






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2015 Sayı Volume 10 Issue  8</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=296</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Prof. Dr. Muhammet Yelten - Hayatı ve Eserleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18723</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18723</guid>
      <author>Mehmet Turgut BERBERCAN</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Necip Fazıl Kısakürek ve Türkçe</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18592</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18592</guid>
      <author>Şerif Ali BOZKAPLAN</author>
      <description>Bu çalışmada Cumhuriyet devri Türk şiirinin köşe taşlarından olan Necip Fazıl Kısakürek’in şiirlerinde sıklıkla yer verdiği “tekrar”lar ve bu tekrarların işlevleri üzerinde durulmuştur. Necip Fazıl, şiirlerinde genellikle Allah, insan, ölüm, kadın, şehir, tabiat, dâüssıla gibi temaları kullanmış ve bu temalara kullandığı farklı anlatım yolları ve tekrarlar eşlik etmiştir. Eserlerde tekrarlara en geniş haliyle yer almıştır. Tabiidir ki içerisinde ikilemeler de bulunmaktadır. Türkçenin önemli bir ifade vasıtası olan tekrarlar bazı şiirlerine oldukça fazla hakim olmuş hatta bu şiirler tekrarlarla var olmuştur. Eserlerde hem dize tekrarı hem ibare tekrarı mevcuttur. Yani Necip Fazıl’ın şiirinde tekrarlar, ya bütün bir mısra tekrar edilecek ya da mısranın bir kısmı tekrar edilecek şekilde iki türlüdür. Bu durum, bazı şiirlerinde, şiirin havasını oluşturmak ve okuyanı şiirin manzum havasına sokmak için özellikle tercih edilmiştir. “Otel Odalarında” adlı şiiri bir nevi tekrar şiiridir. Bu otel odalarının isli lambalarında merhamet yanar; küflü aynalarına yüzler akseder; kırık masalarında öldürülmüş bir adam oturur; izbe sofalarında sırların terlik sesi yankılanır; çivi deliklerinde acıların nabzı duyulur; tavan aralarında zaman, tahtaları kemirir. İsli lambalar, küflü aynalar, kırık masalar, izbe sofalar, çivi delikleri ve tavan araları görgü tanıklarıdır. Bunlar şiirin omurgasıdır adeta. Dolayısıyla tekrarlar ile bu mesaj daha da kuvvetlendirilmiştir. “Geçti, geçti” adlı şiirinde ikişer kez tekrar edilen “geçti geçti mevsimler” ile “hani eski iklimler” ibareleri, manzumeyi tamamlayan, ifadeyi güçlendiren, eskinin özlemini yansıtan vurgulu söyleyişlerdir. Eskiye olan özlemi işleyen bu manzumede dikkat çekici bir başka ahenk unsuru da çokluk ekidir. Şiiri oluşturan on iki dizeden onunun sonunda tekrarlanan çokluk eki +lAr, manzumenin estetik havasını pekiştirmiştir. “Nakarat” adlı şiirde “Çoğu gitti, azı kaldı” deyimi on kez tekrarlanmıştır. Böylece hem şiirin adına yakışır olmuş hem de şiirin mesajını pekiştirmiştir. Çünkü yaşadıkça hayatın; kazdıkça dağın; doğdukça günün; ektikçe yetişmenin değeri bilinecek; nihayet zamanla şiirin künhüne varılacak ve ekmek gibi azizleşecektir. Yarı tekrar olan bu şiirde ahengin en önemli unsuru bu deyim olmuştur. Ayrıca “kişne kır at, kırk gün kırk gece, ektik ektik” ibare tekrarlarını da unutmamak gerekir. “Sayıklama” adlı manzumede tekrar edilen söz grupları, dizelerde işlenen fiili adeta tarif ve tasvir eder. Kedi “hırıl hırıl” iplik sarar; birinin etrafında “fırıl fırıl” dönülür; bir yer, bir nesne “pırıl pırıl” görünür ve seyredilir; arzu bir su gibi “şırıl şırıl” akabilir; bir insanın başucunda “mırıl mırıl” söylenilir. Bu tekrarlar, aynı zamanda dizeleri teşhis etmiş hatta teşhis etmekle kalmamış intak etmiştir. Yani mısralar bu tekrarlar sayesinde adeta konuşan birer dize olmuştur. Birer yansıma sesi olan bu şiirin tekrarları, oldukça akustik bir yapıya sahiptir. Benzer bir durumu şairin “Bizim Yunus” adlı şiirinde de görmek mümkündür. Bu şiirde tekrarlanan “bizim” sözcüğü sadece şiirde bir ahenk unsuru olarak kullanılmamıştır. Şair “Bizim Yunus” ifadesini her beyitin sonunda tekrarlayarak hem bir sahiplenme güdüsüne hem de Yunus’la özdeşleşme iştiyakına işaret eder. 24 dizelik şiirin sadece 6 dizesi farklı olarak kaleme alınmıştır. Diğer dizelerin 6’sı birbirinin, 12’si de birbirinin aynıdır. Yani şiir, neredeyse tamamen tekrardır. Fakat bu tekrarlar, şiire başka bir hava katmıştır. Allahın varlığına ve birliğine işaret eden “O Var” adlı manzume, “O Var” tekrarlarıyla baştan sona varlık ve birlik mesajı verir. Manzumenin belli beyitleri zıtlık sanatı kullanılarak varlık ve yokluk karşılaştırmasıyla kurulmuştur. “O var” ibareleri şiire ruh ve can vermiştir, denebilir. “O var, O var” tekrarlarıyla son mısrada da belirtildiği gibi Tanrı’nın tekliği ve birliği tekraren vurgulanmıştır. “Dua” adlı şiiri, Allah’ın sıfatları sayılarak kurulmuş bir manzumedir. Her mısranın altı</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Abdülhak Hâmid’in Mütareke Döneminde Peyâm Gazetesinde Yayınlanan İki Mektubu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18735</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18735</guid>
      <author>Ali Şükrü ÇORUK</author>
      <description>Türk edebiyatında mektup türünü en fazla kullanan şahsiyetlerin başında Namık Kemal ile birlikte Abdülhak Hâmid (Tarhan) gelmektedir. Onun, Tanzimat, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerine yayılan mektupları kitap hâline getirilmiştir. Emsallerine göre çok uzun yaşamış ve geniş bir çevreye sahip olmuş Hâmid’in yazdığı mektupları bir araya getirmenin zorluğu ortadadır. Bununla beraber Hâmid’in uzun döneme yayılmış ve çok sayıda kişiye yazılmış mektupları 1916’dan itibaren bazıları kitap bazıları da perakende şekilde neşredilmeye başlanmış, bu konuda en önemli çalışma önceki yayımları de içine alacak tarzda Prof. Dr. İnci Enginün tarafından 1995 yılında iki cilt hâlinde neşredilmiştir. Birinci cildin “Önsöz”ünde, Hâmid gibi çok yönlü ve çevresi geniş bir şahsiyetin mektupları üzerinde çalışmanın zorluğuna işaret eden Enginün, “Dilerim elinde Hâmid’in mektupları olanlar onları yayımlarlar veya yayımlanması için bize gönderirler. Bu tür yayınların ancak bir birikim sonucu olduğu kesindir” diyerek Hâmid’e ait bütün mektupların bir araya getirilmesinin ortak bir çabaya bağlı olduğunu haklı olarak dile getirir. Nitekim bu önemli neşirden birkaç yıl sonra Enginün’ün arzusuna uygun olarak Hâmid’in mektupları etrafında bilimsel dergilerde iki yazı yayınlanacaktır. Bu makalede Hâmid’in Mütareke döneminde kime yazıldığı belirtilmeyen iki mektup üzerinde durulacaktır. Mektuplar gazete idaresi tarafından baş tarafa konulan “ehibbâsından bir zâta” kaydıyla yayımlanmıştır. Bununla beraber mektupların Ali Kemal’e yazıldığına dair güçlü emareler söz konusudur. Oldukça karışık bir dönemde yazılmış olan bu mektuplar onun Mütareke dönemindeki pozisyonuna ışık tutacak niteliktedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tayyar Mahmud Paşa-yı Samsunî’nin Sâkînâmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18652</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18652</guid>
      <author>Muhittin ELİAÇIK</author>
      <description>Osmanlı Devleti 18. yüzyılın özellikle ikinci yarısında arka arkaya ortaya çıkan bozuklukları gidermek için birçok ıslahata girişmiştir. Bu dönemde birçok şair ve sanatkâr yetişmiş olup bunlardan birisi de hayli mücadeleli bir yaşam süren, bir vali, mutasarrıf ve bey olan Tayyar Mahmud Paşa-yı Samsunîdir. Tayyar Mahmud Paşa’nın hayatı Çapanoğulları ve diğer ayanlarla mücadele içinde geçmiş ve zorlu hayatında şiirin önemli bir yeri bulunmuştur. Divan oluşturacak kadar şiir yazmış olan paşanın zorlu ve mücadeleli yaşamı düşüncelerinde derin izler bırakmış ve şiirlerine de aksetmiştir. Rind bir kişiliğe sahip olan paşa, müsemmen nazım şekliyle yazdığı Sâkînâme’sinde sâkî, şarap, rind, meyhane, kadeh gibi mükeyyifat kavramları üzerinde durmuş, duygularını bu kavramlar üzerinden yansıtmıştır. Paşanın bu sâkînâmesinde rind bir kişiliğe sahip olduğu, tıpkı Kadı Burhaneddin gibi, mücadele dolu yaşamında şiirle genişlikler bulup ruhî ve bediî zevklerini karşıladığı anlaşılmaktadır. Türk edebiyatında az görülen bir nazım şeklini seçerek yazdığı bu manzume, onun şiir zevkini ve hayata bakışını, yaşadığı zorluk ve sıkıntıları da aksettirmektedir. Sâkînâmesinde sıkça mihnet, dert, matem, aman, şikest gibi kelimelerin geçmesi paşanın ne denli zorlu bir süreçte yaşadığına işaret etmektedir. Yaşadığı yüzyılın şiir zevkinin izlerini de taşıyan bu sâkînâmede kelime ve deyimlerin mahallî olduğu, yaşanılan olayları işaret ettiği görülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Millî Eğitimde Osmanlı Türkçesinin Seçmeli Ders Olarak Öğretilmesi Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18623</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18623</guid>
      <author>Mehmet Mehdi ERGÜZEL</author>
      <description>Osmanlı Türkçesi, bin yıllık Türk-İslam medeniyetinin Anadolu ve Balkanlardaki kültürünün, ilim ve sanat hayatının aydınların eserlerine de yansıyan hususi ve zengin Türkçesidir. Bu Türkçenin Arapça ve Farsça ile desteklenen ve millileşen özel bir tarafı vardır. Yeni yetişen nesillerin tarihi kaynaklarla yüz yüze gelebilmesi ve yorum yapabilmesi için Osmanlı Türkçesinin temel özelliklerini ve inceliklerini bilmeye ihtiyaçları vardır. Bu bildiride liselerimizin bazı sınıflarında seçmeli veya zorunlu ders olarak Osmanlı Türkçesinin okutulmasının faydası ve lüzumuna dair görüşler dile getirilmiş, gerekçeler sunulmuştur. Osmanlı Türkçesi, altı yüz yıl hükümran olmuş, Osmanlı Cihan Devletinin aydınları, devlet erkânı ve belli ölçüde de farklı şehirlerde yaşayan okumuşları ile halkı arasında konuşulan, yazılan, anlaşılan tabiî Türkçenin özel bir rengi ve kültür zenginliğidir. Osmanlı Türkçesi, Türkçeden farklı bir dilin adı değildir. Belki diğer tarihî ve coğrafî Türkçe isimlendirmeleri gibi sonradan bu devrin Türkçesini yansıtmak üzere uygun görülmüş bir ifadedir. Türkçenin tarihî gelişimi içinde uzun sürmüş ve çok sayıda yazılı belge bırakmış zengin bir dönemi temsil etmektedir. 1928’deki Harf İnkılâbından sonra yeni yetişen nesillerin Osmanlı dönemi yazılı eserlerini okuyup anlayabilmeleri imkânı ortadan kalkınca tarihî metinlerimizle bağlantımızın kopması ve -başka kültürlerde pek olmayan- kendi geçmişimizin kaynaklarına doğrudan ulaşıp inceleyebilme şansı da özel gayretler dışında ortadan kalkmıştır. Bütün bu sebeplerle millî eğitimin değişik kademelerinde tarihî Türkçe olan Osmanlı Türkçesinin öğretilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Süleyman Çobanoğlu’nun Şiirlerinde Modernizme Başkaldırı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18656</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18656</guid>
      <author>Alim GÜR, Abdulhalik AKER</author>
      <description>Süleyman Çobanoğlu, Dergâh dergisinde yayınladığı ilk şiiriyle dikkatleri üstüne çekmeyi başaran nadir şairlerden biridir. Şüphesiz bu gelişmedeki en büyük etken, şairin hece vezniyle modern şiir yazıyor olmasıydı. Zira doksanlı yıllarda heceyle şiir yazmak, şairini modern şiirden habersiz olmakla yaftalamaya yol açacağı için cesaret gerektiren bir girişimdi. Fakat Süleyman Çobanoğlu şiirinin tamamen hece veznine dayanan iskelet metinler olduğunu ileri sürmek de elbette doğru olmaz. Şair, içerik bakımından da hem gayet nitelikli hem de çağdaşlarından farklı şiirler yazıyordu. Bu tutumunu devam ettiren şair, ilk kitabı Şiirler Çağla’nın çıkması üzerine İsmet Özel’in buna dair kaleme aldığı yazıdan sonra, daha çok ilgi odağı olmaya başladı. Çobanoğlu’nun hem şiirlerini heceyle yazması hem de her fırsatta kaybedilen değerlere atıfta bulunması onun sıkı bir anti-modernist olmasından kaynaklanmaktadır. Şair, modernizmin müspet ve menfi taraflarına bakmaz. Ona göre modernizmle yoğrulmuş bir hayatın hiçbir tarafı olumlu değildir. Çağdaş dünyada iyi olarak nitelendirilen birçok şey, eskiyi yok ettiği için kötüdür. Bu tavır pek tabii şairin geri kalmışlığı olarak anlaşılmamalıdır. Çobanoğlu’nun eskiye muhabbeti; daha çok nesnelere, kuşlara, doğaya, kaybedilen değer yargılarına yönelik otantik diyebileceğimiz bir özlemden ibarettir. Bu sebepledir ki Süleyman Çobanoğlu, şiirlerinde -yazdığı dönemde pek görülmeyen bir şekilde- daha çok tabiat varlıklarına yer veriyordu. Modern olma adına şairlerin genellikle ruh bunalımlarını, kapitalist sistem içerisinde yozlaşan benmerkezci insanların tüketim çılgınlığını, çarpık kentleşmeyi dile getirerek olumsuz bir hava çizdiği doksanlı yıllarda, şiirin köklerine inmeye çalışan Çobanoğlu’nun bu tutumu, gözlerden kaçmadı ve kısa sürede hak ettiği ilgiyi görmesini sağladı. Çalışmamızda Süleyman Çobanoğlu’nun şiirlerinde görülen modernizme başkaldırı unsurları, şairin değerlere ve maziye olan özlemi çerçevesinde incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Said Paşa ve “Tenezzüh” Şiiri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18575</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18575</guid>
      <author>İdris KADIOĞLU</author>
      <description>Bu çalışmada Diyarbekirli Said Paşa ve onun “Tenezzüh” başlıklı şiiri üzerinde durulmuştur. Giriş bölümünde Said Paşa’nın hayatı ve eserleri hakkında özet bilgi verilmiş, tenezzüh şiiri kısaca tanıtılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde şairin şiir yeteneği ve hakimane üslûbu incelenmiş ve hikmetli beyitlerinden örnekler sunulmuştur. Üçüncü bölümde “tenezzüh” şiiri şekil ve içerik yönünden ele alınmış ve şiir tahlil edilmiştir. Tenezzüh başlıklı bu şiir, kaside nazım şekliyle yazılmış olup toplam kırk iki beyittir. Aruzun Mef‘ûlü fâ‘ilâtün mef‘ûlü fâ‘ilâtün (Müstef‘ilün fe‘ûlün müstef‘ilün fe‘ûlün) kalıbıyla yazılmış olan manzume mücerret kafiyelidir. Kasidenin bütünü manzum bir hikâyedir. Manzumenin giriş bölümünde bahçe tasvirlerine yer verilmiştir. Bu bölümde şair, rüyada gördüğü ve cennet bahçesindeki güzellikleri andıran manzaraları tasvir etmektedir. Bahçedeki görüntüler, ağaçlar, çiçekler, havuz, su ve kuş sesleri insanı dinlendirmekte; kurulan eğlence ve sohbet meclisleri katılımcılara tarifi imkânsız sevinç ve mutluluk bahşetmektedir. Hikayenin gelişme bölümünde aşık/maşuk karşılaşmasında yaşananlar dile getirilmiş, sevgilinin olağanüstü güzelliği karşısında aşığın düştüğü duruma yer verilmiştir. Bu bölümde şairin rüyasını süsleyen kusursuz sevgilinin fiziki ve ruhi halleri, sevgiliyle hem-hal olan aşığın ruh haliyle birlikte dizelere yansıtılmıştır. Aşığın sonsuza kadar devam etmesini istediği bu mutluluk sahnesi rüyanın sona ermesiyle yerini hüzne bırakmıştır. Manzumenin son dokuz beyitlik hatime kısmı şairin bu rüya ile ilgili yorumlarını içermektedir. Sonuç ve değerlendirme kısmında, çalışmadan elde edilen bulgular yorumlanmış ve şiirin mesajına yer verilmiştir. Kaynakça bölümünden sonra inceleme ve tahlili yapılan tenezzüh şiirinin kırk iki beyitlik metni de çalışmaya eklenerek makale sonlandırılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Divanı’nda Gönüle Dair</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18602</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18602</guid>
      <author>Mahmut KAPLAN</author>
      <description>Gönül, klasik Türk şiirinde, tasavvuf edebiyatında, âşık edebyatı ve anonim Türk edebiyatında en çok geçen kelime ve kavramlardan biridir. Özellikle tasavvuf şiirinde bu mefhum daha sık kullanılır. Gönül karşılığı olarak şiirimizde sine, dil, fuad kelimeleri de çok sık kullanılır. İman, sevgi ve nefretin, iyi ve kötü bütün duyguların kaynağı olduğu kabul edilen kalbin mânevî yönü, yürek, dil; yürekte var olduğu kabul edilen sevgi, düşünme, anma, istek ve hatır gibi duygu kaynağı; yüreğin manevî gücü, arzu; istek; insanın akıl üstü bilgiye ulaşma gücü ya da bu tür bilgilerin insanda doğduğu, dünya nimetleri ve geçici isteklerin bağından kurtulan sûfîde Allah’ın tecelli ettiği ve Allah’la ilgili bilgilerin geldiği yer; insandaki irfan odağı; insanın aşk ve güzellik konusunda önüne geçemediği iç kuvveti; zevk, haz ve elemlerinin merkezidir. Alvarlı Efe Muhammed Lutfî Divanı’nda gönül mefhumunu çok sık kullanır. O, gönlü türlü varlık ve kavramlara benzeterek anlatır; gözler önünde canlandırmaya çalışır. Bu makalede yirminci yüzyıl başlarında yaşayan mutasavvıf şair Alvarlı Efe olarak tanınan Muhammed Lutfî Efendi’nin</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Babürnâme’de Türkmen Unvanlı Kişiler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18503</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18503</guid>
      <author>Mehmet KARA</author>
      <description>Hatıra türü eserler, yazan kişinin hayatına ve yazıldığı döneme ışık tutar. Biz, bu sayede geçmişe dair çok şey öğrenmiş oluruz. Sözü edilen eserlerden biri de Zahîrüddin Muhammed Babür’ün Vekâyî adını taşıyan kitabıdır. Daha çok Babürnâme olarak bilinir. Onun saltanat hayatı, sözü edilen eserde üç döneme ayrılarak verilmiştir: Fergana dönemi, Kâbil dönemi ve Hindistan dönemi. Babür, eserinde diğer milletlere ait kişilerin yanında Türk boylarına ait şahsiyetlere de yer vermiştir. Bunlardan bir kısmı Türkmenlere mensuptur. Anılan kişilerin diğer adı veya adlarından sonra Türkmen kelimesi getirilmiştir. Bu yaklaşım, adeta günümüzdeki soyadı sistemine benzemektedir. Oysa eserde diğer Türk boylarına ait şahsiyetler, Özbek Şeyban, Özbek Reniş ve Tatar Keker vb. gibi geçmektedir. Bunlarda boy adları mensubiyetlerini belirtmek üzere asıl adlarından önce zikredilmiştir. Adı bahsettiğimiz şekilde kayda geçirilen on bir Türkmen unvanlı kişi bulunmaktadır: Mirek Türkmen, Kerimdâd Hudaydâd Türkmen, Kaymas Türkmen, Cihangir Türkmen, Soğdlu Sa'd b. Hüseyin Türkmen, Süyündük Türkmen, Papa Oğlu Allah-Birdi Türkmen, Pîrî Bey Türkmen, Rüstem Türkmen, Ebülfeth Türkmen, Süley¬man Türkmen. Bunların dışında adlarının sonunda Türkmen kelimesi alınmadığı hâlde bu boya mensup şahsiyetler de mevcut olabilir. Ancak bunları tespit etmek pek de kolay değildir. Babür’ün ömrü savaşlar ve mücadelelerle geçtiği için Türkmenlere ait şahsiyetlerin neredeyse tamamı buna uygun pozisyonlarda görev almış kişilerdir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dil(bilimi) ve Felsefe</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18437</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18437</guid>
      <author>Kamil Veli NERİMANOĞLU</author>
      <description>Bu makalede, varlık, düşünce, dil, yazı, kültür ve uygarlık bağlantısında, felsefe ile edebiyat ilişkisi incelenmiş ve birbirlerine verdikleri yönlere bakılmıştır. Bilhassa yirminci yüzyılda dilbilim üzerine yapılan tartışmalar dilin imkânı ve içeriği üzerineyken daha sonraları alan genişleyerek felsefe ve dil gibi faktörleri de işin içine girmiştir. Felsefe ve dil temasının özünü, dilin mantık çerçevesindeki oluşumu teşkil etmektedir. Bu sebeple, çalışmada adı geçen dilcilerin fikirleri nasıl ustalıkla harmanlayıp; dil, kuram ve gerçeklik üzerine çok yönlü bir tartışmaya olanak sağladığı da incelenmektedir. Dil ve bilinç problemini, dil ve düşünce problemi içinde öğrenen bakış, dilbilimi geleneğinde daha yaygındır. Hâlbuki dil ve düşünce, dil ve bilincin araştırma alanıdır. Bunun nedeni dilbiliminin mantıksal gramer akımlarının, aynı zamanda kartezyen, rasyonel felsefi akımlarının etkisi altında kalmasıdır. Dil ve zeka, dil ve akıl, mantık ve dil gibi problemlerin de dil ve düşünce kapsamında araştırılması göreceli olarak kabul edilebilir. Kelime ve kavram, cümle (söylem) ve önerme (hüküm) gibi problemlerin de bu kapsamda öğrenilmesigeleneksel ve çağdaş ekoller, yöntemler bakımından önemli sonuçlara ulaşmıştır. Bizim amacımız felsefe- dil kurmacası yapmak değil, dilin ayrı ayrı kanunlarına, kurallarına, ögelerine, ilkelerine yaklaşmak, dili felsefi kategoriler açısından araştırmaktır. Dilde her olay yapı, işlev, olgu, eylem, süreç, sistem, felsefi açıya ve araştırmaya muhtaçtır. Belagat, kelam, mantık tarihi, eski Yunan felsefesinden sonra İslam dünyasında fikir açısı ve derinlik bakımından ciddi araştırma ve idrak boyutlarına ulaşmıştır. Biz "Dilbilimi ve Din" yazımızda bu konu üzerinde daha geniş şekilde durmaya çalışacağız. Kaçınılmaz olan ayrı ayrı notlar, genel bakış açısını belirlemek için verilmiştir. Felsefe ve dil (1), dil ve felsefe (2), felsefe ve dilbilimi (3), dilbilimi ve felsefe (4) karşılaştırması farklı açıları ortaya koymaktadır. Bunlardan bir ve dördüncü şıkları felsefe için, iki ve dördüncü şıkları dil (veya dilbilim) için önemlidir. Felsefe açısından dil (veya dilbilim) açısı Aristo için de, Kant için de, Hegel için de, Wittgenstein için de araştırmanın bütünü için önemlidir. Birçok makamda dil- metadil anlamı, genel iletişim arası işlevindedir. Humboldt’un, Saussure’un, Hjelmislev’in, Bakhtin’in, Lotman’ın, Chomsky’in… araştırmalarında felsefei kategoriler, dil açısından, dilbilimi incelemeleri bakımından değer taşımaktadır. İnsan fikirlerini konuşmadan, uzak mesafeden okuyabilen psikolojik deneyimlerin dil ve düşünce konseptinde açtığı ve gelecek zamanlarda da açabileceği sırlar ortaya çıktıkça dil ve düşünce sorunu üzerindeki sislerin kalkabileceğini düşünmekteyiz. 1960- 1980'li yıllarda N. Chomsky ve onun devamcıları oldukça popülerdi. Matematik yöntemlerinin kullanılması, yeni kavramların getirilmesi, üretici- dönüşümsel dilbilimi, dil mimarisi, zeka ve dil modelleri, dolaylı ve dolaysız kurucular... eleştirel sistem kurması onun başında durduğu akımı popüler hale getirmiştir. Bu yeni dilbilgisi örneğinin aşamaları zaman zaman dil ve düşünce, zeka ve bilinç sorununa yeni bakışı da gündeme getirmiştir. Chomsky'in "Sentaktik Yapı" (1957) kitabı, dilbiliminde devrim sayılır. Bu kitap dönüşümlü dilbilimin metodunun temelidir. Bu araştırmaların bakış açılarının kesişme alanı, ortak sahası yok değildir. Gerçekleştirilmiş araştırmaların ana hatlarının çok az bir kısmına dikkat ederken fazlasıyla araştırılmış meselelere değil, üzerinde durulması gereken hususlar üzerinde durmaya çalıştık. Ve elbette bizim amacımız dil, dilbilimi problemlerini açıklığa kavuşturmaktır. Çalışmamızda bahsettiğimiz isimler arasında Ferdinand de Saussure, L. Wittgenstein, Noam Chomsky, Y. Lotman, L. Hjelmislev, J. Vendriyes,, M. Foucault gibi isimler de yer almaktadır. AMAÇ: Bu araştırmanın amacı, dilin sistemi ve dilin yapısını; dilin birim ve kategorilerini, felsefi algı ve felsefi kanun kategorileri açısından karşılaştırm</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Manzum Metinler Işığında Bir Kalender Dervişinin Profili</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18737</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18737</guid>
      <author>Ahmet Atillâ ŞENTÜRK</author>
      <description>Osmanlı edebiyatının manzum metinleri, realiteye olan aşırı bağlılıkları sebebiyle ait oldukları dönemin toplum hayatına ışık tutan önemli birer vesika niteliğindedir. Bu yazıda sadece manzum metinler kaynak alınarak gezginci bâtınî dervişlerin görünüş ve davranışları hakkında elde edilen ipuçları tasnif edilip değerlendirilmekte, bu vesileyle edebî metinlerin aynı zamanda birer tarih vesikası değeri taşıdıkları hususu araştırmacıların dikkatine sunulmaktadır. Konusu neredeyse tamamen aşk üzerine kurulmuş milyonlarca beyitle örülü bir edebiyat, dolaylı olarak toplumun gündelik hayatını en ince detayına kadar gözler önüne serme özelliğine sahiptir. Bu zenginlik şairlerin daha önce söylenmiş bir sözü tekrara düşmeme konusunda gösterdikleri titizlikten kaynaklanır. Tavizsiz kalıplarla sınırları belirlenmiş bir edebiyat geleneği çerçevesinde en yeniyi ve mükemmeli yakalamaya çalışan şair, eserine malzeme oluşturmak amacıyla çevresindeki her şeye dikkatle bakmaya ve daha önce başkalarının yakalayamadığı incelikleri bulmaya mecburdur. Bu sayede edebiyatı oluşturan her beyit, okuyucu için yüzyıllar öncesinden yansıyan bir sahne, bir tablo ve bir vesika değeri oluşturur. Öyle ki bazen bu vesikaları birleştirmek suretiyle toplum hayatının tarih kayıtlarına girmemiş en ince detaylarını bütün ayrıntılarıyla görmek mümkün olabilmektedir. Eski şiirin klişeleşmiş estetik değerleri arasında temel karakteri oluşturan “âşık” tipi, çoğu zaman “şâir”in şahsıyla özdeşleşmiş bir yapı arz eder ve hangi meşrepte olursa olsunlar bütün şairler kendilerini birer “abdal” olarak idealize ederler. Bu klişenin oluşmasında dini vasıta ederek toplumda güç ve konum oluşturmaya çalışan “sofu/zahit” tipine karşı duyulan tepkinin hatırı sayılır bir payı vardır. Sıra dışı davranışları, geleneklere aykırı dış görünüşü ve tavırları sebebiyle toplum tarafından kınanıp ayıplanmasına rağmen riya kirinden arınmışlık boyutunu yakalaması ve “Acaba insanlar hakkımda ne düşünürler?” endişesini geride bırakması bakımından “abdal”, şiirde idealize edilen temel kahramanlardan biri olmuştur. Başka bir açıdan bakıldığında şairler abdal ve Kalenderleri anlatırken aslında dolaylı olarak idealize ettikleri “âşık” tipinin de ana hatlarını ortaya koymaktadırlar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ağız Tasniflerinde Kullanılan (Fonolojik) Ölçütler Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18569</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18569</guid>
      <author>Halil İbrahim USTA</author>
      <description>Bütün bilimsel çalışmalarda, alanla ilgili konuların dökümünü hazırlamak ve tasnif etmek ilk ve öncelikli görev olmalıdır. Bu ilke, dilbilgisi çalışmaları için de geçerlidir. Genel olarak dil, özel olarak da ağız araştırmalarında tasnif, çok kolaylıkla yapılacak bir iş değildir elbette. Fakat zorluklar dikkate alınarak bu işten kaçınmak yerine, ölçütler belirlenmeli ve bu doğrultuda çalışmalar yapılmalıdır. Öte yandan birçok dilbilimcinin belirttiği üzere, diyalektoloji çalışmaları artık betimlemeden yorumlama aşamasına geçmiş ve diyalektolojik özellikler, toplumu oluşturan birimlerin doğru anlaşılması ve doğru tanımlanması için sosyolengüistik çalışmaların aracı hâline gelmiştir. Daha doğrusu bu amaçla kullanılması üzerinde ciddi ve yoğun çalışmalar vardır. Geçmiş yıllarda sunulan bildirileri ve yayımlanan makaleleri incelediğimizde, yalnızca birkaç çalışmada ağızların tasnifi ile ilgili görüşlere rastlanmaktadır. Ağız incelemeleri, büyük bir külliyatı oluşturabilecek seviyeye ulaşmış fakat teorik çalışmalar az sayıda kalmıştır. Bu durumun sebebi, ağız araştırmalarını zorlaştıran çeşitli etkenlerdir. Bütün bilimsel çalışmalarda terimler meselesi hiç ihmale gelmeyecek şekilde önemlidir. Çünkü terimlerin çağrışım alanı bulanık olursa, araştırmalardaki yanılma payı artar. Ağız araştırmalarında da durum böyledir. Ağızlarla ilgili olarak tespit edilen fonolojik özellikler, “genel” başlıklar halinde ölçütlere dönüştürülmektedir. Ancak her “özellik”, ayırt edici “ölçüt” değildir, olmayabilir. Genel çizgisine uymayan durumlara da “sebebi bilinmeyen” denilip geçilmektedir. Ağızlarda görülen özelliklerden hareketle tasnif yapılamaz. Bunların birer ölçüte dönüştürülmesi, en azından ölçüt olabilecek bir şekilde yeniden ifade edilmeleri gerekir. Ölçütler belirli sayıda ve ayırt edici olmalıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Birleşik Kelimelerde Görülen Fonetik Hadiseler, Terimleri, Tanımları ve Örneklerinin Tasnifi Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18601</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18601</guid>
      <author>Osman YILDIZ</author>
      <description>Türkçede sürekli bir arada kullanılan kelimelerden bir kısmı zamanla çeşitli fonetik hadiseler (vurgu yerinin değişmesi, bitişme, kısalma, ses düşmesi, ses türemesi, ötümlüleşme gibi) sonucu birleşir ve tek kelime hâline gelir: ne asl &gt;&gt; nasıl, sütlü aş &gt;&gt; sütlaç, cuma ertesi &gt; cumartesi, bu ara &gt; bura; ne teg kim &gt;&gt; nitekim, ko?ur al &gt;&gt; kumral, sekiz on &gt;&gt; seksen vs. Birleşik kelime (compound noun) yapısındaki bu tür örnekler, Türkçe dilbilgisi kaynaklarında farklı terimlerle (ünlü çatışması, ünlü düşmesi, kaynaşma, hece bindirmesi, hece binişmesi, büzülmeyle birleşme, vokal birleşmesi, ünlü çatışması, seslem yutumu, seslem yitimi, hece düşmesi, hece kaynaşması, ünlü kaynaşması, hece yutulması, birleşme ve geçişme gibi) adlandırılmakta ve incelenmektedir. Bu makalede, fonetik hadiseler sonucu meydana gelen birleşik kelimeler, başlıca Türkçe dilbilgisi kaynaklarında verilen bilgiler ışığında incelenecek ve değerlendirilmeye çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tarihte Türk – Ermeni Temasları Sonucunda Ortaya Çıkmış Bir Halk: Ermeni Kıpçakları veya Gregoryan Kıpçaklar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18548</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18548</guid>
      <author>Gökçe Yükselen PELER</author>
      <description>Türklerle Ermenilerin temasları, en geç Hunlar dönemine dayanmaktadır. Bu devirden itibaren, iki halk arasındaki temaslar, kimi zaman dostane bir şekilde, kimi zaman ise mücade içerisinde süregelmiştir. Bu ilişkilerin kaçınılmaz bir şekilde ictimai, dinî ve dillik neticeleri olmuştur. Tarihin farklı dönemlerinde, farklı coğrafyalarda Ermeni dinine girmiş Türk toplulukları veya Türkçe konuşan Gregoryan topluluklar ortaya çıkmıştır. İşte, Gregoryan Kıpçaklar veya Ermeni Kıpçakları olarak adlandırılan Gregoryan dinindeki Kıpçak Türkçesi konuşan halk da böyle bir ortamda ortaya çıkmıştır. Kırım’da meydana geldiği düşünülen bu topluluk, daha sonra Ukrayna ve Polonya’da gelişme gösterip zengin bir Türkçe yazılı gelenek oluşturmuşlardır. Ancak 16. yüzyılda dünya genelinde meydana gelen siyasi, askerî ve ticari gelişmeler neticesinde, bu topluluğun kullandığı Ermeni Kıpçakçası denilen dil hem konuşma dili olarak hem de yazı dili olarak kullanımdan düşmüş, yerini Ukraince, Lehçe ve Ermenice gibi dillere bırakmıştır. Miras bıraktıkları Kıpçak Türkçesi ile yazılmış bu zengin kaynaklara rağmen, bu topluluğun etnik kökeni hakkında bir fikir birliği mevcut değildir. Kimileri bunların Ermeni dinine girmiş Kıpçak Türkleri oluklarını ileri sürerken, kimileri de Kıpçaklar arasında dillerini kaybetmiş Ermeniler olduklarını iddia etmektedir. Ancak bu topluluğun dili, dilbilimlik usullerle incelendiği zaman, birinci iddianın daha güçlü olduğu ortaya çıkmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kırgız Türkçesi İle Türkiye Türkçesindeki Ortak Arapça Kelimelerin Ses Değişimleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18551</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18551</guid>
      <author>Ömer ACAR</author>
      <description>Türkçe ve Kırgızca aynı dilin iki kolu olmaları hasebiyle, pek çok ortak kelimeye sahiptirler. Bu sözcüklerin bir kısmı, aynı kaynaktan beslendikleri için, Arapça-Farsça sözcüklerdir. Farsçanın Arapça sözcükleri diğer lehçe ve dillere taşımada bir köprü rolü oynadığı bilinmektedir. Türkiye Türkçesinde olduğu gibi, Kırgız Türkçesindeki bazı Arapça alıntı kelimelerin de Farsça yoluyla dile girdiği görülmektedir. Yazılı edebiyata diğer Türk lehçelerine göre nispeten geç sahip olan Kırgız Türkçesindeki Arapça sözcükler ses değişimleri bakımından incelendiğinde, bunların büyük ölçüde Kırgız dilinin ses-kalıp, yapı özelliklerine uygun hale getirildikleri görülür. Kırgızcayı diğer Türk lehçelerinden ayıran bazı ses kuralları Arapça alıntı kelimeleri çoğu durumda tanınamaz hale sokmuştur. Eski Türkçe veya Osmanlıca tabir edilen Anadolu Türkçesi çok eskiden beri Arap alfabesiyle yazıldığı için, dile giren yeni kelimeler de Arapça aslına göre yazılmaktaydı. Oysa Kırgız Türklerinin böyle bir tecrübesi olmamıştır. 1920’li yıllarda başlayan yazı dili hayatında çok kısa bir süre Arap alfabesi kullanılmış, bir müddet Latin alfabesi geçerli olduktan sonra, 1940’lı yıllardan itibaren bugün kullanılmakta olan Kiril alfabesine geçilmiştir. Özellikle bağımsızlık sonrasında giren kelimelerde, bahsedilen ses-anlam değişimlerinin daha az gerçekleştiği görülür. Türkçe ve Kırgızcada ortak olarak kullanılan Arapça sözcüklerdeki ses değişimlerini inceleyen bu çalışmanın bir benzerinin diğer Türk dilleri için de yapılması gerekir. Bazı dilcilerin de işaret ettiği gibi, bahsedilen çalışmalar yapıldığında, Türk dilleri ile Arapçanın tarihsel süreçte nasıl etkileşime girdiği, hangi dil unsurlarının paylaşıldığı, Türk dillerinin ileride hedeflediği dil birliğinde Arapça kökenli kelimelerin nasıl rol oynayacağı gibi sorular cevabını bulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bâhnâmeye Bir Bakış ve Gelibolulu Mustafa Alî’nin Bâhnâmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18604</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18604</guid>
