






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2015 Sayı Volume 10 Issue  4</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=292</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Deyimlerde Yalancı Eş Değerlik: Tatar Türkçesi-Türkiye Türkçesi Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18153</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18153</guid>
      <author>Tuğba AKTAŞ</author>
      <description>Dillerin/lehçelerin eş değerlik sınırları içerisinde birbirine çevrilmesi/aktarılması söz konusudur. Ancak bazı yapılar eş değer gibi görünse de kavram alanları bakımından birbiriyle örtüşmez. Yalancı eş değerlik olarak adlandırılan bu tür yapıların lehçeler arası aktarmalarda hatalara yol açtığı ve anlaşmayı zorlaştırdığı görülür. Lehçeler üzerine yapılan yalancı eş değerlik çalışmalarının hemen hepsi kelimeler üzerinedir. Birkaç çalışmada eklerdeki yalancı eş değerlik meselesine de değinilmiştir. Bunun yanında, kelime grupları ve deyimlerde de yalancı eş değerlikten bahsetmek mümkündür. Fakat şimdiye kadar bu konu üzerine yapılmış müstakil bir çalışma yoktur. Deyim aktarmalarında yapılan yanlışlıklar üzerine ortaya konmuş çalışmalarda da yalancı eş değerlik meselesine değinilmemiştir. Lehçelere göre küçük fonetik farklılıklarla değişen veya eş anlamlı unsurlardan oluşan bu deyimlerin aktarıcılar tarafından hedef dilde de aynı anlama karşılık geldiğinin varsayılması deyim düzeyinde birtakım hatalara yol açmaktadır. Bunun sonucunda metnin derin yapısı, bazen de tamamı zarar görmektedir. Bu nedenle lehçeler arasında yapılan aktarmalarda her deyim titizlikle ele alınmalıdır. Birbirinin aynısı gibi görünse dahi bunun için mutlaka söz konusu yazı dilinin deyimlerini içeren sözlüklere başvurulmalıdır. Tatar ve Türkiye Türkçesi deyimlerindeki yalancı eş değerlik konusunu incelediğimiz bu çalışma, Nekıy İsenbet’in Tatar Teleneñ Frezeologik Süzlege adlı eserindeki baş ve başta bulunan organ adları ile kurulmuş deyimlerle sınırlandırılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yeni Lisan, Eski Tarz: Ziya Gökalp’in Koşma ve Destanları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18238</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18238</guid>
      <author>Çiğdem AKYÜZ</author>
      <description>XIX. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan Türkçülük ve dilde sadeleşme hareketleri millî yazın oluşturulması fikrini doğurmuş, bu fikri sistematize eden “Yeni Lisan” hareketi, bu hareketin sözcüsü ise 1911’de yayımlanan “Genç Kalemler” dergisi olmuştur. Başlangıçta Ali Canip Yöntem ve Ömer Seyfettin’in çabalarıyla çıkan dergiye Ziya Gökalp’in de katılmasıyla çalışmalar hız kazanır ve milliyet, kavmiyet kavramlarına dayalı bir Türkçülük düşüncesi ve bu düşüncenin etrafında şekillenen bir “Millî Edebiyat” anlayışı geliştirilir. Zira halk edebiyatı da temelinde millî ve kavmî unsurlar taşıması bakımından “Yeni Lisan” hareketi ile büyük oranda kesişmektedir. Dönemin yenileşme yanlısı yazar ve şairleri, Türk dilinin yabancı unsurların tesirinden kurtarılarak ulusallaşması gerekliliğine inanır; bu bakımdan halk lisanına (İstanbul Türkçesi) yönelir. Ziya Gökalp ise dil-edebiyat ve kimlik arasındaki bağa dikkati çekerek yalnız halk lisanını değil yüzyıllardır halk arasında icra edilen edebî verileri de önceler. Bu çalışmada “Yeni Lisan” hareketi Ziya Gökalp’in destan ve koşmaları etrafında ele alınacak, söz konusu metinler biçim ve içerik bakımından incelenecek; Gökalp’in, “Millî Edebiyat”a katkıları “Turancılık” ve “Türkçülük” ideolojileri çerçevesinde irdelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi’nin A’mâk-ı Hayâl’inde Robert E. Ornstein’in Sezgi Eğitimi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18251</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18251</guid>
