






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2015 Sayı Volume 10 Issue  6</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=294</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Azerbaycanda Çevre Koruyucu Tarımın Mevcut Durumu ve Onun Geliştirilmesi Yolları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18566</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18566</guid>
      <author>Elnur ABBASOV</author>
      <description>“Yeşil asır” olarak adlandırılan yirmi birinci asır çevre ve tabii kaynaklar sorunlarının ciddi şekild? artdığını gösterir v? şu durum başda Avrupa olmaq üzere tüm ülkeleri rahatsız etmekdedir. Bu gibi sorunlar ile mücadile vermek maksadı ile tüm dünya ülkeleri qıda üretiminin gelişdirilmesini esas hedef alan istikrarlı kalkınma stratejileri üzerinde faaliyetlerini hızlandırmış bulunyorlar. Bu tür stratejiler kapsamında başda OECD ülkeleri olmak şartı ile önemli önlemler alınmış, birçok esnek mekanizma ve araçlar şekillendirilmiştir. Böyle bir dönemde Azerbaycanda çevre koruyucu tarımın hangi durumda olması, ülkede organic tarım üreticilerine gösterilen desteyin nasıl etkili olması ve diğer konular özellikle önemlidir. Aparmış olduğumuz araşdırma sonucunda Azerbaycanda 2007-2014 yıllarında develt tarafından tarım üreticilerine 0.8 milyar manat civarında subvansiyon, 1.8 milyar manat tutarında vergi muafiyyeti uyğulandığı, “Agroleasing” tarafından 20 bin tarım araç ve makinalar, bunun yanı sıra 13 bin damızlık hayvan tarım üreticilerine indirimli fiyat ve şartlarla satıldığı malum olmuştur. Fakat, bunun yanı sıra ülkemizde çevre koruyucu tarımın yeterince gelişmediği ve devlet yardımlarının yeterli olmadığı araştırmanın sonucu olarak dikkat çekmekdedir. Bu açıdan bakarsak, mekalenin temel sorularını şöyle sıralaya bileriz: 1. Çevre koruyucu tarımın kalkınması için ilgili mevzuat ve düzenlemelri nasıl geliştire bilir? 2. Azerbaycanda çevre koruyucu tarımın gelecek gelişmesinde hükumetin destek politikasının rölü nasıl etkilidir? Ve bu politikalar çevre koruyucu tarımın kalkınmasında nasıl etkilidir? 3. Bunun yanı sıra, Azerbaycan tarım kaynakları olan toprak, su ve digerlilerini etkili kullana biliyormu? 4. OECD ülkeleri çevre koruyucu tarımı nasıl teşvik ediyor? Daha detaylı olursa, OECD ülkeleri hangi mekanizma ve aletleri kullanarak çevre koruyucu tarımın kalkınmasını başarabilmiştir? 5. OECD ülkelerinin deneyimi ile kıyaslandığında Azerbaycan’ın çevre koruyucu tarımın geliştirilmesi yönünde çabaları neden etkili ola bilmemiştir? 6. Sonda, Azerbaycanda çevre koruyucu tarım nasıl geliştirilebilir? Diğer taraftan, bu tür tarım üretiminin geliştirilmesi açısından Azerbaycan’ın hangi mekanizma ve aletlere ihtiyacı vardır? Tüm şu sorunların giderilmesi ve ülkede organik ve çevre koruyucu tarımın geliştirilmesi, üreticilerinin daha etkili bir şekilde desteklenmesi bakımından OECD ülkelerinin ileri ve etkili deneyimi öğrenilmiş v? uyğun öneriler sunulmuşdur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kentsel Gelişme İle Ulaşım İlişkisi: Adana Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18468</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18468</guid>
      <author>Fatih ADIGUZEL, Emin TOROĞLU , Ömer KAYA</author>
      <description>Kentsel gelişme ve ulaşım birbiriyle etkileşim içinde bulunan ve birbirlerini izleyen, ancak olgu ve etki-tepki-kontrol mekanizmaları açısından birbirinden tamamen farklı, insan faaliyetleridir. 18. yüzyılın başlarına kadar dünya kentlerinin hemen hepsinde ulaşım daha çok yerleşim alanlarını birbirine bağlamaktaydı. Ancak sanayi devrimi sonrasında tüm dünyada kıtalar arası, kent-kent arası, üretim-pazar yeri arası ve işçi-işyeri arası yapılan ulaşım ağları sonrası, kentsel gelişme süreci artık ulaşıma göre devam etmiştir. Bu çalışmanın amacı Adana’nın kentsel gelişiminin ve ulaşım sistemlerinin karşılıklı ilişkisini Tarihi Coğrafya, Uzaktan Algılama ve CBS yöntemleri ile analiz etmek ve bu konuda literatüre katkıda bulunmaktır. Çalışmada ilk olarak tarihi coğrafya metotları ile Adana şehrinin kuruluş ve gelişme süreci ile kentleşmeye etki eden faktörler tespit edilmiştir. Başbakanlık Osmanlı arşivinden 1872 yılına ait Adana şehir planı temin edilmiştir. Ulaşılabilen bu en eski şehir planı ile ilk sayısal altılık oluşturulmuştur. İller Bankasından elde edilen 1924 tarihli şehir planı yardımı ile CBS ortamında Adana şehrine ait ikinci bir ikinci bir şehir gelişim altlık üretilmiştir. Günümüze kadar gelen diğer üç altlık ise; 1972, 1985 ve 2012 tarihli LANDSAT MSS ve TM uydu görüntülerinin CBS ortamında kontrollü sınıflandırma yöntemleri yardımı ile oluşturulmuştur. Adana şehri ile ilgili olarak oluşturulan tüm bu altlıklardan kentsel alanlar hesaplanmıştır. Çalışmada yine bu altlıklar ve uydu görüntüleri kullanılarak yol altlığı da elde edilmiş uzunluk hesaplamaları yapılmıştır. Yıllara göre kentsel alanlar ve yollar korelasyon analizine tabi tutulmuş ve aralarındaki ilişki dereceleri ölçülmüştür. Yol ağları ile kentsel alanlar oransal olarak da karşılaştırılmış ve kentsel gelişime göre yol ağı uzunluğunun ne şekilde geliştiği de tespit edilmiştir. Adana kenti kuruluş yerini; önemli yol güzergâhlarında konaklama yeri, büyük bir nehrin aşılması esnasında bir geçit yeri, Seyhan Nehri üzerinde yapılan su taşımacılığı nedeniyle bir nehir limanı yeri, Çukurova gibi önemli bir tarım bölgesinin ortasında bir pazar merkezi olma gibi daha çok ulaşımla ilgili faktörler belirlemiştir. Tarih sürecinde değişmeyen bu özellikler yerleşmenin ilk kurulduğu yerdeki varlığını günümüze kadar kesintisiz olarak sürdürmesini de sağlamıştır. Adana’da kentsel gelişim ve ulaşım etkileşimi, özellikle sanayi devrimi sonrasında, zamansal açıdan gecikmeyle beraber dünya kentleri ile paralellik göstermektedir. Sanayi devriminden sonra kente 1886’da Adana-Mersin demiryolu, 1911 yılında İstanbul-Bağdat demiryolu ulaşmıştır. Dönemin uluslararası liman ve bölgelerine bağlanan demiryolu sayesinde önce tarımsal üretim artışı, üretim artışının getirdiği sermaye birikimi yardımı ile gerçekleşen sanayileşme sayesinde 1945’ten sonra modern karayolu güzergâhları Adana kentine ulaşmıştır. 1960’lı yıllarda bölgesel karayolu ağı ve havaalanının gelişimi ile yine şehrin gelişimi birbirini izlemiştir. 1886’da kentte modern olarak sadece demiryolu görülürken, özellikle 1950 yılından sonra ulaşım ağları doğrultusunda kentsel gelişim baş göstermiştir. Ancak şehir içi ulaşım 1985’li yıllardan sonra kentleşmeye uyamamış ve şehir içinde eski merkezlerde planlamalar kentleşmeye yetişememiştir. Modern şehir planlaması dönemine kadar şehirler spontane olarak gelişmiştir. Her bir binanın yeri sahibi ve bir ustanın yardımı ile seçilmiştir. Her bir mimari yapı bir diğeri ile planlama anlamında bütünleşik değildir. Adana’da 18. yüzyıl sonuna kadar sokaklar dar ve dolambaçlı, ana cadde neredeyse hiç bulunmamaktadır. Modern planlama dönemine geçildiğinde eski yerleşme alanı üzerinde ıslah çalışmaları yapılmak istenmişse de, bu durum eski şehir dokusunu bozmaya başlamıştır. Kentsel gelişme genellikle çevreye doğru boş alanlara kaydırılırken, bina kat sayıları yükselmiş, caddeler ve sokaklar genişlemeye başlamıştır. Merkezde kalan ticari ve idari alanlar nedeniyle günlük ulaşım merkez</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Üniversite Öğrencilerinin Aileye Yönelik Tutumları: Güvenirlik Geçerlik Çalışması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18547</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18547</guid>
      <author>Ali ALBAYRAK</author>
      <description>Aile en temel sosyal kurum olarak isimlendirilebilir. Aile birçok yönden değişim geçirmektedir. Çocuk aile içinde sosyal sorumluluğun, centilmenliğin ve işbirliğinin gerekliliğinin anlamını öğrenir. Aile bir çocuğun temel tutumlarının, modelinin, tarzının veya hayat biçiminin gelişmesi için seçkin bir gruptur. Modern sosyolojide aile mevcut en küçük sosyal birlik olarak mülahaza edilir. En basit aile tipi, sadece baba, anne ve çocukları içine alanıdır. Bu birliğe bütün insanlık tarihi boyunca rastlanmakta olup, hatta bu gün bile modern toplumun temelini oluşturmaktadır. En temel sosyal kurum olarak isimlendirilebilen aile, birçok yönden değişim geçirmektedir. Üniversite öğrencilerinin aileye yönelik tutumlarını konu edinen bu çalışmada “Üniversite Öğrencilerinin Aileye Yönelik Tutumları Ölçeği”’nin geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmıştır. Üniversite öğrencilerinin aile algılarını ölçmek üzere geliştirilen ölçek 24 maddeden oluşmaktadır. Aile toplumsal açıdan hayati bir öneme sahip olmakla birlikte giderek zayıflayan bir kurum olma özelliği de taşımaktadır. Özellikle üniversite öğrencilerinin yaşantılarında ve uygulamalarında aile ve onunla ilgili toplumsal değerlerde ciddi bir deformasyon gözlenmektedir. Geliştirilen bu ölçeğin üniversite öğrencilerinin aileye yönelik tutumlarının ölçülmesi amacıyla kullanılabilecek, geçerlik ve güvenirliği kanıtlanmış bir ölçek olarak Din Sosyolojisi alanına katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Bu makale,bir anne ve bir baba olarak meydana gelen insan grupları hakkındadır. Aile denince genellikle bir evde oturan anne ve baba ile, varsa onların evlenmemiş çocukları anlaşılır. Bu tip aileye "çekirdek aile" denir. Aile, toplumun en küçük birimi olarak kabul edilir. Yakın aile üyeleri tek bir eş, ebeveyn, kardeş, kız kardeşi, oğlu veya kızı içerebilir. Aile aynı zamanda aile ekonomisi de öğrenilen önemli bir ekonomik birimdir. Aile toplum, ulus, küresel köy ve hümanizm gibi daha kapsayıcı kategoriler oluşturmak için mecazi olarak da kullanılır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bitlis Şehrinde Taş Ustalığı ve Geleneksel Kent Mimarisine Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18312</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18312</guid>
      <author>Adnan ALKAN</author>
      <description>Kültür ve uygarlık tarihinde çok önemli bir yere sahip olan Anadolu, birçok medeniyetin izlerini bir arada taşıyan bir mozaiğe sahiptir. Bu mozaiğin vazgeçilmez parçalarından olan mimari eserler, Anadolu'nun kültürel mirasının başlıca hazineleri arasında yer almaktadır. Bitlis şehri de Anadolu'nun tarihi ve kültürel geçmişine paralel olarak çok sayıda gelişmiş uygarlığa ev sahipliği yapmış ve tescilli mimari eserler bakımından Türkiye'deki önemli şehirlerden biridir. Şüphesiz ki Anadolu'daki ve Bitlis'teki çok sayıda mimari yapının asırlar öncesinden günümüze ulaşmış olması, taş malzeme ile bu malzemeyi oya gibi nakşeden taş ustalığı sayesindedir. Gerek Anadolu'da gerekse Bitlis'te oldukça gelişmiş olan taş ustalığı sayesinde çok iyi taş ustaları yetişmiştir. Şehirde, şaşılacak düzeyde ve çok sayıda anıtsal mimari yapının günümüze ulaşmış olması ve tarihi kent dokusunun hemen hemen korunması ve bugünkü kent çekirdeğini de oluşturması, taş ve taş ustalığının ortaya koyduğu sanat eserleriyle yakından ilgilidir. Şehir kimliğinin ve tarihi dokusunun oluşmasını sağlayan taş ustalığı, şehirleşme ve modern yaşam anlayışının etkisiyle günümüzde hızla yok olmaktadır. Bu çalışmada Bitlis şehrindeki taş ustalığının geçmişten günümüze gelişimi ve geleneksel kent mimarisine etkisi, günümüzdeki durumu, sorunları ile bu zanaatın yaşatılması için yapılması gerekenler irdelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Toplumsal Cinsiyet Algısı İle Sosyo-Ekonomik Değişkenler Arasındaki İlişkinin Belirlenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52750</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52750</guid>
      <author>Onur ALTUNTAŞHasan Hüseyin ALTINOVA</author>
      <description>Bu çalışmanın amacı, Ankara’nın sosyo-ekonomik düzey bakımından üç farklı ilçesinde yaşayan kadın ve erkeklerin toplumsal cinsiyet algısı düzeylerini çeşitli değişkenlere göre belirlemektir. Araştırmanın örneklemini Ankara ilçelerinde ortaöğretim 9., 10., 11. ve 12. sınıfta öğrenim görmekte olan 284 kadın 227 erkek toplam 511 öğrencinin velisi oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemi, olasılığa bağlı örnekleme türünden basit tesadüfî örnekleme uygun olarak belirlenmiştir. Örneklemi Ankara’nın değişik sosyo-ekonomik özellikler gösteren Çankaya, Sincan ve Gölbaşı ilçelerinde kadın ve erkek veliler oluşturmuştur. Katılımcılara sosyo-demografik bilgi formu ve Toplumsal Cinsiyet Algısı Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmaya katılan 511 velinin Çankaya ilçesine ait ortalama toplumsal cinsiyet algı düzeyi puanları 95.40?17.18, Sincan 84.55?17.11 ve Gölbaşı 70.53?15.35 bulunmuştur. Araştırmaya katılan 284 kadının ortalama toplumsal cinsiyet algısı düzeyi 91.04?18.57, 227 erkeğin toplumsal cinsiyet algı düzeyi ise 81.96?18.83 bulunmuştur. Cinsiyet değişkenine göre kadın ve erkeklerin toplumsal cinsiyet algı düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık bulunmuştur (T değeri= 5.46; p=.000). Üç farklı sosyo-ekonomik durumda yaşayan kadın ve erkeklerin sosyo-ekonomik düzeye göre toplumsal cinsiyet rollerinde farklılıklar olduğu saptanmıştır (f değeri=12.84; p=0.000). Kadın ve erkeklerin eğitim durumu değişkeni göz önüne alındığında üniversite mezunlarının diğerlerinden daha yüksek puana sahip olduğu gözlenmektedir. Araştırmanın sonuçları üç farklı sosyo-ekonomik ilçede yaşayan kadın ve erkeklerin toplumsal cinsiyete ilişkin görüşlerini ortaya koyması açısından önem taşımaktadır. Toplumun tamamını kapsayacak şekilde toplumsal cinsiyet rollerinin belirlenmesine yönelik araştırmaların tasarlanması önerilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XVII. Yy. Türk Bilim Adamı Kâtip Çelebi’nin Muhasebeci Kimliği Ve “Tuhfetü’l-Kibar Fi Esfari’l-Bihar” Adlı Eserinde Muhasebeci Kimliğinin İzleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18420</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18420</guid>
      <author>Ali APALI</author>
