevirisi içeren eserler, örnekleri açısından yeniden çeviri çalışmalarının malzemesi olabilir. İçerdikleri kelimeler, deyimler, mazmunların anlamları ve verilen örnekler dikkate alınırsa diğer bazı metinleri anlama / anlamlandırmada yeni yaklaşımlar bağlamında kullanılabilir. Bu eserlerden edinilen ilk elden bilgiler, edebî, kültürel ve sosyal tarih açısından önemli olabilir, kültürler arasındaki aktarımlar, etkileşimler gözönüne serilebilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tarih-i Hamidi Üzerindeki Araştırmalar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18987</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18987</guid>
      <author>Osman CÜME</author>
      <description>Musa Sayrami'nin (1836-1917) yıllar arasında Aksu'da yaşayan Uygur tarihçisi, şairidir. O Salamname, Tarihi Emiye, Tarihi Hamidi, Tezkiretül Evliya, Der Beyan-ı Ashabul Kehf, Kaside-i Sıdık, Gazeliyat gibi tarih, tezkire ve şiire ait bol, mühim eserleri yazmış. onların bazileri elimize ulaşmıştır, ama bazenleri kayıp olmuştur. Bu eserler içinde çok bilinen eserlerinden biri Tarihi Emniye ise, öbürü Tarihi Hamididir. Bu kiki kaynak eser öcelikle tarih, dil, folklor açısıdan çok önemlidir. Tarihi Emniye adlı bu eser 1905.yılında Kazanda basıldıktan sonra, Musa Sayrami bu eserde bazi yetersizlikler olduğunu görünce, Tarihi Emniye esasında Tarihi Hamidi'sini tamamlamışlar(1908) ve 1911.yılında bu eseri kendi eliyle tekrar kopya etmiştir. Onun Tarihi Hamidi adlı bu tarihi kaynak eseri yakın zaman Uygur tarihinde çok öneme sahip birinci el kaynak eserdir. 1980.yılların başından bugüne kadar tarihçi Musa Sayraminin manzum eserlerinden başka, Tarihi Emniye, Tarihi Hamidi gibi eserleri hakkında dil, edebiyat, folklor, din, siyaset, iktisat açısından araştırmlar yapıldı. 1980.yıllardan sonra, Tarihi Emniye ve Tarihi Hamidi adlı iki meşhur eseri resmi yayımlandı ve sosyal bilimler alanındaki araştırmacıların dikkatını çekmiştir. Tarihçiler bu iki eserin mühim kıymeti, eserdeki olaylar, kişiler ve şiiri parçalar üzerinde makaleler yazıldı. Çağdaş Uygurca neşrine dayanarak, Çincesinde yayınlandı. 2000.yıllardan beri Musa Sayraminin bu iki eseri hakkında yüksek lisans ve doktora tezleri yapıldı. Bu makalede Tarihi Hamidi üzerinde yapılan araştırmalar değerlendirelecktir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dîvânu Lugâti’t Türk’te Araç Gereçlere Ait Söz Varlığı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19071</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19071</guid>
      <author>Cihan ÇAKMAK</author>
      <description>Türkçe uzun tarihi geçmişinde son derece önemli eserlere kaynaklık etmiştir. İşte bu eserlerin en önemlilerinden biri hiç şüphesiz Dîvânu Lugâti't-Türk’tür. Kâşgarlı Mahmud’un bu önemli eseri Orhun Yazıtlarından sonra Türkçenin en önemli dil yadigârıdır. Kâşgarlı Mahmud’un 1072-1077 yılları arasında yazdığı bu eser Arap sözlükçülük geleneğine göre hazırlanmıştır. Sözlük içinde yaklaşık 8000 kelime bulunmaktadır. Dîvânu Lugâti't-Türk Türkçenin ilk sözlüğü ve grameridir. Her ne kadar Araplara Türkçe öğretme gayesiyle kaleme alınmış olsa da içerdiği zengin söz varlığı ile yazıldığı döneme dair önemli ipuçları vermektedir. Kâşgarlı Mahmud Türk boyları arasında karış karış dolaşarak onların gündelik hayatta kullandığı dil, gelenek-görenek ve yaşantılarını kaydetmiştir. Bu itibarla yalnız bir dilci ve sözlükçü değil aynı zaöanda bir halk bilimcidir. Eserinin sonuna koyduğu dünya haritasında Cakarta adını verdiği Japonya’yı göstermeyi de ihmal etmemiştir. Dîvânu Lugâti't-Türk içerdiği söz varlığı ile bugüne kadar çok sayıda çalışmaya konu olmuştur. Bu kadar geniş hacimli bir eseri incelemek pek kolay değildir. İçerdiği zengin malzeme hala incelenmeye ve araştırılmaya gereksinim duymaktadır. Bu çalışmada söz konusu söz varlığı içindeki araç gereç kelimeleri farklı başlıklar altında tasnif edilmek suretiyle incelenmiştir. Bu sayede XI. yüzyılda Türk topluluklarının evde, tarlada, giyim kuşamda, savaşta, çocukların oyun oynarken kullandıkları oyuncaklara kadar kültür tarihimize ait bilgiler elde edilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çeviri Yazıda “V” Ünsüzü Üzerine Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18924</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18924</guid>
      <author>Halil ÇEÇEN</author>
      <description>Eski metinlere dayalı çalışmalarda karşımıza çıkan önemli sorunlardan biri çeviri yazı konusudur. Çeviri yazılarda kelimeyi doğru ve metindeki anlamına uygun şekilde okumak gerektiği gibi harflerin meydana getirdiği ses özelliklerine de dikkat etmek gerekmektedir. Çevriyazı konusu, ülkemizde Arap kökenli Türk alfabesiyle yazılmış metinlerin Latin kökenli Türk alfabesine aktarılmaya başlanmasıyla gündeme gelmiştir. Türkçedeki Arapça ve Farsça kelimelerin o dillerdeki ses özelliklerini yansıtacak biçimde farklarını tespit edip okumak gerekir. Arap alfabesinde farklı harflerle yazılan ve kendilerine özgü telaffuzları olan ancak Türk alfabesinde aynı işaretle gösterilen harfler vardır. Bu harfleri doğru telaffuz etmek için de bazı noktalama işaretleri kullanılmıştır. Telaffuzu konusunda dikkat edilmesi gereken harflerden biri de /v/ ünsüzüdür. Başta Divanu Lugati’t-Türk olmak üzere bazı Türkçe temel kaynak eserlerde, değişik sesleri bünyesinde barındıran /v/ ünsüzü için farklı semboller, (? ve ?/?) kullanılmıştır. Kaşgarlı Mahmud’un da ses farkları üzerinde durduğu, bu harflerin bugün kullandığımız Latin alfabesindeki hangi harflerle karşılandıkları konusundaki bazı tereddütleri burada belirtmek istedik.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dede Korkut Hikâyeleri’nde “Allah” Kavramını Karşılayan Kelimeler Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19087</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19087</guid>
      <author>Ahmet DEMİRTAŞ</author>
      <description>10. yüzyılda Türkistan coğrafyasında İslamiyet’in hızla yayılmaya ve Türklerin de topluluklar hâlinde müslüman olmaya başladığı görülür. İslamiyet’in kabulüyle gerçekleşen kültürel değişimin ilk izleri Kutadgu Bilig ve Dîvânu Lugâti’t-Türk gibi eserlerden takip edilebilmektedir. Bu dönemde Oğuzların da hem bir devletleşme sürecine girdikleri hem de bir İslamlaşma sürecini yaşadıkları görülür. Oğuzların İslamlaşma sürecini nasıl yaşadıklarını gösteren önemli bir tanık, Türk kültürünün çok önemli bir temsilcisi olan “Dede Korkut Hikâyeleri”dir. İslamlık öncesi dönemde teşekkül eden “Dede Korkut Hikâyeleri”, İslamlık sonrası dönemde yazıya geçirilmiştir. Buna bağlı olarak hem İslamiyet öncesi inanç izleri taşımakta, hem de İslam inancına ait ögeleri içinde barındırmaktadır. Bu yüzden eserde, hem ağacın, suyun, dağın eski kutsiyetini koruduğu belirgin bir şekilde göze çarpar, hem de kahramanların arı sudan abdest alıp iki rekat namaz kıldığı görülür. İslamiyetin kabulüyle, Türkçe metinlerde kullanılmaya başlanan “Allah” kelimesi yanında “Tanrı” kelimesi de kullanılmaya devam eder. “Dede Korkut Hikâyeleri”nin Dresden nüshasının 56 yerinde “Allah”, 73 yerinde “Tanrı” kelimesi geçmekte; eserde, “kadir Tanrı” ve “kadir Allah”; “Allah Taala kargayupdur” ve “Tanrı Taala kargayupdur” şeklindeki ifadelerden “Allah” ve “Tanrı” kelimelerinin birbirinin yerine de kullanılabildiği görülmektedir. Yapılan bu çalışmada; “Dede Korkut Hikâyeleri”nde “Allah” kavramını karşılayan kelimeler tespit edilmiş, tespit edilen bu kelimelerin kullanıldıkları bağlam ve kullanılış biçimleri değerlendirilmiş ve buna bağlı olarak bu hikâyelerdeki Oğuzların İslamlaşma sürecinde “Allah” kavramı algıları hakkında bilgilere ulaşılmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Savaştan Doğan Bir Tip: “Harp Zengini”</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18984</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18984</guid>
      <author>Meral DEMİRYÜREK</author>
      <description>I.Dünya Savaşı, Harb-i Umumi ifadesinden hareketle de anlaşılacağı üzere, sadece savaş meydanlarında yaşanmamış, başta savaşan ülkeler olmak üzere bütün dünya devletleri için genel yıkıcı bir rol oynamıştır. Savaş esnasında ve sonrasında siyasî, ekonomik ve sosyal değişmeler bütün dengeleri altüst etmiş, yeni değer yargıları ve davranışlar geliştirmiştir. I. Dünya Savaşı’nın doğurduğu siyasî, ekonomik ve sosyal şartlar doğal olarak edebiyatı da etkilemiştir. Başta ekonomik sebepler yüzünden meydana gelen değişimlerin edebî sonuçları da olmuştur. Bunlardan birisi “harp zengini” kavramının doğuşu ve bu kavramı somutlaştıran yeni bir tipin teşekkülüdür. Fransa’da eski ve köklü zenginlerden ayırt etmek için savaş vurguncularına “yeni zengin” adı verilirken I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Türkiye’deki basın yayın organlarında “harp zengini” ifadesi kullanılmaya başlandı. Burada kastedilen “Harb-i Umûmî” sırasında çeşitli gayrimeşru yollarla zengin olmuş kişilerdi. Şeker, un gibi temel ihtiyaç maddelerini büyük miktarlarda alıp devletin vagonları aracılığıyla taşıyan ve türlü usulsüzlüklerle bunları fahiş fiyatlarla satan, içinde tanınmış kişilerin de bulunduğu, bir zümre hızla ve anormal bir biçimde zenginleşir. Devrin Sabah, Vakit, Tasvir-i Efkâr gibi gazetelerinde sürekli konuyla ilgili yazılar yayımlanır, kolay ve kanun dışı yollardan zenginleşenler eleştirilir, hatta bu kişilerin isimleri teşhir edilir. Ayrıca hükümetin problemin çözümüne yönelik uğraşları desteklenir. Gazete ve dergilerdeki eleştiriler sadece fikir tartışmaları düzeyinde kalmaz, edebî eserlere de yansır. Ahmet Emin Yalman’ın kullanımıyla “harp zengini” kavramı hızla yaygınlık kazanır ve savaş zenginlerini konu alan sohbet yazıları, romanlar ve hikâyeler yazılır, karikatürler çizilip albümler yayımlanır. Kavram ve tip savaşın bitiminden sonra, Cumhuriyet yıllarında da Türk edebiyatındaki varlığını sürdürür. Sermet Muhtar Alus’un Harp Zengininin Gelini (1932, 1934) adlı romanı buna örnektir. Bu çalışmanın amacı “harp zengini” kavramının Türk basınında ve edebiyatında yer alış sürecini çeşitli örneklerle tespit edip aynı başlık altında yazılmış, ancak bugüne değin herhangi bir çalışmada yer verilmemiş edebî eserleri, gazete ve dergilerden yararlanarak ortaya çıkarmak ve bunları incelemektir. İlaveten “harp zengini” ifadesiyle tanımlanan tipin özelliklerini ve edebiyatımıza yansımalarını değerlendirmektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sevinç Çokum’un Hikȃyelerinde Yalnızlık</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19039</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19039</guid>
      <author>Ayşe A.DİNÇ, Sezai COŞKUN</author>
      <description>Sevinç Çokum, hikȃyelerini Türk Edebiyatında modern hayatın meselelerinin yoğun bir şekilde işlendiği dönemde kaleme almaya başlamıştır. Çokum, hikȃyelerinde pek çok insanî meseleyi duyarlılıkla işlemiştir. İnsanlığın başlangıcından itibaren var olan yalnızlık ise, geçmiş dönemlerde edebiyatın bir meselesi olarak yer alsa da modern dönemde insan hayatının merkezine yerleşmesinden dolayı öne çıkan temel birkaç meseleden biri olmuştur. Bu bağlamda ele aldığımız yalnızlık, Çokum’un hikȃyelerine üç temel noktada yansımıştır. Modern hayatın getirdiği kentleşme, bireyselleşme, göç gibi çeşitli olguların insan hayatını etkilemesi ve bireyi yalnızlaştırması onun hikȃyelerinde vurguladığı noktalardan biridir. Yalnızlık, bu hikȃyelerde modern hayat neticesinde ortaya çıkan olgular nedeniyle mekȃn değiştiren, varoluşsal sorulara cevap veremeyen veya yeni durumuna uyum sağlayamayan bireylerin yaşadıkları bir hal olarak ortaya konulur. Sevinç Çokum, metafizik bir yaklaşımla ele aldığı hikȃyelerinde ise yalnızlığı bireyi olgunlaştıran ve onu içsel anlamda zenginleştiren iyi bir hal olarak ele alır. Bu tür hikȃyelerde kimi zaman bireysel gelişimi tamamlayan bir olgu olarak yer alırken bazı durumlarda ise kişiyi ermişlik mertebesine çıkaran bir hal olarak kurgulanır. Çokum’un hikȃyelerinde üçüncü hal olarak ise eşya ve yalnızlık ilişkisi işlenir. Eşyanın ancak insanla birlikte değer kazanmasına vurgu yapılan bu hikȃyelerde varlığa metafizik bir boyutta bakış söz konusudur. Çokum, hayatı, değişimi, bireyin iç dünyasına yansıyanları eşyanın yalnız hali üzerinden kurgular. Çokum’un hikȃyelerinde temel meselelerden biri olarak karşımıza çıkan yalnızlık, çok yönlü olarak kurgulanmakta ve yazarın edebî şahsiyetinin temel özelliklerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Çalışmada Çokum’un metinleri söz konusu çerçevede incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Karadeniz Bölgesi Ağızlarında –(y)XncA Zarf-Fiil Eki ve Görünümleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19106</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19106</guid>