      <author>Kadir ALPER, Yasemin ALPER</author>
      <description>Psikolojinin sadece nesnel, deneysel bilgiye dayalı durumları incelemesi, bilimsel anlayışı ve rasyonel bilgiyi ön plana çıkarmıştır. Zamanla alanı genişleyen psikolojinin rasyonel bilgiyle sınırlı olamayacağı, insan belleğinin sezgisel de olacağına yönelik araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmalara farklı bir perspektiften yaklaşan Robert E. Ornstein, insanda hem rasyonel hem de sezgisel yanların olduğunu düşünmüş ve bunları birleştirmeye çalışarak bütüncül bir yaklaşım sergilemiştir. Batı’nın rasyonel bilgiye, Doğu’nun sezgiselliğe verdiği önem, temel bilgi ve kültürlerden yararlanmada birbirlerine ön yargılı bakmalarına neden olmuştur. Bu iki bilme şeklinden birini kullanan diğerini çok az kullanmıştır. Batı’da sezgisel, mistik yönün ihmal edildiğini düşünen Ornstein, rasyonel bilginin büyük ölçüde bütünlük için sezgiye ihtiyaç duyduğu görüşüne sahiptir. Bu nedenle Ornstein, Yeni Bir Psikoloji adlı eseriyle Doğu medeniyetine ait unsurları, geleneksel batıni psikolojiler aracılığıyla içte gizlenen duyguları ortaya çıkarma bilgisini Batı dünyasına tanıtmıştır. Sözü edilen batıni gelenekler; rüyalar, sözlü anlatım türleri, geometrik şekiller, müzikler, vücut hareketleri veya büyülü sesler gibi teknikler kullanarak insanın üstü kapalı kalan sezgisel yönünün ortaya çıkmasını sağlamışlardır. İnsanın eğitilme ve olgunlaşma serüvenine temsili yaklaşımlar getiren Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi’nin eseri olan A’mâk-ı Hayâl, Doğu’nun sezgi eğitimi yöntemlerine dair sembolleri içermektedir. Bu çalışmanın amacı da sezgisel eğitimin sembol ve temsillerle örgülenen yöntemlerinden faydalanarak A’mâk-ı Hayal’i bu bakış açısıyla anlama ve yorumlamaya çalışmaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yaratıcı Drama Yönteminin Üniversite Öğrencilerinin Sosyal Sorun Çözme Becerilerine Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18346</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18346</guid>
      <author>Onur ALTUNTAŞ, Hasan Hüseyin ALTINOVA</author>
      <description>Bu araştırmanın amacı, yaratıcı drama temelli olarak uygulanan bir sosyal sorun çözme eğitimi programının, üniversite öğrencilerinin sosyal sorun çözme düzeyleri üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Araştırma tek grup öntest- sontest modelde gerçekleştirilmiştir. Araştırma, deney grubunda 28 öğrenci ile yürütülmüştür. Araştırmaya katılan üniversite öğrencilerinin yaş, cinsiyet gibi demografik özelliklerini belirlemek için sosyodemografik bilgi formu uygulanmıştır. ‘Sosyal Sorun Çözme Envanteri’(SSÇE) deney grubunda yapılan çalışmalarda hem ön test hem de son test olarak kullanılmıştır. Öğrencilerin sosyal sorun çözme becerilerine yönelik ortalama puanları yaratıcı drama eğitimi öncesi 176.3±40.76 iken, eğitim sonrası 193.5±34.92 olarak belirlenmiştir. Sosyal Sorun Çözme Envanteri’nin alt ölçeği Sosyal Yönelim Ölçeği (SYÖ) ortalama puanı eğitim öncesi 77.0?17.54, eğitim sonrası 85.2?14.36 olarak tespit edilmiştir. Sorun Çözme Becerileri Ölçeği ortalama puanı da eğitim öncesi 99.2?26.20, eğitim sonrası 108.2?23.66 olarak saptanmıştır. SSÇE, SYÖ VE SÇBÖ için elde edilen öntest ve sontest puanları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p &lt;.05) görülmektedir. Araştırma verilerinden elde edilen bulgulara göre, deney grubunda uygulanan yaratıcı drama etkinliklerinin, üniversite öğrencilerinin sosyal sorun çözme becerisini istatistiksel olarak arttırdığı görülmüştür. Etkisiz problem çözme becerilerinin gelişmesini önleyici nitelikte ve aynı zamanda bu konuda bilinçlenmeyi sağlamak üzere özellikle okul öncesi ve ilköğretimde öğretmenlere, anne babalara ve akran gruplarına yönelik sosyal problem çözme beceri eğitimi programları hazırlanarak uygulanabilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çeviri Uğraşı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18324</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18324</guid>
      <author>Songül ASLAN KARAKUL</author>
      <description>Çeviri, özellikle de yazınsal metin çevirileri, asıl metin kadar önemli ve değerlidir. Bu nedenle çevirmenin, bir bakıma yazarın kalemi olma sorumluluğunu taşıdığını söyleyebiliriz. Kimi yazarlar vardır ki yazma melekeleri kutsal denebilecek boyuttadır. Bu yazarların yapıtlarının yalnızca kendi dil topluluğuna ait insanlar tarafından okunuyor olması dünya insanlarının geriye kalanları açısından hak-sızlığa uğramış olma hissi yaratabilir. Herbirimizin okumak istedi-ğimiz yazarın dilini, onu kusursuz anlayacak kadar, öğrenmek gibi bir şansımız, ne yazık ki, bulunmamaktadır. O halde, çevirinin ge-rekliliğini hiçbirimiz yadsıyamayız düşüncesindeyiz. Bu noktada, düşünmemiz gereken konu, yazarın yeteneğini çevirmenden bekle-meli miyiz olacaktır. Tamamen farklı bir coğrafyaya, farklı bir kültüre ve farklı bir dil topluluğuna ait olan yazarın yapıtının okuyucusunda bıraktığı etkiyi çevirmenin başarabilmesi mümkün müdür? Daha da önemlisi bunu başarması gerekli midir? Çevirmenin ilkesi ne olmalıdır? Tüm bu sorularımızı cevaplandırmaya çalışırken, bunu “kültür”, “değer”, “eşdeğerlik”, “yeterlik” “bağlam”, “durum”, “düzanlam”, “yananlam” kavramları üzerinden tartışmak makalemizin yöntemini oluşturacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Modern Kırgız Edebiyatında Biyografik Roman Türünün Tarihi Gelişimi Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18084</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18084</guid>
      <author>Halit AŞLAR</author>
      <description>Genellikle ünlü kişilerin hayatlarının tamamını yahut bir bölümünü ve eserlerini derli toplu, bütün halinde tanıtan yazılara biyografi denir. Biyografi köken itibarıyla Yunanca bios (hayat) ve graphein (yazmak) sözcüklerinin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Roman sanatı da biyografi türünden faydalanmış ve biyografik tarzda romanlar kaleme alınmıştır. Bu bağlamda, belli bir tahkiye kurgusu içinde vaka anlatımı üslubuyla bir kişiyi birçok yönüyle roman kahramanı olarak sunan romanlar biyografik roman olarak tanımlanabilir. Biyografik romanlarda kişinin ruhsal ve fiziksel özellikleri, davranışları, duyguları, düşünceleri, tepkileri, kahramanlıkları gibi pek çok değişik özellikleri ayrıntılı olarak anlatılır. Sovyet dönemi Kırgız edebiyatında birçok biyografik hikâye, uzun hikâye ve roman kaleme alınmıştır. Sovyet döneminde yazılan Kırgız biyografik romanlarının büyük bir çoğunluğunda genellikle Orta Asya’da sosyalizmin kurulması, yerleşmesi, kolhoz ve sovhozların çoğalması gibi faaliyetlerde Sovyet rejimine katkıda bulunmuş ‘emek kahramanları’, dönemin siyasi ve toplumsal olaylarıyla birlikte, tahkiye edilir. Öte yandan dönemin bazı sanatçılarıyla ilgili kaleme alınmış, rejim propagandasının çok da yapılmadığı bazı romanlar da