      <description>Kâtip Çelebi, on dört yaşında şakird olarak başladığı kâtiplik mesleğini üç yıl haricinde ara vermeden hayatının sonuna kadar devam ettirmiştir. Askeri sefer kâtibi olarak hayatının önemli kısmını kara seferlerinde geçirmiştir. Kara seferleri sonrasında yaşamının son zamanlarına denk gelen dönemde daha ziyade bilim adamı merakı ile hareket ederek deniz ve denizciliğe ilgi duymuş ve bu yönde deniz seferlerinde yer almıştır. Çelebi, bilgi sahibi olduğu deniz seferleri ile ilgili birikimini de “Tuhfetü’l-Kibar fi Estari’l-Bihar” adlı eserini kaleme alarak bilim dünyasına kazandırmıştır. Tarihçi ve coğrafyacı kimliği ile öne çıkmasının yanında onun eserlerini kaleme alırken bilgi birikimine katkı sağlayan ve bu katkıyı yönlendiren özel yönünün meslek hayatı olduğunu vurgulamak yerinde olacaktır. Dönemin muhasebe çalışmaları ile başladığı devlet kurallarını, yazışmaları ve devlete ait yazı türlerini öğrenmesi ona artan bir bilim adamı merakı ile sistematik düşünce sistemine sahip olmasında fayda sağlamıştır. Muhasebeci kimliğinin O’na kattığı yetenek ve düşünce tarzının eserlerinde yer aldığının farkındalığını oluşturmak bu çalışmanın esas amacını oluşturmaktadır. Bu amaç çerçevesinde kendisinin kaleme alarak günümüze kadar ulaşan “Tuhfetü’l-Kibar fi Estari’l-Bihar” “Deniz Savaşları Hakkında Büyüklere Armağan” adlı eseri öz bakımından incelenmiş ve bu eser ile ilgili gerekli çalışmalar yapılarak, eserde yer alan bazı anlatılardaki muhasebeci kimliğinin yansımalarına ait bulgular ortaya konarak, bu bulguların muhasebe ile ilişiğine dikkat çekilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yerel Seçim Kampanyalarının Seçmen Tercihine Etkisi: 30 Mart 2014 Yerel Seçimleri Sivas Araştırması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18500</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18500</guid>
      <author>Ümit ARKLAN</author>
      <description>Seçimler, demokratik yapıların beraberinde getirdiği hem önemli bir hak, hem de yerine getirilmesi gereken bir yükümlülüktür. Belirli birtakım şartları taşıyarak seçmen hüviyeti kazanmış bireylerin yönetsel yapıya sinen iradelerinin, tercihlerinin tezahürüdür. Demokratik yapıda daha dar kapsamda gerçekleştirilen yerel seçimler ise, yerel yönetime ilişkin bir irade beyanı niteliği taşımakta, bireyin özgürce yaptığı yerel bir siyasi tercihi ortaya koymaktadır. Bireyin kararına etki edebilmenin tek yolunun onu ikna etmek olduğu bu yapıda, yerel seçim kampanyaları ikna işlevini üstlenen yegane enstrümanlardır. Söz konusu enstrümanlar ne denli etkili kullanılabilirse, seçmen tercihine o kadar etkide bulunulabilir ve yerel seçimden istenen başarı o denli elde edilebilir. Bu bağlamda, yerel seçim kampanyalarının seçmen tercihi üzerindeki etkisine odaklanan çalışma, Sivas örneğinde gerçekleştirilen bir alan araştırmasına dayanmaktadır. Araştırmadan elde edilen veriler göstermektedir ki, yerel seçim kampanyaları yerel seçimler için gerekli, seçmenin aday tercihinde etkili ve genel seçim kampanyaları kadar özen gösterilmesi gereken kampanyalardır. Bu kampanyaların aktardığı bilgiler güvenilirlik açısından genel itibariyle sorunlu olarak algılanmakta, halkı kutuplaştırması, kaynak israfı ve gürültü kirliliği en olumsuz yanı olarak ön plana çıkmaktadır. Kampanya yapısına, yapılacak icraatlara, iletişim araç ve yöntemlerine, partiye, hassasiyet gösterilecek konulara, başkan adayına ve siyasi rakiplere ilişkin unsurlar farklı düzeyde de olsa etkileşimsel bir biçimde yerel seçim kampanyasının başarısında rol oynamakta; söz konusu kampanyalar seçmenler üzerinde daha çok ilgilendirici, bilgilendirici, yönlendirici ve pekiştirici bir işlev üstlenmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Siverek’te (Şanlıurfa) Arıcılığın Gelişimi ve Arıcılık Faaliyetleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18456</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18456</guid>
      <author>Handan ARSLAN, Emrah ŞIKOĞLU , Mehmet UÇAR</author>
      <description>Türkiye’de arıcılık faaliyetleri zaman içerisinde çeşitli gelişim ve değişim evreleri yaşamış ve arıcılık faaliyetine olan ilginin zamanla arttığı görülmüştür. Arıcılık faaliyetlerindeki gelişim ve değişimler modern tekniklerin kullanılması, eski kovanların yerini yeni kovanlara bırakması ve gezgin arıcılık yönteminin geliştirilmesiyle örneklendirilebilir. Arıcılık faaliyetindeki gelişmeler zaman içerisinde arıcılar tarafından, karşılıklı etkileşim sayesinde farklı bölgelere yayılmıştır. Geçmişte arıcılık faaliyetleri açısından geri kalmış bölgeler zamanla gelişim göstermiştir. Bu makalede arıcılık faaliyetleri açısından hızlı bir gelişme gösteren Güneydoğu Anadolu bölgesine dikkat çekilirken, bu bölgedeki arıcılık faaliyetleri açısından öne çıkan Şanlıurfa’nın Siverek ilçesindeki arıcılık faaliyetlerinin gelişimi irdelenmiştir. Bu doğrultuda Siverek’teki arı ırklarının özellikleri, arı kolonilerinin dağılış yerleri, arıcılık faaliyetleri sonucunda elde edilen ürün miktarları ve gezgin arıcılık faaliyetleri coğrafyanın prensipleri doğrultusunda incelenmiştir. Yöntem olarak tümden gelim prensibi benimsenmiştir. Parçayı anlayabilmek için önce bütün olarak değerlendirilmiş ve bu bütün içerisinden daha özele inilerek sonuca varılmıştır. Çalışma alanıyla ilgili rakamal verilerin birçoğu TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu)’ten elde edilmiştir. Bu veriler dişında geriye kalan birçok veri arazi gözlemlerinden faydalanılarak üretilmiştir. Özellikle harita çizimlerinde CBS programlarından (Global Mapper, Map Info) sıkça faydalanılmıştır. Güneydoğu Anadolu Bölgesinde geçmişten bu yana özellikle Siirt ve Diyarbakır’da arıcılık faaliyetleri sürdürülmektedir. Son yıllarda bu iki ile Şanlıurfa da eklenmiştir. Şanlıurfa da özellikle Siverek ilçesinde arıcılık faaliyetlerinin tamamı gezgin arıcılık şeklinde yapılması bal üretiminde büyük artışların görülmesine neden olmuştur. Bu artış çalışmanın seçildiği alanın belirlenmesindeki en büyük etken olmuştur. Ayrıca Şanlıurfa’nın bütün ilçeleri arasından Siverek’in arıcılık faaliyetlerinde ön plana çıkmasının sebepleri araştırılmıştır. Bu çalışmada Siverek’deki arıcılığın gelişme sebepleri incelenirken aynı zamanda gelecekte arıcılık faaliyetleri açısından Siverek’in daha iyi bir seviyeye yükseltimesi amaçlanmaktadır. Yine coğrafi anlamda arıcılıkla ilgili çalışmaların kısıtlı olması sebebiyle, bu çalışmayla coğrafi literatüre arıcılıkla ilgili katkı sağlanması hedeflenmektedir. Siverek’te arıcılık faaliyetlerinin gelişiminde kovan sayılarının ve elde edilen ürünlerin artmasında sadece devlet politikalarının etkisi değil, modern arıcılığında etkisi büyük olmuştur. Bunların başında doğru arı ırkının seçilmesi gelir. Siverek ilçesinde ise bu bölgenin şartlarına uyum sağlamış Anadolu arısı ile yüksek sıcaklıklara dayanıklı olan Suriye arısı bulunmaktadır. Fakat son zamanlarda Kafkas arı ırkına yoğun bir talep söz konusudur. Siverek ilçesinde arı kovanları dengesiz bir şekilde dağılmıştır. Özellikle kuzey kesimdeki köylerde yoğunluk kazanan arı kovanları güneyde daha seyrek hatta bazı alanlarda hiç bulunmamaktadır. Bunun temel nedeni kuzeyde Güneydoğu Toros dağlarının varlığı ve bu sebepten dolayı yağışın fazla olmasıdır. Yağış fazlalığına bağlı olarak kuzeyde bitki örtüsü çeşitliliği de artmıştır. Mera alanlarında yapılan arıcılık faaliyeti insan beslenmesi açısından değerli bir besin kaynağı olan bal üretimi, nektar, arı sütü, polen v.s elde edilmesi açısından önem arz eder. Siverek ilçesinin kuzey bölgesi genellikle mera alanları olup bitki örtüsü ve bitki örtüsü çeşitliliği bakımdan arıcılık faaliyetleri için oldukça önemlidir. Arıların varlığı doğrudan ve dolaylı olarak bitkilere bağlı olup, aralarında zamanla güçlü ortak bağlar kurulmuştur. Genellikle bu ortaklık karşılıklı fayda ilişkisine dayanır. Bu ilişkiye verilecek en güzel örneklerden birisi; bal arısı ile bitki çiçekleri arasındaki ilişkidir Çiçeklerin tozlaşmak için arılara, arılarında beslenmesi için çiçeklere ihtiyacı vardır. Başk</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kadına Şiddetin Arka Planı: Atasözleri ve Deyimlerimiz</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18487</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18487</guid>
      <author>Nuh AŞAN, Tarkan DEMİR</author>
      <description>Atasözleri ve deyimlerin bir toplumun sosyo-kültürel yapısı, tarihi ve yaşam biçimi hakkında bilgi sahibi olmamıza yardımcı olduğu bilinmektedir. Kişilerin değer yargılarının oluşumunda atasözleri ve deyimlerin büyük bir önemi olduğu düşünülmektedir. Çünkü kullanılan dil ve söylem biçiminin uzun zaman diliminde belli bir kültürün oluşmasına zemin hazırlaması ve aile aracılığıyla da gelecek kuşaklara aktarılması bilinen bir gerçekliktir. Bu çalışma kapsamında modernitenin insanı meta fetişizmi olarak gördüğü ve feministlerin eleştirdiği mal/meta konumuna indirgediği, bazı atasözleri ve deyimlerin ise kadını ötekileştirdiği görülmüştür. Bu amaçla Türk Dil Kurumunun resmi web sitesinde bulunan ve içinde kadın, kız, gelin, avrat, dilber… Vs. geçen atasözleri ve deyimlerin genel bir taraması yapılmıştır. Bu tarama sonucunda erkek egemen toplum anlayışı çerçevesinde kadına yönelik şu betimlemeler göze çarpmıştır; Kız ve erkek evlatları arasında kadına yönelik negatif ayrım, fiziksel ve aidiyet özellikleri bakımından ötekileştirme, erkeğe nispetle eksiklik, eş seçiminde fikrinin alınmaması, çifte standart, önyargı ile ilgili durum, hayvanlarla birlikte anılmalar, ahlaksal kavramlarla ifade edilmeleri, doğacak bebeğin erkek olarak istenilmesi… Vb. Bu makalenin amacı, hemen her gün medyada gördüğümüz, okuduğumuz Türkiye’de kadına yönelik şiddet haberlerinin perde arkasında, dilden dile aktarılarak bugüne gelen atasözleri ve deyimlerin var olup olmadığını araştırmak ve kamuoyunun dikkatini buna çekmektir. Kuşaktan kuşağa aktırılarak günümüze ulaşan bu tarz atasözleri ve deyimlerin kadına yönelik şiddette etkili olduğu düşünülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tokat Mahmut Paşa Camii Kalem İşi Bezemeleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18493</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18493</guid>
      <author>Erkan ATAK</author>
      <description>Türklerin Anadolu’ya girmelerinden kısa bir süre sonra Danişmendliler’in eline geçen Tokat Anadolu’da Türk kültürünü ve mimarisini en iyi yansıtan kentlerden birisidir. Şehir merkezinde ve çevresinde farklı türden birçok yapıyla karşılaşmak mümkündür. Bu yapılar arasında camiler önemli bir yere sahiptir. Özellikle Osmanlılar döneminde inşa edilen camilerin önemli bir bölümünü ahşap tavanlı camiler oluşturur. Gerek Tokat merkezde gerekse ilçelerinde karşılaştığımız ahşap tavanlı camilerin bir kısmında oldukça zengin kalem işi süslemeler bulunmaktadır. Tokat Ulu Camii (onrm.1678/79), Erbaa Akça (Fidiköy) Kasabası Silahtar Ömer Paşa Camii (17. yy son çeyreği), Genç Mehmed Paşa (Örtmeönü) Camii (17. yy. sonu), Zile Elbaşoğlu Camii (1801) ve Reşadiye Çarşı Camii kentteki ahşap tavanlı, kalem işi süslemeli camilerden bazılarıdır. Söz konusu yapılar araştırmacılar tarafından incelenip bilim dünyasına tanıtılmıştır. Bu çalışmada ele alınan Mahmut Paşa Camii yukarıda isimlerini saydığımız camiler gibi ahşap tavanlı ve zengin kalem işi süslemeli bir örnektedir. 17. Yüzyılın sonlarında inşa edilen yapının tavanında, kadınlar mahfilinde ve minberinde oldukça dikkate değer kalem işi süslemeler bulunmaktadır. Ancak caminin kadınlar mahfili, minberi ve tavan pervazındaki süslemeler 2005 yılına kadar boya altında kaldığından araştırmacılar tarafından fark edilmemiştir. 2005 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen restorasyonda söz konusu bölümlerdeki boyalar kaldırılmış ve alttaki zengin kalem işi süslemeler ortaya çıkarılmıştır. Bu makalede camideki kalem işi süslemeler bir bütün olarak ayrıntılı biçimde tekrar tanımlanmıştır. Süslemelerin Türk kalemişi süsleme sanatındaki yeri ve önemi diğer örneklerle karşılaştırılarak vurgulanmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rekonstrüksiyon Uygulamalarına Yönelik Kriterler; Ortaköy- Kuruçeşme Sahili Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18450</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18450</guid>
      <author>Özlem ATALAN</author>
      <description>Boğaziçi ve yalıları korunması gereken, mimarisi ve doğal güzelliği ile tarihi mirası olarak değerlendirilebilir. Boğaziçi yalı mimarisi sadece İstanbul Boğazı’na özgü bir mimaridir. 19. yüzyılın ikinci yarısından kalan fotoğraf albümlerinde yer alan büyük yalıların, bugün yapılan kıyı konutlarıyla hemen hemen hiçbir yaşama ve biçim ilişkisi kalmamıştır. Ortaköy Kuruçeşme kıyı yerleşiminde geleneksel yalılar, kıyı şeridi içindeki konumları, arka plandaki köşkleri ve koruları ile Boğaziçi siluetini oluşturmaktaydılar. Ortaköy Kuruçeşme’de 20. yüzyıldan sonra bu yalıların yok olduğu ve yerlerini kömür depolarının, fabrika ve liman tesislerinin aldığı görülür. Günümüzde bu bölgede geleneksel yalıların mevcut yasalar çerçevesinde rekonstrüksiyon uygulamaları yapılmaktadır. Ancak bu yalıların rekonstrüksiyonunu gerektirecek önemli kriterlerin belirlenmesi gerekmektedir. Bu makalede Ortaköy Kuruçeşme kıyı yerleşiminin yakın tarihsel geçmişi ile bağlantılı olarak önemi vurgulanacaktır. Ayrıca günümüzdeki rekonstrüksiyon uygulamalarına kuramsal yaklaşımlar desteğinde bu yalıların rekonstrüksiyonunu gerektirecek önemli kriterlerin belirlenmesi tartışılacaktır. Bu kuramlar çerçevesinde, çalışma alanında rekonstrüksiyonu yapılabilecek düzeydeki yapılar “mimarlık ve/veya sanat tarihi açısından önemli olması, tarihsel olaylarla veya kişilerle ilişkili olması, hanedana veya merkezi yönetime ait olması, yeterli ön cephe, yan cephe ve iç fotoğraflara sahip olması, gravür-resim vb. gibi belgelerde yer alması, ölçülü kroki, plan ve eski harita gibi belgelere sahip olması, hava fotoğraflarında görünmesi, literatürde yer alan rölöve ve restitüsyon projelerinin olması ve güncel konumunun rekonstrüksiyona uygunluğu” açılarından değerlendirilmiştir. Ayrıca çalışma alanında yer alan yapı ve parsellere kullanım önerileri getirilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Abdullah b. Mesud’un Hayatında Kur’an’ın Yeri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18568</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18568</guid>
      <author>Gökhan ATMACA</author>
