






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2015 Sayı Volume 10 Issue 12</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=300</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>20.Asır Özbek Dilbiliminde Morfolojiye Ait Görüşlerin Şekillenmesinde Prof. Eyyüp Gulamov’un Yeri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18694</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18694</guid>
      <author>Nodira ALAVUTDINOVA GANIEVNA</author>
      <description>Bu makalede Profesör Eyyüp Gulamov’un, 20. Asır Özbek dilbiliminde morfolojiye ait görüşlerinin şekillenmesindeki yeri geniş ölçüde incelenmiştir. Bunun dışında, Özbek dili morfolojisi hakkında ciddi bilimsel araştırmaların yapıldığı 20. Asrın 40.yıllarına denk gelişi, bu devre kadar genel olarak morfolojiye ait kayıtlardan yavaş yavaş her bir morfolojik hadiseyi ayrı araştırmaya başlanması, bu yönelişteki işleri dilbilimci Eyyyüp Gulamov 1940 yılında “Özbek Dilinde Hal Ekleri” broşür-araştırması ile başladığını ve çok geçmeden, âlimin “Özbek Dilinde Çokluk Kategorisi” eseri ve ayrıca “Özbek Dilinde Söz Tertibi”, “Morfolojiye Giriş”, “Fiil” kitaplarının ortaya çıkması ve bu kitapların Özbek Dilbilimi içerisindeki yeri incelenmiştir. 20. asrın 40. Yıllarına Özbek dilbiliminde Eyyüp Gulamov, araştırma kaynağına ve çeşitli yönelişlerine temel olan farklı inceleme metotlarını sentezlemiş, her yönden, kaynağın diğer hadiseler ile ilişkisinden ortaya çıkan yaklaşım şeklini kullandı. Âlimin morfolojiye ait çalışmaları, bu araştırma usulü sonuçları sıfatında ortaya çıktığı, ayrıntılı olarak gösterilmek istenmiştir. Bunun dışında makalede Özbek dilbilimindeki incelemelerde hal eklerinin eş anlamlı veya aynı görevde kullanım ilişkilerine, kullanım sırasına, eklerin anlamını kaybetmesi gibi pek çok yönlere de önem verildiği, bununla birlikte, onların edatlar ile kullanması, mana ve görevi gibi konular da A.G. Gulamov tarafından imkân dairesinde öğrenildiği belirtilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İnci Aral'ın Mor Romanına Psikanalitik Açıdan Bir Bakış</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18757</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18757</guid>
      <author>Yasemin ALPER</author>
      <description>Edebiyat, duygu ve düşüncelerin estetik kurallara uygunluk içinde orijinal bir dil aracılığıyla sözlü ya da yazılı olarak ifade edilmesiyle oluşmuştur. Genel anlamda edebiyatın da kendine mahsus ölçüt ve yöntemleri bulunmaktadır. Bu bağlamda edebiyat, bir bilim dalında olması gereken anlatma, anlama, analiz, elde edilen bilgileri sentezleme, yorumlama, değerlendirme, benzerleriyle mukayese etme gibi birbirini takip eden mantık aşamalarını teşekkül ettirmesiyle bir disiplin meydana getirmiştir. Diğer taraftan psikoloji ise özellikle insan davranışlarını, insanın duygusal ve zihinsel süreçlerini, buna bağlı olarak da davranışların altında yatan gerçek nedenleri araştıran, inceleyen ve yorumlayan bir bilim dalıdır. Bu yönüyle birbirini tamamlayan disiplinlerden olan edebiyat ve psikoloji, genel anlamda insan ve insanın iç dünyasıyla ilgilenmektedir. Her iki bilim dalı da çoğu zaman hayatı, toplumu ve insanı ayrıntılı bir şekilde ele alarak bunların karanlıkta kalan noktalarını aydınlatma amacı güder. Psikanaliz ise psikoloji bilimi çerçevesinde bir kuram olarak insan davranışlarının ne anlama geldiğini çözümlemeye ve zihinsel gelişimi öne çıkarmaya gayret eder. Psikanaliz kuramın temsilcisi olan Sigmund Freud, 1920’li yıllarda psikanalizin kendine mahsus bir bakış açısı olduğunu aynı zamanda da bir yorum sistemi olduğunu vurgulayarak zihinsel süreçleri psikolojik kurallarla yorumlamaya çalışır. Freud, hastaları üzerine uyguladığı psikoterapi tekniği olan psikanalizi Shakespeare, Goethe, Dostoyevski gibi sanatçıların eserlerine de uygulamıştır. Yapılan bu çalışmalar, psikanalitik edebiyat eleştirisinin ortaya çıkıp gelişmesini sağlamıştır. Freud’un öncülüğünü yaptığı psikanalizi Alfred Adler, Carl Gustav Jung, Jacques Lacan, Otto Rank gibi araştırmacılar genişletmiş, kendi kuramsal çalışmalarını yapmışlardır. Alfred Adler, Freud’un psikanalitik yaklaşımlarını farklı yorumlamış; içgüdülerin, çevre baskılarının, eğitimin insan için bir araç olduğunu, insanın bu araçları kullanarak bir yaşam planı oluşturabileceğini ileri sürmüştür. İnci Aral’ın Mor romanında bulunan kişilerin ruhsal yapılarının ortaya konması, anlaşılması ve yorumlanmasında Freud’un psikanalitik kuramından yararlanmakla birlikte daha çok Adler’in ileri sürdüğü kuram göz önünde bulundurulmuştur. Sözü edilen kuramda Adler’in bireyin duygu ve düşünce dünyasını çevresel faktörlerle birlikte ele aldığı görülmektedir. Bu bağlamda roman içerisinde öne çıkan kadın-erkek ilişkilerini önemli ölçüde belirleyen faktörün sadece ilişkiyi yaşayan bireylerin değil; aile ve diğer çevresel etkenler olduğu gerçeği üzerinde de durulmuştur. Belirtilen bu konular, Freud’un düşünce dünyasında tanımlanmamış gerçekliklere işaret ettiği düşünülen Adlerci bakış açısıyla bir bütünlük içinde analiz edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çevrimiçi Ortamdaki Tartışma Kültürüne Yönelik Bir İnceleme: Osmanlı Türkçesi Tartışmaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18979</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18979</guid>
      <author>Adnan ALTUN</author>
      <description>Bu çalışmanın amacı örnek bir olaydan (Osmanlıca Türkçesi'nin okullarda öğretilmesi tartışması) hareketle çevrimiçi ortamdaki tartışma özelliği gösteren iletilerin incelenmesine dayalı olarak tartışma kültürüne dair durum tespiti yapmaktır. Araştırmada yöntem olarak nitel araştırma yöntemlerinden durum çalışmasına başvurulmuştur. Çalışmada örneklem belirlenirken amaçlı örnekleme yöntemlerinden “ölçüt örnekleme” tercih edilmiştir. 297 sayfada 81.769 sözcükten oluşan bir veri incelenmiş ve bu veriler 5N1K (Kim, Ne, Nerede, Ne Zaman, Nasıl, Neden) tekniğinden yararlanılarak içerik analizine tabi tutulmuştur. Ayrıca “Neden?” sorusunun cevabı olacak veriler, işlev ve amaçları belirten ifadeler yoluyla söylem analizi ile çözümlenmiştir. Çalışmanın sonucunda birçok kişi tartışmaya katılsa da süreklilik açısından 15-20 kişinin tartışmayı aktif olarak sürdürdüğü; tartışmaya katılan kişilerin "kişisel görüş bildirenler, hakaret edenler, sağduyulular, ciddi tartışmacılar, taraftarlar, gruplar arası tartışanlar ve tartışma tellalları” şeklinde sınıflandırılabileceği, daha da önemlisi kişilerin birbirleriyle gerçek kimliği yada sanal kimliğinden ziyade daha çok temsil ettiği ideoloji, düşünce, toplumsal grup yada inanca göre iletişime geçtiği görülmüştür. Bu temsiliyetler temelinde yapılan tartışma beraberinde Osmanlıca Türkçesi'nin tartışılamaması gibi bir sonucu ortaya çıkarmıştır. Çalışmanın bir diğer sonucu tartışma ortamının iç içe geçmiş birçok tartışmanın aynı anda yürütülmesini sağlayan sanal bir kongre merkezini andırmadır. Ayrıca tartışma sürecine katılan bireylerin söylemleri incelenmiş ve arka planda görüş bildirmenin gerekçesi olabilecek ifadeler tespit edilmiştir. Bunun sonucunda tartışmanın nedenleri “açıklama, eleştiri, destekleme, uyarma, aşağılama/hakaret” gibi beş başlık altında ortaya çıkmıştır. Çalışmanın sonuçlarıyla ilgili birçok olumsuz nokta ifade edilebilir. Bunlardan en önemlisi dinlemeden (veya bilgi edinmeden) hükme gitmesi gereken tartışma sürecinin hükümden konuşmaya (hatta hakarete) doğru bir süreç izliyor olmasıdır. Bu olumsuz durumların üstesinden gelmek için eğitimcileri tartışma kültürünün geliştirilmesine daha fazla önem vermeleri gerektiği düşünülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçe Resmi Yazı Dili Tarihinin Fasılalara Ayrılması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18715</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18715</guid>
      <author>Kudrat AMANOV</author>
      <description>Türkçe resmi yazı dili tarihinin fasilalara ayrılması söz konusudur. Dil tarihinin çeşitli dönemlerinde bir dil araçlarının yerini diğer dil araçlarının alması dilin yapısı ve yazı kurallarında değişikliklerin meydana gelmesinden dolayı dildeki gelişme süreçleri fısılalara ayrılarak incelenmelidir. Ayrıca, dil üslupları tarihinin de gelişme süreci içerisinde bazı değişikliklere uğraması doğaldır. Bu değişiklikler üslubun ifade kalıplarında, şekil ve yapısında görülür. Bu makalede Türkolojide ilk defa resmi üslup tarihinin gelişme fasılaları ve her fasılanın kendine özgü tarafları, özelliklerinin incelenmesine çalışılmış, Türk yazı dilinin tarihi gelişmesi, siyasi, sosyal, etnik, dini, ideolojik, kültürel süreçlerin etkisi hakkında söz edilmiş, Türkçe resmi üslubun meydana gelişi ve tarihi tekâmül yolunun genellikle, dört fasılaya ayrılarak incelenmesinin uygun olacağı kannatine varılmıştır. Bunun da M.Ö. III yüzyıldan Milâdi VI yüzyıla kadar olan dönemi içeren Hun Devleti dönemine ait fasıla, Milâdi VI–IX yüzyılları (Göktürk ve Uygur hakanlığı dönemi) kapsayan Türk hakanlıkları döneminden kalmış belgeler üslubu fasılası, IX – XIII yüzyıllarda (Karahanlılar dönemi, İdikut Koçu ve Gansu Uygur devleti döneminde) düzenlenmiş belgeler, XIII – XVI yüzyıllarda (Çağatay hanları, Altın Orda ve daha sonraki devletler, Timuriler devleti ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde) düzenlenmiş belgeler olduğu belirtilmiştir. Makalede Timuroğulları döneminde ortaya çıkan resmi üslubun en eski Göktürk yazısıyla yazılmış bitikler, ayrıca, daha sonraki hakanlık ve devletler döneminde yürürlükte olan Türkçe resmi üslubun devamı olarak onu izlemekte olduğu; şekil ve yapısı, ifade yöntemleriyle onları tamamlamakta, mükemmellik kazandırmakta olduğu vurgulanmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Anadolu Halk Hekimliği Uygulamalarında Demir Unsurunun Kullanımı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18791</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18791</guid>
      <author>Fatma ATEŞ</author>
      <description>Demir, birçok toplumda hem kullanım alanlarıyla hem de kazandığı kutsiyet özellikleriyle çok önemlidir. Türk toplumunda da demir kült olarak kabul edilmiş ve toplum içerisinde bilinen dört unsur (toprak, su, ateş, hava) demirin eklenmesi ile beşli unsur (toprak, su, ateş, hava, demir) şeklinde telakki edilmiştir. Oluşum süreci hakkında farklı fikirlerin olduğu demir genel olarak toprak içerisinde oluşması ve gökten inmesi ile iki ana başlıkta incelenmiştir. Kur’an’da da 7 farklı sure ve ayette geçen demir hakkında en etkili sure ise Hadid ismiyle geçen suredir. Türkçe demir anlamına gelen surenin 25. ayetinde demirin nasıl oluştuğuna dair bilgiler verilmektedir. Bu derece önemli demir metali, sosyal alanda kullanımının yanında halk hekimliğinde de kullanılmaktadır. Çalışmada Şaman ve ocaklı arasındaki ortak bağlar maddeler halinde belirtilmiştir. Bu maddeler göstermiştir ki ocaklı ve şaman dediğimiz kişiler aynı yuvadan beslenmiş iki önemli mesleğin mensuplarıdır. Şamanların günümüzdeki devamı niteliğinde olan kişiler şu anki sağaltma uygulamalarında demiri asıl tedavi unsuru olarak kullanmışlardır. Bu çalışmada halk hekimliği uygulamalarında demirin kullanımı ve beş il (Adana, Denizli, Elazığ, Kütahya, Mersin) de tespit ettiğimiz yedi tane ocak (albastı, diş muskası, kumru, mankafa, nazar, sarılık, yılancık) içerisinde demirin sağaltımdaki yeri ve önemi üzerinde detaylı şekilde durulacaktır. Bu başlığın yanı sıra demirin Kur’an-ı Kerim’de ve efsane, destan gibi türlerde de kullanımlarının olduğu belirtilerek bazı tespitler yapılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yunus Emre ve Eğirdir'li Şeyh Mehmed Çelebi Divanları Örnekliğinde Tasavvufi Türk Şiirinde Ortak Düşünce Yapılarının Tespiti Denemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18920</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18920</guid>
      <author>Cemal BAYAK</author>
      <description>Türk tekke şiiri metinlerindeki düşünce yapıları ve bunların şairden şaire ne gibi şekillere girdikleri konusunu ele alan çalışmalar bu edebi gelenek kadar Türkçe'nin dil potansiyelini tespit etmede önemli katkı sağlayacaktır. Bu çalışmalar aynı zamanda diğer bir Türk şiir geleneği, klasik Türk edebiyatı ile tekke şiiri geleneğinin benzeşen ve ayrışan yönlerini görmeye de zemin oluşturacaktır. Bu çalışmada tekke şiiri geleneğinin kurucusu kabul edilen Yunus Emre ile ondan bir asır sonra dünyaya gelen Eğirdir'li Mehmed Çelebi dîvânları, bu iki şair arasında müşterek düşünce yapıları ve ifadelerinin olup olmadığı, tekke şiiri geleneğinde bu anlamda bir devamlılığın bulunup bulunmadığını tespit etme amaçlanmaktadır. Bu çalışma bahsi geçen iki Türk şiir geleneğindeki düşünce yapılarını tespite yönelik çalışmaların zeminini oluşturmada küçük bir örnek olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Renkler Bağlamında Türk Kültüründe Yeşil</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18904</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18904</guid>
      <author>Yavuz Selim BAYBURTLU</author>
      <description>Renkler tarihsel süreç içerisinde kültürel kimlik kazanmıştır.Her millet kendi kültürel dünyasında renklere çeşitli anlamlar yüklemiştir. Renkler devlet yönetimi,kılık-kıyafet,gelenek ve görenekler,çeşitli törenler ve toplumsal hayatın birbirinden farklı alanlarında ait oldukları toplumun kültürel hamuruyla mayalanıp kendine özgü etiketler kazanmıştır. Sevgi,mutluluk,yas,barış gibi çeşitli anlamların yanı sıra bazı devlet adamları,meslek erbapları,çeşitli dini kimliklerin kullandığı semboller haline gelmişlerdir.Renkler toplumsal hayatta,edebiyatta çeşitli söylemlerin kavram karşılıkları olmuştur. Her kültürde olduğu gibi Türk kültüründe de her renge birbirinden farklı manalar yüklenmiştir.Bu çalışmada Tük kültüründe renk kavramı bağlamında yeşil renginin incelenmesi yapılmıştır.Türk kültüründe yeşil kavramı çeşitli sözlüklerde,edebi metinlerde taranmış ve renklere verilen anlamlar örnekleriyle tespit edilmiştir. İslamiyet öncesinden günümüze kadar çeşitli yazılı kaynaklar taranarak Türk kültüründe yeşil kavramının kullanımı ile ilgili örnekler incelenmiş ve tespit edilen bulgular örnekleriyle çalışmada sunulmuştur.Nitel bir çalışma olup araştırmada belgesel tarama tekniği kullanılmıştır. Metinler incelendiğinde yeşil kavramının renk olarak kullanıldığı tespit edilmiştir.Bazı metinlerde gök kavramıyla yeşil kavramı eşleştirilmiştir.Gökyüzünü ifade etmek için yeşil kavramı kullanılmıştır.İncelenen metinlerde yeşil kavramının günümüz Türkçesiyle aynı anlamda kullanıldığı görülmüştür.Yeşil kavramının yaşar,yaş ağlamak,yaşıl,yişil,ve yeşil şekliyle kullanıldığı tespit edilmiştir.Yaşar kelimesi yaşında anlamında,yaş ağlamak göz yaşı dökmek anlamıyla kullanılmıştır.Yaşarmak kelimesi yeşermek anlamıyla kullanılmıştır.Yaşdaş kelimesinin çeşitli metinlerde yaşıt,akran,emsâl anlamlarında kullanıldığı tespit edilmiştir.Ayrıca yaş dolmak kelimesinin yaşın kemâle ermesi,ihtiyarlamak anlamlarıyla kullanıldığı tespit edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Metinlerarası İlişkiler Bağlamında Faruk Duman’ın “İncir Tarihi” Adlı Romanı Üzerine Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18936</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18936</guid>
      <author>Özlem BAY GÜLVEREN</author>
      <description>Postyapısalcı Julia Kristeva tarafından ilk defa 1966 yılında ortaya atılan “metinlerarasılık” (intertextuality) kavramı, bir metnin tek başına var olamayacağı ve oluşturulurken mutlaka kendinden önceki metinlerden etkilenmiş ya da beslenmiş olduğu savı üzerine gelişmiş postmodern bir anlatı tekniğidir. Buna göre, metnin anlamı başka metinler tarafından şekillendirilmektedir. Dilbilimcilerin geliştirdiği bir metin çözümleme yöntemi olan metinlerarasılık, “okur merkezli” bir eleştiri yöntemini de ortaya koymaktadır. Çünkü bir metnin anlamı –başka metinlerle olan bağı dolayısıyla- okurun bilgi birikimine göre de değişebilmektedir. Bu durum yine postmodernizme ait olan “çoğulculuk” ilkesini de ön plana çıkarmaktadır. Metin, kendinden önceki metinlerle bağ kurarak, çoksesli bir kurgu halini almaktadır. Bu çokseslilik, Faruk Duman’ın İncir Tarihi adlı romanında da göze çarpmaktadır. Yazar romanının iskeleti olan sürükleyici bir ana hikaye oluşturmuş ve zaman zaman bu hikayenin anlatımını keserek, kurguladığı (dönüştürdüğü ya da yeniden yazdığı) başka hikayeleri yine kahraman anlatıcı aracılığıyla okurla paylaşmıştır. Bu hikayelerin bazıları tamamen yazarın hayal gücünün eseriyken, birçoğu da daha önceki metinlerden alıntı, masal/destan formundaki geleneksel anlatı söylemlerine öykünme (pastiş) ya da onlara gönderme şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu metinlerarasılık örneklerinin çoğu tarihi söylentiler, efsaneler ve kutsal metinlerde geçen kıssalar arasından seçilmiştir. Bu çalışmanın amacı tespit edilen metinlerarası ilişki örneklerinden yola çıkarak, hem yazarın yeniden yazma sürecinde beslendiği kaynakları gözler önüne sermek hem de göndergemetinlerin kurgulanan yeni metne sağladığı imkânları açıklamaya çalışmaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Birey-Doğa İlişkisi Temelinde Kendisi Ol(ama)ma: Mustafa Kutlu Öykülerini Ekoeleştirel Okumak</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18845</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18845</guid>
      <author>Betül BAYRAKTAR</author>
      <description>Sanayi Devrimi’nin beraberinde getirdiği teknolojik gelişmelerle birlikte insanın çevreye müdahalesi artar. Böylece insan, ozon tabakasının incelmesi, çevre, hava ve su kirliliği gibi olumsuzluklara neden olur. Ayrıca toprağa ve toprakta yetişenlerin ekolojik döngüsüne müdahil olarak, geri dönüşü olmayan sorunlara da yol açar. Bu doğrultuda çevre duyarlılığı oluşturmak üzere bazı platformlar kurulur. Öte yandan insanları bilinçlendirmede edebi eserlerden de faydalanılmaya başlanır. Bu bağlamda sanatkârlar eserlerinde doğaya ait unsurlara yer vererek, bunların arka planında doğanın korunması gerektiğini anlatır. 1980 sonrası Türk öykücülüğünde Mustafa Kutlu, birey-toprak ilişkisinin güçlü olması halinde bireyin kendisi olarak kaldığını ancak bu ilişkinin bozulması sonucunda bireyin yabancılaşmasının kaçınılmaz olduğunu anlatır. Taşradan İstanbul’a göç etmiş Kutlu’ya göre kaybedilen değerler doğadan uzaklaşmanın sonucudur. Kutlu’nun toprak ve doğa ile ilgili düşünceleri Türk düşünce tarihinin önemli simalarından Nurettin Topçu fikir dünyasının ardılı şeklindedir. Öyküleri ise söz konusu düşüncenin sanatkâr bir üslupla anlatımıdır. Mustafa Kutlu’nun 1980 ile 2015 arası 23 öykü kitabı yayımlanır. Öykülerinde doğa bilinci yoğun bir şekilde görülür ve işlevsel açıdan bireyin varoluşu doğayla olan ilişkisine bağlanır. Bu çalışmada doğa; bireyin kendisi olması/ yabancılaşması açısından irdelendi. Çevreci eleştirinin ne olduğuna, kimler tarafından çalışmalar yapıldığına değinildi. Ayrıca eleştirinin tarihsel sürecinden bahsedildikten sonra bu doğrultuda edebiyattaki yaklaşımlar incelendi. Ardından toprak, su, ruh-ı kâinat ve yabancılaşanlar/kendisi kalanlar başlıkları altında Kutlu öyküleri tahlil edildi.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Musa Ćazım Ćatić</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18759</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18759</guid>