mevcuttur. Örneğin K. Kaimov’un “Atay” adlı romanı buna örnek teşkil eder. Kırgızistan’da bağımsızlık sonrası kaleme alınan romanların önemli bir kısmı ise tarihi veya tarihi-biyografik romanlardır. Daha çok halkı ‘aydınlatmak’ ve ‘karartılan’ geçmişi bir şekilde aydınlığa çıkarmak için uğraş veren yazarların bazen roman sanatının sınırlarını oldukça zorladıkları dikkat çekmektedir. Bu sebeple birçok romanın yüksek edebi seviyede yazılmadıkları görülmektedir. Ancak bağımsızlığın oluşturmuş olduğu hür ortam devam ettikçe Kırgız yazarlar çok daha başarılı eserler kaleme alacaklardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kazak Türkçesinde Dokunma Duyu Fiilleri ve Anlam Zenginliği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18176</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18176</guid>
      <author>Ekrem AYAN, Yakup TÜRKDİL</author>
      <description>Duyu fiilleri mental sürecin algılama basamağını oluşturur. Algılamayı insan vücudunda bulunan duyular gerçekleştirir. Vücudumuzda bulunan bu duyular sayesinde oluşan eylemleri belirtmede kullanılan fiiller duyu fiilleri olarak adlandırılmaktadır. Bir başka ifadeyle duyu fiilleri, zihinsel sürecin bir parçası olup bu sürecin başlaması için çevredeki ve bünyemizdeki uyaranları istekli ya da isteksiz olarak algılayıp zihne ulaştırarak süreci başlatan eylemlerdir. Tespit ettiğimiz dokunma duyu fiillerini temel ve yan anlam açısından inceleyip, taşıdığı anlamın olumlu veya olumsuz olduğunu belirleyeceğiz. Bir diğer inceleme yapacağımız alan ise fiillerin fiziksel mi yoksa zihinsel bir temas sonucuyla mı oluştuğudur. Son olarak da bulunan fiillerin istemli oluşup oluşmadığının tespit edilmesidir. Çalışmamızda Kazak Türkçesinde dokunma duyu fiillerini, temel dokunma duyu fiilleri, şefkat içeren duyu fiilleri, şiddet içeren duyu fiilleri olarak üç grupta inceledik. Dokunma duyu fiillerinde Kazak Türkçesinde Tespit ettiğimiz 55 fiilden 16 tanesi Türkiye Türkçesi ile ortak olarak kullanılmaktadır. Dokunma duyu fiillerinde ortak olarak kullanılan fiillerin içerisinde tiy-, tut-, uvısta-, türt- gibi çekirdek fiiller bulunmaktadır. Çekirdek eylemlerin ortak olarak kullanılması dokunma duyusunun adlandırılmasının her iki lehçede de aynı olduğunu göstermektedir. Dokunma duyu fiilleri her iki lehçede de önemli bir yer tutmaktadır ve dokunma duyusu Türkiye Türkçesinde Kazak Türkçesinden daha fazla fiile sahip olan tek duyudur. Türkiye Türkçesi Kazak Türkçesine oranla dokunma duyusuna daha fazla başvurmaktadır. Toplam duyu fiilleri açısından baktığımız zaman ise Kazak Türkçesinin zenginliği ortaya çıkmaktadır. Bu zenginliğin sebebi Kazak Türkçesinin kullanıldığı coğrafyada Türkiye’ye göre şehirleşmenin az olmasıdır. Ağızlarda ve deyimler sözlüğünde yapılacak bir çalışma tespit edilen dokunma duyu fiilleri sayısını epeyce artırabilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ziya Osman Saba’nın Sanat Hayatı ve Şiirleri Üzerine Genel Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18147</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18147</guid>
      <author>Necmi AYTAN, Mehmet Veysi BAŞDAŞ</author>