      <author>AHMET ADIGÜZEL</author>
      <description>“Muhteşem yüzyılın bilgesi Alî” Mezopotamya ve Mısır’da başlayan ve antik Yunan’da Hippokrat ile oluşan tıp ilmi, literatürü, bilimin ilerlemesi sonucu, tıp biliminde cinsel sağlık bir disiplin olarak kabul edilmiştir. İnsan sağlığının vazgeçilmez ve sosyal hayatın bir parçası olan cinsel sağlık M.Ö’den itibaren bir ilgi sahası olmaya başlamıştır. Batı’da Uzakdoğu’da ve birçok uygarlık merkezinde konu ile ilgili yapılan araştırmalar, yazılan kitaplara değinildi. Zevk ve fantezi amaçlı kaleme alınan Kama-Sutra gibi eserlerin yanında tıp biliminin bir dalı olarak cinsel sağlığı merkez alan, bilimsel boyutuyla irdeleyen Bâhnâmeler karşılaştırılarak, bu iki türün farkları ortaya konuldu. Antik Yunan tıbbından etkilenen Müslüman milletler, Antik Yunan’dan tercüme eserlerle başlayıp her İslam cemiyetinde olduğu gibi Türk Milleti de eserleri kendi diliyle telif etmeye başladıktan sonra Osmanlı devletinde telif eser olarak kaleme alınan ilk bâhnâme hakkında bilgi verildi. Bâhnâme’nin amacının cinsel sağlık ve tedavinin yolları olduğu aktarıldı. 16.ve 17. yüzyıldan itibaren bâhnâmelerin çoğunun değişime uğrayarak pornografik bir zemine kaydığı aktarıldı. Gelibolulu Mustafa Alî’nin hayatı, kişiliği, sanatı ve sanat eserleri hakkında bilgi verildi. Hayatında yaşadığı badireler, umutlar ve yaşadığı hayal kırıklıklarına yer verildi. Kimi yapıtında sözden ziyade manayı, hünerden çok gerçeği önemseyen Alî, beklentisi ve ihtiyacı gereği kimi zaman da sözü manaya hüneri gerçeğe galip kıldığını tespit ettik. Osmanlı devletinin muhteşem yüzyılında bir kültür bilgesi olan bir şahsiyettir. Yaşadığı devre iz bırakan ve döneme damga vuran Sanatkâr ile ilgili şimdiye kadar yazılan birçok eserde elliye yakın eser kaleme aldığı anlatılır; fakat birçoğunda Râhatü’n-Nüfus veya Ruhû’n-Nüfus adlı eserinden biyografik çalışmalarda söz edilmemektedir. Yaptığımız araştırmalarda kuvvetle muhtemel adı geçen eserin Gelibolulu Mustafa Alî’ye ait olduğu kanaati hâsıl olmuştur. Nüshaların bulunduğu yerler ve nüshaların künyeleri verilerek, Berlin ve Kayseri Reşit Paşa nüshaları karşılaştırılarak yapıtlardan alıntılar yapıldı. İki cüzvden oluşan ve her cüzvü dört bâbdan oluşan Râhatü’n-Nüfus’un birinci cüzvü kadınlar, ikinci cüzvü erkekler için yazılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bosna-Hersek'teki Osmanlı Dönemi El Yazmalarının Durumu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18586</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18586</guid>
      <author>Lemi AKIN</author>
      <description>600 yüzyıla yakın hakimiyeti sürecinde, gerek Anadolu gerekse Balkanları kendi boyası ile imarî açıdan inşa eden Osmanlı, kültürel ve manevi değerlerini de dil vasıtası ile söz konusu geniş coğrafyaya yaymıştır. Balkan toplumlarından biri olan Boşnaklar da yaklaşık 400 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğunun bir parçası olarak varlıklarını sürdürmüşler, bu zaman zarfında yerel kültürleri ile Osmanlı kültürünü birleştirmişlerdir. Yine bu dönem içinde, İstanbul başta olmak üzere çeşitli İslam merkezlerinden getirtilen birçok eser, Balkanlar ve dolayısıyla Bosna-Hersek'te kurulan medreselerdeki istinsah merkezlerinde çoğaltılmıştır. Daha sonraki dönemlerde de Türkçe eğitim verilen medreselerden yetişen Balkan aydınları, Türkçe ve Boşnakça birçok eser telif etmişlerdir. Şu anda, bu telif ve istinsah eserlerin çoğu kütüphane, müze, tekke ve evlerde mevcuttur. Bu çalışmada, Bosna-Hersek'te çeşitli yerlerde bulunan ve henüz bazılarının katalog çalışması yapılmamış olan Osmanlı Türkçesi'ne ait yazma eserler ile bu yazmaların bulunduğu yerler hakkında bilgiler verilmiştir. Öncelikle yazmaların mevcut olduğu yerler kantonlara göre tasnif edilmiş ve kantonlardaki yazmaların durumu aktarılmıştır. Özellikle Bosna-Hersek'in en eski ve en büyük kütüphanesi olan Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi hakkında ayrıntılı bilgi verilmiştir. Daha sonra Bosna-Hersek'te bulunan Osmanlı Türkçesi'yle yazılmış el yazmaları iki alt başlıkta toplanmıştır. İlk olarak, tek nüshası Bosna-Hersek'te olduğu düşünülen eserlere değinilmiştir. İkinci başlıkta ise, Bosna'daki kütüphanelerde tarihi bilinen en eski eserler tespit edilmeye çalışılmıştır. Bosna'nın muhtelif yerlerinde bulunan Osmanlı Türkçesi'yle yazılmış eserlerin tespitinin ve kataloglama çalışmalarının henüz başlangıç seviyesinde olduğu görülmüştür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi “3469” Numarada Kayıtlı Bir Şiir Mecmûası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18523</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18523</guid>
      <author>Şerife AKPINAR</author>
      <description>Şiir mecmûaları edebiyat tarihine kaynaklık eden önemli eserlerdendir. Şiir antolojisi olarak da kabul edilebilen bu mecmûaların derlenmesinde en büyük etken mürettibin zevkidir. Dolayısıyla bunları kişisel kayıtlar olarak görmek doğru olacaktır. Bunun yanı sıra dönemin sanat ve edebiyat beğenilerini de yansıtan şiir mecmûaları aynı zamanda şairlerin popülaritesini de ortaya koymaktadır. Son dönemde yapılan çalışmalarda bilgi bankası oluşturmak çabasıyla şiir mecmûalarının metin neşri yayımlanmakta ve bilim dünyasının yararına sunulmaktadır. Bu çalışmalara katkı sağlamak gayesiyle makalede, Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi’ne Gaziantep İl Halk Kütüphanesi’nden getirilen BY 3469 numarada “Mecmûa-i Eş’ar” adıyla kayıtlı olan şiir mecmûası tanıtılmakta ve çevriyazısı verilmektedir. Antepli Hasırcı-zâde Mehmed Ağa tarafından derlenen mecmûa, mürettibin ifadesine göre Lâ-edrî müfredâtdan seçilerek toplanmıştır. Ancak yapılan inceleme neticesinde beyitlerin bir kısmının şairinin, bugün bilindiği görülmüştür. Kendisi de şair olan Hasırcı-zâde, beğendiği ve o dönemde meşhur olan beyitleri derlemiş ve kafiyeleri dikkate alarak alfabetik sırada mecmûayı tertip etmiştir. Metnin çevriyazısı hazırlanırken, mecmûanın sayfa numaralarına sadık kalınmış; orijinal tertibi de korunmuştur. Muhteva açısından bakıldığında ise bir konu genellemesine gidilememiştir. Okuyucunun zihninde kolaylıkla yer edebilecek olan beyitler, dönemin zevkini yansıtırken bugünün beğenilerine de hitap edecek niteliktedir. Makalede, söz konusu şiir mecmûası tanıtılıp çevriyazı verilerek; Osmanlı edebiyatının kırkambarı olan mecmûaları ortaya koyma çabalarına bir yenisi eklenmek istenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kaside-i Bürde Tercümelerinde Cahiliye Dönemi Gelenekleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18577</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18577</guid>
      <author>Vesile ALBAYRAK SAK</author>
      <description>Arapların kendilerine has ilimlerinden biri olan şiir, kafiyeli, vezinli bir söz olmaktan öte onların ruhi faaliyetlerinin muhteşem bir sonucudur. Arap şiirinin ilk defa nasıl teşekkül ettiği, nasıl düzenli bir şekil aldığı kesin olarak bilinememekle birlikte M. VI. yüzyıl başlarında bütün kabilelerin bildiği ortak bir dil hâlini alışı hususunda araştırmacılar hemfikirdirler. Cahiliye devrinden Hicret’in ilk yıllarına kadar Arap şiirindeki tarihi süreçte ilk örneklerini Muallakat adı verilen muhtelif yedi şiirde bulduğumuz kaside ise Arap edebiyatının ilk ve en köklü nazım şeklidir. Kaside; methiye, hiciv, iftihar ve tasvir olmak üzere dört temel konuyu işlemiş; İslam’ın inanç ve ahlak prensipleri ile çelişen temalar zamanla yerini Kuran’dan mülhem İslami değerlere bırakmıştır. İşlediği konu bakımından diğer kasidelerden ayrılıp kendi başlarına müstakil bir eser hüviyetinde olan Kaside-i Bürde’ler ise Hz. Peygamber’i methetmek maksadıyla yazılan eserlerdir ve bu eserlerin Hz. Peygamber sevgisini ifade etmede adeta bir ibadet telakki edilmesi edebiyatımızda birçok tercüme, şerh ve tahmislerinin kaleme alınmasına vesile olmuştur. Cahiliye dönemi kültürünün izlerine birçok eserde olduğu gibi Kaside-i Bürde Tercümeleri’nde de rastlamak mümkündür. Zira Cahiliye kavramı ve Cahiliye dönemi, yaşanmış bitmiş bir tarihi süreci değil bir kültürü temsil etmektedir. Bu nedenle bu çalışmada Cahiliye kültürünün dikkat çekici özellikleri araştırılmış, Arapların siyasi ve sosyal hayatlarına yön veren örf ve âdetleri Kaside-i Bürde Tercümelerinde incelenmiştir. Şurası bir gerçektir ki medeniyetler arası kültür ticaretinin somut birer delilleri olan tercümeler birçok kültürde olduğu gibi Arap ve Türk kültürü arasında da köprü vazifesini yerine getirmiştir. Anahtar Kelimeler: Cahiliye, Kaside, Kaside-i Bürde Tercümeleri, Gelenek, Medeniyet.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edebi Metinde Onomastik Birimlerin Lengüapoetik Özellikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18482</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18482</guid>
      <author>Dilrabo ANDANİYOZOVA</author>
      <description>Edebi metinde onomastik birimlerin poetik özellikleri ve üslup incelikleri Rus dil biliminde ve Türkoloji’de geniş çapta araştırılmıştır. Yapılan çalışmalarda onomastik birimlerin hepsi hangi gruba ait olması gözetmeksizin onimler terimi ile açıklandığı görülmektedir. Onimler olarak adlandırılan özel adlar içerisinden belli bir edebi metne özel bir poetik değer kattığı belirlenen özel adlar poetonim terimi ile açıklanmaktadır. Metin dil biliminde preseden adlar terimi altında incelenen bir olay var. Dili ana dil olarak kullanan kişilere tanıdık olan, onların dil hafızasında saklanan, konuşma faaliyetinde çokça başvurulan bir grup özel adlar preseden adlar sayılmaktadır. Bu tip özel adlar, edebi metinler, dini metinler, herkesçe bilinen ve ilgi çekici olaylar, efsane, hikâye, masal, fıkra ve sinema filmleri ile ilgili olarak ortaya çıkar ve hafızalara kazınır. Onomastik birimler yazarın edebi niyetine uygun olarak bazen basit, bazen çetrefilli bir biçimde kullanılır. Edebi metindeki onomastik birimler disiplinler arası ilişkiler temayülü çerçevesinde incelenmektedir. Son yıllarda yapılan filolojik araştırmalarda onomastik birimlere edebi metnin çok katmanlılığını temin eden, onun dil yapısını şekillendiren kendine özgü birimler olarak yaklaşmak yaygınlaşmaktadır. Özbek dilciliğinde onomastik birimlerin lengüapoetik mekanizmalarını belirlemeye yönelik araştırmalara öncelik tanımaktadır. Bu çalışmalar Özbek dilinin mahiyetini ve edebi imkânlarını derinlemesine inceleme olanağını sunmaktadır. Makalede edebi metinlerde karşımıza çıkan mitolojik yer adları, insan ve yaratıkların özel adları mifotoponim terimi altında incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Niyazi Akı’nın Yakup Kadri Biyografisine Eleştirel Bir Katkı: “Erenlerin Bağından” 7/11 ve 13/14 Bilmecesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18404</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18404</guid>
      <author>Efe ARIK</author>
      <description>Bu çalışmanın amacı, Niyazi Akı’nın Yakup Kadri Karaosmanoğlu İnsan-Eser-Fikir-Üslûp adlı kitabında Yakup Kadri’nin mensur şiirlerine ve özellikle de “Erenlerin Bağından” başlığı altında toplananlarına ilişkin yapmış olduğu incelemeye eleştirel bir katkı sunmaktır. Akı’nın çalışması, literatürde “Erenlerin Bağından” hakkında verilen bilgi çerçevesinde en çok referans gösterilen kaynaklardan biridir. Diğer taraftan, bu çalışmada mensur şiirlerin bazılarının yayımlandığı dergilere ve tarihlere ilişkin maddi hatalar ve bunlara bağlı olarak da yanlış dönemselleştirmeler yapılmıştır. Yakup Kadri’nin mensur şiirlerini 1910-1922 yılları arasında yazdığını belirten Akı’ya göre, Yakup Kadri 1914-1918 yılları arasında bu türe ait bir eser vermediği için mensur şiirleri dört yıllık bir aranın ayırdığı dörder yıllık iki ayrı dönemde, “Birinci Safha” (1910-1914) ve “İkinci Safha” (1918-1922), incelemek mümkündür. Fakat “Erenlerin Bağından”ın onüçüncü ve ondördüncü parçaları, Akı’nın verdiği bilginin aksine, 1921 ve 1922 yıllarında Dergâh dergisinde değil 1925 yılında Türk Yurdu dergisinde yayımlanmıştır. Akı’nın düştüğü bu yanılgı, kitaplaştırılmadan önce çeşitli dergilerde yayımlanan “Erenlerin Bağından” parçalarının dergilerdeki numaraları ile kitaplardaki numaralarını karşılaştırmamış olmasından kaynaklanır. Bu karşılaştırma yapıldığında, söz konusu mensur şiirlerin 13 ve 14 numaralı parçalarının yanı sıra 7 ve 11 numaralı parçalarında da çelişkili bir durumun olduğu görülür. Bu noktadan hareketle yaptığımız çalışma, söz konusu çelişkili durumun nedeninin Dergâh dergisi ve Büyük Mecmua’da yapılan birer dizgi hatası olduğuna işaret etmektedir. Sonuç olarak çalışmamızın öncelikli amacı, Akı’nın incelemesini veya bu incelemeyi kaynak gösteren diğer çalışmaların referans alınarak söz konusu hataların tekrarlanmasının önüne geçmek ve “Erenlerin Bağından”ı tarihsel bağlamla ilişkisi çerçevesinde ele alacak olan çalışmalara mütevazi bir katkı sunmaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kilis İli Ağızlarının Ses Bilgisi Özellikleri Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18683</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18683</guid>
      <author>Hülya ARSLANEROL</author>
      <description>Dil, ana fonksiyonuyla insanlar arası iletişimi sağlayan, seslerden örülü bir sistemdir. Ancak görevi ve önemi bununla sınırlı olmayıp bundan hareketle milletlerin oluşumuna katkı sunan, milletleri millet yapan ana unsurları nesillerden nesillere taşıyan çok önemli bir sosyal kurumdur. Bu sosyal fonksiyonunu yerine getirme görevini ise esas itibariyle konuşma dili üstlenirken yazı dili de buna katkıda bulunur. Kültürün ana taşıyıcısı olan konuşma dili, yazı dili haline gelemediğinde zamanla kaybolmakta; bu da bazı kültürel birikimlerin zamanla unutulması sonucunu doğurmakta; toplumun birleştirici harcı durumundaki bu unsurların kaybı, başka sosyolojik ve toplumsal sorunların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu yüzden dilin bütün unsurlarıyla birlikte varlığını sürdürürken yazıya geçirilmesi pek çok açıdan büyük önem taşımaktadır. Kısacası dil üzerine söylenecek her söz, dil yanında sosyoloji, tarih, folklor, etnoloji gibi sosyal bilimlerin her alanını ilgilendirir, onlara da veri sağlar; bu da ağız çalışmalarının önemini bir kez daha gözler önüne serer. Dolayısıyla bir ağız çalışması olan bu makalemizde sunacağımız verilerin, dil başta olmak üzere sosyal bilimlerin pek çok alanına katkıda bulunacağını inanıyoruz. Çalışmamız Kilis ili ağızlarının merkez, ilçe ve köylerinde yaptığımız saha çalışmasına dayanmaktadır. Derlenen metinler içinden örnek olarak seçtiklerimizden hareketle yörenin ses bilgisi özellikleri ortaya konmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Divan Şiirinde Hârût ile Mârût</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18598</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18598</guid>
      <author>Murat ASLAN</author>
      <description>Divan şiirinin kaynaklarından en önemlisi Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an-ı Kerim'de geçen kıssa ve ayetler</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Deyimlerimizde Temizlikle İlgili Kavramlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18622</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18622</guid>
      <author>Ayşe AYDIN</author>
      <description>Deyimler, iki veya daha çok kelimeden oluşan, içerikleriyle anlatımı ve ifadeyi daha etkili ve zengin kılan genellikle mecazlı sözlerdir. Orta Asya’dan beri temizliğe büyük önem veren Türk milleti bunu edebiyatına ve diline de yansıtmış, kendi söz varlığının bir ürünü olan deyimlerinde de temizlikle ilgili sıfatları, araç-gereç adlarını veya hareket adlarını ya temel ya da mecazî anlamlarıyla kullanmıştır. “Ağzı pis”, “ak pak”, “aydan arı, günden(sudan) duru”…, “saçını süpürge etmek”, “el yıkamak” gibi deyimlerimiz bunu örnekler. Kullanılan kelime genelde, deyimlerimiz içerisinde temel anlamlarından uzaklaşmış, örneğin: ak, açık, kara, pis gibi sıfat görevli sözcükler şu deyimlerde ruhî temizliği ya da kirliliği izah edecek bir mana içerisinde kullanılır olmuştur: “Alnı açık”, “alnı açık, yüzü ak”, “alnının akıyla”, “ağzı kara”, “ağzı pis”… Ele aldığımız deyimler farklı şekillerde biçimlenmiştir. Bir kısım deyimler; cümle(kar yağdı, iz (pislik) örtüldü), bir kısmı tamlama(temiz araba), bir kısmı ikileme(salkım saçak, karman çorman) şeklindedir. Bir kısım deyimler iki yargılı ve uyaklıdır(aydan arı, günden duru). Deyimlerin birçoğu bir yardımcı fiil ve mastar ekiyle çekimlenmiştir (elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak, sabun köpüğü gibi sönmek, saçını süpürge etmek, su dökmek, su dökünmek, suya sabuna dokunmamak, suyu bulandırmak…) Bu çalışmada, farklı şekillerde yapılandırılmış bu deyimler, temizlikle ilgili dikkat çekilen detaylara göre sınıflandırılarak incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>M. Şevket Esendal’ın Eşek Adlı Öyküsünde Bağlaşıklık ve Bağdaşıklık Görünümleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18501</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18501</guid>
      <author>İlker AYDIN, Gülşen TORUSDAĞ</author>
      <description>Bu çalışmada, Eşek adlı öyküsü ele alınan M. Şevket Esendal, Türk edebiyatında ‘durum öyküsü’ olarak adlandırılan türün ilk temsilcisidir. Rus yazar A. Chekhov’a dayanan durum öyküsü bir olayı değil, günlük yaşamın herhangi bir kesitini ele alan; serim, düğüm, çözüm düzenine uyulmayan, merak ve heyecandan çok duygu ve hayallere yer veren öykülerdir. Esendal’ın eserleri günlük yaşamın, küçük insanların mücadelelerinin yansımalarıdır. Karakterleri düz, sıradan, küçük sorunları için endişelenen hayatın içinden insanlardır. İçinde yaşadığı hayatı gerçekçi bir şekilde gözlemesi, yazarın durum öykülerini oluşturmasındaki temel bakış açısı ve hareket noktasıdır. Bir başka deyişle yazar, dış dünyayı kendi gerçekliği içinde, ‘mimesis’e bağlı oluşturma biçiminin sunduğu olanak ve sınırlara bağlı kalarak öykülerine yansıtır. Genelde metne, özelde yazınsal metne ve bu metinlerin ortaya koyduğu anlam çerçevelerine çeşitli çözümleme yöntemleriyle ulaşılabileceği bir gerçektir. Metin çözümlemesi, kuramsal bir temele dayanan uygulamalı bir etkinliktir. Temel kuramsal yaklaşımlardan biri olan metindilbilim, metinlerin dilbilgisel ve içeriksel olarak nasıl kurgulandıklarını belirler, bildirişimsel işlevlerini tespit eder ve bunları uygulamalı örneklerle gösterir. Bu araştırmada, Mustafa’nın eşeğini kaybetmesi ve tekrar bulmasının konu edildiği Eşek adlı öykü, metinsellik ölçütlerinden ‘bağlaşıklık’ ve ‘bağdaşıklık’ görünümleri açısından incelenmiş, metinin kurgulanış biçimi, dil kullanımları, motif ve izlek üzerinde durularak bir takım genellemelerde bulunulmuştur. Bağlaşıklık, metnin yüzey yapısıyla ilgili bir kavram olarak değerlendirilirken bağdaşıklık, metnin derin yapısının irdelendiği bir kavram olarak ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Fuzûlî’nin Şiirdeki ‘Ben’liği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18646</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18646</guid>
      <author>Songül AYDIN YAĞCIOĞLU</author>
      <description>Fuzûlî, kendi ‘ben’liğine şiirlerinde özellikle değinen, bu itibarla ‘ben’ zamirini çok kullanan bir</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yabancı Kelimelere Karşılık Bulmada Karşılaşılan Sorunlar ve Çözüm Önerileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18554</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18554</guid>
      <author>Adem BALABAN</author>
      <description>Türkçedeki yabancı kökenli kelimeler meselesi çok tartışılan konulardan biri olmuştur. Bu yabancı kelimelerin üzerinden dilde sadeleşme tartışmaları yaşanmış hatta bazı kesimler bu konuyu daha ileri götürerek dilde tasfiye hareketine çevirmeye çalışmıştır. Günümüze gelindiğinde bu tartışmaların azalsa da devam ettiği görülmektedir. Bugün karşımızda duran en önemli mesele Türkçeye yerleşmiş, Türkçeleşmiş kelimelere karşılık bulup onları atmak değil, dilimize yeni giren veya girmeye çalışan yabancı kelimelere karşılık bulmaktır. Özellikle, Batı’nın popüler kültüründen ve teknolojiden gelen kelimelere karşılık bulma meselesi şu an ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Türk Dil Kurumu ile bazı kişi ve kurumlar bu kelimelere karşılık önermede ve bunların yerine Türkçe karşılıklarının kullanılmasını istemekte ancak bütün bu çalışmaların başarıya ulaşması bazı engellere takılmaktadır. Yabancı dilden Türkçeye giren veya girecek olan kelimelere karşılık bulmada “zamanlama, ‘uyduruk’ bir kelime üretme, eklerin yersiz kullanılması, telaffuz durumu, anlam bakımından uygunluk meselesi, kelimenin üretildikten sonra halka arz edilmesi, bu kelimelerin dilin en çok kullanıldığı medyada kullanımı, okul kitaplarında yer alıp almaması, meseleye siyasi ve ideolojik açıdan yaklaşılması” gibi bazı sorunlar yaşanmaktadır. Çalışmamızda öncelikle dilde sadeleşme çalışmaları hakkında tarihi seyri içinde genel bilgiler verilmiş, bu konuda yapılan araştırmalar üzerine bir alan yazın çalışması yapılmış ve daha sonra yukarıda zikredilen sorunlar örnekleriyle incelenip ve onlara çözüm önerileri ortaya konulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sehmî ve Manzum Hadis-İ Erba'în Tercümesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18641</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18641</guid>
      <author>Cemal BAYAK</author>
      <description>Klasik Türk edebiyatı şair ve yazarlarını tanıma ve değerlendirme çalışmalarında onların eserlerinin ulaşılabilir durumda olması hayati önem taşımaktadır. Diğer bir ifade ile onları eserlerini görebildiğimiz kadar tanıyabiliyoruz. Kaynaklarda ismi geçen birçok eser bugün için ulaşılamamış durumdadır. Bunların bir kısmının tabii felaket ve yangın gibi olaylar sonucu kaybolmuş olması muhtemeldir. Bununla beraber bugüne gelmediği düşünülen bazı eserlerin kütüphanelerde yanlış kataloglama dolayısıyla kendisine ulaşılamadığının anlaşıldığı da zaman zaman karşılaşılan bir durumdur. Bu çalışmada Sehmî'den bahseden kaynaklar değerlendirilerek o daha yakından tanıtılmaya çalışılmaktadır. Bu çerçevede üzerinde durulmayan bir özelliği, hat sanatıyla ilgisine dikkat çekilmektedir. Çalışmada ayrıca Sehmî'nin edebi kişiliğinin öne çıkan özellikleri de ele alınmaktadır. Burada Dîvan'ının bilinen tek yazma nüshası ve şairin burada bulunan diğer eserlerinden ikisi incelenmektedir. Bunlar, Hadîs-i Erba‘în Tercümesi ve Mektuplar'dır. Hadîs-i Erba'în'i onu benzerlerinden ayrıştıran ve örneği çok az olan önemli bir özellik taşımaktadır. Bu onun tercüme ettiği hadisleri tercümeye dahil etmiş olmasıdır. Bu alınan hadisleri şiiri dahil ederken şiirin veznini alınan hadis metinleri ile uyumlu olma zorunluluğunu getiren bir durumdur. Sehmî'nin Dîvan'ını kaip eden yapraklarda (39b-52a) 10 mektup ve bir kaside bulunmaktadır. Bu mektuplardan ilk üçü şikayet içeriklidir. Buradaki kaside Şeyhülislam Yahya'ya yazılmıştır ve Dîvan'da yer almamaktadır. Böylece Sehmî'nin bir kasidesi daha tesbit edilmiş olmaktadır. Bu çalışmada Sehmî'nin yazdığı kaydedilmekle beraber bugüne kadar tespit edilememiş bulunan Câm-ı Gîtî-nümâ isimli eserin iki nüshası tespit edilip konusuna değinilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Köroğlu Keleşlerinden Köse Kenan’ın Evlenme Yolculuğu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18063</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18063</guid>
      <author>Salahaddin BEKKİ</author>
      <description>İnsanlık tarihinde aile kurma ve akrabalık tesisi için evlilik ön şart olarak kabul edilmiştir. En ilkel toplumlardan günümüze kadar evlilik, belli uygulamalara bağlı olarak gerçekleştirilen törenlere dönüşmüştür. Eş seçiminden evlilik töreninin son aşamasına kadar uygulanan bir takım kalıp davranışlar ve uygulamalar toplumdan topluma çeşitlilik göstermektedir. İster sıradan bir insan olsun isterse bir destan kahramanı alp olsun tüm erkekler, evlenmek istedikleri kız için belli bir takım sınavlardan geçmek zorundadırlar. Destan kahramanı alpların evlilik maceraları, sıradan insanlara göre çok daha zor ve çetin geçer. Alpların kendilerine uygun eşi arayıp bularak her türlü şartı yerine getirip bir dizi sınavlardan geçtikten sonra onunla evlenmesi “alplara mahsus evlilik” veya “kahramanın evlenme yolculuğu” olarak tarif edilmektedir. Epik kahramanın biyografisinin tamamlanmasında önemli bir aşama olan evlilik konusu, birçok destanda ana tema olarak ele alınmıştır. Ana teması evlilik olmayan destanlarda ise evlilik, kahramanın atılacağı başka maceralar için köprü görevi görür. Orta Asya bozkırlarından Balkanlara kadar uzanan geniş sahada teşekkül eden ve hala gelişmekte olan Köroğlu destanı, “Batı” ve “Orta Asya” olmak üzere iki ana kolda genişleyip yayılmıştır. Bu çalışmada Batı versiyonunun Anadolu sahası Köroğlu kolları, “Köse Kenan ile Dana Hanım Kolu” merkeze alınmak suretiyle alplara mahsus evlilik bağlamında incelenecektir. Bu yapılırken zaman zaman Dedem Korkut’un yiğitlerinden alplara mahsus bir şekilde evlenen Kan Turalı’nın evlilik macerasına göndermeler yapılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Filolojik Değerlendirmeler Ve Karşılaştırmalar: Gülistan’ın Türk Diliyle İlk Çevirileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18466</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18466</guid>
      <author>Mehmet Turgut BERBERCAN</author>
      <description>Çok eski zamanlardan itibaren İran kültür coğrafyasıyla yoğun temaslar kuran Türkler, İslamiyet yayıldıktan sonra, ilerleyen yüzyıllar zarfında Fars dili ve edebiyatının başlıca eserlerini tanımaya başlamış, Türk edib ve şairleri Fars diliyle yazılmış bazı eserleri örnek model almak suretiyle şekil ve muhteva açısından benzer yahut aynı isimle aranje edilmiş adaptasyon mahiyetinde bulunan çeşitli edebî eserler kaleme almışlardır. İslamiyet etkisinde gelişen Türk dilinin ilk dönemi olan Karahanlı Türkçesi döneminin başından yani 11. yüzyıldan başlayarak 15. yüzyıla kadar, Önasya ve Balkanlarda Osmanlı devletinin bir imparatorluğa dönüştüğü dönemde Osmanlı Türkçesinin, Türkistan’da ise Mir Ali Şir Nevâyî vasıtasıyla Çağatay Türkçesinin klasik bir dil halini aldığı devre kadar, bir başka deyişle, Türk dilinin klasik bir edebiyat ve sanat dili halini aldığı devre kadar süren olgunlaşma ve hazırlık sürecinde İran edebiyatından seçilerek Türkçeleştirilmiş ve Türk diliyle özgünleştirilmiş eserlerin Türk dilinin ve doğal olarak Türk edebiyatının tarihî gelişim seyrinde etkileşim bakımından önemli bir yeri vardır. İranlı mütefekkir şair Sa’dî’nin 13. yüzyılda kaleme aldığı meşhur Gülistan, bu etkiyi tüm yönleriyle örnekleyen önemli bir eserdir. Bu çalışmada, Gülistan’ın Türk diliyle hazırlanmış ilk çevirileri olan 1391’de Seyf-i Serâyî tarafından yazılmış Kitab Gülistan bi’t-Türkî, 1397’de Sibicâbî’nin telif ettiği Gülistan-ı Türkî ve 1430’da Manyasoğlu Mahmud tarafından hazırlanmış Türkçe çeviri (adaptasyonlar) filolojik bakımdan değerlendirilerek Türk dili araştırmaları çerçevesinde karşılaştırılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nar Ağacı’nda Muhacirlik ve Savaş</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18495</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18495</guid>
      <author>Ümmühan BİLGİN TOPÇU</author>
      <description>Birinci Dünya Savaşı’nda, Şark Cephesi’nin yarılmasıyla Rus ilerlemesi Trabzon’a kadar ulaşmış; bölgedeki Türk nüfusu denizden yapılan bombardıman ve daha önceden işgal edilen bölgelere dair duyumları dolayısıyla büyük oranda şehri terk etmiştir. Göç literatüründe farklı terimler kullanılsa da Doğu Karadeniz halkı bu göçü muhacirlik olarak isimlendirmiştir. Muhacirlikte yaşanan büyük kayıplar zorluklar ve sefalet edebî eserlerde çok yer almamıştır. Nazan Bekiroğlu’nun Nar Ağacı adlı romanında; anlatıcı kahramanın köklerini anlama yolculuğu vardır; ancak hâkim unsur, Zehra ve Settarhan’ı buluşturan örüntüdür. Aşkın halleri; romantik hikâyelerle eseri süsleyen asıl temadır. Nazan Bekiroğlu birikimini yansıtan yelpaze bundan çok daha geniş bir sahayı kucaklar: Bir tarafta 1910’lu yılların İran Azeri kültürü, Taht-ı Süleyman, Tebriz, Tiflis, Zerdüştlük etrafında anlatılan köklü bir aile geleneği; diğer yanda 93 Harbi, Balkan Savaşları gölgesindeki Osmanlı İmparatorluğunun stratejik önemdeki şehirlerinden biri olarak 1. Dünya Savaşı’nın cephelerinden birine dönüşen işgal edilme sürecindeki ve günümüzdeki hâliyle Trabzon vardır. Romanda Trabzon anlatımının bir parçası olarak muhacirlik gerçeği bütün boyutlarıyla gözler önüne serilir. Ancak bu çalışmanın ana sorusu, her biri zengin malzemeyle süslenmiş bu başlıklar içerisinde Trabzon’da muhacirlik gerçeğinin, romana hangi boyutlarıyla taşındığıdır. Çalışmada tarih ve edebiyat ilişkisi bağlamında bu sürecin romanda nasıl yorumlandığı ele alınmıştır. Yöntem: Çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden betimsel veri analizi tekniği kullanılmıştır. Sonuçlar: Kundera, romanların her şeyden önce birkaç temel sözcük üzerine kurulduğunu söyler(2009: 99) Her okuyucu kendi listesini oluşturmakta özgür olsa da Nar Ağacı’nın sözcükleri, aşk ve kader, Trabzon, savaşlar ve insanlar, muhacirlik, kültür gibi görünmektedir. Eserde tarihin belli bir öncelikle ele alındığı (UYSAL 2011: 17) söylenemeyeceği için Nar Ağacı, gerçekçi edebiyatın bir türevi olarak ortaya çıkan tarihî roman kapsamına alınamaz. Tarihî zemin, romana dağılmış olmakla beraber hâkim unsur değildir. Kahraman anlatıcının bütün bir aile geçmişini detaylandırmadığı; dedesi ve ninesi dışında sadece birkaç akrabasına değindiği düşünülürse eser, jeneolojik de sayılamaz. Köklerini aramak, romanın temel izleklerinden biridir. Eserin başında Ermeni genç bir çiftin Muş Bulanık’ta yani ters yönde hareket ederek kendi köklerini takip ettiği görülür. Bu aslında köklerini arama talebinin belli kimliklere münhasır kalmadığına işarettir. Yüzeyde, imkânsız görünen denklemleri çözme arayışında olan akademisyen, kendi geçmişinin peşindedir. Çok kişisel başlayan macera, Osmanlı coğrafyasına girildiğinde bütün bir toplumun macerasına karışır. Böylece Bekiroğlu, bilinmeyen yakın tarihin, özelde muhacirlik sürecinin, kimliğin inşası noktasında yarattığı boşluğa göndermede bulunur. Bu yönüyle eserin akademisyen anlatıcıdan topluma uzanan metaforlarla örüldüğü söylenebilir. Yazarın köklerini Trabzon’a, Osmanlı’nın son dönem siyasî sosyal tarihine bağlayan onlarca damar romanda büyük bir ustalıkla örülmüştür. Bir kıvam ayarıyla; ortaya hem bir aşk hem bir tarih hem bir şehir hem bir kültür hem bir akademisyen romanı çıkmış, çıkabilmiştir. Bunda yazarın insana yoğunlaşması, kahramanları dışına taşmamaya özen göstermesi etkili olmuştur. Eserde 93 Harbi ve Balkanlar; Osmanlı’nın kendi idarî, maddî zaaflarının gün yüzüne çıktığı savaşlardır; bunlar 1. Dünya Savaşı’nın şartlarını hazırlamış görünür. Yazarın satır aralarında söylediği budur. Anlatılanların sembolik değerli dikkate alındığında yazarın 93 Harbi’ni bir uzuv kaybı olarak yorumladığı görülür; her şeyi gören hisseden ve fakat gücü tükenmiş bir ihtiyarın uzuv kaybı. Hacıbey’de farklı vesilelerle gündeme gelen sevkiyat ve yürümeye dair serzenişler; bir yürüyememe, sevk edilememe hali, şahsi bir yeti kaybından bütün bir imparatorluğa genişleyen bir kayıp gibi köklere uzanır. Balkan Sava</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Özbekçe ve Türkiye Türkçesinde Fiil - Tamlayıcı İlişkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18527</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18527</guid>
