






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2015 Sayı Volume 10 Issue 13</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=301</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Osmanlı’da Vekâlet; Bir Kaza Örneği Olarak Kula Mahkemesine Müracaatlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19016</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19016</guid>
      <author>Mustafa AKBEL</author>
      <description>Osmanlı tarihi kaynakları arasındaki şer’iyye sicillerinin önemli bir yeri vardır. Bu sicil kayıtları sosyal ve iktisadî tarih açısından çok önemli veriler sunarlar. Şer’iyye sicilleri Osmanlı Devlet teşkilatında idarî-adlî birimlerden biri olan kazalarda, kadılar tarafından tutulmakta olup şehir sakinlerinin sosyal ve ekonomik durumları hakkında detaylı bilgiler sunmaktadır. Şer’iyye sicillerindeki kayıtlar hakların güvence altına alınmasının teminatıdır ve bu kayıtlar yerel tarihçilik açısından çok önemlidir. Şer’iyye sicillerinden yola çıkarak şehir tarihî ile ilgili pek çok mesele çözüme kavuşturulabilmiştir. Şer’iyye sicilleri, söz konusu dönemin askerî, siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel ve hukukî durumunu yansıtır. Şer’iyye sicilleri, dönemi anlamamız için tarihî kaynakların en önemlilerinden biridir. Tarih araştırmalarında bir çok kaynaktan yararlana biliriz. Bunlar tarihe ışık tutacak olan yazılı ve yazısız kaynaklardır. İşte bu yazılı kaynakların en önemlilerinden biri de bize yerel tarih araştırmalarında da ışık tutacak olan Şer’iyye Sicilleridir. Çalışmamızda, Osmanlıda bir kaza örneği olarak 395 numaralı 1321-1323 tarihli Kula Şer’iyye Sicilli üzerinde değerlendirme yapılmıştır. Defter Manisa’ya bağlı Kula kazasına aittir. Kula kazasına ait ayrı sicil kataloğu bulunmadığından bu kazanın sicilleri Manisa şer’iyye sicilleri içerisinde yer almıştır. Osmanlının son dönemlerinde şer’iyye defterleri dava konusuna göre tutulmuştur. İncelediğimiz bu defter de vekâlet kayıtlarından oluşmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Birinci Dünya Savaşı: Tarih Yazımında Cephe ve Kimlik</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18982</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18982</guid>
      <author>Sibel AKGÜN</author>
      <description>Birinci Dünya Savaşı bugün hala tartışılan bir konu olma özelliğini koruyan önemli tarihi olaylarından biridir. Toplumlar hala büyük bir merak ile bu savaşı önemsemekte ve niteliğini, bıraktığı mirasları tartışmaktadır. Bundan dolayı savaşa ilişkin incelemelerin sayısı dünyada ve Türkiye’de hızla artmaktadır. 1. Dünya Savaşının insanlık tarihinde günümüze kadar devam eden siyasi ve askeri etkileri üzerinde yoğunlaşan bu çalışmalar da göz ardı edilen çok önemli bir alan vardır. Bu alan, cephede veya cephe gerisinde yaşayan insanın durumudur. Günlük hayatının olağan akışı içinden keskin bir biçimde kopan ve cephede askeri, cephe gerisinde siyasi olarak yepyeni bir durumla karşılaşan insan, genelde tarih yazımında göz ardı edilen bir varlık olmuştur. Oysaki Birinci Dünya Savaşı özelinde insanın askeri olarak kazandığı kimlik ve anlatılar arasında ilişki kurmak tarih yazımında yer alması gereken önemli bir başlık olmalıdır. Çünkü bireyin savaş sırasında ve sonrasında yaşadıkları, toplumlar ile devletlerin şekillenmesinde, kimlik dönüşümünde antlaşmalar kadar önemli rol oynamıştır. Çalışmada Osmanlı İmparatorluğu’nun yer aldığı Çanakkale Cephesinde savaş alanında yer almış iki askerin hatıratı üzerinden askeri kimlik, anlatı ve durum analizi yapılacaktır. Bu hatıratlar, İngiltere Deniz Kuvvetlerinde görevli mühendis John Monaghan ve Osmanlı İmparatorluğu Kara ordusunda görevli Üsteğmen Hasan Cevdet Bey’inkiler olacaktır. Böylece Birinci Dünya Savaşı’nın siyasi ve askeri yönleri dışında cephedeki insan üzerinde etkileri ve kimlik dönüşümünde etkisi analiz edilecektir. Çalışma ile tarih yazımında eksik kalan insani ve toplumsal yönlere vurgu yapılarak, metodolojik olarak tarihsel olaylara bakışı çeşitlendirmek amaçlanmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Moğolların Cihan Hâkimiyet Anlayışı, Dayanak Noktaları Ve Bu Konudaki Bazı Uygulamaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19113</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19113</guid>
      <author>Murtaza ÇEVİK</author>