      <author>Muammer DOĞAN</author>
      <description>Zarf-fiil ekleri, fiillerin cümle içinde zarf olarak kullanılmasını sağlayan ve çeşitli işlevleri olan dil yapılarıdır. -(y)XncA, Eski Türkçeden günümüze dek bütün dönemlerde kullanılan işlek zarf-fiil eklerinden biridir. Eski Türkçe döneminde –GInçA biçiminde görülen bu ek, birden fazla ekin bir araya gelmesiyle oluşmuş eklerden biridir. Bu çalışmada, Karadeniz Bölgesi ağızlarında kullanılan –(y)XncA zarf-fiil eki ve ekin bölge ağızlarındaki farklı türev ve işlevleri irdelenecektir. Bu ek, Karadeniz bölgesi ağızlarında -(y)XncAk, -XncAs, -XncAsI, -IncAn, –Incah̲ın/-Incah̲an, -İncekin şeklinde farklı türevleri ile kullanılmaktadır. Aynı zamanda bölge ağzında –(y)XncA zarf-fiil ekiyle eş anlamlı olan -DX mXydX, -DX mX, -Dünü, -Duklarinnan, -Ende, -Ene gibi yapılar da mevcuttur. -(y)XncA, zengin işlev alanına sahip zarf-fiil eklerinden biridir. Bu ek bölge ağızlarında sınırlama, zamandaşlık, şart ve sebep bildirme işlevleriyle yaygın bir biçimde kullanılmaktadır. Ekin tarihi Türk lehçelerinde tespit edilen ancak Çağdaş Türkiye Türkçesinde edatlar vasıtasıyla kurulabilen arkaik sınırlama işlevinin bölge ağızlarında hala geçerli olduğu örneklerle gösterilmektedir. Bu ekin işlevlerini tam olarak görebilmek için öncelikle eklendiği fiil tabanının kılınış özelliğine bakılmalıdır. Çalışmanın son bölümünde kılınış kategorisi açıklanacak, Johanson’un kılınış tasnifi hakkında bilgi verilecek. Fiilimsilerin kılınış kategorisi bağlamında ele alınıp incelendiği çalışmalara kısaca değinildikten sonra bölge ağızlarında –(X)ncA zarf-fiil eki ile kurulan zarf-fiil ekli parçaların başlangıç ve bitiş dönüşümlü fiillerde ortaya çıkardığı işlevsel özellikler örnek cümlelerden hareketle açıklanacak.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Deniz’de Değişen Psikoloji: Melville’in Moby Dick ve Conrad’ın “Tayfun” Eserleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19091</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19091</guid>
      <author>Rabia Nesrin ER BAĞYAPAN</author>
      <description>İnsan yaşamı öngörülemez düşman güçlere karşı bir mücadeledir, denizde gemi tıpkı toplum gibi çeşitli tehditler altında sürdürülen bir düzendir. İnsanoğlu beklenilmeyen bir tehlikeyle karşı karşıya geldiğinde, özellikle denizde, psikolojisi doğrudan etkilenir ve değişir. Bu farklılaşma davranışlarına yansır. Deniz, hem Herman Melville’in romanı Moby Dick’te hem de Joseph Conrad’ın öyküsü “Tayfun”da hikâyenin geçtiği yerdir. Her iki yazar denizi insan doğasını irdelemek için kullanır: doğanın salt kötülüğü, vahşi gücü ve acımasızlığı karşısında insanın yalnızlığı, çaresizliği ve yetersizliği. Melville’in ve Conrad’ın eserlerinin okura insanoğlunun önemli ruhsal içgörüsünü fark etme olanağı sağlaması eserlere kaçınılmaz ve sürükleyici bir tuhaflık katmaktadır. Her iki yazar okuru ana karakterlerin, endişe ve mutsuzluğun etrafını sardığı yolcuların, hassas zihinsel dünyalarına davet eder. Melville’in Moby Dick ve Conrad’ın “Tayfun” adlı eserleri ana karakterlerin düşüşünü gösterdiği için trajedinin iyi örneklerindendir. Trajedi genellikle kahramanın toplumdan uzak kalarak yalnız kalması üzerine kuruludur. Bu iki eserdeki aşina olunan “dünyalar”dan başka, çoğunlukla doğal güçler tarafından yönetilen bir ortamda yalnızlık teması üzerinde durularak bu makale doğanın gerçekliği karşısında karakterlerin değişen psikolojisini inceleyecektir. Bir diğer ifadeyle bu makale duygusal yoğunluğun, kırılmaların, tutkuların, korkuların ve öfkelerin insan doğasının önemli temel unsurları olduğunu göstermeye çalışacaktır. Melville’in ve Conrad’ın düşmanca çevrelerdeki insan doğası çalışmalarının bu tür karşılaştırmalı bir analizi şöyle bir gerçeği ortaya çıkarmaktadır: Melville’in sözleriyle “edebiyat … yine de duygusal bir bağ kurduğumuz başka bir dünya sunar.”</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye Türkçesi-Azerbaycan Türkçesi Tiyatro Terimleri Üzerine Bir Karşılaştırma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18999</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18999</guid>
      <author>Zeliha GADDAR</author>
      <description>Zengin bir dil olan Türkçe, Türk halkının çeşitli alanlardaki yerleşimleri sonucunda pek çok alana yayılmış, pek çok dilden etkilenmiş ve pek çok kola ayrılmıştır. Bu kollardan ikisi Batı Türkçesi dil özelliklerini yansıtan Türkiye Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesidir. Türkçeler arasında bilimsel değeri olan karşılaştırmalı çalışmaların yapılması Türk dünyası arasındaki ilişkileri geliştirecek ve güçlendirecektir. Ortak bir iletişim dili oluşturmak için terim sahasında karşılaştırmalı çalışmalar yapmak son derece önem arz etmektedir. Bu yönde yapılan çalışmaların oranı gün geçtikçe artmaktadır. İlim adamları özellikle gramer terimleri sahasında karşılaştırmalı birçok çalışma yapmışlardır. Fakat farklı alanların terimleri ile ilgili çalışmaların yeterli düzeyde olmadığı görülmektedir. Türk dünyası ile dil birliği sağlanması düşüncesi bağlamında, ilmin diğer kollarına ait terimlerin de tespit edilmesi ve karşılaştırmalı çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu makalede, Türkiye Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesinin tiyatro terimleri karşılaştırılmaya çalışılmıştır. Karşılaştırmada, Seyfettin Altaylı’nın Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü’nden yararlanılmıştır. Sözlükte yer alan tiyatro terimleri tespit edilmiş, bu terimler özdeş ve değişik terimler olmak üzere iki ana başlık altında toplanmıştır. Özdeş terimler bölümünde, Türkiye Türkçesinde aynı şekilde kullanılan (bazı küçük ses / şekil değişimleri hariç) tiyatro terimleri, değişik terimler bölümünde ise Türkiye Türkçesinde farklı ifade edilen veya olmayan terimler anlamlarıyla birlikte verilmiştir. Makalede ayrıca sonuç bölümü, kısaltmalar ve işaretler ile kaynakça bölümleri de yer almaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Etkilenme Endişesi Bağlamında Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı Romanına Bakış Denemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19059</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19059</guid>
      <author>Emrah GÜLÜM</author>
      <description>Amerikalı yazar ve eleştirmen Harold Bloom’un, kitleleri etkileyen şiir kuramını kaleme aldığı kitabı Etkilenme Endişesi, bir şairin (ya da sanatkârın) selefleri ile arasında var olan veya var olması muhtemel olan Ödipal ilişkiyi anlatır. Etkilenme Endişesi’ne göre bir şiirin başka bir şiiri yaratması olası hatta çoğu zaman gerekli bir durumdur. Ancak bu birbirinden yaratılma durumuna gelebilmek için şiirler, daha doğrusu şairler hangi aşamalardan geçmek zorundadır? Bu soruya Bloom’un verdiği cevap karmaşık ve bir o kadar da çileli bir yolun tasviridir. Bloom’a göre etkilenmenin endişesini yaşayan şair, Clinamen (Şiirin Yanlış Okunması), Tessera (Tamamlama ve Antitez), Kenosis (Tekrar ve Süreksizlik), Daimonikleşme (Karşı-Yüce), Askesis (Arınma ve Tekbencilik), Apophrades (Ölülerin Dönüşü) aşamalarına maruz kalarak kendi şiirini (ya da sanat eserini) revize etmeye çabalar. Türk Edebiyatı’nda da birçok şair ve yazar arasında tespit edilebileceğini düşündüğümüz Etkilenme Endişesi’nin bir izdüşümü de, Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanındaki bazı karakterlerin arasında görülmektedir. Benim Adım Kırmızı’nın kalabalık karakter kadrosunun içinde adları Kelebek, Leylek, Zeytin ve Zarif olan dört hattat, nakkaş ve sanatkârın arasındaki gelenek ve üslup yorumları, Bloom’un yarattığı etkilenme kuramına belli bir açıdan uygun düşmektedir. Ancak buradaki temel sorun, bizce bu karakterlerin yorumları Bloom’un kuramını şeklen takip etse de, manen çürütmekte olmasıdır. Zira Osmanlı’nın en önemli iki sanat dalı olan hattatlık ve nakkaşlıkta geleneğe bağlı kalmak, ustaya benzemek, şahsi üslup sahibi olmadan geleneğin üslubuyla yazılar yazıp, çizimler yapmak evlâ sayılmıştır. Yani Osmanlı’nın hattatlık ve nakkaşlık sanatlarındaki halef-selef ilişkisi, Bloom’un kuramına yansıttığı şekliyle ilerlememektedir. Bu durum da Etkilenme Endişesi kuramına ters düşen, hatta yer yer onu geçersiz kılan bir durumdur. Biz de bu yazımızda Benim Adım Kırmızı romanı ile Etkilenme Endişesi şiir kuramı arasında mevcut bulunan uygunluk ve farklılıkları mümkün olduğunca ortaya koymaya çalışacağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kutadgu Bilig’de Zekâ Kavramı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18956</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18956</guid>
      <author>İnan GÜMÜŞ</author>
      <description>Kutadgu Bilig kültür tarihimizin önemli eserlerinden biridir. Eser şimdiye kadar dil yönüyle çeşitli araştırmalara konu edilmiştir. Bunun yanında eserin esas itibarıyla bir siyasetname oluşu, siyaset bilimi açısından da çeşitli incelemelere tâbi tutulmasına zemin hazırlamıştır. Kutadgu Bilig bu özelliklerinin yanında içerik itibarıyla çok yönlü bir eser olarak da öne çıkmaktadır. Hacib eserinde, hem kendi dönemine hem de kendinden sonraki dönemlere birçok konuda mesajlar vermektedir. Bu mesajlar, Kutadgu Bilig’e yönelik yapılacak olan içerik çözümlemeleriyle gün yüzüne çıkacaktır. Eserde devlet yönetimi, sosyal hayat, ahlak ve etik, bilgi ve akıl kavramı, zekânın işlevi, ölüm teması, gurbet duygusu, hastalık gibi konularda çeşitli bilgiler yer almaktadır. Kutadgu Bilig esas itibarıyla didaktik bir amaç taşıdığı için sözü doğrudan ve yalın bir şekilde ifade etmiş, böylelikle anlaşılır olma yolunu seçmiştir. Bu yazıda Kutadgu Bilig’de öne çıkan kavramlardan biri olan zekâ ve işlevi üzerinde durulacaktır. Kutadgu Bilig, temel olarak, ideal birey ve toplum modeli öneren bir siyasetnamedir. Kutadgu Bilig’de birey, toplum ve devlet idealize edilirken zekâ kavramına da vurgu yapılmıştır. Tüm bu olumlanan özellikleri, temelde “mutluluk” kavramı üzerine konumlandıran eser, zekâyı etik değerlerle örtüşük biçimde, mutluluğa götüren bir yapı olarak değerlendirmiştir. Eserde bunun gibi daha başka konular üzerinde yapılacak içerik çözümlemeleri, o dönemdeki Türk düşünce ve algı dünyasının belirlenmesinde pay sahibi olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kitâb-ı Ata-Dede’deki Karışık Dil Özellikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19060</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19060</guid>
      <author>İsmail GÜNEŞ</author>
      <description>Eski Anadolu Türkçesi, Anadolu coğrafyasında genel itibarıyla 13-15. yüzyıllar arasını kapsayan, Oğuzca temelinde gelişen tarihî yazı dilidir. Bu tarihî dönem, Türk dilinin ne zaman ve nasıl teşekkül ettiği dil araştırmacılarınca hâlâ çok tartışılan dönemlerinden biridir. Türk dilinin bu tarihî devresine ait kimi eserlerde Türk dilinin farklı lehçelerine ait özellikler bir arada görülmektedir. Dil araştırmalarınca “karışık dilli” olarak adlandırılan bu eserler, Karahanlı Türkçesi Eski Anadolu Türkçesini birbirine bağlayan bir “geçiş devri”nin ürünleri olarak kabul edilmiştir. Hem Oğuzca hem de Doğu Türkçesi özelliklerini iç içe görüldüğü karışık dilli eserler, sahip oldukları dil özellikleriyle Türk dilinin tarihî lehçelerine ait bilgiler vermesi, özellikle Oğuzcanın gelişimi ve tarihî seyriyle ilgili önemli bilgiler vermesi açısından önemlidir. Batı ve Doğu Türkçesine ait dil özelliklerini bir arada bulunduran karışık dilli eserler, Oğuzcanın gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Birtakım dilbilimciler bu dönemi karışık dilli eserlerden yola çıkarak “olga-bolga” sorunu olarak da adlandırmaktadır. Tek nüshası Türk Dil Kurumu kütüphanesinde bulunan Kitâb-ı Ata-Dede dil özellikleri açısından karışık dilli bir eser görünümündedir. Bu çalışmada ilk sayfalarında karışık dil özellikleri göstermesine rağmen ağırlıklı olarak Eski Anadolu Türkçesi dil özelliklerini taşıyan Kitâb-ı Ata-Dede adlı eserde tespit edilen karışık dil özellikleri üzerinde durulacaktır. Eserin taşıdığı dil özelliklerinin belirlenmesiyle karışık dilli eserlerle ilgili çalışmalara bir katkı sağlamak amaçlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Abdî’nin Zafernâme’si</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19085</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19085</guid>