      <author>Tuğba BİLVEREN</author>
      <description>Fiil tamlayıcıları fiilin anlamını tamamlayan ögelerdir. Fiil ile tamlayıcılar arasındaki ilişkiyi sağlayan ise hâl ekleridir. Çalışmamızda incelediğimiz fiiller tamlayıcılarının birden fazla kullanımını, hâl eki tayinindeki değişimini ve fiilin farklı hâl ekli kullanımlara ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Ancak birden fazla anlamı olan fiillerde, aynı fiil farklı tamlayıcılar almakta ve böylece aldığı tamlayıcının anlama göre değiştiği sonucu burada ortaya çıkmaktadır. Buna göre tamlayıcıların değişmesi aynı zamanda lehçeler arası bir aktarma problemi de yaratabilir. Aktarmaları daha kolay bir hale getirmek sadece kelimelerin anlamını bilmek değil, tamlayıcılarının da anlam üzerindeki etkisini bilmeyi gerektirir. Bu çalışmada Özbekçe ve Türkiye Türkçesinde fiil tamlayıcı ilişkisi ele alınmaya çalışılmıştır. Uzbek Tilinig İzohli Lugati incelenerek rastgele seçilmiş, biri 26, biri 9 ve diğeri 4 farklı anlama sahip olan üç fiil kullanılmıştır. Farklı anlamlara sahip olan bu fiiller aynı temel anlamdan gelişen yan anlamlar gibi görünse de kullanım yerleri ve cümleye kattıkları anlam farkları dikkat çekicidir. Bu fiillerin tamlayıcılarının hem Özbekçede hem de Türkiye Türkçesinde verilmek istenen anlama göre değiştiği gösterilmiştir. Hal eklerinin cümle içinde fiillerin anlamını değiştirecek nitelikte olduğunun ortaya çıkarılması isteği çalışmamızın temel hareket noktası olmuştur. Hem tarihi hem de çağdaş Türk lehçelerinde fiillerle ilgili yapılan tüm çalışmalar aynı zamanda tamlayıcılarıyla olan ilişkilerine de değinme gereği doğurmuştur. Türk lehçelerinde her hangi bir fiilin aldığı istem yani tamlayıcı, Türkiye Türkçesinde farklı bir istemle kullanılıyorsa farklı bir anlama gelmesi de muhtemeldir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Pozitivist Akıl Algısının Osmanlı Modernleşmesine Tesiri Bağlamında Tanzimat Devri Şâirinin Akılla İmtihanı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18584</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18584</guid>
      <author>Ebru BURCU YILMAZ</author>
      <description>Osmanlı modernleşmesinin ortaya çıkardığı hoşnutsuzluğun altında yatan en önemli etken iki farklı medeniyet arasında önyargı ve savaşa dayalı mücadele üzerinden tanımlanan bir ilişki kurulmasıdır. Bu durum kuşatıcı ve derinlikli bir yenileşme programının ortaya koyulmasını zorlaştırmış, gelenek ve yenilik arasında yaşanan çatışmalarla şekillenen düalist bir zihniyetin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Şairin değişen sesi sadece edebî eserlerde yaşanan bir farklılaşmayı değil aynı zamanda devrin ruhunda meydana gelen duygusal ve düşünsel dönüşümü yansıtan veriler sunar. Tanzimat devri poetik metinlerine de yansıyan Osmanlı modernleşmesinin zihniyet dünyası şiirlerdeki tematik değişimden hareketle izah edilebilir. Tanzimat şairi, metinlerinde, Modernizmin gelenek ve kutsalla keskin çatışmalar yaşadığı alanlardan biri olan akıl algısını, tasavvufun akıl yorumu ile pozitivizmin modern akıl anlayışını farklı şekillerde buluşturur. Aklı kutsayan şairlerin yanı sıra aklın araçsallığını sorgulayan ve akıldan mustarip olan şairler Batılılaşmanın sebep olduğu ikilemlerin mahiyeti ve sebeplerinin anlaşılması konusunda şiir metinlerinden hareketle Osmanlı modernleşmesinin akıl konusundaki yaklaşımını ortaya koyarlar. Tematik değişim içinde özellikle akıl konusunun seçilmesinin sebebi, aklı temel güç olarak gören modernizmin Tanzimat devrinde öngörülen akılcı toplum modelinin temellerini hangi dinamikler üzerine inşa ettiğini ortaya koyabilmektir. Bu tespitleri göz önünde bulundurarak Tanzimat devri şiirlerine akıl teması bağlamında metin ve yazar odaklı bakılan bu çalışma ile modernleşme tarihimizin düşünsel zeminine dair değerlendirmeler yapılması amaçlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ali Kemal’in Fransız İhtilali’ne Bakışı: Ricâl-i İhtilâl</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18648</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18648</guid>
      <author>Nursel ÇAKMAK, Ali YILDIZ</author>
      <description>Fransız İhtilali, dünya üzerindeki tesirleri bakımından ehemmiyet arz eden tarihî bir vakadır. Bu vakanın devlet ve milletler nazarında sebep olduğu gelişmeler Osmanlı aydınlarının da ilgisini çekmiştir. Ali Kemal, bu ihtilali teferruatıyla ele alan bir Osmanlı aydınıdır. Bilhassa tarihe olan merakı ve uzun yıllar aldığı tarih eğitimi, bu alanda birçok eser kaleme almasını sağlamıştır. Bu eserlerden biri de 1329’da yayımlanan Ricâl-i İhtilâl’dir. Eser, Fransız İhtilali’nin önde gelen simalarından Marquis de Condorcet, Saint-Just, Georges Jacques Danton ve Maximilien Robespierre’in hayat hikâyelerinden teşekkül eder. Müellif, şahısların biyografik bilgilerini aktarırken Fransız İhtilali hakkında eserler kaleme alan tarihçilerin görüşlerinden istifade etmiş, değerlendirmelerini kişisel önyargılardan uzak, zevkli bir üslupla aktarmaya dikkat etmiştir. Fransız İhtilali hakkında müspet ifadeler kullandığı görülen müellifin Fransız ihtilal ricali hakkında da iyimser bir tutum sergilediği görülür. Bu tutumun başlıca sebebi, müellifin Fransız İhtilali’ni milletlerin istikballerini inşa etmeleri bakımından önemli bir adım olarak görmesidir. Edebî olduğu kadar eğitici ve öğretici üslup özellikleriyle de dikkat çeken eser, ayrıca yazıldığı dönemin olumsuz koşulları itibariyle işlenmesi zor bir muhtevaya sahip olduğu için döneminde, konu itibariyle ilk ve tek eser olma özelliğini taşımaktadır. Buradan hareketle, bu çalışmada eserden yola çıkılarak Fransız ihtilal ricali hakkında bilgiler verilmeye çalışılmıştır. Ardından Ali Kemal’in Fransız İhtilali’ne bakış açısı hakkında bir değerlendirme yapılarak döneminde yalnız kalmış bu eser hakkında okuyucu aydınlatılmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de Farklı Dönemlere Ait Kelime Sıklığı Çalışmaları Üzerine Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18684</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18684</guid>
      <author>Ahmet ÇAL</author>
      <description>Kelime sıklığı çalışmaları bir dil için önemli çalışmalardır. Bu çalışmalar, dildeki söz varlığının ortaya konulmasına yardımcı olduğu gibi eğitim, psikoloji, dil bilimi vs. birçok alanda kullanılabilecek veriler de sunmaktadır. Mesela bir yabancı dili öğrenmeye çalışanlara başlangıçta hangi kelimelerin öğretilmesi gerektiği hakkında bilgiler verir ya da bir sözlük hazırlanırken kelimelerin anlamlandırılmasında hangi anlamların daha fazla kullanıldığını ortaya koyar. Bizim kelime sıklığı çalışmamızdan önce bu konuyla ilgili Türkiye'de biri 1945-1950 arasını kapsayan diğeri de 1995-2000 yıllarına ait iki önemli çalışma yapılmıştır. Kelime sıklığı gibi önemli bir konuda sadece iki çalışmanın bulunması büyük bir eksiklik idi. 1975-1980 yılları Türk siyasi tarihi için önemli bir dönemdir. Bu dönemde farklı fikirlere sahip gruplar arasında ideolojiye bağlı olarak çatışmalar yaşanmıştır. Bundan dolayı o dönemde kullanılan kelimelerin tespit edilmesi önemliydi. Farklı ideolojileri temsil eden siyasi gazetelerden hareketle dönemin kelime sıklığı sözlüğü oluşturulmaya çalışıldı. Zira bir dilin sözvarlığının belirli bir zaman içindeki durumunu en iyi yansıtan o dönemdeki gazete haberlerinin dilidir. Gazeteler belli bir ideolojiye hizmet etseler bile dilin sözvarlığını ortaya koymada çok az ayrım göstermektedirler. 1975-1980 döneminin sıklık sözlüğü için oluşturulan kelime havuzunda özel isimler çıkarıldıktan sonra toplamda 549.366 sözcük yer aldı. Her ne kadar seçilen materyaller bakımından birtakım farklar olsa dabu makalede bizim çalışmamızdan önce yapılan en kapsamlı iki kelime sıklığı çalışmasıyla (1945-1950 ve 1995-2000) bizim çalışmamız çeşitli yönleriyle karşılaştırılmış, çalışmalardaki benzerlikler ve farklılıklar elde edilen verilere bağlı olarak açıklanmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mensur Bir Ferhâd-Nâme Örneği: Ömer Bâkî'nin Ferhâd-Nâmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18627</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18627</guid>
      <author>Halime ÇAVUŞOĞLU</author>
      <description>Tarihi çok eskilere dayanan, asırlar boyunca İran ve Türk edebiyatlarında mesnevi konusu olarak işlenen Hüsrev ü Şîrîn veya Ferhâd ü Şîrîn hikayesini ilk olarak İran edebiyatında bir aşk mesnevisi şeklinde Nizâmî-i Gencevî, Hüsrev ü Şîrîn adı ile kaleme almıştır. Öncesinde Şehnâme'de Hüsrev'in siyasî mücadeleleri içerisinde küçük bir aşk hikâyesi olarak yerini alan Hüsrev ü Şîrîn hikâyesi, edebî değerini Nizâmî ile kazanmıştır. Nizâmî eseriyle kendisinden sonra İslâmî doğu edebiyatı içerisinde yetişecek olan birçok şairi etkilemiş, Türk ve İran edebiyatında Hüsrev ü Şîrîn veya Ferâd ü Şîrîn adlı eserlerin yazılmasında etkili olmuştur. Türk edebiyatında ilk kez Kutb tarafından Nizâmî'den tercüme edilerek yazılan hikâye XV. yüzyılda Ali Şir Nevâî'nin kendisinden önceki sözlü ve yazılı kaynakları da dikkate alarak yazmış olduğu Ferhâd u Şîrîn'i ile orjinal bir hüviyet kazanmıştır. Ali Şir Nevâî eserinde sadece baş kahramanı değiştirmekle kalmayıp, hikayesinin kompozisyonunu da değiştirmiş, böylece hikâye Hüsrev ü Şîrîn çizgisinden çıkıp farklı bir mecrada şekillenmiştir. Türk edebiyatında Ali Şir Nevâî gibi pek çok şair tarafından Ferhâd ü Şîrîn veya Hüsrev ü Şîrîn mesnevisi yazılmış, hikâye, halk âşıkları tarafından da farklı varyantlarıyla nesilden nesile aktarılmıştır. Bu çalışmada Türk edebiyatında Ferhâd ü Şîrîn veya Hüsrev ü Şîrîn yazan şairler arasında ismi geçen, Doğu Türkçesi'yle yazılmış, Ali Şir Nevâî'nin Ferhâd ü Şîrîn mesnevisinin etkisiyle nesre aktarılmış bir halk kitabı veya mensur hikâye olarak tanımlayabileceğimiz Ömer Bâkî'nin Ferhâd-nâme adlı eseri tanıtılacak ve eserin transkripsiyonlu metni verilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Lev Nikolayeviç Tolstoy’un Çeviri Faaliyetlerine Dair Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18417</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18417</guid>
      <author>Hanife ÇAYLAK</author>
      <description>Edebî çeviri, Rusya’da ilk olarak antik edebiyat ürünlerinin Antioh Dimitriyeviç Kantemir tarafından çevrilmesinden günümüze kadar birçok ünlü Rus sanatçının ilgi alanı olmuş, yaratıcılıklarına katkı sağlamıştır. Vladimir Nabokov, Boris Pasternak, Korney Çukovski, İvan Bunin, Anna Ahmatova, Nikolay Gumilyov, Marina Tsvetayeva, Konstantin Paustovski, Nikolay Çernişevski, Lev Tolstoy bu isimlerden yalnızca birkaçıdır. Edebî çeviri Sovyet döneminde yasaklı yazar ve şairler için sığınacakları bir liman, ekmek kapısı olsa da XIX. yüzyıl Rus yazar ve şairlerinin çeviri amacı için aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Edebî çeviri bu yüzyılda kültürler arası köprüler inşa etmeye yardımcı olmuştur. Bu çalışmamızda Tolstoy’un çeviri ile kurduğu ilişkiye ve bu alandaki faaliyetlerine değinilecektir. Yazarın külliyatı, günlükleri ve mektupları, hakkında yazılan kitaplar incelendiğinde konuyla ilgili geniş bilgiye rastlamak mümkündür: Tolstoy dünya edebiyatının önemli isimlerini Rus okuyucusuyla buluşturmuş, çağdaşlarının yaptığı çevirileri tashih etmiştir. Yoğun işlerinden dolayı yetişemediği durumlarda bazı kitapların çevrilmesini çevirmen arkadaşlarından rica etmiştir. Çeviri yapan oğlunu desteklemiş, baldızına tercüme ettirdiği eserin yayınlanması için yayıncılara mektup göndermiştir. Çalışmanın kapsamını Tolstoy’un yaşadığı dönemin çeviri edebiyatına dolaylı katkılarından ziyade bizzat yapmış olduğu çeviriler oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı geniş bir yelpazede eser veren, yazar ve filozof kimliğiyle ön plana çıkan Tolstoy’un çevirmen kimliğine dikkat çekmek, bu kimliğin oluşma sürecindeki detayların gün ışığına çıkmasını sağlamaktır. Tolstoy’un çevirmen yönünün iki ana başlık altında mercek altına alındığı bu çalışmada yazarın yazın ve çeviri çalışmalarının miladının kronolojik açıdan paralellik gösterdiği, yalnızca insanlığa katkı sağlayacağını düşündüğü metinlerin çevirisi için emek harcadığı tespit edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Fuzuli’nin Türkçe Divanındaki İlk Gazelin İlk Beytinin Divan Edebiyatına Tesiri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18589</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18589</guid>
      <author>Nebi ÇELİK</author>
      <description>Klasik edebiyat, altı asır boyunca, cihanda hüküm sürmüş bir medeniyetin içinde nüve bulmuş, o medeniyetin içinde şekillenmiş ve kâmil hale gelmiştir. Öyle ki altı asır boyunca dünyada mecvut olan bir medeniyetin lisanı haline gelmiştir. Bu bağlamda klasik edebiyat birçok şair yetiştirmiş ve bu şairler de kendine özgü üslubuyla, birbirinden doğrudan ya da dolaylı bir şekilde etkilenerek eserler meydana getirmişlerdir. Divan edebiyatı bünyesinde barındırdığı malzemenin mahiyeti itibariyle benzerlik, paralellik ve gelenek üzerine inşa edilmiştir. Şairler aynı malzeme ile farklı şeyler ortaya koymaya çalışmıştır. Bu durum tabii olarak birçok şairin birbirinden etkilenmesine zemin hazırlamıştır; fakat her şair birbirinden etkilenmemiş devrinin mihenk taşı olan şairler diğer şairler üzerinde hem edebi açıdan hem sanat ve estetik açısından hem de üslup açısından daha baskın ve etkili olmuşlardır. 16.yy’ın en büyük şairlerinden biri olan Fuzûli yalnızca devrindeki şairleri değil kendisinden sonra gelen birçok şairi de tesiri altında bırakmıştır. Bu çalışmamızda Fuzûli’nin Türkçe</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Risâletü’n-Nushiyye’nin Birleşik Fiil Örgüsü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18633</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18633</guid>
      <author>Derya DATLI</author>
      <description>13. yüzyıl sonu ile 14. yüzyıl başlarında yaşadığı bilinen ve Türk kültür tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olan Yunus Emre’nin hayatı hakkındaki bilgiler menkıbevi olup kesin değildir. Tasavvufun Anadolu’daki en güçlü temsilcisi, en etkin öncüsü olan Yunus Emre aynı zamanda Türk dilinin gelişmesi, varlığını koruması, bir kültür ve edebiyat dili olmasına da katkıda bulunan büyük bir şairdir. Anadolu Türkçesi, halkın dilini kullanmayı bilhassa tercih eden Yunus’un şiirlerinde güçlü bir ruh kazanmış ve edebî bir dil olma yoluna girmiştir. Yunus Emre tasavvufun Anadolu topraklarında asırlar boyu varlığını koruyacak kalıcı izler bırakarak yayılmasına, Anadolu Türkçesinin de bağımsız bir yazı dili olarak oluşumuna Dîvân ve Risâletü’n-Nushiyye adlı iki büyük eseriyle yön vermiştir. Yunus Emre’nin bu iki eseri, edebî birer başyapıt olmakla birlikte, döneminin söz varlığını ve Türk dilinin o devredeki yapısını ortaya koyması yönüyle dil tarihi bakımından da büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmada mesnevi nazım biçimi ve aruz ölçüsüyle yazılmış yaklaşık 600 beyitten oluşan didaktik bir nasihatname olan Risâletü’n-Nushiyye’deki birleşik fiiller tespit edilip sınıflandırılarak hem Yunus Emre’nin Türk diline katkısını bu yolla ortaya koymak hem de Türk gramerinde birleşik fiil konusunun tasnifi hususundaki metodoloji karmaşasına dikkat çekmek amaçlanmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gramerleşme Süreçleri Bakımından Nevādirü’ş-Şebāb’da Tasvirî Fiiller</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18529</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18529</guid>
      <author>Ezgi DEMİREL</author>
      <description>Türkçede birleşik fiiller konusuyla ilgili pek çok inceleme yapılmıştır. Bu incelemelere bakıldığında birleşik fiillerin adlandırılması hususunda bir bütünlük ve birlik olmadığı dikkat çekmektedir. Bu kavram, farklı araştırmacılar tarafından farklı şekillerde adlandırılarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızda ise iki fiilin bir zarf-fiil eki yardımıyla bir araya gelmesi neticesinde teşekkül eden bu yapıların tasvirî fiil terimiyle karşılanması uygun görülmüştür. Tasvirî fiillerin Türkçede asıl fiil + zarf-fiil (-A, -I, [Y]-Ip) eki + yardımcı fiil yapısıyla karşımıza çıkmaktadır. Bu birleşik fiillerde ikinci fiil göreviyle kullanılan yardımcı fiil kendi anlamının dışına çıkarak başka anlamları ifade etmektedir. Çalışmada adı geçen fiillerin, Ali Şir Nevayi’nin gençlik dönemi şiirlerini kapsayan Nevadirü’ş-Şebab adlı</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kederin Söz Olup Dile Dökülmesi: Şair Leylâ Hanım’ın Babası, Kardeşi ve Dayısı İçin Yazdığı Mersiyeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18301</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18301</guid>
      <author>Hiclal DEMİR</author>
      <description>Doğduğu andan itibaren ölüm gerçeği karşı karşıya olan insanoğlu, bu büyük acıyla başa çıkabilmek için duygularını yüzyıllardır söze dökmüştür. Türk edebiyatında sagu, ağıt ve mersiye formlarında görülen bu şiirler, farklı adlarla anılsa da özünde kaybedilene duyulan özlem dile getirilmektedir. Türk edebiyatında genellikle terkib-i bend ve terci-i bend nazım şekilleriyle yazılan mersiyelerde; feleğe sitem, yas, övgü ve dua bölümleri çoğunlukla iç içe geçmiş hâldedir. Lirik şiirler olan mersiyeler, aile bireyleri için yazıldığında duygusallık ve samimiyet daha da artmıştır. Klasik Türk edebiyatının son demlerine şiirleriyle olduğu kadar renkli kişiliğiyle de değer katan Leylâ Hanım (ö. H. 1264/ M. 1848) ailesinden üç erkeği toprağa vermiş ve onların ardından duyduğu kederi yazdığı mersiyelerle dile getirmiştir. Leylâ Hanım, babası için iki, erkek kardeşi ve dayısı Keçecizâde İzzet Molla için birer mersiye yazmıştır. Babasına mersiye formunda bir de gazel yazan Leylâ Hanım’ın acısı sel olup taşmıştır. Babasından sonra ailede genç yaşta bir vefat daha yaşanmış, erkek kardeşinin ardından Leylâ Hanım feleğe sitemlerini haykırmıştır. Edebî hayatında önemli bir yeri olan dayısı Keçecizade İzzet Molla’nın sürgünde ölümü ona daha çok dokunmuş, ölümüne hem tarih düşürmüş hem de ardından bir mersiye yazmıştır. Genç bir kadının yaşadığı bu kayıplar ruhunda derin yaralar açmış, maddi ve manevi yoksunluklarla başa çıkmaya çalışırken edebiyata daha çok sığınmıştır. Bu çalışmada, Leylâ Hanım’ın babası, kardeşi ve dayısı için yazdığı mersiyeler içerik ve üslup açısından incelenirken mersiye türüne ve şairin hayatına daha yakından bakılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mecîdî'nin Miraciye'si</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18572</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18572</guid>
      <author>H. İbrahim DEMİRKAZIK</author>
      <description>Türkler Müslüman olduktan sonra el sanatlarından musikiye, mimariden hüsnühatta kadar hemen her kültür ögesini İslam anlayışıyla şekillendirmişlerdir. Bu, edebî eserlerde, özellikle de klâsik Türk edebiyatı metinlerinde yoğun bir biçimde görülür. Allah ve peygamber sevgisini yüreklerinde derinden hisseden klâsik Türk edebiyatı edipleri bu konuyu işleyen muhtelif şekil ve türlerde edebî eserler vücuda getirmişlerdir. Umumî kabule göre Hz. Muhammed hicretten bir, bir buçuk yıl önce Recep ayının yirmi yedinci gecesi Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya oradan da göklere Arş-ı âlâ’ya çıkmış, böylece miraç mucizesi gerçekleşmiştir. Bu konuyu işleyen çoğunlukla kaside nazım şekli ile yazılan edebî eserlere miraciye diğer adıyla miraçnâme denmektedir. Özellikle İran ve Türk edebiyatında pek çok şair tarafından örnekleri ortaya konulan bu türün, eldeki bilgilere göre Anadolu sahasındaki ilk ürünü Âşık Paşa tarafından verilmiş, ondan sonra pek çok şair tarafından miraciye kaleme alınmıştır. Bu çalışmaya konu olan metin de Mecîdî tarafından aruz ölçüsü kullanılarak mesnevi nazım biçimi ile oluşturulmuş bir miraciyedir. Eser 289 beyitten müteşekkildir. Eserin bilinen tek nüshası vardır ve söz konusu nüsha İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi TY 4009 numarada kayıtlıdır. Miraciye’nin içinde bulunduğu mecmuanın istinsah tarihi 1170/1756’dır. Bu çalışma ile miraç mucizesi, miraciye/miraçnâme türü ve eserin şairi olan Mecîdî üzerinde durulmuş; söz konusu Miraciye’nin şekil ve muhteva özellikleri ele alınmış, metnin özeti ve ardından eserin tenkitli metni verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Oğuz Atay’ın “Tahta At” Hikâyesi Üzerine Bir İçerik İncelemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18664</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18664</guid>
      <author>Mustafa DERE</author>
      <description>Kullandığı yeni anlatım tarzı, üslûbu ve işlediği konularla Türk Edebiyatına yeni bir soluk getiren Oğuz Atay, romancılığı ile olduğu kadar hikâyeciliği ile de dikkat çeker. Bütün hikâyelerini Korkuyu Beklerken ( 1975) adlı kitabında bir araya getiren yazar, burada yer alan sekiz hikâyesinde hem muhteva-konu hem de biçim-anlatım tekniği itibariyle mühim örnekler sunar. Bu kitapta bulunan “Tahta At” hikâyesi, hem zengin konu arka planı hem de büyük ölçüde ironiye dayanan anlatım şekli ile tıpkı diğer hikâyeler gibi tahlile değer bir nitelik ve mahiyet taşımaktadır. Hikâyenin bütününde Cumhuriyet Dönemi estetik anlayışı, mimarî üslûpsuzluklar, bilinçsiz şehir-kasaba düzenlemeleri alaycı bir dille tenkit edilir. Ayrıca yine bu dönem içerisinde var olan çıkarcı, cahil, ukala ve fikrî manada deforme olmuş insanlar ortaya koyulur. Yazar, dönemin panoramasını bir taşra kasabası üzerinden ayrıntıları gösterip problemleri irdelemek suretiyle vermeye gayret eder. Bu incelemede söz konusu hikâye, hikâyenin aslî şahsı olan Tuğrul Bey merkeze alınarak, başta içerik ve konu arka planı cihetiyle olmak üzere tahlil edilip değerlendirilmeye ve yorumlanmaya çalışıldı. İncelemenin bütününde değerlendirmeler yapılırken olay örgüsünün ilerleyişi takip edildi ve gerekli görülen kısımlarda kurguyu çözümlemeye yönelik okur merkezli yorum ve açıklamalarda bulunuldu. Ayrıca ortaya koyulan düşünceleri ve ileri sürülen görüşleri daha somut bir şekilde yansıtabilmek adına sık sık hikâyeden örneklere/alıntılara yer verildi.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kitâb-ı Tıbb-I Hikmet’te Geçen Yabancı Tıp Terimlerine Türkçe Karşılıklar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18605</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18605</guid>
      <author>Ahmet Turan DOĞAN</author>
      <description>Kitâb-ı Tıbb-ı Hikmet, Eski Anadolu Türkçesinin sonlarında Hicrî 906 (1500/1501) yılında kaleme alınmıştır. 141 varaktan oluşan eserin her sayfasında 21 satır bulunmaktadır. Yazarı bilinmeyen bu eser, dönemin önde gelen tıp metinlerinden anlam çıkarma yoluyla oluşturulmuştur. Bunun yanında yazar, dönemin saygı duyulan bazı hekimlerinin görüşlerinden, halk arasında yapılan derlemelerden ve kendi tecrübelerinden de yararlanmıştır. Eserde dönemin tıp metinlerinin tertibine uyularak insan vücudunda meydana gelen hastalıklar baştan ayağa kadar sıralanmış ve daha sonra bunların tedavi yöntemlerinden bahsedilmiştir. Bahsedilen hastalıkların sağaltılmasında ise genellikle bitkilerden, çeşitli madenlerden ve bazı hayvan ürünlerinden yararlanılmıştır. Bu nedenle de Kitâb-ı Tıbb-ı Hikmet, hastalıklara önerilen tedavilerin yanında bitki adları, hastalık adları, organ adları, hayvan adları, cevher adları ve ölçü-tartı adları gibi pek çok alanda zengin bir dil malzemesine sahiptir. Eserde geçen dil malzemesi de çeşitli açılardan incelenmeye muhtaçtır. Bu açıdan bakıldığında eser, kendi dönemine kadar gelen zaman dilimi içerisinde yazılmış pek çok eserde bulunan tıp terimlerini toplu hâlde bünyesinde bulundurması bakımından önemlidir. Böylece eserde geçen terimler konusu daha da önem kazanmaktadır. Bu nedenle de çalışmamızda Kitâb-ı Tıbb-ı Hikmet’teki söz varlığı konularından biri olan yabancı terimlere Türkçe karşılıklar bulma çabası üzerinde durulacaktır. Öncelikle eserde geçen yabancı dillere ait bazı tıp terimlerinin Türkçeleştirilmesi çabasından bahsedilecek, daha sonra ise tıp dilinde bu türden yabancı terimleri Türkçeleştirme çabasının ne anlama geldiğine ve bunun bir dil için nasıl bir önem arz ettiğine değinilecektir. Böylece de söz konusu dönemde Türkçenin tıp dili olarak kullanılması hakkında önemli bilgiler elde edilmiş olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçe Çift Nesneli Bir Dil midir?</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18528</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18528</guid>
      <author>Nuh DOĞAN</author>
      <description>Yazın alanında Türkçenin kimi diller gibi çift nesneli bir dil olduğu ileri sürülür. Ancak istem dil bilgisi açısından Türkçe bir cümlede iki ayrı nesnenin gerçekleşmesi mümkün değildir. Çift nesneli görünen Türkçe yapılar ne söz dizimsel ne anlam bilimsel açıdan gerçek çift nesneli yapılara benzer. Bu yapılar başka yapılardan türemiştir. Çift nesneli görünen yapılar iç cümlenin öznesinin ana cümlenin nesnesine yükseltilmesiyle oluşan küçük cümleciklere dayanır. Küçük cümleciğin yüklemi ana cümlenin fiiliyle söz dizimsel isim-eylem birleşmesine maruz kalarak yeni bir söz dizimsel oluşum geçirir. Bu söz dizimsel oluşumda küçük cümleciğin yüklemi fiil tamamlayıcısı adı verilen söz dizimsel bir unsura dönüşür. Fiil tamamlayıcılı yapıların ettirgenleştirme işlevi olduğu ve çoğunlukla bilişsel fiillerin söz dizimsel çevresinde gerçekleştiği görülür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Masal ve Romanlarında Benzer Kadın Karakterler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18441</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18441</guid>
      <author>Hüseyin DOĞRAMACIOĞLU</author>
      <description>Bilindiği gibi edebî türler, hayatın gerçeklerini içeren toplumun birer aynası gibidirler. Günümüzde toplumları analiz etmek için bu aynalara bakmak gerekir. Bu nedenle toplumlar arası kültürel çatışmaları önlemek ve küresel barışı sağlamak için kültürel iletişim süreci gereklidir. Bu tanıma sürecini başarmak için halk masallarından, roman ve hikâyelerden yararlanmamız şarttır. Bu makalede biz masal, modern roman ve hikâyeleri inceleyerek Türk toplumunu daha yakından tanıyabileceğiz. Türk kadın karakterler farklı zamanlarda farklı özellikleriyle karşımıza çıkmışlardır. Bazen masum bir kadın şeklinde bazen aldatan bazen de saf bir karakter şeklinde karşımıza çıkarlar. Masallarda kadınlar genel olarak idealist kadınlar, hayat kadınları, üvey analar ve Anadolu kadınları şeklinde ortaya çıkmaktadırlar. Masallarda modern kadın karakterlerin prototipi vardır. Oysa modern roman ve hikâyelerde daha gerçekçi kadın karakterler bulmak mümkündür. Kadınlar Türk toplumunun çekirdeğini oluşturmaktadırlar. Türk kültürünü tanımak için öncelikle Türk kadınını tanımak gereklidir. Türk kadınları hem masallarda hem de modern türlerde genellikle çile çeken ve fedakâr özellikleri ile ön plana çıkarlar. Türk kadınının tarihî gelişimini ve farklı yüzyıllarda üstlendikleri farklı rolleri edebî türlerin gelişimiyle birlikte takip etmek mümkündür. Bu yönüyle edebî türler, kadın kahramanları tanımamız için birer ayna görevini görürler. Bu aynada kadınlar sosyal ve kültürel çevreleriyle birlikte ele alınmışlardır. Kadınların Türk toplumunun çekirdeğini oluşturduğu düşünüldüğünde edebî türlerdeki kadın karakterlerin Türk toplumunu tanımada ne denli önemli bir faktör olduğu anlaşılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Fatih- Harbiye Romanı ve Bin Hüzünlü Haz Anlatısının Geleneksel- Modern- Postmodern Anlatı Düzleminde Yorumlanması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18509</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18509</guid>
      <author>Gülşah DURMUŞ</author>
      <description>Bu çalışmada Fatih- Harbiye romanı ve Bin Hüzünlü Haz anlatısı geleneksel- modern- postmodern anlatı düzleminde “tema/ izlek”, “olay örgüsü”, “kişiler”, “zaman”, “mekân”, “bakış açısı ve anlatıcı”, “dil ve anlatım” alt başlıklarında yorumlanmış, bu bölümlerde ulaşılan temel noktalar çalışmanın sonuç bölümünde özetlenmiştir. Verilerin özetlenmesinde Ihab Hassan tarafından modernizm ve postmodernizmin karşılaştırıldığı tabloda yer alan maddelerden bazıları yol gösterici olarak kullanılmıştır. Edebî metinlerin dönemin kozmolojik anlayışı ile şekillendiğinin varsayıldığı bu çalışmada, Gümüş ve Ecevit’in Hasan Ali Toptaş eserleri üzerine gerçekleştirmiş oldukları değerlendirmeler bir arada düşünülerek Bin Hüzünlü Haz adlı eserin geleneksel roman unsurlarının modernist bir filtreden geçirildiği postmodern bir eser olduğu gerçeğinden hareket edilmiştir. Peyami Safa’nın geleneksel ve modern roman anlayışlarından izler taşıyan Fatih- Harbiye romanı ile Toptaş’ın geleneksel izleri modernist bir filtreden geçirilmiş postmodern bir anlatı olarak değerlendirilen Bin Hüzünlü Haz anlatısı, geleneksel metin tahlili unsurları ile post- yapısalcı metin analizinin temel elementleri merkeze alınarak çözümlenmiştir. Böylece geleneksel- modern- postmodern anlatıların tahlil sürecindeki açmazlara da işaret edilmiştir. Ulaşılan veriler bir arada değerlendirildiğinde Fatih- Harbiye’nin geleneksel roman izleri taşıyan ancak modern romanın da sınırlarını zorlayan bir geçiş dönemi eseri olduğu, Bin Hüzünlü Haz’ın ise postmodernist bir modernist anlatı özelliği taşımakla birlikte geleneksel roman izlerinden de büsbütün kurtulamamış bir yapılanış sergilediği sonucuna ulaşılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Karamanlı Türklerinin Dil ve Edebiyatları Hakkında Açıklamalı Bibliyografya Denemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18476</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18476</guid>
      <author>Pelin EKŞİ</author>