      <description>Dağınık olarak yaşayan Moğol kabilelerini bir araya getirerek Moğol siyasi birliğini kurmayı başaran Cengiz Han, siyasi ve askeri başarıların ardı ardına gelmesiyle birlikte, tüm dünyaya hâkim olma yolunda önemli adımlar atmıştır. Dünya hâkimiyetinin Tanrı tarafından kendilerine verildiğine inanan Moğollar; “Gökte bir Tanrı, yerde bir hükümdar” anlayışından hareket ederek tüm dünyayı hâkimiyetleri altına almaya çalışmışlar ve bu uğurda mücadele etmişlerdir. Bunda Şamanların da önemli bir yere sahip olduğu bilinmektedir. Zira Tek Tanrı inancına sahip olan Cengiz Han, Şamanların etkisinde kalmış ve bu konuda onların da yönlendirmeleri olmuştur. Cengiz Han ve ardıllarının, cihana hâkim olma yolundaki davranışlarına dayanak olarak gösterdikleri birtakım olaylar, onların “Gökteki Tanrı” tarafından görevlendirildikleri olgusunu da ortaya çıkarmış, böylece kendileri ile birlikte geniş kitleleri de buna inandırmışlardır. Cengiz Han’ın cihan hâkimiyet anlayışını oluşturması bakımından gerek Tek Tanrı inancı ve gerek Şamanlık hususları, ona bu konuda ilham kaynağı olmuştur. Bununla birlikte Moğollar, günah işleyen milletleri de Tanrı adına cezalandırma vazifesini kendilerinde görmüşlerdir. Nihayet Moğolların cihan hâkimiyetinin Tanrı tarafından kendilerine verilmesine dayanak olarak gösterdiği hususların yanı sıra askeri, siyasi ve sosyal konulardaki uygulamaları da onların cihana hâkim olma yolunda duygu ve düşüncelerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Moğolların, Türk Devlet geleneğiyle yönetilmesi, onların cihan hâkimiyeti yolundaki düşüncelerini, Türklerden aldıklarını ortaya koyması bakımından da önemlidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yerel Basına Göre Bingöl’de 1960-1970 Yılları Arasında Siyasi Gelişmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19097</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19097</guid>
      <author>Ebru ÇOBAN</author>
      <description>27 Mayıs Askeri Darbesi sonrası oluşan konsensüs, Türk siyasal hayatında yeni bir döneme işaret ediyordu. Oluşan bu yeni konsensüste etkili olacak yegane güç Türk Silahlı Kuvvetleriydi. Bilhassa yeni anayasasının hazırlık aşaması ve halka sunulması sırasında yaşanılan oportünist yaklaşımlar, yapılacak seçimlerin habercisi gibiydi. Bu çalışma 1960-1970 yılları arasında Bingöl’de yaşanan siyasal gelişmeleri üzerine kurulmuştur. Türkiye genelinde olduğu gibi Bingöl özelinde önemli ivmelerin kazandığı siyasal süreç parçadan bütüne giden bir olguyu yansıtmaktaydı. Özellikle gerçekleşen idamlar sonrası halkın halen Demokrat Parti’nin halefleri olan Adalet Partisi(AP) ve Yeni Türkiye Parti’sinin(YTP) gönül vermesi, TSK’nın istediği tablonun oluşmamasına sebebiyet verdi. 27 Mayıs 1960 günü, Cemal Gürsel başkanlığında kendilerine Milli Birlik Komitesi adı verilen bir grup genç subay, ordu adına ülke yönetimine el koymuşlardır. Devlet yapısını oluşturan en önemli kurumları karşısına alan iktidara karşı, muhalefet partisinin hazırlığını yaptığı ve desteklediği askeri müdahale, idamlar gibi istenmeyen bir sonla neticelenmiştir. DP’li 592 sanığın yargılandığı Yassıada Mahkemelerinde 15 kişi idam, 31 kişi müebbet hapse, 418 kişi çeşitli cezalara çarptırılmış, 128 kişi ise beraat etmiştir. 15 idam cezasından yalnızca Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın cezaları onaylanmıştır. Tüm bu gelişmeler yaşanırken bu arada 1961 Anayasası da hazırlanmıştır. 1961 Anayasası’nın temeli, CHP’nin 1959 yılında hazırladığı İlk Hedefler Beyannamesi’nin bir ürünüydü. Hazırlanan bu yeni anayasa, 27 Mayıs 1961’de tamamlanıp, 9 Temmuz 1961’de halkoylamasına sunularak, % 61 evet oyuyla kabul edilmiştir. Bu çalışma bilhassa ülke gündemini meşgul eden CHP-AP çekişmesinin Bingöl Vilayeti denklemine olan yansımasını da içermektedir. Her ne kadar kısır bir döngü de olsa yaşanan bu gelişmeler Türkiye’de demokrasinin inşa edilmesine yardımcı olmuştur. Bu inşa sırasında Bingöl’de siyasi partiler arasında yaşanan çekişmeler önemli bir süreci oluşturmaktadır. Çalışmanın geneli Bingöl’deki siyasal durumun yerel basına yansıması şeklinde verilmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Güney Osetya Sorunu vee 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19031</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19031</guid>
      <author>Süleyman ERKAN</author>
      <description>Güney Osetya Sorununun başlangıcı 1918 yılında Gürcistan’ın Kafkasya Bölgesinde Çarlık Rusya’sından bağımsızlığını ilân etmesine kadar gitmektedir. Sadece Güney Osetya değil, Osetya Bölgesinin tamamı Gürcistanla birlikte 1801 yılından beri Çarlık Rusyasının egemenliği altında bulunuyordu. 