      <author>Sibel BAYRAM</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kutadgu Bilig’de kör- Fiilinin Çok Anlamlılığı Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18665</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18665</guid>
      <author>Nurdan BESLİ</author>
      <description>Bir kelimenin içinde bulunduğu bağlama göre yeni anlamlar kazanıp çok anlamlı hâle gelmesine “çok anlamlılık (polisemi)” adı verilmektedir. Bir dilin yaşı ve kullanım sıklığı ile doğru orantılı olan “çok anlamlılık”, Türk dilinde yaygın görülen bir dil hadisesidir. Kelime kadrolarında isimlere göre daha sınırlı olan fiiller, birçok varlığın aynı eylemi yapmasından dolayı sınırlılık gösterse de çoğu zaman anlam çeşitlenmesine uğramış ve yan anlamlar kazanarak çok anlamlı bir karakter kazanmıştır. Kavramların (özellikle fiillerin) kazandığı yeni anlamlar, metnin yorumlanmasında anlam bulanıklığına yol açtığı için anlambilim çalışmalarından faydalanma ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Çok anlamlılıkta ortaya çıkan her bir yeni anlamın tespiti, metnin daha doğru anlaşılmasının yanında dilin de ulaştığı seviyeyi yansıtması bakımından önemlidir. İleri seviyedeki bir dil üretkenliği gerektiren çok anlamlılık, Orta Türkçenin zengin dil malzemelerinden birine sahip olan Kutadgu Bilig’de birçok kavramda örneğini barındırmaktadır. Kutadgu Bilig’de 987 kez kullanılmış olan kör- fiilinin sahip olduğu 21 farklı anlam Türk dilinin erişmiş olduğu ifade gücünü tek bir fiil üzerinden kanıtlamaktadır. Eserde kör- fiilinin kazandığı anlamlar: “anlama, kavrama, idrak etme, fark etme; dikkatlice inceleme, izleme; bulma; kontrol etme; uyarı, tehdit; yaşama, tecrübe etme; öngörme, sezinleme; bakma, itaati altına alma; bir harekete, davranışa maruz kalma, uğrama, çekme; ilgilenme, yardım etme; yapma davranma; verme, yerine getirme; önemseme, dikkate alma, vazgeçmeme, bırakmama; gösterme, ibret alınmasını isteme; erişmek, nail olma mazhar olma; dikkat etme, dikkati çekmek isteme; karşılama, karşılaşma, rastlama; karşılaştırma; her şeyin ortada açık ve belirgin olması; pekiştirme; aldanma; tanıma haberdar olma; geleceğe yönelik beklenti, takip etme”dir. kör- fiilinin sahip olduğu bu farklı anlamlar dilin o dönemde eriştiği anlamsal zenginlikleri aydınlatabilecek niteliktedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sanatın Doğuşu, Sanat Eserinin Ontik Bütünlüğü ve Niteliği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18725</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18725</guid>
      <author>Gülten BULDUKER</author>
      <description>Bugüne değin sanatın ne olduğu, ne zaman başladığı ve işlevi konusunda pek çok şey söylemiştir. Ne zaman başladığı konusunda çeşitli varsayımlar olduğu gibi ne olduğu ve işlevi konusunda da görecelilik (izafî) özelliğinden dolayı farklı tanım ve açıklamalar yapılmıştır. Buna rağmen estetik konusunda sistemli ve tutarlı görüşler ortaya konmuş, sanatın kendine özgü bir alan olduğu ısrarla savunulmuştur. Nitekim sanatın insanın ruhî boyutuna yönelik bir ihtiyaca cevap vermesi, inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Felsefi antropoloji, her toplumun kendine has bir yaşam algısının olduğunu ve bunun da insan başarısı olan tinsel varlıklarda gün yüzüne çıktığını belirtmektedir. Bu çalışma, sanatın ne zaman başladığına ilişkin varsayımlar ve ontolojik felsefenin obje çözümlemesi üzerinde kısaca durarak nitelikli bir sanat eserinde aranan unsurların ne olduğunu açıklamak amacını taşımaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cahit Sıtkı Tarancı’nın Şiir Anlayışı ve Yaşama Sevinci Temalı Şiirlerinin, İçerikleri Açısından “Şiir Çözümleme Yöntemi” ne Göre Çözümlemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18843</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18843</guid>
      <author>Yıldıray BULUT</author>
      <description>1940-1950 yılları arasında gelişen Türk edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Cahit Sıtkı Tarancı, 2. Dünya Savaşı’nın izleri eşliğinde bir çocukluk dönemi geçirmiş, Cumhuriyet’in topluma kazandırdıklarına bizzat şahit olmuş ve toplumda yaşanan pozitif yönlü değişmelerden payına düşeni almış önemli bir şairimizdir. Fransız okulunda okuması, bu okula kendini yabancı hissetmesi ve o dönemde Fransız romantiklerini okuyarak kişiliğini şekillendirmesi, onun, içine kapanık, karamsar ve ümitsiz bir karakter kazanmasına sebep olmuştur. Edebiyata ve özellikle şiire olan ilgisi daha çocukluk yaşta başlayan şair, arkadaşı Ziya Osman Saba’nın etkisiyle Fransız şair, Charles Baudelaire’i okumaya başlar ve şiir vadisindeki yerini böylece bulur. Cumhuriyet döneminde ülkede pek çok farklı fikir akımı mevcuttur. Tarancı’nın bu fikir akımlarından etkilenmesi kaçınılmazdır. Yeni lisan anlayışı, Türk tarihine ve bilinç altına yönelme hevesi, tasavvufî yolla Allah’ı arama içgüdüsü, Garip akımı gibi müstakil akımlar, Tarancı’nın tanıştığı ilk fikir akımları ve yönelişler arasındadır. Bu gibi akımların çokluğuna rağmen kendi yolunu bulmayı başaran şair, yazdıklarını evrenselleştirir ve bütün bir insanlığa hitap edebilme yeteneği kazanır. Bunu yapmaktaki amacı, insanlığın eşya ile olan münasebetlerini çözebilme ihtiyacı duymasıdır. Kendini okurlarına karşı sorumlu sayan yazar, geçmişi, bugünü ve geleceği içinde bulunduğu hâlde birleştirmeyi başarmıştır. Bu makalede, önemli şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı’nın şiir hakkındaki görüşleri ve şiirlerinin genel yapısı üzerinde durulacak ve yaşama sevinci temalı şiirleri, Prof. Dr. Nurullah Çetin’in Şiir Çözümleme Yöntemi adlı eserine bağlı olarak incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Okunsun nev-zemîn bir tâze şi‘r-i âb-dârım var: 17. Yüzyıl Sebk-i Hindî Şairi Na’îm’in Şiir Hakkındaki Görüşleri ve Şiirinin Özellikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18831</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18831</guid>
      <author>Fatma BÜYÜKKARCI YILMAZ</author>
      <description>On yedinci yüzyılda yaşamış ve Sarı Nâ’ib veya Sarı Nâ’ibzâde adıyla bilinen İsmail Na’îm Efendi (mahlası Na’îm), sebk-i Hindî üslubuyla yazan bir şairdir. İstanbullu olan Na’îm Efendi, Üsküdar mahkemesinde uzun süre kâtiplik, ayrıca müderrislik görevlerinde bulunmuştur. Üsküdar’da, Ramazan 1106 (15 Nisan-14 Mayıs 1695) tarihinde vefat etmiş, yine Üsküdar’da gömülmüştür. Mürettep</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kasım Bin Mahmud Karahisarī’nin İrşadü’l-Mürid İle’l Murād Fĭ Tercemeti Mirsādi’l-İbād Adlı Eseri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18897</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18897</guid>
      <author>Ahmet ÇAL</author>
      <description>Türkçenin tarihi gelişiminde önemli bir yere sahip olan Eski Anadolu Türkçesi, Batı Türkçesinin de temelini oluşturmaktadır. Eski Anadolu Türkçesi Türkçenin Oğuz-Türkmen lehçesine dayanmaktadır. Eski Anadolu Türkçesi özellikle dil bakımından kendisinden sonraki Osmanlı Türkçesi ve Türkiye Türkçesi’nden bazı farklılıklar göstermektedir. XIII.-XV. yüzyıllar arasını kapsayan bu dönemde kullanılan dil, halkın rahatlıkla anlayabileceği sade bir dildir. Zaten bu dönem eserlerinin yazılış amacı halkı bilinçlendirmektir. Bu eserlerden biri de Kasım bin Mahmud tarafından yazılmış olan ve 200 varaktan oluşan İrşadü’l Mürid İle’l-Murad Fi Tercemeti Mirsadi’l-İbad adlı tasavvufî eserdir. Kasım bin Mahmud’un bilinen tek eseri olan İrşadü’l Mürid’in tespit edebildiğimiz 8 nüshası vardır. Bunlardan biri Kayseri Raşit Efendi Kütüphanesi, dört tanesi Ankara Millî Kütüphane’de ( 06 Mil Yz A 2467/3, 06 Mil Yz B 422, 06 Mil Yz B 420, 06 Mil Yz FB 445/1), biri Konya İl Halk Kütüphanesi’nde (42 Kon 3721), biri Fatih Kitaplığı’nda (2576), diğeri de Yahya Efendi Kitaplığı’nın Hacı Mahmut Efendi Bölümü’nde (2235) bulunmaktadır. II. Murad döneminde kaleme alınmış olan eser, müridin kurtuluşu anlamına gelmektedir. Adından da anlaşılacağı gibi insanın kurtuluşa ermesi için yapması gereken şeylerden bahsetmektedir. Eserde anlatılanların daha iyi anlaşılabilmesi için zaman zaman çeşitli hikâyelere yer verilmiş ve Kur’an’dan alıntılar yapılmıştır. Eserde anlatılmak istenenler bazen beyitlerle de ifade edilmiştir. Muhteva bakımından eserde meleklerden, insanlardan, hayvanlardan, şeytanlardan bahsedilmiş, insanın neden diğer varlıklardan üstün olduğu anlatılmıştır. Şeytanın Allah’ın huzurundan kovulması, insanı kandırmada çok usta olduğu ve istediği zaman insanı kolaylıkla kandırabileceği, vesvese ve hileleriyle insanları doğru yoldan çıkarabileceği açık bir şekilde anlatılmış, insanların şeytanın hilelerine karşı dikkatli olmaları gerektiği belirtilmiştir. Kâinatın nasıl yaratıldığı ve bu süreçte hangi safhaların yer aldığı da üzerinde durulan konular arasındadır. Yazar eserin yazılış amacından bahsederken Türk dilinde, diğer dillerde (Arapça ve Farsça) yazılan eserlerin benzerlerinin bulunmadığını söylemiş ve halkın bu dillerde yazılan güzel kitaplardan habersiz kalmasını istemediği için eserini Türkçe olarak yazdığını belirtmiştir. Eserin yazılma amacı halkı bilgilendirmek olduğu için dili oldukça sadedir. İrşadü’l-Mürid ile’l-Murad fi Tercemeti Mirsadi’l-İbad adlı eserde yer alan 2403 kelime arasında yaptığımız inceleme sonucunda Türkçe kelimelerin sayısı 1116 (yaklaşık %46,5), Arapça kelimelerin sayısı 984 (yaklaşık %41), Farsça kelimelerin sayısı da 303 (yaklaşık %12,5)’tür. Bu inceleme metnin tamamı hakkında kesin bir bilgi vermese de yaklaşık olarak metinde geçen kelimelerin dillere göre oranını göstermektedir. Görüldüğü gibi metinde en fazla Türkçe kelime kullanılmıştır. Eser, yazıldığı dönemin dil özellikleri hakkında da çeşitli bilgiler vermektedir. Eserde iki farklı imla sisteminin kullanılması dilin henüz bir sistematiğe ulaşamadığının göstergesi olarak kabul edilebilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçe Sözlük’teki Fiillerin Eski Anadolu Türkçesindeki Görünümleri -A ve B Maddeleri Örnekleminde-</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18836</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18836</guid>
      <author>Yasemin ÇELİK</author>
      <description>Bu çalışmada Türkçe Sözlük’te yer alan fiillerin Eski Anadolu Türkçesi dönemindeki görünümleri üzerinde durulmuştur. Ancak Türkçe Sözlük’te yer alan fiillerin çokluğu bakımından yalnızca A ve B maddelerindeki fiiller örneklendirilmiş; diğer maddeler inceleme dışında tutulmuştur. Ayrıca A ve B maddelerindeki basit ve türemiş fiiller inceleme alanına alınmış; ancak birleşik fiiller sık sık başka harflerle başlayan isimlere veya fiillere göndermeler içerdiği için çalışmada değerlendirmeye alınmamıştır. Türkçe Sözlük ile Eski Anadolu Türkçesi söz varlığı karşılaştırılırken Türkiye Türkçesi ve Eski Anadolu Türkçesindeki fiiller, biçim birimsel, anlam bilgisel ve bazen de ses birimsel farklılıklar ve paralellikler bakımından incelenmiştir. Böylelikle günümüz Türkiye Türkçesindeki bir fiilin Eski Anadolu Türkçesinde -daha çok- hangi biçim birim ve anlam bilgisel özellikleriyle kullanıldığı, anlam bilgisel ya da biçim birimsel olarak hangi değişimlere uğradıkları tespit edilmeye çalışılmıştır. Çalışmada sözü edilen değerlendirmeler, Eski Anadolu Türkçesi söz varlığıyla ilgili en önemli çalışmalardan biri olan Tarama Sözlüğü ve bu sözlük hazırlanırken malzeme dışında tutulmuş başka bazı eserler üzerinden yapılmıştır. Bilindiği gibi, Tarama Sözlüğü’nde bugün anlamı ya da biçimi değişmiş olan sözcüklerin yanında, bugün kullanılmayan sözcükler de yer almaktadır. Ancak bugün Türkçe Sözlük’te yer alan yani Türkiye Türkçesinde kullanılan bazı sözcüklerin Tarama Sözlüğü’nde yer almadığı da görülmüştür. Bu durum, bu sözcüklerin, Eski Anadolu Türkçesi döneminde hiç kullanılmadığını mı, yoksa herkes tarafından bilinen anlamlara sahip olduklarını mı göstermektedir. İşte, çalışmada, bu duruma, bazı fiiller üzerinden açıklık getirmek ve böylelikle söz varlığı incelemesi yapan araştırmacılara bir veri sunmak amaçlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arayış Hazzının Postmodern Hüznü: Bin Hüzünlü Haz</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18248</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18248</guid>
      <author>Asiye ÇIĞRI YILDIRIM</author>
      <description>Hasan Ali Toptaş, 1990’lı yıllardan itibaren Türk romanına önemli metinler kazandırmış yazarlarımızdan biridir. Özellikle modern romandan postmodern anlatıya geçiş sürecinde, roman türünde görülen evrilmenin başarılı örneklerini sunan eserleri ve avangardist tutumuyla Türk edebiyatının önemli bir dönemecinde yer alır. Toptaş metinlerini kaleme alırken geleneksel tanım ve beğeniden uzak anlatımlarını, dili, metnin en önemli unsuru haline getirerek kurgular, bu kurgunun diğer önemli özelliği ise postmodern anlatının kendine has niteliklerine bağlı olarak modern metinlerin ve modern hayat kurgusunun ideallerinden uzak, hatta bu ideallere muhalif oluşudur. Bin Hüzünlü Haz, onun metin anlayışını en iyi yansıtan, postmodern anlatı tamına en çok uyan metinlerinin başında gelir. Özellikle bir romanın inşasında kaçınılmaz olarak bütünün olmazsa olmaz parçaları olan olay, kişi, zaman, mekan ve anlatıcı unsurlarının ufalanıp görünmez hale geldiği bu eserde, postmodern anlatının özellikleri güçlü bir biçimde varlığını hissettirir. Bu çalışmada, eserin bu özelliklerinden hareketle postmodern anlatı olarak taşıdığı nitelikler incelenmiş ve metnin tahlili yapılmıştır. Bin Hüzünlü Haz adlı anlatı, İsmet Emre’nin Postmodernizm ve Edebiyat adlı kitabının yöntemleri kullanılarak çözümlenmeye çalışılmıştır. Çözümleme, romanda olay örgüsü, zaman kavramı, mekan kurgusu, şahıs kadrosu, bakış açısı ile postmodern metnin iç mekanizmaları olan oyun kavramı, bireyden özneye, nesneye bakış, pastiş, montaj, kolaj gibi öğeler üzerinden yapılmıştır. Çalışmada, Bin Hüzünlü Haz adlı anlatının postmodern niteliklerinin yetkin bir şekilde kullanıldığı sonucuna ulaşılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye Türkçesi Söz Diziminde Özne Sorunu- Dil Bilimsel Bir Yaklaşım</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18833</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18833</guid>
      <author>Nuh DOĞAN</author>
      <description>Bu çalışmada özne sorununun temel nedenleri ve öznenin söz diziminin diğer düzlemleriyle ilişkisi betimlenerek öznenin tanımı, türleri ve biçim birimi gibi temel meselelere çözüm getirebilecek dil bilimsel bir yaklaşımı ortaya koymak amaçlanmıştır. Özne dilin farklı düzlemleriyle olan organik ilişkisinden dolayı Türkçede farklı dil bilgisel ve işlevsel ilişkileriyle betimlenir. Bu yaklaşım öznenin gerçek kimliğini tespit etmeyi hayli zorlaştırmıştır. Öznenin dilin mantıksal, anlam bilimsel, edim bilimsel ve söz dizimsel ilişkileriyle birlikte tanımlanması öznenin tanımı, türleri ve biçim birimi gibi temel sorunların ortaya çıkışına yol açmıştır. Öznenin söz konusu sorunları cümlenin ayrı dil düzlemlerinde değerlendirilmesiyle ancak aşılabilir. Özne söz dizimsel düzlemde cümlenin yalın durum ekli birincil bileşenini ifade eder. Mantıksal düzlemde öznenin fiilin çatısına bağlı olarak birinci ya da ikinci üyelerini yüklenebildiği görülür. Özne anlam bilimsel düzlemde eden, deneyimci, tetikleyici, sebep, etkilenen, konu vs. çeşitli anlamsal rolleri temsil edebilir. Edim bilimsel düzlemde ise özne bilgi yapısının temel unsurları olan odak ve konu bileşenlerini kodlayabilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tanpınar'ın İntikam Notları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18914</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18914</guid>
      <author>M. Ahmet DÜZDAĞ</author>
      <description>Bu makale, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın günlük tutma sebeplerini incelemektedir. 2007 yılında yayımlanmasından itibaren günlük, Tanpınar’ın kişiliği ve çevresindeki insanlar hakkında yaptığı sert eleştiriler başta olmak üzere birçok açıdan değerlendirilmiştir. Fakat göz ardı edilen hususlardan biri Tanpınar’ın, günlüğü, daha sonra basılması niyetiyle mi tuttuğu yoksa hatırlamak üzere aldığı notları muhafaza eden bir akıl defter olarak mı gördüğüdür. Günlüğün okuyucu fikri olmadan tutulması, Tanpınar’ın arkadaşları hakkında ağır eleştirilerini çözümlemeyi kolaylaştırırken, notların daha sonra basılması fikriyle tutulması ise günlüğü bir intikam kitabına dönüştürmektedir. Bu makale, Tanpınar’ın, günlüğünü, bir gün basılacağı fikriyle tuttuğunu iddia etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Farsça-Türkçe Manzum Bir Sözlük: Tuhfetü’l-Hâfız</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18852</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18852</guid>
      <author>Mesut Bayram DÜZENLİ</author>
      <description>Osmanlılarda manzum sözlük yazma geleneği, sıbyan mekteplerindeki öğrencilere Farsça ve Arapça kelimeleri ve dilbilgisi kurallarını daha kolay ve hızlı bir şekilde öğretmek amacıyla oluşmuştur. Bu gelenek dâhilinde telif edilen eserlerden biri de Tuhfetü’l-Hâfız’dır. Tuhfetü’l-Hâfız, Hâfız Abdullah b. Halil tarafından, mensur mukaddimesinde kendisinin de belirttiği gibi “Farsça öğrenmeye yeni başlayan çocuklara ve gençlere bir hatıra ümidiyle” (vr.1b) ka-leme alınmış Farsça-Türkçe manzum bir lügattır. Müellif, eserini İbrahim Şâhidî Dede’nin “Tuhfe-i Şâhidî”sinde geçen gerekli gördüğü kelimeleri seçerek oluşturduğunu (B.103) ifade etmektedir. Mesnevî ve kıt’a nazım şekliyle yazılmış olan bu manzum sözlüğü diğerlerinden farklı kılan özelliği, muhtevasındaki kelimelerin konulara göre tasnif edilmiş olmasıdır. Tuhfe-tü’l-Hâfız’da, fiillerin farklı şekilleriyle birlikte 1600’e yakın Farsça kelimenin Türkçe karşılığı verilmiştir. Eserin bilinen tek nüshası, Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi Esad Efendi Bölümü’nde 3191 demirbaş numarasıyla kayıtlıdır. Bu çalışmamızda, manzum lügatlardan biri olan Tuhfetü’l-Hâfız isimli eserin şekil ve muhteva gibi yönlerden incelenmesi yapıldı; incele-menin ardından ise eserin çeviriyazı metni ve orijinali verildi.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yabancılara Türkçe Öğretiminde Kültür Aktarımına Yönelik Yapılan Çalışmaların Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18710</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18710</guid>
      <author>Bilal ELBİR, Fatma Nur AKA</author>