      <description>Karamanlılar, 1924 Nüfus Mübadelesi’ne kadar Anadolu’da Trabzon- Fırat-Toros- Silifke hattından batıya düşen kısmında, yoğun olarak Kayseri, Nevşehir, Niğde, Konya bölgesinde, Karadeniz'in sahil şeridinde ve İstanbul’da yaşamış Türkçe konuşan, Grek alfabesi kullanarak Türkçe yazan Ortodoks Hristiyan bir topluluktur. 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan “Türk-Yunan Ahali Mübadelesi”ne ilişkin protokol gereği İstanbul dışında yaşayan diğer Ortodoks Hristiyanlar gibi Karamanlı Türkleri de Rum sayılarak, Yunanistan’a gönderilmişlerdir. İlk kuşak pek çok zahmet çekmiş, ancak onların çocukları ve torunları yeni yaşam alanlarına uyum sağlamışlardır. Bugün çoğunluğu Yunanistan’da yaşamaktadır ve birincil dil olarak Yunancayı benimsemişlerdir. Karamanlıların kökeniyle ilgili iki görüş vardır. İlk görüşe göre Karamanlılar, sosyal, ekonomik ve siyasi şartları nedeniyle zamanla Türkleşmiş Rumlardır. İkinci görüşe göre Karamanlılar, Selçuklular zamanında Bizans ordusunda görev alan ve zamanla Hristiyanlığı benimseyen Türklerin torunlarıdırlar. Karamanlıların yazı dili ve edebiyatı üzerine yapılan çok fazla araştırma yoktur. Daha önce yayımlanmış araştırmaların çoğunda Karamanlıların tarihleri ve coğrafi dağılımı ele alınmış; kökenleri tartışılmıştır. Bu çalışma Karamanlıların dil ve edebiyatları üzerine Türkiye’de ve yurt dışında yayımlanmış araştırmaları kısaca tanıtmak ve bu alanda çalışacak araştırmacılara alan bilgisi sunarak fikir vermek ve yeni yapılacak araştırmaların önemini vurgulamak üzere kaleme alınmıştır. Tanıtılan yayımlar bibliyografyalar, kitaplar, bildiri kitapları, makaleler ve tezler olmak üzere beş grup olarak tasnif edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Halkbilimi Mizah Araştırmalarına Dair Genel Tespit, Değerlendirme ve Teklifler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18448</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18448</guid>
      <author>Abdulkadir EMEKSİZ</author>
      <description>Bu makalede Türk Halkbilimi çalışmaları içinde mizah araştırmalarının, özellikle fıkra ile ilgili olanlarının nicelik ve niteliklerinin tespit edilmesi hedeflenmiştir. Çalışmamızda gülmenin ne olduğu, gülme / güldürme dışındaki işlevleriyle mizah üzerinde kısaca durularak özellikle fıkra hakkındaki bilimsel çalışmaların ve yayınların Türk dünyası kapsamı da dâhil edilmekle birlikte Türkiye odaklı olarak sistematik değerlendirmesi yapılmıştır. Bu bağlamda ilgili araştırmalar bibliyografik yayınlar, tez çalışmaları, bilimsel toplantılar, kitaplar, süreli yayınlar, problemler, tespitler, teklifler gibi alt başlıklar ile işlenmeye gayret edilmiştir. Araştırmacılar tarafından belirli fıkra tiplerine dair çalışmalarda yoğunlaşıldığı ve disiplinler arası araştırmaların neredeyse yok denilecek kadar az bulunduğu görülmüş, Türkiye’de yapılan mizah yayınlarına nispetle araştırmaların oldukça sınırlı bulunduğu tespit edilmiştir. Araştırmacıların kaynaklara ve çalışma malzemesine erişimlerinin sağlanması için Türk Halkbilimi Bibliyografya Merkezi kurulması da bu makalede teklif edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçe Akademik Söylemde Edilgen Sözceler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18433</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18433</guid>
      <author>Zeynep ERK EMEKSİZ</author>
      <description>Bu çalışmanın amacı akademik söylemde edilgenleştirilen sözceleri anlamsal olarak ‘edici’ ve ‘etkilenen’ rollerini üstlenen özne ve nesnelerin türleri açısından betimlemek ve genel olarak edilgenliştirmenin metinlerdeki sonuçlarını ortaya koymaktır. Bu amaçla, Dilbilim Araştırmaları 2005 ve 2009 yıllarında yayınlanan makalelerden 10 tanesiyle bir veri tabanı oluşturulmuş ve edici ve etkilenen öğelerin türleri ve metinlerdeki dağılımları saptanmıştır. Çalışmanın sonuçları yazar araştırmacıların etken ve edilgen çatıdaki sözcelerde edici olarak soyut adlarla [+insan] özelliği gerektiren eylemleri seçtiklerini göstermektedir. Bu tür özneler çalışmada ‘sözde-edici’ olarak adlandırılmıştır. Çalışmanın diğer bulgusu da edilgen sözcelerde yükseltilen nesnelerin çoğunlukla soyut adlardan oluştuğunu, daha az oranlarda ad tümceciklerinin ‘olgu’ ve ‘eylem’ aktarmak için kullanıldığını göstermektedir. Son olarak,, dilbilim metinlerinde edilgenleştirmenin yaygın olarak iddia edildiği gibi nesnenin sözce başı konumuna getirilerek konulaştırıldığı durumların az olduğu, sözce başı konumunda daha çok yer, araç, amaç bildiren öbeklerin yer aldığı gözlenmiştir. Bu sonuçtan hareketle, edilgenleştirmenin konulaştırmadan çok bakış açısı yansıttığı ve edicilerden çok etkilenenleri önceleme işleviyle kullanıldığı ortaya çıkarılmıştır/kanıtlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Necatî Beğ Divanı’nda İsim + Yardımcı Fiil Yapısındaki Bazı Birleşik Fiillerde Ad Aktarması İlişkileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18580</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18580</guid>
      <author>Asu ERSOY</author>
      <description>Bu çalışmada, 15. yüzyıl Klasik Türk şiirinin önemli şairlerinden birisi olan Necatî Beğ’in Divanı’nda yer alan bir kaç isim + yardımcı fiil şeklindeki birleşik fiil örneği anlam ilişkileri bakımından gösterdikleri ad aktarması (mecaz-ı mürsel, metonimik) özellikleri yönüyle ele alınıp değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bir söz sanatı olarak da kabul edilen ad aktarmaları (metonimi) aslında bir kavramlaştırma biçimidir. Kaynak ve hedef kavram ilişkileri açısından kavramlaştırma yönleri itibariyle parça-bütün ilgisi, öncelik-sonralık ilgisi, genel-özel ilgisi, sebep-sonuç ilgisi, eşya ilgisi, yer ilgisi, âlet olma ilgisi vb. çeşitli görünüşlerle karşımıza çıkan bu tür ilişkiler isim + yardımcı fiil şeklindeki birleşik fiillerde de bazen isim unsuru bazen de birleşik fiilin bütünü üzerinde kendisini göstermektedir. Necatî Beğ Divanı’nda geçen ve inceleme konusu yaptığımız bir kaç isim + yardımcı fiil yapısındaki birleşik fiilde bu tür ad aktarmalı kavramlaştırma ilişkilerinin nasıl gerçekleştiğini bu çalışmada eşya/alet ilgisi, mekan/yer ilgisi, organ (vücut parçası) ilgisi, safha ilgisi, zaman ilgisi, nitelik ilgisi, yön ilgisi, sebep-sonuç ilgisi ana başlıkları altında tespit edip göstermeye çalıştık. Beyitlerde karşımıza çıkan hedef ve kaynak kavram arasındaki ad aktarmalı (metonimik) ilişki Lakoff ve Johnson’un, ayrıca Radden ve Kovacses’in görüşleri doğrultusunda izah edilmeye ve beyitlerdeki bilişsel ad aktarmalı (metonimik) ilgilerdeki kaynak kavramın seçiminde insan tecrübesine ve algısal seçiciliğe dayalı sebepler, kültürel tercihler ortaya konulmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Müyessiretü'l-Ulûm Üzerine Bir İnceleme ve Değerlendirme Çalışması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18639</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18639</guid>
      <author>Halil İbrahim ERTÜRK</author>
      <description>Yapmış olduğumuz çalışmada, Bergamalı Kadri tarafından 1530 yılında Osmanlı padişahı I. Süleyman’ın veziri İbrahim Paşa’ya sunulmak üzere kaleme alınan Müyessiretü’l-Ulûm adlı gramer kitabının günümüzde yaygın olarak kullanılan gramer kaideleri açısından incelemesini yapmış bulunuyoruz. Çalışmamızda Bergamalı Kadri’nin dilbilgisi konularına yaklaşımı objektif bir şekilde ele alınmış ve sonrasında bu yaklaşımlar üzerine değerlendirme yapılmıştır. Bu çalışmada 2002 yılında Esra Karabacak tarafından hazırlanan ve Türk Dil Kurumu tarafından yayımlanan çeviriyazılı metin kullanılmış olup bunun yanında 1946 yılında Besim Atalay tarafından yayımlanan “Müyessiretü’l-Ulûm (Tıpkıbasım-Çeviriyazılı Metin ve Dizin) başlıklı çalışmadan yararlanılmış, Besim Atalay’ın eser ve müellifi hakkındaki görüşlerinden faydalanılmıştır. Yapılan incelemenin sonucunda Müyessiretü’l-Ulûm’un Arapça gramer kurallarına göre oluşturulduğu görülmüştür. Bu durumdan hareketle Bergamalı Kadri’nin hem Arapçanın hem de Türkçenin gramer kurallarına hâkim olduğu sonucuna ulaşıyoruz. Ayrıca müellifin dilimizi zaman zaman Farsça ile karşılaştırması onun Farsça hakkında da bilgi sahibi olduğunu ortaya koyar. Müyessiretü’l-Ulûm’un en önemli özelliği, eserin Anadolu sahasında yazılmış bilinen en eski Türkçe gramer olmasıdır. Eserin son bölümünde seçilen bir gazelden hareketle dilbilgisi kurallarının uygulamalı olarak sunulması da yine bu eseri farklı kılan önemli bir özelliğidir. İncelemenin, Müyessiretü’l-Ulûm ve Türkçenin grameri üzerine çalışma yapacak olanlar için faydalı olacağını ümid ediyoruz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İroniden Komediye Bir Eğlence Aracı: Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18657</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18657</guid>
      <author>Ümmühan GÖKMEN</author>
      <description>İronie/irony teriminin kaynağı kabul edilen eirônia sözcüğü, Yunanca “bilmezden gelerek sormak” anlamına gelir. Gerçek ve görünüş arasında meydana gelen çatışmayı ve zıtlığı gösteren edebî bir araç olan ironinin komikle benzer bir yanı vardır. Komik duygusu “bir şeyle, o şeyin sunumu arasındaki uyumsuzluk”tan kaynaklandığı gibi ironi de söylenen ile kastedilen arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanır. Aradaki tek fark ironiyi yapan, kendini eğlendirme amacı güderken, komedyen ise başkalarını eğlendirme amacı taşır. Postmodern dönemde ironi öne çıkan anlatım yöntemlerinden biri olmuştur. İhsan Oktay Anar, ironiyi başarıyla kullanan yazarlardandır. İhsan Oktay Anar’ın çerçeve hikâye tekniğiyle yazdığı Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri adlı eserindeki bütün hikâyelerde, ironi temel anlatı biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak yazar, sosyal hayat, kadın–erkek ilişkileri, batıl inançlar, dini inanışlar, toplumsal alışkanlıklar gibi farklı konularda ironiyi komedi unsurlarıyla birleşen bir tarzda kullanarak, hem kendini hem de okuyucusunu eğlendirmeyi amaçlar. Hikâyelerde zaman zaman ironinin karmaşıklığını arttırmak için parodinin de kullanıldığı görülmektedir. Bu çalışmada, ironi ve komedi öğelerinin İhsan Oktay Anar’ın Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri (2013) adlı eserinde yazar ve okuyucu açısından eğlence unsuruna dönüşmesi örnekler üzerinden gösterilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Beyânî’nin Sinop Şehrengizi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18562</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18562</guid>
      <author>Taner GÖK</author>
      <description>Şehrengizler, bir şehrin doğal ve tarihî güzellikleri ile çeşitli meslek ve zanaat dallarında ün yapmış esnaflarını (güzellerini) manzum olarak tanıtan eserlerdir. Osmanlı sahasında 16. asırla birlikte ilk örnekleri verilen şehrengizler, iki asırlık bir sürecin sonunda 18. asırda rağbetten düşmüş, bir zaman sonra da ortadan kalkmıştır. Edebiyatımızda başta İstanbul, Edirne ve Bursa olmak üzere birçok şehir hakkında yazılmış altmıştan fazla şehrengiz bulunmaktadır. Bunlardan biri de Beyânî’nin yazdığı Şehrengiz-i Sinop’tur. Beyânî, şehrengizlerin daha yeni yeni yaygınlık kazandığı 16. asırda yaşamış ve memleketi Sinop için bu türün örneklerinden birini ortaya koymuştur. Bu eser, Sinop için yazılan ilk ve tek şehrengizdir. Mesnevi nazım şekliyle yazılan ve 235 beyitten oluşan eserde 13 güzele yer verilmiştir. Güzellerin haricinde eserde Sinop Kalesi ve Sultan Alâeddin Camii gibi Sinop’un önemli yerlerinin 16. asırdaki durumlarını yansıtan önemli bilgiler de bulunmaktadır. Çalışmamızda öncelikle şehrengiz geleneği ve Beyânî hakkında bilgi verilmiştir. Sonrasında Şehrengiz-i Sinop’un şekil ve muhteva özellikleri üzerinde durulmuş; ardından da eserin transkripsiyonlu metni verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Baykuş Kelimesi ve Baykuşla İlgili İnançlar Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18390</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18390</guid>
      <author> Sevda GÜLAKAN KAMAN,</author>
      <description>Kuşlar, yüzyıllardır insanların hayatında önemli bir yer edinmiştir. İnsanların uçmasına imrendiği yetenekleriyle kuşlar, hayvanlar içerisinde daima ön plana çıkmış, güzel sanatların konusu olmuştur. İnsan kuşların türlerini, fiziki özelliklerini ve davranışlarını gözlemlemiş; kuşlardan bazılarını uğurlu, bazılarını uğursuz saymıştır. Bu makalede Antarktika dışında dünyanın her yerinde yaşayan ve insanların dikkatini her daim çeken, çoklukla uğursuzluk getireceğine inanılan, son günlerde modanın popüler bir figürü haline gelen baykuş kelimesi ve baykuşla ilgili inançlar üzerinde durulmuştur. Makalenin birinci bölümünde zararlı ve kemirici hayvanları avlamakla geçinen, başlarında iki tepelik bulunan yırtıcı gece kuşlarının ortak adı olarak tanımlanan (MBTS: 117) baykuş’un halk inanışlarındaki durumu, baykuşa yüklenen anlamlar ile ilgili bilgiler derlenmiştir. Daha sonra baykuşun şamanlardan günümüze Türk kültüründeki yeri üzerinde durulmuştur. Makalenin ikinci bölümünde baykuşun birçok türü olduğu vurgulanmıştır. Tarihî ve çağdaş Türkçe yazılı belgelerdeki örneklere dayandırılarak Eski Türkçeden itibaren baykuşa karşılık gelen ügi/yapakulak/koburga kelimeleri incelenmiştir. Bu kelimeler incelenirken etimolojileri, kelimelerin tarihî dönemlerdeki şekilleri, ağızlardaki ve modern lehçelerdeki karşılıkları verilmiştir. Makalenin üçüncü bölümünde ise baykuş kelimesinin etimolojisi incelenmiş ve kelimenin tarihi seyri üzerinde durulmuş; ardından baykuşa verilen diğer isimlere de yer verilmiştir. Bu çalışmanın son bölümünde ise genel bir değerlendirme yapılmıştır. Baykuşa verilen isimlere bakıldığında halk inançlarının dile olan etkisi de gözlemlenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yahya Kemal Şiirinde Türk Mûsîkîsi Ve Türk Mûsîkîsinde Yahya Kemal</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18553</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18553</guid>
      <author>Sevim GÜLDÜRMEZ</author>
      <description>Edebiyat ve musiki asırlardır birbiriyle yakın münasebet içinde bulunmuş ve bilhassa şiir, müzikalitenin en çok hissedildiği türlerden biri olmuştur. Halk şiiri ve Klasik şiirde tezahürleri görülen bestelenme yahut direkt müzik eşliğinde söylenebilme durumu Yeni Türk Edebiyatı devresinde de kendini, şiirlerin güfte mahiyeti kazanması olarak göstermiştir. Yunus Emre, Ercişli Emrah, Fuzuli, Nef’i, Namık Kemal, Nigar Hanım, Sezai Karakoç gibi geçmişten günümüze pek çok şairin şiirleri bestelenmiş ve Yahya Kemal, şiirleri en çok bestelenen şairlerden biri olma niteliğini taşımıştır. Ayrıca şiirin kendine has ölçü, kafiye, redif, asonans, aliterasyon gibi unsurları, içinde ritmi barındırmakla birlikte musiki ve şiirin “ahenk” noktasında bir birliktelik kurmasını sağlamıştır. Ekseriyetle aruz ölçüsü kullanılan ve “ses” e ehemmiyet verilen Yahya Kemal’in şiiri de musiki ve şiir münasebetinin birer delili olma hususiyeti kazanmıştır. Yahya Kemal, sıradan bir dinleyici olmaktan ziyade Türk musikisi hakkında ziyadesiyle teorik bilgiye de sahiptir. Yahya Kemal’in sahip olduğu bu musiki müktesebatı şiirinde akis bulmuştur ve aynı zamanda Türk musikisi de ondan ziyadesiyle faydalanmıştır. Henüz daha hayatta iken pek çok şiirinin bestelendiğini müşahede etmiş ve vefatının ardından da şiirleri bestelenmeye devam edilmiştir. Daha evvel Yahya Kemal’in şiirinin musiki ile ilişkisine dair muhtelif çalışmalar yapılmıştır fakat bu çalışmada hem Yahya Kemal’in şiiriyle musiki arasında biçim ve muhteva yönünden bir bağ kurulmuş hem de aynı zamanda Türk musikisinde Yahya Kemal’in tesiri gösterilmeye çalışılmıştır. Ayrıca musiki yalnızca teorik olarak şiirle ilişkilendirilmemiş ve kültürün bir parçası olma noktasından da incelenmiştir. Bu makalede Yahya Kemal’in şiirlerindeki mûsîkî unsurları ve Yahya Kemal’in Türk mûsîkîsi açısından taşıdığı ehemmiyet iki bölüm halinde incelenmeye çalışılmıştır. İlk olarak Yahya Kemal’in şiiri, mûsîkî nokta-i nazarından mana ve biçim yönünden incelenmiş, Türk mûsîkîsi bestekârlarının adının geçtiği beyitler üzerine tespitler yapılmış ve ikinci bölümde musiki ve şiir ilişkisi bağlamında bestelenen şiirlerinden örnekler sunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>17. Yüzyıl Şairlerinden Neşâtî, Nâ’ilî, Cevrî’nin Şeyhülislâm Bahâyî Efendi’ye Yazmış Olduğu Kasîdeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18619</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18619</guid>
      <author>Fatma Nur GÜLEN</author>
      <description>17. yüzyıl Türk Edebiyatı, siyasî ve sosyal alanda çalkantıların yaşandığı bir yüzyıldır. Bu durumun aksine şiirde ve edebiyatta ilerlemenin ve büyük değişikliklerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Türk şairlerinin İranlı şairleri geçtiği, başarılı pek çok ismin ve türlerin olduğu zirve bir yüzyıldır. Bu yüzyıl ve sonraki yüzyıllara, edebiyatta derin izler bırakan Sebk-i Hindî, Türk şiirinin şekil ve muhteva açısından önemli bir dönemidir. Sebk-i Hindî, İran’da doğmuş, Hindistan’da etkili olmuş, oradan Türk Edebiyatına geçmiş, sentez bir düşüncedir. Mübalağalı anlatımın esas olduğu, hayaller ve sembollerle desteklenen bir şiir akımıdır. Pek çok şairimizi etkileyen bir tarz olmakla beraber; Neşâtî, Cevrî, İsmetî, Fehim-i Kadîm, Şehrî ve Nâ’ilî önemli temsilcilerindendir. Şairler kasidelerde bazen bir medhiye veya mersiye konusu olmuşlardır. Bu makalede; medhiyesi konu edinilen Neşâtî, Cevrî ve Nâ’ilî’nin Şeyhülislâm Bahâyî Efendi için yazmış olduğu kasideleri ele alınıp tahlil edilmektedir. Kasidelerin tahlilinden önce bu dört şairin kısaca hayat hikâyeleri ve edebî şahsiyetlerinden bahsedilmiştir. Muasır olan şairlerin kasideleri, hem devlet erkânından birine sunulması hem de şairin şairi övmesi hasebiyle değerlendirilmeye çalışılmıştır. Kasideler edebî açıdan tahlil edilirken övgüsü yapılan kişi olarak Şeyhülislâm Bahâyî Efendi’nin nitelikleri ortaya konulmuştur. Şairler, memduhu överken niteliğini göstermek istediği yönüne dikkat çekerek, en çok kullandığı kelime veya sıfatların grafiği yapılarak somut bir şekilde okuyucuya sunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XIX. Yüzyıl Kaynaklarına Göre Kütahya’da Edebî Muhît Üzerine Değerlendirmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18498</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18498</guid>
      <author>Kadir GÜLER, Ayşe KANDEMİR YAZICI</author>
      <description>Anadolu uygarlıklarının beşiği kabul edilebilecek kadar zengin bir birikime sahip olan Kütahya, yetiştirdiği şairlerle her dönemde bu coğrafyanın en önemli kültür merkezlerinden biri olduğunu ortaya koymuştur. Öncelikle yüz elli sene süren Germiyan Beyliği döneminde, bilhassa Süleyman Şah’ın ve II. Yakub Çelebi’nin âlim ve şairlere önem vermesiyle şehirde ciddi bir edebî bir ortam oluşmuştur. Mevcut edebi ortam bu yüzyıllarda korunmuş ve özellikle XVI. yüzyıla kadar Kütahya’da Klasik Türk Edebiyatının en parlak dönemlerinden birini yaşadığı görülmüştür. XIX. asra kadar zayıflayarak gelen bu edebî ortamda Osmanlı siyasetçisi ve edibinin, edebiyat ve olaylara bakışı ile bir önceki dönemdekilerin bakışları arasında bazı farklılıkların ortaya çıktığı görülmektedir. Bu devirlerde Osmanlı'nın sıkıntılarını keşfeden ve onu kendi dairesi içinde tedavi etmeye çalışan devlet adamları ve yazarlar, medeniyet değiştirmeyi hiç düşünmeksizin topluma ait eski dinamikleri yeniden canlandırma gayretine girmişlerdir. XVIII. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak, askerî eğitime yön veren yeni kurumlar açılmış, Yeniçeri Ocağı kaldırılmıştır. 1839’taki Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile her şeyde olduğu gibi şiirde de yeni açılımlar oluşmuş, Divan edebiyatında bulunmayan makale, tiyatro, roman, hikâye, anı, eleştiri gibi yeni edebi türler edebiyatımıza girmiştir. Her ne kadar XIX. yüzyıl yenilik hareketlerinin dönemi olsa da yüzyıllardır süren alışkanlıkların bir anda ortadan kalkması mümkün olmamış, eski ile yeni iç içe hükmünü sürdürmüştür. Bu çalışmamızda, XIX. yüzyılda yaşanan gelişmelere paralel olarak Kütahya’da pek çok şairin yetiştiğini gördük. Dönemin kaynaklarında bu şairler hakkında yer alan bilgileri ele aldık. Şairleri değerlendirirken bu dönemin edebi muhitini ve kültürel değerlerini ortaya koyduk. XIX. yüzyılda Kütahya’da yaşayan şairlerin poetikası, dünyâ görüşü, tasavvufî konumu, eserleri ve sanatkârlıkları ile ilgili pekçok bilgiyi tespit ettik. İncelemelerimiz sonucunda XIX. yüzyıl Kütahya edebî muhîtinde şairlerin yetişmesinde etkili olan üç genel çevre olduğunu gördük. Kütahya’da yaşayan şairlerin yetişmesinde etkili olan ilk çevre Memur çevresi yani devlet dairelerinin kalemleridir. San’atkarlar devlet merkezinde saray ve konaklarda, İstanbul dışında sancak merkezlerinde paşaların, beylerin emrinde ve konaklarında, şehzade saraylarında birer edebî muhit meydana getirmişlerdir. Şairlerin çoğu ya resmi görev ile ya da geçimlerini sağlamak için bu saraylara ve konaklara girmişler, buralarda himaye edilmişlerdir. Bunun karşılığında da eserler yazıp, hamilerine sunmuşlardır. Bu edebi muhitlerin en genişi, şüphesiz Saray çevresinde teşekkül etmiştir. Padişahlar ve diğer devlet adamları sanatçıları koruyup sanatla iç içe oldukları müddetçe etraflarındaki edebî muhît genişlemiş veya daralmıştır. Araştırmamız neticesinde XIX. yüzyıl Kütahyasında devlet dairelerinin kalemlerinde çalışan otuz şairin ismine ulaştık. Bu şairler Abdulaziz Efendi, Abdullah Hakkı Efendi, Abdülkadir Şükrî Efendi, Ahmed Âtıf Bey, Ahmed Şâkir Paşa, Ahmet Vasfi Erkut, Ali Süha Delilbaşı, Asım Yakup Efendi, Baharî Bey, Hacı Nurî Bey, Hacı Yahya İhyâ Bey, Hasan Bedrettin Paşa, Hakkı Bey, Hakkı Paşa, Halet Mehmed Said Efendi, Halil Edîb Bey, Hasenî, Hüsnî Bey, Kirâmî, Lebib Mehmed Efendi, Mustafa Reşid Paşa, Namdar Rahmi Karatay, Osman Nurî Paşa, Osman Seyfi Bey, Râgıb Mehmed Paşa, Seyyid Mehmed Saîd Gâlib, Seyyid Mehmed Şem'î, Sirozlu Yûsuf Muhlis Paşa ve Vahid Mehmed Paşa’dır. Asrın başında dönemin padişahlarından III. Selim’in ve II. Mahmud’un şiirle ve edebiyatla yakından ilgilendiğini, san’atkarları koruyup kolladığını gördük. Sanatkâr bir ruha sahip olan III. Selim, İlhamî mahlasıyla şiirler yazmış, Şeyh Galip başta olmak üzere döneminde yetişmiş olan bazı sanatkârları himaye etmiştir. Kütahyalı şair ve hattatlardan Abdülkadir Şükri Efendi, III. Selim’in edebî muhitinde bulunmuş hatta III. Selim, Şükri Efendi’den Hüsn ü Hat dersleri almıştır. Adlî mahlası</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yavuz Selim'in Farsça Beyitleriyle Tercümeleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18447</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18447</guid>
      <author>Hasan GÜLTEKİN</author>
      <description>Yavuz Sultan Selim 9. Osmanlı padişahıdır. Az sayıda Türkçe şiirler söylemiş ve Farsça Dîvân tertip etmiştir. Ayrıca Yavuz’un şehzadeliği döneminden itibaren şâire ve ilim ehline gösterdiği ilgi padişahlığı zamanında da devam etmiştir. Bir hükümdar olarak ülkenin ve halkın selâmeti ile İslâmın yayılması konusunda daha çok gayret göstermiş olmasına rağmen kurduğu meclislerde bilimsel tartışmalara ve şâirlerin müşâarelerine de vakit ayırmıştır. Kısa ömrü at üzerinde askerin önünde sefer ve fetihlerle geçmiş olmasına rağmen yazdığı Farsça şiirleri onun kabiliyetli bir şâir olduğunu göstermektedir. Şiirlerinden mutasavvıf tavrı, cömert ve dünya malına, taht ve taca değer vermeyen kişiliği, inancı kuvvetli bir kul oluşu, İlâhi aşkı ve şevki tatmış, ince ruhlu, duygusal bir kişilikle yaratılmış olduğu anlaşılmaktadır. Şiirlerinde ve özellikle Tevhid’inde Allah’a kul oluşunu ve teslimiyetini açıkça ifade eden Yavuz Sultan Selim, bir hükümdar olarak yaptığı işleri Allah’ın emri ve izni ile yaptığını, Allah istemedikçe hiçbir kulun hiçbir şey yapamayacağını söylemektedir. Ayrıca Peygamberlere peygamberlik görevini Allah’ın verdiğini ve bu sebeple onları üstün kıldığını, aksi takdirde onların da basit birer kul olduğunu belirterek kendisine de hükümdarlığın Allah tarafından verildiğini belirtiyor ve güçlü bir hükümdar olmasına rağmen Allah karşısındaki acziyetini çeşitli vesilelerle dile getiriyor. Bu çalışmada Şeyh Vasfî’nin Yavuz Sultan Selim’in Farsça Dîvân’ından seçtiği beyit ve mısralar ile tercümeleri ve ön sözünde Yavuz’un şâirliği hakkındaki görüşlerine yer verdiği Bârika adlı eserinin transkripsiyonlu metni verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yahudiler’den Filistinlilere Uzanan “Evsizlik” Olgusu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18625</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18625</guid>
      <author>Neslihan GÜNAYDIN</author>
      <description>Evsizlik, mülksüzleştirme ve soykırım, derinden hissedilen bir tecrübe olarak hem Yahudilerin hem de Filistinlilerin kaderi olmuştur. Siyonizm, bir anlamda, sömürgeciliğe denk olduğu için, Yahudileri, anayurtları Filistin’e göndererek onlardan kurtulmayı ve batılı güçlerin Orta Doğu’daki emperyal çıkarları için onları sömürmeyi hedeflemiştir. Yahudilerin kendileri tarafından evsizliğe ve soykırıma maruz bırakılan Filistinliler için feci sonuçlar içerirken, Siyonizm, Edward Said’in de iddia ettiği gibi, sürgün edilen, dışlanan, ezilen ve imha edilen Yahudiler için, “bir fikir” olmuş olabilir (Said 1992: 60). Bu yüzden, bu yazı, evsizlik kavramının, Nazi katliamında ezilen Yahudilerin hayatına nasıl işlemiş olduğunu, sırasıyla, nasıl Filistinli Arapları yerlerinden ettiğini ve hayatta kalma mücadelesinin, onların gelecekteki sosyal ve siyasal pozisyonlarını nasıl derinden etkilediğini modern dünyadaki Siyonist bir bakış açısıyla göstermeyi amaçlamaktadır. İsrailli Yahudiler tarafından Filistin kültür ve kimliğinin bastırılmasında ve Filistinli Arapların oryantalist zihniyetin etkisi altında anayurtlarından çıkarılmasındaki etkili rolünü göstermek için, öncelikli olarak Edward Said, Regina Sharif, Regina Strauss Feuerlicht, Ghassan Kanafani, Michael Prior ve Omer Bartov’un başlıca eserlerini inceleyeceğim. Son incelemede de, yazı, her iki taraf için muhtemel bir geleceğin sadece birinin diğerinin varlığını kabul ettiğinde ve toplumsal hakların savunulması ve Diğer’inin özgürlüğü için karşılıklı saygı gösterildiğinde mümkün olduğu gerçeğine işaret etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arapçadan Türkçeye Tercüme Edilen Bir Kıyafetname Metni Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18570</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18570</guid>
      <author>Bahadır GÜNEŞ</author>
      <description>Türk dili, çok geniş bir coğrafyada tarihi derinliği ve zenginliği sözle ifade edilemeyecek derecede öne çıkan ve farklı kültür merkezlerinde çeşitli konularda sayısız eserin üretildiği bir dildir. Bu dilin geçmişteki varlığının yansıması olan tarihî metinler, geçmişten bugüne kadar araştırmalara konu edilmiş ve değişik bakış açılarıyla ilgililerin hizmetine sunulmuştur. Türk dili ve edebiyatı araştırmalarına konu olan telif veya tercüme özellikli eserler, farklı dönemlere ait ve çok çeşitli konularda olabilmektedir. Türklerin İslamiyet’i kabul etmesiyle birlikte, Türkçe yoluyla oluşturdukları kültür, dilin muhafazasını devam ettirerek Arap alfabesiyle devam etmiştir. Bu süreçte hem Türkistan coğrafyasında hem de Anadolu sahasında Türklerin farklı boylarına mensup temsilcileri eser üreterek Türkçe esasında dil, edebiyat ve kültür inşasına devam etmişlerdir. Türklerin bu süreçte meydana getirdiği eserler, başlarda genellikle tercüme niteliğindedir. Belli bir üretme olgunluğuna erişildikten sonra orijinal eserler de kaleme alınmıştır. Bu dönemde tercüme özelliği taşıyan eserlerde kaynak dil, İslamiyet’in önemli etkisiyle genellikle Arapçadır. Birbirinden farklı ve çok çeşitli konularda Arapça olarak kaleme alınan eserler, dönemin Türk yazar ve şairleri tarafından Türk diline kazandırılmışlardır. Bu çalışmada, Ebi Abdillah bin Mu?ammed ibni ?âlibü’l-En?ârî ed-Dımış?î’nin Muhammed Râzî, İmam-ı Şâfî ve Şeyh Muhyiddîn-i Arabî, Abdurrezzak Kâşânî ile Eflatun, Aristoteles, İladus’un kıyafetname konusundaki fikirlerinden hareketle 1300 tarihinde tamamladığı Arapça Kitâbü’l-Âdâb ve’s-Siyâset fî İlmi’n-Na?ar ve’l-Ferâset adlı eserinin Kıyâfetnâme adıyla Türkçeye çevirisi incelenmiştir. Arapçadan tercüme olması, yazımında farklı özelliklerin ortaya çıkması ve daha önce üzerinde durulan kıyafetname metinleriyle karşılaştırmalı incelemelere zemin oluşturması için bu metin çalışma konusu olarak seçilmiştir. Çalışmada kıyafet, kıyafet ilmi, kıyafet ilminin doğuşu, ilk kıyafetname örnekleri, Arapça ve Farsçada kıyafet ilmiyle ilgili yazılan eserler ve yazarları ile Türk dili ve edebiyatı dairesi içinde kıyafet ilmiyle oluşturulan eserler ve yazarları hakkında bilgi verilmiş, çalışmaya konu olan kıyafetname metni tanıtılmış, söz konusu kıyafetname metninin yazarı ve tercümanı hakkında bilgi verilmiştir. Daha sonra metinde tespit edilen bazı yazım özellikleri üzerinde durularak metnin her bölümünden birer tane olmak üzere örnekler çalışmaya eklenmiştir. Bu çalışmada incelenen metnin ilk sayfasının üst tarafında 178789 kayıt numarası bulunmaktadır. Metin, kapak sayfasıyla birlikte 48 sayfadan oluşmaktadır. Sayfa numaraları her sayfanın üst kısmında ve orta tarafta bulunmaktadır. Metnin ilk sayfasında 14; son sayfasında 5; geriye kalan bütün sayfalarda 19 satır bulunmaktadır. Mensur olarak yazılan metinde hareke kullanılmıştır. Metnin 2. ve 3. sayfalarında Allah’a şükür, Hz. Peygamber’e övgü ile ayet ve hadislere yer verilmiştir. Eserin 4. ila 7. sayfalarında ayet ve hadislerden hareketle hiçbir insanın ahlakı ve fiziksel özelliklerinin birbiriyle aynı olamayacağından bahsedilerek genel bir yargı olarak uzun boylu insanların yumuşak huylu, sakin ve hayır sahibi oldukları; kısa boylu insanların ise hareketlerinde çabuk ve öfkeli oldukları dile getirilmiştir. Ayrıca kişinin karakteri ve fiziksel özelliklerinin davranışlarına yansıdığı belirtilmiştir. Eserin 26 bölümden meydana geldiği belirtilmekle birlikte, metin içindeki başlıklara bakıldığında metnin 27 bölümden meydana geldiği görülmektedir. Ayrıca metin içinde ilgili bölümlerde hangi başlıkların yer alacağına dair açıklama yapılmıştır. Ancak yapılan açıklamada verilen sıralama ile metnin içeriğinde belirtilen sıralama birbirini tutmamaktadır. Mesela; metnin başında dokuzuncu bölümde “ağız dudak ve dişler”den bahsedileceği bildirilirken metnin içinde “ağız” dokuzuncu bölümde; “dişler” onuncu bölümde anlatılmaktadır. Metinde dile getirilen açıklamaların hangi şahsa ait olduğu, açıklamanın</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Esrar-ı Cinayat ve Beyoğlu Rapsodisi Romanlarının Sözvarlığının Karşılaştırılması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18571</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18571</guid>
      <author>İsmail Teoman GÜNEŞ</author>
      <description>Her edebi eser döneminin edebi dilini anlamak için çok değerli bir kaynaktır. Edebi dilin, devrin sosyal, siyasal ve kültürel anlayışına göre şekillenmesinden dolayı edebi eserler üzerinde yapılan tetkikler tüm bu alanlarla ilgili önemli çıkarımlar yapılmasını sağlar. Son 150 yılda Türk toplum hayatında büyük değişimler yaşanmıştır. Tanzimat Döneminde başlayan reformların önemli bir ayağı da dilde sadeleşmedir. Dilde sadeleşme hareketi neticesinde edebi dil, büyük oranda farklılaşmıştır. Osmanlı romancısının karşısında büyük sorunlar bulunuyordu. Yüzyıllardır şiir türü üzerine inşa edilmiş edebi dil, nesir yönünden gelişmemişti. Roman günlük hayatın dilini kullanmalıydı ama edebiyat için yetersiz görülüyordu, ağır Osmanlıcayı da halkın büyük bir kesiminin anlamadığı muhakkaktı. Geniş halk kitlelerine ulaşmak isteyen roman yazarı için, anlaşılmamak arzu edilen bir durum değildi. Aynı zamanda Tanzimat aydını olan romancıların halkı eğitme gibi bir misyonlarının olduğu hesaba katılırsa anlaşılmamanın ne kadar büyük bir sorun olduğu görülebilir. Dilde sadeleşme hareketinin en çok eleştiri aldığı konuların başında yabancı kökenli sözcüklerin Türkçe'den çıkarılması neticesinde edebi dilin fakirleşeceği iddiasıdır. Yüzyıllardır edebi dilde kullanılan hatta günlük dile yerleşmiş birçok sözcüğün atılması şüphesiz eksiklik yaratacaktır. Yeni kelimeler türeterek üstesinden gelinebilse de, yeni kelimelerin kolayca kabullenilmemesi, birebir eski sözcükle aynı anlamda olmaması, ya da kelimenin çok "yapay" olması sebebiyle bu durum, dikkate değer zorluklar barındırmaktadır. Ayrıca eski kelimenin yerine konulan bir çok kelime de anlaşılmamaktadır. Anlaşılmak, halkı eğitmek, kendine has bir edebi dil kurmak gayesinde olan roman, geçen yüzyılda büyük bir gelişme göstermiş ve bugün Türk Edebiyatının en çok ilgi çeken türü olmuştur. Bu çalışmada ilk polisiye romanla çağdaş bir polisiye roman karşılaştırılarak edebi dildeki 120 yıllık değişim analiz edilmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Rumeli Kadısı Olan Atâyî'nin Şiirlerinde Balkan Coğrafyası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18583</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18583</guid>