      <author>Mehmet GÜRBÜZ</author>
      <description>Fetihnâme, gazanâme, gazavatnâme türlerindeki eserler, ilk elden tarihî bilgi içermeleri sebebiyle tarih bilimi için önemli kaynaklardandır. Bununla birlikte bu eserlerin çoğunlukla sanatçı kimliği olan şairler/yazarlar tarafından kaleme alınmış olması, onları edebiyat araştırmaları için de önemli kaynaklar hâline getirir. Bu, sadece onun bir edebî şahsiyetin eseri olmasıyla ilgili değildir. Bu tür eserlerde yazarlar/şairler, bir sanatçı duyarlılığıyla çıkılan seferin, yapılan savaşın, kazanılan zaferin, yapılan antlaşmanın toplumda nasıl bir etkiye yol açtığını da yansıtırlar. Böylelikle eser, resmî tarihten farklı olarak dönem toplumunun zihniyetiyle ilgili çıkarımlar yapılabilecek sosyolojik bir nitelik kazanır. Bu makalede, içerdiği tarihî bilgilerle ve edebî yönüyle dikkat çeken Sarhoş Abdî’nin Zafernâme’si incelenecek ve eserin metni verilecektir. Genel olarak eserin konusunu, Vezir-i Azam Sinan Paşa’nın 1593-1594 yıllarında Avusturyalılara karşı düzenlediği Nemçe (Avusturya) seferi oluşturur. Mensur ve manzum olarak (mesnevi nazım şekliyle) kaleme alınmış olan Zafernâme’de, Nemçe seferi çerçevesinde Tata [Bespirem/Pespirim (: Weszprem)], Papa, Senmartin (Saint Martin) ve Yanık (Raab, Györ) kalelerinin fethi anlatılmıştır. Maddi bir beklenti içerisinde olduğu anlaşılan Abdî, başka edebî anlatılar da konu olan bu zaferleri kısaca tasvir etmiştir. Şair, kronolojik ayrıntılara ve detaylı tarihî bilgilere girmeden seferin ve yapılan savaşların önemli gördüğü aşamalarına genel hatlarıyla değinmiş, padişahın, Vezir-i Azam Sinan Paşa’nın ve Osmanlı ordusunun savaş meydanındaki başarılarını övmüş, Nemçe (Avusturya) ordusunu yermiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Atebetül Hakayık’taki Erdem Kavramı Bağlamında Kendisine Benzetilen Dil Birliklerinin Dilbilimsel Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19115</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19115</guid>
      <author>İlknur GÜRCAN</author>
      <description>Atebetü’l-Hakayık, Türk kültürünün en önemli kaynaklarından biridir. Türkler’in İslamiyet’e geçtiği yıllara yakın bir zamanda kaleme alındığı düşünülen Atebetü’l- Hakayık, tipik bir geçiş dönemi eseri niteliğindedir. Ele alınan konular bakımından bir nasihat kitabı özelliği taşımaktadır. Eserin yazarı olan Edip Ahmed Yüknekî, erdemli bir birey olmak adına hangi özelliklere sahip olmak gerektiği, hangi olumsuz özelliklerden kurtulmak gerektiği konusunda bilgiler verir. Erdem kavramı bütün toplumlarda çok eski tarihlerden itibaren işlenen bir konu olmuştur. Türk kültüründe de erdem kavramı en eski yazılı belgelerimizde dahi karşımıza çıkmaktadır. Eserin yazarı geçmişten günümüze değer yüklenmiş olan bu kavramı ele alırken açıklayıcı olmak ve anlatımını güçlendirmek adına bir takım benzetmelerden faydalanmıştır. Benzetmeler, Türk düşünce sistemini ve kültürünü ele alan eserlerde sıklıkla kullanılan ifade şekilleridir. Bazen daha açıklayıcı olmak adına bazen de anlatımı güçlendirmek adına kullanılan benzetmeler, yazarın ustalığını göstermek adına başvurduğu sanatlardan biri olarak da karşımıza çıkar. Eserde yer alan benzetmeler, yazarın ustalığını ön plana çıkarma kaygısından öte, önemli konuların daha anlaşılır olmasını sağlamak adına kullanılmıştır. Bu çalışmada, Türk toplumunun kültürel mirasının günümüze taşınmasını sağlayan tarihî eserlerden biri olan Atebetü’l-Hakayık’ta yer alan benzetmeler üzerinde durulmuştur. Eserde kendisine benzetilen dil birlikleri erdem kavramı bağlamında dilbilimsel açıdan irdelenmeye çalışılmıştır. Benzetmelerin yer aldığı ifadeler metindeki aslı ve açıklaması ile birlikte verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçedeki Ünlülerin Formant Frekans Değerleri Ve Enkliz “Ses”Olayı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19095</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19095</guid>
      <author>Meriç GÜVEN</author>
      <description>Türkçe, yapısında bağımsız kelime kökleri ve bunlara getirilen son ekleri ile bitişken bir dildir. Konuşma dilinde ahenk ve armoniyi gözetir ve bunu, kelime kökleri ile ekler ve kelime ile diğer kelimeler arasındaki uyumları gerçekleştirerek sağlar. Türkçede, köklerle eklerin birleşmesi sırasında önce gelen ses, sonra gelen sesi kendisine benzetir. Biri ince biri kalın sesli iki kök birleşerek tek bir kelime oluşturduğunda ise önce veya sonra gelen ses değil, genellikle anlamı baskın olan ses, diğer sesi kendisi gibi yapar. Dilde buna enkliz adı verilir Enkliz, ünlülerin baskın ses özelliklerini baskın olmayan seslerin özellikleri yerine geçirme biçiminde ve seslerin nicel ve nitel değerlerine bağlı olarak gerçekleşir. Bu sebeple, birleşen kelimeler için fonetik bir durum ve fonolojik bir sonuçtur. Enkliz birleşen ve bitişen-kelimelerde söz konusu olduğu için bir yönüyle ortografik bir husustur. yazımı da ilgilendirir. Birbiriyle birleşmeyen ve bitişik yazılmayan kelimeler de enkliz olmaz Türkçe biçimbirimler için enkliz ile enklitik aynı değildir. Enklitik bağımsız bir kelimeyle mana taşıyıcı varlık olan “de, mi ile,” gibi bazı klitiklerin birleşmesi ile oluşur, ikinci kelime ile sınırlı kalır. Enkliz ise en az iki kelimenin kelime-kelime düzleminde birleşmesi ile gerçekleşir, bu sebeple hem birinci hem ikinci kelimede görülür. Enklizin gerçekleşmesi için kelimelerin birincisi ile ikincisinin ünlüleri arasında kalınlık ve incelik yönünden fark olması ve birleşme sırasında bu ses farklılıklarının ortadan kaldırılarak kalınlık incelik uyumunun sağlanması gerekir. Enkliz ses uyumu bulunan diller için söz konusudur, bu bakımdan Türkçe için karekteristiktir. Türkçedeki ünlülerin formant frekans (biçimlendirici) değerlerinden yararlanılarak yapılan değerlendirmeler, enklizle ilgili anlamlı sonuçlar verir. Türkçenin muhtelif dönemlerine ait eski ve yeni birleşik ve bitişik kelimeleri üzerinde, ünlülerin Barka çevrilmiş F1-F0 ve F3-F2 formant frekans değerlerinden yararlanılarak yapılan bu örneklemli incelemede, kelimerin enklizi doğrulayan anlamlı sonuçlar verdiği belirlenmiştir</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kürk Mantolu Madonna'da Arketipsel Yolculuk</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19088</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19088</guid>
      <author>Aysun İLHAN</author>
      <description>Kaynağını mitoslarda bulan ve evrensel insan yaşantısının mirası olarak ortak davranış özellikleriyle ruhsal benliği etkileyen arketipler, genel bir ilk model kabul edilir. İnsan hayatından sanata doğru eklemlenen bu ögeler, üzerine bina edilen arketipsel yaklaşımın edebî eseri incelemedeki etkinliğini ortaya koyar. Yirminci yüzyılda oluşan arketipsel eleştiri, edebî eserin dünyasına yönelik tekrarlanan sembol ve figürler ile bunların eserdeki yansımalarına odaklanır. Yöntemin uygulandığı metinlerde çok karşılaşılan arketiplerden biri “yolculuk/aşama” olmakla birlikte “kendilik, benlik, persona, gölge, anima, animus” gibi arketipsel unsurların varlığı da söz konusudur. Vaka kurgusunu muhtelif bir süreçle kısıtlamayan yolculuk arketipinin evreleri (yola çıkış-erginlenme-dönüş), insanlığın atası olan Âdem’in, cennetten ayrılarak dünya yüzeyine gelmesi ve tekrar cennete dönüşüyle gerçekleşen döngüde, ortak davranış kalıplarının paylaşımına elverir. Bu aynı zamanda bireyin benlik gelişimi, kendiliğini gerçekleştirme ve kişilik inşası biçiminde tezahür eder. Bu anlamda çizilen çerçevenin, Cumhuriyet dönemi yazarlarından Sabahattin Ali’nin Hakikat gazetesinde tefrika edilen ve ilk kez 1943 yılında yayımlanan Kürk Mantolu Madonna adlı romanındaki işlenişi göz önüne serilmiştir. İnceleme konusu olan Kürk Mantolu Madonna’nın olay örgüsünün ve ana karakter Raif Efendi’nin ruhsal, bedensel yolculukları, mitolojik kahramanın macerası ile kesişen ortak yönelişler ihtiva eder. Bu bağlamda kahramanlık mitosuna bağlı yolculuk arketipinin Kürk Mantolu Madonna’daki yansıması, bu çalışmanın esasını teşkil etmektedir. Çalışmada takip edilen yol, Joseph Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı eserinde tasnif ettiği “yola çıkış-erginlenme-dönüş” evreleri doğrultusunda gerçekleşen bir etkinliğin izini sürmektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir İfade Tarzı Olarak Ta‛Lîk-i Muhâl Bil-Muhâl</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19182</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19182</guid>
      <author>Mücahit KAÇAR</author>
      <description>Belâgatin bedi ve beyanla ilgili sanatlarını adlandırma ve kapsamlarını belirleme konusunda, bazı problemli meseleleri bulunmaktadır. Günümüzde belagâti veya alt dallarını konu edinen kitaplarda, bazı ifade tarzlarının hiç ele alınmadığı görülmektedir. Hâlbuki bu eserlerde anlatılmayan bazı söz sanatlarının ve ifade tarzlarının, edebî metinlerde maksadı ifade amacıyla kullanıldığı görülür. Ta’liku’l-muhâl bi’l-muhâl de günümüzde belâgat kitaplarında anlatılmayan bir ifade tarzıdır. Belâgatle ilgili kaynaklarda ve şerh metinlerinde geçen bu ifade tarzı hem mensur yazılarda hem de şiirlerde kullanılmıştır. Dolayısıyla ta’liku’l-muhâl bi’l-muhâlin terim olarak tarif edilip örneklendirilmesi, araştırmacılara edebî metinleri anlama ve yorumlamada yeni imkânlar tanıyacaktır. Bu çalışmada öncelikle bu terimin de diğer belâgat terimleri gibi Kur’ân kaynaklı olduğuna işaret edilerek konunun anlaşılması için Araf suresi 40. âyette bu ifade tarzıyla elde edilen nükteye işaret edilecektir. Ardından da Türkçe bir belagat kitabı olan Kitâb-ı Fenniyye-i Eş’âr’da ayrıntılı bir şekilde anlatılan ta’liku’l-muhâl bi’l-muhâl terimi açıklanarak izahlı örnekler sunulacaktır. Kitab-ı Fenniye-i Eş?âr, 18. yüzyıl şairlerinden Hasan Yâver’e ait olup mesnevi nazım şekliyle yazılmıştır. Eserde, şiir, şâir ve söz sanatları hakkında izahlı beyitler eşliğinde açıklamalar bulunmaktadır. Eser, belagate dair müstakil ve manzum bir eser olması bakımından önemlidir. Çalışmamızda farklı metinlerden alınmış örneklerle dikkat çektiğimiz ta’liku’l-muhâl bi’l-muhâlin şiir ve eser incelemelerinde kullanılmasıyla edebî metinlerin daha iyi anlaşılacağına inanıyoruz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bosnalı Süleyman Fikri’nin İlm-i Belâgatdan Beyân ve Bedî’ Hülâsası (Metin)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19067</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19067</guid>
      <author>Abuzer KALYON</author>
      <description>Belagat, Araplarda çok önemli bir yer tutmaktadır. Hadisler ve Kur’an-ı Kerim’in daha iyi anlaşılması açısından belagat ilmine önem verilmiştir. Belâgat’ın temeli İslam öncesine da-yanmaktadır. İsalamiyetle birlikte belâgat daha hızlı ve sistemli bir şekilde gelişerek bağımsız bir ilim dalı haline gelmiştir. Kur’an-ı Kerim’i anlama ihtiyacı İslam alimlerini, özellikle Arap kö-kenli alimleri belâgat üzerinde araştırmalar yapmaya itmiştir. Özellikle Abdülkahir Cürcani, Ze-mahşeri, Fahreddin er-Razî, Sekkakî gibi üstadlar belâgatı yeniden yorumlayarak daha bir geliş-tirmişlerdir. Türkler ve Farslar da belâgat konusuna duyarsız kalmayarak bu alanda önemli eser-ler vermişlerdir. Osmanlı alimlerinin de belâgatla ilgili verdikeri eserlerden onların Arapça ve Farsçaya ne denli vakıf olduklarını anlamaktayız. İslam kültürü etkisinde gelişerek önemli eserler veren Klasik Türk edebiyatında edebi sanatlar çok önemli yer tutmaktadır. Edebi sanatların açıklanması ve eserlerde ne şekilde yer aldıklarının sağlıklı biçimde incelenebilmesi açısından belâgatın bilinmesine ihtiyaç duyulduğu bir gerçektir. Klasik Türk edebiyatının retoriğini çözmeye çalışan az sayıdaki kitaplardan birisi de Bosnalı Süleyman Fikrî’nin İlm-i Belâgatdan Beyân ve Bedî’ Hülâsası isimli eseridir. Bu kitap adından da anlaşılacağı üzere beyân ve bedî’ özetidir. Bu kitabın iç kapağında Bosnalı Süleyman Fikri, eserini özellikle Arapça Telhis ile Ahmed Cevdet Paşa’nın Belâgat-ı Osmaniyyesini esas alarak zaman zaman diğer belâgat kitaplarına müracaat ederek hazırladığını ifade etmektedir. Bu eser, adından da anlaşılacağı üzere belâgat ilminden beyân ve bedî’ özetidir. Türkçe belâgat kitapları konusunda ülkemizde önemli akademik anlamda tezler hazırlanarak çeşitli yayınlar yapılmakta-dır. Klasik edebiyatımızın daha iyi anlaşılabilmesi ve ihtiva ettiği dil malzemesinin kültürümüze kazandırılması açısından geçmişte yazılan belâgat kitaplarının da yayın yoluyla ilgililerin dikkat-lerine sunulması düşüncesindeyiz. İşte bu düşünceden hareketle Bosnalı Süleyman Fikrî’nin İlm-i Belâgatdan Beyân ve Bedî’ Hülâsası isimli eserinin metin kısmını burada sunuyoruz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nesîmî’nin Divanında ve Diğer Kaynaklarda Rastlanmayan Şiirleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19046</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19046</guid>