      <description>Günümüz dünyasında ikinci dil / yabancı dil büyük bir önem kazanmıştır. İnsanlar hangi sektörde çalışıyor olurlarsa olsunlar bir yabancı dil hatta ikinci bir yabancı dil öğrenme ihtiyacını duymaktadırlar. Bir yabancı dil bilmenin ayrıcalık olmaktan çıkıp, herkesin sahip olması gereken bir özellik olduğu günümüzde yabancı dil eğitiminin önemi de artmıştır (Göçer, 2009: 28). Türkiye’nin gelişen teknolojiyle birlikte, son dönemde birçok açıdan dünyaya açıldığı bilinen bir gerçektir. Bu açıdan bakıldığında Türkçenin yabancı bir dil olarak öğretilmesine yönelik çalışmaların önemi ve gerekliliği büyük oranda artmıştır. Dil, kültürün en önemli koruyucusu ve aktarıcısıdır. Bu gerçeklikten yola çıkılarak, yabancılara Türkçe öğretiminde kültür aktarımı hakkında yapılmış lisansüstü çalışmalar ve yayınlanmış makalelerin analizinin yapılması amaçlanmıştır. Çalışmanın yapısı gereği meta-analiz yöntemi seçilmiştir. Yapmış olduğumuz bu çalışma ile amacımız, yabancılara Türkçe öğretiminde kültür aktarımına yönelik yapılan çalışmaların değerlendirilip, kültür aktarımının önemini ortaya koyarak, bu konuda yapılacak çalışmalara katkı sunmaktır. Bu amaç doğrultusunda yapılan taramalar sonucunda, tam metni erişime açık olan lisansüstü çalışmalar ve yayınlanmış makalelerin dış yapı ve içerik analizleri yapılmıştır. Çalışmada YÖK Ulusal Tez Merkezinde tam metnine ulaşılabilen toplam 7 yüksek lisans tezi ve elektronik ortamda, taramayla elde edilen 15 adet makale incelenmiştir. Sonuç olarak, yabancılara Türkçe öğretiminde kültür aktarımı konusu ile ilgili çalışma yapan araştırmacılar, dilimizin daha kalıcı ve etkili öğrenilebilmesi için dilin gramer özellikleri yanında, kültürümüze ait öğelerin de anlatılması hususunda hemfikirdirler. Türk kültürünün en özgün şekilde varlığını sürdürdüğü sözlü kültür ürünlerimizin aktarılması önem arz etmektedir. Bu noktada, ders kitaplarında yer alan metinlerin kültürün asıl aktarıcısı olduğu gerçekliğine dikkat çekilerek, ders kitaplarına alınacak metinlerin seçiminde daha özenli olunmasına vurgu yapılmıştır</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çağatayca Taberî Tarihi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18800</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18800</guid>
      <author>Sadi GEDİK, Hakan ÖZDEMİR , Bayram GÖBEKLİ</author>
      <description>Çağatay Türkçesi XV. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar Orta Asya’da yazı dili olarak kullanılmıştır. Ali Şir Nevâyî ile zirvede olan bu dönemde manzum eserlerin yeri oldukça geniştir. Bu eserlerin yanı sıra pek çok mensur eserler de verilmiştir. Özellikle Buhara Hanlığı döneminden başlayarak tarihnâme yazımına oldukça önem verilmiştir. Buhara Hanlığı’nda Şeybânîler döneminden başlayarak Astrahanî ve Mangıtlar dönemlerinde de bu gelenek sürmüştür. Tarihte hükmetmiş birçok devlet adamı, zaferlerini, halkı için yaptığı hizmetlerini ve döneminin şartlarını gelecek nesillere bildirmek için şiir ve nesir yeteneği güçlü tarihçileri himaye etmiş ve yazma konusunda onları teşvik etmiştir. Bu tarihçiler, bizzat dönemin hükümdarı tarafından görevlendirilen üst düzey devlet adamları veya yeteneği olup kendini göstermek isteyen yahut hükümdarın maddi ve manevi lütfuna mazhar olmak amacında olan kişilerdir. Vakâyînâme denilen bu eserlerde vakanüvisler bazen bizzat savaşlara katılarak, toplumsal olayları yerinde takip etmiş, bazen de bu olayları yaşayan kişilerden bilgiler alarak yazma yolunu seçmişlerdir. Tarih araştırmalarında İslam dünyasında özel bir yere sahip olan Taberî Tarihi adlı eser Ebû Ca‘fer Muhammed bin Cerîr bin Yezîd Et-Taberî (d. 839/ö. 923) tarafından M. 915-916 yıllarında Arapça olarak yazılmıştır. Eser Sâmânî Emîri I. Mansûr bin Nûh’un emriyle M. 963 yılında veziri Bel’amî tarafından Farsçaya tercüme edilmiştir. Bel’amî, tercüme sırasında senedleri çıkarıp eseri büyük ölçüde kısalttığı gibi İran tarihiyle ilgili bazı bilgileri de kitaba eklemiştir. Bundan dolayı yeni Farsçanın en eski örneği olan bu tercümeye Târîh-i Bel’amî denilmiştir. Bu makalenin konusu Çağatayca araştırmalarında pek fazla bilinmeyen Çağatayca Taberî Tarihi’dir. Çağatayca Taberî Tarihi, Tarih-i Bel’âmî'den Çağatay Türkçesine yapılan bir tercümedir. Yani eser Taberî Tarihi’nin Arapça orijinalinden değil Farsçadan tercümedir. Eser, Şeybânî hükümdarlarından Köçkünçi Han'ın defter-dârı olan Vâhid-i Belhî tarafından Çağatay Türkçesine tercüme edilmiştir. Vâhid-i Belhî, bu tercümeyi Köçkünçi Han'ın oğlu şehzade Abdullatif Han'ın isteği üzerine tercüme etmeye 1521 yılında başlamış ve 1522 yılında tamamlamıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Orhan Şaik Gökyay’ın Dede Korkut ve Rıza Mollof’un Köroğlu Destanları Örneğinde Türk Destan Geleneğinin Sosyolojik ve Poetik Çıkarımı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18923</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18923</guid>
      <author>Gencer GENÇOĞLU</author>
      <description>Aristo’dan bu yana çok hızlı bir seyir izleyen poetika kavramı, zamanla dünya çapında önemli bir disiplin halini almıştır. Günümüzde daha çok şiir incelenmesiyle özdeşleşen, onun biçimini, içeriğini, üslubunu ve estetiğini kapsayarak bir örneğe bağlı kalmaksızın ortaya koyan poetika; edebiyatın varoluşuyla ortaya çıkan, gelişen ve zamanla değişik manalar kazanan bir bilimdir. Tarihî olaylar, felsefi yaklaşımlar ve sosyal değişmeler poetikaları etkiler. Edebiyat sosyolojisi, edebiyat-toplum denklemini kurmakta ve her iki alanın birbirine etkilerini ve katkılarını karşılıklı ilişki düzleminde ortaya koymaktadır. Edebi esere odaklı bir toplum araştırması, edebiyat sosyolojisinin çıkı noktasını oluşturur. Edebiyat; tarih, psikoloji, sosyoloji, felsefe gibi birçok bilim dallarıyla ilişkili olan bir alandır. "İnsani ilişkilerin anlam bulduğu yer, bir ilişkiler yumağı içerisinde bulunduğu yerdir. Sosyal ortam adı verilen bu organizasyonda fertle toplumun birlikteliği kaçınılmazdır." Hem gerçekte, hem de kurgu metinlerde bireyin sosyokültürel yanı ve psikolojik dünyası, metnin anlatım akışına yansıtılır ve dolayısıyla anlatımın poetik vasıtaları, yazarın dili yanında; eserde kurulmak istenen dünyanın sosyolojik çıkarımları olur. Her yazar ve ondan hareketle aslında her toplum bilindiği gibi kendi okumak istediği eserleri yaratır. Bu Dede Korkut ve Köroğlu metinleri için de geçerlidir. Her iki metin de insanların okumak ya da olmak istediği kahraman figürlerini, baba, anne, dost anlatımını, aşk ve uğraş penceresini içlerinde barındırmaktadır. Destan ise, yalnızca bir kişinin ya da yazarın değil, bir milletin ortak dehasının ve yaratımının mahsulüdür. Türk Edebiyatının kadim örneklerinden Dede Korkut Kitabı ile Köroğlu, sözlü edebiyat geçmişleri boyunca yaşayan toplumu yansıtarak yazıya geçirildikleri için, toplumsal hayatların dönemsel özelliklerini net ve açık şekilde gözler önüne sermektedirler.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkmen Türkçesinde Arapça ve Farsçadan Alınan Sözcüklerin Ünsüzlerindeki Ses Olayları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18866</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18866</guid>
      <author>Engin GÖKÇÜR</author>
      <description>Türkmen Türkçesi Oğuz grubu Türk dillerinin doğu kolunu, Türkiye Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesi ise batı kolunu teşkil eder. Oğuz Türklerinin bir bölümü 17. yüzyıla kadar Anadolu, Suriye, İran ve Irak coğrafyasında aynı edebî dili kullanmışlardır. Bu yüzyıldan sonra Azerbaycan Türkçesi ile Osmanlı Türkçesi farklı iki edebî dil oluşturmuştur. Türkmen Türkleri ise 18. yüzyıla kadar Orta Asya Türklerinin ortak yazı dili olan Çağatay Türkçesini kullanmışlardır. 18. yüzyıldan sonra ise Türkmen Türkçesinin temelini teşkil eden dil özellikleri oluşmuştur. Batı grubundaki diğer lehçelere oranla Eski ve Orta Türkçe dönemine ait fonetik ve morfolojik bazı unsurlar ile söz dağarcığının önemli bir kısmı Türkmen Türkçesinde korunmuştur. Bu yönüyle Türkmen Türkçesinin söz varlığının temelini Türkçe sözcükler oluşturur. Bunun yanında Rusçadan, Arapçadan, Farsçadan ve Moğolcadan alınan sözcükler de oldukça yoğundur. Arapça ve Farsçadan alınan sözcükler Türkmen Türkçesinin dil özelliklerine uydurulmuştur. Arapça ve Farsçadan alınan sözcüklerin Türkmen Türkçesinin dil hususiyetlerine uydurulması sürecinde sözcükler şekilsel açıdan çok büyük değişikliğe uğramıştır. Öyleki bu sözcüklerin bir kısmı neredeyse tanınmayacak duruma gelmiştir. Özellikle ünsüz benzeştirmeleri, ünlülerin ünsüzler üzerindeki etkisi, ünsüz düşmeleri, ünlü-ünsüz uyumu gibi değişik ses olayları neticesinde sözcüklerin büyük bir kısmının değiştiği görülür. Bugün Türkiye Türkçesinde asli özelliklerini koruyan Arapça ve Farsça menşeli birçok sözcük Türkmen Türkçesinde bu özelliklerini kaybetmiş, Türkmen dilinin dil hususiyetlerine bağlanmıştır. Bu çalışmada Türkmen Türkçesi edebî ürünleri ve sözlüklerindeki Arapça ve Farsçadan alınmış sözcüklerin ünsüzlerinde görülen ses olayları incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sinan Paşa’nın Tazarru’nâme’sinin Vatikan Nüshası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18748</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18748</guid>
      <author>Mehmet GÜMÜŞKILIÇ</author>
      <description>Sinan Paşa, 15. yüzyılda Fatih ve II. Bayezid dönemlerine damgasını vurmuş hem ilmî, hem dinî, hem edebî hem de sanatsal yönü olan mühim bir şahsiyettir. Arapça ve Türkçe yazılmış eserlerinin arasında mümtaz bir yeri olan Tazarru’nâme’sini kendine has bir üslupla kaleme almış ve bu eser yüzyıllar boyunca günümüze kadar okunagelmiştir. Bu eserde Sinan Paşa’nın Cenâb-ı Hakk’a karşı samimî yakarışlarını, ruhî çırpınışlarını, iç muhasebesini görürüz. O, kitabı yazarken âdetâ cezbe hâlindedir. Türkiye ve dünyanın farklı yerlerinde pek çok nüshası olan Tazarru’nâme’nin, dünyanın en önemli ve büyük kütüphanelerinden biri sayılan Vatikan Kütüphanesi’nde de bir nüshasının bulunması, 2012 ve 2013 yıllarında araştırma için gittiğimiz Roma ve dolayısıyla Vatikan’da dikkatimizi çekmişti. Kütüphanedeki incelemelerimizde bu nüshayı gözden geçirme imkânı bulduk. 1643-1644 yıllarında istinsah edilmiş bu nüshanın Vatikan Kütüphanesi’nde yer alması, tarihî dönemlerde İtalya ile Osmanlı Devleti arasındaki kültürel ve ticarî ilişkileri göstermesi bakımından bize bir ipucu verebilir. Bu ilişkiler günümüzde maalesef arka plana atılmaktadır. Özellikle genç araştırıcıların Osmanlı Devleti’nin geçmişte en çok ilgi kurduğu İtalya’ya yönlenmesi ve yönlendirilmesi kültürümüz açısından çok faydalı olacaktır. Kendi kültürümüze ait bir kitabın nüshasının dünyanın en önemli merkezlerinden olan Vatikan’da yer alması en azından Türk araştırmacıları İtalya’da inceleme yapma konusunda teşvik edecektir. Makalemizde; Vatikan’da bulunan Tazarru’nâme nüshasından bazı örnekler verilerek, nüsha ilim âlemine tanıtılmaya çalışılmıştır. Nüsha 141 varaktır ve her sayfada 17 satır bulunmaktadır. İlim âleminde pek bilinmeyen bu nüshanın dikkatlere sunulması, ileriki yıllarda Tazarrunâme ile ilgili yapılacak çalışmalarda en azından bu nüshanın da değerlendirmelere alınacağını göstermesi bakımından önemlidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mihnetkeşan Hikâyesi’nin Söz Varlığı Üzerine Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18719</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18719</guid>
      <author>İsmail Teoman GÜNEŞ</author>
      <description>Tanzimat Fermanı'nın ilan edilmesi 19. yy.'da Osmanlı toplumunda köklü değişikliklere yol açmıştır. Yüzyıllardır Doğu Medeniyeti tesirinde yaşayan Türkler, Batı Medeniyeti tesirine girmiştir. 3 Kasım 1839 tarihinde Tanzimat Fermanı ilan edilince, birbiri ardına reformlar hayata geçirilmeye başlamış ve ülke hızla "Batılı" bir Avrupa devleti hüviyetine kavuşmuştur. Şüphesiz bu değişim kolay olmamıştır, çünkü "Batı" o zamana kadar savaşılan, nefret edilen bir yerdir. Bununla bağlantılı olarak da çok az tanınmaktadır. Kurulan ilişkiler oldukça yüzeyseldir ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yükseliş çağının getirdiği bir kibri barındırmaktadır. Bu kibir sebebiyle Türkler, Avrupa'yı hiç örnek almamışlar, hatta orada yaşanan gelişmelerden de uzak kalmışlardır. Tanzimat'la başlayan Osmanlı reformları büyük ölçüde zorunluluklar sebebiyle uygulamaya sokulmuştur. Savaşlarda birbiri ardına alınan yenilgiler, Batılılaşmanın zorunlu olduğunu acı bir şekilde ortaya çıkarmıştır. Osmanlı İmparatorluğu öncelikle askeri reformlar yapma yoluna gitmiştir. Batının ordu sistemi alınarak, Avrupalıların savaş meydanlarında yenilebileceği sanılmıştır. Fakat Avrupa Medeniyeti'ni üstün kılan sadece askeri üstünlük değildir. Avrupa, aynı zamanda bilim, teknik ve sanatta da çağının en üstün seviyesine gelmiş, bu ilerleme de sonuç olarak askeri başarıyı getirmiştir. Bu durumun geç de olsa farkına varan Osmanlılar, sosyal ve siyasi bütün alanlarda Batılılaşmaya başlamışlardır. Edebiyat da Batılılaşmanın dışında kalmamıştır. Hatta Batılılaşmayı halka yayabilmenin aracı olmuştur. Devrin edebiyatçıları, Batı'da yükselişe geçen siyasi kavramları şiire sokmuşlardır. Ayrıca yeni edebiyat türleri de alınmıştır. Gazeteciliğin başlaması hem yeni türlerin geçişini hızlandırmış hem de edebiyatçılara yeni misyonlar yüklemiştir. Tanzimat edebiyatçıları aynı zamanda gazetecidir. Toplumun sorunlarına çare bulmak ve cahil kalmış halkı eğitmek istemektedirler. Bu düşüncelerini hayata geçirebilmek için gazetenin yanı sıra roman ve hikayeyi kullanmışlardır. Roman ve hikaye Tanzimat Devri'nde edebiyatımıza girmiştir. Tanzimat münevverinin önünde önemli sorunlar bulunmaktadır, Klasik Dönem'de edebi dil, şiir dili olarak gelişmiştir. Nesir hem çok azdır, hem de mevcut bulunanlar şiir diliyle yazılan ağdalı eserlerdir. Kullanılan dili, halkın iyi eğitimli küçük bir azınlığı ancak anlayabilmektedir. Tanzimat edebiyatçılarının halkı eğitme misyonuyla bu durum çelişmektedir. Dönemin edebiyatçıları hem edebi değeri yüksek ham de anlaşılır eserler ortaya koymaya çalışmışlardır. Tüm bu sebepler dolayısıyla Tanzimat Edebiyatı'nın kendine özgü bir üslubu ve söz varlığı vardır. Bu incelemede Tanzimat Dönemi nesrinin söz varlığı analiz edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mesneviden Tiyatroya: Hüsn ü Aşk’tan Yararlanan Iki Tiyatro Oyunu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18702</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18702</guid>
      <author>Nur GÜRANİ ARSLAN</author>
      <description>Günümüzde artık her üretilen metnin önceki metinlerle etkileşimde olduğu kabul görmektedir. Jean Genette Palimpsests adlı çalışmasında metinler arasındaki daha bütüncül ve ‘resmi’ ilişkilerin çeşitli safhalarını inceler. Bu bağlamda Şeyh Galip’in, Mevlana’nın Mesnevi’sinden ‘çaldığını’ söylediği Hüsn ü Aşk adlı eseri ilginç bir örnek oluşturmaktadır. Bu makalede Hüsn ü Aşk’tan yola çıkan iki tiyatro oyununun Galip’in mesnevisi ile nasıl bir alışverişe girdiği Palimpsests’in kılavuzluğunda tartışılacaktır. Turan Oflazoğlu’nun Güzellik ile Aşk başlıklı manzum radyo oyunu Hüsn ü Aşk’ın olay örgüsünü takip eden, mesneviye oldukça sadık kalarak yazılmış ancak yine de hacim olarak yirmide bir oranında azaltılmış bir eserdir. Kenan Işık’ın Aşk Hastası ise bir yandan Hüsn ü Aşk’tan yararlanmış, diğer yandan şairin diğer şiirlerinden ve hayat hikayesinden de ilham almıştır. Eser zamansal olarak günümüzde geçse de oyun içinde oyun tekniği ile Şeyh Galip’in zamanına da gidilir. Oflazoğlu ile Işık’ın eserlerini birlikte değerlendirdiğimizde her iki yazarın da Şeyh Galip’in eserindeki gerek uhrevi gerek dünyevi şekilde okunabilecek aşk hikayesinden yola çıktığını, şekilsel değişiklikler dışında kaynak metin ile önemli kavram ortaklıklarına gittiklerini ancak bunları günümüz insanının ilgisini çekecek şekilde uyarladıklarını görürüz. Her iki eser de çeşitli okumalara açıktır ancak nasıl okunursa okunsunlar -tasavvufi, Nietzsche’nin üst insan kavramı rehberliğinde ya da Bergson’un sezgicilik kuramı eşliğinde- tıpkı Hüsn ü Aşk gibi insanın olgunlaşma serüvenini anlatmaktadırlar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Həqiri Təbrizinin “Leyli və Məcnun” məsnəvisində Nizaminin “Leyli və Məcnun”u ilə oxşar və fərqli motivlər</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18802</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18802</guid>
      <author>İlahe HACIYEVA</author>
      <description>Nizami G?nc?vi “X?ms?”si Az?rbaycan ?d?biyyatında XII ?srd?n XIX ?sr? q?d?rki uzun bir müdd?t ?rzind? hakim mövqeyini qoruyub saxlamışdır. Bu yüzillikl?r müdd?tind? G?nc?li ustadın “P?nc-i g?nc” adlandırdığı söz yarışına n?inki Az?rbaycan, bütün ş?rq ?d?biyyatından nümay?nd?l?r qoşulmuş, ona n?zir?l?r yazmaqla bu ?n?n?nin uzunömürlülüyün? v?sil? olmuşlar. Bel? s?n?tkarlardan biri d? XVI ?srd? yaşayıb-yaradan H?qiri T?brizi olmuşdur. O, Nizamiy? n?zir? olaraq q?l?m? aldığı “Leyli v? M?cnun”u il? Az?rbaycan ?d?biyyatında ilk? imza atmış, özünd?n sonra g?l?nl?r üçün nümun? olmuşdur. M?qal?d? d? H?qiri T?brizinin “Leyli v? M?cnun”unun anadilli ?d?biyyatda tutduğu mövqed?n, onu xarakteriz? ed?n spesifik c?h?tl?rd?n b?hs edilmişdir. Şair bu ?s?ri yazıya almaqla özünd?n sonrakı davamçıları üçün ana dilind? “X?ms?”y? n?zir? yazmağın mümkünsüzlük baryerini aşmışdır. H?qirinin “Leyli v? M?cnun”u etalon nümun?yl? tutuşdurularaq t?hlil? c?lb edilmişdir. Şairin Nizaminin “Leyli v? M?cnun”u il? yanaşı Az?rbaycan folklorundan istifad?y? xüsusi yer vermişdir. Bel? ki, burada “Kitab-i D?d? Qorqud”, “Tahir v? Zöhr?”, “?sli v? K?r?m”, “Qurbani”v?.s kimi dastanlardan b?hr?l?nm?si faktları ortaya çıxarılmış v? h?r iki şairin mifologiya, xalq ?d?biyyatına münasib?ti m?s?l?si müst?visind? ş?rh edilmişdir. El?c? d? poemanın ?vv?lind? H?qirinin adını ç?kdiyi Hatifi v? D?hl?vid?n b?hr?l?nm?si m?tndaxili t?hlil zamanı ?ld? edilmiş konkret nümun?l?rl? geniş ş?kild? izah olunmuşdur. T?dqiqat zamanı Cami, M?kt?bi, Şahidi, Sevdayi v? C?lilid?n qaynaqlanan oxşar motiv v? sujetl?r ortaya çıxarılmış v? onların şairin ş?xsi t?x?yyülü il? m?har?tl? sintezi m?s?l?si xüsusil? vurğulanmışdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>On Dokuzuncu Yüzyıl Bursa’sında Yenilikçi Bir Yazar: Celal Paşazade Mehmet Rıfat Efendi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18773</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18773</guid>
      <author>Muammer HARDAL</author>