      <description>Hz. Peygamber’in Müslüman çağdaşları olarak tanımlayabileceğimiz sahabe nesli, Kur’an’ın ilk muhatabı olmaları itibariyle diğer İslami disiplinlerde olduğu gibi Tefsir ilmi bağlamında da oldukça önemsenen bir konumdadır. Özellikle Kur’an bilgisi üst düzey olan sahabiler bu konuda ayrı bir yere sahiptirler. Bu bağlamda sayabileceğim sahabeden biri Abdullah b.Mesud’dur. Çünkü o, İslam’ın ilk yıllarında Müslüman olan, nüzûl coğrafyasında yaşayan ve Hz. Peygamber’e yakın olan sahâbeden biridir. Hz. Peygamber’e yakın olması, hem onun (s.a.s.) eğitiminden geçmesi bakımından hem de nâzil olan ayetlere bizzat şahitlik etmesi yönüyle önemlidir. Ayrıca o diğer sahabe gibi nüzûl dönemi Arapça’sını bilmektedir. Bunların yanı sıra ömrü boyunca Kur’an bilgisini geliştirmeye yönelik çaba sarf ettiği bilinmektedir. Bu bağlamda o, Kur’an’ı doğru anlama bakımından kazanımlar elde etmiştir. İbn Mesud’un sadece ayetlerin diline veya nüzûl bilgisine değil, Kur’an’ın içeriğine dair geniş bir bilgi birikimine sahip olduğu görülmektedir. Bu yönüyle de onun ismi kaynaklarda Kur’an tefsiriyle meşgul olan ilk on sahabe arasında geçmektedir. Kur’an’ı çokça okumayı adet edindiği ve günlük hayatta karşılaştığı meselelere içtihat yoluyla ve ayetlerden örnekler vererek çözüm aradığı tespit edilmiştir. Bu yönüyle o, Kur’an’ı dinin ana kaynağı görmüş ve onu hayatına tam manasıyla katmıştır. Bu çalışma onun Kur’an ile münasebetinin bir nebze de olsa tespiti amacıyla kaleme alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Koruma-Yenileme Odaklı Bir Yaklaşım Çerçevesinde Kayseri “Germir” Yerleşiminin Bugünü Ve Geleceği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18376</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18376</guid>
      <author>Asım Mustafa AYTEN</author>
      <description>Kültürel Mimari miras kavramı Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi tarafından kentsel koruma literatürüne son zamanlarda girmiş bir kavramdır. Sürdürülebilirlik ilkesi gereği kültür varlıkları ile sit alanlarının korunmasını ve gelecek nesillere eksiksiz bir biçimde aktarılmasını içermektedir. Özellikle, kentsel koruma yolu ile koruma kültürü ve bilincinin toplumlara kazandırılması amaçlanmaktadır. Mimari mirasın korunması kentsel belleğin sürdürülmesi açısından da önem göstermektedir. Avrupa’da korumaya ilişkin mevzuat çok eski olmasına rağmen, ülkemizde oldukça yenidir. Özellikle, Koruma altına alınan bölgelerde, koruma ilkeleri ile ölçütlerine uygun uygulamalar yapılmaktadır. Buna dair olarak da başta 1964 yılında kabul edilen Venedik tüzüğü olmak üzere çok sayıda uluslararası anlaşmanın hükümleri geçerlidir. Bu hükümler iç hukuk sistemini de etkilemektedir. Cumhuriyet dönemi ile birlikte, korumacılık farklı bir alana taşınmaya başlamıştır. Müzeciliğin Osman Hamdi bey tarafından Osmanlı döneminde başlatılmasının ardından, kentsel ölçekte hangi tarihi döneme ait olup olmaksızın tüm tarihi ve kültür varlıklarını korumayı esas alan bir yaklaşım önemli hale gelmiştir. Bunda,1951 yılında Gayrimenkul Eski Eserler Anıtlar Kurulunun kurulması da temel etkenlerden biri olmuştur. Ancak, 1980 yılından sonra bu yapılanma ortadan kaldırılarak yerine yeni bir örgütlenmeye geçiş yapılmıştır. Koruma Amaçlı İmar Planlama çalışmaları ise ülkemizde 2863 ve 3386 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma yasalarında belirtilen hükümler uyarınca Kültür ve Turizm Bakanlığı, eski adı ile İller Bankası şimdiki adı ile İl Bank, Valilikler ve Belediyelerce gerçekleştirilmektedir. Çoğunlukla bakanlık ve iller bankasınca yapılan veya yaptırılan koruma amaçlı imar planları analiz, sentez çalışmaları ile planların çeşitli ölçeklerde elde edilmesi ve uygulanması aşamalarını kapsamaktadır. 2863 sayılı yasa uyarınca tespit, tescil ve belgeleme çalışmaları bakanlık ve koruma kurullarınca yapılmaktadır. Planların fonksiyonel değişiklikler yolu ile yoğunluklar değişmeden yapılabilmesinin araçları üzerinde durmak gerekir. Genellikle, plan yapımı öncesinde sit alanlarındaki yapılar üzerinde imar hakları kısıtlanmaktadır. Diğer taraftan, istenilen hedefler bir türlü sağlanamamakta, planların performansları ise düşük olmaktadır. Bu da kamu kaynaklarının boşa gitmesine neden olmaktadır. Üstelik pek çok belediye planların uygulanması konusunda pasif kalmaktadır. Örneğin, bu duruma bölgede yaşayan halkın tescile ve sit kavramına tepkili olmaları da eklenebilir. Türkiye’deki en önemli sorun ise planlardan çok planların hangi araçlarla, finansman ve örgütlenme modelleri ile uygulanacağı üzerinedir. Projelendirme, Programlama, Politika oluşturma ve Parasal kaynak bulmak da ayrıca uygulamayı başarılı kılan diğer etmenlerdir. Bu holistik yaklaşım içinde koruma altına alınan bu gibi bölgeleri pasif koruma yerine aktif bir koruma içinde ele alarak korumak esas olmak durumundadır. Artık, tek yapı ölçeğindeki koruma anlayışından tüm kentin ve bölgenin tarihi ve kültürel varlıklarının korunmasına dayalı olarak koruma amaçlı imar planlarının yapılması zorunlu kılınmıştır. Yerel yönetimler ya da yerel yönetimlerin yetki vermek sureti ile Kültür bakanlığınca koruma amaçlı imar planı yapılmaktadır. Ülkemizde çok sayıda kentsel, tarihi, arkeolojik ve doğal sit alanı mevcuttur. Sit alanları içerisinde ise mevcut yapı stokunun; geleneksel sivil mimarlık yapıları ile anıtsal yapıların (cami, kervansaray, hamam, medrese, kümbet gibi) bir bütün halinde korunmaya çalışılmaktadır. Özellikle, Uluslararası örgütlerce Avrupa Birliği, UNESCO, gibi kamusal fonlar ve teknik yardımlar yolu ile destekleri bulunmaktadır. Ülkemizdeki pek çok yerleşim dünya kültürel mimari miras listesine alınmıştır. Bunlar arasında, Safranbolu, Divriği Ulu Camii ve Darüşifası, Hattuşaş, İstanbul tarihi yarımada, Eminönü , Nemrut dağı, Xanthos-Letoon, Truva antik kenti, Edirne Selimiye cami ve kül</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Madde Bağımlılığı Konulu Kamu Spotlarının Lise Öğrencilerince Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18453</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18453</guid>
      <author>Süleyman BALCI, Hakan GÜLVEREN , Melek BALCI</author>
      <description>Bağımlılık yapan madde çeşitlerinin giderek artması ve ulaşım imkânlarının çok kolay hale gelmesinden dolayı bağımlılıkla mücadele, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de önemsenen bir konu haline gelmiştir. Madde bağımlılığının bireyler üzerinde ruhsal, biyolojik ve fiziksel etkileri olduğu gibi toplum üzerinde de derin kaygılara sebep olduğu bilinmektedir. Çok çeşitli argümanlarla gerçekleştirilen bağımlılıkla mücadele yöntemlerinden biri de kamu spotlarıdır. Bu çalışmanın amacı lise öğrencilerinin madde bağımlılığı konulu kamu spotlarına yönelik görüşlerini farkındalık, etkililik ve öneri bakımından değerlendirebilmektir. Araştırma Uşak ilinde yürütülmüş olup, Uşak Anadolu Lisesinde eğitim gören 356 öğrenci çalışmanın örneklemi olarak belirlenmiştir. Çalışmanın verileri araştırmacı tarafından geliştirilen ölçek ve yarı yapılandırılmış görüşme formu ile elde edilmiştir. Geliştirilen ölçek “farkındalık” boyutu 9 soru, “etkililik” boyutu 16 soru ve “öneri ve değerlendirme” boyutu 9 soru olmak üzere toplam 34 maddeden oluşmaktadır. Ölçeğin Kaiser-Meyer-Olkin değeri .81, Bartlett testi anlamlılık değeri .00 ve Cronbach-alpha iç tutarlılık katsayısının ise .91 olduğu bulunmuştur. Ölçekten elde edilen veriler t-testi, ortalamalar ve ANOVA teknikleri ile çözümlenirken, yarı yapılandırılmış görüşmelerden elde edilen veriler ise betimsel analiz tekniğiyle çözümlenmiştir. Çalışma sonucunda öğrencilerin, farkındalık ve etkililik boyutunda “kararsız” düzeyde iken, “öneri boyutunda “katılıyorum” düzeyinde oldukları; cinsiyet, sınıf, alan, yaş, sivil toplum kuruluşlarına üyelik ve düzenli spor yapıp/yapmama değişkenlerine göre ise gruplar arasında belirgin bir farklılık olmadığı tespit edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Coğrafi Etmenler Ve Termal Turizm Potansiyeli Açısından Çermik (Diyarbakır) Kaplıcalarının Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18518</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18518</guid>
      <author>Zafer BAŞKAYA</author>
      <description>Tektonik bakımdan hareketli, aktif bir deprem kuşağı üzerinde yer alan ve jeotermal kaynaklar bakımından zengin olan Türkiye’de, önemli termal turizm potansiyeli olan Termal Turizm merkezlerinden biri de Diyarbakır Çermik Kaplıcaları (Melike Belkıs Kaplıcaları) dır. 51 °C su sıcaklığına sahip olan kaplıcalar, çevresindeki yakın illerden yoğun bir turist akınına uğramaktadır. Bu araştırmada Diyarbakır ilinin Çermik İlçe Merkezinde bulunan Çermik Kaplıcaları’nın oluşunda etkili olan fizik faktörler incelenerek, termal turizm potansiyelinin belirlenmesi açısından fiziksel, sosyo-kültürel ve mevcut rekreasyonel yapısının analizi yapılmış ve turistlerin termal turizm ile ilgili düşünceleri değerlendirilmiştir. Araştırmanın örneklemini Çermik Kaplıcaları’ndan faydalanan ve kaplıcalar çevresindeki otel ve pansiyon niteliğindeki konaklama tesislerinde kalan 151 turist oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak katılımcıların termal turizm ve Çermik Kaplıcaları’nı tercih etmelerine ilişkin görüşlerini, eğilim ve gereksinimlerini tespit etmek amacıyla 15 soruluk bir anket uygulanmıştır. Anket sonuçları değerlendirilip dikkate alınarak Çermik kaplıcaları ve çevresine yönelik olarak rekreasyonel ve turistik fiziksel planlama önerileri getirilmiştir. Çermik kaplıcaları zengin bir termal su potansiyelidir. Fakat modern tesislere sahip değildir. Bundan dolayı buradaki kaplıca turizmini canlandırmak ve ilçe ekonomisine daha fazla katkı sağlamak amacıyla mevcut tesisler yenilenmeli; hatta yeni yapılacak yatırımlar termal otel, termal havuzlar, hamam, sauna, kür ve sağlık merkezleri gibi ihtiyaçlara tam olarak cevap verecek nitelikte entegre tesisler şeklinde tasarlanmalıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı İmparatorluğu’nda Siyasal Düşüncenin Temel Unsurları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18576</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18576</guid>
      <author>Hamit Emrah BERİŞ</author>
      <description>Tarih boyunca tüm devletler, kendi tarihsel gerçeklerine uygun olarak belirli siyasal kurum ve mekanizmalar oluşturmuşlardır. Bu anlamda, hiçbir devletin yönetim modeli bir diğerine tam olarak benzemez. Diğer taraftan, belirli bir devletin tarih sahnesinde kalıcı olabilmesi, sahip olduğu kurumsallaşma kapasitesi ile yakından ilişkilidir. Yaklaşık 600 yüzyıl hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun, varlığının ve gücünün uzun dönemler sürmesinde kurumsallaşmış bir yapıya sahip olmasının önemli bir etkisi vardır. Osmanlı’da yönetim anlayışı, temelde İslam dininin inanç esasları üzerine oturur. Bunun yanında, İslamiyet öncesi Türk toplumlarının yönetim anlayışları da Osmanlı’yı önemli ölçüde etkilemiştir. Türk devlet anlayışında siyasal iktidarın sahibi ve kullanıcısı kağanın hükmetme yetkisini doğrudan Tanrı’dan aldığı kabul edilir. Bunun yanında Türk devlet geleneğinde hükümdar geçmişten gelen kurallar anlamında “töre” ile sınırlıdır. İslam dininin kapsamlı bir devlet teorisine sahip olup olmaması ise oldukça tartışmalıdır. Kur’an’da devlet yönetimine ilişkin yalnızca genel esaslar bulunduğu için bu konudaki genel yaklaşım din adamlarının ve felsefecilerin yaklaşımlarından çıkarsanmıştır. Osmanlı yönetim anlayışı, İslam’ın siyaset ve devlet yönetimine ilişkin genel yaklaşımı ile eski Türk devletlerinde hâkim olan yönetim ilkelerinin bileşkesi durumundadır. Bu bağlamda, Osmanlı’nın uzun yıllar boyunca kalıcı olabilmesini güçlü bir devlet yönetimi anlayışı oluşturmasına borçlu olduğu söylenebilir. Söz konusu yönetim anlayışında, İslam’ın kuralları kadar, eski Türk hukukundan kaynaklanan, padişahın yasal düzenleme yapabilme yetkisine sahip olmasının büyük etkisi vardır. Bu bağlamda, Osmanlı, kendisinden önceki tüm Müslüman Türk devletlerini aşan, özgün bir yönetim modeli oluşturmayı başarmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kur’an’da Sosyal İşlev Açısından Zekât</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18544</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18544</guid>
      <author>Halit BOZ</author>
      <description>Bu çalışmada, Kur’an’da; varlık âleminde canlılar arasında sosyal yaşamın sükûneti ve devamlılığının sağlanması için malî ibadet olarak konulan ve insanın malî sorumluluklarını ifade eden ve İslam’ın temel şartlarından zekâtın semantik alanı incelenecektir. Yine İslam’dan önce bu kavramın temel anlam alanı ve Kur’an’da kazandığı izafî kavramsal çerçevesi üzerinde durulacaktır. Ayrıca çağımızda fakirlik probleminin nerdeyse bütün ülkelerin sorunu olduğu bilinmektedir. Dünya genelinde bütün çabalara rağmen bu sorun azalmamakta aksine gün geçtikçe daha da çoğalmaktadır. Sonuçta bu durum, insanlığı endişeye sevk etmekte ve yeni arayışlara yöneltmektedir. Bu arayışlar içerisinde bu makalede sunulan, insanlığa ve dünyaya hâkim olan küresel güçlere, yukarıda kısaca değinilen sorunların çözümünde zekâtın bir iksir olduğunun ispatına yönelik bir değerlendirme yapılacaktır. Yapılacak değerlendirme neticesinde, Yüce Allah tarafından zenginler üzerine mali bir sorumluluk olarak konulan zekâtın amacı, Etnik, dini ve siyasi farklılıkları mutlaklaştıran modern çağın ayrıştırıcı ruhuna ve içinde yaşadığımız dünyayı derin insani krizlere sevk eden sistemlere karşılık, muhtaç insanların yaşadığı toplumlarda ömürleri boyunca gerek kendisinin gerekse sorumlu olduğu aile fertlerinin ihtiyaç duydukları bütün gereksinimlerinin karşılanmasını sağlamaktır. Böylesi önemli bir sosyal işlevi olan zekâtın, kuşkusuz belli kaide ve sistematik alt yapısı vardır. Keza zekât, bütün detaylarıyla açıklanmış ve İslam’ın birçok mali mevzuları içerisinde tek başına uygulanması halinde dahi toplumların kronikleşmiş mali problemlerini çözebileceğine dair tespitler, bu makalede yer almaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Aktüeryal Değerleme Yöntemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18381</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18381</guid>
      <author>Ayşe Nur BUYRUK AKBABA</author>