1917 yılında Rusya’nın Bolşevik İhtilâli nedeniyle karışmasından yararlanan Gürcistan, Bölgede Azerbaycan ve Ermenistan gibi 1918’de bağımsızlığını ilân ettiğinde Osetya’nın tamamını da sınırları içerisine katmak istedi. Ancak bölge halkı etnik bakımdan Gürcü değil Oset oldukları gerekçesiyle Gürcistan’ın egemenliği altına girmek istemedilerse de, Gürcü ordu birliklerinin Osetya topraklarına girmesi ile başlayan çatışmalarda çok sayıda insan hayatını kaybetti ve bu iki etnik millet arasındaki düşmanlık tohumlarının da temeli atılmış oldu. 1921’de Sovyetler Birliği’nin Kafkasya’da kontrolü sağlaması ve Gürcistan’ın da bir Sovyet Cumhuriyeti haline gelmesi sırasında Osetya’nın Güneyi Gürcistan’a Kuzeyi de Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne, özerk bölgeler statüsüyle bağlandılar. Bunda Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri ve aynı zamanda Gürcü asıllı olan Josef Stalin’in rolü vardı. Güney Osetyalılar bundan memnun olmadılarsa da Sovyetler Birliği’ne karşı gelecek güçleri olmadığından boyun eğmek zorunda kaldılar. Etnisite meselelerinin dondurulmuş olduğu Sovyet Döneminde Güney Osetya ile Gürcistan arasında da çok önemli bir anlaşmazlık yaşanmadı ya da açığa vurulmadı. 1989 yılında Sovyetler Birliği dağılma sürecine girince, Güney Osetya ile Gürcistan arasındaki anlaşmazlık yeniden ortaya çıktı. Gürcistan’ın 1989’da Sovyetler Birliğinden bağımsızlığını ilân etmesi sırasında Güney Osetya da Gürcistan’dan bağımsızlığını ilân ederek bağımsız bir ünite olarak kalmak ya da Kuzey Osetya ile birleşmek istedi. Aynı süreçte Abhazya da Gürcistan’dan bağımsızlığını ilân etmişti. Gürcistan Hükümeti bu bağımsızlıkları tanımayarak her iki özerk bölgeye de askeri birlikler göndererek kontrolü sağlamaya çalışınca ayrılıkçılarla çıkan çatışmalar sonucunda binden fazla insan hayatını kaybetti. Ancak Gürcistan bölgeleri itaat altına alamadığı gibi, Devlet Başkanı Ziviad Gamshakurdia’ya karşı başlayan muhalefet eylemleri nedeniyle bir iç savaşa sürüklendi. 1992’de ülkenin önde gelenleri Gürcistan’ı hem iç savaştan çıkaracak hem de Güney Osetya ve Abhazya’nın ayrılma eğilimlerini durduracak beklentisiyle eski Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Eduard Şevarnadze’yi Devlet Başkanlığına getirdiler. Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in de girişimiyle 1992’de taraflar arasında Sochi Anlaşmsı imzalandı ve çatışmalara son verildi. Anlaşmaya gereği, Oset ve Gürcü kökenlilerin birlikte yaşadığı Güney Osetyadaki çatışma bölgelerine çoğunluğunu Rusya’nın oluşturduğu barış gücü askerleri gönderildi. Fakat sorunla ilgili taraflar arasında yapılan müzakerelerden bir sonuç elde edilemedi. Bölgedeki Rus Barış Gücü Askerlerinin zaman geçtikçe ayrılıkçıları hem teşvik etmesi hem de desteklemesi nedeniyle Güney Osetya her geçen gün Gürcistan’dan fiili olarak kopmaya başladı. Rusya Federasyonu, özellikle Putin Yönetimi, Batılı Ülkelerin Kosova’da yaptıklarının bir benzerini Güney Osetya’da yaparak burayı Gürcistan’dan koparmak yönündeki adımlarını hızlandırdı. Gürcistanda gelişmelere seyirci kaldığı gerekçesiyle Şevarnadze Yönetimi’ne karşı hoşnutsuzluklar gün geçtikçe yükseldi. Bir yandan bu hoşnutsuzluk diğer yandan Kasım 2003’de yapılan parlamento seçimlerine hile karıştırıldığı gerekçesiyle başlayan yoğun halk gösterileri sonucunda Şevarnadze “Gül Devrimi “ ile görevden çekilmek zorunda kaldı. 2004 Ocak Ayında yapılan Devlet Başkanlığı seçimlerini Mihail Saakashvili kazandı. Saakashvili’nin seçim vaadleri arasında ayrılıkçı bölgelerde yeniden denetimin sağlanması önemli bir yer tutuyordu. Saakashvili Yönetimi, işbaşına gelir gelmez, Acaristan Bölgesi’nde Tiflis Yönetimi’ni dinlemeyen ve keyfi bir yönetim kurmuş olan Aslan Abaşidze’yi görevinden uzaklaştırdıktan s</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Son Dönem Osmanlı Taşrasında Yaşanan İç Göçlere Dair Bazı Değerlendirmeler (Eğin Kazası Örneği)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18853</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18853</guid>
      <author>Abdulkadir GÜL</author>
      <description>Bu çalışmanın maksadı Eğin kazası özelinde 19.yüzyılın ikinci yarısını kapsayan ve literatürde iç göç olarak adlandırılan nüfus hareketlerini irdelemektir. Bu zaman diliminde Osmanlı taşrasındaki bir kazada yaşanan iç göç olgusunun boyutlarının hangi düzeyde olduğunun ortaya koymayı hedeflenmiştir. Eğin kazasında yaşanan iç göç iki boyutludur. Bunlardan ilki Eğin kazasına yönelik göçler, diğeri ise Eğin’den dışa yönelik göçler şeklinde görülmektedir. İç göçe konu olan nüfus, arşiv kayıtlarında “yabancılar” şeklinde tanımlanmaktadır. Nüfus hareketleriyle alakalı Osmanlı arşivlerindeki en derli toplu kayıtlar nüfus defterleridir. Bu gerekçeden dolayı çalışmada kullanılan arşiv kaynaklarının çok önemli kısmını, son döneme ait nüfus defterleri oluşturmaktadır. Bilindiği üzere, 1831’den sonra yapılan nüfus sayımlarında devletin sınırları içerisindeki Osmanlı tebaası olan veya olmayanların tespiti maksadıyla birçok sayım yapılmış ve bunun doğal sonucu olarak nüfus defterleri ortaya çıkmıştır. Çalışmada bu arşiv koleksiyonunda Eğin kazasına ait bir adet yabancıların kayıtlarının tutulduğu defter ile mukayese yapmak maksadıyla yine benzer tarihlerde