      <description>On dokuzuncu yüzyıl edebiyatımızın yönünü Batı’ya döndüğü bir dönem olmuştur. Bu yüzyılda edebiyatımızda İstanbul merkezli yenileşme çabaları hız kazanmıştır. Bursa’da yayımlanan Fevaid gazetesinin Sermuharriri Celal Paşazade Mehmet Rıfat Efendi, İstanbul’da meydana gelen değişimi yakından takip etmiştir. Mehmet Rıfat Efendi, Fevaid gazetesinde göreve başladıktan sonra gazetenin çehresi değişmiş ve gazete yenilikçi bir kimliğe bürünmüştür. Onun sermuharrir olmasından sonra Servet-i Fünun sanatçılarının şiir ve yazıları Fevaid’de yayımlanmaya başlamıştır. İstanbul’daki edebî gelişmeler Mehmet Rıfat’ın çalışmalarıyla Bursa’ya ulaştırılmıştır. Eserlerini İstanbul’da yayımlanan dergilere (Malumat, Maarif, Mektep) de gönderen Mehmet Rıfat, İstanbul ile Bursa arasında bir köprü vazifesi görmüştür. Çok yönlü bir yazar olarak Bursa Kültür ortamına canlılık katan Mehmet Rıfat Efendi, yenilikçi kimliğiyle ön plana çıkmaktadır. Sanatçı, yazılarıyla dönemin edebî tartışmalarına Servet-i Fünuncular lehine katılmış ve fikrini beyan etmiştir. “Dekadanlar” tartışmasını İstanbul dışında devam ettirmesi ve dönemin edebî tartışmalarına Anadolu’dan katılması Mehmet Rıfat Efendi’nin yenilikçi karakterinin bir nişanesidir. Mehmet Rıfat Efendi, Divan şiirine yönelik yaptığı eleştirilerle İstanbul’da cereyan eden eski-yeni tartışmalarına da katılmıştır. Her fırsatta yenilikçi kimliğini gösteren sanatçı, eserleriyle de bu tavrını devam ettirmiştir. Girişimci bir karaktere sahip Mehmet Rıfat Efendi, şair, hikâye yazarı, editör ve gazeteci kimliğiyle on dokuzuncu yüzyıl Bursa kültür tarihinin önemli kişilerinden birisidir. Bu çalışmamızda; Mehmet Rıfat Efendi’nin eserleri ve edebî kişiliği tespit edilmiş ve yenilikçi kimliği bilim dünyasının dikkatine sunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Âşık Edebiyatı Açıklamalı Sözlüğü: Kavram Ve Temel İlkeleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18960</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18960</guid>
      <author>Fatma KAÇAR</author>
      <description>Türk halk edebiyatının türleri arasında önemli bir yere sahip olan âşık edebiyatının öneminin büyük olduğu bilinmektedir. Bu nedenle halk edebiyatı teorileri açısından âşık edebiyatının incelenmesi edebiyat ve Türk halk bilimi açısından ciddi bir önem arz etmektedir. Âşık edebiyatı, toplum yapısını gerek mizahi gerekse ciddi bir üslupla betimleyen ve bazen eleştiren, halkına arzularını, duygu ve düşüncelerini epik ve lirik şekilde dile getiren ve bunu yaparken de halkı düşündüren, yol gösteren Türklere özgü bir yaratıcılık geleneğidir. Ayrıca, âşık edebiyatı âşıkların meydana getirdiği eserlerin oluşturduğu ve halk edebiyatında yer alan bir kol olarak da tanımlanmaktadır. Âşık edebiyatı, halk diliyle ve hece vezniyle meydana getirilmekle birlikte saz eşliğinde söylenen şiirlerden oluşan geleneksel edebiyatımızın adı olarak da bilinmektedir. Başka bir deyişle, anonim ürünlerin haricinde kalan şiirlerin (koşma, destan, semâî, kalenderî vb.) oluşturduğu tür âşık edebiyatı olarak adlandırılır. Âşık edebiyatının aslı İslamiyet'in kabulünden önceki sözlü edebiyat dönemine dayanmaktadır. Hangi şekilde adlandırılırsa adlandırılsın toplumun istek ve düşüncelerini sazlarıyla sözleriyle dile getiren saz şiiri sanatçıları ve onların ürettikleri insanlık tarihi kadar eskidir. Bu sanatçılar ve yarattıkları, kültürün birer parçası ve aynı zamanda birer taşıyıcısıdır. Türk coğrafyalarında yaratılmış ve varlığını sürdürmüş olan âşık sanatı, Türk coğrafyaları dışında da Ermenistan, Yunanistan gibi birçok coğrafyada da kendisine yaratılma alanı bulmuş ve her coğrafyanın diliyle, kültürüyle, yaşam biçimiyle vs. yaratılıp şekillenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Abraham Cahan'ın Davıd Levınsky Adlı Romanına Yeni Tarihselci Bir Çalışma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18667</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18667</guid>
      <author>Faruk KALAY</author>
      <description>Abrahan Cahan 1900’lü yıllarda yaşamış Yahudi Amerikan bir yazardır. The Rise of David Levinsky adlı roman kahramanıyla aynı adı taşıyan kendi yazarı gibi 1865’te Rusya’nın kuzeybatısındaki Kovno adlı bir kasabasında doğan bir genci ele alan otobiyografik özelliklere sahip bir eserdir. Ancak romanın içeriği itibariyle künstleroman ve/veya bildungsroman özellikleri de taşımaktadır. Fakir, genç bir yetim olan Levinsky 1881’de goyim [Yahudilerin kendilerinden olmayanlara verdikleri isim] saldırılarında hayatını kaybettikten sonra Amerika’ya göç etmeye karar verir. Amerika’yı “dünyanın geri kalanı gibi olmayan eşsiz bir ülke” (Cahan, 87) olarak görür. Bu bağlamda Amerika algısı pogromlara maruz kalmış doğu Avrupa Yahudilerinden farksız değildir. “1880-1915 yılları arasında Birleşik Devletlere gelen doğu Avrupa Yahudilerinin ezici bir çoğunluğun fikri Amerikan-Yahudi yaşamının popüler düşüncesinde merkezi bir pozisyonda kendini tutan Ortodoks’lardı” (Singer, 696). Hayatı, Amerika’ya bakış açısı, pogromlardan kaçan Yahudi göçmenlerle aynı olduğunu tekrar söyleyebiliriz. Diğer göçmenlerden farkı Amerikan rüyasını gerçekleştirmesidir. Romanın sonuna doğru kendi sektöründe iş yapan ilk üç arasına girmiştir. Ancak, Amerika’da iş ve kişisel yaşamı ne kadar ilerlemiş olursa olsun, her doğu Avrupalı Yahudi gibi kendini yalnız hissedecektir. Levinsky’nin hayatı, sadece kendi döneminde yaşayan bir göçmenin hayatından ziyade, günümüzde herhangi bir göçmenin maruz kaldığı psikolojik, sosyolojik ve politik sorunları da gözler önüne sermektedir. İşte bu bağlamda The Rise of David Levinsky yeni tarihselci bir bakış açısıyla irdelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bosnalı Süleyman Fikrî’nin İlm-İ Belâgatdan Beyân ve Bedî’ Hülâsası Kitabında Mecâz-I Mürselin Detaylı Tanımı ve İlgilerle Örneklendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18556</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18556</guid>
      <author>Abuzer KALYON</author>
      <description>Belâgatın önemli unsurlarından olan mecâz, bir sözün benzetme ilgisi olmaksızın başka bir kelime yerine kullanılmasına denilmektedir. Mecâzlar anlatımı güçlendirmek ama-cıyla kullanılmaktadır. Mecâz, ad aktarması diye de ifade edilmektedir. (Daha çok lise ders kitapları vb) Mecâz-ı mürsel bir belagat terimi olmakla birlikte gündelik hayatta da çok kulla-nılmaktadır. Yediden yetmişe herkes tarafından kullanılan bu edebî sanat âdeta gündelik ha-yatın da vazgeçilmezi olmuştur. Günümüzde söz arasında bu sanatı kullanan pek çok insan bunun bir edebi sanat olduğunun farkına bile varmayabilir. Mecâz-ı mürsel, belâgat kitapla-rının hemen hemen tamamına yakınında kısa veya detaylı bir şekilde işlenmiştir. Mecâz-ı mürsel sanatı ile ilgili olarak söz konusu olan bu kitaplardan belli oranda ilgi sayılarak örnek-lenmiştir. Oysa Bosnalı Süleyman Fikrî kitabında mecâz-ı mürsel sanatını Türkçe örneklerle açıklayarak mecâzla ilgili yirmi dokuz alâka saymıştır. Bu sanatın bu şekilde açıklanmasına başka belâgat kitaplarında rastlamadık. Bu açıdan Bosnalı Süleyman Fikrî’nin bu şekilde alâkalarla detaylı biçimde mecâz-ı mürseli örnekleyerek açıklaması dikkat çekicidir. Mecâz-ı mürsel sanatı, geçmişin yazılı edebî metinlerinde kullanılıp orada kalan bir sanat değildir. Günümüzde de kullanılmasından dolayı bu sanatın yaşayan sanatlardan birisi olduğunu söy-leyebiliriz. Bu şekilde sadece Divan edebiyatı metinlerinde değil; günlük hayatımızda da kul-lanılmakta olan mecâz-ı mürsel sanatının daha iyi anlaşılabilmesi açısından söz konusu kitap-ta yapılan tanımın ve verilen örneklerin de göz ardı edilmemesi gerektiği düşüncesindeyiz. Bosnalı Süleyman Fikrî Bey (Sonradan Erten soyadını almıştır.) tarafından İlm-i Belâgat Beyân ve Bedî' Hülâsası isimli kitabında Mecâz-ı Mürsel'in ayrıntılı bir tarifini yapa-rak örnekler vermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ehl-i Beyt ve Kerbelâ Hadisesi Merkezli Bir Mecmua: Ravzatü’l-Eş'âr</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18504</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18504</guid>
      <author>Filiz KALYON</author>
      <description>Mecmualar, derleyicinin zevk anlayışına göre şekillenen derleme eserlerdir. Edebiyat tarihinin inşasında önemli rol oynayan mecmualar, içeriği, kullanılan şekil, yazılış sebebi gibi unsurlar göz önünde bulundurularak sınıflandırılır. Bu mecmualardan biri de inceleme konumuz olan Ravzatü’l-Eşèar adlı mecmuadır. Ravzatü’l-Eşèar, Hindistan’ın Haydarâbâd şehrinde bulunan Oriental Manuscripts kütüphanesinde yer alan bir eserdir. Mecmua ilk defa Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan tarafından “Hindistan’da Gelişen Türk Edebiyatı” adlı çalışmasında tanıtılmıştır. Bu mecmua, Kerbela hadisesi ve Ehl-i Beyt sevgisini konu alan şiirler içermesi yö-nüyle tematik bir mecmuadır. Mecmuanın bir diğer önemli özelliği de Azeri sahası ve Anado-lu sahasında yetişmiş şairlerin şiirlerini içermesidir. Divan edebiyatı ve halk edebiyatı şairleri-nin bir araya getirilmiş olması da mecmuayı farklılaştıran diğer bir özelliktir. Derleyicinin, mecmuadaki şairleri seçmede gösterdiği özen de eserin dikkate değer yönlerinden bir diğeri-dir. Ravzatü’l-Eşèar’da yer alan şairlerin yaşadığı dönem göz önünde tutulduğunda mec-muanın 19. yy da istinsah edildiği anlaşılmaktadır. Anadolu ve Azeri Edebiyatı’nın önemli şa-irlerinden alınmış şiirlerin yer aldığı mecmua, bu iki kültürü bir araya getiren önemli bir kay-nak durumundadır. Bu çalışmada, Ravzatü’l-Eşèar’ın şekil ve içerik özellikleri incelenerek, bu eserin bilim dünyasına tanıtılması amaçlanmıştır. Eser, Prof. Dr. İsmail Hakkı Aksoyak danışmanlığında tarafımızdan doktora tezi olarak hazırlanmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edebiyatımızda Hz Ali Sevgisi Bağlamında Caferî’nin Mevlûd-i Haydar’ı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18618</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18618</guid>
      <author>Mahmut KAPLAN, Hüseyin ÖZCAN</author>
      <description>Anadolu’da kutsi şahsiyetler etrafında şekillenen dini muhtevalı eserler folklorumuz açısından birçok zenginlikler içermektedir. Yüzyıllar boyunca halk tarafından ilgiyle okunan bu eserler, halkın dini duygu ve heyecanını canlı tutarken gelenekten gelen motiflerle millileştirilmiştir. Tarihi seyir içerisinde İslamiyet öncesi epik destanlarımızın yerini yeni dinin kabulüyle birlikte din ekseninde gelişen kahramanlardan oluşan halk hikâyeleri almıştır. Bazı epik destanlarımızın dini şekillerinin de oluştuğunun görüldüğü bu etkileşim sonrasında halkın destana duyduğu sosyal edebi hisler bu tarz halk hikâyeleri ile karşılanmıştır. Hz. Ali bizim edebiyat dünyamızda, kültür dünyamızda, inanç dünyamızda oldukça önemli tesirleri bulunmuş bir şahsiyettir Türk milletinin tarihinden gelen cengâver yapısındaki bu Alplik sebebiyle Hz. Ali’ye karşı farklı bir muhabbet beslemiş, ehlibeyte karşı ayrı bir hürmet duymuştur Hz. Ali için duyulan bu sevgi ve bakış açısının etkisiyle Anadolu’da kısa sürede elden ele ilgiyle dolaşan kitaplar arasında Hz. Ali’nin cenknâmeleri göze çarpar. Bu ilgi aynı zamanda milletlerin inanç ve kimlikleriyle ilgili destânî şahsiyetlere olan tabii ihtiyacın bir yansımasıdır. Bu kitaplar Hz. Ali’nin kahramanlıklarının halk arasında dilden dile anlatılması ile ortaya çıkmış kahramanlık hikâyeleridir Türk edebiyatında mevlid metinlerinin yayınlanması ve metinlerin değişik açılardan tematik tahlillere tabi tutulması, geleneksel sürecin aydınlatılmasına katkı sağlayacaktır. Edebiyatçılarımız mevlid benzeri eserlerimizi yeni bir üslup ve şekille günümüze aktarmalıdır. Geçmişin edebi mirasının bu yolla geleceğe taşınması, edebiyatımızın gelişmesine ve zenginleşmesine katkı sağlayacaktır. Tarihten gelen ve milletimizin sosyal ve duygu dünyasının ihtiyaçlarını yıllarca karşılayan bu eserlerden yeni neslimizin de haberdar edilmesi, kültürel bir gerekliliktir. Türk kültüründe İslamiyeti kabul sonrası yaygınlaşan destansı halk hikâyelerinde Türk milletinin temel nitelikleri, Türk kültürüne ait duygu ve düşünceler başarılı bir şekilde işlenmiştir. Edebi eserler milletlerin yüzyıllar boyu süren birikimlerini yansıtmaktadır. Bu birikimler o toplumun hayata bakışını, ideallerini içermektedir. Halkın kültürel ve sosyal değerleri, edebi metinlerle işlenerek korunur ve sonraki nesillere bu yolla aktarılır. Bu bağlamda ele alınan çalışmamızda Caferi’nin Hz. Ali için yazdığı mevlid metnine dikkat çekilmiş, eserin nüshalarının çokluğuna işaret edilerek yaygın olmasına vurgu yapılmış, nüshalar arası farklı yazılışlar ve okumalardaki tercihler belirtilmiştir. Eserin kurgusu, kelime kadrosu ve muhteva özellikleri çalışma kapsamında incelenmiştir. Zengin edebi kaynaklarımızın farkına varılmalı ve bunlardan alınacak ilham, gerek büyükler gerekse çocuklar için oluşturulacak her türden sanat alanına yansıtılmalıdır. İnsanda kimlik şuurunun oluşturulması, vatan ve millet sevgisi gibi duygular kazandırılmasının temeli çocukluk döneminde atılır. Bu duyguların verilmesinde milli kahramanlar kullanılabilir. Bireye milletinin kahramanlığı, vatan sevgisi edebi eserlerdeki konu ve diyaloglarla başarılı bir şekilde verilebilir. Sonuç olarak yazıldıkları dönemim dil özelliklerini, ifade ve üslup ile kullanılan kelime ve deyimler ile zengin folklor unsurlarına sahip bu eserler üzerinde çeşitli açılardan incelemeler yapılmalıdır. Bir dönem Türk kültür hayatında önemli yer edinmiş bu eserlerde, günümüz ve gelecek nesiller için, heyecan ve şevklerini artıracağı güçlü motifler bulunmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edip Cansever’in Şiirlerinde Mitoloji</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18775</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18775</guid>
      <author>Mustafa KARABULUT</author>
      <description>Mitoloji, yüzyıllarca birçok milletin edebiyatında önemli yer tutmuş bir alandır. Bu alandaki birçok kavram edebiyat dünyası için bir zenginlik kazandırarak edebi türlere anlam çeşitliliği ve derinliği imgelem için yeni bakış açıları oluşturur. Bu yazıda mitolojik unsurların şiire yansımasından bahsedileceği için şiir ile mitoloji ilişkisine dikkat etmek gerekir. Mitoloji ile şiir arasında yüzlerce yıllık bir ilişki vardır. Her ikisi de insanlık tarihinin en eski verimlerindendir. Edebî türlerin en eskisi olarak bilinen şiir, birçok edebî ve felsefi akımla ve bilim dalıyla yakınlık kurar. Şiirle mitoloji arasındaki ilişkinin en önemli yönü, hem mitosların şiirsel oluşu hem de şiir aracılığıyla geleceğe taşınmasıdır. Batı ve Doğu edebiyatlarında mitolojik ögeler çokça işlenir. Türk edebiyatında da birçok şair ve yazar bu alanın verimlerinden yararlanır. Klasik Türk edebiyatında şairler genellikle Doğu mitolojisine yönelirken, Batılılaşma döneminden itibaren Batı mitolojisi ön plana çıkar. Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde mitolojik ögeleri şiirlerine taşıyan isimlerden biri olan Edip Cansever, mitleri imgesel düzlemde kullanarak kendine özgü bir anlatım biçimi oluşturur. Cansever, özellikle Nerde Antigone ve Tragedyalar adlı kitaplarında Batı mitolojisinden yararlanır. Cansever, bazı şiirlerinde Antigonist bir tavır ortaya koyar ve bunun için Antigone imgesini kullanır. Bu yazının amacı, İkinci Yeni şiir hareketinin önemli isimlerinden Edip Cansever’in şiirlerindeki mitolojik ögeleri tespit etmek ve şairin bu ögeleri işleyiş ve özgün yönlerini ortaya koymaya çalışmaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kâtib Davud'un İstanbul ve Vize Şehrengizi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18896</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18896</guid>
      <author>Hasan KAYA</author>
      <description>Şehrengizler yerleşim yerlerini konu edinen eserlerdir. Türk edebiyatında 16. yüzyıldan itibaren yazılmaya başlanan bu eserlerde bir şehrin güzelliklerinden ve şehirdeki güzellerden söz edilir. Yazıldıkları dönemin kültürel hayatına dair önemli bilgiler içeren bu eserler, çoğunlukla mesnevi nazım şekliyle yazılmıştır. İçinde farklı nazım şekilleriyle yazılan şiirlere de yer verilen şehrengizlerin dili pek çok türe göre sade sayılır. İstanbul, Vize ve Çorlu’nun söz konusu edildiği, İstanbul ve Vize Şehrengizi adıyla tanınan eserin müellifi, Çorlulu ya da Ergene köprüsü yakınında bir kasabadan olduğu kabul edilen Katip Davud’dur. Rûmî mahlasını da kullandığı bilinen şairin mesleği katipliktir ve bu eserinde Kâtib mahlasını kullanmıştır. Eser, Yavuz Sultan Selim döneminde H. 919 (M. 1513) yılında telif ve istinsah edilmiştir. Şehrengiz’de Yavuz Sultan Selim’e yazılan bir de kaside yer almaktadır. Mesnevi nazım şekliyle yazılan eserin içinde bir kaside ve otuz beş de gazel olmak üzere otuz altı manzume yer almaktadır. Aruz vezniyle yazılan eserde, içindeki farklı nazım şekillerinde kullanılan kalıplarla birlikte sekiz aruz kalıbının kullanıldığı görülür. Tek nüshası Nuruosmaniye Kütüphanesi 4086/2 numarada kayıtlı eserin ne kadarlık bir bölüm olduğu belli olmamakla birlikte baş tarafı eksiktir. Eldeki eksik nüshaya göre eser 682 beyittir. Bu beyit sayısı bile bilenen şehrengizlere göre oldukça hacimli bir şehrengiz olduğunu göstermektedir. Sergüzeştnâme biçiminde kaleme alınan eserin baş kişisi şairin kendisidir. Önce İstanbul’u ve İstanbul’un güzelliklerini anlatan şair, oradan Ergene ırmağı civarına, ardından Vize’ye, Çorlu’ya ve oradan da İstanbul’a geçmiş; gezdiği yerlerdeki güzellikleri ve güzelleri eserinde anlatmıştır. İstanbul’da Galata, Eyüp, Vefa semtleri ile Ayasofya, Yeni Cami, üzerinde en çok durulan yerlerdir. Bu makalede şehrengiz türü ve Kâtib Davud’un hayatı ile ilgili bilgiler verilmiş, eserin şekil ve muhteva hususiyetleri üzerinde durulmuş ve son bölümde de eserin bilinen tek nüshasına dayanılarak metni ortaya konmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Şiirinde Kadın</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18679</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18679</guid>
      <author>Özlem KAYABAŞI</author>