      <description>Aktüeryal değerleme yöntemi, işten ayrılma durumunda çalışanlara sağlanan fayda ve yükümlülüğün bilanço tarihinden sonra ödenmesi halinde yapılan iskontodur. Aktüeryal değerleme yöntemi ile ilgili bilgilere; (19) Numaralı Çalışanlara Sağlanan Faydalar standardında yer verilmiştir. Çalışanlara sağlanan faydalar, çalışanların hizmetleri karşılığında işletme tarafından sağlanan her türlü faydadır. Kısa vadeli faydalar, işten ayrılma sonrası sağlanan faydalar, uzun vadeli faydalar ve işten çıkarma tazminatları şeklinde sınıflandırılmaktadır. Aktüeryal değerleme yöntemi konusu ile ilgili Uluslararası Muhasebe Standartları Kurulu ile Kamu Gözetimi Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu tarafından değişiklik yapılmıştır. Aktüeryal kayıp ve kazanç tutarı gerçekleştiği anda özkaynaklarda muhasebeleştirilmesi gerektiği yapılan değişiklikler arasındadır. Kayıp veya kazancın gelir tablosuna aktarılmadan koridor metodunu kullanarak ertelenememesi, özkaynaklara aktarılan kayıp ve kazançlar ilerleyen dönemlerde gelir tablosuna devredilememesi konusunda açıklamalara yer verilmiştir. Aktüeryal kayıp ve kazanç aktüeryal varsayımlarla gerçekleşen arasındaki farklar ve bu varsayımlardaki değişikliklerden kaynaklanan kısımdan oluşmaktadır. Bu değişikliklere; demografik varsayımlardan kaynaklanan kayıp ve kazanç, makro ekonomik varsayımlardan kaynaklanan kayıp ve kazanç, popülâsyon değişikliği ve işten ayrılma varsayımlarından kaynaklanan kayıp ve kazançları örnek olarak verebiliriz. Konuya yönelik hem Uluslararası Muhasebe Standartlarında hem de Türkiye Muhasebe Standartlarında benzer çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmanın hazırlanmasındaki amaç; aktüeryal değerleme yönteminin (19) Numaralı Çalışanlara Sağlanan Faydalar Standardına göre değerlemesinin ve muhasebeleştirilmesinin nasıl olduğuna yönelik bilgi vermektir. Aktüeryal değerleme yöntemi konusuna Uluslararası ve Türkiye Muhasebe Standartlarına göre açıklamalar yapılarak örneklerle anlatılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kurumsal İletişim Bağlamında Türkiye’deki Devlet Üniversitelerinin Web Sayfaları Üzerine Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18471</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18471</guid>
      <author>Serhat ÇOBAN, Suphi TÜFEKÇİ</author>
      <description>Yeni iletişim teknolojilerinin gündelik yaşam içinde kullanımı gittikçe artmakta olup bu teknolojilerin en önemli araçlarından birisini internet oluşturur. İnternet kullanımın yaygınlaştığı günümüzde kendilerini hedef kitlelerine tanıtmaya çabalayan kurumlar gibi üniversiteler de web sayfalarıyla kendini ifade etme, geniş kitlelere ulaşabilme, farklı yönlerini sergileme çabası içine girmektedir. Üniversiteler böylece web sayfaları aracılığıyla kurumsal kimliklerini yansıtma, bilinirlik ve tercih edilebilirlik düzeyini artırma imkânına kavuşmaktadır. Eskiden, insanlar kurumları tanımak için kurumları ziyaret etmek ve çalışanlarla yüz yüze görüşmek durumundayken şimdilerde ise yeni iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle beraber evlerinden çıkmadan kurumların web sayfaları aracılığı ile sayısız bilgiye ulaşabilmektedirler. Bu çalışma, Türkiye’deki devlet üniversitelerinin bir kurumsal iletişim aracı olarak web sayfalarında hangi özellikleri ya da araçları kullandıklarına yönelik bir değerlendirme yapmayı amaçlamaktadır. Bu amaçla Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı’nın web sitesinde yer alan 104 devlet üniversitesinin web sayfaları kurumsal iletişim araçlarına yer verme oranlarını ölçmek üzere incelenmiştir. Genel bilgiler, kurumsal kimlik öğeleri, sosyal medya, kurum yayınları, medya ile ilişkiler, iletişim araçları kategorilerinde incelenen web siteleri içerik analizine tabii tutularak Türkiye’deki devlet üniversitelerinin web sitelerinde kurumsal iletişim araçlarının ne ölçüde kullanıldığı saptanılmaya çalışılmıştır. Araştırma sonucunda Türkiye’deki devlet üniversitelerinin kurumsal iletişim öğelerini web sayfalarında büyük ölçüde barındırdığı tespit edilmiştir. Bu sonuçlar, üniversitelerin, web sayfalarını ziyaret edenlere kurumsal iletişim açısından yeteri ölçüde araç sunduğunu göstermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gökçeada Türk Kültür Varlıkları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18386</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18386</guid>
      <author>Mesut DÜNDAR</author>
      <description>Çanakkale Boğazı’nın Ege Denizi’ne açıldığı stratejik bir noktada yer alan Gökçeada, doğal limanları ve elverişli iklimiyle antik çağlardan beri çeşitli yerleşimleri sahne olmuştur. Son olarak 1470 yılında Osmanlı topraklarına katılan adada daha çok Rum yerleşimi söz konusudur. Osmanlı dönemindeki yeni yerleşimlerle birlikte meydana gelen artışa rağmen nüfusun etnik yapısında fazla bir değişiklik olmadığı, ancak İmparatorluğun son dönemlerinde Türk nüfusunun artmaya başladığı görülür. Genelde bir Rum yerleşimi olduğu kabul edilen adanın yaklaşık 550 yıl Osmanlı idaresinde kaldığı göz ardı edilmemelidir. Hâkim oldukları her yerde az veya çok çeşitli eserler ortaya koyan Türklerin Gökçeada’da benzer bir tutum sergilemeleri olağandır. Ne var ki, adadaki Türk eserlerine dair bu güne kadar yapılmış kapsamlı bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, adadaki Türk kültür varlıklarının tespit edilerek belgelenmesi ve bunların tanıtılmasının yanında, ada üzerine yapılan araştırmalardaki bir literatür boşluğunun da doldurulması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda öncelikli olarak gerekli arşiv ve yüzey araştırmaları yapılmış, elde edilen veriler sonucunda tespit edilen eserler belirli bir metodolijik düzen içersinde ele alınarak çalışma tamamlanmıştır. Yapılan araştırmalar sonucunda Gökçeada’da sadece bir cami ile birlikte üç çamaşırhane ve üç de mezar taşı tespit edilebilmiştir. Bazı cumbalı ahşap evlerde bunlara eklenir. Bunların dışında arşiv kayıtlarında geçen ancak bugün mevcut olmayan bir hükümet konağının varlığı bilinmektedir. İlçe merkezinde yer alan söz konusu eserlerin hepsi geç döneme aittirler ve fazla bir estetik değer taşımazlar. Oldukça uzun sayılabilecek bir süre Osmanlı egemenliğinde kalan adadaki Türk kültür varlığının azlığı, adaya gereken önemin verilmediği veya bazı eserlerin bir şekilde yok edildiği şeklinde açıklanabilirse de bu mevcut durumu değiştirmemektedir. Bununla birlikte, her ne kadar sayıları az olsa da, adada bir Türk kültürünün varlığının göstermesi bakımından önemlidirler. Bu nedenle, toplumların tapu senetleri niteliğindeki bu kültür varlıklarının korunarak gelecek kuşaklara aktarılması büyük önem arz etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yaşam Kültürü Olarak Kır Konutu Çevresi: Artvin Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18606</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18606</guid>
      <author>Zehra EMİNAĞAOĞLU</author>
      <description>Kırsal yerleşmeler yaşayanlarının ihtiyaçlarına yanıt veren, doğal çevre ile uyumlu, kültürel değerleri önemseyen yerleşmelerdir. Doğal kaynakları, tarımsal faaliyetleri, rekreasyon etkinlikleri, sosyal-kültürel yapısı, konutu ve diğer birimleri ile bir bütün olarak, tarihi süreç içerisinde, mimari kültürümüzün oluşumunda önemlidir. Günümüzde farklı koşullar altında değişim geçiren bu yerleşmelerin belgelenmesi ve sürdürülebilirliğinin sağlanması yönünde katkılar sunabilecek kırsal mimari ilkelerinin, neden-sonuç ilişkileri ile ortaya konulması gerekmektedir. Artvin, bulunduğu konum ile Doğu Karadeniz ve Kuzey Doğu Anadolu Bölgesi arasında fiziksel ve kültürel açıdan geçiş bölgesi olmuş; yöre halkı, doğal çevre ve kültürel zenginliklerini kırsal mimari geleneğine yansıtarak, yöreye özgü bir yapı çeşitliliği oluşturulmuştur. Bu özgün kır mimarisi bölgedeki yeni yatırımlar (baraj, hes yapımı, yeni yapılaşmalar) gibi gelişmeler sonucunda zarar görmekte ve yok olmaktadır. Konut çevresine ait yerel verilerin, yaşam kültürünü yansıtan mesajların anlaşılması ve günümüzde değerlendirilmesi amacı ile söz konusu bölge araştırma alanı olarak seçilmiştir. Çalışma kapsamında yerel verilerin konut çevresindeki yapılar ve alan kullanımı açısından değerlendirilmesi irdelenmiştir. Araştırmaya ait materyaller alanda yapılan tespitlerle elde edilmiştir. Çalışmada yaşam kültürünü yansıtan, konut çevresindeki yapılara ilişkin malzeme ve strüktür, kullanım, konum bilgileri verilerek; konut çevresindeki konumları, konuta mesafeleri, alt mekan oluşumları, dizimsel ilişkileri iki boyutlu ve üç boyutlu grafiksel analizlerle karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bölgedeki yaşam kültürünü yansıtan mimari yapının tespiti ve gerekliliklerin ortaya konulması, kaynak oluşturmak açısından önemlidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çeviri Hizmetleri Etik Kodlar Metinlerinde "Sürdürülebilirlik"</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18372</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18372</guid>
      <author>Oktay ESER</author>
      <description>Çeviri, gerek yazılı gerekse sözlü olsun tarih boyunca insanlar arası iletişimde önemli bir rol oynamıştır. Toplumda ürünler çok çeşitli biçimlerde tüketicilere sunulmaktadır. Çeviri işletmeleri ise bu ürünler içinde hizmet olarak yer almaktadır. İşletmeler, hizmet sundukları tüketicilerden çalışanlarına ve genelde ise topluma olmak üzere paydaşlarına karşı sorumludurlar. Yaptıkları işin merkezine müşterileri koymak durumundadırlar. Aksi halde başarısız olabilirler. Bir değer yaratarak müşterileri ile ileriye dönük ilişkiler geliştirmeli ve onlardan değer görmelidirler. Sürdürülebilirlik, kavram olarak bugünün müşterilerinin ihtiyaçlarının ötesine geçmektedir. Çeviri işletmeleri, başarıları ve devamlılıklarıyla da yarının müşterilerini önemsediklerini göstermelidirler. Çeviri işletmeleri, tüm dünyadan tüketici pazarlarından kurumsal pazarlara küresel pazarlardan kamu pazarlarına kadar çok çeşitli pazarlara hizmet veren bir sektörde hizmet vermektedirler. Bu hizmetlerin sağlanmasında tüketicinin ve toplumun uzun vadeli beklentilerini göz ardı etmek, onlara karşı bu hizmetlerin sunulamaması anlamına gelmektedir. Çeviri hizmetleri, birey, kurum ve toplum boyutlarında sürdürülebilir olmalıdır. Bu yazının temel amacı, çeviri sektöründeki bulunan federasyonlar ve derneklerin geliştirdiği etik kodlar metinlerinde sürdürülebilirlik kavramını betimlemektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sinemada Kadın Emeği ve Dayanışması: Made In Dagenham</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18355</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18355</guid>
      <author>Neslihan GÖKER</author>
      <description>Kadının ev ve çalışma hayatını biçimlendiren en önemli öğe ataerkil toplum yapısıdır. Erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü bu yapı içerisinde kadın, cinsiyetinden dolayı evin içiyle sınırlı tutulurken, erkek kamusal alanda söz sahibidir. Kadınların çalışma hayatında yer alması, cinsiyete özgü işlerde çalıştırılmalarına ve ayrımcılığa maruz kalmalarına neden olmuştur. Çünkü kadının evdeki işlerden sorumlu bir cins olarak tanımlanması, çalışma yaşamındaki emeğinin değersizleşmesine ve erkekten daha aşağı bir statüde görülmesine yol açmıştır. Bu nedenle kadınlar 1960’lı yıllardan itibaren var olan egemen erkek üstünlüğünü oluşturan yapı içerisinde haklarını elde etmek için toplumsal hareketlere girişmişlerdir. İngiltere’de Ford fabrikasında çalışan 187 kadın işçinin 1968 yılında “eşit işe, eşit ücret” sloganıyla başlattığı direnişi konu edinen “Made in Dagenham” filmi 1960’lı yıllardaki kadın hareketini temsil edici niteliktedir. Filmin anlatısı içerisinde, bu yıllarda ortaya çıkan kadın hareketlerinin toplumsal, siyasal ve ekonomik yönlerine dair de önemli temsil biçimleri ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada kadının çalışma yaşamını örnekleyen filmin çözümlenmesinde göstergebilimsel yöntem uygulanmıştır. Göstergebilimsel çözümlemede anlatıyı inşa eden kesitlerin ele alındığı dizimsel çözümlemede film anlatısı 5 kesite ayrılmış, karakterlerin ve olay örgüsünün yaşadığı dönüşümler değerlendirilmiştir. Dizisel çözümleme aşamasında ise anlam üretiminde kullanılan karşıtlıklar tespit edilmiş ve yorumlanmıştır. Bu karşıtlıklar içerisinde ön plana çıkan en temel zıtlıklar toplumsal cinsiyet farklılığı olarak kadın/erkek ayrımı, kadınların mekânsal alanlarının eviçi/iş yaşamı olarak bölümlenmesidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye ve İstanbul’un Küresel Vizyonunun Oluşturulmasında ‘Sine-Turizm’in Önemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18494</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18494</guid>
      <author>Arif Can GÜNGÖR</author>
      <description>Turizm birçok farklı disiplini içerisinde barındıran bir alandır; ekonomi, finans, sosyoloji, coğrafya, mühendislik, pazarlama, iletişim vb. Özellikle günümüzde, gelişen görsel işitsel iletişim teknolojisinin kullanımı ve bunun yeni medya araçları üzerinden dünyanın her yerine çok kısa sürede ulaşması, sinema ve turizm alanlarını birbirine her zamankinden daha fazla işbirliğinde olmaya zorlamıştır.?Bu ilişkinin en önemli ortak ayağını ise kültür ve tanıtım olgusu meydana getirmektedir. Ülkelerin ve kentlerin imajının oluşturulmasında sinema turizm ilişkisi belirleyici bir etkiye sahip olurken filmler turistlerin gidecekleri yerler hakkında karar vermelerinde önemli bir unsura dönüşmüştür. Bu makalede kültürel, sosyolojik ve iletişimsel anlamda Alain Grenier’in tanımlamaları çerçevesinde ‘sine-turizm’ kavramının incelenmesi, televizüel yöntemlerin ve sinemanın Türkiye’ye özellikle İstanbul’un kent imajına yapacağı katkının ortaya konulması amaçlanmıştır. Sinemanın İstanbul’un ve Türkiye’nin imajına yapabileceği katkılar sinema turizmi ve/veya film turizmini oluşturan unsurlar çerçevesinde, turizm ve tanıtım stratejilerinin oluşturulmasında devletin ve sektörün çalışmaları göz önünde bulundurularak incelenmiştir. Sine-turizm’in Türkiye’deki iki boyutu, Türkiye ve İstanbul’a ilişkin imgelerin yaratılmasında televizyon dizilerinin ve sinema filmlerinin etkileri bazı örnek filmler, diziler ve projeler üzerinden ele alınmıştır. Türkiye’ye gelecek olan potansiyel turistlerin tercihlerinde ve yurt dışındaki yabancıların zihinlerindeki Türkiye ve İstanbul imajında sinemanın ne denli önemli rol oynadığı ortaya konmuştur. Özellikle son yıllarda televizyon dizilerinin yabancı ülkelere pazarlanması Türkiye’nin olumlu tanıtımına hizmet etmiş, Türk tarihine ve çeşitli mekanlara merakı arttırmıştır. Aynı şeyi sinema için söylemek mümkün olmamakla birlikte yapılan çalışmalar umut verici görünmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Uşak’taki Tarihi Evlerde Giriş Düzenlemeleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18531</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18531</guid>