      <author>Filiz KALYON</author>
      <description>Mecmualar, şairlerin edebiyat tarihlerinde rastlanmayan şiirlerinin gün yüzüne çıkarılmasında önemli rol oynar. Edebiyat çevrelerinde çok bilinen mecmuaların dışında ya çok az bilinen ya da varlığı işin erbabı tarafından bilinen mecmuaların sayısı da oldukça fazladır. İşte bu mecmualardan birisi de Ravzatü’l-Eşèar adını taşımakta olan bir mecmuadır. Söz konusu bu mecmua ilk defa Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan tarafından “Hindistan’da Gelişen Türk Edebiyatı” adlı çalışmada tanıtılmıştır. Mecmua, Hindistan’ın Haydarâbâd şehrinde bulunan Oriental Manuscripts kütüphanesinde 1322 numarada yer almaktadır. Anadolu ve Azeri Edebiyatı’nın önemli şairlerinden alınmış şiirlerin yer aldığı bu mecmua bu iki kültürü bir araya getiren önemli bir kaynak durumundadır. Mecmuada yer alan şiirler 13. yy ile 19. yy arasında yaşamış şairlere aittir. Beş yüz yıla yayılan uzun bir dönem içinde yazılmış olan bu şiirler dönemi tanıma açısından da büyük önem arz etmektedir. Ravzatü’l-Eşèar’da yer alan şairlerin yaşadığı dönem göz önünde tutulduğunda mecmuanın 19. yy'da istinsah edildiği anlaşılmaktadır. Pek çok şairin şiir örneklerine (Özellikle Ehl-i Beyt sevgisi ve Kerbelâ hadisesi içerikli) yer veren bu mecmuada Nesîmî’nin</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Klasik Türk Şiirinde Denizcilik Terimleriyle Yazılmış Bilinmeyen Şiirler-1</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18919</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18919</guid>
      <author>Yunus KAPLAN</author>
      <description>Geleneğin kendilerine çizmiş olduğu çerçeve içerisinde şiirde mükemmelliği yakalama niyetinde olan</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İrade Eğitimi, Değer Aktarma Ve Rol Model Olmada Edebiyatın Yeri Ve Önemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19118</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19118</guid>
      <author>Nesrin KARACA</author>
      <description>Farklı insanlık maceralarıyla insanı insana anlatan bir sanat olan edebiyat, edebî eserler yoluyla insanın, özellikle gençlerin yaşantılarını da zenginleştirir. Çağdaş eğitimin önemli merkez noktalarından biri olan edebiyattan yararlanma, bireyin kendisini geliştirme, iyi ilişkiler kurabilme, kendisini ifade edebilme, dil becerilerini geliştirme, kendisiyle ve çevresiyle barışık bir şekilde yaşamasını sağlama gibi özellikler bakımından bireysel gelişime katkıda bulunan önemli bir eğitim alanıdır. Edebiyat eseri, insana insandan haber veren ve bir yaşantının tanıklığını yapan sanatsal yaratıcılığın ve varoluş bilgisinin birlikteliğinden oluşan bir yapıdır. Bir öyküde, romanda, biyografide, seyahat eserinde, anı yazısında varoluşun tanıklığını yapan bir bakışla karşılaşırız. Bu, edebiyat eserlerini aynı zamanda, tarihsel ve toplumsal belgeler haline getiren bir özelliktir. İnsanı, metinle, metindeki varoluş bilgisi ve sanatsal yaratıcılık ile karşılaştırmayı amaçlayan edebiyatta bu karşılaşma “anlama” ve “empati” kavramı merkezinde gerçekleşir. Dilemek, istemek mânâsında bir kelime olan “irade”, bir şeyi yapmak veya yapmamak konusunda karar verebilme yeteneğidir. Akıl ve ruh gibi insana has özelliklerden biri olan irade gücü sayesinde insan, iyi ile kötüyü seçip yapabilme yeteneğine sahiptir. İrade eğitimi ile kişiye hem dış dünyayla ve onun zorluklarıyla mücadele etme, hem de kendi iç dünyası ile duyguları, düşünceleri ve kararlarıyla baş edebilme yeteneği kazandırılır. İradeyi güçlü kılmak, zorluklarla mücadele etmek ve hayatta başarılı olabilmek için irade eğitimine önem vermek gerekir. Edebî eserler yoluyla bu yönde olumlu davranış değişikliği meydana getirebilmek için aşamalı analitik yaklaşım oldukça önemlidir. İrade eğitimi ışığında örneklenen edebiyat karakterleri eşliğinde insana ve hayata dair metin-altı sorular kurmacanın odağında işlenerek analiz edilmeğe çalışıldığında, irade eğitimi ve pedagojik açıdan sadece Mustafa İnan’ın konu edildiği belgesel-romanda (Oğuz Atay; Bir Bilim Adamının Romanı) bile, onun gibi imkânsızlıklar içinde yetişen ve bir irade örneği sergilemiş insanların ortak hayat hikayesini bulabiliriz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Madum Cinsiyet; Üçüncü Dünya Feminizmi Yaklaşımıyla Wole Soyinka'nın The Lion and the Jewel Adlı Eseri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18971</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18971</guid>
      <author>Mustafa KARATAŞ</author>
      <description>Her birisi belirli bir toplum ve kültürle ilişkilendirilmiş olan çeşitli sayıda türleri bulunması sebebiyle feminizm, sosyal ve politik bir olgu olarak her açıdan tartışmaya açık bir akımdır. Birinci ve ikinci dalga feminizm akımları tamamen Avrosantrik olmakla birlikte yalnızca Avrupa ve Amerika'da bulunan orta sınıf beyaz kadınların özgürleştirilmesini kendisine misyon edinmişken üçüncü dalga feminizm, argümanlarını üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan kadınların özgürleştirilmesi üzerine temellendirmiştir, zira bu kadınlar birinci dünya ülkelerinde yaşayan orta sınıf beyaz kadınlara kıyasla politik ve ataerkil sistem tarafından iki kat ezilmektedir ve bu da çifte sömürgenin bir nevi tanımını oluşturmaktadır. Birinci dünya ülkelerinde yaşamakta olan kadınların maruz bırakıldıkları ayrımcılığı önemsememek doğru olmayacaktır çünkü bu kadınlar da kadınlık, çalışma koşulları, beden ve cinsellik, annelik ve zevcelik gibi meselelerde yer alan çifte standartların bulunduğu sistemden nasiplerini almaktadırlar. Fakat üçüncü dünya ülkelerinde yaşamakta olan kadınlar hem bu meseleler tarafından hem de esasen beyaz ırklarca kurulan ve siyahi toplumlardaki erkekler tarafından uygulanmakta olan ataerkil sistem tarafından bastırılmaktadırlar. Üçüncü dünya ülkeleri hem Avrupalılar hem de Amerikalılar için her daim cezbedici bir özelliğe sahip olmuşlardır zira sömürülecek kaynaklar oldukça fazladır ve sömürgeciler bu kaynaklar sayesinde daha da zengin olmuşlardır. Bu nedenle birinci dünya ülkeleri kendi değerlerini savunmasız durumda bulunan üçüncü dünya ülkelerine getirmekle kalmayıp bir taraftan da bu ülkeleri kendi çıkarları doğrultusunda sömürmüşlerdir. Bu süreç doğal olarak üçüncü dünya ülkelerinde yaşamakta olan insanların asimile olmasına ve siyahi ataerkil toplumun kendini beyaz toplumun yaşam tarzına göre yeniden tanımlamasına neden olmuştur. Buna bağlı olarak kadınlar hem sömürgecilikten hem de yeniden tanımlanmış olan ataerkil sistemden mağdur olmuşlardır ki bu da Avrupa ve Amerika'da yaşayan orta sınıf beyaz kadınlara oranla iki kat ezilmelerinin temel sebebini oluşturmaktadır. Bunlara bağlı olarak bu makale Wole Soyinka'nın geri kalmış ülkelerin üzerine oynanan politik ve sömürgeci oyunlara sert bir protesto niteliği taşıyan The Lion and the Jewel adlı tiyatro oyununu bu tartışmalar ışığında analiz etmeyi amaçlamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Sinemasında Geleneksel Kahraman Simgesel Olarak İmgenin Yerini Alabildi mi?</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19027</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19027</guid>
      <author>Nejla KAYALI ORTA</author>
      <description>Bu çalışma Türk anlatı geleneğinde yer alan kahramanların Türk sinemasında canlandırılırken imgeden simgeye nasıl dönüştüğünü konu edinmektedir. Öncelikle kısaca kahramanın kim olduğuna, imge ile simge arasında bir ayrımlamaya, sosyal normlarda nasıl karşımıza çıktığına, kahramanın imgede ve simgede nasıl yer aldığına değinilecektir. Günümüzde simgesel değerler oldukça ön planda yer almaktadır. Kahramanın kim olduğunu ya da ne olduğunu belirleyen, alımlayıcı durumundaki kişilerin imgesel açıdan kahramanı anlamlandırma ve zihinlerinde kahramana kazandırdıkları boyut, alımlayıcının simgesel olarak karşısına çıktığında kahramanı anlamlandırma boyutları farklılaşır. Türk kültüründe bazı imgesel olaylar, durumlar ve olgular öyle bir boyut kazanmıştır ki simgeleşmesi oldukça güçtür. Örneğin bir dinleyicinin ya da okuyucunun sözlü gelenekte duyduğu ya da yazılı bir metinde okuduğu kahraman, kişinin kendi dimağında nasıl kurgulanmışsa öyledir. Kişinin ya da toplumun zihnindeki bu kahraman imgesini simgeleştirmek toplumsal bellek boyutuyla düşündüğümüzde oldukça güç ve karmaşıktır. İmgede kültürel objeleri aktarmak ile simgede kültürel objeleri aktarmak çok farklıdır. Eğer imge başarılı bir şekilde simgeleştirilmezse kahraman etkisizleşebilir. Türk sinemasında Keloğlan ve Kara Murat gibi tiplemelere bu açıdan bakılacaktır. Bu görsel metinlerde simgesel kahramanın önceki imgesel şekline ulaşabiliyor muyuz, önceki ile şimdiki arasındaki farklar nelerdir? Türk sinemasında simge, imgenin yerini alabilmiş mi? Bu sorular değerlendirilecek, ayrıca örnek olarak Türk sineması ve Amerikan sinemasının imgesel ve simgesel açıdan bir karşılaştırması yapılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mustafâ Fevzî Efendi’nin “Hilye-İ Sâdât” Adlı Mesnevisi: Nakşî Sâdâtının Manzum Menakıp ve Şemaili</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19003</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19003</guid>
      <author>Ferdi KİREMİTÇİ</author>
      <description>Bu makale, Mustafâ Fevzî Efendi’nin “Hilye-i Sâdât” adlı mesnevisini tanıtmayı amaçlamaktadır. Makale, giriş ve onu takip eden dört bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde “hilye, menakıpname, sâdât, silsile” kavramları üzerinde durulmuş ve Nakşi tarikatı ile bu tarikatta kabul edilen sâdâtın silsilesi hakkında kısaca bilgi verilmiştir. Makalenin birinci bölümünde, Mustafâ Fevzî Efendi’nin hayatından ve eserlerinden bahsedilmiştir. Müellif, tahsilini küçük yaşta tamamladı ve önce Ahmed Ziyâü’d-dîn-i Gümüşhânevî’ye daha sonra da Kastamonulu Hasan Hilmî Efendi’ye intisap ederek uzun yıllar Nakşî tarikatında dine hizmet etmiştir. Mustafâ Fevzî Efendi, bütün eserlerini manzum olarak kaleme almış ve kendi hattıyla telif ettiği “Risâle-i Ziyâiyye” adlı eserinin büyük bir kısmını farklı adlarla bastırmıştır. Toplamda sekiz eser neşreden müelllifin gazetelerde yayınladığı makaleleri de bulunmaktadır. Makalenin ikinci bölümünde, “Hilye-i Sâdât”ın tanıtımı yapılmış, eserin nüsha tavsifi ve yazılış sebebi-tarihi dikkatlere sunulmuştur. Eser, “Risâle-i Ziyâiyye”nin üçüncü kısmı olarak tasarlanmış, ancak müellifin sağlığında bastırılamamıştır. Eserin yegâne nüshası Mustafâ Fevzî Efendi’nin torunu Numan Erdem’in şahsi kitaplığında yer almaktadır. Müellif, eserini daha önce yazılan hilyelere bir nazire olarak kaleme aldığını ve eserini Sultan 2. Abdülhamîd zamanında tamamladığını bu nüshada belirtmiştir. Makalenin üçüncü bölümünde, “Hilye-i Sâdât”ın bölümlerine ve muhteva özelliklerine değinilmiştir. Otuz üç bölümden oluşan eserde vahiy meleği Cebrail ve Nakşî silsilesinin Hz. Ebû Bekir’e kadar uzanan otuz iki halkası anlatılmıştır. İlgili bölümlerde şahısların hayatından, menkıbelerinden ve hilyesinden bahsedilmiştir. Makalenin dördüncü bölümü “Hilye-i sâdât”ın şekil ve üslup özelliklerini ihtiva etmektedir. Mesnevi nazım şekliyle kaleme alınan eserde aruzun “fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün” kalıbı kullanılmıştır. Eser genel olarak sade ve akıcı bir dille yazılmıştır. Makalenin sonunda, çalışmanın sonuçları ve “Hilye-i Sâdât”tan alınmış orijinal metin örnekleri yer almaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Son Dönem Osmanlı Âlim ve Ediplerinden Rusçuklu Mehmed Hayri ve Siyer-i Fârûk İsimli Eseri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18990</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18990</guid>