      <author>Müberra GÜRGENDERELİ</author>
      <description>XVII. yy</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Okçuluk Risâlesi:Kavsnâme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18594</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18594</guid>
      <author>Rifat GÜRGENDERELİ</author>
      <description>Kavsnâmeler, genel anlamıyla ok ve yayı anlatan risalelere verilen addır. Kavsnâmelerin içeriğinde; ok atmanın sevabı, dini niteliğe sahip olduğunu ispatlamak amacıyla ok atmakla ilgili ayet ve hadisler, Adem peygamberden başlayarak ok ve yayın tarihi, ok atmanın yay tutmanın nasıl olacağı, yay ve okun ölçüleri, meşhur atıcılar, ok menzilleri, ok yarışmalarına katılan kişilerin isimleri, atış mesafeleri, atıcıların özellikleri vb. bulunmaktadır. Tanıtımını yaptığımız yazılış tarihi ve müellifi bilinmeyen “Kavsnâme” adlı okçuluk risâlesi, Edirne Selimiye Kütüphanesi Elyazmaları Bölümü’nde yer alan bir mecmua içindedir. Otuz üç bâb üzere oluşturulmuştır. Ok atmanın faziletleri, Hz. Muhammed’in ok atmakla ilgili hadisleri, Adem peygamberden itibaren ok ve yayın tarihi, ok atmanın adapları, ok ve yay nasıl tutulur, ok ve yayın ölçüleri, atıcıların vücut şekilleri ve yay talim şekilleri otuz üç bâb içinde verilen başlıklarla anlatılmıştır. Müellif, Kavsnâme’de Murhif ibn ‘Abdü’l-kerîm’in “Kitâbü’r-remy” adlı kitabını kaynak olarak kullanmıştır. Hacimli bir eser olmamasına rağmen, Kavsname’de 23 râvinin adı ve 16 okçu ya da bu konuda kitap yazmış kişinin adı geçmektedir. Bu da eserin kaynak çeşitliliğini ve önemini göstermesi bakımından önemlidir. Çalışmada; kavsnâmeler hakkında genel bir bilgi verilmiş, önemli kaynak olma vasfına sahip ok ve okçuluk tarihiyle ilgili eserlerden bahsedildikten sonra, Edirne Selimiye Kütüphanesi Elyazmaları Bölümü’nde bulunan “Kavsnâme” tanıtılmış, içeriği hakkında bilgi verilmiş, bâb başlıkları altında o bâbda geçen konular özetlenerek anlatılmıştır. Devamında çeviri yazılı metin örneği verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de Çeviri Politikaları ve Yayınevleri Üzerine Dönemsel Bir Kesit İncelemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18587</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18587</guid>
      <author>Beki HALEVA, A.Zeynep KIVANÇ</author>
      <description>Cumhuriyet döneminin sosyo-kültürel yapılanması, dil, kültür ve yazın alanında başlatılan pek çok yeniliği beraberinde getirmiştir. Özellikle Arap abecesinden Latin abecesine geçiş, kitle eğitim kurumlarının artması, eğitim örgütlenmesindeki değişimler, bilgi ve kültür aktarımını temel alan çeviri etkinliği gibi atılımlar yeni bir Türk kimliğini inşa etmeğe yönelik planlamanın başat hamlelerini oluşturmuştur. Bu çalışma bu bağlamda 1928-1967 yılları arasındaki zaman kesitiyle sınırlı kalmak kaydıyla dönemin sosyo-politik ve sosyo-kültürel yapısına koşut olarak Türkiye’nin çeviri ve yayın politikalarına odaklanacaktır. Çalışmanın birinci bölümünde, çeviri çalışmalarını başlatıp şekillendiren ulusal kurumlar ve etkinlikler incelenecektir. Dikkate alınacak zaman kesitleri tarihsel bağlamda nirengi noktası olarak nitelendirilebilecek olaylar/etkinlikler göz önünde bulundurularak belirlenmiştir. Buna göre ilk aşamada, Türk harflerinin kullanıma girdiği 1928’de gerçekleştirilen Abece Devrimi ile 1939’da gerçekleştirilen Birinci Türk Neşriyat Kongresi’ne dek geçen süreçte, Atatürk devrimleriyle şekillenmeye başlayan ulusal kimliğin oluşturulmasında rol alan öğeler irdelenecektir. Belirlenen ikinci dönem 1939-1967 arasıdır. Bu dönem kapsamında, Türkiye’de yayıncılığı ve bunun bir uzantısı olarak çeviri etkinliğini bir programa oturtmak amacıyla Birinci Türk Neşriyat Kongresinde alınan kararlar doğrultusunda 1940 yılında Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde başlatılan ve 1967 yılında son bulan çeviri seferberliği mercek altına alınacaktır. Çalışmanın ikinci bölümünde saptanacak devlet politikalarının uygulama alanı olarak yayıncılık müessesesi araştırılacak ve bu kapsamda Türk basın-yayın hayatının merkezi olmuş İstanbul’un Bâbıâli olarak tanınan ve 19. yüzyıl sonlarından itibaren Ankara caddesinde yer almış ve çeviri alanında da etkinlik göstermiş yayınevleri incelenecektir. Bu amaçla dönemin yayıncılık müessesesi, daha eski olanlara öncelik tanıyan bir yayınevi seçkisi aracılığıyla, çeviri ürün çerçevesinde ele alınacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ahmed Yesevi Hikmetlerinin Dil Özellikleri Üzerine Bazı Mülazahalar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18415</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18415</guid>
      <author>Nadirhan HASAN (Nodirkhon Khasanov)</author>
      <description>Arifler Sultanı Hoca Ahmet Yesevi’nin hayatı, fikirleri ve öğretisi yüz yıllardır Türklerin manevi, sosyal ve edebi hayatını etkileye gelmiştir. Onun düşünceleri günümüze esasen Hikmetler şeklinde ulaşmıştır. Asırlar içerisinde dil ve ifadedeki bazı değişimlere bakmaksızın Hoca Ahmed Yesevi hikmetleri asıl ana mahiyetini muhafaza ettiğinden dolayı nice insanlara ilham kaynağı olmuştur. Hoca Ahmed Yesevi’nin takipçileri Ulu Pir’in hikmetlerini istinsah ederek</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dilbilimci Olarak Evliyâ Çelebi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18608</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18608</guid>
      <author>Erkan HİRİK</author>
      <description>Bu çalışma Omeljan Pritsak’ın altmışıncı doğum günü nedeniyle çıkarılan makaleler arasında yer almaktadır. Bu makaleler Pritsak’ın meslektaşları ve öğrencileri tarafından yazılmıştır. Çevirisi yapılan bu çalışma ise Tibor Halasi-Kun tarafından yazılmış ve bu kitapta yayınlanmıştır. Halasi-Kun bu çalışmasında Türk tarihi, Türk dili, Osmanlı coğrafyası gibi birçok konuda önemli eserlerden olan Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi üzerine dikkatleri çekmek istemektedir. Halasi-Kun bu çalışmada Evliyâ Çelebi’nin yazmalarından hareketle ona bir dilbilimci gibi bakmaktadır. Türkçenin ünlü ve ünsüzler ile ilgili özelliklerini belirlemek için Latin harfli metinlere araştırmacılar tarafından önem verildiğini belirten Halasi-Kun, Osmanlı defterlerinin ve Arap harfli bazı metinlerin ise bu anlamda göz ardı edildiğini belirtmektedir. Türkçenin sesleri ile ilgili özellikleri belirlemede defterlerin ve çeşitli Osmanlıca metinlerin önemli olduğunu düşünen Halasi-Kun, Evliyâ Çelebi’nin bu açıdan incelenmesi gerektiğini düşünmektedir. Kendisi Seyahatnâme’nin Topkapı Sarayı’nda bulunan yazmalarından hareketle altıncı ciltteki Evliyâ Çelebi’nin yazdığı Macarca kelimeleri incelemektedir. Macarca kelimelerde bazı seslerin Türkçeye aşina kulaklar tarafından duyulamayacağını ve yazılamayacağını belirten Halasi-Kun, Evliyâ Çelebi’nin adeta bir dilbilimci gibi Macarca kelimeleri seslerin aslına uygun bir biçimde yazdığını belirtmektedir. Yetmiş sekiz adet Macarca kelimenin sesletim karşılıklarını ve onların İngilizcelerini veren Halasi-Kun, Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’nin detaylı bir şekilde incelenip yayınlarının hazırlanması gerektiğini belirtmektedir. Yazara göre Evliyâ Çelebi Seyahatnamesi dönemin Türkçe ünlü ve ünsüzleri hakkında önemli bilgiler vermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Zarfların Kipsel Alandaki Görünümleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18609</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18609</guid>
      <author>Seçil HİRİK</author>
      <description>Konuşurun bir olay ya da durum karşısındaki tutum ve tavrına, ruh haline; cümlede belirtilen hareketin şekline kip denmektedir. Türkçede kiplerle ilgili yapılan sınıflamalar haber ve tasarlama kipi ayrımından öteye gitmemektedir. Oysaki konuşurun ruh durumu kadar kipten söz etmek mümkün olduğuna göre kiplerin sayısının birkaç kategori ile sınırlandırılması doğru bir yaklaşım değildir. Kipler konuşur esas alındığında üç temel kategoriye ayrılmaktadır: 1. Bilgi kipleri, 2. Yükümlülük kipleri, 3. Duygu kipleri. Söz konusu kiplerin ise birden fazla bileşeni bulunmaktadır. Kiplerin bağımlı biçimbirimler, sözlüksel, söyleme dayalı ve söz dizimsel işaretleyiciler olmak üzere farklı türden kiplikleri vardır. Zarflar ise sözlüksel kiplikler arasında yer almaktadır. Durum, zaman, yer-yön, miktar ve soru zarfları olmak üzere alt kategorilere ayrılan zarflar; bilgi, yükümlülük ve duygu kiplerinin sık kullanılan işaretleyicileri arasındadır. Aynı kategori altında değerlendirilen zarflar benzer ya da farklı kip alanlarını kodlayabileceği gibi cümlede geçen tek bir zarf birden fazla kipsel alanı göstermektedir. Örneğin Ali bugün eve belki gelebilir cümlesinde geçen belki zarfı bilgi kipleri içinde yer alan yakın olasılık, tahmin gibi kiplere atıfta bulunurken Ali, derhal buraya gel! cümlesindeki derhal zarfı yükümlülük kiplerinden emir anlam alanını işaretlemektedir. Her ikisi de durum zarflarından olan belki ve derhal kelimeleri farklı türden kipleri gösterebilmektedir. Yapılan incelemeler göstermektedir ki zarflar içinde durum, zaman ve soru zarfları kip alanında zengin bir görünüm sunarken yer-yön ve miktar zarfları, söz konusu diğer zarflara oranla kip alanına birincil ve ikincil düzeyde hizmet etmemektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Semey Eyaletinde Yaşayan Gagauzlardan Kaydedilmiş Folklor Metinleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18421</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18421</guid>
      <author>Bülent HÜNERLİ</author>
      <description>Gagauz Türkçesi, genellikle Türkiye Türkçesinin bir ağzı gibi değerlendirilen bir Türk lehçesidir. Böyle olmakla beraber kendine özgü bir takım özellikleri de bulunmaktadır. Hatta denilebilir ki bazı gramer özellikleri ve kelimeleri itibarıyla Çağdaş Türkiye Türkçesinden daha çok arkaik bir karakter taşımaktadır. 1957 yılında yazı dili haline gelen bu lehçe, bilindiği üzere yazı dilini en geç oluşturmuş Türk lehçesidir. Bu bakımdan da edebî eserlerinin sayısı bu döneme kadar oldukça sınırlı kalmıştır. Fakat son yıllarda başta Moldova’daki Gagauz Eri Özerk Bölgesi’nde olmak üzere Gagauz Türkçesiyle yazılmış çok sayıda eserin yayımlandığı görülmektedir. Buna paralel olarak Ukrayna’da da kitaplar basılmaktadır. Bunlar içinde özellikle şiir türünde eserler başı çekmektedir. Şiirin yanında Moldova ve Ukrayna’daki Gagauzların anadili eğitim ile birlikte Gagauz Türkçesinin öğretimi üzerine hazırlanmış veya hazırlanmakta olan pek çok eser de dikkat çekmektedir. Anadili eğitimin yaygınlaşmasıyla beraber ileri de Gagauz Türkçesiyle oluşturulan eserlerin sayısında önemli ölçüde artış beklenmektedir. Gagauzlar bugün başta Moldova’daki Gagauz Eri (Gagauz Yeri) olmak üzere Ukrayna, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya gibi ülkelerde yaşamaktadırlar. Asli yerleşim yerleri olan Tuna bölgesinden (Dobruca) 19. ve 20. yüzyıllar arası göç ettirilen Gagauzlar, diğer Türk toplulukları gibi SSCB döneminde de zorunlu göçe maruz tutulmuşlardır. Büyük sıkıntılar çekmişlerdir. Bugün Kazakistan’da da bu sürgünden kalan Gagauzların bakiyeleri bulunmaktadır. Dolayısıyla coğrafi olarak Batı Türkçesi içerisinde yer alan Gagauz Türkçesinin konuşurları mücbir sebeplerle Türkçenin Kuzey-doğu Türkçesini konuşan Kazak Türklerinin (Kıpçak grubu) yaşadıkları coğrafyada hayata tutunmuşlardır. Aynı şekilde Brezilya’ya, Rusya’ya ve son yıllarda Türkiye’ye göç etmiş ve oralarda da yerleşmiş Gagauz grupları bulunmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gelenek ve Hatırlama: Belleğin Kültürel Olarak Yeniden İnşası Üzerine Bir Tartışma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18600</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18600</guid>
      <author>M.Emir İLHAN</author>
      <description>Bu makalede, Batı düşünce geleneğinin “hatırlama” kavramından hareketle geliştirdiği üç farklı bellek türü üzerine genel bir tartışma yapılacaktır. Bu tartışmanın ilk amacı, “hatırlama” kavramına bağlı olarak geliştirilen bu üç tür bellek anlayışından ilk ikisinin, sadece bireysel ya da toplumsal olana odaklanarak, kültürel olan belleği ihmal etmelerine dikkat çekmektir. Bireysel bellek kuramı, bireyin belleğine içkin anılardan hareketle bir hatırlama kavramı geliştirirken; buna karşı çıkan kolektif bellek kuramı ise, bir grup ya da topluluk içinde oluşan anıların, yine o kolektif yapı içinde olunduğunda hatırlanacağını ileri sürecektir. Kısaca bu iki rakip kuram, belleğin içerikleri olan anıların “bireysel” ya da “kolektif” olduğunu savunur. İkinci dikkat çekilecek konu da, bu iki kuramın hatırlama anlayışına dayanan “bellek” kavramının “gelenek” kavramıyla ilişkilendirilmesinin zorluğudur. Çünkü hatırlayanı temsil eden bireysellik ve kolektiflik, gelenek kadar uzun ömürlü değildir. Bu nedenle, bu iki kuramın önerdiği belleğin ömrü birey ya da grup kadardır. Oysa bir gelenek söz konusu olduğunda kimin hatırladığından çok neyin hatırlandığı önem kazanır. Böylece hatırlanan şeyin ne olduğu, geleneğin içeriğinin de ne olduğunu belirler. Hatırlanan şeyin ne olduğuna yönelecek bir hatırlama anlayışı da “kültürel bellek” kavramıyla karşılanabilecektir. Bu durumda bellek, hem geçmişi intikal ettirerek gelenek haline gelmesini sağlayacak hem de belleğin “kültürel” olarak inşa edilmesini sağlayacaktır. Geleneğin, geçmişten farklı olarak bir kültürel bellekle ilgili bir kavram olması, geçmişin intikal ettirilerek geleneğe dönüşmesi anlamına gelecektir. Sonuç olarak bu makale, bellekle ilgili ileri sürülen savlardan hareketle, geleneğin, belleğin “kültürel” olarak yeniden inşa edilerek varlığını, farklı bir “hatırlama” anlayışla sürdürebileceği üzerine bir tartışma yapmaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Değer Algısı Olarak İlhan Berk Şiiri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18588</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18588</guid>
      <author>Ruhi İNAN, Aliye USLU ÜSTTEN</author>
      <description>Değeri; aklı aşan varlığın akılla ifadesi olarak tanımlayan Ülken, bir anlamda aklı öne çıkararak duygularla sezilen değer algısını, anlama ve kavrama şartına bağlar. Yani aklın ölçüsünden geçmeyen hiç bir şey değer olarak kabul edilmez. Dilthey’in, “anlama metodu”nu kullanarak manevi bilimleri ve tabiat bilimlerini farklı bir yöntemle tartıştığı “değer paradigması”, ilerleyen yıllarda bilhassa Scheler ve Hartman’ın açık bir şekilde değerin felsefesini oluşturmalarıyla kuramsal bir şekle dönüşmeye başlar. Böylece “değer” derin/geniş bir işlevsellik kazanırken aynı zamanda hakikat, güzellik ve iyilik ekseninde düşünülen varlık meselesi hâline gelir. Temel olarak edebi metinler dikkate alındığında sanatçının kelimeleri söze dönüştürmesi de aynı yolu takip eden var olma sürecinin bir sonucudur. İlhan Berk, şiirleriyle zaman zaman anlamsızlık modunda algılanan bir şair olmakla birlikte, irtibatlı görünmeyen sözcüklerin veya sadece istediği cümlenin anlaşılması emeline dayanan dizelerin arasına sıkıştırdığı anlam kümecikleriyle şiirini inşa eden bir şair olarak bilinir. Bu tavrıyla Berk, aslında varolan şiir paradigmasına protest bir tavır geliştirir; uzak çağrışımlı tamlamalar ve yapıbozucu cümle yapısıyla da ‘şiir’de anlamın üzerini çize çize ilerler’. Çalışmada felsefi olarak “değer inşaası” kavramının uzak çağrışımlı tamlamaların neresinde durduğu ve yapıbozucu cümle yapısının okur algısına etkileri tartışılacaktır. Şairin seçtiğimiz şiirleri; “alışılmamış sözdizimi”, “alışılmamış sözcük seçimi” (alışılmamış bağdaştırmalar), “sözcükle ilgili sapmalar” ve “yazımla ilgili sapmalar” başlıkları altında incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Üç Dilli Şair Ayşe Teymûrîden Üç Dilli Gazel</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18561</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18561</guid>
      <author>Abuzer KALYON</author>
      <description>Tarihin her döneminde pek çok medeniyete ev sahipliği yapan Mısır, topraklarında barındırdığı pek çok medeniyet özellikle de Firavun medeniyeti sayesinde dünyanın ilgi ve dikkatini çekmeye devam etmektedir. Selahaddin-i Eyyûbî gibi tarihî bir şahsiyetin Mısır’da idarî, dinî ve eğitim gibi pek çok önemli konularda düzenlemelerde bulunması hâlâ Mısırlılar tarafından hatırlanmaktadır. Memlükler döneminde bırakılan eserler de son derece önemlidir. Yavuz Sultan Selim’in Mısır fethi, bu ülkenin ilmî, ticarî ve idarî bakımdan kalkınmasını sağlamıştır. Bugün bile bıraktığı sayısız eserlerle Mısırlılar tarafından hep övgü ile söz edilip önemli yerlerde heykelleri dikilen Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya Mısır Valiliği yolunun Yavuz Sultan Selim’in fethiyle açıldığı unutulmamalıdır. Osmanlılarla birlikte Türk kültür ve medeniyeti Mısır’da daha fazla etkin olmuştur. Mısır’da gelişen Türk kültür ve edebiyatı içinde geçtiğimiz yüzyılda Dîvân şiiri alanında önemli eserler verilmiştir. Bu eserler, Osmanlı döneminde Kahire sarayında ya da saraya yakın çevrede yetişen hanım şairlere aittir. Bu şairlerden Çeşmî Âfet Hanım Dîvânı, Doç. Dr. Semra Tunç hocamız tarafından, yayımlanmıştır. Yine aynı dönemin Kahire sarayındaki hanım şairlerinden birisi olan Gülperî Hanım’ın Güldeste-i Hâtırât’ı da Filiz Kalyon tarafından yayımlanmıştır. Sözünü ettiğimiz yüzyılda Dîvân şiiri sahasında Kahire’de yetişen önemli bir şahsiyet de Ayşe Teymûrî’dir. Türkçe Dîvânı’nda pek çok dil ve edebiyat malzemesi bulunmaktadır. Dîvân, tarafımızdan yayımlanmıştır. Ayşe Teymûrî, Mısır’da siyasî, kültürel ve edebiyat alanında etkili olan Teymûrî sülalesine mensuptur. Ülkemizde hakkında kısaca bilgi verilen iki ansiklopedi maddesinin dışında; Türkiye’deki edebiyat ve ilim çevrelerine tanıtılması, M. A. Yekta Saraç’ın “Türk Edebiyatının Mısır’da Unuttuğu Bir Şair: Aişe İsmet Teymûr” isimli makalesi ile olmuştur. Prof. Dr. Yekta Saraç, bu makaleyi 1995 yılında İlmî Araştırmalar dergisinde yayımlamıştır. Arap dünyasında da bazı önemli edebiyatçılar tarafından Ayşe Teymûrî hakkında önemli yayınlar yapılıp ansiklopedi maddeleri yazılmıştır. Bu yayınlardan en önemlisi, Hıristiyan kimliği ve Arap edebiyatı çalışmaları ile dikkat çeken Bayan Mey Ziyâde’nin yazdığı “Şâiretü’t-tali’a A’işe Teymûr” isimli kitaptır. Mey Ziyâde bu kitabında, Ayşe Teymûrî’yi Türkçe, Arapça ve Farsça şiir yazmasından dolayı “Üç dilli şair” olarak vasıflandırmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gülperi Hanım ve Güldeste-i Hatırat</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18510</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18510</guid>
      <author>Filiz KALYON</author>
      <description>Hayatı hakkında fazla da bilgi sahibi olmadığımız Gülperî Hanım, Kahire Sarayında yetişmiştir. Mısır’da gelişen Türk edebiyatının üç önemli kadın şairinden birisidir. Kendisi, dö-nemin Mısır valilerinden olan İbrahim Paşa’nın hanımı, Hoşyar Hanım’ın sarayında yetişmiştir. Daha sonra H</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Distopik Bir Roman Olarak Gökdelen’de Yapı Ve İzlek</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18473</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18473</guid>
      <author>Şeyma KARACA KÜÇÜK</author>
      <description>Tahsin Yücel’in 2006 yılından yayımlanan romanı Gökdelen kötümser bir gelecek kurgusu üzerinden hareketle distopik türde yazılmış bir eserdir. Modern çağın bir ürünü olarak görülen distopya, ülkü değerlerle aydınlanmış ütopyanın aksine, karşıt güçlerin hakimiyeti altında bulunan karanlık bir dünya tasarlar. Bu tasarı aslında modern zihniyetin de bir ürünüdür denebilir. Nitekim bir değer yitimine sahne olan modern dünya, tüm araçlarını aklın egemenliği altına sokarak kuklalaşan ve duyarsızlaşan bireylerin artmasına sebep olmuştur. Bu bağlamda distopya modern dönemin gölgesinin izini sürerek oluşturulmuş bir geleceği resmetmesi bakımından toplumsal eleştirinin örneğini sunar. Tahsin Yücel’in Gökdelen adlı romanı da gökdelenlerin, makinelerin, totaliter güçlerin ve kodamanların 2073 İstanbul’unun üstüne adeta karabasan gibi çöktüğü bir atmosferi ele alır. Distopik unsurları içinde barındıran bu romanın yapısal ve izleksel analizi günümüzdeki çözülmenin boyutunun geleceğe nasıl taşındığı göstermesi bakımından önemlidir. Bu yüzden çalışmamızda öncelikle distopyanın çıkışında rol oynayan tarihi arka plan ele alınacak ve distopyanın özellikleri belirlenmeye çalışılacaktır. Daha sonra distopik bir çerçeveden bakılacak olan Yücel’in Gökdelen romanının yapısal ve izleksel analizi yapılarak romanın üzerinde durduğu ana sorunsal alan tespit edilmeye çalışılacaktır. Bu noktada görülecektir ki modern çağın karanlık yüzüne tutulan bir ayna olarak Gökdelen romanı distopik türün özelliklerini yansıtan ve romandaki yapı ve izleksel unsurların bu türe bağlı bir biçimde geliştiğini gördüğümüz bir eserdir. Gelecek zaman düzleminde oluşturulan ve mekansal olarak da büyük değişimlerin yaşandığını gördüğümüz romanda İstanbul, gökdelenlerin gölgesinde ne geçmişi ne de geleceği görebilecek kör bir alan haline gelmiştir. Üstelik Özgürlük Anıtı’nda heykelin elinde tuttuğu meşale de bu karanlığı aydınlatacak türden değildir çünkü özgürlük, hak ve hukuk gibi temel kavramların çiğnendiği bir alanda var olamaz. İşte Gökdelen romanı da yargının özelleşmesiyle adaletin sağlanabileceği, gökdelenlerle şehrin mükemmel bir siluete bürünebileceği gibi düşüncelerin tutarsız ve çelişkilerle dolu macerasını anlatarak olması muhtemel tehlikelerin ayak seslerini okuyucuya duyurmaya çalışır. Dolayısıyla geleceğin, şimdi’de şekillendirilmiş hali gerek mekanın gerekse de değerlerin ne boyutta bir çürümeye uğratıldığını da ortaya koymaktadır. Gelişmişlik adıyla ekolojik sistemin yerle bir edildiği, her türlü haksızlığın vuku bulduğu 2073 İstanbul’unda kent ve doğa arasındaki çatışma da gözler önüne serilmiştir. Nitekim, doğanın saf ve dokunulmamış haline karşın gökdelenler tüm inatçılığıyla burunlarını göğe doğru kaldırırken, mütevazi kendi halinde olan bahçeli bir ev adeta canavar olarak görülerek, bir an önce ortadan kaldırılması gereken bir mekan olarak nitelendirilir. Oysa bu mekana sinen insani vasıflar aslında bir canavarı andıran gökdelenlere meydan okur. İnsanın özünü, kendini hatırlatan ev, romanda yer alan Hikmet Bey’in evi olarak karşımıza çıkar fakat modernizmle beraber ‘hikmeti’ kaybolmuş bir zamanın gel(eceği)diğine işaret edilir. İnsan kendine yabancılaşan, şeyleşen bir nesne olarak, bir büyü bozumunun içinde kendini bulur. Üstelik yaşanan olumsuzluklara karşı hiçbir tavır geliştiremeyişi ve duyarsızlaşması da distopik bir mekan ve zamanda bireyin sistem içinde kayboluşunu ortaya koyar. Sonuç olarak distopik bir roman olarak Gökdelen, zaman ve mekanın sembolik olarak önem kazandığı, irdelediği kavramlar ve değerler bakımından da modernizmle beraber bireyi kuşatan sorunları ele alan ve bu sorunların büyük ölçekli olarak nasıl karşımıza çıkabileceğini okumamızı sağlayan bir eserdir. Toplumsal düzenin kusursuzluk maskesi altında gizlenen sorunları görmemizi sağlaması da distopyanın kendine ait nasıl bir ütopya yarattığına işaret eder. Böylelikle distopik bir eserin ideali olan; bireyin bastırılması, makineleşme ve betonlaşma romanda ön plana çıkan öne</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Frantz Fanon’un Aşağılık Kompleksi ve Öteki Olma Çabası Tanımı ve Leaving Tangier (Tanca’dan Ayrılmak)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18533</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18533</guid>
      <author>Nimet KARADAĞ</author>
      <description>Sömürgecilik fiilen bitmiş olsa da, hem sömürgeci hem sömürge üzerindeki etkisini sürdürmeye devam etmektedir. Bu etki sömürgecilik sonrası edebiyatta da açıkça görülür. Önemli bir Fas’lı yazar olan Tahar Ben Jelloun tarafından kaleme alınan Leaving Tangier (Tanca’dan Ayrılmak) adlı roman, sömürgeciliğin her iki taraf üzerindeki etkisini gösteren sömürgecilik sonrası edebi eserler arasında ilgi çekici örneklerden bir tanesidir. Leaving Tangier (Tanca’dan Ayrılmak) okuyucusuna Fas’ın yerel kültürünün, inanç sisteminin ve yaşam tarzının sömürge kültürü tarafından nasıl derinden etkilendiğini gösteren bir bakış açısı sunar. Roman, sömürgeci gücün Fas’ta yerli Afrikalıların hem kendi gözlerinde hem sömürgecilerin gözünde ikinci sınıf insan görüldüğü bir düzen yarattığını yansıtmaya çalışmaktadır. Okuyucu aynı zamanda Fas’taki yerel nüfusun sömürgeci gücün dayattığı aşağılık kompleksi sonucunda nasıl “Avrupalı Öteki” olma savaşı verdiğine şahit olur. Bu çalışmanın amacı, Leaving Tangier (Tanca’dan Ayrılmak) adlı romandaki karakterlerin üzerlerindeki sömürgeci baskı sonucu kendilerini ikinci sınıf teba olarak görüş biçimlerini yansıtmaktır. Yazının teorik çerçevesi ise Afrika kökenli Karayipli etkili bir yazar olan Franz Fanon’un sömürgecilik, sömürgeci ve sömürge üzerindeki düşünceleri etrafında çizilecektir. Tahar Ben Jelloun’un Leaving Tangier (Tanca’dan Ayrılmak) romanında yansıtılan sömürgeci gücün etkileri, sömürgenin ciddi bir aşağılık kompleksi yaşadığını ve bunun sonucunda sömürgeci gücün bir parçası olarak “Öteki” olmayı arzuladığını öne süren Franz Fanon’un düşünceleri ışığında incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Simetri ve Edebiyat: Klasik Türk Edebiyatında Simetri ve Görünümleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18516</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18516</guid>
      <author>Volkan KARAGÖZLÜ</author>
      <description>Doğada, sanatta, insanda, insanın günlük kullanımlarındaki ürünlerde var olan simetri, sanat yapıtlarında güzel olanı ortaya koyan bir unsurdur. Antik çağdan beri pek çok sanat eserinde orantı ve simetri unsurları kullanılmış, sanat eserinin güzelliği bunlarla ifade edilmiştir. Pek çok çeşidi olan simetrinin klasik Türk edebiyatında kullanım alanını çizmeyi hedefleyen bu çalışmada, klasik Türk edebiyatının manzum ve mensur eserlerinde simetrik unsurlar tespit edilmiştir. Klasik Türk şiirinde bir beyti oluşturan iki mısranın söz dizimi, cümleleri, cümlelerin öğeleri, kelimeler ve bu kelimelerin heceleri birinci ve ikinci mısrada birbirine denk biçimde oluşturulmuştur. Bazı örneklerde bu kelimelere getirilen eklerin de uyumlu olduğu görülür. Klasik Türk şiirinden simetriyi oluşturan en önemli etkenlerden bir tanesi şairlerin sözü son derece ölçülü kullanmalarıdır. Bu kullanıma şiirdeki vezin de destek vermiş, vezin sayesinde kelimelerin sayısı, hecesi ve bazı kullanımlarda türleri de birbirine denk olarak kullanılmıştır. Şiirde vezinle birlikte simetriyi sağlayan unsurlardan biri de söz sanatları olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle tekrir, aks, leff ü neşr gibi sanatlar simetriyi oluşturmuşlardır. Şiirin biçim özellikleri, beyitler halinde yazılması, vezin... dış yapıdaki uyumu, söz sanatları ise şiirin iç yapısındaki dengeyi meydana getirmiştir. Klasik Türk nesrinde ise simetriyi meydana getiren unsurlar, söz dizimi ve seciler olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle estetik nesirde birbirine uyumlu iki cümlenin secilerle bir araya getirilmesi onları şiir mısralarına benzetmiştir. Simetrik olarak kullanılan nesir cümlelerinde cümlelerin söz dizimi, cümle öğeleri, cümle öğelerini oluşturan söz grupları, kelimeler eşittir. Hatta bazı kullanımlarda kelimelerin yapısı, alıntılandığı dil, hece sayısı ve onlara getirilen ekler de simetriktir. Bütün bu özellikler nesir cümlelerini sanatsal ifade yollarına dönüştürmüş, onlara şiirselliği vermiştir. Simetri, hem kelime anlamında hem de kullanıldığı yerlerde güzel ile olan ilişkisi bakımından ele alınır. Klasik Türk nesrinde, özellikle estetik nesirde simetrik kullanımların nesirdeki estetik öğeleri ortaya çıkardığı düşünülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Klasik Türk Şiiri Estetiğinde Sihir</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18590</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18590</guid>
      <author>Gülay KARAMAN</author>
      <description>Geçen zamanla birlikte kültür de az ya da çok değişir, gelişir; dilin en seçkin kullanım alanı bulduğu edebi eserlerle geleceğe taşınır. Dil var oldukça, edebi eserler yazılmaya devam ettikçe kültürde devamlılık esastır. Böylelikle bir toplumun ortaya koyduğu edebi eserler, o toplumun geçmişi ile geleceği arasında bir köprü vazifesi görür. Klasik Türk edebiyatı, medeniyetimizin izlerini 13. yy.dan 19. yy.a kadar takip edebileceğimiz çok zengin bir edebiyat geleneğidir. Daha çok nazım alanında gelişim göstermiş bu edebiyat geleneğinde farklı anlam katmanlarını içerisinde barındıran beyit, toplumu başta sosyal, kültürel, dini, siyasi yönleriyle yansıtan zihniyet unsurlarını son derece estetik bir şekilde okuyucuya sunar. Bu anlamda, 13. yy.dan itibaren ortaya konan klasik Türk şiiri ürünlerinde eski Türklerin olduğu kadar Müslüman Türklerin hayatında da önemli bir yeri olan sihir olgusunu çeşitli özellikleriyle görmekteyiz. Sihir ve büyü, klasik Türk şiirinin her asrında, hemen her şair tarafından söz konusu edilmiştir. Büyüleyici güzellik, etkileme gücü anlamlarına paralel olarak sihir ve büyü, klasik Türk edebiyatında ve özellikle şiirde şairlerin sihir özelliğinde şiir söylemekle övündükleri estetik bir ölçüt, bir mertebedir. Söz ve şiir sihirle ilişkilendirildiğinde genellikle şair ya da yazarın söz, şiir ya da şairi övdüğü görülür. Şairin bir söz büyücüsü, şiirinin de sihir olarak sunulması aslında şiirde şairin ulaştığı ya da ulaşmak istediği bir mertebenin ifadesidir. Bundan başka, konusunu büyük ölçüde aşk ve güzellikten alan şiirde sihir ve büyü sevgilinin güzellik unsurları çevresinde ele alınırken sevgili, büyüleyici bir güzellik olur. Klasik Türk şiirinde sevgili, güzelliği ile âşıklarını büyüleyen bir büyücü, bir cadıdır. Klasik Türk şiirinde şairin, şiir ve sözün gücünden bahsederken, olağanüstü güzellik ve özellikleriyle sevgiliyi vasfederken kullandığı dil, seçtiği kelimeler klasik Türk şiirinin asırlarca işlenerek yükselen estetik temelleri ile yakından ilgilidir. Bu anlamda, güzelin sihir ve büyü ile ilişkilendirilerek sâhir, sehhâr, câdû gibi kelimelerle vasfedilip ona ait durumların büyülü olarak sunulması klasik Türk şiirinin estetik anlayışının bir sonucudur. Geleneğe göre sihir, sadece şiirde değil hemen her sanat dalında yüksek bir mertebenin ifadesi sayılan estetik bir ölçüt, bir değer ifadesidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Risâle'-i Câme-şûy-nâme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18449</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18449</guid>