      <author>Elif GÜRSOY</author>
      <description>Geçmişten günümüze kent kimliğinin şekillenmesinde mimari yapılar önemli yer tutmaktadır ve mimarlık tarihi içerisinde konutlar, tasarımı ve malzemesi ile bulunduğu coğrafyayı en iyi şekilde yansıtan önemli sivil mimarlık ürünleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Tek katlı, çift katlı ya da daha kompleks olarak tasarlanmış geleneksel konutlarda cumba, çıkma, saçak, pencere gibi cepheyi hareketlendiren öğelerin yanında, giriş düzenlemeleri de oldukça önemlidir. Cephe ile aynı düzlemde tasarlanmış girişler, cepheden içe çekilmiş girişler ve cepheden dışa taşan girişler şeklinde üç gruba ayrılarak incelenebilen giriş uygulamaları, yapının özellikle sokağa bakan cephesini hareketlendirmektedir. Bu nedenle kentin tarihi kimliğinin belirlenmesinde ve aktarımında, geleneksel konut cephelerinin önemli bölümleri halindeki giriş uygulamaları önem arz etmektedir. Çalışma dahilinde, Uşak İli Merkez İlçede Aybey Mahallesi, Bozkurt Mahallesi, Işık Mahallesi, İslice Mahallesi, Karaağaç Mahallesi, Kemalöz Mahallesi, Köme Mahallesi, Özdemir Mahallesi ve Ünalan Mahallesi’nde inceleme kapsamına alınan eserlerde özellikle yapıların ana giriş düzenlemeleri konu edilmiştir***. Eve doğrudan girişin sağlandığı düzenlemelerin yer aldığı örneklerin dışında kalan avlu girişleri ya da bahçe girişleri kapsam dışı bırakılmıştır. İncelemeye dahil edilmiş eserlerde cephe ile aynı düzlemde tasarlanmış ve cepheden içe çekilmiş girişlerin varlığı söz konusu olmuştur. Bununla birlikte, cepheden dışa taşan giriş düzenlemesi ile karşılaşılmamıştır. Yapılan incelemede tespit edilen 112 adet konuta ait giriş düzenlemesi kendi içerisinde değerlendirilmeye alınarak ortak anlayışlar tespit edilmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Toplum Kalkınmasında Gönül Elçileri Projesi ve Türkiye'nin Gönüllülük Algısı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18490</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18490</guid>
      <author>Bekir GÜZEL</author>
      <description>Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na göre “gönüllülük” kavramı; bir insanın maddi karşılık beklemeden yakın çevresi dışındaki bireylerin yaşam kalitesini yükseltmek ve genel olarak toplum yararına olduğu düşünülen bir hedefe ulaşmak için bir toplumsal girişime ya da sivil toplum örgütü bünyesindeki etkinliklere destek olmasıdır. Ancak gönüllülük konusunda ülkelere, toplumlara, kişilere, kurum ya da kuruluşlara göre farklı tanımların yapılması da mümkündür. Önceleri sadece sosyal yardımlaşma ve dayanışma faaliyetleri olarak algılanan gönüllülük bugün gelinen noktada bu algının çok ötesine geçmiştir. 21. yüzyılda gönüllülük toplumsal kalkınmanın yanı sıra sürdürülebilir gelişmeye ve insani kalkınmaya da büyük katkı sağlamaktadır. Gönüllülük artık toplumsal ve insani kalkınmanın yanı sıra sürdürülebilir gelişmenin ve sosyal refah sistemlerinin de merkezinde yer almaktadır. Gönüllük kalkınma süreçlerine katkıda bulunduğu gibi bu kalkınma süreçlerinden de zamanla etkilenmektedir. Kalkınma kavramı ise ilk önceleri sadece ekonomik gelişme olarak tanımlanırken; günümüzde ekonomik gelişmenin yanı sıra sosyal gelişmeyi de içine alan bir tanım yapılmaktadır. Bu yüzden bu çalışmada toplum kalkınması sadece ekonomik açıdan değil; sosyal gelişme açısından da değerlendirilmektedir. Türkiye’de 1990 ile 2000’li yıllar arasında gelişen neo-liberal politikalar neticesinde oluşan post modern toplum yapısında başta çocuklar ve gençler olmak üzere yoksullar, engelliler, kadınlar ve aileler için yeni hizmetlere ihtiyaç duyulmaya başlanmıştır. Bu dönemde ihtiyaç sahiplerine yönelik tüm resmi yardım faaliyetleri 1983 yılında kurulan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) tarafından sağlanmaktadır. Fakat uygulama sırasında ortaya çıkan bazı eksiklikler toplumsal ve kamusal alandaki bu yardımların bir bakanlığın kontrolünde yürütülmesi fikrinin oluşmasına yol açmıştır. Bu doğrultuda 8 Haziran 2011 tarihinde yayınlanan kanun hükmünde kararname ile Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'nun yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kurulmuştur. Bakanlık kuruluşundan itibaren ülke genelinde sosyal sorunlara yönelik çeşitli projeler hazırlamış ve hayata geçirmiştir. “Toplum Kalkınmasında Gönül Elçileri Projesi” de 2012 yılında Bakanlık tarafından bu amaç doğrultusunda hayata geçirilen bir projedir. Tam olarak 2012 yılı Aralık ayında başlayan bu proje için Bakanlık tarafından iki yıllık bir iş planı hazırlanmıştır. İlk yılı kapsayan iş planı “çocuk konuları” üzerinde yoğunlaşırken; ikinci yılı kapsayan ikinci iş planı da “kadın konuları” üzerine yoğunlaşmaktadır. Bu çalışmada “Toplum Kalkınmasında Gönül Elçileri Projesi”nden yola çıkılarak Türkiye’nin gönüllülük algısı değerlendirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Polis Teşkilatında Motivasyon ve Bunun Kapsam Teorileri Açısından Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18445</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18445</guid>
      <author>Hakan İNANKUL</author>
      <description>Türk Polis Teşkilatının (TPT) misyonu bireylerin temel hak ve hürriyetlerini korumak ve toplumun düzen içinde yaşamını sürdürmesi için hukuk ilkeleri içerisinde güvenlik hizmeti sunmaktır. TPT’nin bu misyona ulaşabilmesi için sahip olduğu maddi ve beşeri kaynakları verimli ve etkin bir şekilde kullanması oldukça önemlidir. TPT, çalışanların performansını arzulanan seviyeye yükseltebilmek için mali, psikolojik, sosyal ve polislik mesleğine özgü motivasyon araçları kullanmaktadır. Bu çalışmanın hipotezi: “TPT’nin bireysel ve örgütsel verimliliği artırabilmek için kullandığı motivasyon araçlarının hukukunda ve yönetiminde önemli sorunlar vardır.” düşüncesi üzerine kurulmuştur. Hipotezi sınamak için yöntem olarak literatür araştırması yapılmıştır. Çalışmada TPT’deki motivasyon yönetimine dair sorunsallar kapsam teorileri çerçevesinde tartışılırken polislik mesleğine indirgenebilecek ve konumlandırılabilecek şekilde sınırlı tutulmuştur. Nitekim polislik mesleğinin başka kamu ve özel örgütlerde bulunmayan kendine özgü nitelikleri vardır. Çalışmanın hedefi polisin mesleğinden dolayı iş hayatında ve özel hayatında yaşadığı sorunların TPT’nin uygulayacağı iyi bir motivasyon yönetimiyle aşılabilir olduğunu ortaya koyabilmektir. Çalışmanın özgünlüğünden ve alana katkı sağlama potansiyelinden bahsetmek mümkündür. Çalışmada; TPT’nin bir örgüt olarak kendisinin ve personelinin performansını artırabilmek için kullandığı motivasyon araçlarından bazılarının çalışanı güdülemekten uzak olduğu sonucuna ulaşılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mistisiz’in Dili; Sembolizm</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18507</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18507</guid>
      <author>Musa KAVAL</author>
      <description>Dinsiz toplum olmadığı gibi mistik bir yönü olmayan dinde bulunmamaktadır. Dinlerin herkes için ortak olan ve aynı somut manaya işaret eden zahiri hükümleri şekli birlikteği sağlar. Dinin formu olarak tarif edebileceğimiz bu yüzünün dışında kişilerde değişik şekillerde tezahür eden engin mana yüklü yüzünü de mistisizm oluşturmaktadır. İnananların Tanrı’ya daha yakın olmaları ve O’nun bilgisine ulaşabilmeyi hedefleyen mistisizm bu yönü ile dinin özüdür. İnsan ruhuyla direk bağı olan din, mistik yönü aracılığıyla bireyin iç dünyasında yeniden keşfedilir. Dinin herkes için ortak mana dünyası olan zahiri hükümlerden hareketle bireyin fıtratında sahip olduğu potansiyellerini geliştireceği yeni, sonsuz tecrübe ve mana dünyası olarak mistisizm dini kemâle erdirir. Din ve dini hayatın bir takım tecrübeler aracılığıyla bireyde daha anlamlı kılınması ve bu tecrübelerin aktarılması için sembollere ihtiyaç duyulmuştur. Zira soyut, değişken olmasına karşın sembol mana yönü ile engin ve güçlüdür. Böylece dinin herkes için sabit ve ortak mana dünyasından alınan semboller bireyin iç âleminde yeniden anlamlandırılarak daha deruni bir mana ile bireyin dini duygu ve düşünce âlemi zenginleştirir. Mistik tecrübeler dinin görünen hükümlerine yeni bir hayat kattığı gibi sembolizmde kelime veya nesnelere yeni anlamlar katmaktadır. Bu yetkinliğini giderek geliştiren bireyler bir süre sonra daha önceden sembol manası olmayan sıradan herhangi bir nesneyi sembol olarak kullanıp, onu dininin iç âleminde inkişaf etmesi için bir araç olarak kullanabilir duruma gelecektir. Bu nedenle geçmişten bu yana bütün dinlerin mistikleri sembolleri çok fazla kullanmışlardır. Doğal insani bir anlatım olması nedeniyle birçok dinde aynı manayı paylaşan sembollere rastlanmaktadır. Bu çalışmada mistisizm ve sembolizmin, insanın Tanrı ile olan özgün ve vazgeçilemez iletişimdeki paydaşlığı ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ulusal Kültürün Ölümcül Iş Kazaları Üzerindeki Etkileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18481</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18481</guid>
      <author>Ahmet KESER, Yunus GÖKMEN , Ufuk TÜREN</author>
      <description>Problem: Çok uluslu bilimsel çalışmalara yönelik olarak son otuz yıldır artan bir ilgi bulunmaktadır. Bununla birlikte, bu gelişme söz konusu çalışmaların ulusal kültür boyutlarıyla ilişkilendirmesi konusunda aynı performansı yansıtmamaktadır. Benzer şekilde, aynı eksiklik ulusal kültür boyutlarının, ölümcül iş kazaları üzerindeki etkilerini inceleyen araştırmalarda da görülmektedir. Bu çalışma, ampirik bulgularla bu boşluğu doldurmayı ve son dönemde Türkiye’nin Soma ve Ermenek maden sahalarında meydana gelen facialara benzer ölümcül işyeri kazalarının önlenmesine yönelik kamu politikalarının geliştirilmesine destek sağlamayı amaçlamaktadır. Metot: Ulusal kültür boyutlarının ülke düzeyinde ölümcül iş kazaları üzerindeki etkisi, 60 ülkenin 1979-2008 yılları arasındaki verilerini içerecek şekilde basit regresyon analizi ile araştırılmıştır. Sonuçlar: Araştırma sonucunda, Güç Aralığı boyutu ile ülke düzeyinde ölümcül iş kazaları (ÖİK) sayısında pozitif yönlü bir korelasyon varken (Ulusal kültürlere göre “güç aralığı mesafesi” değeri yükseldikçe, ölümcül iş kazalarının sayısında da artış gözlenmekte), Bireysellik/Kolektiflik boyutu ile ÖİK arasında ise ters yönlü bir ilişki olduğu (“Bireyselcilik” boyutu açısından daha yüksek değere sahip kültürlerde ölümcül iş kazası sayısının daha düşük olduğu) bulgusuna erişilmiştir. Pratik Uygulamalar: Araştırma sonucunda bulunan karşılıklı etkileşime ilişkin bilgiler, işyeri güvenliği konusunda gelecekte gündeme gelmesi muhtemel karar ve kamu politikalarının oluşturulması faaliyetlerine önemli katkı sağlayabilir. Bu nedenle, karar alıcıların kamu politikası oluşturma süreçleri sırasında, kültürel farklılıkların muhtemel etkilerini de dikkate almalarının faydalı olacağı değerlendirilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Tömbeki Piyasasının Tekelleştirilmesi: Boykot ve Protesto</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18651</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18651</guid>
      <author>Mehmet KILIÇ</author>
      <description>Bu makalenin temel ilgi alanı; Osmanlı tömbeki piyasasının nasıl tekelleştirildiğini ve tekelleştirmenin bu piyasanın geleneksel oyuncuları olan İranlı tüccarlar ve Şii Ulema için ne anlama geldiğini kavramaktır. Tarımsal ürünlerde dini vergiler toplayan ve Osmanlı Irakı’nda yaşayan Şii Ulema ve İranlı tömbeki tüccarları; tömbeki ürününün Tömbeki Rejisi olarak bilinen ve bir Fransız konsorsiyumu olan Société du Tombac tarafından tekelleştirilmesinden önce Osmanlı tömbeki piyasasında hâkim konumdaydılar. Literatürün büyük çalışmaları İran’daki 1891-1892 yılı tütün protestolarına yoğunlaşır ve genellikle bu protestoların İran tömbekisinin ana ithalatçısı olan Osmanlı İmparatorluğu ile alakalı uzantılarını nazara almazlar. Literatürden farklı olarak, bu makale; Osmanlı topraklarına ithal edilen tömbeki ürünü ile alakalı protestoların karanlıkta kalan bir kısmını araştırmaya çabalayacaktır. Makale; nargilede kullanılan bir çeşit tütün olan tömbekinin tekelleştirilmesinin; Şii Ulema ve İranlı tüccarları dışlayan kapalı mekanik bir yapı inşa etmek olduğunu ifade etmeye çalışmaktadır. Osmanlı İç Gümrük nazırı olan İzzet Bey tekel sorununu tartışmak için bir rapor hazırlamış ve böyle dışlayıcı mekanik bir yapının hem piyasa oyuncuları hem de tüketiciler tarafından dirençle karşılanacağı öngörüsünde bulunmuştur. Sonuçta, İzzet Bey’in öngörüsünü dikkate alan makale; piyasanın zamansal ve mekânsal sınırlarını belirleyen bu mekanik yapıya karşı dışlamanın birleşik bir direnmenin ortaya çıkmasına yol açtığını savunmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Geçmişten Günümüze Denizli’de Dericilik Faaliyetleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18440</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18440</guid>
      <author>Meruyert KOİZHAİGANOVA, Ayşegül KOYUNCU OKCA</author>