      <author>Fatih KOYUNCU</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nin Balkan topraklarına hâkim olmasıyla bölgede bilim, kültür ve sanat alanında önemli gelişmeler meydana gelmiştir. Her bir şehri ayrı bir kültür merkezi olan Balkanlarda birçok âlim, şair ve edip yetişmiştir. Balkanlardaki önemli kültür merkezlerinden biri, Zarifî ve Beyanî gibi Divan edebiyatının önde gelen isimlerine beşiklik etmiş olan Rusçuk’tur. Burada doğan âlim ve ediplerden biri de Osmanlının son döneminde yaşamış Mehmed Hayri’dir. Hayatı hakkında fazla bir bilgi olmayan Rusçuklu Mehmed Hayri daha çok gazete ve mecmualardaki yazılarıyla tanınmıştır. Çeşitli illerde memuriyet vazifelerinde bulunan Rusçuklu Mehmed Hayri, Muallim Naci’nin de dost yazılarının yer aldığı “Süha” isimli bir mecmua çıkarmış ve burada daha çok Klasik Türk edebiyatı alanında yazılar kaleme almıştır. Klasik gelenekte şiirler yazan Rusçuklu Hayri’nin beş eseri tespit edilmiştir. Bunlardan biri Hz. Ömer’in hayatından bazı önemli kesitleri anlattığı Siyer-i Fârûk isimli mensur eseridir. 1303/1885 yılında matbu olarak basılan kitapta yazar öncelikle Hz. Ömer’in künyesini ve müslüman olmasını izah etmiştir. Daha sonra Hz. Ömer’in faziletlerini, onun zamanında yapılan Suriye, İran ve Filistin seferlerini; özellikle de Kadisiye savaşını daha detaylı olarak ele almıştır. Eser son olarak Hz. Ömer’in şehit edilmesi ve hilyesinin anlatılmasıyla son bulur. Rusçuklu Hayri’nin şairliği ve belâgata vakıf olması yazarın üslubunu etkilemiştir. Bu çalışmada Rusçuklu Mehmed Hayri hakkında bilgi verilmiş ve adı geçen kitap üzerinde inceleme yapılarak eserin metni neşredilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Cumhuriyetlerinde Sözlükbilim - Üçüncü Dil Çeviri Sözlükleri (ÜDÇS) Üzerine Bir Değerlendirme -</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19112</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19112</guid>
      <author>Baktygul KULAMSHAEVA</author>
      <description>Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından, ortak tarihi geçmişe sahip olan Türk topluluklarının kendi bağımsızlıklarını kazanması dil konusunda olan gelişmelere de oldukça büyük bir hız kazanmıştır. Kırgızistan, Kazakistan başta olmak üzere diğer Türk Cumhuriyetlerinde bağımsızlık sonrası kendi ana dillerinin resmi dil haline gelmesi, özellikle toplumsal ve siyasal alanda pek çok yeni Türkçe sözcüğe ihtiyaç duyulmasına sebebiyet vermiştir. Bu ihtiyaç, her ne kadar topluluklara göre farklılıklar gösterse de, genellikle ya eskiden kullanılan Türkçe sözcüklerin canlandırılması ya da yeni sözcüklerin türetilme yoluyla giderilmeye çalışılmıştır. Öte yandan, sosyo-kültürel ve devamında da sosyo-lingual değişiklikler, bu toplulukların dış dünya ile olan ilişkilerinde “iletişim” sorununu gündeme getirmiştir. Bağımsızlık sonrasında özellikle Türkiye başta olmak üzere diğer devletler ile Türkî devletlerarasında mevcut olan ticari, siyasi, ekonomik, sosyal ve eğitim alanlarındaki ilişkiler büyük bir ivme kazanmıştır. Bu ise söz konusu Türkî devletlerin dillerinin ön plana çıkmasına sebebiyet vererek bu dillerde temel seviye öğrenim kitaplarına ve iki dilli sözlüklere olan ihtiyacı doğurmuştur. Bu bağlamda Türkiye Türkçesi başta olmak üzere, diğer çağdaş Türk lehçelerinde de pek çok iki dilli sözlük hazırlanmış ve okuyucuların kullanımına sunulmuştur. Ancak bu tip sözlükler, iletişimi kolaylaştırmada büyük kolaylık sağlamakla birlikte, sözlükbilim çalışmalarının yetersiz olmasından ve derleme bağlı istatistikî verilere dayandırılmadan hazırlandıklarından eski kullanımları ve güncelliğini yitirmiş kelimeleri halen bünyelerinde barındırabilmektedir. Ayrıca bu tür sözlüklerin büyük bir kısmı ilk etapta Rusça olarak hazırlanan iki dilli sözlüklerden çeviri yoluyla elde edildiklerinden birtakım yanlış kullanımlara da yer vermektedirler. Örneğin, Kırgızca-Türkçe olarak hazırlanan sözlüklerden kimisinde eşdizim ve sözcük öbeklerinde Rusça’nın etkisi görülürken, kimisinde de Türkiye Türkçesinin etkisinde kalınarak, hedef dile ait olmayan eşdizim ve sözcük öbeklerinin mevcut olduğu görülür. Bu çalışma, Çağdaş Türk Lehçelerindeki sözlük çalışmalarının mevcut durumunu ortaya koyarak, somut bilimsel verilere dayalı sözlükler hazırlayabilmek için ortaklaşa neler yapılabilir sorusuna cevap aramaktadır. Bu sayede, Türk Cumhuriyetlerindeki sözlükbilim alanı çalışmalarında yeni bir çığır açılması ümit edilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Fransızca Öğretimi Kişi Betimlemelerinde Kullanılan Deyimlerin Anadil Türkçe’deki Görüntüleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18994</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18994</guid>
      <author>Ertan KUŞÇU</author>
      <description>Eskilerin, durub-i emsal ya da darb-ı mesel olarak adlandırdıkları atasözleri ve köken olarak "demek" eyleminden türeyen, Fransızca'da "les expressions idiomatiques” anlamlarına karşılık gelen deyimler, bir dilin deyiş güzelliğini, anlatım gücünü, kavram zenginliğini ortaya koyan kalıplaşmış özlü sözlerdir. Her toplumda, bazı durumlarda söylenen ve az sözle çok şeyi ifade eden bu gelenekselleşmiş kalıp sözler (deyimler, atasözleri, vb.) o toplumun kültürünü, inançlarını, yaşam biçimini, anlayış tarzlarını, gelenek ve göreneklerini yansıtır. Kalıp sözler, dil öğretiminde önemli bir işleve sahiptir ve dili öğrenenler bu sözlerle sıklıkla karşılaşırlar. Bu çerçevede Avrupa Konseyi’nin dil öğretimi çalışmalarında geniş bir yer edinmiştir. Konsey’in Yabancı Diller için Ortak Başvuru Metni, bir yabancı dili öğrenme ya da öğretme arzusu içinde olanların dilsel etkinliklerde mutlaka kalıp sözleri kullanmaları ve öğretmeleri gerektiğinin altını çizmektedir. Çalışmada, Fransızca ve Türkçe kişi betimlemelerinde kullanılan kalıplaşmış sözlere yer verilmiştir. Her iki dilde de anlatımı süsleyen, renklendiren ve zenginleştiren bu özlü yapıların dildeki görüntüleri gerek söz sanatları, gerekse sözdizim ve anlambilim açısından karşılaştırılmıştır. Kuramlar çerçevesinde incelenen örneklerden hareketle, her iki dilde de deyimlerin öğretimi için stratejiler geliştirilerek kalıp sözlerin öğretilmesi amaçlanmıştır. Çalışma evreninden seçilen deyimler kişi betimlemeriyle sınırlı tutulmasına rağmen, az sayıdaki örnekler o dilin kültürel ve sosyal yapısı hakkında kapsamlı bilgiler edinmemize yardımcı olacak niteliktedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçe Kurallı Cümle Yapısının Graf Teori ile Gösterilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19098</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19098</guid>
      <author>Filiz METE, İpek CEYLAN</author>
      <description>Türkçe, Altay dil ailesine mensup, sözcüklerin eklerle yapıldığı ve çekimlendiği, sondan eklemeli bir dildir. Türkçede cümle çeşitleri ögelerinin dizilişine göre kurallı (düz), kuralsız (devrik), eksiltili cümleler olarak gruplandırılır. Türkçenin cümle kuruluşunda yüklemin olması gereken yer cümlenin sonudur. Öge dizilişi, genel olarak özne + tümleçler + yüklem düzeninde oluşur. Bu yapıda, yüklemi sonda olan cümlelere kurallı cümle ya da düz cümle adı verilmektedir. Görsel materyallerin eğitim öğretimde olumlu katkısı kabul görmüş bir gerçektir. Eğitim öğretimde kullanılan kavram haritaları kavramsal yapıyı, kavramları ve aralarındaki ilişkiyi görsel hâle getirmektedir. Kavram haritalarının çıkış noktası graf teoridir. Bu çalışmada graf teori temel alınarak Türkçe öğretiminde materyal olarak kullanılabilecek, kurallı cümle yapısı bir graf çizim hâline getirilip görselleştirilmiştir. Bu çalışma matematik ile Türkçeyi birleştiren disiplinlerarası bir çalışmadır. Nitel araştırma yöntemiyle yapılan bu çalışmada önce tek tek olası kurallı cümleler sonra bütün yapıyı kapsayan ve bir matematik teorisi olan graf teori temelinde Türkçenin kurallı cümle yapısı ele alınmıştır. Çalışma sonunda Türkçede olası kurallı cümlelerin tümünü kapsayan, bilginin organize edildiği ve kavramların ilişkilendirildiği bir graf elde edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye Türkçesinde Söz Dizimi Üzerine Bir Açıklamalı Kaynakça Denemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19105</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19105</guid>
      <author>Gökhan ÖZCANER</author>
      <description>Türkçe sözdizimi çalışmaları Türkçede dilbilgisinin diğer dalları gibi en eski çalışmalardan bu yana yabancı kaynaklı çalışmalardan etkilenmiştir. Kaşgarlı Mahmud’un ünlü sözlüğü Divanu Lügati’t Türk’te kendisinden önceki Arapça çalışmaların yöntemlerini uygulaması gibi sonraki yüzyıllarda da Türkler dillerinin dilbilgisini ya Arapça, Farsça ya da Fransızca, Almanca, İngilizce, Rusça gibi dillerin yöntemlerini izleyerek yazmaya çalışmışlardır. Oysa Türkçe yapı bakımından bu dillerden farklıdır. Türkçe bu dillerin aksine sondan eklemeli, özgür öge dizilişine sahip ve tamlamalarda asli unsurun sonda olduğu bir dildir. Türkçe sözdizimi kuralları için hareket noktasını diğer dillerin kendilerine has özelliklerinden alan açıklamalar yanlış ya da yetersiz olabilmektedir. Bu çalışmada Türkçe sözdizimi üzerine yapılmış bazı çalışmalar incelenmiştir. Bu çalışmalar yazarının kitaplar ve makaleler, bildiriler olarak ikiye ayrıldıktan sonra yazarının adına göre alfabetik olarak incelenmiştir. İnceleme sonucu Türkçe sözdizimi çalışmalarının günümüzdeki durumu izlenmeye çalışılmış, araştırmacılar için alan bilgisi verilmeye ve bu sözdizimi çalışmalarının izledikleri yöntemler, genel tartışma noktaları ve varsa sorunları tespit edilmeye çalışılmıştır. Sonuç olarak Türkçe sözdizimi çalışmalarında bir terminoloji ortaklığının bulunmadığı, aynı kavramlara farklı araştırmacılar tarafından farklı isimler verildiği ve hatta bunun bir ideoloji beyanı noktasına yaklaştığı, sözdizimi kurallarının ya da cümle ögelerinin tayininde yöntem sorunları yaşandığı, çalışmaların çoğunun biçime dayalı geleneksel bakış açıları ile hazırlandığı, modern dilbilimsel yöntemlere dayanan araştırmaların henüz yeterli olmadığı, ilkokuldan yükseköğretime Türkçe sözdizimi öğretiminde tutarlılık olmadığı ve bu durumun öğrencilerde kafa karışıklığı yarattığı gibi görüşlere varılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mış/-Miş Sıfat-Fiil Ekinin Tarihi Gelişimi Üzerine (Memlük Kıpçak Eserleri Örneğinde)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18998</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18998</guid>
      <author>Kurmangazy SADYBEKOV</author>
      <description>Tükçenin çok eski dönemlerinden beri kullanılmakta olan –mış geçmiş zaman sıfat fiil eki, çağdaş Türk lehçelerinden Oğuz grubu dahilinde yer alan dillerde çok sık kullanılan işlek bir ek durumundadır. Kıpçak ve Karluk grubunda yer alan dillerde ise pasif kullanılmakta veya hiç kullanılmamaktadır. Dolayısıyla Türkoloji çalışmalarında bu ek, Oğuz grubuna ait bir ek olarak gösterilmektedir. Ancak –miş sıfat fiil ekinin Eski ve Orta Türkçe dönemlerinde bütün Türk lehçelerinde canlı bir şekilde kullanıldığını, ancak Orta Türkçe döneminden itibaren Kıpçak lehçelerinde yerini yavaş yavaş –gen ekinin aldığını da yazılı eserler sayesinde anlamak mümkündür. -miş eki, Türk dilinin tarihi devrelerinde çeşitli özelliklere sahip olup her devirde belli fonksiyonları ön plana çıkmıştır. Hatta anlam ve sözdizimsel fonksiyonları bakımından kendisine çok yakın olan –gen ekinin devreye girmesiyle Türk dilinin –miş sıfat fiil eki kullanan (Oğuz lehçesi) ve -gen sıfat fiil eki kullanan (Kıpçak lehçesi) kollarının kalıplaşmasına da neden olmuştur. Ancak çağdaş Kıpçak lehçelerinde eskinin izi tamamen silinmeyip –miş eki, çeşitli şekillerde hala varlığını sürdürmektedir. Dolayısıyla –miş sıfat fiil eki, bütün Türk lehçelerinin yazı dili tarihi açısından büyük önem arz etmektedir. Memlük Kıpçak eserleri dilinde –miş ve –gen ekleri karışık kullanılmış, aynı anlam ve fonksiyonları taşımış, hatta aynı cümlede her ikisinin paralel olarak kullanıldığı bile görülmektedir. Çalışmamızda Memlük sahasında kaleme alınan eserler dilindeki –miş ekinin durumu değerlendirilecektir. –miş ekinin yer aldığı eserlerdeki işlevsel incelikleri, eserler dilinde kullanım sıklığı, fono-morfolojik hususiyetleri ve benzeri özellikleri ele alınacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eski Anadolu Türkçesinde “Sanki” Anlamında Kullanılan Cümle Kökenli Bağlaçlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18674</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18674</guid>