Erzincan’da bulunan yabancılara ait diğer bir nüfus defterine bakıldı. Ayrıca Eğin’den dışa yönelik göçleri tespit edebilmek için ise diğer nüfus defterlerine ve ihtiyaç hâsılı oldukça diğer arşiv kayıtlarına da müracaat edildi. Yabancılara ait nüfus defterleri bizlere, yabancıların yaşlarını, nereden geldiklerini, etnik veya dini yapılarını, hangi işle meşgul olduklarını, nerelerde barındıklarını, fiziksel özelliklerini ve bu nüfus miktarlarının merkez ve köylere göre dağılımına dair önemli bilgiler sunar. Diğer nüfus defterleri ise yukarıdaki bilgiler ilave olarak Eğin’de meskûn nüfus miktarı, kaza dışına göçlerin miktarı ve nerelere göç ettiklerine dair daha birçok bilgiyi bize sunmakta ve veriler çalışmamızın içerik ve sınırlarını belirlemektedir. Diğer taraftan iç göçlerin Eğin kazasının demografik yapısını hangi boyutta etkilediği, kazadan iç ve dışa doğru göçlerin hangi boyutta olduğu ve göçün gerekçeleri çalışma kurgumuzun diğer parçasını oluşturur. Defterlerden elde edilen verilerin daha iyi anlaşılması için ihtiyaç hâsıl oldukça, tablo ve grafikler kullanıldı. Çalışma kısaca üç kısımdan oluşur, giriş kısmında iç göç olgusu, bu nüfus hareketine karşı merkezi yönetimin bakış açısı ve ne gibi önlemler aldığı izah edildi. Bunun peşi sıra kullanılan nüfus defterlerinin tanıtımı ve kritiği yapıldı. Daha sonra Eğin kazasındaki iç göç olgusu üzerinde duruldu. Sonuç kısmında ise metin içerisinde bahsedilen bulgular genel başlıklar halinde sunuldu.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Devleti’nin Lehistan’a Dair İstihbarat Kaynakları (1772 - 1795)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18915</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18915</guid>
      <author>Vedat KANAT</author>
      <description>Osmanlı Devleti, klasik dönemden itibaren istihbarat işine çok önem vermiş, içeride ve dışarda atacağı her türlü askeri ve siyasi adım bu kanallardan gelen bilgiler doğrultusunda şekillenmiştir. Oluşturduğu bilgi ağı yoluyla başarılar elde etmesi, istihbaratın önemini daha da arttırmıştır. 16. yüzyılla birlikte ücretli casus, tüccar ve gezginlerden elde edilen bilgiler ağırlık kazanmaya başlamış, zamanla istihbarat ağı coğrafi ve siyasi şartlara göre değişiklik göstermiştir. Sınırlarının genişlemeye başlamasıyla birlikte Osmanlı Devleti, kıta Avrupa’sında önemli bir güç haline gelerek çevresinde olup bitenlere ilişkin daha geniş bir istihbarat ağı oluşturmuştur. 18. yüzyıla gelindiğinde önemli aktörlere karşı doğru politika üretebilmek için mümkün olan en yaygın istihbaratı sağlamıştır. Özellikle Karlofça Antlaşması sonrasına kadar çatıştığı Lehistan’a karşı iyi ilişkiler kurmaya çalışan Osmanlı Devleti, bu ülke içinde veya dışında yapılan bütün faaliyetleri yakından takip etmiştir. Lehistan’ın 18. yüzyılın ikinci yarısında Rusya, Prusya ve Avusturya arasında parçalanmaya başlamasıyla Osmanlı Devleti, gelişmelerden haberdar olmak için her türlü istihbarat kaynağını kullanmıştır. Bu konudaki en önemli istihbarat kaynağı İstanbul’da Fenerliler arasından seçtiği Eflak ve Boğdan voyvodaları olmuştur. Bu yöneticiler, emrindeki casuslar aracılığıyla elde ettikleri bilgileri hemen merkeze ulaştırmış ve gerekli önlemin alınmasını sağlamışlardır. Bunlara bağlı olarak çalışan casuslar dışında bağımsız casuslar da olduğu gibi ayrıca Osmanlı elçileri, Lehistan elçileri ve yöneticileri, diğer ülke elçileri, Kırım hanları ve Osmanlı yönetimindeki civar birim yöneticileri de kullanılan istihbarat kaynakları arasında yer almıştır. Bu kaynaklar Lehistan’ın parçalanma süreci boyunca Bab-ı Âli’ye en yeni ve en önemli bilgileri yetiştirerek, Devlet’in konumunu belirlemesine katkıda bulunmuşlardır. Bu çalışmada sözü edilen istihbarat kaynakları üzerinde durulacak ve Lehistan’ın parçalandığı 1772 ve 1795 yılları arasında istihbarat konusunda nasıl bir rol oynadıkları değerlendirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>100. Yılında Kut’ül Amare Savaşı’nı Hatırlamak: İngiliz Askerlerinin Hatıratlarında Kut’ül Amare’de Savaşın Ötesinde Yaşananlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19108</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19108</guid>
      <author>H.Ahmet KARA, Ertan EROL</author>