      <description>Bedri Rahmi Eyüboğlu, 1911-1975 yılları arasında yaşamış bir şairdir. Bir güzel sanat olarak gördüğü şiirin yanında resim sanatıyla da ilgilenmiştir. Hem şair hem de ressam olarak renkleri ve kelimeleri kaynaştırmaya gayret etmiştir. Bu çalışmada şairin bu iki yönünün de ortak paydasında yer alan kadın teması üzerinde durulacaktır. Kadın, şairin kendi hayatında adeta bir ilham kaynağı olarak değer bulurken, kadının toplum hayatındaki rolü ve değeri de şairce bir duyarlılıkla değerlendirilmiş ve ikinci plana atılmamıştır. Bu dikkatle “Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Şiirlerinde Kadın” başlığı altında şairin kadını ele alan şiirleri incelenecektir. Şiirin birden çok güzel sanatla ilişki içinde olmamasının bir kayıp olacağını düşünen şair, şiirinin merkezine bu düşünceyle pek çok farklı unsuru yerleştirir. Çocukluk yıllarından beri tanıdığı Anadolu coğrafyası ve insanı onun şiirinin temel noktalarından biri olur. Bedri Rahmi’nin sanatına kaynaklık eden diğer önemli unsurlar ise halk kültürü, tabiat ve kadındır. Bu noktadan hareketle Bedri Rahmi şiirinin önemli kaynaklarından biri olan kadının incelenmesinin gerekli hâle geldiği söylenebilir. Bu çalışmanın amacı Bedri Rahmi’nin şiirlerinde kadının nasıl işlendiğini ele almaktır. Kadının gerek bireysel gerekse toplumsal bir figür olarak şairin hayatında nasıl bir yerde bulunduğu, sanatçı bakış açısıyla bunun şiirlere nasıl yansıtıldığı ele alınmaya çalışılacaktır. Çalışmada şairin bütün şiirlerinin toplandığı “Dol Karabakır Dol” kitabı temel kaynak olarak kullanılmıştır. Şairin bütün şiirleri tek tek okunup değerlendirilmiş ve kadının ele alındığı şiirler (Güzel ile Faydalı, Yıkansın Gözlerim Yıkansın, Oğlum Mehmed’e Evlerimizi Takdim Ederim, Hele Bir Başlasın, Yeşil, Keklik Simalı, Trabzon Deyince, Elemtere Fiş, Karadut, Karadut 2, Sitem, Kara Sevda, Kul Köle, Eren’e Mektup, Tadım Benim, Karabiber, Sabah, Meseledir, Sevda Üstüne, Susadım, Dişi Oğlu Dişi, Mor Gelin, Çıkmaz, İnsan Kasidesi, Bahçeler Dolusu, Sakal Makal Yahut Aferin Ahmet Bu Yolda Devam Et, Kırk Odalı Konak, Bir Şahit Aranıyor, Hizmetçiler, Talaslı, Akıl ile Gözün Hikâyesi, Körpe Gelin, Bir Porsiyon Dünya, Yazma Destanı, Denizli Destanı, Sabır ile Koruk, Kağıtsız-Kalemsiz, İstanbul Destanı) makaleye kaynak olacak şekilde sınıflandırılmıştır. Bunun yanı sıra bizzat şair tarafından kendi sanat ve şiir anlayışının değerlendirildiği Kardeş Mektupları, İnsan Kokusu, Deli Fişek, Tezek kitaplarından da faydalanılmıştır. Şairin şiirleri üzerine yapılmış çalışmalar vardır. Bunların en önemlilerinden biri R. Melih Erzen’in yaptığı doktora tezidir. Ancak yaptığımız bu çalışmada kadın daha ön plana çıkartılarak, şairin de hayatında yaptığı gibi, hayatın merkezine alınarak incelenmiştir. Öncelikle şairin sanatı belirleyen tabiat, halk kültürü ve kadın unsurları üzerine kısa değerlendirmeler yapılmıştır. Sonrasında ise kadının; kadın ve güzellik, kadın ve aşk, toplum hayatındaki kadın, Anadolu ve kadın, şehirde yaşayan kadın başlıkları altında değerlendirmesi yapılmıştır. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Türk şiirine Anadolu’yu ve onun farklı renklerini taşıyan şairlerden biridir. Coğrafyaya karşı gösterdiği bu duyarlılığın yanına kadına karşı gösterdiği duyarlılığı da eklemek gerekir. Şahsi hayatında yaşadığı aşklarla da kendisinden söz ettiren şair, şiirinde de kadını farklı boyutlarıyla ele almaktan çekinmez. Bedri Rahmi Eyüboğlu 1930’lu yıllarda başladığı şiir yolculuğunda halk kültürünü ve sanatlarını kullanmayı kendine bir rehber edinen bir sanatçıdır. Şiirin de resim, heykel, müzik gibi bir güzel sanat olduğu ve bütün sanatların birbirleriyle ilişki içinde olması gerektiği düşüncesindedir. Bu düşüncesi ve kendisinin aynı zamanda bir ressam olması dolayısıyla şiirlerinde özellikle resim sanatının etkilerini görmek mümkündür. Kadın onun hassas olduğu bir diğer konu olarak belirlenebilir. Halk kültürüne yakınlığı, Anadolu’yu ve Anadolu insanını yakından tanıması kadın meselesine de yaklaşımını şekillendirir. Anadolu’daki kadının e</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cönk” Terimi ve Cönkler Üzerine Bir Bibliyografya Denemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18834</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18834</guid>
      <author>Duygu KAYALIK ŞAHİN</author>
      <description>Cönkler, genellikle şairi bilinen şiirlerle birlikte türkü, mani, destan, fıkra, hikâye, duâ, hutbe gibi yazanı belli olmayan manzûm ve mensûr metinlerin, hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaç tariflerinin, sosyal hayatta iz bırakan ve ya cönkün derleyicisi tarafından önemli görülen olay ve olguların kayıtlarının, günlük hayatı kolaylaştıracak faydalı bilgilerin, dinî kaide ve öğütlerin yer aldığı not defterleridir. Her çeşit edebî, tarihî, kültürel ve folklorik ürünleri içeren cönkler, muhtevalarında barındırdıkları zenginlik sebebiyle edebiyat tarihinde büyük bir boşluğu doldurmaktadır. Çeşitli bilgi ve metinleri edebiyatımıza kazandıran en önemli kaynaklardan biri olan cönkler, manzûm ve mensûr metinlerin mukayeseli şekilde oluşturulmasında bir nüsha olarak edebiyat tarihinin asıl kaynaklarına yardımcı olduğu gibi, manzûm ve mensûr metinlerin tek nüshası, tarihi olay ve olguların tek tanığı, folklorik ürünlerin geleceğe taşınmasında kültür taşıyıcısı olarak asıl kaynak görevi de üstlenmektedirler. Bu çalışmada, “cönk” kelimesinin kökeni hakkında ileri sürülen görüşler doğrultusunda kelimenin kökeninin ne olduğunu belirlemeye çalıştık. Sözlüklerden, ansiklopedilerden ve akademik çalışmalardan hareketle “cönk” kelimesinin anlam çerçevesini belirlemeye çalıştık. Bu sebeple, ulaşabildiğimiz her türlü ilmî kaynakta yer alan cönk tanımlarını, anlam ilişkisi bakımından birbirleriyle karşılaştırarak anlamsal bir bütünlük kurmaya çalıştık. Daha sonra, “cönk” kelimesinin tarihî süreç içerisinde, hangi uluslarda hangi anlamlara geldiğini, hangi kavramlar ve nesneler için kullanıldığını, kullanılmaya başlanıldığı tarihten günümüze kadar hangi kelimelerle târif edildiğini karşılaştırma ve tartışmalar halinde sunmaya gayret gösterdik. Cönkler üzerine yaptığımız araştırmalarda şimdiye kadar kapsamlı bir bibliyografya çalışmasına rastlamadığımız için yazıya bir bibliyografya ekleyerek elde ettiğimiz verileri, bizden sonra cönkler üzerine bilimsel faaliyette bulunacak araştırmacıların istifadesine sunmayı hedefledik. Bibliyografyada verilen çalışmaları, doğrudan cönkler hakkında yapılmış çalışmalar (transkripsiyonlu metin-tanıtım-inceleme), cönklerin önemi/işlevi üzerine yapılmış çalışmalar ve cönklerin katkısıyla şair ve şiirleri hakkında yapılmış yayınlar oluşturmaktadır. Elde ettiğimiz veriler ışığında birer “kırk ambar” ve “kültür hazinesi” olarak görülen cönklerin Türk Edebiyatında ve Türk kültüründeki yerini belirlemeye çalıştık.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Münevver Kâri Abdureşidhân’nın Türk Boyları Arasında Ortak Bir Yazı Dili Oluşturma Çabalarına Katkısı (Coğrafî Terim ve Ülke Adlarının Türkiye Türkçesindeki Şekliyle Kullanılışı)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18787</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18787</guid>
      <author>Elmurod KHOLMATOV</author>
      <description>Çarlık döneminde akabinde de Sovyet devrinde Türkistan’da teknolojik ve medenî alanlarda bazı yenilikler meydana gelmiştir. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak Özbek Türkçesine birçok Rusça kelimenin yanı sıra başka dillerden de kelimeler girmiştir. Bu bağlamda Sovyet emperyalizminin ilk yıllarında Özbek Türkçesi farklı alanlarda yeni kelimelerle tanışmıştır. Meselâ teknolojik alanda (fabrika, zavod, motor, traktor…), siyasî alanda (Sovet, respublika, partiya, sotsializm, kommunizm…), askerî alanda (armiya, batalyon, vzvod, tank, samolyot, vertolyot, polkovnik, soldat…), sosyal alanda (magazin, stolovoy, obed, umıval’nik, buhanka, kino…), edebî alanda (dramaturgiya, lirika, avtor, obraz, poema, satira…) ve coğrafî alanda (geografiya, materik, okean, antraktika, paralel, meridian…) gibi kelimeler ortaya çıkmıştır. Fakat yabancı dillerden geçen kelimeler Ruslar tarafından önce Rusçanın dil özelliklerine uygun hâle getirilmiş, daha sonra Özbek Türkçesine yerleştirilmeye çalışılmıştır. Ancak Türkistan’ın milliyetperver aydınları olan Ceditçiler, Rusların dayattığı dil siyasetine karşı çıkmışlardır. Ceditçilerin önderlerinden biri olan Münevver Kâri Abdureşidhân da eserlerinde, bilhassa “Yer Yüzi” adlı eserinde coğrafî terimleri ve ülke adlarını Rusçadan geçmiş şekliyle değil, Türkiye Türkçesindeki şekliyle kullanmaya özen göstermiştir. Dolayısıyla Münevver Kâri, Rusça “Yevropa” yerine “Avrupa”, “Şvetsiya” yerine “İsveç” ve “Bosniya” yerine “Bosna”… isimlerini kullanmayı tercih etmiştir. Ayrıca Türkiye’deki yer adlarını eserinde sıkça zikretmek suretiyle Türkistanlılara Türkiye’nin coğrafî konumunu da tanıtmaya gayret etmiştir. Böylece Türk dünyasında bir birlik ve ortak bir iletişim dili yani ortak bir Türkçe meydana getirmek için çaba göstermiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ahmet Harâmî Destanı’nın Axel Olrik’in Epik Yasalarına Göre İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18916</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18916</guid>
      <author>Yasin KIRILMIŞ</author>
      <description>Danimarkalı halkbilimci Axel Olrik Halk Anlatılarının Epik Kuralları adlı yazısında adeta folklor çalışmalarının temellerini atar. Olrik bu kuralların tüm Avrupa Halk edebiyatına ve hatta daha uzaklara bile uygulanabileceğini söyler. O, bu kuralların her yana uzanan benzerliğine karşı, ulusal özelliklerin sadece ağız farklılıklarına benzediğini dile getirerek hatta halk anlatılarının geleneksel kategorilerine bile sage yapısının bu genel ilkelerinin egemen olduğunu belirtir. Sonra da bu ilkelere ‘kural’ diyebileceğimizi, çünkü bu ilkeler sözlü edebiyatın yaratma özgürlüğünü yazılı edebiyatımızda olduğundan çok değişik ve daha katı bir biçimde sınırlamaktadır, der. Destan, efsane, türkü, mit vb. türleri kapsayan sage biçimlerinin oluşturulmasında ortak olan kurallar halk anlatılarının epik kurallarını meydana getirir. Ahmet Harâmî Destanı 14. yüzyılda yazıldığı düşünülen, halk hikâyesi tarzında oluşan Türk kahramanlık destanıdır. Dâstân-ı Ahmet Harâmî adını taşıyan ve müellifi bilinmeyen bu eser, edebiyat ve dil tarihimiz bakımından büyük bir önem taşımaktadır. Eldeki tek yazma nüshası 16. yüz yılın sonunda istinsah edilmiş olmakla beraber ihtiva ettiği dil hususiyetleri itibariyle 14. yüzyılın başında telif edildiği anlaşılan manzum hikâye mahiyetinde bir kitaptır. İlk olarak Ahmet Talat Onay tarafından okunarak Türk Dil Kurumu Kütüphanesi’ne bağışlanan nüsha bugün elde mevcut değildir. Bizim incelememize esas aldığımız metin Halis Akaydın’ın Tercüman 1001 temel eser dizisinden çıkan eserdir. Bu çalışmamızda Halk Anlatılarının Epik Kuralları’nı Ahmet Harami Destanı’na uyguladık. Önce destan metninin özetini verdiğimiz çalışmamızda daha sonra epik kuralların destana uygulanmasını maddeler halinde işledik. Bu çalışmada Ahmet Harami destanının, Halk Anlatılarının Epik Kurallarıyla büyük bir uyum gösterdiğini tespit ettik. Son bölümde de elde ettiğimiz verileri bir sonuca bağlayarak çalışmamızı tamamladık.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Söz Olur I: Ontik ve Moral Vicdan</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18815</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18815</guid>
      <author>Cihad KISA</author>
      <description>Gündelik yaşamda olduğu gibi bilimsel toplulukta da, dünyalar/paradigmalar sözle kurulur ve sözle yıkılır. Söz doğru olarak kullanıldığında o kadar güçlüdür ki, varlığı Varlığa dönüştürür. Onun bu gücünün farkına varıldığı içindir ki, günümüzde tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar söz üzerine konuşulmakta ve yazılar kaleme alınmaktadır. Fakat son dönemlerde söz, sahip olduğu bu müthiş gücü kaybetmeye başlamıştır. Çünkü her şeyde olduğu gibi sözün de fütursuzca kullanımı onun hem yaratıcı hem de yıkıcı özelliğini kaybetmesine neden olmaktadır. Diğer taraftan özellikle son iki yüzyılda söz o kadar çok ön plana çıkarılmıştır ki, en nihayetinde onun bir araç olduğu unutulmuştur. Her şeyden önce söz (içsel ve dışsal) hakikati ortaya çıkarmak için kullanılması gereken bir araçtır. Diğer taraftan psikolojik bakış açısı bize, sözün gücünü bizatihi kendisinden değil, gerisinde bulunan deneyim, duygu ve dürtü gibi içsel süreç ve yapılardan aldığını söyler. Tüm bu gerçekler gözden kaçırıldığı içindir ki modern birey sözü, gerçeği ortaya çıkarmak ya da düşünce ve duygularını ifade etmek için değil, tam tersine hakikati örtmek ve iç dünyasında ortaya çıkan gerilimden kurtulmak için kullanmaya başlamıştır. Böylelikle söz bir boşaltım/tahliye aracına dönüşmüştür. Bu süreçte birlikte modern birey aslında sadece kendi iç dünyasını değil, farkında olmadan kendisine miras bırakılan kadim kelime ve kavramların da anlam ve içeriklerini boşaltmaktadır. Bu kadim kavramlardan birisi de vicdandır. Bir zamanlar kendine has nitelikleriyle herkes tarafından anlaşılır bir kavram olan vicdanın, bu son süreçle birlikte hem gündelik hem de bilimsel konuşma ve yazılarda çok farklı anlam ve türevlerde kullanılmaya başlanması onun garip, ayrıksı ve problematik bir kavrama dönüşmesine yol açmıştır. Diğer taraftan hiç kimse bu kavramın tam olarak ne anlama geldiğini ve hangi içsel süreçleri dile getirdiğini sorgulamamaktadır. Daha da ilginci herkes böyle bir araştırmadan uzak durmayı tercih etmektedir. Öreneğin; bir sağaltım sürecinin neredeyse tamamına yakın bir bölümü, vicdan fenomeni etrafında şekilleniyor olmasına karşın, başta psikanalistler olmak üzere psikologlar bu kavramdan uzak durmaktadır. Fakat şu anda önümüzde duran tablo oldukça riskli bir duruma işaret etmektedir. Üstelik bu risk sadece akademik dünyayı değil; aynı zamanda tüm toplumu da tehdidi altına almış durumdadır. Çünkü, gündelik yaşamda, kaçınılmaz bir şekilde kendi içsel sesini duyan ve bu sese güvenerek eylemde bulunan bir bireyin, bu olguyu açıklayacak veya değerlendirecek bir bilgi ya da kurama sahip olamaması ya da sahip olduklarının da altının her geçen gün oyulması onu hem kendisinden hem de çevresindeki insanlardan biraz daha uzaklaştırmaktadır. Çünkü bu süreçte insanlık, yaşamı yaşanmaya değer kılan en önemli değerlerden ikisini yani güven ve kesinlik hislerini biraz daha kaybetmektedir. Bunun içindir ki bu hayati fenomen en ayrıntılı şekilde araştırılmalıdır. Biz bu fenomeni üç makale serisi içinde inceleme ve araştırmayı uygun gördük. Üçlü serinin bu ilk makalesinde söz-vicdan ilişkisi, vicdan fenomeninin iç psişik dünyadaki temel dinamikleri ve onun dört temel türünden ikisini oluşturan ontik ve moral vicdan kavramları ayrıntılı şekilde incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Müsameretname ve Yazarı Emin Nihat Bey’e Dair Yeni Bilgiler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18874</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18874</guid>
      <author>Ahmet KOÇAK</author>
      <description>Bir dönemin aydınlatılması, o dönemde eser vermiş yazarların hayat hikâyeleriyle beraber, basılı eserlerin de tam olarak tespit edilmesi, ortaya çıkartılmasıyla mümkündür. Türk edebiyatında hem şahıslar hem de eserler açısından bunun tam olarak yapıldığını söylemek şimdilik zordur. Modern Türk roman ve hikâyesinin ortaya çıkış dönemi, bir nevi geçiş dönemi sayılabilecek Müsameretname’yi 1872-1875 yılları arasında kaleme alan Emin Nihat Bey hakkında bugüne kadar edebiyat tarihlerinde, ansiklopedilerde ve onun eseri üzerine yapılan çalışmalarda bir bilgi bulunmaması eksiklik olarak görülmelidir. Bu makaleyle ilk defa Emin Nihat Bey’in biyografisi oluşturulmaya çalışılmış, ayrıca eserleri üzerinde bir değerlendirme yapılmıştır. Emin Nihat Bey’in şimdiye kadar bir takriz yazısıyla Müsameretname eseri bilinmekte idi. Halbuki onun bu iki çalışması dışında başka makaleleri de vardır. İspanya boğa güreşleri ve yabani hayvan avcılığı gibi dönemine göre oldukça ilginç ve dikkat çekici bu makaleler Revnak mecmuasında yayımlanmıştır. Bu makaleler üzerinde de durulacaktır. Yine kayıtlarda risale olarak geçen, tespitlerimize göre dört sayı yayımlanabilen Asar-ı Perakende adlı mecmuanın da imtiyaz sahibi Emin Nihat Bey olduğu ve onun tarafından yayınlandığı vuzuha kavuşmuş olacaktır. Emin Nihat Bey, İstanbul’un Üsküdar semtinde 21 Aralık 1838’de doğdu. Asıl adı Mehmet Emin’dir. “Nihat” kalem memuru olarak çalışmasından gelen mahlasıdır. Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdülaziz’in kurenalık hizmetinde ve daha sonra mahkeme-i istinaf azalığında bulunmuştur. On dört yaşında devlet hizmetine girmiş olan Emin Nihat Bey, Sultan Abdülmecit zamanında başlayan görevleri Sultan Abdülaziz’le devam etmiştir. Vefatından on altı yıl kadar önce tutulduğu öksürük hastalığından büyük ıstırap duyan Emin Nihat Bey, eşi Hatice Nazire Hanım’ın yaptığı özel besinler ve doktorların tavsiyesiyle hazırlanan bitkisel ilaçlarla tedavi olmaya çalışmış, ancak bir süre sonra bunlar kifayetsiz kalınca, 1880 yılında genç denilebilecek bir yaşta Üsküdar’da vefat etmiştir. Emin Nihat Bey’in eserlerini makale boyutunda olanlar, müstakil eserleri ve çıkardığı mecmua şeklinde üç başlık altında değerlendirilebilir. Revnak mecmuasında yayımladığı İspanya boğa güreşlerini anlatan “İspanya Canavarları” ve yaban hayvan avcılığını anlatan “Teshîr-i Bahâyim” gibi makaleleri devrine göre oldukça ilginç ve dikkat çekicidir. Emin Nihat Bey’in kendisinden ziyade eseri Müsameretname ile bilinen bir yazardır. Yedi hikâyeden oluşan Müsameretname, kış gecelerinde bir araya gelen dostların iyi vakit geçirmek ve eğlenmek üzere gençliklerinde başlarından geçenlerle ilgili anlatımlarına dayanmaktadır. Bu yönüyle Batı edebiyatında Boccaccio’nun kaleme aldığı Decameron hikâyelerine benzetenler ya da Binbir Gece Masallarına dayandıranlar da olmuştur. İlk defa bu makaleyle gün yüzüne çıkartılmış olan Asar-ı Perakende ise, Emin Nihat Bey tarafından imtiyazı alınan edebiyat, fen, sanat, biyografi gibi faydalı bilgiler içeren bir dergidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Küçük Burjuvalar ve Ayaşlı ile Kiracıları Üzerine Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18682</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18682</guid>
      <author>Abdurrahman KOLCU</author>
      <description>Bürokrasi ve politikadaki üst düzey kariyerinin yanı sıra Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında özellikle öykü türündeki eserleriyle ön plana çıkmış bir yazar olan Memduh Şevket Esendal, Bakü Mümessilliği görevinde bulunduğu dönemde Rusça öğrenerek Rus edebiyatını ve bilhassa Anton Çehov’un eserlerini tanımış ve ondan etkilenmiştir. Türk edebiyatında Çehov tarzı öykünün ilk ve en önemli temsilcisi olan Esendal’ın edebî kişiliğinin bir diğer yönü ise romancılığıdır ve Miras, Vassaf Bey ve Ayaşlı ile Kiracıları adlarını taşıyan üç roman kaleme almıştır. Esendal bunlardan yalnız Ayaşlı ile Kiracıları’nı sağlığında kitaplaştırabilmiştir. Diğer iki romanı sonraki yıllarda kitap halinde yayımlanmıştır. Esendal bu eserde 1930’lu yılların Ankara’sında belirli bir mekânda yolları kesişen toplumun çeşitli kesimlerine mensup kişilerin arasındaki ilişkileri ve bu bağlamda gelişen olayları anlatarak, onların yeni siyasî ve toplumsal düzene intibakta yaşadıkları sancıları ve buldukları çıkış yollarını dikkatlere sunmuştur. Ayaşlı ile Kiracıları romanı, gerek mekân, gerek kişiler ve gerekse tematik yönden, Sovyet edebiyatının ve Toplumcu Gerçekçi edebiyatın en önemli yazarlarından biri ve kuramcısı olan Maksim Gorki’nin, yine belirli bir mekânda bir araya gelen çeşitli kesimlere mensup kişiler üzerinden Rus toplumunun değişim sancılarını ele aldığı ve Küçük Burjuvalar adıyla dilimize çevrilen oyunuyla benzerlikler taşımaktadır. Bu da ister istemez Gorki’nin Küçük Burjuvalar adlı oyununun Esendal’ın Ayaşlı ile Kiracıları adlı romanı üzerinde tesiri olduğu görüşünü doğurmaktadır. İki eserin karşılaştırmalı bir şekilde ele alındığı bu makalede, Rus edebiyatını yakından tanıyan Esendal’ın bu edebiyattan etkilenmesinin yalnızca Çehov ile sınırlı olmadığı, Küçük Burjuvalar adlı oyunu dolayısıyla Gorki’nin de tesirinde kaldığı gösterilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İki Dillilik Teorilerinin Sözlüklere Uyarlanması - İki Dilli Japonca Sözlük Örneğinde -</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18861</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18861</guid>
      <author>Ali Aycan KOLUKISA</author>