      <author>Erkan SALAN</author>
      <description>Türkçe, aynı dil işlevinin birbirinden farklı yapılarla yerine getirilmesine imkân veren bir dildir. Bu durumu, dilin zenginlik göstergelerinden biri olarak değerlendirmek yerinde bir düşünce olsa gerektir. Dilde, aynı işlev için bir taraftan birbirinden farklı yapılar kullanılmaktayken bir taraftan da yeni dil yapılarının oluşumuna zemin hazırlanmıştır. Bu bakımdan Türkçede çeşitli dil yapıları, farklılaşarak ve zenginleşerek geçmişten bugüne değişim ve gelişim süreçleri geçirmiştir. Özellikle tarihî Türk lehçelerinde bu durum çeşitli örneklerle ortaya konulabilmektedir. Eski Anadolu Türkçesi döneminde yazılmış eserler, köken bilgisinden biçim bilgisine, anlam bilgisinden cümle bilgisine ve daha sayabileceğimiz pek çok dil alanına çeşitli açılardan ışık tutmuştur ve tutmaya devam etmektedir. Bu bakımdan Eski Anadolu Türkçesi döneminde yazılmış eserlerin ayrıntılı dil incelemelerine tabi tutulması; dönem Türkçesine ait çeşitli özelliklerin ortaya konması, dil öğretiminin sağlam temellere oturtulması ve dil araştırmaları bakımından son derece önemlidir. Eski Anadolu Türkçesi dönemine ait eserlerde, özellikle cümle kökenli bağlaçların önemli dil yapıları olarak incelenmeye muhtaç olduğu göze çarpmaktadır. Cümlelerin işlevsel özelliklerini kaybedip kalıplaşmasıyla oluşan bu bağlaçların çeşitli incelemelere konu olmaması, hazırlamış olduğumuz çalışma açısından dikkate değerdir. Eski Anadolu Türkçesi dönemi eserlerinde aynı işlevde pek çok farklı bağlaç kullanılmıştır. “sanki” anlamında kullanılan cümle kökenli bağlaçlar bu ifadenin somut örnekleridir. Bu çalışmada; Eski Anadolu Türkçesi dönemi eserlerinde geçen ṣan, ṣanasın, ṣanasın ki, ṣanasın kim, ṣanaduñ / ṣanayduñ / ṣanayıduñ, ṣana-y-ıduñ ki, ṣanaduñ / ṣanayduñ kim, ṣanki, ṣankim ve ṣanursın biçimindeki “sanki” anlamında kullanılan cümle kökenli bağlaçlar incelenmiştir. “sanki” anlamında kullanılan cümle kökenli bağlaçları ele alan bu çalışma giriş, inceleme ve sonuç olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde, adı geçen konuyu incelemenin gerekliliği ve cümle kökenli bağlaçların oluşumu kısaca ifade edilmiştir. İnceleme bölümünde; Eski Anadolu Türkçesinde cümle kökenli bağlaçlar olarak kullanılmış olan ṣan, ṣanasın, ṣanasın ki, ṣanasın kim, ṣanaduñ / ṣanayduñ / ṣanayıduñ, ṣana-y-ıduñ ki, ṣanaduñ / ṣanayduñ kim, ṣanki, ṣankim ve ṣanursın bağlaçları köken, kullanım ve işlev yönünden değerlendirilmiş ve bu yapıların ortaya çıkışında dilsel sebeplerin yanı sıra dil dışı sebeplerin de etkili olduğu belirtilmiştir. Sonuç bölümünde ise yapılan incelemeyle ortaya çıkan tespit, yorum ve önerilere yer verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dilbilimsel Uzatım ve Türkçedeki Yaygın Örnekleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18933</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18933</guid>
      <author>İsa SARI</author>
      <description>Geleneksel retorikte daha çok anlatıma dayalı bir figür, kuralcı gramerlerde ise anlatım bozukluğu türlerinden biri olarak ele alınan uzatım (pleonasm), esasında biçimbilgisi, sözdizimi ve anlambilgisi başta olmak üzere çeşitli dilbilimsel düzeylerde nedenleriyle birlikte tanımlanması ve sınıflandırılması gereken bir olgudur. Her ne kadar konuyu farklı yönleriyle ele alan çalışmalara rastlanılsa da, Türkçede ve diğer Türk dillerinde uzatımı bütüncül bir halde değerlendirmeye tabi tutan kapsamlı bir çalışma mevcut değildir. Uzatımlar, her ne kadar ilk bakışta birer fazlalık, gereksizlik veya anlatım bozukluğu olarak değerlendirilse de, uzatımları ortaya çıkaran pragmatik veya dil-dışı çeşitli sebepler mevcuttur. İletideki bir ögeyi vurgulama, iletinin taşıdığı anlamı pekiştirme, uygun olmayan iletişim ortamlarında anlamın veya işlevin güvenliğini sağlama, anlamsal şeffaflığı artırma, bazı yapıların anlamsal içeriklerinden emin olamama gibi çeşitli durumlar, uzatımların ortaya çıkmasında etkili olan faktörlerdendir. Bunların yanı sıra artzamanlı süreçlerle dil-içi bazı değişimler sonucunda şekillenen uzatımlara rastlamak da mümkündür. İlgili faktörlerin bir kısmı birincil, bir kısmı ise ikincil olarak değerlendirilebilir ve uzatımlar, ayrıca arka plandaki bilinçdışı kullanımlarla da açıklanabilir. Bu çalışmada, Batı literatüründe pleonasm terimi ile tanımlanan, Türkçede ise ek yığılması, söz uzatımı veya gereksiz sözcük kullanımı gibi karşılıklar etrafında, sınırlı bir kapsamda değerlendirilen bu olgu kuramsal ve kavramsal arka planla beraber örneklerle aktarılmaya çalışılacak, dilbilgisinin farklı katmanlarında çeşitli alt başlıklar dahilinde incelenecek ve konuya dair bir sınıflandırma önerisi getirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yabancı Olmayan Üçüncü Şahıs Eklerin Gramatik Özellikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19072</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19072</guid>
      <author>Shokhida SIDDIQOVA</author>
      <description>Makalede yabancı olmayan üçüncü şahıs eklerin gramatik özellikleri yazarın hikayeciliği içinde ortaya çıkan karşılaştırma, yani hikaye etme süreci metinde araştırılır ve kendi üslup özelliklerine göre tek bir yazarca değil, belki bir zamanın içinde iki özne konuşma ortaya, hem yazarla hem kişiyle tek bir ilgisi olan kelime birliklerine temellenmesi hakkında fikir yürütülür. Yabancı olmayan üçüncü şahıs ekler kategorisindeki sözcük türlerinin kullanış derecesinin bir tür olmadığı, bu da dillerin oluşumunda yararlı özelliği ile bağlandığı, konuşmada bilinen bir olay ya da durumu ayrıca göstermek, vurguyu konuşmacıdan zamirleri, ruhi durum ifade eden fiilleri, özneyle ilişki zaruretini ise modal manadaki kelimeleri kullanmasını ortaya çıkarmak hakkında sonuçlara ulaşıldı. Bunun gibi yabancı olmayan üçüncü şahıs eklerde modal türün kendine has özellikleri diğer sözcük türlerine göre daha belirgin olmasına önem gösterildi. Bu makalede sözdizimsel olaylardan biri yabancı olmayan üçüncü şahıs eklerin gramatik özelliğini, kendine haslığını sağlayan vasıtalar hakkında fikir yürütülür. Edebi metinde yerinde kullanılan yabancı olmayan üçüncü şahıs eklerinin etkileyiciliği, çekiciliği, ahengi gibi çeşitli özelliklere göre insanı çeşitli ruhi durumlara sokar, hayal alemine sokar, gözlemlerini aklından süzgecinden geçirip onun estetik düşünme kabiliyetini genişletir. Okuyucu ya da dinleyici onlar vasıtasyla etkilenir ve de edebi metnin gücünü hisseden bir halde gerçeklik açısından ilişkide bulunur ve değer verir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rübâb-ı Şikeste’de Zaman</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18962</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18962</guid>
      <author>Mehmet Bakır ŞENGÜL</author>
      <description>Tevfik Fikret (1867-1915), Türk şiirinin bir dönemine damgasını vurmuştur. İlk şiirleri 1884-85 yıllarında Tercüman-i Hakikat gazetesinde yayımlanır. Bu dönem şiirlerinde Divan edebiyatı etkisi kendisini fazlasıyla hissettirir. Ancak, zamanla içerik ve kısmen de şekil olarak Batı edebiyat formuna uygun şiirler kaleme almıştır. Fikret’in Mektebi Sultanide (Galatasaray Lisesi) okumuş olması, onun şiir anlayışının sonraki dönemlerde değişmesindeki başat nedenlerdendir. O, içinde bulunduğu Osmanlı toplumunun geleneksel şiir anlayışını yakından tanırken Mekteb-i Sultanide aldığı eğitimin de etkisiyle Batı şiirini de tanıma fırsatı bulur. Bu iki farklı medeniyetin zamana bakışındaki farklılık, Fikret’in şiirlerinde de karşılık bulur. En önemli eseri “Rübâb-ı Şikeste” adlı şiir kitabıdır. “Rübâb-ı Şikeste”deki şiirlerinde zaman kavramı çoklu bakış açısına göre ele alınmıştır. Zamanın sürekliliği ve devinimsel karakteri üzerinde duran şair, bu durumu bir sorunsala dönüştürür. Yaşamı ve toplumu zamana dayalı bir okumaya tabi tutar. Zamana dayalı hakikat, şairin yaşadığı dönem ve şairin hassasiyetleri için sorunludur. O, zamanın kuşatıcı karakteri karşısında kendisini aciz hisseder ve bu acziyetinden kurtulmak için de zamanın dışına çıkma arzusu duyar. Şiirlerinde toplumsal yaşama dair konular, belli bir zaman düzlemiyle ilişkilendirilir. Bu yaklaşım, hem yazarın kederli kişiliğini yansıtması hem de dramatik konuları zenginleştirmesi bakımından şiire bir zenginlik katar. İçinde yaşadığı toplumun sorunlarına çoğunlukla duyarlı bir yaklaşımla bakar. Şairin toplumsal konulara değinen şiirleri, çoğunlukla II. Meşrutiyet döneminde kaleme alınmıştır. Fikret, II. Meşrutiyet döneminin ‘örgütlü toplum’ yapısında herhangi bir politik gruba dâhil olmamışsa da toplumsal konulara karşı duyarsız da kalamamıştır. Onun bu yaklaşımı, politik bir duruştan ziyade duyarlı kişiliğiyle açıklanabilir. Şair, beklentilerinin ‘an’da karşılık bulmamasından dolayı güzel bir gelecek tasavvuruna yönelir. Geleceğe dair umutlarını da oğlu Haluk’la ilişkilendirerek yansıtmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Turgut Uyar'ın "Geyikli Gece" Adlı Şiirine Varoluşsal Bir Yaklaşım Denemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18810</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18810</guid>
      <author>Gülşah ŞİŞMAN</author>
      <description>1940’lı yıllarda Türkiye’de çeviriler aracılığıyla tanınmaya başlayan varoluşçuluk, eserlerimiz üzerindeki etkisini 1950’lerden sonra hissettirmeye başlar. Bunda, değişen siyasi ve sosyal şartlar neticesinde Türk edebiyatçısının farklı bir zihniyet atmosferine girmesinin payı büyüktür. Bu yılların, varoluşun yeterince gerçekleştirilemediği bir baskı ve bunalım dönemi olması, insanın bireyselliğinin ve biricikliğinin öne çıkmasında etkili olur. Artık değişen, yeni bir insan tipi söz konusudur. Bütün bu unsurlar neticesinde edebiyatımız da yeni bir kabuğa bürünür. Varoluşçuluğun alt başlıkları olarak nitelendirebileceğimiz kaygı, bunaltı, saçma, özgürlük, hiçlik, yabancılaşma, ölüm gibi temler roman ve şiir başta olmak üzere hemen bütün edebi türlerde kendini göstermeye başlar. Dönemin sanatçıları eserlerinde, insan varlığının yabancılaşması ve anlamsızlaşması; hiçliğe, kaygıya, umutsuzluğa, bunaltıya ve saçmalığa itilmesi; yalnızlık, kuşatılmışlık türünden duyguları yoğun bir şekilde hissetmesi gibi temaları değişik biçimlerde, değişik bakış açılarıyla işlemeye başlarlar. Modernizmle birlikte gelinen noktada insanın içinde bulunduğu durum; açmazları, sıkıntıları eserlere de yansır. Bu toplumsal çelişki ve bunalımın Cumhuriyet dönemi Türk şiiri üzerindeki yansıması ise İkinci Yeni hareketi ile olur. Bu hareket içerisinde yer alan şairlerden biri olan Turgut Uyar’ın şiirlerinde de varoluşçu felsefenin izlerini görmek mümkündür. Nitekim şairin “Geyikli Gece” adlı şiiri, büyük şehir hayatı içerisinde kuşatılmış durumda bulunan topluma yabancılaşmış, yalnız bireyin kendini gerçekleştirme öyküsüdür. Bu çalışmada söz konusu şiir, varoluşçuluk felsefesi esas alınarak modern insanın sürüklendiği yabancılaşma ve yalnızlık izlekleri üzerinden incelenmiş; şiir boyunca varoluşsal kaygı içinde bulunan kişinin trajedisi, şiire yansıdığı kadarıyla ortaya konmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Atatürk’ün Söz Diziminde “Ki” Bağlacı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18747</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18747</guid>
      <author>Ali TAŞTEKİN</author>
      <description>Dilin zenginleşmesi sadece her yeni nesne ve kavrama Türkçe ad vermekle olmaz. Başka dillerden dilimize girmiş, kültürümüzde yer edinmiş terim ve deyimleri Türkçeleştirerek de dilin işlevselliğine katkıda bulunabiliriz. Bu çalışmada, Farsça gramer yapısının bir unsuru olarak bilinen “ki” bağlacının Türkçeleşme sürecinden bir kesiti ele alarak, bu bağlaçla kurulan cümlelerin Gazi Mustafa Kemal’in konuşmalarındaki yerini ve önemini araştırdık. Hâlâ yükseköğrenim görmüş pek çok kişinin bile “ki” bağlacını yazarken tereddüt ettiği; “ayrı mı, bitişik mi olacaktı” diye kararsız kaldığı düşünülürse; ayrı yazılması kuralının iptalini isteyenlere, bu konuda umursamaz davrananlara, hatta Türkçe anlatımı benimsemeyen, yeren ve yadırgayanlara hak vermek zorunda kalmamak için; dilimizin kurallarına, birikim ve değerlerine sahip çıkmalıyız. Mustafa Kemal’in “Öyle istiyorum ki Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel ahenkli dilimizi kullansınlar.” ifadesi hem anlamı itibariyle, hem de yabancı kökenli “ki” bağlacının yerinde kullanımı ile biçim yönünden Türkçenin “kurallarını ortaya koymak” ve “çoğunluğun anlayabileceği güzel ahenkli dilimizi” geliştirmek için güzel bir örnektir. Atatürk’ün toplam 38 ayrı metindeki kurduğu 3779 cümlesi incelendiğinde; 255 adet “ki” bağlaçlı cümle kullandığı, bu cümlelerden altı âdetinin ara cümle olduğu ve dokuz adet cümlede ise ikişer kez ki bağlacı kullanıldığı tespit edilmiştir. Bu cümlelerdeki 164 adet “ki” bağlacının fiil türündeki sözcük veya sözcük grubundan sonra, 100 adedinin de isim soylu sözcük veya sözcük grubundan sonra yer aldığı görülmüştür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Edebiyatında Hamzanâme Adlı Eserin 72. Cildinin İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18943</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18943</guid>