      <description>Bu çalışmada Kut’ül Amare kuşatması esnasında Britanyalıların tanık oldukları, İngiliz hatıratları incelenerek gün yüzüne çıkarılmaya çalışılmıştır. Mezopotamya’ya çıkan Britanya birlikleri en nihayetinde Bağdat’ı işgal etse de, işgal öncesinde Kut’ül Amare’de gerçekleşen koşulsuz teslimleri, tarihlerinde unutulmayacak bir başarısızlık olarak hatırlanacaktır. Britanya güçlerinin kuşatma esnasında karşılaştığı olumsuz etkileri kendi içinde bir önem sırasına sokmak zordur. Bu etkilerden ilkleri Türklerin taarruzları, bombardımanları ve keskin nişancı atışlarıdır. İlk zamanlarda Türk taarruzları görülse de yerini kuşatmanın sonuna kadar bazen yoğun bazen de aralıklı devam eden topçu bombardımanları almıştır. Türk topçu atışları Britanya birliklerine fiziksel ve manevi açıdan çok zarar vermiştir. Bu sebepten dolayı İngiliz askerler hatıratlarından topçu atışlarından“hate” (Türkçe: nefret, kin) olarak bahsetmişlerdir. Şubat ayı ortasından itibaren de bu atışları uçaklardan atılan bombalar takviye etmiştir. Hastane çatılarındaki Kızıl Haç işaretlerinin varlığına rağmen, bu hava taarruzlarından Kut’taki hastaneler de kazara isabet almıştır. Keskin nişancı atışları ise Britanya askerlerinin gündüz günlük faaliyetlerini kuşatma boyu sınırlamıştır. İngiliz Tugay Komutanlarından bir tuğgeneral de keskin nişancı atışından yaralanmıştır. Bu etkilerden ikincileri ise açlık ve hastalıklar olmuştur. Ocak ayının sonunda başlayan istihkaklardaki azalma, özellikle Mart ayında kendini hissettirmiş ve Nisan ayında nerdeyse açlığa dönüşmüştür. At ve katır eti yemeyi reddeden Britanya birliklerinin bünyesindeki Hintli askerler açlıktan ve hastalıklardan en çok etkilenen grup olmuştur. Yetersiz beslenmeye paralel olarak da hastalıklar, özellikle iskorbüt, birliklerin savaşma yeteneklerini kısıtlamıştır. Ayrıca Kut’un yerli halkı da açlıktan nasibini almıştır. Sonlara doğru, yerli halktan çocuklar dilenmeye ve yürek parçalayıcı bir şekilde feryat etmeye başlamıştır. Bir diğer etken ise soğuk ve su taşkınlarıdır. Ocak, Mart ve Nisan aylarında askerler su taşkınlarıyla da mücadele etmişlerdir. Su taşkınları Britanya askerleri için, Türk taarruzlarından daha büyük bir endişe kaynağı olmuştur. Kimi zaman mevzileri terk etmelerine sebep olan su taşkınları, çoğu zaman, çöl soğuklarında, diz seviyesindeki suda askerlerin mevzilerinde beklemesine neden olmuştur. Kuşatmanın son günlerinde yemek yapmak için odun bulmak zorken, ısınmak için odun kullanmak onlar için bir lükstür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Milli Takımı ve Galatasaray’ın Romanya Milli Takımına Karşı Futbol Müsabakaları (17 &amp; 19 Nisan 1914)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18955</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18955</guid>
      <author>Önder KOCATÜRK</author>
      <description>İstanbul’a gelen Romanya milli futbol takımı ile ilk olarak Türk milli futbol takımı ve daha sonra Galatasaray arasında sırasıyla 17 ve 19 Nisan 1914 tarihlerinde oynanan iki müsabaka Osmanlı kamuoyunda büyük etki yaratmıştır. Bu çalışmada her iki maçın tarihi önemi tüm yönleriyle analiz edilecek, Romanya futbol kafilesinin İstanbul ziyaretine ve yapılan iki önemli futbol müsabakasına ilişkin dönemin Osmanlı basınında yer alan orijinal bilgiler ve fotoğraflar ayrıntılarıyla okuyucuya sunulacaktır. Maçlara dair Osmanlı basınında geniş yer bulan haberler, yorumlar ve eleştiriler Türk spor tarihinin önemli bir dönemi içinde, Osmanlı toplumunda yeni yeni gelişmeye ve hızla popülaritesi artmaya başlayan futbolun etkisine de tüm yönleriyle ışık tutmaktadır. Metin içindeki alıntılarda bazı Osmanlı Türkçesi ifadelerin güncel anlamları parantez içerisinde verilmiştir. Osmanlı Devleti’nde tarihin ilk Türk Milli Takımı kurulmuş ve bu milli takım yine tarihte ilk kez yabancı bir ülkenin milli takımına, Romanya’ya karşı 17 Nisan 1914 tarihinde bir müsabaka yapmıştır. Tamamı Türk ve Müslüman oyunculardan kurulu olan ilk Türk Milli Futbol Takımı’na Fenerbahçe, Galatasaray ve Altın Ordu spor kulüplerinden futbolcular seçilmiştir. Diğer taraftan Osmanlı Devleti’nden tam bağımsızlığını henüz 36 sene önce, 1878 Berlin Antlaşması’yla kazanmış olan Romanya devleti için de bu müsabakaların önemi çok büyüktü. Her iki maçta da sahaya çıkan Romanya Milli Takımı’nda tek bir Romen futbolcu bulunmuyordu ve kadrosu Alman, İngiliz ve Amerikan uyruklu oyunculardan kurulmuştu. Bunun temel sebebi Romanya kamuoyunun 1 Ekim 1911 tarihinde Bükreş’te Galatasaray futbol takımına karşı alınan ağır yenilgiyi unutamamasıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1260-61 / 1844-45 Temettuat KayıtlarıIşığında Balışeyh ve Ahılı Köylerinin Sosyal ve Ekonomik Görüntüsü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19025</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19025</guid>
      <author>Rafet METİN</author>