      <description>Deri; var olduğu günden itibaren duygu, düşünce, zevk ve yaratıcılığı ortaya koyan ve sanatsal ürünlere kaynaklık eden, bir anlamda uygarlığın doğuşunu-gelişimini simgeleyen ve günümüzde hemen hemen her alanda karşımıza çıkan bir kültürel varlıktır. Dünyadaki en eski meslek grupları arasında yer alan dericilik çok çeşitli disiplinlere kaynaklık etmiş ve araştırmalara konu olmuştur. Denizli’de dericilik mesleği yüzyıllardır babadan oğula usta-çırak ilişkisi içerisinde devam ede gelen bir meslek olarak karşımıza çıkmaktadır. Geçmişte ahilik teşkilatının doğması ve yayılmasında önemli bir yere sahip olan Denizli, günümüzde ülkemizin önemli bir kösele üretim merkezidir. Denizli’de dericilik geçmişi günümüze, günümüzü geleceğe taşıyan önemli ekonomik, sanatsal ve kültürel bir değerdir. Bu çalışma köklü bir geçmişe sahip dericilik kültürünü yaşatmak, gelecek kuşaklara aktarmak, ulusal ve uluslararası düzeyde tanıtmak ve çeşitli disiplinlere kaynaklık etmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmanın gerçekleşmesi için yöntem anlayışımız ışığında amaca ulaşmada gerekli araçlar olan gözlem, söyleşi ve yerinde inceleme teknikleri kullanılmıştır. Gerekli verilere ulaşmak için Yeşilyuva Beldesi’ne (Acıpayam) ve Denizli Deri İhtisas Organize Sanayi Bölgesine gidilerek çalışanlar ile bire bir görüşmeler yapılmıştır. Deri üretim aşamaları ve ürüne dönüştürülmesi yerinde incelenerek fotoğraflar ile belgelenmiştir. Ayrıca literatür taraması yapılarak bu çalışmanın bilimsel bir tabana oturtulması sağlanmıştır. Denizli, ismini dokumacılık kültürü ile tanıtmış, sanayi ve üretimin hızla yol aldığı bir şehirdir. Ancak Denizli’de dericilik sanatı da dokumacılık sanatı kadar derin bir geçmişe sahiptir. Denizli'de dericilik bu yörenin Selçuklular tarafından 17 Eylül 1176 yılında fethedilmesi ile başlamış ve Honaz kalesinin ele geçirmesinden sonra burada ilk yöresel Türk dericilik faaliyetinin temeli atılmıştır. Türkmen boylarının Denizli’ye yerleşmesi ile birlikte dericilik daha da gelişmiştir ve tabaklar Denizli merkezinde de faaliyet göstermeye başlamıştır. Denizli’de tabaklık bir dizi zorluklara rağmen varlığını devam ettirerek ayakkabı, çizme, cilt, silah aksesuarı ve saraçlık olarak gelişimini sürdürmüştür. Deri insanoğlunun gelişim süreciyle şekil almış, işlenmiş ve bugünkü değerine kavuşmuştur. Türk kültüründe dericilik sosyal hayatın her boyutunda kaliteli işçilik ve üstün sanat değeri taşıyan ürünler ile dikkati çekmektedir. Bu çalışmada dericiliğin tarihsel gelişimi, özellikle ilk izlerinden itibaren farklı ülkelerdeki yayılışı, Türk kültüründeki yeri, ahilik kurumunun öncüsü Ahi Evren ve dericiliğin Anadolu'daki parlak dönemine ahilik teşkilatının etkisi konularına değinilmiştir. Özellikle Denizli'deki dericiliğin gelişimi ve sorunlarına, Güney Ege Kalkınma Ajansı (GEKA) tarafından desteklenen “Mirasımız Dericilik” projesi kapsamında hayat bulan Deri İhtisas Organize Sanayi Bölgesi ve buraya taşınan işletmelere, Yeşilyuva Beldesi'ndeki (Acıpayam) ayakkabı üretim atölyeleri ve bu atölyelerdeki kadın istihdamına dikkat çekilmiştir. Yapılan alan araştırması ve kaynak kişi görüşmeleri sonucunda aşağıdaki öneriler ortaya konulmuştur. Denizli’de dericilik sektörü; geleneksel deri işleme teknikleri ile mesleğe devam etme çabaları, işleme tekniklerinde yenilik arayışına girilmemesi, eğitimli personel açısından yetersiz kalınması, gerekli tanıtımların yapılmaması ve günü kurtarma politikaları yüzünden geçmişteki değerini kaybetmiş olsa da varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Tüm bu olumsuzlukların yerel yönetimlerin de desteği ile giderilmesi ve ülke ekonomisinde hak ettiği değeri alması için “Mirasımız Dericilik” projesi gibi projelerin artırılarak ve çeşitlendirilerek dericilik sektörünün sorunlarına çözümler aranmalıdır. Yeşilyuva Beldesi'ndeki (Acıpayam) ayakkabı üretim atölyelerinde kadınların çalışması tüm Türkiye’ye örnek teşkil etmeli ve dericilik sektöründe kadın istihdamı artırılmalıdır. Denizli’de en az tekstil sek</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1970 Sonrası Türkiye’deki İslamcılar Ve Demokrasi: Şirkten Sahiplenmeye Paradigma Değişiminin İz Sürümü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18616</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18616</guid>
      <author>Ahmet Ayhan KOYUNCU</author>
      <description>İslamcılık ve demokrasi arasındaki ilişki, İslamcılığın 150 yıllık tarihi boyunca çeşitli biçimlerde gelişmiştir. Aslında İslamcılık dendiğinde tekil bir hareket söz konusu değildir. Türkiye’de İslamcılığın genel olarak beş farklı döneminde söz edilebilir. Dönemlere göre farklı nitelikler arz eden İslamcılık, 1970 sonrasında önemli bir değişim geçirmiş ve önceki dönemlerden siyasallık vurgusu ile ayrışmıştır. Yaşanan bu değişim, İslamcılığın tarihsel sürecinde ele aldığı pek çok konuya da farklı bir bakış açısı getirmiştir. Devlet, toplum, ekonomi, siyaset vs. pek çok konu, 1970 sonrasında oldukça farklı bir çerçevede değerlendirilmiştir. Demokrasi konusu bu süreçte önceki İslamcılardan farklı bir çerçevede ele alınmış ve demokratik yönetimler, Allah’ın egemenliğini insana veren bir şirk rejimleri olarak tanımlamaya başlanmıştır. Ancak süreç içerisinde demokrasiye ilişkin bakış açısı değişmeye başlamıştır. Bugün İslamcıların demokrasiye bakışlarında önemli bir değişim söz konusudur. 1997 de gerçekleşen 28 Şubat darbesi ve akabinde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesi, İslamcılar ile demokrasi arasında sıcak bir ilişkinin kurulmasına sebep olmuş ve bugün İslamcılar adeta demokrasiyi sahiplenmeye başlamışlardır. Bu noktada çalışma, yaşanan bu büyük değişimi anlamaya ve bu değişime neden olan faktörleri irdelemeyi hedeflemektedir. Görülen en büyük değişim ise demokrasiyi anlama biçiminde yatmaktadır. İslamcılar, demokrasi konusunu iki biçimde algılamıştır: Birincisi bir rejim olarak demokrasi, ikincisi ise bir yönetim mekanizması olarak demokrasi. Yaşanan bu algı değişimi, İslamcıların demokrasiyle kurduğu ilişkinin bugünkü noktaya gelmesini anlaşılabilir kılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Aydınlanma, Rasyonalizm ve Din</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18261</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18261</guid>
      <author>Mümin KÖKTAŞ</author>
      <description>18. Yüzyıl Aydınlanma düşüncesi çoğunlukla rasyonalizmin yaygın ve hakim felsefe olduğu bir dönem olarak kategorize edilmiştir. Aydınlanmanın rasyonalizm ve akıl üzerinden okunması Aydınlanmayı din-karşıtı bir konuma indirgemiştir. Özellikle modernite ve sekülerleşme üzerinden yapılan analizlerle Aydınlanma düşüncesinde ve sosyal tarihinde bu din-karşıtı unsurun bulunması amaçlanmıştır. Böylelikle rasyonalizm-akıl ile din arasında bir karşıtlık olduğu anlatısı inşa edilmiştir. Oysa ki, Batı tarihinde rasyonalizm ortaçağlardan itibaren din içerisinde zemin bulmuş bir felsefedir. Aydınlanma çağında da, rasyonalizm dini çevrelerde savunulmaya devam etmiş, akıl ve vahiy arasında bir denge veya sentez kurulmaya çalışılmıştır. Diğer taraftan, rasyonalizm ve akıl çağı nosyonları Aydınlanma çağında görülebilecek tek felsefe değildir. Daha çok Britanya’da hakim olan ampirizm en az rasyonalizm kadar Aydınlanma yüzyılını temsil eden bir felsefedir. Aynı şekilde farklı Aydınlanma gelenekleri üzerine yapılan araştırmalarla Aydınlanmanın akıl çağı olduğu kadar duygu çağı olarak ta tanımlanması artık kabul edilir hale gelmiştir. Bu nedenle Aydınlanmanın rasyonalizm ve akıl üzerinden kolayca din karşıtı olarak analiz edilmesi yerine daha detaylı analizlerle Aydınlanma ve bunun üzerinden de modernite ve din ilişkisinin yeniden düşünülmesi gerekmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arapçada “Açık Müenneslik Tâ’sı” ve Kur’ân-I Kerîm’de Kullanımı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18545</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18545</guid>
      <author>Ahmet KÖMÜRCÜ</author>
      <description>Dillerde cinsiyet olgusunun insanlık tarihinin başlangıcından itibaren oluşmaya başladığı söylenebilir. Bazı dillerde cinsiyet sınıflandırması bulunmazken, birçoğunda eril-dişil veya eril-dişil ve yansız şekilde kategorize edilmiştir. Arapçada müzekker (eril) ve müennes (dişil) kavramlarıyla ifade edilen cinsiyet olgusu Arapça dilbilgisinde oldukça önem arz etmektedir. Müennes kelimeler, genelde sonlarına eklenen bazı harfler vasıtasıyla yapıldığından Arapçada müzekkerlik esas, müenneslik onun bir parçası olarak kabul edilmiştir. Arapça hece harflerinin üçüncüsü olan “tâ” harfinin, kelime sonundaki imlası, telaffuzu ve eklendiği kelimeye kattığı anlam yönünden diğer harflere göre farklılık arz etmektedir. Birçok gramer özelliğinin yanında en önemli ve en meşhur fonksiyonu “te’nîs alâmeti” olmasıdır. Bu yönüyle yirmi sekiz harf içerisinde nev-i şahsına münhasır bir harf denilebilir. Kelime sonunda hem açık hem de yuvarlak “tâ” şeklinde iki türlü yazılmaktadır. Günümüz fasih Arapçasında yuvarlak “tâ” harfi, sadece isimlerde te’nîs alâmeti olarak yazılırken, Resmi Osmânî Mushafında bazı kelimelerde mevcut yazım kuralına aykırı olarak açık “tâ” şeklinde imla edildiği görülmektedir. Bu çalışmada, isimlerde te’nîs alâmeti olan açık müenneslik tâ’sı ve Kur’ân-ı Kerîm’de kullanımının incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma, giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Arap dilinde cinsiyet kategorisi ve müenneslik alametlerine değinilmiştir. İkinci bölümde tâu’t-te’nîs harfinin aslı, açık müennes tâ’sının gramer yönünden tahlili, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan isimlerin tasnifi ve değerlendirilmesi ele alınmıştır. Sonuç kısmında ise konuyla ilgili kısa bir değerlendirme yapılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İletişim Fakültesi Öğrencilerinin Radyoda Yayınlanan Haber İçeriğine ve Haber Radyolarına Bakışı Üzerine Bir Araştırma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18460</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18460</guid>
      <author>Mihalis KUYUCU</author>
      <description>20.Yüzyılın en popüler haber verme araçlarından biri olan radyo mecrası bu özelliğini yirmi birinci yüzyılda yitirmeye başladı. Önce televizyon daha sonra da internet ve ona bağlı olarak gelişen sosyal medya ve mobil medya radyonun haber verme işlevini gölgede bıraktı. İkinci dünya savaşında, soğuk savaş yıllarında en önemli propaganda aracı olan radyo günümüzde bir müzik kutusuna dönüşmüş durumda. Sahip olduğu özellikle bakımında hala önemli bir haber verme mecrası olmasına rağmen özellikle genç nesillerde mecra bir haber mecrasından çok eğlence mecrası olarak görülmektedir. Bu radyonun haber verme işlevini olduğu kadar tematik haber radyolarını da olumsuz etkilemektedir. Türkiye’de özel radyo kanallarının yayına başlaması ile birlikte sayısında artış olan tematik haber radyoları istediği ilgiyi alamamakta ve ekonomik anlamda sıkıntılarla sürdürmektedir. Bağımsız girişimciler tarafından işletilen radyolar kapanırken, medya holdinglerinin bir parçası olarak faaliyet gösteren haber radyoları ekonomik kaynaklarını ait oldukları medya gruplarından almaktadırlar. Bu durum haber radyoların istihdamını olduğu gibi onların ayakta kalmasını da olumsuz etkilemektedir. Peki haber radyolarının ve radyonun haber verme işlevini bu kadar olumsuz etki eden faktörler nelerdir? Bu çalışma bu sorunun yanıtını geleceğin medya çalışanları olan iletişim fakültesi son sınıf öğrencilerine uygulanan bir araştırma ile bulmaya çalışıyor. Bugünün gençleri, geleceğin medya çalışanları radyonun haber verme işlevi ve tematik haber radyoları hakkında ne düşünüyor? Radyonun haber verme işlevinin yerini hangi mecralar aldı? Radyo mecrasının sahip olduğu “haber verme” misyonu artık eski değerini yitirdi mi? Bu kapsamda çalışmada iletişim fakültesi öğrencilerine radyoda haber dinleme alışkanlıkları ile ilgili bir anket uygulanmış ve “radyo” ve “haber” kavramlarının bugünün gençleri gözünde ki işlevi değerlendirilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı İmparatorluğu’nda Mukâyeseli Hukuk Disiplininin Başlangıç Evresine Eleştirel Bir Giriş: Bir Osmanlı Hukukçusu Mişon Ventura’nın Mukâyeseli Hukuk Düşüncesine Tahlîlî Bir Yaklaşım</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18564</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18564</guid>
      <author>Sinan OKUR</author>
      <description>Osmanlı İmparatorluğu’nda Tanzimat reformu ile başlayan modernleşme sürecinin tebârüz ettiği en önemli alanlardan birisi hukuktur. Batılılaşma yönündeki güçlü eğilim 1858 tarihli Arâzi Kânûnnâmesi ile Ahmet Cevdet Paşa’nın (1822-1895) ısrarı ve çabalarıyla hazırlanan Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye (1869-1876) istisna edilirse Cumhuriyet dönemine kadar sürmüş ve Cumhuriyet dönemindeki külli resepsiyon ile tekâmül noktasına ulaşmıştır. Her şeye rağmen bu sancılı sürecin fikri anlamda oldukça münbit ve hareketli olduğunu kabul etmek yerinde olacaktır. Cumhuriyet dönemi devlet adamlarının külli resepsiyon kararıyla batı kânunları lehine neticelenen süreç, kânunların karşılaştırıldığı, birçok verimli tartışmanın yapıldığı ve hukukun değişik alanlarında mukâyeseli eserlerin ortaya konduğu bir zaman dilimi olarak Türk hukuk târihi açısından oldukça ehemmiyet arz etmektedir. Bu anlamda o günkü hukuk fakültesinin de programına alınan mukâyeseli medeni hukuk dersinin ifası Profesör Mişon Ventura ’ya tevdi edilmiş ve Ventura ders takrirlerini Mukâyese-i Kavânin-i Medeniye ismiyle bastırmış ve devam eden yıllarda da bu dersi vermeye devam etmiştir. Ventura’nın eseri gerek Türk hukuk târihinde gerekse umûmî hukuk târihinde önemli bir kilometre taşı teşkil etmektedir. Bu önemine rağmen Prof. Bülent Davran’ın mücmel değerlendirmesi dışında esere pek az değinilmiş ve Ventura’nın görüşleri şimdiye kadar eleştirel bir tetkikin konusunu teşkil etmemiştir. Bu çalışmada öncelikli olarak Ventura’nın Mukâyese-i Kavânin-i Medeniye isimli eserinin önsözünde serdettiği görüşler mukâyeseli hukukun bugün geldiği noktayı nazardan tetkik edilecektir. Çalışmada takip edilecek usûl ise özetle şöyle sıralanabilir. Çalışmada mukâyeseli hukukun tanımını müteakip, modern dönemde yazılmış mukâyeseli hukuk eserlerindeki iki başlık, mukâyeseli hukukun diğer disiplinlerle olan ilişkisi ve mukâyeseli hukukta gaye problemi, Ventura’nın görüşlerinin değerlendirilmesindeki ana çerçeveyi çizecektir. Mukâyeseli hukukun diğer disiplinlerle ilişkisinin değerlendirilmesi bağlamında, Ventura’nın mukâyeseli hukuku sadece hukuk târihine taalluk eden boyutuyla ele almış olması hasebiyle, diğer disiplinler ile alakası değerlendirme dışında tutulmuştur. Gaye problemi ise çalışmanın en merkezi konusu olup, Ventura’ya yöneltilebilecek temel eleştirilerin odak noktasını teşkil etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ortodoks ve Protestan Kiliselerin Papanın Yanılmazlığı Doktrinine Bakışı ve Bu Kiliselerin Yanılmazlık Anlayışı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18477</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18477</guid>
      <author>Mürsel ÖZALP</author>