      <author>Serdal KARA</author>
      <description>Farklı elbise ve kumaş türlerinden çeşitli lekeleri çıkarmayı konu edinen “RisÀleé-i CÀme-şÿy-nÀme”, Arapçadan Türkçeye tercüme bir eserdir. Tek nüshasını tespit ettiğimiz eserin iki bÀbdan oluştuğu belirtilmişse de, metin içinde bir bÀb anlatılmaktadır. Klasik Osmanlı Türkçesi döneminde yazıldığını tahmin ettiğimiz eserin yazılış tarihi ya da mütercimi hakkında herhangi bir bilgi yer almamaktadır. Yazarı da belirtilmeyen eserin 2b sayfasında geçen manzum parçada kendisinden övgüyle bahsedilen ve çeşitli özellikleri verilen Ahmedì adı yer almaktadır. Ancak metne göre bunun kim olduğunu belirlemek çok da mümkün olmamaktadır. Konusu gereği kumaş, renk, bitki ve toprak adlarının yer aldığı eser terim ve söz varlığı açısından büyük öneme sahiptir. Ayrıca terimlerin anlamlarına gerek metin içinde gerekse de derkenarlarda yer verilmesiyle de eser ayrı bir değere sahiptir. Türk sanayi ve kültür tarihi açısından büyük öneme sahip olan metin, bu konuyla ilgili çalışma yapacak araştırmacılara da yardımcı olacağı kanısındayız. Çalışmamız giriş, dil özellikleri, metin, dizin ve sonuç bölümlerinden oluşmaktadır. Çalışmamızın giriş bölümünde ilk olarak eser hakkında genel bilgi verilmeye çalışıldı. Daha sonra metin çeviri yazıya aktarılırken ve metnin gramatikal dizini oluşturulurken izlenen yöntemlerle ilgili bilgi verildi. Yazım, ses ve yapı özelliklerinin verildiği dil özellikleri bölümünde ise metnin tam bir gramerini ortaya koymaktan çok, dil özelliklerini ortaya koyacak başlıca yazım, ses ve yapı özellikleri üzerinde duruldu. Çalışmanın çeviri yazısının yapıldığı metin bölümünden sonra, metinde geçen kelime ve tamlamaların anlamlandırılıp gramatikal dizininin oluşturulduğu dizin bölümüne yer verildi. Çalışmanın sonuç bölümünde ise yapılan bu çalışmalar sonrası elde edilen bulgular yer almaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bulgaristan Tırgovişte’den Osmanlı Dönemine Ait Bir Tıp Metni</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18611</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18611</guid>
      <author>Abidin KARASU</author>
      <description>Anadoluda Türk dilinde yazılan tıp metinlerinin tarihi 14. yüzyıla kadar uzanır. Eski Anadolu Türkçesi dönemi, Türkçe tıp metinleri bakımından oldukça verimlidir. Bu çalışmada, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Bulgaristan’ın eski adı Eski Cuma (Tırgovişte) olan şehrinden Kocaeli İli’nin Sapakpınar köyüne göç eden muhacir bir ailenin özel kütüphanesinde tespit ettiğimiz tıp metnini tanıtmayı amaçladık. Eski Anadolu Türkçesi dil özelliklerini gösteren 110 sayfalık el yazma eserin son 16 varaklık bölümünde, bir tıp metni yer almaktadır. Yazma eserin ilk sayfalarından, tıp metninin olduğu bölüme kadar çeşitli dualar, sureler ve dini konularla ilgili bilgiler yer alır. Eserin son bölümü, halk hekimliğine ait çeşitli tedavi yöntemlerini ihtiva etmektedir. 16 varaktan oluşan metnin muhtevası incelendiğinde Türk halk tababetinin eski örnekleri ile karşılaşılır. Metnin muhtevasında çok sayıda rahatsızlıkla ilgili ilaç reçeteleri verilir; her reçeteden sonra bir dua metni yer almaktadır. Bu hastalıklardan bazıları şunlardır: Diz ağrısı, göz, segil, mayasıl, sızı, sarılık, karın şişkinliği, tavuk karası, zehirlenme vb. Tıp metninde geçen hastalıklar başlıklar halinde verilmiş hemen arkasından ilgili hastalığın tedavi yöntemi aktarılmıştır. Yazmada geçen tıp metinleri okunarak transkripsiyon harfleriyle gösterilmiştir. Balkan coğrafyasından gelen bu el yazması eser, yapılacak araştırmalar sonucunda benzer daha birçok el yazmasının gün yüzüne çıkacağının ipucunu vermeketedir. Kaynak olacağını düşündüğümüz çalışmayı Eski Anadolu Türkçesi tıp metinleri alanında çalışan ilgili araştırmacıların dikkatine sunuyoruz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Le Sentiment D’étrangeté Dans L’étranger D’albert Camus</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18691</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18691</guid>
      <author>Muzaffer KAYA</author>
      <description>Ce roman est un réçit dans le quel Albert Camus compose un réquisitoire contre la société qui juge en ayant des préjugés. C’est la narration du problème du sens de la vie pour l’homme qui a un double comportement : son comportement social et son comportement naturel. Tout au long de cette narration, il nous donne l’absurdité de l’homme, son désir de tout et son désir d’imposer une vérité qui lui semble absolue. Il est possible de dire que Camus n’essaie pas de faire la peinture d’un tableau réaliste de l’Algérie coloniale. Mais par contre nous pouvons aussi dire qu’il essaie de montrer l’absurdité d’une pareille situation. Cette œuvre est écrite à la première personne, donc il est possible, dans une certaine mesure, de dire qu’Albert Camus s’identifie à son caractère Meursault et lui donne la charge de narrer l’histoire. Il est intéressant de dire que nous n’assistons pas à la mort de notre personnage car celui-ci est le narrateur de l’histoire, donc il n’est pas possible pour lui de raconter sa propre mort. Meursault nous narre ses pensées et ses sentiments à travers une focalisation interne qui nous permet d’aller vers les profondeurs de sa conscience. Il est possible de dire que le lien qu’entretient Camus avec Meursault est obscur. La narration à la première personne ferait penser à l’autobiographie, mais nous savons qu’il n’en est rien. Le « je » est un procédé pour rendre plus opaque la conscience de son caractère Meursault en supprimant l’écart qui, placée entre Albert Camus et Meursault, facilite l’explication et le jugement moral. Nous allons nous questionner sur sa façon de se sentir étranger envers soi-même, les conventions sociales, son propre procès, le monde et nous essayerons de montrer que certains de ses actes n’ont aucun rapport avec l’idée que l’on peut se faire de lui.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yönelim Metaforları ve Kültürel Farklılıklar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18614</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18614</guid>
      <author>Mağfiret Kemal YUNUSOĞLU</author>
      <description>İnsanoğlu var olduğundan beri hayata dair kazandığı deneyimlerini, edindiği bilgileri kendi düşünce süzgecinden geçirerek onları yeniden yapılandırmış ve bu yapıları dilde özel bir ifade biçimi aracılığıyla kullanmıştır. Bu süreç, insanın düşünce yapısının temel işleyiş biçimi olarak bilinir. Yani, insanlar sahip olduğu bilgi ve tecrübelerini dildeki kelimeler aracılığıyla bir başka alana taşıyıp onların yeni anlamlar halinde tekrar ortaya çıkmasını sağlamışlardır. Dil bu tür işlevini kavramsal metaforlara dayanarak gerçekleştirmektedir. Metafor çalışmaları çok eski dönemlere dayanır. Kayıtlarda metafor üzerindeki ilk düşüncelerin Aristo tarafından dile getirildiği bilinir. Aristo milâttan önceki 350 yılında kaleme aldığı Poetics adlı eserinde dildeki metaforun doğasını analiz etmiş, ilk metafor kuramını ortaya koymuştur. Aristo’dan sonraki süreçte metafor bir dil kullanım sanatı olarak düşünülmüş ve edebi eserlerdeki metaforlar ağırlıklı olarak ele alınmıştır. 1980 yılında G. Lakoff ve M. Johnson metaforun sadece dilde değil, günlük hayatta düşüncemiz ve eylemlerimizde de yaygın olduğunu örneklerle kanıtlayan meşhur yapıtı Metaphors We Live by adlı eseri yayımlamışlardır. Eserde ortaya konulan kuramlar içerisinde metaforun kültür yönüyle ilgili görüşler de dikkat çekmektedir. Metaforların türleri ve içerikleri de kültürden etkilenmekte ve farklı dillerdeki metaforlar farklı kültür temelinde meydana gelmektedir. Bu eser metafor hakkındaki düşünce ve kuramları yeni boyuta taşımış, pek çok çalışmaya da kaynaklık etmiştir. Metafor konusunda daha sonra yapılan bütün çalışmalar düşünce-dil-kültür-metafor arasındaki ilişkileri tespit etme konusunda son derece önemli sonuçlar elde etmiştir. Bu çalışmada uzay/mekan deneyimlerinin Türk düşüncesinde nasıl algılandığı ve bu konuda edinilen bilgilerin dilde nasıl yapılandırıldığı, ne gibi kavramsal ifadelerle ortaya konulduğu konusu incelenmeye çalışılmakla birlikte, yönelim metaforların sergilediği kültürel farklılıklar ve benzerlikler ışığında, onların temellendirildiği kültürel zemin, kültürel gerçeklikler yönünden incelemeye tabi tutulması amaçlanmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ahmet Mithat Efendi’nin Cellât Romanı ve Erken Modern Avrupa'da Şiddet (1500-1800)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18369</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18369</guid>
      <author>Ferhat KORKMAZ</author>
      <description>Ahmet Mithat Efendi, Türk edebiyatında roman sanatının öncü isimlerindendir. Şemsettin Sami ve Namık Kemal’in araladığı bu yeni türün kapısından giren Ahmet Mithat Efendi, otuzun üzerinde roman yazarak Türk romancılığının en üretken sanatçıları arasına girmeyi başarmıştır. Fazla sayıdaki romanından ötürü kendisine “ticari kaygı” yakıştırması yapılsa da esasında o, devrin meselelerine çözüm üretme amacıyla sanatını bir araç olarak kullanmıştır. Romanlarında hokkabazlık hikâyelerinden ajanlık faaliyetlerine kadar birçok önemli konu vardır. Ayrıca gazeteci olduğu için sanatında Osmanlı ülkesinin sorunları üzerine eğildiği kadar Orta Doğu, Afrika, Amerika ve Avrupa’nın meseleleri ve tarihiyle de ilgilenmiştir. Avrupa tarihinin iç içe olduğu şiddet, bu dönemde Ahmet Mithat Efendi’nin dikkatini çekmiş, Cellât adlı romanıyla kurgusal bir ortamda bunu okurun beğenisine sunmak istemiştir. Cellât, şiddetin temsilinin amaçlandığı ilk Türk romanıdır ve romanda Türk okuru için vaka akışı dikkatle gözetilmiştir. Romanda bulunan kimi sahneler, modern izleyicinin görmeye dayanamayacağı türden infaz, işkence ve şiddet sahneleri içermektedir. Tarihsel gerçeklikleri romanına yansıtmaktan hoşlanan Ahmet Mithat Efendi, Cellât’ta bir cellâdın ve oğlunun şiddet içinde geçen hayatını Avrupa tarihiyle koşut tutarak anlatır. Napolyon’un Elbe adasındaki sürgünden dönüp Waterloo Savaşı’na sonuna kadar süren yüz günlük iktidarı zamanında geçen olaylar, büyük bir romancı dehasıyla kurgusal ortamda anlatılmaktadır. Çalışmamızda, Cellât romanındaki kurgusal ortam göz önünde tutularak erken modern Avrupa’da (1500-1800) şiddet ele alınacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Geleneksel Anadolu Halı ve Kilimlerinde Nazar İnancı: Muska Yanışı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18297</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18297</guid>
      <author>Ayşegül KOYUNCU OKCA</author>
      <description>Türk kültürünün yapı taşlarından birisi olan geleneksel dokumalar çeşitli amaçlar için üretilmiştir. Günlük kullanım eşyası olarak ya da çeyizlik amaçlı üretilen geleneksel dokumalar, motifleri bakımından da çeşitli anlamları bünyelerinde barındırmaktadır. Anadolu insanının duygu ve düşüncelerini yansıtmakta en etkili iletişim aracı olan geleneksel dokumalar aslında sessizliğin sesi ve duyulmayan bir haykırıştır. Anadolu’daki önemli inançlardan birisi de kuşkusuz nazar inancıdır. Bu çalışma ile Anadolu halk inançları arasında bulunan, kültürümüzde ve toplumumuzda önemli bir yeri olan nazar inancına ve nazar inancına bağlı olarak ortaya çıkmış olan muska motifi tespit edilmiş, bu motifin hangi amaçlar için kullanıldığı, geleneksel dokumalardaki durum tespiti yapılarak dokumalardaki kullanımına ve yüklenen anlamlarına dikkat çekilmiştir. Muska motifinin belgelenerek bu konuda araştırma yapacak araştırmacılara kaynaklık etmesi ve geleneksel kültürümüzün içinde var olan bu motifin gelecek nesillere tanıtılması amaçlanmıştır. Yöntem anlayışımız ışığında amaca ulaşmada gerekli araçlar olan gözlem, söyleşi ve yerinde inceleme teknikleri kullanılmıştır. Ayrıca dokumalarda tespit edilen muska motiflerinin çizimleri yapılarak ve fotoğraflanarak belgeleme işlemi gerçekleştirilmiştir. Motifler, simgeler ve semboller bir uygarlığın dili ve yazıtları kadar çok şey anlatabilen sembollerdir. İnsanoğlunun eskiden beri bir tutkusu haline gelen süslemek ve süslenmek geleneksel Anadolu halı ve kilimlerinde çeşitli ebat, renk, simge ve semboller ile ifade edilmiş motifler şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Çeşitli duygu ve düşünceleri anlatmada kullanılan motiflere yüklenen anlamların zenginliği ve çeşitliliği, geleneksel dokumaların tarih boyunca ileri bir düzeye ulaşmasını sağlamıştır. Geleneksel dokumalarda görülen motifler, taşıdıkları anlamlara göre gruplara ayrılarak bir sınıflamaya tabi tutulmuşlardır. Doğum ve çoğalma ile ilgili motifler, yaşamı simgeleyen motifler, ölüm ile ilgili motifler şeklinde üç ana grupta incelenmektedir. Konumuz olan muska motifi ise yaşamı simgeleyen motifler grubunda bulunan korunma ile ilgili motifler arasında yer almaktadır. Geçmişten günümüze tüm toplumlarda bilinçli ya da bilinçsiz olarak koruma amaçlı ortaya çıkan ve inanç sistemi içerisinde önemli bir yer tutmayı başaran nazar ve nazar ile ilgili motifler, geleneksel dokumalarda da önemli ölçüde kullanılmıştır. Geleneksel yaşamda halk, göz değmeye karşı korunmanın en kolay yolunu dokumalarına nazar motifini dokumakta bulmuştur. Bu nedenle nazara iyi gelmesi amacı ile halı ve kilimlerin başlangıcında ve bitiminde yer alan kilimlik olarak adlandırılan kısma göz motifi dokunmaktadır. Böylece, dokumaya ve dokuyucuya göz değmesinin önleneceği düşünülmektedir. Ayrıca dokumaların bir yerinde mavi boncuk kullanarak nazara karşı önlem alanlar da bulunmaktadır. Göze göz ile karşılık vermek en basit karşı koyma tekniği olarak kabul edilmiştir. Gözden çıkan vurucu kuvvetin zararından korunmanın tek yolu olarak yine gözden faydalanılmıştır. Bu yüzden göz şeklindeki her nesne ya olduğu gibi ya da renk ve biçimi değiştirilerek nazarı uzaklaştırıcı muska motifi olarak dokumalarda yerini almıştır. Üçgen en basit şekli ile karşımıza çıkan muska motifidir. Genel olarak geometrik bir form olan eşkenar üçgen ile sembolize edilen muska motifi yörelere göre oldukça çeşitlilik göstermektedir. Geleneksel dokumalarda muska motifi korkulardan korunmak için sıklıkla kullanılan bir motif olmuştur. Muska motifinin yer aldığı dokumalar bu yüzden Anadolu insanının gözünde çok değerlidir. Çünkü dokuyanın evini, mutluluğunu nazardan ve kem gözden koruduğuna inanılır ve yere serilen bir çeşit nazarlıktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Selamlaşma Sözleri Açısından Manas Destanı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18491</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18491</guid>
      <author>Gülten KÜÇÜKBASMACI</author>
      <description>Dil ve kültür arasında ayrılmaz bir ilişki vardır. Dil, kültürün hem bir ögesi hem de kültürün en önemli taşıyıcısıdır. Dolayısıyla dil; maddi kültür unsurlarının kuşaklar arasında aktarılmasında bir araç işlevi gördüğü gibi milletlerin manevi özellikleri, karakterleri ve dünyayı algılama biçimleri de dillerinden tespit edilebilir. Lacan, bilinçdışı ile dil arasında kurduğu ilişkide bilinçdışının insanların birbirleriyle ilişkilerinin sonucu olduğunu söylemektedir. Bu tespitten yola çıkılarak bilinçdışı ile toplum arasında ilişki kurulmuştur. Jung’un belirttiği kolektif bilinçaltı sembolleriyle, Lacan’ın ortaya koyduğu metaforlar yoluyla bireysellikten toplumsallığa uzanan ve ana malzemesi dil olan edebî eserler kültürün en önemli aktarıcısıdır. Edebî metinler üzerinde yapılan çalışmalar o milletin kültürel kodlarına dair önemli ipuçları verecektir. Kültürde ne varsa dilde vardır. Humbolt’a göre milletlerin dünyayı algılayışları kelimelerin anlamlarında ortaya çıkar. Günlük hayatta insanların birbiriyle kurduğu iletişim sırasında belli zamanlarda ve belli durumlarda söylenmesi gelenek haline gelen sözler bulunmaktadır. “İlişki sözleri” ya da “kalıp sözler” denen bu sözler yapısına, işlevine, bağlamına ve anlamına göre sınıflandırılabilmektedir. Türkçede ilişki sözleri çeşitli ve pek çok dile oranla zengindir. Bu sözler arasında selamlaşmalar önemli bir yer tutmaktadır. Bu durum Türk toplumunda insanlar arası ilişkilerin daha sıkı oluşuyla açıklanmaya çalışılmıştır. İnsanlar arası iletişimde belli durumlarda kullanılan bu sözlerde bireyler arası ilişkilerdeki nezaket, saygı, tevazu gibi değerler ve Türk insanının dünyayı algılayış biçimi karşımıza çıkmaktadır. Buradan yola çıkarak makalede Manas Destanı’nda geçen ilişki sözlerinden selamlaşmalar tespit edilerek bağlamları ve kolektif bilinçte tuttukları yer belirlenmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Divan Şiirinde İzaha Muhtaç Beş Deyim: Asâyı Dik-, Kantarlığı At-, Kulağından Fetîli Çıkar-, Aya Elek As-, Ebu Zanbak Oku-</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18542</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18542</guid>
      <author>İslam KÜÇÜK</author>
      <description>Deyimler, bir toplumun kültürel, tarihsel, sosyolojik ve felsefi açıdan tüm hassasiyetlerini ve birikimlerini ihtiva eden söz kalıplarıdır. Toplumların dil hazinelerini tesis eden en mühim unsurlardır. Muhtevalarında oldukça derin mecazi manaların mevcut olduğunu söylemek mümkündür. Bir bakıma toplumların hayata bakışlarını, sevinçlerini ve hüzünlerini, karakteristik yapılarını kısmen de olsa bir ayna hükmünde yansıtırlar. Atasözleri de benzer vasıflara sahip olması hasebiyle çok defa deyimler ile karıştırılabilmiş, kesin çizgiler ve tespitlerle ayırt edilememiştir. Araştırmacılar da bu noktada çok net tanımlamalar yapmak ve tâbirler kullanmaktan çekinmişlerdir. Aynı şekilde Osmanlı devrinde de bu alanla alakalı olarak kaleme alınan eserlerde deyimlerin ve atasözlerinin bir arada kullanıldığı görülebilmektedir. Dolayısıyla iç içe geçmiş atasözlerini ve deyimleri birbirinden ayırt edebilmek oldukça güç bir hâl alabilmektedir. Zaten müelliflerin de eserlerinde kesin bir dille bunlar atasözü veya şunlar deyimdir şeklinde bir tasnifleme yapmadıkları görülmektedir. Osmanlı döneminde de deyimler ve atasözlerini bir araya getiren eserler kaleme alınmıştır. Bu eserlere Durûb-ı Emsâl, Durûb-ı Emsâl-i Osmâniyye, Manzûme-i Emsâl gibi isimler verilmiştir. Kaleme alınmış olan bu tip eserlerin birçoğunda da hem atasözleri hem de deyimler bir arada görülebilmektedir. Bu çalışmada Osmanlı döneminde kaleme alınmış; ancak günümüzde neredeyse unutulmaya yüz tutmuş ya da hiç kullanılmayan beş deyimin eldeki mevcut misallerle izahı yapılmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>"Molla Nasreddin" Dergisinin Karikatür Ustaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18458</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18458</guid>
      <author>Allahverdi MAMMADLİ</author>
      <description>“Molla Nasreddin” dergisi (1906-1931) Azerbaycanın görkemli yazarı Celil Mammadguluzadenin inisiyatifi ve editörlüğü ile o zaman Güney Kafkasya halkının kültür merkezi gibi kabul edilen Tiflis'te Azerbaycan dilinde yayınlanmışdı. Dergi 1917-ci yıla gibi Tiflisde, sonra 1921-ci yıla gibi Tebrizde ve 1922-1931-ci yıllar arasında ise Bakude fealiyyetini devam etdirerek kritik edebiyatın, karikatür sanatın, basın hizmetleri gelişmesinde mühüm rol oynamış, Azerbaycan edebiyatı ve basın tarihinde silinmez izler bırakmışdır. Bilindiği gibi, Azerbaycan halkı Türk soylu, Türk kökenli bir halktır. Tüm tipoloji özellikleri ve nitelikleri bunun göstergesidir. Tarihin belli döneminde Türkler parçalandılar. Parçalanan Türklere Slavlar hüküm ettiler. Türk kökenli Azerbaycan halkını kökünden ayırmak için ona "Müslüman" adını verdiler. Buna neden bu halkın İslam dinine daha fazla bağlılığı ve daha fazla sadık olmasıydı. Bir sebep de şuydu ki, Türk kökenli olduğunu ona tedricen unutturmak gerekiyordu. Ancak Türk dünyasınınaydınları Türk'ün milli özün?m?xsusluğunun yok olmaması, özünüderkin, kendine dönüşün sağlanması için seferber oldular. Türk kökenli Azerbaycan halkının çağdaş dünya ile ayaqlaşmasını teşkil etmeye ve buna layık olduğunu isbatlamağa başladılar. Turancı düşünür Ali Bey Hüseyinzade "türkleşmek, islamlaşmaq, müasirleşmek" sloganını ileri sürdü. Bu, milletin geleceğe hesaplanmış ideolojik çizgisi, hayat ve yaşam felsefesi idi."Molla M?sr?ddin" dergisinin ressamları kendi karikatürleri ile bu ideolojik çizgisi esas alarak Azerbaycan memleketi gerçekliyinde bunu gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Azerbaycançılığı öne çekmişlerdir. Yazar karikatür ustalarının sanatında Azerbaycan adlı bir Vatanın kaderi, Azerbaycan Türklerinin kaderi, ana dilinin korunması ve geliştirilmesi ile ilgili konuların nasıl gösterildiğini bilimsel araştırmaya çekmiştir. Yazarın geldiği sonuçlardan biri şudur, karikatür ustaları realist karikatürün tüm olanaklarını kullanarak ulusal-toplumsal görüşte azerbaycançılıq ideyalarının güçlenmesine ve gelişmesine nail olmuşlardır. "Molla Nasreddin" edebi ekolünün azerbaycançılıq - ulusal özgürlük, bağımsızlık, manevi ilerleme, yükseliş fikirleri bugün de Azerbaycan'da bağımsızlığın güçlendirilmesine, milli- manevi özün?qayıdışa, özünüd?rk? hizmet veriyor. Makalenin yazılmasında amaç "Molla Nasreddin" dergisinde çalışan esas karikatür ustalarının hayat ve yaratıcılığını bilimsel araştırmaya dahil etmek olmuştur. Genel olarak, yazar "Molla Nasreddin" dergisinde yayınlanan karikatürleri izlerken belli bilimsel sonuçlar elde etmiştir. Bu bilimsel bulgulardan biri şudur ki, yirminci yüzyılın başlarında Azerbaycan'da karikatür okulu oluşturulmuş ve etkili faaliyet göstermiştir. "Molla Nasreddin" dergisinin 25 yıllık yolculuğunda baskı yaptığı yüzlerce karikatür kendi konu alanı ve mahiyeti itibariyle hiciv edebiyatını tamamlamaya ve milli fikirlerin daha açık ifadesine eşsiz yardım etmiştir. Dergide yayımlanan karikatürlerin izahını veren ve içeriğini açan ş?kilaltı metinler verildiğinden onların satirik edebi türün janrı işlevini taşıdığını söylemek mümkündür. Yazar böyle bir sonuca gelmiş ki, yirminci yüzyılın başlarında dergide yayınlanan karikatürler XXI yüzyılda faaliyet gösteren Fransa karikatüristlerin örnek olabilir. Dinleri birbirine karşı koyan Fransız karikaturaçılarının resimleri teessüf doğurur. Yazarın geldiği diğer sonuç şudur ki, "Molla Nasreddin" dergisinin karikatür ustaları kendi resimleri ile Azerbaycan türk milletinin kendini kavramasına, bilimde, sosyal yaşamda ve günlük gelişmesine ve kalkınmasına hizmet göstermişlerdir. Tüm milletlere, onların dinlerine ve peygamberlerine saygıyla yanaşmışlar. Beşeri fikirleri, tüm alanlarda toleransı teşvik etmişlerdir. Böylece, "Molla Nasreddin" dergisinde karikatür ustalarının yaratıcılığının incelenmesinden doğan sonuca göre karikatür ustalarının mükemmel eserleri yirminci yüzyılda güncel olduğu gibi, XXI yüzyılın başlangıcı için de günceldir ve bu aktuallığ</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kıbrıs’ta Bir Jöntürk: Ahmed Tevfik Efendi ve Şiirlerinde II. Meşrutiyet</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18635</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18635</guid>
      <author>Emin ONUŞ</author>
      <description>Kıbrıs Türkleri adanın 1878’de İngiltere’ye kiralanmasından, 1974 Mutlu Barış Harekâtı’na kadar olan süreçte yaklaşık yüz yıl, adada var olma-yok olmama savaşı verir. Anakara ile olan bağını hiçbir zaman koparmayan Kıbrıs Türkleri, İngiliz sömürgesi altında olmasına rağmen 1919’da başlayan Kurtuluş Savaşı’nı maddî ve manevî desteklemiş, Türkiye’de cumhuriyetin ilânından sonra da Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerini çabucak benimsemişlerdir. 1955’lerden itibaren adada başlayan EOKA tedhiş hareketlerinden sonra ise, Kıbrıs Türk şair-yazarları yazdığı eserlerle adada ulusal konulu, millî, hamasî bir edebiyatı şekillendirmiş, doğurmuştur. Bu bağlamda Kıbrıs Türklerinin bu tavırlarının altında şüphesiz, Kıbrıs’ta 1890’lardan itibaren başlayan gazetecilikle birlikte Kıbrıslı Jöntürklerin, adada uyandırdığı “var olma, direnme, karşı duruş, hürriyet fikri ve Türklük” duygularının büyük bir payı olduğunu söylemek yanlış olmaz. İşte tam da burada Kıbrıs’ın ilk Türk gazetecisi olarak kabul edilen ve aynı zamanda bir Jöntürk olan, Ahmed Tevfik Efendi ile karşılaşıyoruz. Onun çıkardığı Kokonoz, Akbaba ve Mir’ât-ı Zaman adlı gazetelerinde yer alan yazı ve şiirlerinden, padişah II. Abdülhamid karşıtı ve koyu bir Jöntürk olduğunu görmekteyiz. Ahmed Tevfik Efendi’nin, özellikle Mir’ât-ı Zaman gazetesinde II. Meşrutiyet’in ilânı ile ilgili yer alan coşkulu şiirleri, onun ne kadar koyu bir Jöntürk olduğunun göstergesidir. Bu çalışmada Ahmed Tevfik Efendi’nin, Kıbrıs’ta Jöntürklerin öncülerinden biri olduğu ve Mir’ât-ı Zaman gazetesinde II. Meşrutiyet’in ilânı ile ilgili yazdığı şiirler tespit edilerek incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>“Kül” Kelimesinin Kökeni ve Külün Kırgız Kültüründeki Önemi Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18692</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18692</guid>
      <author>Mayrambek OROZOBAYEV</author>
      <description>Türk kültürüyle ilgili bu güne kadar yapılan çeşitli araştırmalarda “kül” maddesine, toplumun küle ilişkin inanış ve düşüncelerine, genellikle ateş, ocak ile ilgili konulara açıklık getirilirken değinilmiştir. Hâlbuki günlük hayatımızda asırlardır hep karşılaştığımız, ateşin kalıntısı olarak dışarı attığımız, ancak çeşitli amaçlarla tekrar ondan yararlandığımız bir madde olan külle ilgili pekçok kültürel unsur vardır. Bu unsurların önemli bir kısmı atasözleri, deyimler, destan, masal, türkü, ağıt, alkış, kargış, tabu vs. gibi halk edebiyatı ürünleri bünyesinde dilimize yansımıştır. Sözgelişi, Türk halklarının çoğunda küle karşı “küle basmayın”, “külü dağıtmayın”, “küle su dökmeyin” vs. gibi tabular mevcuttur. Ne var ki, bu tür tabuların çıkış kaynağı, sebebi ile ilgili çelişkili açıklamalar vardır. Halk arasında rastlayan kül ile ilgili geleneksel uygulamaları kimi araştırmacılar ateş kültüyle ilişkilendirirken kimileri de ocak ya da diğer kültlere bağlamaktadırlar. Bunlar külün Türk halklarının zihinlerindeki kültürel değerinin henüz tam olarak tespit edilemediğini gösteriyor. Gerçekten de külün kültürümüzdeki yeri, toplum zihnindeki kültürel değerleri nelerdir ve bunlar dile nasıl yansımıştır? sorusu henüz yanıtını bulmuş değildir. Ayrıca “kül” kelimesinin kökeniyle ilgili tartışmalar da devam etmektedir. Bütün bunlar çalışmada “kül” konusunun hem dilsel hem de kültürel boyuttan ayrıca ele alınmasına vesile olmuştur. Burada konunun makale formatında ele alınması nedeniyle yalnız Kırgızcadaki kullanımı ve Kırgız kültürüyle sınırlandırıldığını da belirtmek gerekir. Çalışmada konu önce dil açısından ele alınmış ve “kül” kelimesinin kökeni, Kırgızcadaki kavramsal boyutu değerlendirilmiştir. Ardından külün Kırgız Halk Bilimindeki önemi üzerinde de ayrıca durulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eski Anadolu Türkçesiyle Yazılmış Bir Muhasebe Matematiği Eserinin Dili ve Eserdeki Matematik Terimleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18686</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18686</guid>
      <author>Sezay ÖZÇELİK</author>
      <description>Bu çalışmada Eski Anadolu Türkçesiyle tarihlendirilebilecek, muhasebe matematiği alanında yazılmış Mecma‘ü’l-Kavâ‘id’de geçen matematik terimleri incelenmiştir. Eserdeki matematik terimleri dil bilgisi özelliklerine göre sınıflandırılmıştır. Böylece Eski Anadolu Türkçesi döneminde farklı bilim dallarında eser veren âlimlerin bu bilim alanıyla ilgili terim ve kavramları karşılarken dil malzemesini nasıl kullandığı bir kez daha gün ışığına çıkarılmıştır. Farklı bilim dallarına ait bu tür eserlerdeki terminolojinin açığa çıkması Türkçenin bilim dili olarak günümüze geliş sürecindeki aşamalardan birini daha aydınlatmıştır. Çalışmamızdan yola çıkarak, Eski Anadolu Türkçesi döneminde matematik alanında Türkçenin henüz terim karşılığı olarak çok fazla kullanılmadığını; daha çok Arapça-Farsça terimlerin açıklayıcısı olarak kullanıldığını söyleyebiliriz. Eski Anadolu Türkçesinde bilim diline ait söz varlığının genişlemesinde çevirinin, Türkçenin yapı özelliği olarak türetme ve birleşik şekillerin ne denli önemli bir yeri olduğu bir kez daha ortaya konmuştur. Eserde geçen terimler açıklamalarıyla çalışmamızda yer almıştır. Terimlerin anlamlandırılmasında eserin açıklayıcı, didaktik üslubu bir kaynak teşkil etmiştir. Eserde matematik terimleriyle birlikte dönemin ölçü birimleri ve bunlarla ilgili açıklamalara da çokça yer verilmiştir. Ancak bu çalışmada ölçü birimleri incelenmemiştir. Bu yazıda öncelikle Mecma‘ü’l-Kavâ‘id’de geçen matematik alanıyla ilgili terimlere, bir bilim alanıyla ilgili terminolojinin 15. yüzyıl sonundaki kullanımına, Eski Anadolu Türkçesi döneminde matematik alanıyla ilgili dil malzemesine işaret edilmek istenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>“Ak Sakallı Söylencesi” Bağlamında Kıbrıs’taki Alevi/Türkmen İnanç Öğelerinin Kalıntılarının İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18597</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18597</guid>
      <author>Şevket ÖZNUR, Ejdan SADRAZAM</author>
      <description>Bu makalenin başlıca amacı günümüzde derlenmiş olan ‘Ak Sakallı Söylencesi’ içerisinde şamanizm ve animizm gibi eski Türk inançlarının simge ve kavramlarının sürekliliğini ve taşınmasını keşfetmek ve irdelemektir. Dini semboller belirli bir yaşam tarzı ile belirli bir metafizik arasında temel bağlantıları formüle etmekte ve bunu yaparken bri diğerinin yetkisini ödünç almaktadır. Aleviler tarafından taşınan Eski Türk inançlarının simge ve kavramları ikincil ve resmi dine karşıydı. Bu nedenle yeni kuşakların geleneksel Türk dinlerini, düşünme tarzlarını ve yaşambiçimleri konusunda eğitilmeleri için söylenceler içerisine gizlenmişlerdi. Tavşan totemi, kutsal dağ motifi, kutsanan göç olgusu, üç ve yedi gibi eski türk inançlarında önemli olan kutsal sayılar, don değiştirme, şamanın ateşe hükmentmesi ve şamanın kendisi gibi çeşitli semboller içerisine yerleşmiş inançlar bu araştırma boyunca tespit edilmiştir. Şimdiye kadar kültür kalıpları, sistemleri veya semboller kompleksleri gibi, dini simgeler bilgi dışsal kaynaklı bilgiler olarak düşünülüyordu. Oysa, onların içselleştirdiği bilgi, toplumla bütünleşmişti. Bunu, bir söylencenin başarısnın aile ve toplum içerisinde düzenli tekrarlanmasına bağlı olmasından anlıyoruz. Fakat gerçek başarı toplumun maruz kaldığı pek çok açıklanamayan hastalık, keder ve diğer felaketlere toplum için yaratıcı ve özgün yanıtlar sunabilmesi ve geçmiş ile bugün veya ölülerle yeni kuşaklar arasında bir süreklilik temeli kurabilmesidir. Söylencenin dokusunun yapısökümü, Kıbrıs Türk Toplumunun bu gizli kalmış gerçekliği görünür kılacağı gibi Kıbrıs Türk Toplumundaki inançların değişimini anlamaya çalışan kuramsal ve yöntemsel sorunlar için yararlı olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>+gu, +gü Eki ve İşlevleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18322</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18322</guid>
      <author>Sezer ÖZYAŞAMIŞ ŞAKAR</author>