      <description>Temettüat Defterleri XIX. yüzyıl Osmanlı sosyal ve ekonomik tarihinin önemli kaynaklarından biridir. Kayıtlarda anılan dönemde bölgelerin mal-mülk,hayvan, arazi ve insanların şahsi malvarlıklarınınkaydedilmesi ile sosyo-ekonomik hayat,nüfus ve tarımsal ekonomi ile ilgili bütün karakteristik özellikler ortaya konulmaktadır.Kayıtlarda ayrıca mükelleflerinin adları, lâkapları, meslekleri hakkında da bilgi alabilmek mümkün olmaktadır.Bu çalışmada, H.1260-1261/M.1844-1845 yılında Ankara eyaletine tabi Dinek Keskini Kazasının Ahılı karyesi ile Kalecik (Kal’acık) Keskini Kazasının Balışeyh karyesinin 671 ve 755 numaralı temettuat defterinden faydalanılarak, anılan karyelerin sosyal ve ekonomik yapıları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Toplam 118 hanesi olan Ahılı karyesi ile 64 hanesi olan Balışeyh karyesinde ikamet eden insanların geçimlerini büyük ölçüde tarım ve hayvancılıktan sağladıkları anlaşılmaktadır.Anılan köylerden Ahılı’da tarımsal manada buğday, arpa, penbe (pamuk) üretimi yapılırken, Balışeyh’de buğday ve arpa tarımı yapılmaktadır.Hayvancılık alanında ise daha çok küçükbaş- büyükbaş hayvanlar ile yük ve binek hayvanlarıyetiştirilmektedir.Meslek dalı olarak her iki köyde de ziraat erbabının fazlalığı dikkat çekmektedir.Bunun yanında, imam, hizmetkâr ve çoban gibi meslek kollarında görev yapan kimselerinde olduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır.Ayrıca bu çalışmadaher iki köyde yaşayan vergi mükellefi hane reislerinin tarım, hayvancılık ve meslek gelirleri ile birlikte ödemiş oldukları vergi çeşitleri tespit edilerek vergiyükleri ortaya konulmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bozkır Kültüründe At Yetiştiriciliği ve Çin ile Olan İktisadi, Siyasi İlişkilerdeki Yeri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19013</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19013</guid>
      <author>İbrahim ONAY</author>
      <description>Bugün, kısaca Moğolistan’dan Macaristan’a kadar uzanan geniş bozkır arazisi, tarihte büyük ve güçlü göçebe devletlerin kurulduğu sahalar olmuştur. Özellikle bozkırın doğusunda kurulan Hun, Gök-Türk ve Uygur gibi devletler Türk tarihinde önemli bir dönemi teşkil ederler. Bu dönem Türk devletlerinin iktisadi hayatının merkezinde at yetiştiriciliği yer almaktadır. Bozkır kültür temsilcileri için at olmadan bir hayat tasavvur edilemez. Çünkü at, göçebe çobanlık için gereken hareketi mümkün kılmış, gerek eti gerek sütüyle insanların besin ihtiyacını karşılamıştır. Bu coğrafyada birden fazla at türü yetiştirilmiş ve bu atların özellikleri çeşitli kaynaklarda defeatle zikredilmiştir. Bu coğrafyada kurulan devletlerin varlığını devam ettirmesi ve iktisadi açıdan güçlü olması da yetiştirilen hayvanla ve dolayısıyla at sayısıyla doğrudan bağlantılıdır. Bozkır coğrafyasında görülen iklimsel felaketler sonucu hayvan varlığının azalması, gerek toplumun gerekse bu coğrafyada kurulan devletlerin varlığını zora sokmuştur. O halde “at” bozkırda kurulan Türk devletlerinin var oluş sürecinde sadece askeri maksatlarla kullanımının dışında, ekonomik olarak da en büyük değeri ifade eden araç olmuştur. Bozkır kültür tarihinde askeri, iktisadi ve sosyal ilişkiler açısından Çin devletiyle olan münasebetler mühim yer işgal ederler. Çin topraklarında yeterince at yetiştirilememesi konusu Çin için önemlidir. Askeri açıdan güçlü ve sağlam, bozkır atlarına ihtiyaç duyan Çin bu ihtiyacını çoğu zaman Türklerden karşılamak zorunda kalmıştır. Bu nedenle Türk ve Çin devletleri arasında özellikle siyasi ve iktisadi ilişkilerin temelinde yatan unsur yine at olmuştur. Türk devletleri ve Çin devleti arasında belirli sistemler çerçevesinde gerçekleştirilen at’ın haraç, vergi, ya da ticaret adı altında verilmesi ve bunun karşılığında özellikle ipekli mamullerin alınması hususu, devletlerin birbirlerine karşı olan konumlarını adlandırmak açısından da önemlidir. Burada Türkler tarafından kullanılan başlıca ticari meta yine at idi ve sayısı bazen Çin ekonomisini zora sokacak biçimde çok olabiliyordu. Devletlerarası ticaretin yanında halklarında ticaret yapabilmesi için daha Hun çağında Çin sınırında çeşitli ticaret pazarlarının kurulduğu bilinmektedir. Türk ve Çin sınırlarında kurulan bu sınır pazarları özellikle Türk devletlerinin ve halkının iktisadi hayatında önemli idi. At’ın ve ipeğin birbirine karşılık değeri meselesi ise Türk devletlerinin askeri ve siyasi gücüyle doğrudan bağlantılı olmaktaydı.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çiviyazılı Belgelere Göre Mezopotamya’da Sütannelik Hizmeti, Sütanne Olarak Qadištum Kadınları Ve Kutsal Kitaplarda Sütannelik Uygulaması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19002</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19002</guid>
      <author>Esma ÖZ</author>