      <description>Sözlükler daima iyi birer kaynakça olmuştur. Yeni bir dili öğrenirken bu kaynakçaların varlığı, ya da eğer uygun bir kaynakça mevcut değilse yokluğu çok daha ön plana çıkmaktadır. Neredeyse yazının keşfi kadar eski olan sözlükler, özellikle dil eğitiminin vazgeçilmez kaynakları olarak günümüze değin varlığını sürdürmüşlerdir. Yabancı dil öğrenimi denildiğinde ise akla ilk olarak iki dilli sözlüklerin geldiği söylenebilir. Öte yanda iki dilli sözlüklerin yeni bir dil (ikinci bir dil) öğrenilmeye başlanıldığında kullanıcısı için vazgeçilmez birer kaynakça olduğunu söylemek mümkün olsa da, bu dili öğrenen bireylerin yabancı dil seviyelerinde artış meydana geldikçe gitgide hedef dilde yazılmış tek dilli sözlüklerin tercih edilir hale geldiği görülür. Bir süre sonra ise o dili ana dil olarak kullanan bireylere yönelik hazırlanan hedef dilde yazılmış bu tek dilli sözlüklerin, bireyler tarafından en çok tercih edilen kaynakçalar haline dönüştüğü ve ne yazık ki iki dilli sözlüklerin bir yana bırakıldığı gözlemlenir. Bu durum Japoncayı yabancı bir dil olarak öğrenen bireyler için de farklı değildir. Bu noktada, yabancı dil eğitiminin vazgeçilmez araç gereçlerinden olan iki dilli sözlüklerin ilk başlarda kullanıcılar tarafından en çok tercih edilen kaynakçalar olduğunu söylemek mümkün iken, her ne sebeple bu özelliklerini yitirerek yerlerini hedef dilde yazılmış tek dilli sözlüklere bıraktığını düşünmekte fayda vardır. Bu çalışmada iki dilli sözlüklerde görülen bu problemlerin kökenine inilerek, esas sorunun ne olduğu konusu tartışılmış ve günümüz iki dilli sözlüklerinde kullanılan Tek Anlamlı Eşleştirme Metodu (Monosemic Method)’ nun bu sözlüklerde yer alan tek ve çok anlamlı sözcüklerin tamamına aynı şekilde uygulanmakta olduğu gözler önüne serilmiştir. Yapılan mevcut hatalı eşleştirmeler neticesinde, günümüz iki dilli sözlüklerinde Kavramsal Sapmalar başta olmak üzere kullanıcı açısından özellikle hedef dildeki yeni bir sözcüğü öğrenme konusunda kavramsal boyutta pek çok sıkıntının yaşandığı da tespit edilmiştir. Sonuç olarak, iki dilli sözlüklerde görülen bu sıkıntıların giderilmesi amacıyla Weinrich (1953)’ten Pavlenko (2009)’a kadar olan iki dillilik teorileri incelenerek bu teorilerin iki dilli sözlüklere modifikasyonu sağlanmış ve Çok Anlamlı Eşleştirme Metodu (Polysemic Method) olarak adlandırdığımız yeni bir metod elde edilmiştir. İki dilli sözlüklerde eşdeğerliklerin yazımı sırasından kavramsal seviyede meydana gelen bu sıkıntılarının giderilebilmesinin ise, ancak yukarıda bahsi geçen Tek ve Çok Anlamlı Eşleştirme Metodlarının sözlüklerde ele alınan sözcüklerin çok anlamlığa sahip olup olmama durumuna göre ayrımının yapılarak uyarlanmasıyla mümkün hale gelebilmektedir. Öte yandan, sözlüklerde ele alınan kelimeler ile bunların insan zihnindeki imgeleri olduğu düşünülen kavramlar arasındaki ilişkinin de irdelendiği bu çalışmanın kavram ile sözcük arasındaki bağıntıyı çok anlamlı sözcüklerde ilk kez modelleyerek ortaya koyan bir çalışma olduğundan da söz etmemiz gerekir. Kavramsal seviyede meydana gelen uyuşmazlıkların iki dilli sözlüklere ne şekilde yansıtılması gerektiğini ele alan bu çalışmanın, gelecekte basılacak olan iki dilli sözlüklerin metodolojik gelişimlerine katkıda bulunarak yabancı bir dili öğrenen bireylerin ileri seviyelere geldiklerinde dahi tercih edebilecekleri Yeni Nesil İki Dilli Sözlüklerin oluşturulmasında önemli bir rol oynayacağı ümit edilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Orhan Pamuk’unkafamda Bir Tuhaflık Romanında Postmodern Bir Flâneur: Mevlut</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18422</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18422</guid>
      <author>Ferhat KORKMAZ</author>
      <description>Türk roman yazarları arasında Nobel ödülü almayı başarmış olan tek yazar olan Orhan Pamuk gerek yerli gerekse de yabancı okur ve eleştirmenlerin dikkatini çekmeye devam eden üretken bir sanatçı profili çizer. Kafamda Bir Tuhaflık işte bu üretkenliğin sonucunda hazırlanan ve 2014 yılında Yapı Kredi Yayınları arasında çıkan son romanıdır. Romanda Konya-Beyşehirli olan ve Anadolu’dan İstanbul’a göç etmiş olan Mevlut’un aşkı, evliliği ve İstanbul’daki yaşamı konu edinilmektedir. 1969’dan itibaren İstanbul sokaklarında seyyar satıcılık yapan Mevlut, çoğunlukla boza satarak geçimini sağlamaktadır. Romancının özel olarak tasarladığı bu karakter kentte yaşanan ekonomik, mimari, sosyal ve siyasal değişim ve dönüşümlerin anlatılması için araçsallaştırılır. Mevlut ve içinde bulunduğu ilişkiler ağı sayesinde İstanbul’un 1969’dan 2012 yılına kadar olan panoraması çıkartılır. Walter Benjamin’in “Kapitalizmin Yükseliş Çağında Lirik Bir Şair” adlı çalışmasında Charles Baudelaire için “flâneur” yakıştırması yapılır. Flâneur, aylak aylak gezen hüzünlü aydının anlatmı için kullanılan bir kavramdır. Orhan Pamuk’un post-modernitesi, seyyar satıyı kentin kalbine bir flâneur olarak yerleştirmesine olanak tanır. Çalışmamızda ‘flâneur’ kavramı üzerinde durularak Kafamda Bir Tuhaflık romanında Mevlut karakterinin bu tiple olan benzerlik ve farklılıkları ele alınacaktır. Çalışmamızın amacı, Orhan Pamuk’un kent ve kent imgesini Kafamda Bir Tuhaflık romanında nasıl ele aldığına ilişkin çözümlemeler yapmak; roman kahramanı ile Walter Benjamin’in öne sürdüğü ‘flâneur’ kavramı arasında karşılaştırmalar yapmaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sûfî Allahyâr’da Tasavvufî Tenkit</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18678</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18678</guid>
      <author>Abid Nazar MAHDUM</author>
      <description>Manevî bir ilim, başka bir deyişle bir gönül ilmi olan tasavvufun kaynağı peygamberimiz ise de sahâbîler döneminde “tasavvuf” veya “sûfî” gibi kavramlar görülmez. Tâbi’n döneminde ise İslâmiyete uymakta ve güzel ahlakta öne çıkan bir zümre tebârüz eder. Bunlar, diğer insanlardan “ubbâd” ve “zühhâd” ismiyle ayrılmaya başlamışlardır. Daha sonra ortaya çıkan Mutazile fırkası mensupları da kendilerini bu isimle tanımlamaya başlayınca, gerçek âbid ve zâhitleri bunlardan ayırmak için “sûfiyye” isminin kullanılmaya başlandığını görüyoruz. Daha sonraki zamanlarda sûfî veya mutasavvıf olarak görünen bazı kimselerin ulemânın tasvip etmediği bazı hâl ve davranışlar sergilemesi, bu yönde sözler söylemesi tenkit edilmelerine sebep olmuştur. Bazı âlimler liyakatsiz ve sahte sûfîleri ilmî deliller ile tenkit etmişlerdir. Aynı zamanda mutasavvıf olan âlimler de böyle sahte sûfîleri eleştirmişlerdir. Bazen de yüksek irfan sahibi büyük mutasavvıflar bazı sûfîlerin anlaşılmayan sözlerini izah etmişlerdir. Sûfî Allahyâr, on yedinci asırda Orta Asya’da yetişen çok önemli bir mutasvvıf şairdir. Çağatay Türkçesi ve Farsça şiirler yazan Sûfî Allahyâr, genelde nasihat veren, güzel ahlak ve gerekli dinî bilgileri anlatan eserler kaleme almıştır. Yazdığı eserler çok geniş bir coğrafyada etkili olmuş, günümüze kadar okunagelmiştir. Nakşibendî ve Müceddidî olan şair, her müslüman gibi tasavvuf ehli kimselerin de öncelikle dinin emir ve yasaklarına uyması gerektiğini, rüyalara, hâllere, vecdlere, keşiflere itibar etmemesi gerektiğini söyler. Bu tür durumlar hasıl olsa da bunları gizli tutmak gerektiğini ifade eder. Bir kimsede olağanüstü hâllerin görülmesinin de o kimsenin Allah dostu olduğunu göstermeye yetmeyeceğini, bunun İslamiyete uymak şartıyla kıymeti olacağını bildirir. Sûfî Allahyâr, çevresinde gördüğü, mutasavvıf geçinen kimseleri bu ölçülere göre tenkit etmekte, bu ölçülere uymayanları yermektedir. Bu çalışmada şairin farklı eserlerinde yaptığı böyle tenkitler incelenerek onun tasavvufî çehresi daha berrak şekilde ortaya konmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Terim, Bilim ve Dil Bilimi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18858</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18858</guid>
      <author>Nizomiddin MAHMUDOV</author>
      <description>Dil, dünyayı bilimsel anlamanın, ilmi gaye ve kuralları kayda geçirmenin esas vasıtasıdır. İşte bunun için de belli bir bilim dalının gelişim evrelerini mezkûr bilimin oluşturulduğu doğal dilin gelişmesinden ayrı bir halde düşünülemez. Herhangi bir bilim dalını öğrenmek ve o fenle ilgili geniş bilgiye sahip olabilmak için onun alfabesinden, yani terminolojisinden haberdar olmak gerekir. Biliyoruz ki, bilimin genel kavramları doğrudan terimlerle açıklanır. Terimlerin herhangi bilim dilinin temelini oluşturduğu ile ilgili kural günümüzde aksiyom haline gelmiştir. İşte bu yüzden araştırmacılar haklı olarak fen dili sorununu terimbilimsel sorun olarak ele alınmalı, diye vurgularlar. Ne yazık ki, çağdaş Özbek dil biliminde ya da diğer halkların dil biliminde hatta “terim” kavramının bile tek ve geçerli açıklaması yapılmamıştır. Terminoloji sorunlarıyla ilgili dünya dil biliminde sayısız araştırmalar yapılmıştır. Buna rağmen hala “terim”in yirmiden fazla açıklaması bilimsel kullanımda mevcuttur. Bu açıklamalar ne derece farklı olsa bile onların temelinde “özel kavrama ad olan dil birimi” biçimindeki izah cümle yer alır. İşte bu cümle diğer açıklamaların tamamını bir araya getirir. Lengüistik edebiyatlarda tüm bilimlerdeki terimlere konulan talepler, terimlerin genel zaruri belirtileri sayılır. Terimlerin kısa, belirgin, tek anlamlı, tek şekilli olması hakkındaki taleplerin önemli olduğu günümüz araştırmacıları tarafından da sürekli tekit edilir. Birçok araştırmacının fikrine göre bilim dili her zaman terim ve anlam arasındaki sıkı ilişkinin kararlı olmasına bağlıdır. Makalede terim, bilim ve dil bilimi arasındaki ilişki ve terim sorunları ela alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Lengüa-Folkloristiği Üzerine Düşünceler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18958</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18958</guid>
      <author>Kamil Veli NERİMANOĞLU</author>
      <description>Dil, sadece söylemek istediklerimizi aktarmakla kalmayıp, aynı zamanda kim olduğumuz ve nereden geldiğimiz konusunda bize bilgi verir. Folklor ile dil arasındaki ilişki aranırken günlük dil, kültür dili, ilim dili ve medeniyet dili gibi kavramlar düşünülmüştür. Folklorun işlevlerinden birisi, bireylerin toplumda kabul edilmiş kültürel değerlere uyumunu sağlamasıdır. Folklor dili nedir sorusunu cevaplandırmak için bir sıra meselelere açıklık getirmek gerekmektedir. Anlatılarda, diyalog ve formüllerde, tekrar biçimlerinde poetik sıralanma örneklerinde, psikolojik paralelizm numunelerinde biz folklor dilinin edebi- estetik değerliliğini açık şekilde görmekteyiz. Folklor ve dil yüzyıllarca toplumun haberciliğini üstlenmiş, ezgiyle desteklenmiş şekil ve tür özellikleriyle de günümüze taşınmıştır. Folklor dili veya sözlü Halk Edebiyatı, edebi dili yazıya almaya kadar ki edebi dilin, başka bir deyişle; seçilmiş dilin, normlaşma sürecine girmiş dilin ta kendisidir. Bu anlamda yazılı edebi dilin iki temeli vardır: 1. Sözlü edebi dil veya folklor dili, 2. Canlı konuşma dili. Maalesef Türkiye’deki dilbilgisi çalışmalarında folklor dili derin ve kapsamlı araştırmaların objesi olmamıştır. Avrupa ve Rus dil biliminde ise folklor dilini irdeleyen, inceleyen değerli araştırmalar yapılmıştır. Türkiye’de halk bilimi ve halk edebiyatı çalışmalarında dil meseleleri zaman zaman konu olmuş ve değerli dil incelemeleri, tespitleri yapıldığı görülmüştür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Önceden-Belirlenmiş Kategoriler Yoktur – Dilin Betimlenmesi ve Tipoloji İçin Sonuçları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18840</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18840</guid>
      <author>Eser ÖRDEM</author>
      <description>Dilbilgisinin yapısal kategorileri (klitik, ek, birleşik sözcük, sıfat, zamir, yönelme durumu, özne, edilgen, çift ünlü, koronal) dilbilimciler ve dil edinimi esnasında çocuklar tarafından varsayılmak zorundadır. Bu kategoriler yalnızca önceden belirlenmiş bir listeden seçilmek zorunda kalınsaydı, bu daha kolay bir iş olurdu. Bununla birlikte, böyle bir listenin varsayılabilmesine yönelik olarak sunulan öneriler hala ağırlıklı olarak Latince ve İngilizce dil bilgisel geleneğe bağlıdır. Böylece, betimleyici dilbilimcilerin, bütün dillerle ilgili olarak Boas’ın özel dile özgü kategorileri var sayma yaklaşımını benimsemekten başka seçeneği yoktur. Kuramcılar buna karşı sık sık direnirler, fakat karşılaştırmalı dilbilim çalışmaları, oldukça sınırlı bir durumdaki olası doğuştan kategoriler üzerinde birleşmemektedir. Tersine, nerdeyse yeni betimlenmiş her dil, var olan taksonomilere nerdeyse hiç uymayan bazı yeni ‘çılgın’ kategoriler sunar. Önceden belirlenmiş kategoriler için geçerli kanıt olmamasına rağmen, dilbilimciler hala, Tagalog dilindeki ang- öbeği bir özne mi yoksa konu mudur, Almancadaki er bir zamir mi yoksa bir belirleyici midir, Mandarin Çincesindeki mülkiyet kelimeleri sıfat mı yoksa fiil midir veya Romencedeki belirli artikel bir klitik mi yoksa son ek midir, gibi kategori tartışmalarıyla sık sık uğraşırlar. Dil betimlemesi için önceden belirlenmiş kategorilerin olmaması, bu tür soruların anlamsız olduğunu göstermektedir. Dilbilimcinin işi, gözlemlenen kategorileri şu anda kullanılan popüler kategorilerin içine uygun bir biçimde koymak yerine, olguları olabildiğince ayrıntılı bir biçimde betimlemektir. Tipoloji için önceden belirlenmiş kategorilerin olmaması, karşılaştırmanın kategori temelli değil substans temelli olması gerektiği sonucunu da doğurur. Çünkü kategorilerin tersine substans evrenseldir. Bu anlamda, bu substans görüşü yaygın bir biçimde kullanılan terminoloji (isim-tamlayan dizilimi, fiil-nesne dizilimi vs.) ile dolaylı olarak kabul edilmesine rağmen, Greenbergçi yaklaşımda açıkça tanınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tarih Manzumelerine Göre Kavala, Rodos, Trabzon, Erzurum, Bursa Ve Resmo’da xıx. Yüzyıla Ait Bazı Eğitim Kurumları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18872</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18872</guid>
      <author>Özge ÖZTEKİN</author>
      <description>Klasik Türk edebiyatında şair</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rus Gezgin E.Ragozina’nın Hatıralarında Türkiye ve Türkler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18696</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18696</guid>
      <author>İlsever RAMİ</author>
      <description>Çok eski zamanlara dayanan Türkiye-Rusya ilişkileri, Rusya’da Türkiye ve Türklere yönelik yoğun bir ilgi uyandırmıştır. Türkiye ve bu topraklarda yaşayan halklar sürekli olarak Rus siyasi ve edebi çevrelerinin ilgisini çekmiştir. Bu bağlamda Rus Edebiyatında çeşitli seyahatnameler, diplomatik raporlar, mektuplar ve edebi eserler ortaya çıkmıştır. İlginin artışı aynı zamanda Rusya’nın Batı ve Doğu’yu birleştiren coğrafi konumu, ekonomik durumu, Rusya’nın iç ve dış politik tutumu ve yaklaşımlarıyla da ilgilidir. Özellikle de XIX. yüzyılda Rus yayınlarında Türkiye ile ilgili çok sayıda yazı ortaya çıkmaya başlar. Bu makalede Türkiye’yi 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı öncesi ziyaret eden E.Ragozina tarafından yazılan “1877-1878 Savaşı Öncesi Türkiye’deki Bir Rus Kızının Hatıra Defterinden” adlı eserden bahsedilmektedir. Günlük şeklinde yazılan bu eser, Osmanlı ve bu topraklarda yaşayan halklar ile onların günlük yaşam tarzları, örf adetleri; tarihi olaylar ve önemli şahıslar hakkında ilginç bilgiler içermektedir. Yazar, Türk toplumunun siyasi yaşamında önemli rol oynayan ve kalıcı izler bırakan Vali Kamil Paşa ve Vezir-i Azam Mithat Paşa gibi o dönemin ünlü şahsiyetlerini Rus okurlarla tanıştırmaktadır. Eser, yıllardır Rus toplumuna düşman ve karşı taraf olarak anlatılagelen Türkiye’yi yepyeni bir tarzda sunmayı başarmıştır. Yazar sadece yaşanan olayları anlatmakla kalmaz, aynı zamanda o dönemin tarihi vakalarını ve ruhunu da tam olarak gözler önüne sere</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gazzizâde Abdüllatif Efendi’nin Hulâsatü’l-Vefeyât’ında Bursa Yer Adları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18867</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18867</guid>
      <author>Ayşe Nur SIR</author>
      <description>Bursa, Osmanlıların fethinden önce hisar içine sıkışmış yedi mahalleden oluşan bir şehirken fetih sonrasındaki iki asırlık bir zaman dilimi içinde yüz kırk yedi mahalleden oluşan bir şehir hâline gelmiştir. İskân politikasının uygulanmasıyla birlikte Bursa, Türkmenlerin yerleşimine açılmıştır. Bu bağlamda şehirde yeni mahalleler, semtler, köyler ve kasabalar kurulmuş; halkın ortak olarak kullanabileceği cami, çeşme, mektep, köprü vb. çeşitli yapılar inşa edilmiş; yeni yerleşim yerlerine Türkçe adlar verilmiş; eski yerleşim yerlerinin adları da yerlileştirilmiştir. Siyasî, iktisadî ya da toplumsal sebeplere bağlı olarak zamanla bu yerlere verilen adlardan bazıları değişse de pek çoğu aynı kalmış ve millî kimliğini günümüze kadar taşımıştır. Bursa’nın tarihî ve kültürel gelişimi ile ilgili bu bilgileri; tarihî kayıtlardan, siyasî yazışmalardan, ticarî anlaşmalardan ya da edebî eserlerden elde etmek mümkündür. Her biri bir tarihî belge niteliğinde olan bu kaynaklardan biri, Gazzizâde Abdüllatif Efendi’nin Hulâsatü’l-Vefeyât adlı eseridir. Hulâsatü’l-Vefeyât, Bursa şehri ile ilgili bir vefeyât-nâme örneği olması dolayısıyla Bursa ve çevresiyle ilgili köy, kasaba, semt, mahalle, sokak gibi yerleşim yerleri ile dağ, tepe, ova, göl, ırmak gibi tabiî yerlere ait çok sayıda yer adını içerir. Bu adların tespiti, bugün unutulan pek çok yer adının ortaya çıkmasına yardımcı olabileceği gibi bunların fonetik ve morfolojik bakımından incelenmesi de Türk dili tarihine katkı sağlayacaktır. Bu çalışmada, Gazzîzade Abdüllatif Efendi’nin Hulâsatü’l-Vefeyât adlı eserindeki yer adları incelenmiştir. Bu hususla ilgili olarak Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi 2257 numarada kayıtlı müellif nüshası dikkate alınmıştır. Önce eser hakkında bilgi verilmiş sonra eserdeki yer adları tespit edilmiş, bunlar kullanım özelliklerine bağlı olarak sınıflandırılmış, tablolar şeklinde sunulmuş, elde edilen veriler sayısal olarak değerlendirilmiştir. Çalışma sırasında metinde yer alan adlardan bazılarının günümüzde kullanılan aynı yer adına karşılık geldiği halde farklı şekillerde kullanıldığı tespit edilmiştir. Sözgelişi, Bursa şehri için Amuriyye, Bulunursa, Burusa, Şam-ı ‘Acem adları; Fenari Mahallesi için Fenarí, Monla Fenarí Magallesi adları; Uludağ için Cebel-i Keşíş, Cebel-i Ruhban adları vb. Bu adlar; metindeki farklı şekilleri ve kullanım sayısı ile birlikte tabloda belirtilmiş ancak her şekli sayısal değere dâhil edilmemiş, sadece günümüzde karşıladığı yer dikkate alınarak sayısal değerlendirmeye tabi tutulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçedeki Adlaştırıcıların Sınıflandırılması ve Sözdizimsel Çözümlemesi: Minimalist bir Yaklaşım</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18910</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18910</guid>
      <author>Emrullah ŞEKER</author>