      <author>Osman TÜRK</author>
      <description>Araştırmada ele alınan Hamza-name eseri Ahmedî’nin kardeşi Hamzavî tarafından tarafından yazı metinine geçirilmiştir. Ele alınan metin incelemesinden yola çıkarak Hamza-nâmelerin yazılı metin haline gelmeden önce sözlü bir gelenek olarak Türkler ve islami coğrafyada itibar gördüğü anlaşılmaktadır. Hamzanâme, zengin bir destan edebiyatı ile İslam dünyasına katılan İran ve Arabistan dünyasına aynı zamanda da diğer Müslüman milletlere tarih ve kültürüne de katkısı olduğu görülebilmiştir. bu hikayelerin özellikle Türk coğrafyasında benimsemesinde, Hazreti Hamza’nın cesareti, dürüstlüğü ve her zaman haklının ve samimiyetten yana olması, Türk halkının onun şahsında kendi benliğini bulması vb. durumlar ve eylemler etkili olmuştur. Hamza-name eserlerinin 72. cildinin yapılan ilgili literatür kapsamından ilk defa incelenmesi nitelik ve nicelik bakımından farklı önemleri ortaya koymuştur. Eserin 72. cildinin iki nüshasında da gerek metin kalıplarında ve çözümünde farklılıklar ortaya çıkabilmiştir. Eserin kahraman tahlilinde Hz. Hamza'nın Erc ve Ömer Ayyar gibi iki kahramanında vermiş olduğu mücadele destansı özellikte hikaye edilmiştir. Eserde müstensih imla hususunda hatalar tespit edilebilmiş ve konusu derinlemesine özetlenebilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Salâh Birsel’in “Şıngır Mıngır” Sözcüklerinden Türkçe Sözlük’e Katkılar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19070</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19070</guid>
      <author>İdris Nebi UYSAL</author>
      <description>Söz varlığı genel anlamıyla bir dildeki sözlerin bütününü, özel anlamıyla ise kişilerin dağarcığında bulunan söz hazinesini anlatır. Bir dilin sözcük dağarcığının zenginleşmesi bilim ve edebiyatta işlenmesiyle mümkündür. Bu nedenle bilginler, şairler ve yazarlar dilin anlatım imkânlarını geliştiren kişilerin başında gelir. Bireysel söz varlığını geliştirmenin birincil yolu ise okumaktır. Alman düşünür Wittgenstein’ın “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” sözü, genel ve bireysel söz varlığının insan ve toplum için taşıdığı önemi açıkça ifade eder. Bu yazıda Salâh Birsel’in Boğaziçi Şıngır Mıngır adlı eseri aracılığıyla Türkçe Sözlük’e (TDK) kazandırdığı otuz sözcük ve sözcük öbeği üzerinde durulmuştur. Seksen yıllık bir yaşam süren Birsel, özellikle deneme ve günlük türlerinde ortaya koyduğu ürünlerle edebiyatımızda haklı bir ünün sahibi olmuştur. Sanatçı, on ikisi çeviri olmak üzere geride altmış iki eserden oluşan bir külliyat bırakmıştır. Bunlardan biri olan Boğaziçi Şıngır Mıngır, MEB tarafından ortaöğretim öğrencilerine tavsiye edilen 100 Temel Eser’den biridir. Otuz altı bölümden oluşan bu kitap, genelde bir yazarın özelde ise Birsel’in dili kullanma becerisini sayısız örnekle sergileyen bir metindir. Sanatçının denemeci, günlükçü, şair, özel tarihçi gibi birçok vasfı vardır. Ona en güzel yakışan sıfatlardan biri de dil işçisi olmaktır. Eserden tarama ve fişleme yöntemleriyle tespit edilen sözler, yazarın farklı tekniklerle (türetme, birleştirme, derleme gibi) Türkçeye yeni söyleyişler kazandırmada ne denli başarılı olduğunu göstermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ontolojik Analiz Yöntemiyle Necati Bey’in Bir Gazelini Şerh Denemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18966</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18966</guid>
      <author>Özkan UZ</author>
      <description>Günümüzde modern yaklaşımlar, dilbilimsel akımlar ve felsefi anlayışlarla şiire yaklaşım yöntemleri, Klasik Türk şiirinde de kullanılmaya başlanmıştır. Klasik şiirimize yeni yaklaşım yöntemlerinden birisi de Ontolojik Analiz Metodudur. Ontolojik analiz metodunda amaç, metni anlam tabakalarına ayırarak, metni hem iç hem dış yapısını birbirinden bağımsız değerlendirmektir. Ontolojik yöntemle ilgilenenler ele aldıkları konuyu tabakalar şeklinde ele alırlar. Parçadan bütüne giden bu yöntem bir bakıma tümevarım metoduna benzemektedir. Her tabaka kendi içerisinde ve diğer tabakalara kattığı değerle nitelendirilir. Bu yazıda on beşinci yüzyıl Divân şairlerinden Necâtî Bey’in “senin” redifli gazeli ontolojik analiz yöntemi ile incelenmeye çalışılmıştır. Necâtî’nin şiirini incelerken öncelikle şiiri oluşturan en küçük parçayı yani beyitleri kendi aralarında yapısal yönden incelenmiştir. Daha sonra da ses, anlam, karakter ve kader tabakalarını belirlenmiştir. Bu aşamadan sonra da şiirin iç ve dış yapısını da göz önünde bulundurarak bir bütün olarak değerlendirmesi yapılmıştır. Şüphesiz ki ontolojik analiz yöntemi bir şiiri incelemede teknik olarak tek başına yetersiz kalacaktır. Fakat bu yöntemin yine de birçok beyti açıklamada ufkumuzu genişleteceği ve bize farklı bakış açısı kazandıracağı kanaatindeyiz. Şiirde uygulamaya çalıştığımız yöntemin, konuyla ilgilenen araştırmacılar için yeni arayışlara ufuk açmasını ümit ediyoruz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eylem-Nesne İlişkileri Üzerine Sadece {-I}, {-Ø} Ekleriyle Çekimlenmiş Ad / Zamir Alan Eylemler mi Geçişli Sayılmalıdır?</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19058</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19058</guid>
      <author>Kerime ÜSTÜNOVA</author>
      <description>Yüklem-nesne ilişkisini gösteren geçişsizlik-geçişlilik, eylemde doğuştan var olan nitelikler olduğundan sözlüksel bir ayrım olarak ele alınmalıdır. Eylemin yaptığı işten etkilenen dil birimleri, sadece {-I} / {-Ø} ekleriyle kullanıma çıkmadığı gibi {-I} / {-Ø} ekleriyle çekimlenen her ad ya da zamir de işten etkileneni göstermez. Geçişlilikten söz edebilmek için nesnenin yüzey yapıda bulunması, zorunlu değildir. Geçişli bir eylem de işten etkilenenin metin dışında tutulmasını gerektirebilir. Buna eylemin aldığı çatı ekleri yol açar. {-l}, {-n}, {-ş} ekleri, getirildikleri eylemde (işteş-geçişi, dönüşlü-geçişli) hareketten etkileneni metin dışında tutma, belirsizleştirme işlevini üstlenirler. Özne-yüklem ilişkilerini düzenleyen {-t}, {-r}, {-DIr} eklerine geçişlilik eki demek doğru değildir çünkü bu ekler, cümlede yaptıranın yanı sıra bir de yapanın olmasını kaçınılmaz kılar. Anlam bilimsel roller bir eylemi ya da yüklemi üyelerine bağlayan anlamsal ilişkilerdir. Eylem anlamından türeyen anlam bilimsel roller, katılanların yüklendiği anlamsal işlevleri ifade eder. Dolayısıyla yüklem denetimindeki cümleye hangi ögenin hangi eklerle gireceği anlambilimsel, sözdizimsel ve edmbilimsel kurallarla belirlenir. Durum kuramının baskın olduğu Türkçede, kurgu farklılaşsa da dizgedeki bir dilbiriminin öge olarak hangi dilbilgisel rolü üstlendiği durum ekleri aracılığıyla belirlenebilir. Eylemden etkileneni gösteren dilbirimine de tüm ögeler gibi durum ekleriyle nesne görevi yüklenir. Eylemin yaptığı işten etkilen konumundaki dil biriminin hangi durum ekini aldığı önemli olmamalı. Nesne, geleneksel dilbilgisinin alışık olduğu durum belirticilerinin dışında başka durum belirticileriyle de kodlanabilir. Hangi ad işletme ekiyle çekimlenirse çekimlensin işten etkilenen yani nesne alan eylemler geçişli sayılmalı. {-DAn}, {-A} eki, {-DA} {-lA} eklerini alan adlar / zamirler nesne görevini üstlendiklerinde bunları alan eylemler geçişli sayılmalıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Necip Fazıl Şiirinde Ontolojik Huzursuzluk ve Mekânın Tekinsizliği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19100</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19100</guid>
      <author>Fatih YALÇIN</author>
      <description>Bu çalışma Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatının en önemli şairlerinden biri olan ve hiçbir edebi gruba dâhil olmayan Necip Fazıl Kısakürek’in şiirinin önemli kaynaklarından biri olan ontolojik huzursuzluk ve mekânın tekinsizliği üzerine odaklanmıştır. Tecrübe edilmiş bu ruh halinin onun şiirindeki yansımasının işaret taşları olan imgeler de onun şiirinin estetik örgüsünü oluşturur. Hayatı boyunca varoluşu sorgulayan Necip Fazıl’ın ontolojik huzursuzluğunun zeminini de bu sorgulama oluşturur. Hayatı uçlarda yaşayan bir kişi olarak vasatın sınırlarına itibar etmez. Onun için vasatın ilkelerinin/değerlerinin hâkim olduğu reel dünyada ona düşen “aramak”tır. O görünenle yetinmeyen bir şairdir ve sürekli olarak görünenin ardındaki gerçeğin/mutlak hakikatin arayışı onun estetik yolculuğunun da muharrik unsurudur. Ona göre görünenler dünyası, şiirinin da ana imgelerinden biri olan “perde”lerden ibarettir. Önemli olan bu perdelerin ardında saklı olan eşyanın hakikatine ulaşmaktır. Bu keşif yolculuğu çileli bir yolculuktur ve kaldırılan her perde şairi başka bir perdenin önüne getirmekten başka bir işe yaramaz. Tasavvuf anlayışındaki nefs basamaklarını andıran bu yapı bir sonraki nefs basamağına yükselişin gecikmesinde krizlere sebep olur. Tasavvuf yolculuğuna çıkmadan önce yaşadığı krizlerin kaynağı olarak meçhulü kurcalama şehvetini gösteren şair, bu yolculuk esnasında yaşadığı krizleri ise tasavvuf terminolojisindeki “hatarât” kelimesi ile karşılar. Tasavvuf yoluna giren herkesin yaşadığı bir hal olarak gördüğü bu ruh halinden ancak bir rehber eşliğinde –ki onun için bu rehber mürşidi Abdülhâkim Arvasi’dir- kurtulabilir. Bütün bu krizler çıkmış olduğu yolda tabi tutulduğu sınavlardır ve bu yolda ilerlemek için bu sınavları bir bir geçmek zorundadır. İster tasavvuf öncesi ister sonrası olsun, farklı şekillerde de olsa, bu krizler ömrü boyunca devam etmiş ve şiirini beslemiştir. Bu çalışmada şairin ontolojik huzursuzluğunun izleri, şiirinde takip edilmeye çalışılmış, eşya ve mekânla ilişkisi kullandığı imgeler aracılığıyla ortaya koyulmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Dünyası Atasözlerinde “Ateş”</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19079</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19079</guid>
      <author>Fatoş YALÇINKAYA</author>
      <description>İnsan hayatının vazgeçilmez bir unsuru olan “ateş” görüntüsü, yakıcı ve yok edici yönüyle insanda merak, korku ve sakınma duygusu yaratmıştır. Ateş canlı olarak tasavvur edilmekte ve onun bir ruhu olduğuna inanılmaktadır. Ateş iyeleri kendilerine gereken özen gösterildiği zaman insanları her türlü tehlikeden korur. Bu özelliklerinden dolayı ateş, kutsal sayılmış ve etrafında birtakım ritüeller oluşarak bir kült haline gelmiştir. Ateş, bütün bu özellikleriyle atasözlerine de konu olmuştur. Atasözleri de tıpkı diğer halk bilgisi ürünleri gibi yaratıldıkları toplumların kültürel damgasını taşırlar. Ortak bir geçmişe ve kültüre sahip olan Türk boylarının hepsinde aynı anlama gelen ateşle ilgili atasözlerinin varlığı da Türklerin “ateş” hakkındaki mitik düşüncesinin ortak bir sonucudur. Türk boyları arasında atasözleri dışındaki halk bilgisi ürünlerinde ateş iki şekilde karşımıza çıkar. Onun hem iyi hem de kötü tarafını görürüz; fakat Türk boyları arasında tespit edilen atasözlerinde “ateş” genellikle kötü yönüyle ele alınmıştır. Kötü olan ateşin kendisi değildir. Ateş bir gösterge olarak kullanılmıştır. Kötü durumları anlatmak, insanları uyarmak, ateşin korunması gerektiğini anlatmak, kadının hangi durumlarda zarar vereceğini, düşmana karşı temkinli olunması gerektiğini, bir işi yapmaya müsait olmayan kişinin o işi yapmakla görevlendirilmesinin doğuracağı olumsuz sonucu anlatmak, insanların tedbir almasını sağlamak, bir araya gelmeleri uygun olmayan şeylerin bir araya getirilmemesi gerektiğini anlatmak için ateş kullanılmıştır. Türk dünyası atasözlerinde “ateş” zararlı şeylerin göstergesi olarak kullanılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ahmet Mithat Efendi’nin Hasan Mellâh Yahut Sır İçinde Esrar ve Zeyl-i Hasan Mellâh Yahut Sır İçinde Esrar Romanlarında Yolculuk Arketipi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19126</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19126</guid>