      <description>Menşe ve mebde itibariyle kendisini havari Petrus’a, Petrus kanalıyla da bizzat İsa’ya dayandıran Roma Katolik Kilisesi, hemen her dönemde bu argümanı ileri sürerek kendisini benzerlerinden ayrıştırma yoluna gitmiş ve diğer kiliseler üzerinde idari ve yargılama (kazaî) öncelik ve üstünlük yetkisine sahip olduğunu iddia etmiştir. Gücünün zirvesinde olduğu dönemlerde böylesi bir tanımlamaya ihtiyaç hissetmeyen Roma Kilisesi, XI. yüzyıldaki Doğu-Batı ayrılığıyla başlayıp XVI. yüzyıldaki Protestan ayrılığıyla devam eden, XVIII. yüzyıl ve sonrası aydınlanma, Fransız İhtilali ve modernizm ile ivme kazanan yoğun epistemolojik ve teolojik meydan okumalar karşısında papanın yanılmazlığı ilkesine bel bağlamıştır. Roma Katolik Kilisesi’nin belirli dönem ve durumlarda ileri sürdüğü eşsizlik-emsalsizlik, öncelik ve üstünlük iddialarının, bu kilisenin başı olan papanın yanılmazlığına doğru evrilmesi olarak da görülen bu ilke, en nihayet I. Vatikan Konsili’nin 17 Temmuz 1870 tarihindeki son oturumunda kabul edilen Pastor Aeternus adlı konsil yasasında ifadesini bularak Katolik inanç esaslarına (credo) dahil edilmiştir. Katolik Kilisesi’nin, Ortaçağlardaki kendinden emin ve mağrur tutum ve davranışlarının ultramontanist bir tutumla en vurgulu şekilde ifadesi olan bu dogma sadra şifa vermediği gibi Katolik Kilisesi’nin kendi içinde ayrıca yeni bir bölünmeyi de beraberinde getirmiştir. Bu dogmaya muhalefet eden bir grup Katolik teolog, Eski Katolik Kilisesi (Old Catholic Church) adıyla yeni bir kilise kurarak Roma’dan ayrılmıştır. Papanın yanılmazlığı aynı zamanda diğer kiliselerle belli dönemlerde yürütülen ökümenik çalışmalar önünde aşılması güç bir engel olarak da karşımıza çıkmaktadır. Zira Roma Kilisesi’nin uzun bir tarihsel süreçte teşekkül eden Katolik geleneği reddetmemek adına takındığı tavizsiz tutumunun yanında Ortodoks ve Protestan kiliselerin bu dogmaya muhalefeti ve farklı yanılmazlık anlayışları bir problematik teşkil etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şanlıurfa Şehrinin Alansal Gelişiminin Çevresindeki Tarım Arazilerine Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18304</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18304</guid>
      <author>Mehmet ÖZCANLI, Abdulkadir GÜZEL</author>
      <description>Tarım alanlarının amaç dışı kullanımında ilk sırayı şehirleşme yada şehirlerin alansal büyümesi yer almaktadır. Verimli araziler üzerinde kurulu şehirlerde sanayileşmenin artması şehirlere ve dolayısıyla verimli tarım arazilerine yönelik yoğun göç olmasına neden olmuştur. Bu yoğun göçe bağlı olarak oluşan hızlı nüfus artışı, konut ihtiyacını artırmış, bu durum doğrudan verimli tarım arazilerinin geri dönüşümü olmayacak bir şekilde elden çıkmasına sebep olmuştur. Şanlıurfa şehri, GAP’ın sağladığı gelişmelere paralel olarak, çevresindeki kırsal alanlar için bir cazibe merkezi durumuna gelmiştir. Kırsal kesimin itici, şehirlerin çekici ve her ikisi arasında yer alan iletici güçlerin etkisiyle, Şanlıurfa özellikle çevresindeki kırsal kesimden ve kendisine bağlı ilçe merkezlerinden önemli miktarlarda nüfus çekmiştir. Bu çalışmanın amacı, 1988 ve 2010 yılları arasında Şanlıurfa şehrinin alansal gelişimini belli dönemlere ayırarak şehrin çevresindeki tarım alanlarına etkisini (Arazi kullanım değişimleri) ortaya koymaktır. Bu çalışmadaki yöntem ve metod, şehirsel alan 1988-1993-2000-2005-2010 yıllarına ait uydu görüntülerinden faydalanılarak Arc GİS ortamına aktarılmıştır. Şehirsel alanın ortaya koyduğu yerleşme profili, belirlenmiş olan tarihler baz alınarak çizilmiş ve bu tarihler arasındaki dönemler sayısal analizlere tabi tutulmuştur. Yapılan analizlerin sonuçları doğrultusunda, Şanlıurfa şehrinin (1988’den 1993’e, 1993’ten 2000’e, 2000’den 2005’e, 2005’ten de 2010’a kadar olan dönemlerde) alansal büyümesi ortaya konulmuştur. Alansal büyümenin en belirgin olduğu yönü ve bu durumun ortaya çıkartabileceği sonuçları değerlendirmek amacıyla, anayönler göz önünde bulundurularak ‘Yönsel Büyüme Analizi’ yapılmıştır. Bu araştırma sonucunda Şanlıurfa şehrinin yıllık ortalama 126 hektar şehirsel yapılaşmaya bağlı olarak geliştiği ve bu şehirsel yapılaşmanın 1988’den 2010 yılına kadar artarak geldiği ortaya çıkmıştır. Şanlıurfa’nın şehirsel gelişim yönünün büyük bir kısmının ne yazık ki I.ve II. Sınıf tarım arazileri (Doğu ve Kuzeydoğu) üzerine doğru ilerlediği de harita ve tablolarla ortaya konmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sınır Güvenliği Açısından Stratejik Bir Risk Duyarlılık Analizi: Hatay-Suriye Sınırı (Türkiye)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18574</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18574</guid>
      <author>Emre ÖZŞAHİN, Çağlar Kıvanç KAYMAZ</author>
      <description>Türkiye’nin stratejik konumu, her geçen gün hem transit, hem de hedef bir ülke olarak ön plana çıkmasına sebep olmaktadır. Bu nedenle sınır güvenliği ve planlaması önemli bir gereksinim halini almıştır. Bu çalışmada Türkiye’nin son birkaç yıl içinde en önemli sınırı niteliğini kazanan Hatay-Suriye sınırının güvenlik riski, Olasılıklı Risk Değerlendirmesi (ORD) yöntemiyle sınır ihlalleri ve kaçakçılık bakımından analiz edilmiştir. Böylece sınırın en problemli ve güvenilir yerleri tespit edilmiştir. Çalışmadaki çeşitli faktörlere ait haritalar, 1/25.000 ölçekli topografya ve toprak haritaları ile Uzaktan Algılama (UA) teknikleriyle Google Earth (KMZ) formatında 2012 tarihli Cnes/Spot Image uydu görüntüsünden yararlanılarak üretilmiştir. Faktör haritalarının oluşturulması ve risk değerlendirmesi analizi, Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) yöntem ve teknikleriyle gerçekleştirilmiştir. Analiz sonuçlarına göre sınırın % 63.8 (110698.7 ha) oranında az güvenilir, % 25.0 (43380.2 ha) oranında ise güvenli olduğu tespit edilmiştir. Bu bağlamda sınır bölgesinde etkili risk faktörlerinin analizde kullanılan parametrelerin etki değerlerinin arttığı sahalar ise güvensiz alanlar olarak belirlenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Diyarbakır Artuklu Dönemi Urfa Kapısı’nın Figürlü Kabartmalarına İkonografik Yaklaşım</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18669</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18669</guid>
      <author>Canan PARLA</author>
      <description>Diyarbakır’ı batısından Urfa’ya bağlayan yolun başlangıcında yer alan Urfa Kapı, 4. yüzyılda inşa edilen Bizans dönemi kent surunun dört ana kapısından biridir. İki burç ve bu burçlar arasından, kente giriş çıkışların gerçekleştirildiği Urfa Kapı, Hasankeyf Artuklu Sultanı Nureddin Muhammed’in, babası Fahreddin Kara Arslan’ın üç kez kuşatmasına rağmen alamadığı Diyarbakır’ı, Selahaddin Eyyübi’nin de başında bulunduğu Eyyübi kuvvetleriyle birlikte Nisan 1183 tarihinde kuşatarak 9 Mayıs 1183 tarihinde almasından hemen sonra yeniden düzenlenmiştir. Bu düzenleme sırasında Artuklu dönemi kuzey kapısı (Urfa Kapı) figürlü kabartmalarla bezenmiştir. Kapı üstündeki ağır sur duvarının yükünü hafifleten düz boşaltma kemerinin kilit taşına üst üste yerleştirilen iki kabartmadan alttaki bir boğa başına, üstteki boğanın boynuzlarına konmuş bir kartala aittir. Boğa başı kabartmasının boynuzları haricindeki baş kısmı ile kartal kabartmasının başı günümüze gelememiştir. Günümüze gelebilen izlerden boğanın ağzında bir halka bulunduğu anlaşılmaktadır. Kapı ile boşaltma kemeri arasında oluşan altı düz, üstü yay biçimli boşlukta, iki yanından gövdeleri düğüm ve büklümlü birer kanatlı ejder kabartmasıyla sınırlanan tarih kitabesi bulunmaktadır. Bu kitabede sadece yazıyla yazılmış hicri 579 (1183-1194) yılı bildirilmektedir. Boşaltma kemerinin hemen üstündeki sur duvarının yüzeyinde Artuklu hükümdarı Nureddin Muhammed’in adının yazılı olduğu üç satırlık bani kitabesi yer almaktadır. Kapının sövelerinin birbirlerine bakan iç yüzlerindeki konsollarda ayrıca başlarına çelenk gibi birer halka geçirilmiş birer boğa başı kabartması bulunmakta, kapının demir kanatların çok sayıdaki boğa başı ve koç başı biçimli kakmalarıyla kompozisyon tamamlanmaktadır. Max Berchem, Artuklu dönemi Urfa Kapısı’nın figürlü kompozisyonunda muzaffer hükümdar sembolü görerek, Artuklu hükümdarı Nureddin Muhammed’in bani kitabesinde yer alan şahin sıfatına dayanarak boğa başının üstündeki kartal figürünün, Artuklu hükümdarının zaferini simgeleyen bir şahin olabileceğini belirtmiş ve burada Diyarbakır kentine ait bir arma aramıştır. Boğa başı kabartmasının da İnaloğulları ya da Nisanoğullarını simgeleyebileceğini ileri sürerek bu tezini Ulu Camii’nin doğu maksuresinin 1155-1156 ve 1163-1164 tarihli kitabeleri ile yapının doğu cephesindeki büyük kemer açıklığının köşelerindeki Nisanoğullarının İnaloğullarına üstün geldiğinin sembolize edildiğini belirttiği aslan-boğa mücadele sahnelerinin sembolizmine ve üstlerinde yer alan Nisanoğullarına ait tarihsiz kitabede İnaloğullarının adının dahi anılmayışına dayandırmıştır. Oysa, Diyarbakır Ulu Camii yapı topluluğunda bulunan İnaloğullarına ait kitabeler, aslan-boğa mücadele sahnelerinin Nisanoğulları değil İnaloğulları tarafından İlaldı’nın (öl.1141) hükümdarlığı sırasında yaptırılmış olabileceklerine işaret etmektedir. Öte yandan muzaffer hükümdarların ezici gücünü ifade eden aslan-boğa mücadele sahnelerinin, MÖ 4000’e dayanan bir geçmişi ve astrolojik bir anlamı vardır. Aslan ve Boğa takım yıldızları, sanatta aslan-boğa mücadele sahneleriyle gösterilmiş, MÖ 500’den sonra Ay-Güneş takviminin başlangıcını, Zerdüşt takvime göre yeni yıl başlangıcını, Nevruz ve 21 Mart gününü (ilkbahar ekinoksu) ifade etmişlerdir. İnaloğlu hükümdarı İlaldı’nın vaktiyle önce bir deprem ve ardından gerçekleşen bir yangınla tamamen harap olan Ulu Camii’yi yeniden ayağa kaldırarak doğu ve batı yapılarını inşa ettiren kişi olarak, yapılarının inşasının başlama tarihini uğurlu addeddiği bir tarihte başlatmış olabilir. Eğer böyleyse, 1141 Nisan-Mayıs tarihli kitabe verisinin de desteklediği gibi Ulu Camii avlusuna bakan orta revak kemerinin kuzey impostu üzerinde, Boğa burcunu temsilen boğa başı, güney impostu üzerinde Güneş’i sembolize eden aslan başı kabartmasının bulunuşu anlam kazanır. 8 Mayıs 1141’de tam Güneş tutulması gerçekleşmiştir. Doğu yapının doğu cephesindeki aslan boğa mücadele sahnelerinin yeni gün anlamına gelen Eski Türk ve İranlıların</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Coğrafi Bilgi Sistemleri Ve Analitik Hiyerarşi Yöntemi Kullanılarak Gelibolu Yarımadası’nda Heyelana Duyarlı Alanların Belirlenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18525</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18525</guid>
      <author>Halid PEKTEZEL</author>
      <description>Son yüzyılda hızlı nüfus artışı ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak doğal çevre bileşenleri ve arazinin ilksel şekli üzerinde çeşitli değişiklikler yapılmaktadır. Doğal çevre bileşenlerine yapılan bu kontrolsüz müdahaleler yerkürenin doğal döngüsünün bir parçası olan bazı olayların afete dönüşmesine neden olmaktadır. Bu afetlerden birisi heyelandır. Can ve mal kayıplarına yol açan heyelanlar Dünya’da ve Türkiye’de önemli doğal afetlerden birisidir. Son yıllarda bu afetin etkilerini asgari düzeye indirgemek, bölgenin arazi kullanımını ve kentsel planlamasını doğru yapabilmek amacıyla heyelan duyarlılık haritaları yapılmaya başlanmıştır. Bu çalışmada CBS tekniklerine dayalı AHS yöntemi kullanılarak Gelibolu Yarımadası’nda heyelan duyarlılık analizi yapılmıştır. Bunun için önce sahanın genel coğrafi özellikleri belirlenmiş, heyelan oluşumunu etkileyen faktörler ve sahadaki etkinlik derecesi belirlenerek açıklanmıştır. AHS, SCB Associates Ltd tarafından geliştirilen AHP Template yazılımı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Haritaların oluşturulmasında Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) yazılımlarından biri olan ArcGIS/ArcMap 10.2 paket programı kullanılarak tamamlanmıştır. Bu araştırma, heyelan oluşma potansiyelinin ve etkisinin yüksek olduğu Gelibolu Yarımadası’nda yapılan ilk çalışma olduğu için önemlidir. Ayrıca yakın gelecekte bölgede Çanakkale Boğaz Köprüsü, yeni ulaşım sistemleri ve değişik sosyo-ekonomik yatırımlar yapılacağından çalışmanın önemini daha da arttırmaktadır. Araştırmada ulaşılan sonuçlar MTA’nın 1/500.000 ölçekli Türkiye Heyelan Envanteri Haritası (Çanakkale Paftası)’ndaki bulgularla uyuştuğu görülmüştür. Çalışma sonucunda araştırma sahasında heyelan riski taşıyan başlıca alanlar tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre Gelibolu Yarımadası’nda heyelan oluşma potansiyelinin orta derecede olduğu anlaşılmıştır. Özellikle sahanın % 15,6 sı yüksek ve % 13’ü çok yüksek heyelan tehlikesi altında olduğu tespit edilmiştir. Gelibolu Yarımadası’nda heyelan oluşumunu etkileyen en belirgin faktörler eğim, litoloji, arazi kullanımı ve arazi örtüsü olduğu tespit edilmiştir. Heyelana duyarlı alanlarda nüfusun daha yoğun olması ve Çanakkale - Edirne - İstanbul otoyolunun buradan geçmesi nedeniyle bölgede gerekli tedbirler alınmalıdır. CBS temelli AHS yönteminin uygulandığı bu çalışmada sağlıklı ve kullanılabilir sonuçlar verdiği görülmüş ve arazi çalışmalarıyla doğrulanmıştır. Çalışma sonuçları arazi kullanımı ve yer seçimi amaçlı yapılacak planlamalarda kullanılabileceği öngörülmüştür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ebu’l-Hasan El-Harakânî’nin Emr-i Bi’l-ma’ruf Ve’n-nehyi ‘Ani’l-münker Anlayışı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18258</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18258</guid>
      <author>Ahmet Emin SEYHAN</author>