      <description>Bu çalışmanın amacı Türkçedeki Ad fiil, Sıfat fiil ve Zarf fiillerin biçimbilimsel ve sözdizimsel çözümlemesine Minimalist Program çerçevesinde çözüm önerileri getirmektir. Bu adcıl özelliklere sahip olan zaman-çekimsiz fiil biçimlerinin sözdizimsel çözümlemeleri her zaman oldukça tartışmalı olmuştur. Bunların ad öbeği (AÖ), belirleyici öbeği (BÖ), çekimsiz zaman öbeği (ZAMÖ), çekim öbeği (ÇEKÖ), sözlükçede türetme ekleriyle türetilen eylemlerin öbek başı olduğu eylem öbekleri (EÖ) veya adlaştırıcı öbeği (ADÖ) v.b. olduklarını iddia eden farklı çalışmalar bulunmaktadır. Ayrıca, aynı biçimbirimlerin aynı dilde farklı kategoriler altında farklı işlevlerde bulunması da bu adcıl özellik taşıyan biçimbirimsel öbek kurucuların sınıflandırılmasında tartışmalı görüşlerin ortaya atılmasına sebep olmuştur. Bu bağlamda, tümce içerisinde fiillerin özne, tümleç, eklenti (zarf) veya niteleyici (sıfat) olarak kullanılmasını sağlayan, adcıl özelliklere sahip öbekler kuran ve işlevsel bir kategori oluşturan biçimbirimler Minimalist Program çerçevesinde incelenmiş, sorgulanmış ve sınıflandırılmıştır. Öncelikle, Türkçedeki çekim ve türetme eklerinin biçimbilimsel ve sözdizimsel özellikleri adcıl özellik taşıyan işlevsel bir kategoriyi oluşturan biçimbirimlerle türetme ekleri arasında bir ayrım yapmak için karşılaştırılmış ve karşıtlaştırılmıştır. Daha sonra, zaman, Genişletilmiş Yansıtma İlkesi (GYİ) ve uyum gibi dilbilgisel özellikleri belirten biçimbilimsel özellikler temel alınarak, adcıl özelliklere sahip tüm biçimbirimler ‘adlaştırıcılar’, ‘türetme ekleri’ ve ‘çekimsiz zaman öbeği’ kurucuları arasındaki ayrımı açıkça ortaya koyacak şekilde ‘adlaştırıcılar’ ve ‘çekimsiz zaman öbeği’ kurucuları olarak kategorize edilmiştir. Son olarak, bu öbekleri sözlüksel bir fiilin başını çektiği bir EÖ veya sözlükçede türetilen bir AÖ olarak kabul etmek yerine, bu çalışma adlaştırıcıları adlaştırıcı (AD) olarak kategorize etmekte ve bu adlaştırıcıların baş konumunda olduğu öbek yapılar için ADÖ çözümlemesi önermektedir. Bu çalışma ayrıca geleneksel betimleyici ve kuralcı Türkçe dilbilgisinde tanımlanan çekimsel biçimbirimlerin ED kavramlarıyla sınıflandırılmasına katkı sağlamaktadır. Sonuç olarak, bu alanda adlaştırıcıların sınıflandırılmasıyla ilgili olarak öne sürülen tartışmalı görüşler dikkate alındığında, bu çalışma sadece Türkçe biçimbilgisi içerisinde yer alan bu yapıların sözdizimsel çözümlemesi için değil, ayrıca adcıl özellik taşıyan biçimbirimlerin sınıflandırılması için de önemli öneriler sunmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Haldun Taner’in Şeytan Tüyü Öyküsünde; Öznenin, Öteki’nin Arzusunu Arzulama Edimi Ve/Veya Öteki Tarafından Kabul Edilme İsteği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18711</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18711</guid>
      <author>Cafer ŞEN</author>
      <description>Bu makalede, Haldun Taner’in Şeytan Tüyü adlı öyküsünün kahramanı olan Ökkeş Topalmusagil’in içine doğduğu ve aynı zamanda çıkmadığı, çıkmakta zorluk çektiği aile, yerel ve organik cemaat gibi tikel hayat formlarını aşıp özerk bir birey olarak kendini bir ulusa kaydedişin gelişim evreleri çözümlenmeye çalışılacaktır. Olayın geri plana itilerek daha çok durumların anlatım ve gösterimine dayanan öyküde, Ökkeş-Almanlar diyalogu, Hegel’in Köle-Efendi diyalektiği, Lacan’ın Ben-Öteki ilişkisi ve Zizek’in Hegel’den aktardığı Birincil ve İkincil Özdeşleşme bağlamlarında ele alınacaktır. Haldun Taner, 1935-38 yılları arasında Almanya, 1950”li yıllarda ise Avusturya’da eğitim ve iş alanlarındaki uğraşlarında edindiği Alman imgesini birçok öyküsünde olduğu gibi Şeytan Tüyü’nde de tematik olarak işlemeye çalışır. Bir mektup tarzında kaleme alınan öyküde başlıca kurmaca mekânlar Berlin’in çeşitli semtleridir. Öyküde, olayların geçtiği zaman açıkça belirtilmese de olaylar yaklaşık olarak bir buçuk-iki senelik bir zaman diliminde gerçekleşir. Öykünün kahramanı Ökkeş Topalmusagil, Berlin’e kaçak gider, çalışacak bir iş bulamaz, kendi zekâsı ve çabasıyla bir iş kurar/edinir. Ayı kostümü giyerek Berlin’in çeşitli eğlence merkezlerini gezer. Bu mekânlara gelenlerle fotoğraf çektirir. Böylece geçimini sağlarken aynı zamanda Alman halkının birçok kesimiyle yüz yüze gelir. Bu nedenle Haldun Taner’in Şeytan Tüyü hikâyesinde, Almanya ve Almanlar, buraya kaçak gitmiş bir Türk işçisinin algı ve gözlemleriyle verilir. Birinci tekil kişi-ben anlatımıyla kaleme alınan bu öykü bir Alman ve Almanya imgesi de sunar. Almanlarla yakın ilişkiler kuran Ökkeş Topalmusagil ile Almanlar arasında bu ilişki, Hegel’in dünya düşüncesine bir sistem olarak sunduğu Efendi-Köle diyalektiğine göre işler. Ökkeş, Almanlar karşısında kendini bir Köle gibi konumlandırarak Almanları Efendi düzeyinde algılar. Bu şekilde gelişen ilişkiler ağında artık Köle-Efendi diyalektiğindeki gibi Ökkeş’in bütün arzusu Almanlar tarafından kabullenmek, onlar tarafından arzulanmak olur. Bu nedenle ilerleyen ve mutlak olmasa da bir tatmin elde eden Ökkeş olur. Çünkü Ökkeş, kendinin onayladığı bir üst bilinç Almanlar tarafından zamanla kabul edilir, arzulanır. Almanlar ise kendinden aşağı alt bir alt bilinc saydığı Ökkeş’in tarafından onaylanıp kabul edildiğinden tatminsiz görünür. Ökkeş eksikliğini kapatmak, Almanların bilincine sahip olmak için sürekli bir varolma çabasına girerken Almanlar sadece Ökkeş’in temsili olduğu yabancıların çalışması sonucu elde ettiklerini tüketme çabası içindedir. Bu nedenle Almanların/ Efendinin varlığının koşullarlından biri de Ökkeş’in temsil olduğu yabancılar/ Köleler olur. Bu sadece üretim-tüketim ilişkisinde değil, düşünsel anlamda da Almanlar, ancak Ökkeş ve yabancılar/ Köleler tarafından tanındığında Efendilik konumunu elde eder. Şeytan Tüyü’nde Ökkeş ile Almanlar arasında dışsal ilişkiler ağı, Hegel’in Köle-Efendi diyalektiğine göre işlerken, içsel yönelim ise Lacan’ın psikanaliz kuramındaki Ben-Öteki ilişkisi çerçevesinde gelişir. Öykünün kahramanı Ökkeş, Öteki konumuna yerleştirdiği Almanlar tarafından arzulanmayı arzular. Bunu başardığı takdirde narsistik duyum ve algıların hâkim olduğu İmgesel alandan çıkıp Simgesel alanda yer bulacaktır. Bu nedenle Ökkeş’in var ve değerli oluşu ancak Öteki konumuna yerleştirdiği Almanlar tarafından tanınmasıyla mümkündür. Öyküde Ökkeş’in Almanların arzusuna ulaşmak için çabaları çok net şekilde ortaya konur. Şeytan Tüyü’nün kahramanı Ökkeş’in kendini tanıma ve tanımlama çabası yine Almanlarla tanışıklığı sonucu ortaya çıkar. Almanları, Öteki olarak konumlandıran Ökkeş, kendi değer ve anlamlarını Ötekinin karşısına koyarak içselleştirir. Böylelikle Ökkeş, Zizek’in, Hegel’den alıp ayrıntılarıyla ortaya koyduğu Birincil özdeşleşmeden İkincil özdeşleşmeye geçer. Öteki/ Almanlar sayesinde öncelikli olarak içinde doğduğu aile, organik ve hiyerarşik yerel cemaati veya grubu aşıp öznel ve özerk bir birey olarak kendini, b</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Divan Neşirlerinde Edebî Tenkit</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18721</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18721</guid>
      <author>Yasin ŞEN</author>
      <description>İbnülemin Mahmut Kemal İnal, yakın dönem edebiyat tarihçiliğimizin ilginç isimlerinden birisidir. Onun edebiyat ve tarih sahalarında yayınladığı bazı eserler, özellikle tenkit bakımından dikkati çeker. O bu eserlerinde gelenekli tenkit anlayışı ile modern tenkit anlayışını sentezleyen kendine has bir eleştiri metodu ile hareket etmiştir. Hem geleneksel hem de modern tenkit anlayışlarının arasında olduğunu düşündüğümüz eleştirileri, ona devrin edebiyat tarihçileri arasında özel bir yer ayırmayı gerektirmiş ve edebiyat tarihçilerinden bazıları onun bu özelliğine dikkat çekmişlerdir. Onun tenkitlerinden izlediği kendine has yöntem, Âsâr-ı Müfîde Kütüphanesi bünyesinde yayınlanan</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Er Soltonoy Destanındaki Kadın Kahramanlar Üzerine Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18779</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18779</guid>
      <author>Serdar ŞİMŞEK</author>
      <description>Türk destancılık geleneği içinde mühim bir yer işgal eden Kırgız Türklerinin destancı¬lık geleneği, mütekâmil seviyeye erişmiş ve zengin ürünler vermiş bir sözlü kültür geleneği¬dir. Dünya kültür hazinesine Manas destanı gibi muazzam hacimdeki bir epik anla¬tıyı kazandıran bu sözlü kültür geleneğinde Manas destanının yanı sıra birçok epik anlatı mevcuttur. Fakat Kırgız destan araştırmalarında daha ziyade Manas des¬tanı merkezli çalışmaların yapılması, diğer epik anlatılar ile alakalı çalışmaların sayı¬sını etkilemiştir. Yeterince araştırma yapılmayan veya ihmal edilen epik anlatılardan biri de Er Soltonoy destanıdır. Er Soltonoy destanı, Kırgız-Kalmuk savaşlarını konu edi¬nen tarihi dönem Kırgız destanlarındandır. Toplumsal hayatın ve bilhassa aile kurumunun kurucu üyelerinden olan ve bir sosyal varlık olarak nitelendirilen kadınların sosyal hayatta cinsiyet temelli iş bölümü neticesinde üstlendikleri roller, cemiyet içerisindeki işlevleri, toplum ve karşı cins karşısındaki konumunun belirlenmesinde sözlü kültür ürünleri bize değerli malzemeler sunmaktadır. Bu bakımdan destanlarda yer alan kadın kahramanlar üzerinde ulaşacağımız hüküm ve tespitler, toplumun kadına dair bakış açısını ve sosyal ve kültürel zemindeki algıyı tespit edebilmemize imkân sağlar Bu makalede Er Soltonoy destanındaki ka¬dın kahramanların destandaki sosyal mevkileri ve işlevleri esas alınarak incelen¬meye tabi tutulmuştur. Yapılan tespit ve değerlendirmelerin neticesinnde Türk destancı¬lık geleneğinin müşterek hususiyetlerinden olan kadın kahramanların tipolojik özellikleri¬nin Er Soltonoy destanında da yer alıp almadığı üzerinde durulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Elazığ Halk Kültüründe Doğum Adetleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18680</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18680</guid>
      <author>Eda TANYILDIZI</author>
      <description>Sosyal bir varlık olan insan, toplum içinde yaşarken birtakım kurallar zinciriyle karşılaşır. Toplumun kimliğini belirleyen, bireyin toplumdaki ilişkilerini, yaşam biçimini düzenleyen bu kurallar, kişiler tarafından zamanla özümsenir ve genel davranış haline gelir. Geniş bir zaman diliminde içselleşen bu tutumlar halk kültüründe âdetleri oluşturur. Geleneksel kültüre sahip kentlerden olan Elazığ’da bu kuralların sıkı bir şekilde toplumda uygulandığı görülmektedir. Kültürün devamlılığını sağlayan bu davranışlar yörede doğum çevresinde de kendini göstermiş, zamana ve mekâna göre yeniden şekillenerek kültürün gelecek nesillere aktarılmasında köprü görevini üstlenmiştir. Geçiş dönemlerinin ilki olan doğum, geleneksel Türk kültüründe önemli ve sevindirici bir olay olarak kabul edilir. Doğum, soyun, ailenin nüfusunu ve nüfuzunu artırması, sağlamlaştırması nedeniyle Türk toplumu tarafından büyük önem verilen ve etrafında birçok ritüelin eşlik ettiği bir süreç olarak algılanır. Elazığ halk kültüründe, kadının saygınlığını, toplumdaki yerini bir aşama daha ileri atan doğumun çevresinde, geçmiş kültür ve yaşantıların etkisiyle birtakım âdetlerin ve inançların uygulandığı görülmektedir. Geleneğimizde soyun devamlılığına verilen önem, doğum kültürü etrafında şekillenir. Ailenin soyu yürütmesinden ve çocuğun ocağı tüttürmesinden dolayı doğum olayı, toplumca kutsal sayılarak aile olmanın temel prensibi olarak görülmüştür. Elazığ halk kültüründe önemli bir dönem arz eden, geçiş dönemlerinin birinci evresi olan doğumun çevresinde oluşan âdetleri ve bu uygulamaların çeşitli kültürlerin etkisiyle günümüze gelmiş biçimini, yaptığımız derlemeler ışığında tarihsel bağ ve örneklerle ilişkilendirilerek doğum öncesi, doğum sırası ve doğum sonrası olmak üzere üç bölümde incelemeye çalışacağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çukurova’da Bilmece Sorma Geleneği (Adana-Osmaniye)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18738</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18738</guid>
      <author>Gülsüm TARÇIN</author>
      <description>Her milletin kendine özgü bir kültürü vardır. Halk kültürü bu özgün kimlikte önemli bir yere sahiptir. Sözlü ürünler ise halk kültürü içerisinde geçmişten günümüze varlığını sürdüren anonim ürünlerdir ve ne zaman ortaya çıktığı, ilk kim tarafından söylendiği bilinmemektedir. Kuşaktan kuşağa sözlü ortamlarda söylenerek gelecek kuşaklara aktarılmakta ve varlığını bu kültürel zenginlikle beslenerek devam ettirmektedir. Bilmeceler, sözlü ürünlerden olup bu kültürel hazinenin en önemli halk ürünlerinden biridir. Çünkü bilmecelerde halkın anlayış ve kavrayışını, parlak ve keskin zekâsını görmek mümkündür. Aynı zamanda bilmecelerde geçen kavramlar, her türlü varlığı algılayış şekli ve bilmecelerde sorulan her türlü unsur o toplumun kültürel geçmişinden de izler taşır. Her bilmece kendine özgü ortamlarda belli bir gelenek içerisinde sorulur. Bilmece sorma geleneği olarak adlandırılan bu geleneğin yaşatıldığı yörelerden biri de Çukurova’dır. Bilmecelerin kendine özgü bir icra edilişi, dolayısıyla bir geleneği vardır. Bu çalışmada Çukurova’daki bilmece sorma geleneği birçok bakımdan değerlendirilmiş; bilmece geleneğinin hangi mekânlarda yaşatıldığı, bilmecelerin çeşitli icra ortamlarında bir sorulma ve çözümleme yönteminin olduğu, ceza ve ödül motifleri içerdiği, birçok işleve sahip olduğu görülmüştür. Adana ve Osmaniye’nin ilçe ve köylerinde yaptığımız alan araştırmasında kaynak kişilerin verdikleri bilgiler doğrultusunda; Çukurova’da bilmece sorma geleneği, Çukurova bilmece sorma geleneğinin yaşatıldığı mekânlar, Çukurova bilmece sorma geleneğinde bilmecelerin sorulması ve çözümlenmesi, Çukurova bilmece sorma geleneğinde ceza-ödül motifi, Çukurova bilmece sorma geleneğinde amaç ve işlev başlıkları altında Çukurova bilmece sorma geleneği ortaya konulmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’te (1949) “Yenisöylem” Adli Dil Kullanımının “Yeniden Çeviri” Uygulamalarına Yansımaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18967</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18967</guid>
      <author>Seda TAŞ</author>
      <description>Bu makale, George Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1949) adlı distopik romanı ve yeniden çevirilerini, metnin yeniden çevireni Celâl Üster’in belirttiği çevirisine yönelik açıklamaları doğrultusunda incelemeyi amaçlamaktadır. Üster çevirisinin ön sözünde yeniden çeviri ihtiyacının her zaman çeviri dilinin eskimesinden kaynaklanmadığına değinir. Bazen “çevirmenin çeviri duyarlılığının eskimesinin” ve “zamanla, o kitaba ya da yazara ilişkin kavrayışımızın değişmesinin, derinleşmesinin” yeniden çeviriyi gerektirebileceğini vurgular. Dahası, metni okuyan çevirmenin de okumasına göre metinlerin değişebileceği hususuna dikkatleri çeker. Bu sözleriyle aslında yeniden çeviri olgusunun temelinde yatan düşünceleri de ifade eder. Çalışma, metnin dört yeniden çevirisini karşılaştırmalı ele alarak bu iki ana düşünceyi irdeleyecektir. Metnin erek kültürde bilinen yedi farklı çevirisi bulunmaktadır. Buna karşın, çalışma kapsamı ulaşılabilen dört metinle sınırlandırılacaktır. Makaleye kuramsal çerçeve olarak “yeniden çeviri varsayımı” temel alınacaktır. İnceleme metnin kurgusunda önemli bir yere sahip olan ve yeni bir dil olarak okurların karşına çıkan “Yenisöylem” sözcük dağarcığı üzerinden gerçekleştirilecektir. Bu amaçla, kaynak metinde geçen “Yenisöylem” sözcüklerinden küçük bir terimce oluşturulacak ve erek metinlerdeki karşılıkları bulunacaktır. Terimceden bazı örnekler ışığında her bir erek metinde sözcüklerin nasıl çevrilmiş oldukları değerlendirilecek ve yeniden çeviri varsayıma yönelik düşünceler bağlamında sorgulanacaktır. Çalışmanın yeniden çeviri çalışmalarına ışık tutacağı ve çeviribilime değişik yansımaları olacağı düşünülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hezâr Esrâr Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18893</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18893</guid>
      <author>Fırat TUNA</author>
      <description>Mustafa Behçet 19. yüzyılda yaşamış ve Osmanlıda hekimbaşılık yapmış bir kişidir. Mustafa Behçet’in yazımını başlattığı, derlemelerle oluşturulmuş Hezâr Esrâr döneminin önemli tıp kitapları arasında yer almıştır. Mustafa Behçet’in yazmaya başladığı bu eseri Abdülhak Molla ve Hayrullah Efendi tamamlayıp 1862 yılında basıma sunmuştur. Kitap adından da anlaşılacağı üzere bin maddelik bir ana bölümden oluşmakta ve bununla birlikte bir giriş, on altı maddelik ilâve ve düzeltme bölümlerini barındırmaktadır. Eser sadece sağlık sorunlarıyla ilgili çözümler içermeyip günlük hayatta karşılaşılacak birçok problemle de ilgili bilgiler içermektedir. Uygulanması aklî olan maddelerin dışında bâtıl olanlar da kitapta yer almıştır. Adı geçen kitaptaki maddeler kendi arasında sınıflamaya tabi tutulduğunda arı sokması, bitki-ağaç, büyü- sihir, cimâ’- cinsellik, cinsiyet, diyalog, doğa olayları, düş görme, eşya ve maddeler, güç, hamilelik, hayvan, maden, renk, sağlık, sarhoşluk, sirke, su, süt, şarap, yazı, yiyecek, zehir gibi yazılı olarak bulunmayan alt başlıklara ayrıldığı anlaşılmaktadır. Bu maddelerin en yoğun toplandığı kısımlar olarak hayvan, bitki ve sağlık başlıkları gösterilebilir. Eser Roma, Yunan, İtalyan, Arap ve İslam medeniyetlerine mensup birçok hekimden faydalanılarak bir araya getirilmiştir. Bu da eserin çok kültürlü bir yapıya sahip olmasını ve farklı alanlarda uzmanlık isteyen birçok faydalı bilginin bir araya getirilmesini sağlamıştır. Bu bilgiler ışığında Hezâr Esrar’ın döneminde halkı bilgilendirme amacıyla yazılmış önemli bir tıp kitabı olduğunu söylemek doğru olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tahsin Yücel’in “Aramak” Adlı Öyküsünün Yapısökümcü bir Okuması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18720</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18720</guid>
      <author>Özlem TÜRE ABACI</author>
      <description>Göstergebilim alanında Türkiye’de önde gelen isimlerden olan Tahsin Yücel’in roman ve öyküleri, bir anlamda bu eleştirel yöntemin kuramsal boyutunu ve uygulamasını örneklendirmektedir. Ancak, bu çalışma, Tahsin Yücel’in Komşular adlı öykü kitabındaki üçüncü öyküsü olan “Aramak”ı yapısökümcü bir bakış açısıyla okumayı amaçlamaktadır. Post-yapısalcı felsefe, temel olarak Aydınlanma projesi ve metafiziğine radikal bir eleştiri getirir. Bu felsefenin öncülerinden olan Jacques Derrida’nın post-yapısalcı felsefesine dayanan yapısökümcülük, bir kuram ya da yöntembilim olmaktan çok bir okuma biçimidir. Çünkü her koşulda aynı şekilde uygulanan kurallar bütününe ya da uygulama yöntemine sahip değildir. Yapısökümcülük, belirli bir yordam önermemesine rağmen çalışmanın tutarlılığı için bir yol haritası çıkarılabilir. İnceleme, öncelikle metin içindeki ikili karşıtlıkları (binary oppositions) saptayıp, bu karşıtlıklar arasındaki sıradüzeni (hierarchy) yok etmeye çalışıp, daha sonra çıkmaza giren noktalara (impasses of meaning) odaklanıp bu noktalar vasıtasıyla metnin kendi mantığını nasıl bozuma uğrattığını anlamayı hedeflemektedir. Bu kapsamda, öncelikle Ötegeçe’nin uzamsal çağrışımları, ikili karşıtlıkların arasındaki bağlantılar ve “aramak” eğretilemesinin yol açtığı çok anlamlılık değerlendirilecektir; sonrasında, öyküyle ilgili eleştiriler ve yazarın söyleşileri de göz önünde bulundurularak, metin içerisindeki tutarsızlıklar saptanarak metnin ulaşmak istediği anlama tam manasıyla neden ulaşamadığı tartışılacaktır. Sonuç olarak, kavramsal karmaşalar yaratarak öyküyü bütüncül ve tutarlı bir anlama indirgemekten kaçınmak, daha önce rahatlıkla kullanılan ikircikli kavramların yer değiştirmesi ve sonucunda eleştirel bir engelin oluşmasını sağlamak Derridacı bir yapısökümün yapmaya çalıştığı şeydir. Tahsin Yücel’in “Aramak” öyküsüne yapısökümcü yaklaşımla getirilen bu okuma, öykü içindeki eleştirel çıkmazlara yeni bir bakış açısı olarak değerlendirilebilir. Çünkü bu yordamla, metnin aktarmak istediklerini aktarmakta yetersiz kaldığı, söyler gibi göründüğünün tersini söylediği ve merkez aldığı ikili karşıtlıkların temelsizliği gösterilmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arapça Sözlüklerde (م و ت) m-v-t Kökü Türevleri, İhtilafları, Mecaz Anlamları Ve Kur'an Örnekleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18864</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18864</guid>