      <description>Anne sütünün, bebeğin gelişimi üzerindeki olumlu etkisi eskiçağlardan beri biliniyordu. Sütü olmayan veya doğum sırasında hayatını kaybeden annelerin çocukları, emzirilmeleri için sütanneye verilirdi. Çiviyazılı metinler, Mezopotamya’da sütannelerin varlığını kanıtlamaktadır. Sütanneler ve onların haklarına ilişkin bilgileri içeren, Eski Babil Dönemine ait hukuki metinler ve bazı kanun maddeleri, sütannelik yapan kadınların yasal haklarını bize göstermesi bakımından önemlidir. Bu belgeler içerisinde, qadištum olarak adlandırılan, din sınıfından oldukları kuvvetle muhtemel kadınların da sütanne olarak hizmet verdikleri anlaşılmaktadır. Sütannelik gibi manevi anlamda güçlü bir hizmet için her qadištum kadını değil, evlenip çocuk doğurmuş qadištumlar uygun görülmüş olmalıdır. Yazılı belgelere göre, sütanne bir çocuğu 2 veya 3 yıl emzirebilirdi. Emzirme ücretinin karşılığı olarak sütanneye, yiyecek veya giyecek verilir ya da taraflar arasında belirlenen miktar ödenirdi. Öz anne, emzirme ücretini sütanneye ödeyemediği taktirde, çocuğun sütannede kaldığı da bazı metinlerden bilinmektedir. Eski Babil Dönemi hukuki metinlerinde, taraflar arasında anlaşma sağlandıktan sonra öz anne ve sütannenin birbirlerine itiraz etmeyecekleri ve dava açamayacakları hükmünün bildirilmesi, her iki tarafın haklarını koruma amaçlıdır. Sütannelerin haklarının kanunlarla güvence altına alındığı ancak onların bu hizmeti yerine getirirken yaptıkları hatalardan dolayı şiddetli cezalara maruz kaldıkları da bilinmektedir. Eski Mezopotamya’da sütannelik hizmeti ve onların haklarını belirleyen kuralların, Kutsal kitaplardaki sütannelik uygulamaları ile benzer özellikler gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu çalışmamızda, çiviyazılı belgeler esas olmak üzere, Kutsal kitaplardaki kayıtlar ve bazı arkeolojik malzemeler konumuz çerçevesinde değerlendirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kıbrıs Basınında Türk Mukavemet Teşkilatı Ve Kıbrıs Meselesindeki Rolü (Halkın Sesi, Zaman, Bozkurt)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19119</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19119</guid>
      <author>Derya ŞİMŞEK</author>
      <description>Kıbrıs’ın, bilinen 3500 yıllık tarihinde birçok devletin egemenliğinin ardından Osmanlı Devleti, Ada’yı 1570 tarihinde topraklarına katmıştır. Osmanlı’nın yönetimi altındaki tüm halklara tanıdığı geniş haklar ve yarattığı huzur ortamı yanında Yunanistan’ın yeni kurulmuş olması ve henüz yeterince güçlü olmaması nedenleriyle, Osmanlı yönetimi boyunca bir Türk-Rum kavgasına neden olacak etkili olaylar gerçekleşmemiştir. Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında 4 Haziran 1878 yılında İstanbul’da imzalanan anlaşmayla adanın yönetimi İngilizlere devredilmiştir. Kıbrıs sorununun temelleri ise, Kıbrıs’ı “Büyük Yunanistan’ın” sınırları içerisinde gösteren ve 1791 yılında çizilip 1796 yılında yayınlanan ilk “Megali İdea” haritasıyla birlikte atılmıştır. Megali İdea düşüncesi çerçevesinde şekillenen Yunan milliyetçiliği Kıbrıs’ta da etkisini ilerleyen zamanlarda göstermiş, bunun sonucu olarak Kıbrıslı Rumlarda ENOSİS fikri giderek yer etmeye başlamıştır. Kıbrıs sorunu, Demokrat Parti iktidarı döneminde milletlerarası bir mesele niteliğine bürünmüştür. 1963 yılında Kıbrıs Türkleri, 1959–1960 Zürih–Londra Antlaşmaları ile kurucu ortağı konumunda bulundukları Kıbrıs Cumhuriyeti’nden Rumlar tarafından, anayasal haklarının ortadan kaldırılması girişimleri sonucu fiilen dışlanmışlar ve ardından başlayan on bir yıllık süreçte sistematik şiddet eylemleri ile karşı karşıya kalmışlardır. 1955 yılında Rum EOKA faaliyetlerine karşı Türk toplumu içinde oluşturulan Volkan isimli teşkilat 1958 yılından itibaren Türk Mukavemet Teşkilatı ismini almıştır. Ulusal bir savunma örgütü olarak kurulan Türk Mukavemet Teşkilatı Gelişmesini son derece gizli bir şekilde yürütmüş, yeraltından çıkarak silahlı mücadeleye giriştiği 1963 Kanlı Noel’ine kadar gizli kalmayı başarmıştır. 1974 Barış Harekâtında Türk Silahlı Kuvvetlerinin Ada’ya çıkan birliklerine yardımcı olan bir milis kuvveti olarak görev yapan teşkilat, Kıbrıs Barış Harekâtının başarıya ulaşması ve Ada’nın iki toplumlu olarak Kuzey ve Güney Kıbrıs halinde bölünmesiyle beraber Türkler üzerindeki Rum tehdidi Türk Silahlı Kuvvetleri’ nin de Ada’da bulunmasının etkisiyle ortadan kalkmıştır.1976 yılında “Kıbrıs Türk Federe Devleti”nin kurulmasıyla birlikte Kıbrıs Türklerinin ordusu olan “Kıbrıs Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı”na dönüşerek kendisine verilen tarihi misyonu tamamlamış ve tarih sahnesindeki yerini almıştır. 20. yüzyıl siyasi tarihinde Doğu Akdeniz dengeleri, Kıbrıs Sorunu ve Türk – Yunan ilişkilerindeki belirleyici rolü nedeniyle çok önemli bir yer tutmaktadır. KKTC’nin temellerinin atılmasında büyük rol oynayan Türk Mukavemet Teşkilatı son dönemde sadece Kıbrıs’ın değil, Türk–Yunan ilişkilerinin ve Doğu Akdeniz’in siyasi dengelerinin de en önemli belirleyenlerinden biri olmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Rus Savaşı’nın Diyarbakır Vilayetine Etkileri Ve Islahat Komisyonun Faaliyetleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19133</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19133</guid>