      <description>Bu makalede Ebu’l-Hasan el-Harakânî’nin “emr-i bi’l- ma’ruf ve nehy-i ‘ani’l- münker” anlayışı değerlendirilmiştir. el-Harakânî, Kur’ân-ı Kerim ve Sahih Sünnet’i çok iyi bilen ve seçkin sahâbe’nin yolundan giden bir âlim olarak toplumda gördüğü yanlışlara kayıtsız kalmamış, bunları eleştirmiş, eliyle ve diliyle bunları düzeltmek için çaba sarf etmiştir. O, bazı idarecilerin, sözde âlim ve sûfîlerin hatalarını görmezlikten gelmemiş, sorumluları ikaz etmiş ve bunu yaparken da bazen üslubunu sertleştirmiştir. el-Harakânî, tenkit ettiği kimselerden gelebilecek tepkilerden asla çekinmemiş, kınayabileceklerin kınamalarına aldırmadan hakkı söylemiş ve savunmuştur. O, hayatı boyunca “iyiliğin/ adaletin desteklenmesi ve zulmün/ kötülüğün engellenmesi” için mücadele etmiştir. Kendisini ziyarete gelenlere ve talebelerine de bu düşüncelerini aktarmış, her zaman iyilik yapmalarını, haktan ve adaletten ayrılmamalarını tembihlemiştir. el-Harakânî, bir kenara çekilip toplumdan uzaklaşmamış, sürekli civanmertlerinin eğitimiyle ilgilenmiş, hayat boyu öğrenmeden yana olmuş ve insanın eğitilmesi hizmetini en önemli faaliyetlerden biri olarak değerlendirmiştir. Zira o, “iyiliği emir, kötülüğü nehiy” vazifesini yapacak kimselerin çok iyi yetiştirilmeleri gerektiğine canı gönülden inanmıştır. Bu nedenledir ki el-Harakânî, dergâhına gelen ziyaretçilere İslâm’ı anlatmış, Allah sevgisini onların kalplerine yerleştirmeye çalışmış ve talebelerini de insan-ı kâmil olmalarını yönünde motive edip cesaretlendirmiştir. el-Harakânî’nin bütün bunları yaparken ki amacı, “müritlerinin sayısını artırıp onların çokluğuyla övünmek ve nüfuz alanını genişletmek” değil, sadece Rabb’in rızasını kazanmak olmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Örgütsel Bağlılıkta Kurumsal İtibarın Rolü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18630</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18630</guid>
      <author>Yasin SİNAN, Erkan KAVAS</author>
      <description>Günümüzde kurumların stratejilerinin belirlenmesi ve uygulanması sürecinde göz önüne alınan parametrelerden biri de kurumsal itibardır. Kurumsal itibarın elde edilmesi ve muhafazası en çok da o kurumun çalışanlarının örgütlerine olan bağlılığına dayanmaktadır. Kurumsal itibarın örgütsel bağlılık üzerinde etkili bir unsur olduğu varsayımına dayalı yapılan bu çalışmada ilk olarak kurumsal itibar ve örgütsel bağlılık kavramlarının ve bileşenlerinin neler olduğu incelenmiştir. Kavram tanımlaması ve bileşenleri üzerinde yapılan çalışmalarda ülkelerin farklı kültürleri olduğundan, dünya çapında, anlaşılabilir ve her yerde uygulanabilir olarak değerlendirilen Fombrun ve arkadaşlarının geliştirmiş oldukları ölçeğin bileşenleri irdelenmiştir. Örgütsel bağlılığın sınıflandırılması konusunda da araştırmacıların ortaya koydukları sınıflandırmalar içerisinde, literatürde en çok kabul gören ve kullanılan model, Allen ve Meyer’in modeli temel alınmıştır. Kurumun en önemli paydaşlarından biri olan çalışanların örgütlerine olan bağlılığı ile kurumun itibarı arasındaki ilişkileri incelenmiştir. Yapılan taramada bu konu üzerinde yapılmış çalışmaların örgütsel bağlılık üzerindeki kurumsal itibarın etkili olduğunu ortaya koyan araştırma sonuçlarında araştırmaya katılanların kurumsal itibar yönetimi algıları ile örgütsel bağlılığı oluşturan her bir boyut (duygusal bağlılık, devam bağlılığı ve normatif bağlılık) arasında pozitif yönlü ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşıldığı görülmüştür. Çalışanlar ve kurum arasında oluşan itibar ve bağlılık ilişkisi her iki taraf için aynı yönde artan ve azalan şekilde birbirlerini etkilemektedir. Kurumların başarısı, çalışanların performansı ve elde edilen maddi değerin yanı sıra, nitelikli ve kaliteli personelin çalıştıkları kuruma bağlı kalmasına da bağlıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sakarya’da Ortaokul Ve Lise Öğrencilerinde İnternet Bağımlılığı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18607</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18607</guid>
      <author>Hasan Hüseyin TAYLAN, Metin IŞIK</author>
      <description>1990’ların ikinci yarısından itibaren bireylerin yaşamlarına ve gündemlerine giren internet, gün geçtikçe kullanıcılarını kendine bağlayan bir çerçeve sunmaktadır. Bugün internet kullanıcılığı, hem dünyada hem de Türkiye’de devasa boyutlara ulaşmaktadır. Dünya’da ve Türkiye’de yapılan birçok araştırmada interneti, en çok çocukların ve gençlerin kullandığı saptanmıştır. İnternet kullanım sürelerinin artmasıyla birlikte zamanla özellikle çocukların ve gençlerin bağımlı hale geldikleri son dönemlerin önemli konuları arasında yer almaktadır. Sakarya’da Ortaokul ve Liselerde İnternet Bağımlılığı adı taşıyan bu çalışmada da, ortaokul ve liselerde öğrenim gören öğrencilerin (çocuk ve gençlerin) internet kullanım alışkanlıkları ve internet bağımlılık düzeyleri konu edinmektedir. Bu kapsamda 2013 yılı Nisan ve Mayıs aylarında Sakarya’da 229 ortaokul ve 190 lise toplam 419 kız ve erkek öğrenciye, yüz yüze görüşme yoluyla İnternet Bağımlılığı Ölçeği de içeren soru formu uygulanmıştır. Ölçeğin güvenirlik katsayısı .95,8 olarak bulunmuştur. Alan taraması (Survey) yoluyla elde edilen verilerin analiz ve yorumlanmasıyla şu bulgulara ulaşılmıştır; Öğrencilerin yüzde 82’sinin evinde internet bağlantısı vardır. Öğrenciler, çoğunlukla internete ev dışında cep telefonlarından bağlanmaktadırlar. Öğrencilerin yüzde 93,8’i interneti her gün kullandığı görülmektedir. Yüzde 69’u günlük 1 ile 3 saat arası internete bağlanmaktadır. Günde ortalama 3,11 saat internete bağlanmakta; 2,75 saat Facebook, Twitter vb. sosyal medya sitelerine bağlanmakta ve 2,27 saat bilgisayar ve çevrimiçi (online) oyun oynamaktadırlar. Sakarya’da ortaokul ve lise öğrencilerinin yüzde 4,1’i internet bağımlısıdır. Yüzde 28,5’i ise internet bağımlılığı riski taşımaktadır. Gençlerin üçte ikilik kısmı, normal internet kullanıcısıdır. Öğrencilerin üçte biri ise internet bağımlısı ve internet bağımlılık sınırındadır. Erkekler (%38,2), kızlara (%27,2) göre daha çok internet bağımlılığı riski taşımaktadırlar. Ortaokul öğrencileri (%36), lise (%28,5) öğrencilerinden hem daha fazla internet bağımlısıdır hem de daha fazla internet bağımlılığı riski taşımaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dünden Bugüne Kültürümüzde Koruyucu Aile Hizmetleri Üzerine Bazı Değerlendirmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18524</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18524</guid>
      <author>Vehbi ÜNAL</author>
      <description>Toplumun çekirdeğini oluşturan aile, yerine getirdiği işlevleri ile alternatifi olmayan bir kurumdur. Toplumun geleceği olan çocukların sağlıklı bir ortamda yetişmeleri önemlidir. Çocuğun fiziksel, psikolojik ve sosyal yönden iyi yetişmesi, içinde bulunduğu aile ortamına bağlıdır. Aile, çocuğu hayata hazırlayan ilk ve en önemli sosyal kurumlardan biridir. Bu çalışmanın amacı, koruyucu ailenin önemini vurgulamak, geçmişten günümüze koruyucu aile hizmetlerinin uygulanış şekillerinin neler olduğunu tespit etmek, tarihî süreç içerisinde bu hizmetlerin ne tür değişiklikler geçirdiğini anlamaktır. Bu makalede araştırmamıza konu olan, geçmişten günümüze koruyucu aile hizmetleri; tartışma, yorumlama, karşılaştırma yöntemleri kullanılarak sosyolojik açıdan ele alınmaktadır. Koruyucu aile ile ilgili farklı çalışmalar olmakla birlikte biz bu çalışmayla özellikle koruyucu ailenin önemini, Osmanlı Dönemi’nde ve Cumhuriyet Dönemi’nde ne tür şekillerde uygulandığını ve ne tür değişikler geçirdiğini ortaya koymaya ve bu uygulamaların aralarındaki farklılıkları anlamaya çalışacağız. Kültürümüzde çocukların korunması, bakımına yönelik çalışmalar ve koruyucu aile uygulamaları her ne kadar günümüzdeki gibi düzenli ve sistemli bir şekilde olmasa da aile, akraba ve çeşitli vakıflar aracılığı ile bu hizmetler yerine getirilmekteydi. Koruyucu aile hizmetlerini tarihî süreç içerisinde üç dönemde inceleyebiliriz. Birincisi Türklerde ve İslam’ın ilk dönemlerinde koruyucu aile uygulaması, ikincisi Osmanlı Dönemi’nde koruyucu aile hizmetleri, üçüncüsü Türkiye Cumhuriyeti’nde koruyucu aile hizmetleri şeklindedir. Türklerde ve İslam’ın ilk dönemlerinde kimsesiz çocuklara yönelik koruyucu aile uygulamaları ağırlıklı olarak yakın akraba içerisinde dinî ve ailevi kaygılarla gerçekleştirilmekteydi. Osmanlı Dönemi’nde koruyucu aile uygulaması, yakın akraba ve çevrenin, mahallenin bakımı, tebennî adı altında bir türlü geçici evlatlık, çocukların emeğine karşılık belli bir ücret karşılığında icar-ı sağir ve vakıfların koruyucu aileye yönelik maddi destekleri şeklinde birtakım uygulamalar görülmekteydi. Günümüzde ise koruyucu aile türleri şunlardır: 1. Akraba veya yakın çevre koruyucu aile modeli, 2. Geçici koruyucu aile modeli, 3. Süreli koruyucu aile modeli, 4. Uzmanlaşmış koruyucu aile modeli. Geçmişteki uygulama şekilleri incelendiğinde koruyucu aileye yönelik bu tür hizmetler o günkü toplumsal şartlarda, o günün ihtiyaçlarını gidermeye yönelik çalışmalar olup bu uygulamanın kurumsal bir yapıya bürünmekten uzak olduğu ve daha çok geleneksel yönünün ağır bastığı görülmektedir. Osmanlı devletinin son dönemlerinde özellikle de Tanzimat’tan sonra kimsesiz çocuklara yönelik kurumsal anlamda bakım uygulamalarının yoğunlaştığını görmekteyiz. Cumhuriyetin kuruluşunun ilk yıllarında geleneksel gönüllü koruyucu aile bakımına, sonraki yıllarda kurumsal bakıma, günümüzde ise tekrar aile içerisinde bakıma önem verildiğine şahit olmaktayız. İlk dönem ya da geleneksel koruyucu ailenin özellikleri ile günümüz koruyucu ailenin özelliklerini şu şekilde karşılaştırabiliriz: 1- İlk dönem koruyucu aile hizmetleri akrabalık ilişkileri içinde geleneksel tarzda olmakla beraber bu hizmetlerin özünde gönüllülük esası ağır basmaktadır. Günümüzde ise bir çocuğun koruyucu aileye verilebilmesi için hukuki ve idari kararın verilmesi gerekmektedir. Gönüllülük esasından ziyade devlet destekli ve maddi yardımlı olmaktadır. Ayrıca mevcut sistemde bu konuda eğitim almış uzman kişilerden destek alınmaktadır. 2- Koruyucu aile ile ilgili hizmetler geleneksel çerçevede dinî, ahlaki ve ailevi kaygılarla yerine getirilmektedir. Aile içerisinde bu tür hizmetleri yerine getirmeyen kimse ayıplanmaktadır. Günümüzde bu tür kaygılar azalmış olmakla birlikte yine de devam etmektedir. 3- İlk dönemde koruyucu aile uygulamaları henüz kurumsallaşmamıştır. Çeşitli vakıflar tarafından bu tür hizmet veren aileler ekonomik yönden desteklenmiştir. Çocuğun bakım hizmetlerinde devletin rolü pek fazla görülmeme</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Aristoteles'in Duygu Kuramı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18308</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18308</guid>
      <author>Aslı YAZICI</author>
      <description>Bu makalenin amacı Aristoteles'in temel eserleri kapsamında duygu kuramının genel çerçevesini ortaya çıkarmaktır. Birçok yorumcu, Aristoteles'in bir duygu kuramının olup olmadığı konusunda ciddi tereddütleri olduklarını belirtmiştir. Bu tereddütleri kısmen paylaşmakla birlikte, bu makalede Aristoteles'in tutarlı ve iyi temellendirilmiş bir duygu kuramı olduğunu göstermeye çalışacağım. Aristoteles'in duygu kuramı ne Stoa duygu kuramı gibi salt bir bilişselci kuram, ne de bir fizikalist duygu kuramıdır. Aristoteles'in duygu kuramının farklı yönlerini ortaya koyarak onun duygu kuramında bilişsel ve duyuşsal boyutlar arasında mantıksal ve kavramsal bir ilişki olduğunu, bu iki unsurun duyguda birlikte yer aldığını temellendirmeye çalışacağım. Makalenin birinci ve ikinci kısımlarında Aristoteles'in duygu kuramının metafiziksel ve psikolojik yönleri ele alınmaktadır. Üçüncü kısımda ise duyguların fiziksel yönü gösterilmeye çalışılmaktadır ki, Aristoteles bunu duygular için özsel bir yön olarak görür. Bilişsel boyutun ele alındığı dördüncü kısımda duygular inanç, yönelimsellik ve yargıları değiştirme açısından incelenmektedir. Makaleyi Aristoteles'te duyguların eylem ile olan ilişkisi bakımından ele alındığı tartışma kısmıyla sonlandırıyorum.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tanzimat Döneminde Bir Osmanlı-İngiliz Tüccarı: Henry James Hanson ve Osmanlı Ticari Hayatındaki Yeri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18629</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18629</guid>
      <author>Kadir YILDIRIM, Ü. Serdar SERDAROĞLU</author>
      <description>Osmanlı sosyal, siyasî, askerî ve iktisadî hayatında önemli bir kırılma noktası olan ve yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilen Tanzimat Dönemi, aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin, ülke içi ticaret yanında, Avrupa merkezli olmak üzere uluslararası piyasalarla ticari ilişkilerin finansal piyasaları geliştirici olarak arttığı bir dönem olmuştur. Tanzimat sonrası hukukî alanda yapılan düzenlemeler ve değişikliklerle birlikte, Osmanlı'nın iç ve dış ticaretinde levanten tüccarların etkisi ve ağırlığı da artmıştır. Osmanlı ticaretinde etkili olan bu levanten tüccarlar içinde, ticari ilişkileri ve iktisadi-finansal faaliyetleri ile İngiliz kökenli bir Levanten aile olan Hanson ailesi özellikle dikkat çekmektedir. Bu doğrultuda ilk defa 1825 yılında ticaret amaçlı olarak İngiliz Levant Kumpanyasının bir üyesi olarak İstanbul'a gelip yerleşen Charles Simpson Hanson (1803-1874) ve bir sonraki kuşak olarak, İstanbul doğumlu oğlu Henry James Hanson (1838-1935) finans alanından demiryolları yapımına, ticari anlamda ihracat-ithalat faaliyetlerinden gemi yapımına kadar pek çok alanda ticarî faaliyette bulunmuştur. Hanson ailesi bu geniş iş alanı nedeniyle Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyıl ticaretinde anahtar bir rol oynayan tüm levanten tüccarlar içinde ön plana çıkmıştır. Bu önemli aileye yönelik, gerek Türkçe gerekse İngilizce literatürde ise büyük bir boşluğun olduğu görülmektedir. Bu boşluğun doldurulmasına bir katkı sunmayı hedefleyen bu makale çalışması ise, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İngiliz Ulusal Arşivi ve Oxford University-Middle East Center Saint Anthony's College Arşivinde tespit edilen birincil kaynaklar ile döneme ait Türkçe ve İngilizce süreli yayınları bir araya getirerek Hanson ailesinin Osmanlı iç ve dış ticaretindeki yerini ve ozellikle Istanbul’da gelişen poliçecilik faaliyetleri ışığında finansal yeni kurumların bu tüccar aileler eliyle nasıl yürütüldüğünü ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu çalışma sayesinde; ticari-finansal faaliyetler üzerinden Osmanlı Devleti’nin son yüzyılı içerisindeki bir takım iktisadi kurumların işleyişi hakkında bilgi edinileceği gibi, levanten tüccarların Tanzimat ve sonrası dönemde Osmanlı topraklarındaki faaliyetleri, dış ülkelerle olan bağlantıları da ortaya konulmakla beraber ve dönem itibariyle Osmanlı ticaret ve finansal hayatına bir ışık tutulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