      <description>Türkçenin sondan eklemeli bir dil olması dolayısıyla yeni kelimeler, türetme yolu ile teşkil edilmektedir. Yeni kavramları karşılamak üzere çeşitli yapım ekleriyle, sözcük birleştirmeleri ve sözcük tekrarları yoluyla yeni kelimeler türetilir. Türkçenin yazılı ilk eserlerinden beri görülen eklerin bir kısmı günümüze dek ulaşırken bir kısmı bugüne ulaşamamıştır. Bu çalışmada, isimden isim yapım eki +gu, +gü ve türevlerinin gramer kitaplarında geçen şekilleri belirtilecek, +gu, +gü eki ve türevlerinin işlevleri üzerinde durulacaktır. Türkçenin tarihî dönemlerinde bu ekin yuvarlak ünlülü olduğu görülür. +gu, +gü ekinin yanı sıra tonsuz ünsüzlü +ku, +kü şekli ve başka türevleri metinlerde yer almaktadır. Eski Türkçe ve Orta Türkçe dönemi eserlerinde yaygın görülen bu ekin kullanımı Eski Türkiye Türkçesi döneminden sonra azalmıştır. İsimden isim yapım eki +gu, +gü ve türevleri, durum ve nitelik adları; topluluk bildiren sayı adları; nesne, alet ve madde adları; hayvan ve hayvanla ilgili adlar; renk bildiren kelimeler; hastalık, noksanlık, kusur bildiren adlar; uzuv adları; belirsizlik zamirleri; soru kelimeleri; doğa ve çevre ile ilgili adlar; topluluk ve sosyal tabakayı belirten, akrabalık bildiren adlar; belirleme, ayırt etme, sınırlama ifade eden adlar, yer adları ve oyun adları türetmektedir. Türkiye Türkçesi ağızlarında görülen kelimelerde daha geniş bir kullanım alanına sahip olan ek, Türkiye Türkçesi ölçünlü dilinde “belgi, bengi~bengü, dışkı, fışkı, kargı, karağı, kavkı, kırağı, özgü, yılkı, zorgu” gibi sınırlı sayıdaki sözcükte varlığını sürdürmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dillerde Yapısal Kimliğin Belirlenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18550</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18550</guid>
      <author>Mustafa SARICA</author>
      <description>Dillerin barındırdığı sözcükler yüzyıllara, dönemlere bağlı olarak değişmektedir. Kullanıma giren bir sözcüğün yapısal olarak söz konusu dile ait olması zorunluluğu genellikle gözetilmez. Bir dilin kullandığı sözcükler anadil söz dağarcığı, alıntı sözcükler ve tanımlanamayan sözcüklerden oluşmaktadır. Bu tür ayrımlamayı yapmak çoğu zaman kolay değildir. Çoğunlukla kimi sözcükler bölge dillerinin birçoğunda aynı anda bulunmakta ve bu sözcüklerin köken olarak hangi dilin üretimi olduğu kolayca belirlenememektedir. Bu sözcüklerin kökenbilimsel olarak ayrımında doğru ölçütler ve yapısal çözümlemeler uygulanamamakta ve birçok sözcük taşıdığı biçimbilimsel iz ve damgaya karşın, bilinmeyen zamanlarda alıntılamış dillere armağan edilmektedir. Türkçe, derin biçimbilimsel bakışın ışığında, yüzyılların tozunu ve tortusunu üzerinden atabilen, biçimsel ve anlamsal yürüyüşünün sırlarını yapısında saklayabilen bir dildir. Derin biçimbilim yöntemi daha önce pek çok bildiri ve makalede kullanılmış ve ilkeleri paylaşılmış bir yaklaşımdır. En temel adımı, bölünemezlik görüntüsü veren sözcüklerin aslında büzüşme ile daralmış çözümlenebilir ve ayrıştırılabilir birimler olduğunu görmek ve göstermektir. Bu çalışma dilbilimsel yöntemlerle, sözcüklerde var olan tarihsel doku, biçimbilimsel yapı ve bir tür genetik şifre yerine geçen yapısal kimliği belirleme yöntemlerini araştırmayı amaçlar. Bu bildiri dillerin içerdiği sözcüklerin kendi doğasıyla olan/olmayan ilişkisini derin biçimbilimsel yöntemlerle sorgulamayı amaçlamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Zülfü Livaneli Anlatılarında Bakış Açısı ve Anlatıcı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18430</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18430</guid>
      <author>Emrah SEFEROĞLU</author>
      <description>Çağdaş yazınımızın adından sıklıkla söz ettiren yazarlarından olan Zülfü Livaneli’nin yapıtları, kişiliğini ve dünya görüşünü gözler önüne seren anlatı dünyası 1980 sonrası Türk romancılığının göstergesi niteliğindedir. Sanatkârın; deneme, hikâye, roman, anı, senaryo türünde toplam on yedi eseri bulunmaktadır. Sanatkâr, çocukluğundan beri ilgi duyduğu, yaşamının kaynağı olan müziğin notalarını, harfler olarak anlatılarına aktarır. Sözcükler ve dizgeler, onun okuyucuya, dinleyiciye, izleyiciye iletmek istediği mesajları içerir. Yazarın, çeşitli, türlerden oluşan geniş anlatı yelpazesinde roman ve hikâyelerindeki “bakış açısı ve anlatıcı” yapı olarak incelendi</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın İffet (1896) Romanında Yer Alan Şiir Alıntılarının Metne Katkıları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18454</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18454</guid>
      <author>Fatma SÖNMEZ</author>
      <description>Ahmet Mithat Efendi’den sonra kırk bir romanı ile Türk edebiyatının “velud” yazarlarından birisi olarak anılmayı hak eden Hüseyin Rahmi Gürpınar, sadece bu niteliği ile değil yarattığı tipler ve onları ete kemiğe büründürmede gösterdiği başarısı ile de edebiyatımızda önemli bir yere sahiptir. Romanlarındaki teknik hataları, benzer tematik konuları ele alışını bir tarafa bırakırsak kullandığı “mizah dili” ve anlaşılır Türkçesi ile Türk okuru tarafından sevilmiştir. Hiçbir edebi topluluğa bağlı kalmadan romanlarını yazan Hüseyin Rahmi’nin bu tavrı bilinçli bir tercihtir çünkü on dokuzuncu yüzyılın sonundan yirminci yüzyılın başına kadar yaşayan romancı ister istemez farklı edebi toplulukları görmüştür. Ayrıca bir kültür değişimine de tanık olmuştur. Bu açıdan eserlerindeki zihniyet değişimini romanlarında görebilmek mümkündür. İncelememizde ele alacağımız İffet romanı, romanın mukaddimesinde belirtildiği üzere “hakikiyun mesleği”ne tabii olarak yazılır. Yazar- anlatıcı tarafından aktarılan romanda İffet adlı fakir bir kızın acıklı hayat hikâyesini okuruz. Daha adından başlanılan kişileştirme yöntemiyle İffet’in saf ve temiz bir kız olduğu anlaşılır. İffet, içine kapanık, hassas ve hüzünlü bir kızdır. İffet’in hikâyesini anlatırken yazar- anlatıcı şiir alıntılarından faydalanma yoluna gider. Bu şiir alıntıları, romanın anlamına ve kurgusuna katkı sağlar. Hüseyin Rahmi, realist/natüralist bir çizgide romanlarını yazan ve bu amaçla kişilerini kendi sosyal çevresi içerisinde konuşturan bir romancıdır. İffet romanında da bu özelliğini korumuştur. Dahası İffet’in hüznü seven bir kız olduğunu evindeki levhaya işlediği şiir alıntısı ile vermeye çalışan yazar-anlatıcı, bu tavrı ile daha romanın başında İffet hakkında bize bir ipucu vermiş olur. Bu alıntı sadece onun hüznünü değil estetik bir zevke ve kültürel bir birikime de sahip olduğu bilgisini bize verir. Bu açıdan anlama katkı sağlar. Aynı şekilde yazar- anlatıcıda onun hakkında bir merak duygusu da oluşturduğundan evlerine doktor arkadaşı ile gidip gelmesine ve onun hakkında bilgi edinmesine ve böylece romanın yazılmasına neden olarak kurguya katkı sağlar. Onun eğitiminden bahsedilirken Victor Hugo’nun Angelo piyesinde geçen bir şiiri ezberlediği ve Türkçeye aktardığı bilgisi verilir. Bu şiir hem Fransızca aslıyla alıntılanır hem de İffet tarafından yapıldığı belirtilen Türkçe çevirisi verilir. Bu şiir alıntısı, İffet’in eğitim seviyesini gösterdiği gibi onun ne tarz şiirleri okuduğu bilgisini de verir. İffet’in ölümünden sonra onun günlüğünden kalan kâğıtları Latif almıştır. Yazar- anlatıcı, bu kâğıtları alabilmek için Latif’in ruh haline uygun şiirler okur. Bu şiirler, sayesinde Latif kâğıtları yazar- anlatıcıya vermeye ikna olur. Bu kâğıtları okuyan yazar- anlatıcı İffet’in hissettikleri ve kişiliği hakkında bir bilgiye ulaşır ve böylece onun romanını yazar. Bu açından yazar- anlatıcının okuduğu şiirler romanın anlamına ve kurgusuna katkı sağlarlar. Mezar taşlarının üzerindeki şiirler ise hüzünlü ve dünyanın geçiciliğini anımsatan bir atmosfer yarattıkları için önemlidir. Bu şiirler sadece bize ölümü çağrıştırmazlar, ayrıca yazar-anlatıcının ve doktor arkadaşının ilerleye ilerleye İffet’in mezarına yaklaşmalarına ve onun da öldüğünü öğrenmelerine neden olurlar. Bu açıdan romanın ilerleyişi açısından önemlidirler. Dahası onların bu vesile ile İffet’in öldüğünü öğrenmeleri mezar taşlarında yazılı olan şiir parçalarındaki gibi ölümün acımasızlığının daha net anlaşılmasını sağlar. İffet romanında Lamartine’e atıf yapılarak onun gibi yetenekli bir şairin bile hisleri anlatmakta yirmi dokuz harfin yetersiz kaldığını söylemesi önemli bir ayrıntıdır. Çünkü yazar- anlatıcı, İffet’in Latif’e duyduğu aşkı anlatamaz ve İffet’in hislerinin yoğunluğunu Lamartine’den alıntıladığı bir sözle vermeye çalışır. Bu durum yazar-anlatıcının kişilerin ruh hallerinin yansıtılamadığını düşündüğünü göstermektedir. Bu aslında o dönem romancılarımızın eksikliğini hissettiği yani kişilerin ruhsal duru</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Köprülüzâde Ebû Nâile Abdullah Paşa ve Kasîde-i Vâviyyesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18428</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18428</guid>
      <author>Murat SULA</author>
      <description>Bu makâlenin temel amacı, Köprülüzâde Abdullah Paşa’nın hayatının özet olarak anlatılması ve kayınpederi ve aynı zamanda dönemin Şeyhülis-lâmı Feyzullah Efendi’ye hitâben kasîde türünde kaleme aldığı kırk altı be-yitlik şiirinin farklı yönlerden araştırılması ve tahlîli amaçlanmıştır. Kasîde, Arap şiiri arûzunun tavîl bahrinde nazmedilmiş olup kafiye harfinin vâv olmasından dolayı Kasîde-i vâviyye olarak isimlendirilmiştir. Yapılan çalışmalarda, devletteki etkinlikleriyle tanınan bir ailenin ferdi olmasından dolayı daha çok devlet adamlığı yönüyle ön plana çıkmış olan Köprülüzâde Abdullah Paşa’nın kasîdesinin, çağdaşı Gölpazarlı Mehmed Selîm Efendi tarfından Düreru’l-ferâ’id ve ğureru’l-fevâ’id isimli çalışmasında şerh edildiğini ve ayrıca şiirlerini ihtiva eden mecmuaların olduğunu tespitten sonra, ilmî yönünü ortaya koymak, bu yazının ikinci hedefi olmuştur. Konusu medih olan bu kâsiede, ne kütüphanelerdeki Abdullah Pa-şa’ya ait şiir konulu kitapları ile diğer eserlerinde ne de Feyzullah Efendi hakkında Türkçe, Arapça ve Farsça olarak nazmedilmiş şiirilerin toplandığı mecmuada geçmektedir. Bu nedenle şiir, yukarı adı geçen müellifin eserinden istifâde edilerek ortaya çıkarılmıştır. Makâlemiz, girişin hâricinde iki ana bölüm ile bunlara ait dört alt baş-lıktan ve sonuç kısmından müteşekkildir. Birinci ana başlıkta şâirin hayatı kısaca anlatılmıştır. İkinci bölümün birinci alt başlığında, kasîde mensûr çevirisi ile verilmiş, diğer başlıklarda sırasıyla, kasîdenin muhtevâ yönünden, belâğat ve edebî sanatlar açısından, cümle dizgisi ve kelime yapısı yönünden ve zarûrat-i şi‘riyye bakımından değerlendirilmesi gibi konuları ele alınmış ve sonuç kısmında ise elde edilen neticeler özetlenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Doğa-Kültür Karşıtlığına/Çatışmasına Psikanalitik Bir Yaklaşım</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18399</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18399</guid>
      <author>Cafer ŞEN</author>
      <description>Kültür doğadan ayrılma sonucunda ortaya çıkar. Aslında doğaya yabancılaşmadır. Bu nedenle doğanın tam karşısında yer alır. Doğada, kültürel alanda olduğu gibi değer ve anlam üzerinde bir ayrım ve kategori yoktur. Bu yüzden doğa bütünlük alanıdır. Doğa, mutlak haz, arzu, tatmin ve doyum alanı olarak kabul edilir. Kültür ise mutlak hazzı ve tatmini engelleyen yasa ve yasağın alanıdır. Psikanalizimde doğa alanının özelliklerini taşıyan dönem ilk üç yaşa denk gelir. Kültürel alan ise dilin öğrenilmesi sonucunda ortaya çıkar. Sigmund Freud bu bölünmeyi birincil ve ikincil süreç, Jacques Lacan ise İmgesel ve Simgesel dönemler olarak adlandırır. İmgesel dönem bir bütünlük algısıyla arzuların karşılandığı, narsistik doyumların yoğun yaşandığı ve ilk kez bir kendilik imgesinin kurulduğu bir dönemdir. Simgesel dönem ise İmgesel döneme ait bütün bu narsistik duyumların büyük bölümünün ketlendiği, kurulan ilk kendilik imgesinin parçalandığı alandır. Özne, İmgesel alandan Simgesel alana geçerek kendini kurarken ilk döneme ait narsistik duyumlarının birçoğunu terk etmek durumunda kalır. Bu nedenle özne, yaşadığı müddetçe Simgesel alandan, kaybettiği İmgesel alanın bütünlüğüne, narsistik duyumlarına ve ilk kurguladığı imgesine dönmeyi arzular. Bu noktada şair de kültürel/Simgesel alandan, kentten, doğa alanına/İmgesel alana dönüş arzularını şiirlerinde dile getirir. Bu nedenle şair, kültürel alanlara/kente, bu alanın anlam ve değerlerine karşı mücadele ederken doğayı yüceltir. Şiirde doğa; haz, arzu, bilinçdışı, dolayımsız algı, dişil imgelerle ilişkilidir. Kültür ise kent, yasa, yasak, engel, bilinç, dolayımlı algı, eril imgeleriyle bağlantılıdır. Aslında diyalektik olarak hazzı üreten engellerdir. Engelin olmadığı mutlak hazzın olduğu yerde zevk ve keyif de yoktur. Bu nedenle haz doğada bulunmaz. Haz doğanın yabancılaştığı kültürel alanın engellemelerinin sonucunda ortaya çıkar. Bu noktada kültürel alan içinde ortaya çıkan haz, Eros’un cinsellik dürtü ve içgüdülerinin gerçeklik ilkesine uygun olarak yaşama dönüştürülmüş şeklidir. Şair kültürel alanın, kentin bu eksik hazzını kabullenmez. Doğaya yönelerek Thanatos’un ölüm içgüdü ve dürtüleri alanında yer alan mutlak haz ve doyumunu arzular. Aslında diyalektik olarak mutlak haz ve doyumun olduğu alanda engel, ketleme olmadığından haz da yoktur. İşte Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinde doğa-kültür karşıtlığı tüm bu duyum ve algı zenginlikleriyle işlenir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Erken Cumhuriyet Romanında Muhafazakâr Erkek Kimliğinin İnşası: Peyami Safa’nın Romanları Örneğinde</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18552</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18552</guid>
      <author>Ürün ŞEN SÖNMEZ</author>
      <description>Cumhuriyet romanının ilk devresi, estetik gayelerin ötesinde, yeni kurulan ulus devletin ideolojisini yansıtmanın ve biçimlendirmenin yansımalarını barındırır. Bu dönem romanında, Milli Edebiyattan itibaren kendini gösteren ulusçu yaklaşımlar devletin ideolojisi ile birleşir ve kimlik inşasının biçimlendirilmesinde kullanılır. Bahsi geçen kimlikler, ağırlıklı olarak erkek kimlikleridir ve zaten esasen bu nitelikleri ile devlet ideolojisinin parçalarıdır. Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında kaleme alınan romanların, ulus devlet ve milli kimlik oluşturmada bir araç olarak kullanıldıkları varsayımından ortaya çıkan bu çalışmanın temel amacı, Milli Mücadele yıllarının ve Cumhuriyetin ilk evresinin “aydın-romancı ”sının, “ulus-devlet”, “ulus-birey”, “ulus-toplum” inşasındaki rolünü incelemek ve anlatıcı/yazardan karakter ve tiplere uzanan çizgide bu bağlamda kurgulanmış muhafazakâr erkek kimliklerini irdelemektir. Milli kimliğin inşası, bir yandan yeni değerler sistemine göre üretilmiş bir erkek tipini idealize ederken diğer yandan ve baskın şekilde “öz”üne sahip çıkan ve “öteki”leşmeyen bir erkek kimliğini tercih eder. Bu bakımdan muhafazakâr erkek kimlikleri geleneğin ve özün bekçileri sıfatıyla toplumsal, dini ve milli bir sorumluluğun paydaşları olarak romana girerler. İncelemede merkez metinler olarak, bu konuda en keskin ayrımları yapan; kurguladığı erkek kimlikleri ile ideoloji ve muhafazakârlık bağlamındaki incelemelere olanak sağlayan Peyami Safa’nın romanları tercih edilmiştir. Yazarın romanlarındaki muhafazakâr erkek kimliklerinin inşasının yanında yazar/anlatıcının muhafazakâr ve eril karakteri de incelemeye dâhil edilmiştir zira bu eril anlatıcı tipi ideolojik temsili içeren yazarın sesini duyurduğu kimliktir. Bu erkek kimliklerinin ideoloji ile bağları siyasi tarihin kronolojisi ile koşut olarak ele alınmış, yazarın romanlarındaki muhafazakâr erkek kimlikleri ve anlatıcının eril bakış açısının bu kimliklerin inşasındaki işlevi Milli Mücadeleden Cumhuriyetin ilanının çeyrek asır sonrasına kadar, ideoloji ile ilişkileri kurularak incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bursa’da Hamam Kültürü ve İşlevleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18383</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18383</guid>
      <author>Hülya TAŞ</author>
      <description>Canlıların yaşaması için gerekli olan unsurlardan biri sudur. Bu özelliği ile hayatın kaynakları arasında yer alır. Suyun Türkler için büyük önem taşıdığı yaratılış mitlerinde dünyanın başlangıcının su ile başlamasından ve Göktürk kitabelerinde Türklerin yer- su kültünü kutlulaştırmalarından ve ona kişilik vermelerinden anlamaktayız. Türkler ön Asya’ya büyük kitleler halinde geldiklerinde seçtikleri dinin suya ve temizliğe verdiği önemden dolayı beraberlerinde hamam kültürünü de taşımışlardır. Hamam geleneği, Asya’da sıcak su kaynaklarının bolluğu sebebiyle oldukça yaygındır. Sadece büyük kasabalar ve şehirlerde değil, XIII. yüzyılda kimi zaman bugün için köy diyebileceğimiz daha küçük iskan yerlerinde de hamamlar görülmektedir. O dönemde hamamları ve şifalı sularıyla ünlü olan yerlerden biri de Bursa’dır. Türklerin Bursa’yı fethinden önce de çok büyük şöhrete sahip olan Bursa kaplıcaları, fetihten sonra da önemini kaybetmemiştir. Bizanslılardan kalmış olan kaplıcaları Türkler değiştirerek ve yeni ilaveler yaparak bunlardan yararlanmışlardır. Sultanlar, devlet adamları ve hayırsever vatandaşlar tarih içinde Bursa’da elliden fazla halk hamamı yaptırmışlardır. Bursa kaplıcalarının ünü şairlerin şiirlerine de konu olmuştur. Bu şairlerden Ârif ve Lamii Çelebi’de Bursa kaplıcaların öven şiirler yazmışlardır. Bu çalışmada Bursa merkezde yer alan ve yalnızca kadınların gittiği iki hamamdan bahsedilecektir. Yatırlı hamamı, adak hamamı, dilek hamamı, garibanlar hamamı, dip hamamı gibi adlarla anılan Tarihî Sultan Çekirge hamamı hakkında anlatılan efsanelere ve adanan adaklara, Kaynarca hamamında ise gelin hamamında yapılan uygulamalara yer verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kelime Gruplarının Türkiye Kamuoyundaki Yansımaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18455</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18455</guid>
      <author>Ali TAŞTEKİN</author>
      <description>Dil toplumun aynası, söz dizimi de bu aynadan yansıyan anlamlı görüntülerin cümlesidir. Dilin şekil ve muhteva özellikleri incelenerek toplumun sosyal, siyasal, kültürel vb. pek çok alandaki gelişim ve değişim şablonu çıkarılabilir. Türkiye Türkçesinin temel yapı taşlarından olan kelime grupları, biçim ve anlamları ile hem Türkçenin tarihî seyri hem de Türk toplumunun kültürel değişim ve gelişimi hakkında önemli ipuçlarını bünyesinde barındırmaktadır. Bu çalışmada yakın geçmişimizde ortaya çıkan ve halkın gündeminde yer alan iki yüz adet kelime grubu incelenmiştir. Bu kelime gruplarında siyasal içerikli olanlar ile tamlama biçimindekilerin çoğunlukta olduğu tespit edilmiştir. Şekil yapısı bakımından bu kalıpların büyük çoğunluğunun (%84) iki kelimeden oluştuğu, üç kelimelilerin %12,5 oranında, dört kelimelilerin ise sadece dört adet (%2) olduğu, beş ve daha yukarı sayıda kelime grubunun bulunmadığı; bu durumun, dilin ekonomik tasarruf kuralı gereği az malzemeyle çok iş yapma eğiliminden kaynaklandığı düşünülmektedir. İncelenen kelime gruplarının %52’sinde ilk kelimenin “kök” olduğu, diğerlerinin de çok karmaşık gövdelerden meydana gelmediği, sadece %3,5’inin kısaltmalardan oluştuğu; bu durumun Türkçe konuşanların büyük çoğunluğunun basit ifade tarzını benimsemesi, karmaşık ve dolambaçlı söylemlere pek itibar etmemesinden kaynaklandığı sonucuna varılmıştır. İnceleme neticesinde; günümüz Türkiye Türkçesinde isim ve sıfat tamlaması şeklindeki yapıların etkin bir biçimde işletildiği, iki kelimeden oluşan kelime gruplarına itibar edildiği ve az kelimeyle çok şey ifade etme eğiliminin devam ettirildiği değerlendirilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Divan Şiirinin Ali Günvar Şiirinde Görünümü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18496</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18496</guid>
      <author>Bünyamin TETİK</author>
      <description>Divan şiiri Türklerin İslamiyet’i kabulü ile Türk kültürü içinde yer etmeye başlamış ve 13. yüzyıldan itibaren Anadolu’da</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mekan Olarak Avrasya’yı Konu Edinen Altı Romanda Kentsel Algı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18483</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18483</guid>
      <author>Ramazan TOPDEMİR</author>
      <description>Edebiyatın en yaygın türlerinden olan roman ve şiirlerde, coğrafi mekanlara geniş yer verilmektedir. Yazarın ve şairin coğrafi mekanları, eserlere büyük zenginlik katmaktadır. Coğrafi mekanlar, edebiyat türlerinin vazgeçilmez öğelerindendir. Hele modern romanda artık mekânın eskisi gibi olmadığı açıktır. Mekân konu için gerekliyse kullanılmaktadır. İş olsun diye veya süsleme maksadıyla kullanılmamaktadır. Romancı yaşadığı, havasını teneffüs etmediği bir dünyanın karşısındadır. O, dünya ile ilgili bilgileri tarih kitapları, seyhâtnameler, edebî eserlerle ve antika eşyalarla sınırlıdır. Romancı mekân ve bu mekânın unsurları noktasında eseri için çok önemli olan hatta sanatkâr kudretinin de önüne geçen bu bilgileri ihmal etmemek durumundadır. Bu yüzden romanda mekân, diğer romanlardan öncelikle olgusuyla ayrılır. Romancı sanatkâr kudreti yönünden diğerlerine nazaran daha fazla yaratıcı olmak zorunda kalır. Çünkü roman kahramanlarının yaşadıkları mekânları da sıradan bir yer olarak tasarlayamaz, üzerinde ciddî inceleme yaparak bunları devri içinde yorumlamak zorundadır. Onları geçmişte kullanılan şekilleriyle adlandırmaya gayret etmelidir. Böylelikle en azından devrin karakteristik yönünü hissettirmeye çalışmalıdır. Romancı, romanda mekân öğelerini, olayların geçtiği çevreyi tanıtıp, roman kahramanlarını anlatarak toplumun yapısını değişik yönlerden ele alır. Avrasya’yı konu edinen altı romanda, Türklerin yerleşik hayata geçmesi ile beraber oluşan kentselleşme kültürünün geçirdiği aşamalar geniş bir şekilde anlatılmaktadır. Elde edilen topraklar, bayındır hale getirilerek, medeniyetler oluşturulmuştur. İncelediğimiz altı romanda iki tema bulunmaktadır: Birinci tema; mücadelelerle elde edilen mekanların, zamanla insanın yaşam seviyesinin yükselttiğini görmekteyiz. İkinci tema da; kentsel yaşama geçen Türklerin sosyal ya da siyasal nedenlerden dolayı toprak kayıp ettiklerini görüyoruz. Toprakların elden çıkması, maddi ve manevi anlamda çöküşü de beraberinde getirmektedir. Okuyucu, mekanlar üzerinde oluşturulan kentsel dokunun gelişimini, olumlu yansımalarını görmektedir. Ele aldığımız romanlar, tarihsel, sosyal ve zamansal, boyutlar ile mekanları canlı bir şekilde ortaya koyarak, kentsel yaşamın güzelliğinin vazgeçilmezliğini ifade etmişlerdir. Coğrafi mekan olarak, Avrasya’yı konu edinen romanlar, geçtiği mekanların tarihini, sosyal yaşamını ve kültürlerini ortaya koymuşlardır. Romancı, romanda mekân unsurunu olayların cereyan ettiği çevreyi tanıtmak, roman kahramanlarını çizmek, toplumu yansıtmak, atmosfer yaratmak gibi çeşitli yönlerden kullanabilir. Bunu yaparken de bunlardan birini veya birkaçını da devreye sokabilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Etnopedagoji Açısından Monguş Kenin-Lopsan’ın Tıva Çaŋçıl Adlı Eseri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18612</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18612</guid>
      <author>İlker TOSUN</author>
      <description>Avrupa’da ulusal halk kültürlerine olan ilgi, Amerika’nın keşfinden sonra doğmuştur. Amerikan yerlilerinin sosyal hayatları ile ilgili yapılan derlemeler, Avrupa kültürü çalışmalarını başlatmıştır. J. Gottfried Herder ve Grimm Kardeşlerin Almanya’da yaptığı çalışmalar, halk bilimini bağımsız bir disiplin haline getirmiştir. Halk bilimi çalışmaları ile ortaya konan halk kültürü materyalleri, ulus devletlerin kuruluş sürecinde kültürel bir zemin hazırlamakta kullanılmıştır. Özellikle derlenen destanlar ve bu destanların kahramanları, Avrupa halklarının etrafında birleşecekleri kavramlara dönüşmüştür. Ancak, halk bilimi Çarlık Rusya’sı ve Sovyetler Birliği dönemlerinde azınlıkları Ruslaştırma politikaları kapsamında kullanılmış, bu politikalar ile bilhassa Türk topluluklarının dil ve kültür bağları zayıflatılmıştır. Etnopedagoji, bir halkın var olduğu ilk andan itibaren deneme yanılma yoluyla geliştirdiği eğitim metotlarını halk bilimi aracılığı ile tespit ederek yeni neslin yetişmesinde kullanan bir bilim dalıdır. Volkov’un kurucusu olduğu bu disiplin, bir toplumun ulusal değerlerini aile ve eğitimcilerin yardımıyla çocuklara aktarmayı amaçlamaktadır. Önemli bir Tuvalı araştırmacı ve aydın olan Monguş Kenin-Lopsan, tüm ömrünü Tuva geleneksel kültürünü araştırmaya, unutulan değerleri yeni kuşaklara öğretmeye adamıştır. Kenin-Lopsan, bu çerçevede Tuva Kamlarının Alkışları (1992,1995), Tuva Kamlarının Büyüleri (1993), Tuva Halkının Eski Gelenekleri (1994), Tuva Şamanları (1999), Oytulaaş (2004), Tuva Geleneksel Kültürü (2006), Kara Göğün Nefesi (2008) gibi çalışmalar kaleme almıştır. Bu eserler arasında yer alan Tıva Çaŋçıl, Tuvalı çocukların, ailelerin ve eğitimcilerin Tuva geleneksel kültürünü öğrenmelerini amaçlayan etnopedagojik bir çalışmadır. Bu yazıda halk biliminin ulusal kimlik yaratmadaki rolü, eğitim bilimleri ile olan ilişkisi ile Tıva Çaŋçıl adlı eserin etnopedagojik değeri incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Koca Öküz: Ekoeleştirel bir Bakış</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18636</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18636</guid>
      <author>Serpil TUNÇER</author>
      <description>Refik Halid Karay’ın Koca Öküz başlıklı kısa öyküsü, bu çalışmada, doğa ile insan arasında ve insan ile insan dışındaki varlıklar arasında yeni bir farkındalık oluşturabilecek bir ilişki biçiminin irdelenmesi ve önerilmesi çerçevesinde ele alınmaktadır. Öyküde, Cumhuriyet öncesinde Anadolu kırsalında tarımsal yaşam süren köylülerin geleneksel tutum ve tavırları, düşünceleri, inançları, sergilenmekte, yazarın başlıca ilgi alanlarından biri olan alt sınıf üyesi köylü ve çiftçiler, sosyo-kültürel ilişkileri ile yansıtılmaktadır. Kaynağı toplumsal yaşamda olan sınıfsal çelişkiler, hiyerarşik ayırımlar şeklindeki olguların uzantısı olarak, yazar, köylü ve çiftçilerin yanısıra kadınları ve insan dışındaki varlıklar kapsamına giren hayvanları, yaşama onların gözüyle bakarak ve empati kurarak incelemektedir. Böylelikle, biyolojik açıdan görece daha az güçlü olanların ve aynı zamanda da toplumsal kültür tarafından biçimlendirilen hiyerarşi gereğince alt sıralarda kategorileştirilmiş olanların maruz kaldıkları ayrımcı tutumları dile getirmektedir. Ancak, öyküde, pek çok edebiyat yapıtında olduğu gibi alışılageldik tarzda pastoral yaşamın görünümü sunulmamaktadır. Pastoral bir yaşam karesinde daha çok, refah, üretkenlik ve yerleşik durağan bir yaşamın sembolü olarak yeşil bir alanın dekorunu oluşturabilen bir hayvan olan yaşlı ve yorgun bir öküz, hissettikleri, yaşadıkları karşısındaki tutumu ve ruh hali ile öykünün ana karakteri olarak çizilmektedir. Kendileri de hiyerarşik ayrımcılığa tabi olan köylülerin, toprağı ekip biçmede kullandıkları bir öküzü nasıl metalaştırdıkları, bencilce kullandıkları, gücünü, gençliğini yitirse de yaşlı öküzün kişilikli duruşundan ve asaletinden asla ödün vermeyişi günümüz ekoeleştirel ya da ekokültürel bakış açısı temelinde bir irdelemeye zemin oluşturmaktadır. Yazar, henüz ekoeleştirel yöntemin ortaya atılmamış olduğu yıllarda (1918), yaşama insanca bakışı ve kanıksanmış olan yanlışlara ve önyargılara karşı insanca duruşu ile insan-merkezli - antroposentrik – yaşamı eleştirmiştir. Koca Öküz başlıklı öyküsünde, insanın, kendisi dışındaki canlıların kendisiyle eşit koşullarda varolduklarını inkâr edemeyeceği vurgulanırken, ancak bu olguyu içselleştirmesi halinde doğa ile yıkıcı değil, yapıcı, üretici, dönüştürücü bir ilişki kurabileceği mesajını vermektedir. Bu çalışmada, Karay’ın Koca Öküz başlıklı öyküsü örneklenerek, etik, ideolojik ve estetik kavramların yeniden inşa edilmesinde rol oynayan yerleşik sosyal, kültürel ve politik normların ekoeleştirel bir yaklaşımla ele alınabileceği ve doğa ile kültür, çevre ile edebiyat arasında bu yaklaşımla bir ilişki kurulabileceği gösterilmeye çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Emretmeyen -GIl Eki</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18400</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18400</guid>
      <author>Melike UÇAR</author>
      <description>Emir kipi, eylemin yapılmasını emreden, sosyal statü, yaş, cinsiyet, tecrübe gibi birçok faktör sebebiyle başka bir kişiye buyurma ile birlikte, yapılması zorunlu kılınan, çoğu zaman içerisinde buyurma gücüne bağlı olarak sert bir ifadenin hissedildiği buyurum şeklidir. Ayrıca bu kip en az iki kişinin yer aldığı bir düzlemde hissedilen buyurumun emir ekleriyle ifade edilme biçimi ve komut vermek için kullanılan bir anlatım alanıdır. Eski Türkçeden bugüne etkin olarak kullanılan ve çok çeşitli morfemlere sahip olan emir kipi eklerinden -GIl ekinin anlamsal bağlamda incelenmesi önem arz etmektedir. Bağlam, bir dil biriminden önce veya sonra gelen, söz konusu birimi her açıdan etkileyen birimin anlamını değiştiren veya belirleyen birimler bütünü olarak tanımlanır. Yani bir cümlenin kesin olarak anlaşılabilmesi için cümleler arasındaki ilişki göz önünde bulundurulur ve bu bağlantıdan hareket edilerek anlamlandırma süreci başlar. Bu sebeple emir kipi eklerinden olan -GIl ekinin anlam sınırlarını çizebilmek adına tarihî lehçelere ait metinler taranarak ve metin bağlamından kopmayarak bu ekin cümlelere kattığı anlamlar tespit edilmiştir. İnceleme iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde pekiştiren, kuvvetlendiren, emreden -GIl ekinde bahsedilirken diğer bölümde metin bağlamında emir ifadesi taşımadığı halde emir eki olan –GIl ekinin cümledekiişlevlerinden bahsedilir. İlk bölümde -GIl emir eki hakkında yapılan çalışmalar ve öne sürülen fikirler hakkında bilgi verilip herkes tarafından bilinen -GIl ekinin aslî görevi olan “emretmek” anlamının yer aldığı örnekler sunulacaktır. Ayrıca tarihî lehçelerde bu ekin şeklen nasıl değişikliklere uğradığı tablo halinde gösterilecektir. İkinci bölümde ise Emir kipi eklerinden olan -GIl eki emir dışında başka anlamlara da sahiptir. Bazı metinlerde yer alan bu ek şekil olarak emir gibi görünse de işlev olarak emir ifadesi taşımamaktadır. Yapılan incelemede bu ekin sadece emir anlamının bulunmadığı, aksine metin bağlamında birçok anlamı barındırdığı tespit edilmiştir.Söylenen sözün emir olabilmesi için öncelikle emri dile getirenin karşı taraftan daha yüksek bir statüye sahip olması, bu statünün gücü ifade etmesi ve komut maksadı taşıması gerekmektedir. Emir kipi eklerinden olan -GIl ekinin bulunduğu tarihî lehçelere ait cümlelerde her zaman bir emir, komut ve statü üstünlüğü ifadesinin var olup olmadığı merak uyandırmıştır. Bu düşünceden yola çıkılarak yapılan işlev ve anlam odaklı çalışmada, metin bağlamında ele alınan -GIl eki irdelenmiştir. -GIl ekinin emir maksadı taşımasının yanı sıra farklı anlamlara da sahip olduğu görülmüştür. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde -GIl ekinin bilinen ve araştırmacılar tarafından incelenen yönü ifade edilirken ikinci bölümde tarihî lehçelere ait taranan metinlerde bu ekin anlam sınırları çizilmiştir. Türkçede emir eki olan -GIl ekinin her zaman emir ifade etmediği tarihî lehçelerden alınan örneklerle ispat edilmiştir. Tarihî lehçelere ait 15 eser taranmış, taranan eserlerden örnekler sunulmuştur. Böylece -GIl ekinin dua, beddua, uyarı, öğüt, neden-sonuç, açıklama ve bilgi verme, güven verme, güven duyma, cesaretlendirme, meydan okuma, davet etme, övgü, endişe, korku, tehdit etme, mecburiyet, çaresizlik, yalvarma, azarlama ve hayal kırıklığı, gereklilik, önemsememe, umursamama, şart, merak, alay etme, yasaklama, teselli, hatırlatma, tedbir alma, reddetme, tercih, imkânsızlık, pişmanlık, vaatte bulunma, gücenme, itiraz etme, kararlılık, kışkırtma, pazarlık yapma ve teklif etme olmak üzere toplamda 37 işlevinin bulunduğu tespit edilmiştir. Yapılan incelemeyle eklerin sadece şekil yönünden değil işlev yönünden de incelenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Sonuç olarak denilebilir ki dünyada hiçbir varlığın veya eylemin tek bir özelliği olmadığı gibi emir kipinin de tek bir anlamı yoktur. Emir kipinin sahip olduğu anlamlar, parçası olduğu bütünden yola çıkarak anlaşılabilmekte ve anlam kazanmaktadır. Metin bağlamı yapılan çalışmanın anahtar ifadesidir. Çünk</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Dili’nin Meseleleri Karşısında Kemal Tahir</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18593</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18593</guid>