      <author>Necla YASDIMAN DEMİRDÖVEN</author>
      <description>"م و ت " m-v-t kelimesinden türeyen (ميْت), (مَيِّت) vb. kelimelerin bazen birbiri yerine eş anlamlı olarak kullanılması, içinde taşıdığı illet harfinin söylemde ne gibi ihtilaflara yol açtığı ve mecaz kullanımları, bazen bu kelimelere verilen farklı ya da yakın anlamlar ya da birbiri yerine kullanımların araştırılması bu makalenin konusunu teşkil etmektedir. Kur'an'da türevleriyle birlikte 165 yerde geçen bu kökün fiil olarak sözlüklerde geçen 6 fiil kalıbından iki çeşidinin, 17 isim kalıbından 8 tanesinin isim olarak Kur'an'da kullanıldığı ortaya çıkmıştır. Bu makale Kur'an ile Arapça sözlükler arasında nasıl bir bağlantı olduğu bilgisinin yanı sıra bir kelimenin ne tür aşamalardan geçerek bugüne geldiğini de göstermektedir. Sözlüklerde geçen kelime ve türevlerinden her birinin Kur'an'da geçmediği, amaçlarının bu olmadığı aşikardır. Altı çeşit fiilden yalnızca (ماَتَ) öldü ile (أَماَتَ) öldürdü fiillerine ait sigaların Kur'an'da geçtiğini tespit ettik. On yedi çeşit isimden de sadece sekiz tanesi; (– مَوْتَةَ مَوْت); ölüm, (مَيْت – مَيِّت); insan ölüsü, (مَوْتَى– أَمْواَت); ölüler, (الْمَيْتَة); hayvan ölüsü, (الْمَماَتُ); ölüm kelimeleri Kur'an'da geçmektedir. Yine de bu tesbit bize bir fikir vermektedir. "م و ت" m-v-t kökünden türetilen ve Kur'an'da geçen (ماَتَ) fiilinin sözlüklerden bize yansıttığı baskın mana; ölmenin geçici olarak yokluk ve beklemek olduğu ve ölümle birlikte beden-ruh birlikteliğinin bir süreliğine ayrımıdır. Durgunlaşma, dinme, sönme, erime maddi açıdan gerçekleşmekte, ruhun da bu merhalede aynı işlememe mi tabi olduğu, geçici olarak sessizliğe mi büründüğü, farkındalık taşıyıp taşımadığı, Allah'a döndüğü malum olmakla birlikte nasıl döndüğü, ona neler olduğu hadislerde bildirilse de Kur'an'da meçhul kalmakta, başka bir araştırmanın konusu olmaktadır. Yani kısaca ölüm; "cismin geçici olarak yok olması" diyebileceğimiz bir mana taşımaktadır. Makalemizde geçen ayet örneklerinde görüldüğü gibi ölümün; genellikle zıddı olan hayat veya dirilme ile yan yana geçmesi çok enteresan olup bu anlam beyne adeta kazınmaktadır. Yine klasik Arapça temel sözlüklerimizin bir kelimeyi açıklamakta yetersiz kaldığı, bazı kelimeleri anlayabilmek için birkaç sözlüğün bile yeterli olmadığı ancak yedi sekiz sözlükten sonra bir fikir verdiği araştırmamız boyunca hep hissettiğimiz tesbitler arasındadır. Kur'an'da geçen her kelimeye ait hem bol bol ayetin örnek olarak verildiği, hem de kullanılan cümlelerden bol örneklerin verildiği sistemli bir sözlük çalışmasının yapılması acil bir ihtiyaç olarak görülmektedir. Zira bir kelime ayetlerde geçmişse Kur'an en güzel şekilde sözlük görevini yerine getirmekte, anlam kapsamlı olarak ortaya çıkmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Orhan Kemal’in Roman Ve Hikâyelerinde Görülen Adana Ağzı Ses Özellikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18842</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18842</guid>
      <author>Nilay YAYLAĞAN TEZCAN</author>
      <description>Adanalı olan ve eserlerinde çoğunlukla Adana insanının yaşamına yer veren Orhan Kemal, roman ve hikâyelerinde karakterleri aracılığıyla Adana ağzı özelliklerine yer vermiştir. 1914-1970 yılları arasında yaşamış olan yazar, 60’lı yıllarda verdiği eserlerle Türk toplumunun beğenisini toplamıştır. Çukurova’da çalışan ırgatların ve fabrika işçilerinin sorunlarını, gurbete çalışmaya giden işçilerin ve kenar mahalle insanlarının hayatlarını anlatırken ağız özeliklerini muhafaza etmiştir. Tüm roman ve hikâyelerinden fişlenen kelimelerde Adana ağzının ses özellikleri tespit edilmiştir. Ünlülerde damak ve dudak uyumu/uyumsuzluğu, dudaklılaşma, geçişme, gibi ses olaylarıyla birlikte ve ünsüzlerde ötümlüleşme, ötümsüzleşme, sızıcılaşma, akıcılaşma, genizleşme, erime, büzülme-derilme, ünsüz-ünsüz benzetmeleri, süreksizleşme, benzeşmezlik, göçüşme, hece tekleşmesi, hece kaynaşması gibi ses olayları göze çarpmaktadır. Eklerde de dikkat çekici farklılıklara rastlanmıştır. Bunların başlıcaları. zamir kökenli çokluk I. kişi ekinin –k şeklinde, istek kipi teklik I. kişinin –(y)im/ym şeklinde olması, ilgi durumu ekinde ñ&gt;y, n&gt;y değişmesi, çokluk ekinin ilerleyici benzetme yoluyla +nar, şimdiki zaman ekinin –yo, +lAn vasıta ekinin gerileyici benzetme yoluyla +nAn, +lI4k ekinin ilerleyici benzetme yoluyla +nI4k şeklinde olmasıdır. Bunlarla birlikte, gelecek zaman II. teklik kişi çekiminin –AcAn, geniş zaman II. teklik kişi olumlu çekiminin -I4n, olumsuz çekiminin –mAn şeklinde kullanıldığı görülmektedir. Ayrıca eserlerde istek kipi çokluk I. kişi çekiminde +(y)Ak biçiminin işlek olduğu önemli bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır. Orhan Kemal eserlerinde Adana ağzı özelliklerini yansıtarak, halk dilinin ve Türkçenin zenginliğini ortaya koymuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tecelli Divanı'nda Ateş Mazmunu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18895</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18895</guid>
      <author>Nesibe YAZGAN USLU</author>
      <description>Ateş, hava, su ve toprakla birlikte yaratılışın dört unsurundan biridir. “Anâsır-ı erbaa” denen bu dört unsur, İlk Çağ Yunan felsefesi ile Orta Çağ Hristiyan ve İslam felsefelerinde doğal varlıkların ilkesi olarak kabul edilmiştir. “Anâsır-ı erbaa”dan biri olması ve yok edici özelliğe sahip olması yönüyle ateş, her dönemde insanoğlunun ilgisini çekmiştir. Ateş, insanoğlu için hem korkulan hem de gücünden yararlanmak istenilen gizemli bir gücü simgelemektedir. Ateş, uygarlık tarihine yön vermiş ve insanoğlunu pek çok noktada etkilemiştir. Tarihsel ve toplumsal olarak tüm kültürlerde ateşe derin anlamlar yüklenmiştir. Kaynağını yaşamdan ve insandan alan sanat, insana ve yaşama dair her kavramı kendine malzeme edinmiştir. Bu malzemelerden biri de ateştir. Pek çok şair, eserlerinde ateş temini kullanmıştır. Ateş temi, Türk edebiyatının önemli bir halkasını oluşturan Divan şiirinde de sıklıkla kullanmıştır. Ateş temi, zamanla bir mazmun hüviyetine bürünerek Klasik Türk şirinin çok kullanılan, önemli mazmunlarından biri olmuştur. Klasik Türk edebiyatında ateş kavramının kullanıldığı yerlere bakıldığında mısra-ı bercesteler, ateş gazelleri, ateşe dair renkli imajlar ve kelime oyunları karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Sebk-i Hindî şairleri ateş mazmununu orijinal bir şekilde kullanmışlardır. 17. yüzyılda yaşamış ve Sebk-i Hindî üslübunu benimsemiş bir şair olan Tecellî de şiirlerinde bu mazmunu başarılı bir şekilde kullanmıştır. Bu çalışmada mazmun kavramı ele alınarak, ateş mazmununun Tecellî Divanı’ndaki kullanımı incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bâbürnâme'de Aslî Zarf-fiillerin Kullanımı ve Zaman İşlevleri Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18844</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18844</guid>
      <author>Arzu YIKILMAZ</author>
      <description>Zâhirüddîn Muhammed Bâbür (1483-1530) tarafından kaleme alınmış ve hatıra türünün ilk örneği olarak kabul edilen Vekâyî meşhur adıyla Bâbürnâme (1b-382a) tümüyle titizlikle taranmıştır. Bu makalede, Bâbürnâme adlı eserde geçen aslî zarf-fiil ile kurulmuş olan yan cümlelerin kullanımını ve zaman işlevlerini ele alacağız. Buna göre, metnimizde geçen aslî zarf-fiiller çerçevesinde ele aldığımız -GAç, -GAlI, -GUnçA, -(X)p, -A/-y, -mAy biçimlerini değerlendireceğiz. Bu çalışmamızda, aslen zarf-fiil olmayan, fakat isim-fiillerin ve sıfat-fiillerin iyelik, durum ekleri ya da edatlarla kurdukları birliktelikler sonucunda oluşturdukları türemiş zarf-fiil (geçici zarf) biçimleri üzerinde hiç durmayacağız. Bilindiği üzere Zarf-fiiller, fiilin bildirdiği hareketi, zarf yapma göreviyle tamamlarlar. Söz diziminin de önemli bir parçası olan zarf-fiil yan cümleleri, zarf yan cümlelerini oluştururlar ve ana cümleye bağlı olarak farklı işlevler kazanırlar. Zarf-fiil biçimleri salt bir tek işlev bildirmekten öte, eklendiği fiile göre, üstlendiği görev ve anlama göre çok farklı biçimlerde işlevsellik arz etmektedirler. Diğer bir ifade ile, bu zarf-fiil yan cümleleri, ana cümlenin anlamını zaman, tarz, sebep, amaç, vb. gibi değişik açılardan tamamlarlar. Biz bu makalede, Bâbürnâme adlı eserdeki zarf-fiil yan cümlelerini ve birlikteliklerinin kullanımını özellikle de, zarf-fiil yan cümlesinin bağlı bulunduğu ana cümle veya başka bir yan cümle ile kurduğu zaman ilişkileri sonucunda üstlendiği görev ve işlevleri bakımından değerlendirmeye çalışacağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkistan’dan Anadolu’ya Bir Tip Ve Bir Masalın Seyahati: Jalmavız Kempirden Congalaz Karısına</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18985</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18985</guid>
      <author>Seyfullah YILDIRIM</author>
      <description>Sözlü kültür unsurları toplumların tarihi süreç içerisinde başlarından geçen hadiselerin ve yaşamış oldukları tecrübelerin bir nevi yazılı olmayan kayıtlarıdır. Tarihi süreç içerisinde türlü sebeplerle coğrafya değiştiren topluluklar gittikleri yeni coğrafyaya elbette bu tecrübelerini de birlikte götürürler. Taşınan bu geleneksel ve kültürel unsurlarda zamanla türlü sebeplere bağlı olarak bir takım değişiklikler meydana gelir ve bu unsurlar yeni formlar kazanarak varlıklarını devam ettirirler. Kazanılan yeni formlar farklı coğrafyalarda yaşayan toplulukların geçmişin belirli bir anında kültürel ve köken birliği yaşamış olduklarının en önemli göstergelerinden biridir. Bugün Türk Dünyasının farklı coğrafyalarında değişik isimlerle anılan Türk boyları arasındaki bağı göstermesi açısından Halk edebiyatı ürünleri arasındaki benzerliklerin ortaya konulması büyük bir önem arz etmektedir. Türk boylarının halk edebiyatı ürünlerinde görülen tiplerden birisi de Kazaklar arasında Jalmavız olarak adlandırılan tiptir. Jalmavız Türk boyları tarafından farklı kavramlarla adlandırılmaktadır. Jalmavız’a fonksiyon olarak benzeyen tip Anadolu sahasında nadir olarak görülür ve Congalaz olarak adlandırılır. Bu çalışmada Kazak sözlü anlatılarındaki Jalmavız tipinin genel özelliklerine yer verildikten sonra Kazaklar arasında derlenmiş olan “Karaüyrek (Karaördek)” masalı ile Mersin-Silifke’de derleniş olan “Congalaz Karısı” masalı mukayese edilecek ve tipin temel özellikleri ortaya konmaya çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kırk Vezir Hikâyeleri’nin Karşılaştırılması (Uppsala ve İstanbul Metinleri)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18830</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18830</guid>
      <author>Ünal ZAL</author>
      <description>Günümüzde dünyanın birçok ülkesinin kütüphane, akademi ve araştırma merkezlerinde Türk kültür ve me¬de¬ni¬¬yet çevrelerinde üretilen bilim, kültür ve sanat eserlerini görmek müm¬¬kündür. Bu eserlerden biri de 15. yüzyılda kaleme alınan Kırk Vezir Hikâyeleri’dir. Arapça as¬lı kayıp olan Hikâyet-i Erba’în-i Subh u Mesâ adlı bir eserden Ahmed-i Mısrî ta¬ra¬fından çev¬rilen yazma, II. Murat’a sunulmuştur. Daha son¬ra aynı eser Şeyhzâde ta¬ra¬fın¬¬dan yeniden kale-me alınmış ve bu şekilde yazılan nüshalar ise hem II. Murat’a hem de II. Mehmet’e takdim edil¬miştir (Gibb 1886; Deny 1934; Birinci 2012). Didaktik bir şekilde kaleme alınan Kırk Vezir Hikâyeleri’ndeki asıl amaç, okuyucuların sa¬de¬¬ce hoş vakit geçirmesini sağlamak değil, aynı zamanda onlara hayatta mutlu ve başarı¬lı ol¬¬ma yollarını birtakım öğüt verici hikâyelerle göstermektir. Söz konusu bu yazmanın, başta İngiltere olmak üzere dünyanın farklı yerlerinde birçok nüs¬hası vardır. Şimdiye kadar tespit edilen nüsha sayısı yetmiş dört olan eserlerle ilgili ge¬rek yurt içi gerekse yurt dışında çeşitli bilimsel çalışmalar yapılmıştır. Çoğunluğu British Library’de bulunan bu yazmaların bir nüshası da Uppsala Üniversitesi-nin Carolina R</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şair Evlenmesi’nde Halk Bilimi Unsurları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18883</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18883</guid>
      <author>Semih ZEKA</author>
      <description>Şiir, tercüme, fabl, tiyatro, makale, eleştiri gibi edebî türlerde eserler veren Şinasi, Yeni Türk edebiyatının öncü isimlerindendir. Doğu ve Batı kültürüne vakıf olan Şinasi, Doğu ve Batı medeniyetlerinin tecrübelerini kaynaştırmayı amaçlamıştır. Onun bu amaç doğrultusunda kaleme aldığı eserlerden biri de Şair Evlenmesi adlı tiyatro oyununudur. Türk Edebiyatında yayımlanan ilk tiyatro eseri olarak kabul edilen Şair Evlenmesi’nde Şinasi, klasik Batı komedyası ile seyirlik halk oyunlarının özelliklerini bir arada sunmuştur. Böylece o, Batılı tarzda bir tiyatro oyununun milli değerleri ve özellikleri göz ardı etmeden de yazılabileceği gerçeğini göstermiştir. Şinasi, Karagöz ve ortaoyununda olduğu gibi kelimelerin yanlış anlaşılması ve telaffuz edilmesine dayanan kelime oyunlarına, kinaye, nükte, kafiyelendirme, ironi ve benzetme yoluna giderek eserine mizahî bir hava vermiştir. O, eserindeki oyun kişilerini yine seyirlik halk oyunlarında yer alan tiplerle benzer özelliklerde sunmuş, bunu yaparken halk kültürüne ait evlenme âdetlerini, müziği, atasözü, deyim, dua ve beddua gibi kalıplaşmış sözleri başarılı bir şekilde kullanmıştır. Bütün bunları gerçekleştirirken o, toplumdaki aksaklıkları da eleştirmekten de geri durmamıştır. Şair Evlenmesi’nde halk biliminin unsurlarını inceleyen bu çalışma, mizahî unsurlar, kişiler, evlenme âdetleri, müzik, sosyal eleştiri, kalıplaşmış sözler çerçevesinde oluşmuştur. Bu çalışma ile Osmanlı Devleti’nin yüzünü Batı’ya döndüğü bir dönemde, 1859 yılında, Şinasi’nin içinde yer aldığı kültürü yok saymadan yenilikçilik adına önemli bir adım atmış olduğu gösterilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Pedofili Üzerine İki Oyun İncelemesi: Karatavuk ve Donmuş</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18697</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18697</guid>
      <author>Dilek ZERENLER</author>
      <description>Toplumlar tarafından tabu kabul edilen konular arasında çocuk istismarı ve çocuklara uygulanan cinsel istismarlar önceliklidir. Pedofili yetişkin bir kimsenin ergenlik öncesi çocukları veya ergenliğe yeni girmişleri cinsel açıdan çekici bulması ve cinsel eğiliminin çocuklara yönelik olmasına neden olan psikoseksüel rahatsızlıktır ve pedofillerin büyük çoğunluğu erkektir. Pedofil birçok Avrupa ülkesinde cinsel suçların en önemlisi olarak kabul edilir. Genelde kurbanın yaşı küçüldükçe ve kurbanla saldırgan arasındaki yaş farkı arttıkça cezalar artar. Ancak burada önemli olan kurbanın veya kurban yakınlarının durumu resmi makamlara taşımasıdır. Çünkü yapılan araştırmalarda pedofillerin büyük çoğunluğunun akraba içerisinden veya yakın komşular arasından çıktığı bilinmekte ve bu durum olayın mahkeme taşınmasında bir engel teşkil etmektedir. Toplumu oluşturan bireylerin çocuk istismarı konusunda yeterince bilinçli olması hem çocukların bu tarz tehlikelerden korunmasında önemli bir noktadır hem de bu şekilde bir tehditle karşılaşıldığında doğru analiz yapılıp çocuğun incinmeden, herhangi bir travma yaşamasına sebep olmadan olayı aynı zamanda olayın bir pedofil-kurban ilişkisi olup olmadığı da iyi tespit edilmesinde önemlidir. Bu toplumsal bilinç de ancak sosyal amaçlı projelerle konunun basında daha çok yer alamsı sağlanarak veya sanat yoluyla olabilir. Bu çalışmada da yirmi birinci yüzyılda olunmasına rağmen hâlâ gizlenen pedofil konusunun iki Avrupalı yazarın oyunlarında nasıl ele aldığı pedofil-kurban ve toplum bağlamında incelenmiştir. İskoç oyun yazarı David Harrower’ın Karatavuk adlı oyunda pedofi-kurban ilişkisini toplumun kabul etmediği âşık-âşık ilişkisinin sınırında verişi; İngiliz oyun yazarı Byron Lavery’nin de Donmuş adlı oyunda pedofilin çocukluk dönemi de ele alınarak çocuklukta cinsel istismara uğrayan bireylerin potansiyel suçlu olma durumu ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Süreli Yayınlarda Kalmış Bir Roman: Beyaz Ölüm</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18751</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18751</guid>
      <author>Tahir ZORKUL</author>
      <description>Beyaz Ölüm, Peride Celâl’in yazarlık serüveninin birinci devresine ait, sayıları onu aşkın popüler aşk romanlarının dokuzuncusudur. Bu romanlardan dokuzu dışındakiler süreli yayınlarda kalmış, kitaplaşmamıştır. Bunlardan biri de Beyaz Ölüm’dür. 1948’de Her Hafta dergisinde tefrika edilen roman, sonraki dönemlerde kitap olarak basılmamıştır. Kanaatimize göre basılmamasının altındaki esas neden, yazarın, sanatının birinci dönemine ait, en çok da ekonomik kaygılardan dolayı kaleme aldığı bu ve buna benzer eserleri, “yazı denemeleri” çerçevesinde görmesi yatmaktadır. Bu roman üzerine bir inceleme yapmak düşüncesi, popüler kültür çalışmaları açısından önemli olduğunu düşündüğümüz eseri tozlu sayfalardan kurtarmak endişesinden doğdu. Bu çalışmada söz konusu eser, olay örgüsü, tema/konu, zaman, mekân ve şahıs kadrosu gibi yapı unsurları açısından incelemeye tabi tutulmuştur. Bu romanda biri psikolojik diğeri de kahramanlar arası olmak üzere iki tür çatışma söz konusudur. Psikolojik çatışma romanın merkezinde yer alan kahramanın geçmiş yaşamı ile olan hesaplaşmasından kaynaklanmaktadır. Diğer çatışma ise aşkta birbirlerine rakip konumda bulunan kahramanlar arasında yaşanır. Romandaki temaları “aşk/yasak aşk”, “yoksulluk” ve “burjuvazi eleştirisi” olmak üzere üç başlık altında toplamak mümkündür. Romanda mekân olayların yaşandığı sahne olmaktan öteye geçmez. Zaman ise, “vak’a zamanı” ve “anlatma zamanı” olmak üzere iki kategoride ele alınmıştır. Romandaki şahıslar, olay örgüsündeki fonksiyonları bakımından “merkezî figür”, “ikinci derecedeki şahıslar” ve “üçüncü derecedeki şahıslar”; sosyal durumları bakımından ise “doktorlar/sanatkârlar”, “burjuvalar” ve “Hizmetçiler/Yardımcılar” olarak sınıflandırılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