      <author>Şamil YEŞİLYURT</author>
      <description>İnsanın doğduğu andan itibaren başlayan fiziksel yolculuğu aynı zamanda ruhsal bir yolculuğun da devamıdır ki bu durum, evrensel bir macerayı teşkil eder. Kendi dünyasının kahramanı olan her birey, kimi zaman fiziksel engellere kimi zaman doğaüstü güçlere karşı mücadele eder ya da kendi iç dünyasında aşılması zorunlu olan komplekslerle savaşır. Bu anlamda Carl Gustav Jung’a ait düşüncelerinin yer aldığı Dört Arketip, Joseph Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Northrop Frye’ın Eleştirinin Anatomisi, Mircae Eliade’nin Ebedi Dönüş Mitosu edebî metinlerdeki bireyin arketipsel yolculuğuna teorik malzeme sunar. Kahramanın bir amacı vardır ve bunu yerine getirmek için yolculuğa çıkmak zorundadır. Yolculuk boyunca yalnız olmayan kahraman, olağanüstü güçlerden yardım alarak doğduğu topraklardan uzakta kılık değiştirerek farklı isimlerle maceralara atılır. Aynı zamanda ait olduğu milleti ve kültürü de temsil eden kahraman, bir tezi gerçekleştirmek, önem yüklediği amacına ulaşmak, kısaca görevi tamamlamak için imtihana tabi tutulur. Neticede değişime uğrar; olgunlaşır ve kendisine yüklenen görevi başarıyla yerine getirir. Ana hatlarıyla özetlediğimiz yola çıkış, erginlenme ve dönüş aşamalarından oluşan yolculuk arketipi, Tanzimat Dönemi Türk edebiyatının pek çok alanda öncü kabul edilen yazarı Ahmet Mithat Efendi’nin Hasan Mellâh yahut Sır İçinde Esrar ve Zeyl-i Hasan Mellâh yahut Sır İçinde Esrar romanlarında aranacak; mitolojik kahramanın yolculuğu, Türk romanının doğuş aşamasındaki iki roman üzerinde değerlendirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tanzimat Döneminde Edebî Tenkit</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19101</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19101</guid>
      <author>Maksut YİĞİTBAŞ</author>
      <description>Tenkit, Batıda çok önceden beri varlığını sürdüren bir inceleme yöntemidir. Bu çalışma ile Tanzimat edebiyatının tenkit anlayışı, dönem sanatçılarından ve bu evredeki eleştirel eserlerden hareketle ortaya konulmaya çalışılmıştır. İlk etapta Türk ve Batı edebiyatındaki tenkit kavramları ve bu kavramların ifade ettiği anlamlar izah edilmiştir. Yirminci yüzyıla kadar Batı edebiyatında özellikle Eski Yunan ve Roma devirlerini kapsayan klasik tenkit, Aristo ve Eflatun’un sanat hakkındaki düşüncelerini ve yine Aristo’nun günümüz tenkit anlayışına da temel oluşturan ilk metotlu tenkit anlayışını içerir. Ortaçağdan başlayarak 17 ve 18. yüzyıla gelindiğinde ise Neoklasik tenkidin etkisi görülür ancak 19. yüzyıla gelindiğinde Neoklasizm’e tepki olan ve Herder ile Goethe’nin geliştirdiği Romantik tenkit anlayışı benimsenmiş olur. Batı edebiyatında olduğu gibi Divan edebiyatında da tenkit mevcuttur. Klasik edebiyatta yapılan tenkidin, nazari tenkit anlayışından daha çok pratik tenkit biçiminde olduğu görülür. Bunun en önemli sebepleri olarak Arap ve Fars edebiyatlarının temel alınarak oluşturulan Divan edebiyatının değiştirilemez olarak düşünülen birtakım kurallarının varlığı, bu dönem sanatçılarının ve eserlerinin kutsiliğine inanılmasıdır. Bir kültürün edebiyatına yön veren, onu geliştiren en önemli etkenlerden biri yapıcı ve yenilikçi bir tenkit anlayışıdır. Daha çok öznel düşünceleri temel alan Tanzimat edebiyatının birinci dönem sanatçıları, edebiyat anlayışlarında olduğu gibi tenkitte de sosyal faydacılığı esas almışlardır. Tanzimat’ın ikinci dönem sanatçıları ise eleştirel anlayışlarını, birinci dönem sanatçılarına göre daha nesnel ve Batılı bir düzlemde gerçekleştirmiş, belirli kriterlere dayandırmışlardır. Bu bağlamda Recaizade Mahmut Ekrem, Takdir-i Elhân ve Talim-i Edebiyat adlı eserleriyle önemli bir yere sahip olmuştur. Onun teorik görüşleri, sanat hakkında olduğu gibi tenkit algısı üzerinde de son derece büyük öneme sahiptir. Nazari görüşlere sahip önemli olan Ekrem Bey, Fransız eleştirisini önemser ve görüşlerini bu çizgide temellendirir. Edebiyatımıza ilk tenkitli biyografiyi kazandıran Beşir Fuat’ın da tenkide, Ekrem gibi nesnel yaklaştığı görülür. Beşir Fuat ile edebî düzlemde yazışmaları olan ve bunları İntikad’da bir araya getiren Muallim Naci, tenkit anlayışında gelenekçi bir tutum sergilemiştir. Yanlış ve basit kelime kullanımı üzerinde durarak yeni bir tarz olan “kelime eleştirisi” anlayışını geliştirir. Bu nedenle Naci’nin, edebî tenkit konusunda genellikle dil hususiyetleri ve biçimsel hususiyetler üzerinde durduğu görülür. Yeni edebiyatta ilk sayılabilecek tenkit örneğini veren ve eskiye karşı yeniyi savunan Şinâsi, tenkitlerini genellikle eserleri ile ortaya koyar. Edebiyatta sosyal faydacılığı kendine vazife edinen Namık Kemal, ilk büyük tenkitçimizdir. Yeni ve sade bir dilin gerekliliğine inanan bu eleştirmen, “Lisân-ı Osmaninin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şâmildir” isimli makalesinde dil hassasiyetini, “Mukaddeme-i Celâl”de dilin manasının doğru ve sağlam anlaşılması gerektiğini belirtir. Eski ve Yeni edebiyatçılar arasındaki görüş ayrılıklarını ilginç benzetmelerle dile getiren Namık Kemal, sert eleştirileriyle dikkat çeker. Ziya Paşa ise övünülecek şiirin yeniliklerle dolu olması gerektiğine inanır, ancak edebiyat anlayışı içinde eski-yeni ikilemi yaşar. Bu durumu “Şiir ve İnşa” makalesi ile Harabat adlı antolojisinde kaleme aldığı yazılarla görmek mümkündür. Tanzimat’ın ikinci nesli ise tenkidi daha çok eser ve edebiyat düzlemine çeker, böylece nesnel olana yaklaşılır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Keçeci-Zâde İzzet Molla’nın Mihnet-i Keşân’ında Mekân ve Psikoloji İlişkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18951</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18951</guid>
      <author>Gökçehan Aysel YILMAZ</author>
      <description>Mihnet-i Keşân, Keçeci-zâde İzzet Molla’nın 1823-1824 (1238-1239 h.) yılları arasında kaleme aldığı 4182 beyitlik bir mesnevidir. Eserde, şairin Keşan’a sürgün edilmesine sebep olan olayların yaşandığı süreç, İstanbul’dan Keşan’a yaptığı sürgün yolculuğu, Keşan’da kaldığı bir sene, Sultan II.Mahmud tarafından affedilmesi ve İstanbul’a dönüş yolculuğu anlatılmaktadır. İzzet Molla İstanbul’dan Keşan’a, Küçük Çekmece, Harami Deresi, Büyük Çekmece, Bigados, Silivri, Türkmenli, Rodoscuk (Tekirdağ), İnecik, Kalivra istikametinde ilerleyerek gitmiştir. Dönüşte ise İzzet Molla, Edirne'deki Süleyman Zâtî Efendi’nin tekkesinden yola çıkarak, Havsa, Babaeski, Lüleburgaz, Çorlu, Silivri, Büyük Çekmece, Küçük Çekmece istikametinde ilerlemiş ve Yenikapı üzerinden İstanbul’a varmıştır. İzzet Molla Mihnet-i Keşân’da, İstanbul-Keşan güzergâhı üzerinde gördüğü kasabalar ve Keşan hakkında çeşitli bilgiler vermiştir. Eserde, şairin güzergâhında bulunan kasabaların, bir yıl kaldığı Keşan’ın sosyo-ekonomik özellikleri; bu bölgelerdeki yerel halkın yaşayış biçimleri üzerine çeşitli bilgiler ve şairin gözlemleri bulunmaktadır. İzzet Molla, gidiş ve dönüş yolculuğunda geçtiği durakların, Keşan’ın ve yakın çevresinin ayrıntılı tasvirlerini yapmıştır. Şair mesnevisinde, mekân tasvirlerinin yanı sıra kendisinin ve sözü edilen mekânda bulunan şahısların psikolojik durumlarını da yansıtmıştır. İzzet Molla İstanbul’dan Keşan’a giderken geçtiği durakları ve Keşan’ı, ağırlıklı olarak alaycılık, umutsuzluk, özlem, korku gibi farklı duygularla tasvir etmiştir. Ancak bu duraklar arasında şairde olumlu duygular uyandıran mekânların sayısı oldukça azdır. Sultan II.Mahmud tarafından affedilerek Keşan’dan İstanbul’a dönen şair, bu yolculuğunda ise, geçtiği durakları olumlu duygularla tasvir etmiştir. Çalışmamızda Mihnet-i Keşân’daki mekânlar, şairde uyandırdığı duygulara göre değerlendirilecek ve İzzet Molla’nın İstanbul-Keşan yolculuğunda izlediği güzergâh doğrultusunda incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Pastiş Örneği Olarak Duçent-name</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18975</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18975</guid>
      <author>Nebahat YUSOĞLU</author>
      <description>Parodinin bir alt türü olan pastiş, bir eserden ziyade bir edebî türü veya edebî bir akımı taklit etmesiyle diğer parodi türlerinden ayrılır. Bu çalışmada bir pastiş örneği olarak Orhan Şaik Gökyay’ın Dûçent-nâme adlı eseri ile onun öykündüğü Türk Edebiyatı’nın mizahî eserleri arasındaki münasebet incelenecektir. Fatih dönemi Sahn-ı Seman müderrislerinden olan Molla Lûtfi, tamamen kurmaca olarak yazmış olduğu Harnâme adlı mizahî hikâyesinde devrin ilim adamlarını ve aralarındaki rekabeti eşek istiaresi etrafında sade bir halk Türkçesi ile anlatmıştır. Orhan Şaik Gökyay, Molla Lûtfî’den beş yüz yıl sonra yine ilim dünyasındaki rekabeti ve çekememezliği Dûçent-nâme adlı eserinde mizah konusu yapar. Her iki eserin ortak noktası kendi dönemlerinin gözde tür ve anlatım imkânlarından yararlanmak yerine sıra dışı bir şekilde farklı bir dil ve üslup kullanmış olmalarıdır. Eserinde Eski Anadolu Türkçesi ile süslü nesir dilini karıştıran Orhan Şaik, ilmî yazma eserlerdeki gibi konuyu ele almış ve düşüncelerini uydurma sözlüklerden ve mitolojik kavramlardan yararlanarak somutlaştırmaya çalışmıştır. Yazar, bir anlamda Dûçent-nâme ile başta Molla Lûtfî’nin ve Şeyhî’nin Harnâme’si olmak üzere Klasik Türk Edebiyatı’nın belli başlı eserlerini bir potada eriterek oyuncu bir ruh hali ile orijinal bir pastiş örneği vermiştir. Orhan Şaik Gökyay, bu pastiş ile edebî geleneğin bir bütün olduğunu ve birbirlerinden kopamayacakları gibi birbirlerini besleyeceklerini göstermiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Emin Bülend’in Şiir Anlayışı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18978</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18978</guid>
      <author>Sefa YÜCE</author>
      <description>Servet-i Fünûn topluluğunun dağılışından sonra onun yerini alan Fecr-i Âti Encümeni geniş bir şair ve yazar kadrosuna sahiptir. Bu kadroda, tam bir ahenk görülmemekle birlikte ferdi olarak sanat ve edebiyat adına önemli ilerlemeler sağlanır. Özellikle Fecr-i Âti şiiri, Servet-i Fünûn şiir estetiğinin bir devamı gibidir. Gerek Servet-i Fünûn, gerekse Fecr-i Âti şairlerinde, “sembolist ve empresyonist” etkiler kendini açıkça belli eder. Ayrıca bu etkilerin yanında, onların şiirlerinde devrin siyasi ve sosyal ortamından kaynaklanan içe kapanma, kötümserlik ve yalnızlık duyguları da hâkimdir. Fecr-i Âti Encümeni içinde Ahmet Haşim, Emin Bülend ve Tahsin Nahit şiirleriyle dikkat çeken şairlerdir. Modern Türk şiirinin kurucuları arasında yer alan Ahmet Haşim, şiir poetikası ile kendinden sonraki nesilleri de etkiler. Bu etki Emin Bülend’in manzumelerinde de görülür. Emin Bülend, Fecr-i Âti Encümeni içinde yer alan diğer şairlerden farklı olarak manzumelerinde “millî romantik duyuş tarzı”na yönelir. O, bu yönelişle bir tarih bilinci ve millî “kimlik inşası” oluşturmayı amaçlar. Balkan Savaşı’na gönüllü katılan şair, manzumelerini destansı bir etkiyle yazar. Onun destansı manzumelerinde kadim bir milletin tarihi anlatılır. Aslında Emin Bülend, bununla memleketin içinde bulunduğu kaotik ortamda, Türk gençliğine yeni bir heyecan duygusu aşılamak ister. Bunun için lirizmden yararlanır. Hamasi manzumelerinde Namık Kemal’in etkisinde kalan Emin Bülend, bu tarz şiirlerinde doğal bir lirik akış sağlar. İçe kapanık bir kişilik sergileyen şair, sağlığında şiirlerini bir araya getirip yayımlamaz. Salih Zeki Aktay, şairin ölümünden sonra dergilerde dağınık hâlde bulunan şiirlerini kitaplaştırır. Bu çalışmada, Emin Bülend’in Fecr-i Âti Encümeni içindeki yeri, şiir anlayışı ve aynı zamanda onun sporcu kişiliği üzerinde duruldu.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mustafa Nihat Özön'ün "Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi" Adlı Eserinin İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18917</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18917</guid>
      <author>Funda AMANVERMEZ</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