      <author>Mustafa ULUÇAY</author>
      <description>Kemal Tahir, Türk edebiyatında dili bir mesele edinen, bu meseleyi birçok yönleriyle ele alan, tartışan, konu etrafında kendine mahsus fikir ve teoriler geliştiren, bunu da eserlerinde uygulayarak teori-pratik birliğine ulaşabilen nadir yazarlardan biridir. “Kendi dilini doğru olarak kullanmak vatanseverliklerin en yücelerindendir.” sözüyle ana dili konusundaki hassasiyetini ifade eden Kemal Tahir, roman ve hikâyelerinde Türkçeyi en güzel şekilde kullanarak kendine has bir üslûp geliştirmiştir. Romanları içinde bir zirve teşkil eden Devlet Ana’da kullandığı Türkçe, kendisine Türk Dil Kurumu roman ödülünü kazandırmıştır. Kemal Tahir dil meselesine önce bir romancı olarak eğilmiş, Türk diline kendi çalışma aracı olarak sahip çıkmış, eserleriyle Türkçenin engin gücünü herkese kanıtlarken, bir yandan da Türk dilinin karşılaştığı zorluk ve açmazlarla hesaplaşma yoluna gitmiştir. Kemal Tahir bu anlamda adeta bir ‘Yorgun Savaşçı’dır. Kemal Tahir dil meselesinin hemen her yönüyle ilgilenmiş, bu hususlarda bir dil uzmanı hassasiyetiyle araştırmalar yapmış ve ulaştığı sonuçları her fırsatta ifade etmiştir. Onun ilgilendiği alanlar harf inkılâbından uydurma kelime ve devrik cümle meselesine, sadeleştirmeden dil-kültür meselesine, argodan Türk lehçe ve ağızlarına kadar geniştir. Türk dili hakkında böylesine gayretler sarf eden, Türkçemizi böylesine başarılı kullanan bir sanatçının dil üzerindeki görüşleri elbette ilgi çekicidir, önemlidir ve bu fikirlerin üzerinde durulması gereklidir. Bu makalede dil meselesinde çok duyarlı bir sanatçı ve aydın olarak Kemal Tahir’in dil, Türk dili ve Türk dilinin meseleleri karşısındaki tavır, fikir ve tahlilleri tespit ve takdim edilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Romanında Kimlik Bunalımı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18385</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18385</guid>
      <author>Nurullah ULUTAŞ, Emine ULU</author>
      <description>19. yy’dan sonra üstünlüğünü her alanda kabul ettirmiş Batı, gerek sosyal hayatta gerekse sosyal hayatın yansıdığı bir ayna olan roman türünde bir kimlik bunalımı yaratmıştır. Kültür ve kimliğin yüzyılları aşan bir geçmişe sahip olduğu ve geleneksel değerlerden kopmanın zorluğu gözönüne alındığında Batılılaşmanın zorunlu kıldığı hemen her alandaki değişimin doğal bir dirençle karşılaşacağı inkâr edilemez. Bu direnç doğal olarak bir medeniyet krizine yol açacaktır. Tanzimatla başlayan kültür ve kimlik bunalımının Türk romanında çok sık işlendiği görülmektedir. 21. Yüzyıla uzanan Türk edebiyatında bu değişim ve direncin hangi boyutlara eriştiği ancak sistemli bir okuma ve karakterlerin Batılılaşma akımına takındığı tavırla açıklanabilir. İlk dönem romancıları siyah ve beyaz gibi çok net karakterler kurguladığı halde son dönem romanlarında Batı kültürünü özümsemiş; hatta kendi kültürü karşısında “Öteki” konumunda kalmış karakterler de göze çarpmaktadır. Tarihi kökleri Asya’da ve İslam’da olsa bile Türklerin gözü-gönlü hep Batı’da, Batı’ya doğru olmuştur. Batılılaşma bağlamında yaşanan bu değişimin toplumun aynası olan romana değişik boyutlarla yansıması ve farklı izdüşümlerinin olması yadsınamaz. Türk edebiyatında kimlik bunalımı özellikle II. Meşrutiyet sonrası Batılı yaşam standartlarıyla yaşanan çatışmayla belirginlik kazanır. Tanzimat sonrası pozitivizmin de etkisiyle roman ve hikâyelerimizde akılcı, kendine güvenen, zeki, kültürlü, bilgi sahibi.. aydın tipi idealize edilir. Bu aydın tipi ve özenilecek yaşam birçok romanda gerek ana karakterler vasıtasıyla gerekse karakterlerin roman satırları arasına sığdırılmış sözleriyle okuyucuya bir karşılaştırma yapma imkânı sağlar. Romanların bir kısmında İngiltere ve Fransa gibi Batılı şehirlerin mimarisi ve yaşam tarzı, ev tefrişi ve eğlence hayatı sergilenirken, bazılarında görgü kuralları, aşk hayatı, evlilik, ahlâk, iş disiplini... gibi konular okuyucuyu düşünmeye sevk eder. Ziya Gökalp’e göre Türk milleti, Batılılaşmanın ve teknolojik ilerlemenin getirdiği medeniyet değişikliğinde Osmanlı kimliği altında kendi ulusal değerlerini, kültürünü ve kimliğini hep geri plana iten, ihmal eden Türk ulus kimliğinin inşasına ve millî bilincin oluşturulmasına ayırmıştır. Zira Osmanlı toplum yapısında ‘medeniyet’ yozlaşmış, kendi millî kimliğine yabancılaşmış, kozmopolitizmi simgelerken, ‘kültür’ ise daha çok kenarda kalmış tarihsel ve kültürel varlığını muhafaza eden Türk milletinin kimliğinde gizlidir. Batılılaşmanın, modernleşmenin, yenileşmenin imparatorlukta kendisini en fazla gösterdiği saha muhakkak ki yaşama tarzımızda olmuştur. Filhakika hiçbir ölçü, içtimai hayat kadar bir milletin, bir medeniyetin hususiyetlerini aksettiremez. Medeniyet değişmelerinde yahut yeni bir medeniyet teklifiyle karşı karşıya gelmede en kolay nüfuz edebilecek şeyler de yaşama tarzına ait hususlar olmaktadır. Yaşama tarzı dediğimiz şey millî bir üslûp karakteri gösterir. Geçmişten miras kalan değerlerin korunup yaşatılmasında yer yer dirençle karşılaşılması normaldir. Kültürün maddi ve manevi değerlerin bir toplamı değil, sentezi olduğu hatırlanırsa bu sentezin oluşturduğu organik bütün içinde çağdaş bilim ve teknolojinin getirdiği değerlerle ortak bir geçmişten alınan manevi değerlerin etkileşeceği ve aralarında bir denge kuruncaya kadar diyalektik bir mücadeleye gireceği bilimsel bir gerçektir. Tarihi kökleri Asya’da ve İslam’da olsa bile Türklerin gözü-gönlü hep Batı’da, Batı’ya doğru olmuştur. Batılılaşma bağlamında yaşanan bu değişimin toplumun aynası olan romana değişik boyutlarla yansıması ve farklı izdüşümlerinin olması yadsınamaz. Türk edebiyatında kimlik bunalımı özellikle II. Meşrutiyet sonrası Batılı yaşam standartlarıyla yaşanan çatışmayla belirginlik kazanır. Tanzimat sonrası pozitivizmin de etkisiyle roman ve hikâyelerimizde akılcı, kendine güvenen, zeki, kültürlü, bilgi sahibi.. aydın tipi idealize edilir. Bu aydın tipi ve özenilecek yaşam birçok romanda gerek ana karakterler vasıtasıyla ger</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Reşat Nuri Güntekin'in Duygusal Romanlarında Anadolu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18645</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18645</guid>
      <author>Beyhan UYGUN AYTEMİZ</author>
      <description>Millî edebiyatın kurucularından biri olarak kabul edilen Reşat Nuri Güntekin (1889-1956), şöhretini borçlu olduğu Çalıkuşu’nun 1922 yılında yayımlanmasının ardından kaleme aldığı kurmaca ve kurmaca dışı pek çok yapıtıyla Türk edebiyatına önemli katkılarda bulunmuş bir sanatçıdır. Yazarın edebiyat kanonundaki yeri, Millî Edebiyat Hareketine değin çoğu zaman göz ardı edilen Anadolu’yu yapıtlarında temel sorunsallardan biri olarak çeşitli yönleriyle ele almasıyla belirlenmiştir. Güntekin, toplumsal sorunlara eğilen bir yazar olarak Anadolu’nun geri kalmışlığına, bakımsızlığına, eğitimle ilgili sorunlara, halkın cehalet ve yoksulluğuna, adaletsizliklere dikkat çekmiş ve söz konusu sorunların giderilmesi için çözüm önerileri getirmiştir. Reşat Nuri hakkında kaleme alınan eleştiri metinleri de, çoğu zaman yazarın eserlerinin bu cephesine odaklanmış ve yazarın özellikle Acımak (1928), Yeşil Gece (1928), Miskinler Tekkesi (1946), Kavak Yelleri (1961), Kan Davası (1962) gibi, Cevdet Kudret’in yerinde ifadesiyle, “toplumsal romanlar”ını Anadolu’nun temsili bağlamında sorunsallaştırmıştır. Bu incelemede Güntekin’in Harabelerin Çiçeği (1918), Gizli El (1920), Çalıkuşu (1922), Damga (1924), Dudaktan Kalbe (1925), Akşam Güneşi (1926), Bir Kadın Düşmanı (1927), Eski Hastalık (1938) ve Ateş Gecesi (1942) başlıklı, yine Cevdet Kudret’in ifadesiyle, dokuz “duygusal romanı”nda Anadolu imgesinin roman anlatıcıları tarafından nasıl kurgulandığı irdelenmiştir. Romanlardaki benmerkezci, bencil ve sürekli olarak hayran olunma ihtiyacı duyan anlatıcıların kibir, empati eksikliği gibi kişilik özelliklerinin Anadolu deneyiminin doğasını belirleyen temel unsur olduğu gözlemlenmiştir. Anadolu da, bu çerçevede bir yandan “merkez” İstanbul’un karşıtı “bir sürgün mekânı” olarak deneyimlenmekle birlikte, anlatıcıların hayran olunma ihtiyacının tatminine yönelik ilişkiler üretmeye uygun toplumsal yapılanmasıyla yer yer olumlanan “çevre” olarak karşımıza çıkmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hamdî’nin Yûsuf u Zelîhâ Mesnevisinin Yusuf Suresine Uygunluğu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18519</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18519</guid>
      <author>Mehmet Cihat ÜSTÜN</author>
      <description>15. Yüzyıl</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eski Anadolu Türkçesi Söz Varlığına Katkı-Anonim Cerrāh-nāme Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18722</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18722</guid>
      <author>Serdar YAVUZ</author>
      <description>Eski Anadolu Türkçesi, Türk dili gramer çalışmalarında oldukça önemli bir yere sahiptir. Üzerinde en fazla çalışmanın yapıldığı bir dönemdir. Eski Anadolu Türkçesi dönemi içerisinde edebî eserlere göre üzerinde daha az çalışma yapılan tür tıp eserleridir. Tıp eserleri dahil bütün Eski Anadolu Türkçesi dönem eserleri üzerine yapılacak çalışmalar Türk dili gelişim tarihine önemli katkılar sağlayacaktır. XIII. yüzyılda ilk örneklerini tespit ettiğimiz Eski Anadolu Türkçesi dönemi XIV. yüzyılda yazı dili olarak kullanılmaya başlanmış birçok alanda Türkçe eserler yazılmıştır. Bu dönemde Anadolu’da yazılan edebî eserlerin yanında tarih, astronomi, tıp gibi eserler kaleme alınmıştır. Tıp metinleri dönemin diğer eserlerinin diline göre farklılık göstermektedir. Çünkü bu metinlerde edebî endişe yoktur. Sade, basit, açık, anlaşılır bir dil ile olanı olduğu gibi anlatma düşüncesi vardır. Dolayısıyla bu metinlerde dönemin söz varlığı ile alakalı özgün unsurlar tespit edilebilmektedir. Çalışmasını yaptığımız Cerrâh-nâme, Eski Anadolu Türkçesi dönem özelliklerini yansıtan ancak müellifini tespit edemediğimiz anonim bir metindir. Çalışmamızda Eski Anadolu Türkçesi dönemine ait Cerrah-name adlı eserde tespit ettiğimiz bazı tıp terimleri üzerinde durulacaktır. Bunların kullanımı, kullanım özellikleri ortaya konulmaya çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Divan Şairinin Padişah Algısı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18388</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18388</guid>
      <author>İlyas YAZAR, Esra USLU</author>
      <description>Türk Edebiyatı’nın yüzyıllar süren bir periyodunu kapsayan Divan edebiyatında nazmın, nazım türleri içinde de kasidenin önemli bir yer vardır. Tevhit, münacat, na’t, hicviye, methiye gibi türleri bünyesinde barındıran kasidede methiye önemli bir yer tutmaktadır. Divan şiir geleneğinde saray ve çevresi tarafından himaye edilen şairlerin yer aldığı edebi muhitte oldukça fazla örnekleri verilen methiyeler, XIV. yüzyıldan başlayarak XIX. yüzyıla kadar yayılan bir dönemin seçilen örneklemi doğrultusunda biçim ve biçem açısından incelenmiştir. İnceleme yapılırken teşbih, istiare, telmih, mübalağa gibi edebi sanatların kullanımı ile söyleyiş kalıplarının sanatsal söylem açısından mukayese ve değerlendirilmesi yapılmış, terkiblerin anlam itibariyle ortak ve farklı özelliklerinden yola çıkılarak memdûhun cömertlik, yiğitlik, asalet ve adalet gibi gruplara ayrılan vasıflarından hangisine yönelik olduğu tespit edilerek biçim, üslup ve anlam değeri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Saray ve çevresinin himayesi, iltifatı ve düzenlenen şiir meclislerinin fazlaca katkıda bulunduğu şair-memdûh ilişkisinden yola çıkılarak şair gözünde önemli memdûhlardan biri olan padişahların sahip oldukları temel vasıflara değinilmiş ve bu vasıfların ideal hükümdar yaratma hususuna katkıları ele alınmıştır. Araştırma evreni doğrultusunda kasidecilik geleneğinin yaratmış olduğu ideal hükümdar modelinin her yüzyılda, bir önceki yüzyıla göre daha çok geliştirilip zenginleştirilen, her dönemin yönetici anlayışı ve dönem zihniyetiyle şekillenen, nihayetinde de pek çok vasfı bünyesinde barındıran bir hükümdar anlayışını yansıttığı ortaya konulmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Halide Edip Adıvar Eserlerinde Saptanan Güçlü İfade Örnekleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18541</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18541</guid>
      <author>Ufuk YELTEN</author>
      <description>Türk yazın tarihinin en kuvvetli kadın kalemlerinden olan Halide Edip’in eserlerinden seçilmiş örnekler makalemizin esasını teşkil etmektedir. Batmakta olan dev bir İmparatorluğun çalkantıları, Kurtuluş Savaşı’na katılma heyecanı ve sancıları onun son derece kuvvetli ifadesiyle ve lirik söyleyişiyle tadına doyulmaz bir anlatımla eserlerinde hayat bulur. Yazımızda Halide Edip Adıvar’ın yukarıda zikrettiğimiz konularla beraber yaşamının evreleri ve kadın ruhunun hissedişlerini de kuşatan eserlerinin bazılarından alınmış örnekleri ahenkli şekilde sıralayan bir derleme oluşturulmuştur. Yazımızın başında öncelikle çocukluk hatıraları ve o dönemin kendisine yaptığı etkiler ile ilgili alıntılar vardır. Burada vakıf olduğumuz bilgiler ile olayların küçük Halide üzerindeki etkileri bizi ruhsal ve maddi bağlamda bilgiler dünyasına sürükler. Sonrasında yetişmiş bir aydın genç kadının karmaşık siyasal hareketler ortasındaki etkilenmeleri mevcuttur. Kendisinin kültürlü ve etkili şahsiyeti çevresindeki olaylara müdahil oluşunu şüphesiz etkili kılacaktır. Alıntılarımızın en etkili bölümleri onun eğitimci ve idareci yönü ile Milli Mücadeleye katılma konusundaki cesur hamlelerinde kendisini gösterir. Gerçi bu sıra dışı insanın hayatının hemen her bölümü gıpta edilecek çalışma ve vatana duyulan sevginden kaynaklanan eylemlerle kaplanmıştır, örnek alınacak fikir ve davranışlardır bunlar. Şartların en olumsuz şekilde cereyan ettiği zamanların insanlarından olan Halide Edip yaşadığı bu zor dönemin insanı olma başarısını gösterebilmesiyle gözümüzde yücelir. Bu söylediğimiz cümlenin peşinden gelen tamamlayıcı fikir de şudur: kahramanımız, eylemleri kadar düşüncelerini, duygularını ifade etme konusunda yani yazdıklarıyla, toplumu etkileme kabiliyetiyle üstünlük arz eder, dileğimiz tüm bu irdelediğimiz konuları mümkün mertebe ortaya koyabilme amacına yöneliktir. Sonuç olarak; yazımızda Halide Edip Adıvar’ın yukarıda zikrettiğimiz konularla beraber yaşamının evreleri ve kadın ruhunun hissedişlerini de kuşatan eserlerinin bazılarından alınmış örnekleri ahenkli şekilde sıralayan bir derleme oluşturulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Düğün Sonrası Gelenekler Bağlamında Ondokuzmayıs/Samsun Yörükleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18397</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18397</guid>
      <author>Fatma YILDIRMIŞ</author>
      <description>Bir milletin dini, dili, tarihi, coğrafyası, edebiyatı, sosyal ve siyasi hayatı, yaşam tarzı gibi birçok unsurla alakalı gelenek ve görenekler, örf, âdet ve inançlar, maddi ve manevi değerler kültürü oluşturur. Oluşan bu kültür unsurları, bir milleti diğerlerinden ayıran en belirgin özelliklerdir. Toplumlar bu değerler kültürünü korudukça ve yaşattıkça bir arada kalmayı başarırlar. Geçmişten geleceğe taşınan değerler, ortaklık ruhunu ortaya koyar. Göçebe halinde yaşayarak gittiği coğrafyaya değerler bütününü taşıyan Yörükler, ortaklık ruhuna sıkı sıkı sarılarak onu korumaya çalışır. Bu çalışmada bu ortaklık ruhunun incelenen sahada ne ölçüde yaşatıldığı araştırıldı. Kurtuluş Savaşı sonrası Samsun iline gelip bir köy kurarak yaşamını devam ettiren Yörükler uzun süre dış çevreye kapalı olarak yaşadılar. Yurtdışına verilen göçler ve üniversite okuyan gençlerin etkisiyle farklı coğrafyalardan kız alışverişi gibi nedenler dışa kapalı yaşamın sınırlarını aşmış ve bunun sonucunda da kültürel etkileşimler yaşandı. Geleneklerine bağlı olan Yörükler için bu süreç sancılı olsa da dönüşüm etkileri yavaş yavaş görülmeye başlandı. Bu değişimleri görebilmek amacıyla düğün sonrasında yapılan gelenekler çalışmaya konu edinildi. Yörüklerde duvak, bohça hazırlayıp dağıtma ve yedilik olmak üzere düğün sonrasında yapılan üç gelenekten bahsedilebilir. Çalışmada bazı farklı yerleşim yerlerinde düğün sonrası gelenekler üzerinde durulduktan sonra Samsun ilinin Ondokuzmayıs ilçesindeki Yörükler köyünde bu geleneklerin geçmişte ve günümüzde nasıl devam ettiği incelendi. Gelenekler toplumlar içinde yaşarken bazıları aynen devam eder, bazıları şekil değiştirir, bazıları ise yavaş yavaş kaybolur. Görülen odur ki araştırılan sahada bu üç durumun örneği görülür. Bu araştırmada, öncelikle malzemenin sahadan derlenmesi sırasında alan araştırması tekniği seçildi. Gözlem yöntemi ve görüşme yöntemi birlikte kullanıldı.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hikâyede “Sahne” Anlatma Tarzlarının Anlatıma Etkileri ve Yıldız Ramazanoğlu’nun Hikâyeleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18610</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18610</guid>
      <author>Alpay Doğan YILDIZ</author>
      <description>Romancı ya da hikâyeci, anlatmak istediği hikâyeyi çok değişik şekillerde anlatabilir. Romancı/hikâyeci, istediği tarzda anlatmak için anlatım tekniklerinden faydalanır. Anlatım tekniklerini kullanma tarzları yazarların üslubunu oluşturan ögeler arasındadır. Yazarın, anlatırken başvurduğu yollardan birisi de “gösterme” / “sahneleme” kelimeleriyle ifade edilen yöntemdir. Roman ya da hikâyedeki sahneler farklı şekillerde anlatabilir. Bu yazıda hikâyeci Yıldız Ramazanoğlu’nun “sahne anlatma” yöntemleri incelendi. Sahne anlatma yöntemlerinin yazarın genel anlatımını nasıl etkilediği tespit edildi. Yıldız Ramazanoğlu dış dünyayı göstermeyi amaçlayan klasik sahneleme yöntemini az kullanır. Sahnelemede, diyalog yöntemi anlatıcının aracılığını azaltır. Yıldız Ramazanoğlu ise diyalogları; yorumlama, bilgi verme ifadeleriyle birlikte kullanır. Bu durumun yazarın anlatım özellikleri içinde iki anlamı vardır. Birincisi, Yıldız Ramazanoğlu, iç dünya ağırlıklı bir anlatım yapar. İkincisi, yazarın hikâyeleri genelde, hacimce uzundur. Yazar kullandığı yöntemlerle daha fazla sahne anlatır. Yazarın hikâyelerinde iç dünya anlatımlarının yeri önemlidir. Bu durum yazarın sahne anlatma tarzına da yansır. Yazarın sahnelerinde, dışa dönük gösterme ile içe dönük göstermenin iç içe olduğu görülür. Yıldız Ramazanoğlu’nun hikâyelerinin genelde uzundur. Yazarın anlatımında iç dünyanın gösterilmesi daha ön plandadır. Dış dünyayı gösteren sahnelerin kısa tutulur. Bu sahneler iç dünyaya ait anlatımların arasında, yer yer onlarla iç içe yapılır. İşte bütün bunlar Yıldız Ramazanoğlu okurunun işini güçleştirir. Yazarın hikâyeleri daha yavaş, daha yoğun, daha dikkatli bir okumayı talep eder. Bu yavaşlık ve dikkat önemlidir. Aksi halde özellikle karakter anlatıcıların kimi önemli dikkatleri, bu dikkatlerin yansıması olan yorumlar gözden kaçabilir. Bu dikkat ve yorumlar karakterleri anlamak açısından önemlidir. Aynı durum, karakterler metin dışı anlatıcı tarafından anlatılırken de söz konusudur. Yıldız Ramazanoğlu’nun hikâyelerinde iç dünya anlatımlarının yeri önemlidir. Sahneleme ağırlıklı anlatımda dış/nesnel dünya ön plandadır. Sahnelemede, karakterler nesnel dünyadaki sahneler içinde gösterilirler. Sahneleme yönteminin az olduğu anlatımlarda karakterlerin iç dünyalarını gösteren, karakterler hakkındaki doğrudan bilgi veren anlatımlar ağırlık kazanır. İç dünyayı anlatmak için değişik anlatma yöntemleri vardır. Bu yöntemler Yıldız Ramazanoğlu’nun hikâyelerinde çokça kullanılır. Bunun yanında yazarın hikâyelerinde klasik anlamdaki sahnelemelerin azdır. Mevcut sahnelerde ise sahneleme yönteminin nesnel dünyayı aracısız gösterme işlevi azaltılmıştır: Diyaloglar azdır, diyalogların genellikle iç dünyalar arasında ve yorumlayıcı ifadelerle birlikte verilir vb. Bu durum yazarın hikâyelerinde anlatımın iç dünya üzerinden yapılmasına katkı sağlar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nâbî Dîvânında Ticârî ve İktisâdî Unsurlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18591</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18591</guid>
      <author>Yahya YÜKSEL</author>
      <description>Ticâret insanoğlunun avcı-toplayıcı toplumdan çıkıp üretim fazlasını takas yoluyla değiştirme sürecine girdiğinden bu yana yaptığı bir faaliyettir. Bir toplumun ve devletin ekonomik yönden güçlü olabilmesi, uluslararası arenada söz sahibi olabilmesi ve dünyada kabul görmesi için gerekli en önemli unsurlardandır. Osmanlı da her güçlü devletin bu konuda yapması gerekeni yapan bir devlet olmuştur. Ticâretle ilgili bu gelişmeler, toplumun ticârete bakışı Dîvân şâirlerinin de ilgisini çekmiştir. Dîvân şâirleri de yaşadıkları toplumun bir parçası oldukları için o toplumu oluşturan maddî veya manevî değerlerden kopuk olamazlardı. Klâsik Türk edebiyatında işlenen konular içerisinde soyut olanlar ön planda gibi gözükse de toplumun bir parçası olan ve yaşadıkları devrin gerçeklerinden bağımsız hareket edemeyen şâir ve yazarlar maddî konulara da değinmişlerdir. Klâsik Türk edebiyatı sanatçıları, eserlerini oluştururken hayata dair gözlemledikleri hemen her şeyi önemli bir malzeme olarak ustalıkla kullanırlar. Asıl gayeleri meramlarını muhataplarına etkili ve güzel bir şekilde anlatmak olan bu edebiyatın mensupları, o dönemin ticâret ve ekonomisine dair maddî unsurlarından da yararlanmışlardır. Bu durumun en iyi gözlemlendiği sanatçılardan biri de Nâbî olmuştur. Nâbî, gerek iyi yetişmiş bir âlim ve gerekse toplumun nabzını tutan iyi bir gözlemci olarak kültürel birikimini ve hayat tecrübesini şiirlerine de yansıtmıştır. Ticârete ait kavram, terim ve ifadeleri ustalıkla kullanmış ve bunları topluma yol göstermede, devir insanını en güzel şekilde anlatmada kendine bir vasıta yapmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit Tarafından İsveç Kralı II. Oscar’a Hediye Edilen Türkçe Elyazması Eserler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18617</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18617</guid>
      <author>Ünal ZAL</author>
      <description>Tarihî süreç içerisinde Avrupa ülkeleri ile Türk dünyası arasın¬da¬ki ilişkiler siyasi, ekonomik ve kül¬¬¬tü¬rel sebeplerden dolayı sürekli deği¬şik¬¬-likler göstermiştir. Özellikle Osmanlı Devleti¬nin kuruluşundan yı¬kı¬lı¬şı¬¬¬na kadar olan sürede Avrupa’ya bakış açısı farklılıklar arz eder. Ku¬ru¬lu¬ş ve yükseliş dönem¬lerin¬de daha çok üstün bir bakış ve ötekileştirme gö¬¬rü-lür¬ken durak¬la¬ma döneminden itibaren Avrupa’¬yı tanıma ve an¬la¬ma sürecine geçilir. Gerileme döneminde ise Avrupa, tamamen örnek alın-ması ge¬¬reken bir mo¬del olarak görülmeye başlanır. Ama İsveç’in Türk dünyası ile olan ilişkileri diğer Avrupa ülke¬le¬ri-ne göre daha farklı bir çiz¬gi¬¬de sey¬ret¬miştir. Başlangıcı Viking¬ler döne¬mi¬-ne kadar uzanan İsveç-Türk dünyası ilişkileri, 16. yüzyıldan iti¬baren İsveç’¬in, Osmanlı İmparatorluğu ve Tatarlarla kurduğu yoğun dip¬lo¬ma¬tik ilişkilerle devam et¬miş¬¬¬tir. Bu yoğun temaslar İsveç’te Türk dillerine kar¬¬şı akademik bir il¬gi¬yi de beraberinde ge¬tir¬¬miştir. Uppsala Üniversitesi bu akademik ilginin yoğunlaştığı en önemli mer¬¬kezdir. Buradaki Türkoloji ça¬¬¬¬lış¬¬¬¬ma¬¬ları¬nın başlangıcı 17. yüzyıla ka-dar uzanmak¬ta¬dır. O tarihten günümüze kadar Tür¬ko¬lo¬ji çalışmalarının de¬¬¬vam ettiği ve İsveç’in en eski üni¬ver¬si¬tesi olarak kabul edilen Uppsala Üni¬versite¬si, günümüzde de Türk dillerinin öğretildiği ve bu diller üze¬ri-ne araş¬tır¬ma¬la¬rın ya¬pıl¬dığı merkez olarak kabul edilmek¬te¬dir. Türkoloji çalışmalarında bu kadar köklü bir geçmişe sahip olan Uppsala Üniversitesinin, Carolina R</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mustafa Kutlu'nun Tirende Bir Keman Adlı Eserinde “Türkü Roman” Ve Toplum Gerçeği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18582</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18582</guid>
      <author>Mahfuz ZARİÇ</author>
      <description>Edebiyat öğretmenliği, dergi yöneticiliği, ansiklopedi yazarlığı, gazetecilik ve televizyon programcılığı yapmış olan Mustafa Kutlu (1947 Erzincan-) 1968’de Hareket dergisinde çıkan “O” adlı öyküsünden beri tahkiyeli metinlerini yayımlamaktadır. Öykülerinin yanı sıra Kutlu’nun deneme ve inceleme çalışmaları da bulunmaktadır. 1999’dan itibaren her yıl bir uzun öykü yayımlayan Kutlu, 2015’te Tirende Bir Keman isimli eserini yayımlamıştır. Kapağında “Hikâye” ibaresi bulunan kitap, özünde bir “türkü roman” olarak kurgulanmıştır. Kutlu be eserinde toplum gerçeğine de İslami duyarlıkları ve kısmen toplumcu gerçekçi bir eda ile yaklaşmıştır. İslami duyarlıkla yazan öykücülerden Mustafa Kutlu, Tirende Bir Keman adlı eserinde Şark anlatı geleneği içindeki roman arayışını sürdürmüştür. Eserinin hem içeriğinde hem de kurmacasında türkü ve şarkılardan olabildiğince yararlanmıştır. Bu itibarla yazarın Tirende Bir Keman adlı eseri türü bakımından “türkü roman” olarak adlandırılabilir. Kutlu, bu eserinde 1950-1980 arası İslami duyarlıkla yazan öykücülerden Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Şevket Bulut, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, İsmail Kıllıoğlu, Durali Yılmaz, Ali Haydar Haksal, Hüseyin Su ve Ramazan Dikmen gibi isimlerden de kısmen ayrılmış; Anadolu-taşra hayatını şehir insanına/hayatına kıyasla yücelten gelenekçi anlayışa yeni bir bakış açısı getirmiştir. Yazar, üç kuşak müzisyen bir aileyi anlatının merkezine alarak okurlarını, gerek İstanbul bağlamında şehir gerçekleri ile gerekse Adana, Mersin, Antep ve ismi anılmayan küçük bir kent bağlamında taşranın gerçekleriyle yüzleştirmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Özel Kişi Adı “Korkut”: Etimolojik Tartışma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18613</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18613</guid>
      <author>Münevver Ebru ZEREN</author>
      <description>L. Bazin, bu makalesinde Eski Türkçe'den günümüz Türkçesi'ne gelene kadar bir çok Türkçe lehçede farklı şekiller altında görülen "Korkut" özel erkek adının etimolojisini incelemiştir. Daha önce L. Rásonyi tarafından önerilen, bu adın "korkutmak" fiilinin emir kipi olduğuna dair tezini yalanlamamakla birlikte yeni bir yaklaşımda bulunmuştur. Özbek Türkçesi'nde korunmuş olan kor-kut ikilemesinden yola çıkan Bazin, Korkut Ata veya Dede Korkut'a ismini veren bu kelimenin Türk dini açısından önem arz eden ve birbirleriyle ilişki kurulabilecek nitelikler taşıyan kor ve kut kelimelerinden oluştuğunu ileri sürmüştür. Türkler İslamiyet'e girdikten sonra ise, gramer değişikliklerinden de ispatlamaya çalıştığı gibi, bu anlamın kaybolarak emir kipinden üretilen adın öne çıktığını; dolayısıyla her iki önermenin makbul olduğunu; ancak farklı dönemlere tekabül ettiğini savunmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nef’î Felek Ile Neden Söyleşmiyor?</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18741</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18741</guid>
      <author>Muhammet Nur DOĞAN</author>
      <description>17. yüzyılın kudretli ve dâhi şairi Nef’î’nin bir gazeli vardır ki, eskilerin “merace’l-bahreyn” yani ‘iki denizin buluştuğu kavşak’ tabirini kullandığı şarkı büyük bestekâr Itrî tarafından şarkı olarak bestelenmiş ve asırlardır dillerimizden düşmüyor, ruhumuzun telini titretmeye devam ediyor. “Merace’l-bahreyn” ibaresi Kur’an’da geçer. Bu terkip biri tatlı ve biri de tuzlu iki denizin sularının birbirine karışmayarak ters istikamette aktıkları kavşağı anlatır. Allah bu iki denizin karşılıklı akıntısının buluştuğu boğazın derinliğinde suların arasına kudretinden bir perde koymuş ve böylelikle tatlı ve tuzlu suyun birbirine karışmadan biri üstten, diğeri de alttan akıp gitmesini murat eylemiştir. Nef’î bütün dünyaya, çağdaşı şairlere ve hatta feleğe meydan okuduğu bu gazelinde büyük bir kültür adamı, zeki bir şair niteliği ile olduğu kadar bir şiir filozofu kimliği ile de karşımıza çıkmaktadır. Klasik şiirimizde papağan (tuti ya da dudu kuşu) şairi sembolize eder. Çünkü papağan, bir hayvan olduğu hâlde, olağan dışı bir şekilde konuşmakta ve insanları hayrete düşürmektedir. İşte eski şairler de kendilerini şairlik açısından, okuyanları hayranlık ve şaşkınlığa boğan olağanüstü sözler söylemeleri, mucizevî özellikte şiirler yazmaları yönü ile papağana benzetirler. Divan şiirinde “papağan”ın her geçtiği yerde ‘usta, öğretmen’ ve ‘ayna’ unsurları da birlikte zikredilir. Çünkü papağana konuşmayı öğreten usta (öğretmen), papağanın yüzüne ayna tutmakta ve arkasından kendisi bazı sözleri tekrarlayarak ona konuşmayı bu şekilde öğretmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Büyük Türkler’den: Nihad Sami Banarlı Ve Millî Romantizmin İdrâki</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18736</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18736</guid>
      <author>Birol EMİL</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Carol DELANEY, (2012), Tohum ve Toprak (Türk Köy Toplumunda Cinsiyet ve Kozmoloji), İstanbul: İletişim Yayınları, 390 s</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18537</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18537</guid>
      <author>Nurullah KARAHAN</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Avrasya Şairleri Antolojisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18347</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18347</guid>
      <author>Doğukan ÖZCAN</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>“Dedem Korkut Kitabı”nın Kitabı: Dedem Korkut Kitabı Bibliyografyası Üzerine Bir Deneme (Türkiye’deki Yayınlar 1916-2013)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18419</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18419</guid>
      <author>Orhan Kemal TAVUKÇU</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>ĐINĐIĆ, Marija, Yeni Türkçe-Sırpça Sözlük</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18426</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18426</guid>
      <author>Hakan YALAP</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>“Suç ve Ceza”nın Yazıldığı Dönem Bakımından Bir Raskolnikov Analizi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18752</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18752</guid>
      <author>Ataol BEHRAMOĞLU</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