      <author>Oktay BOZAN</author>
      <description>1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı genel olarak ülkenin siyasi, sosyal ve ekonomik durumunu olumsuz etkilemekle birlikte, Diyarbakır’ın da dâhil olduğu doğu vilayetlerini daha çok etkilemiştir. Bu ortamda vilayetteki mevcut nizami kuvvetlerin ve imkânlarının yetersizliği nedeniyle meydana gelen yönetim boşluğu bazı Kürt aşiretlerinin hareket alanını genişletmiş ve ciddi asayiş sorunları meydana gelmiştir. Bu savaş sonrası imzalanan Ayestefanos ve Berlin antlaşmalarının Ermenilerle ilgili yer alan hükümleri gereği Abidin Paşa 1879 yılında Diyarbakır Vilayeti’ne Ermeni reformlarını hayata geçirmek için Islahat Komiseri olarak görevlendirilmiştir. Abidin Paşa aldığı ciddi tedbirlerle vilayette huzur ortamını tesis etmeye çalışmış, ıslahatın devamı için engel gördüğü aşiret reislerini sürgüne göndermiştir. Ancak bazı nüfuz sahibi kişilerin sürgün edilmesine merkezi idare müdahale ederek Abidin Paşa görevinden alınmıştır. Bu durum vilayette tesis edilen huzur ortamının uzun soluklu olmasını engellemiştir. Bunun üzerine Bâbıâli, Aziz Paşa’yı, bu Kürt aşiret reislerinin durumunu araştırmakla görevlendirmiştir. Aziz Paşa, yaptığı tahkikatta sürgün edilen kişiler içerisinde işledikleri cinayetlerden ötürü idam edilmesi gerekenler olduğu gibi, masum olan kişilerin de olduğunu tespit etmiştir. Ancak bu kişilerin nerede yargılanacakları hususu uzun süre belirsizliğini korumuştur. Hükümetin konu ile ilgili gerekli hassasiyeti göstermemesi ve muhtemelen tahkikat komisyonu üzerindeki baskılar nedeniyle tahkikat komisyonun çalışmalarından sağlıklı bir sonuç çıkmamıştır. Bu arada Aziz Paşa, bölgede toplumsal barışın tesisi için Babıâli’ye kalıcı ve etkili tedbirler önermiştir. Ancak bu öneriler de merkezi hükümetler tarafından devlet politikası haline getirilip takip edilmediğinden başarılı olunamamıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Milli Mücadelede Antep’in İşgalinin Anadolu Halkı ve Basını Üzerindeki Yansımaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19038</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=19038</guid>
      <author>Nermin GÜMÜŞALAN</author>
      <description>Avrupalı devletler, Türklerin Malazgirt Savaşıyla Anadolu’yu yurt edinmelerinden sonra tüm enerjilerini, Türkleri Anadolu’dan atmak için harcamışlardır. Bu tutum ve davranışları bir süre sonra “Şark Meselesi” adı verilen kavramı ortaya çıkarmıştır. Şark Meselesi, Osmanlı Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte daha da hız kazanmış, “hasta adamın” mirasının bir an önce paylaşılması konusunda yeni projeler üretilmesine sebep olmuştur. Bu paylaşım projeleri içerisinde en kapsamlı olanı ise Ortadoğu’yu İngiltere ve Fransa arasında parçalayan Sykes-Picot gizli antlaşması olmuştur. Bu antlaşmaya göre Antep, Maraş ve Urfa ile Musul bölgelerinin Fransızlara verilmesi öngörüldüğü halde İngiltere, Mondros Mütarekesinden sonra bu antlaşmaya aykırı olarak, Musul Vilayeti ile birlikte Kilis, Cerablus, Birecik, Urfa, Maraş ve Antep’i işgal etmiştir. İngilizlerin, antlaşma şartlarına uymayarak Maraş, Urfa ve Antep bölgelerini işgal etmesindeki en önemli sebep ise Musul’a karşı bölgenin pazarlık unsuru olarak kullanılacak olmasıdır. Nitekim bir süre sonra Suriye ve Kilikya işgal kuvvetlerinin karşılıklı değişimini öngören “Suriye Antlaşmasıyla” el değiştirmiş ve böylece İngilizler hedeflerine ulaşmışlardır. Büyük güçlerin bu mücadelesi neticesinde Güney Cephesi, önce İngiliz daha sonra Fransızların haksız işgalleri ile karşı karşıya kalmıştır. Mustafa Kemal, 6 Kasım 1919 tarihinde bütün yurt çapındaki vilayetlere ve heyet-i merkeziye idarelerine gönderdiği tamimle işgalleri itilaf devletleri nezdinde protesto ettiğini ve adı geçen işgal bölgeleriyle tüm ülke çapındaki vilayet ve heyet-i merkeziyelerin de aynı şekilde protesto ve miting yapması gerektiğini bildirmiştir. Nitekim bu çağrıyla birlikte Anadolu’nun dört bir tarafından protesto telgrafları çekilmiş ve mitingler yapılmıştır. Başta İrade-i Milliye olmak üzere Hâkimiyet-i Milliye, Albayrak ve Açıksöz gibi dönemin önde gelen basın yayın organlarında işgale karşı halkın tepkisini canlı tutmak ve kamuoyu oluşturmak adına yazılar yazılmıştır. Biz de bu çalışmada özellikle Antep’in işgaliyle birlikte halkın göstermiş olduğu tepkileri ve bu tepkilerin basına yansımalarıyla, basının işgallere karşı olan tavrını dönemin önde gelen basın yayın organları, arşiv belgeleri ve araştırma eserlerden faydalanarak hazırlamaya çalıştık.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