      <description>Bu çalışmanın amacı, Ziya Osman Saba’nın edebiyatımızdaki yerini tespit etmek ve şiirlerini tema ve dönem olarak değerlendirerek incelemektir. Araştırma nitel bir çalışma olup doküman incelemesi modeliyle bilgilere ulaşılmıştır. Şair, “Yedi Meşale“ topluluğundayken yazdığı şiirlerinden ziyade son dönem şiirleriyle bilinmektedir. Alanyazın incelendiğinde, Ziya Osman Saba’nın şiirleri üzerine genel ifadelerden öteye gitmeyen yorumlar haricinde, yapılmış çalışmalar sınırlıdır. Buradan hareketle şairin hayatı, eserleri ve şiirleri üzerine bir inceleme yapılmaya çalışılmıştır. Şair’in şiirleri, kronolojik ve tema bakımından incelendiğinde istisna şiirler dışında birçoğunun şairin hayatındaki değişmelerle örtüştüğü sonucuna varılmıştır. Bu anlamda şair’in şiirleri; Gençlik Dönemi, Geçiş Dönemi ve Olgunluk Dönemi Şiirleri olmak üzere üç döneme ayrılabilmektedir. Şair, Cumhuriyet döneminde 1927-1957 yılları arasında sade ve yalın bir dille şiirler yazmış, Ahmet Haşim, Necip Fazıl, Cahit Sıtkı, Orhan Veli gibi şairlerden etkilenmesine rağmen “kendi” kalmasını bilmiş ve edebiyat dünyasında yerini almıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cevahirü’l-Ahbar Fi Hasayili’l-Ahyar’da Güncel Türkçe Sözlük’le Anlamca Örtüşen Deyimler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18285</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18285</guid>
      <author>Burhan BARAN</author>
      <description>Deyimler, Türkçe Sözlük’teki tanımıyla genellikle gerçek anlamından az çok ayrı, ilgi çekici bir anlam taşıyan kalıplaşmış söz öbekleridir. Genellikle mecaz anlam ifade etmeleri, kalıplaşmış olmalarıyla birlikte anlatım güzelliği açısından da çok önemli bir yere sahiptirler. Bu özellikleri deyimlerin eskiden beri vazgeçilmez anlatım unsurları olarak kullanılmalarını sağlamıştır. Ancak bu anlatım güzelliğini ortaya çıkarmak için onların kendilerine has özellikler taşıdığını unutmadan değerlendirme yapmalıyız. Deyimleri oluşturan kelimelerin yerine eş anlamlılarını bile kullanmak mümkün değildir. Kalıplaşmış olan bu kelime gruplarını ancak bir bütünlük içinde ve herhangi bir kelimesini değiştirmeden anlam vermek suretiyle değerlendirirsek o zaman incelediğimiz metni daha doğru anlamış ve yorumlamış oluruz. Deyimleri oluşturan kelimeleri ayrı ayrı düşündüğümüz zaman şüphesiz bu anlamlar ortaya çıkmayacak, metinleri yanlış veya eksik yorumlamamız kaçınılmaz olacaktır. Edebi metinlerde deyimler, vazgeçilmez bir anlatım güzelliği olarak eskiden beri kullanılmaktadır. Biz de yüzyıllar öncesinden günümüze ulaşan bu anlatım harikalarından bir kısmına değinip bunları araştırmacıların dikkatine sunmak istedik. Bunun için anlatım harikaları olarak vasıflandırdığımız deyimleri çokça barındıran, XVI. yüzyılda tercüme edilmiş, Cevahirü’l-Ahbar fi Hasayili’l-Ahyar adlı yazma eseri seçtik. Tercüme olan bu eser, mensur Yusuf kıssası ile manzum dinî hikayelerden oluşmaktadır. Çalışmamızda, bu eserde geçen deyimleri Türk Dil Kurumu’nun çıkardığı Güncel Türkçe Sözlük’teki deyimlerle şekil ve anlam bakımından karşılaştırdık. Bu karşılaştırma sonucunda makale konumuzun sınırını “sözlükteki deyimlerle anlam bakımından örtüşen deyimler” olarak belirledik.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>William Bascom’un “Folklorun Dört İşlevi” Işığında Nasrettin Hoca Fıkraları Üzerine Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18156</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18156</guid>
      <author>Mehmet Emin BARS</author>
      <description>Fıkralar, çok geniş bir coğrafî alan içinde, binlerce yıldan beri sözlü gelenekte yaşayan halk edebiyatı ürünleridir. Fıkralarda Türk halk kültürünün binlerce yıllık yolculuğunda toplum hayatındaki tüm gelişmeleri görebiliriz. Fıkralar hem bireysel hem de toplumsal anlamda Türk kültürünün önemli birer parçasıdır ve kültüre ait değerleri yansıtması bakımından da büyük önem taşımaktadır. Türk halkı olaylar karşısındaki düşünce, tutum ve davranışlarını fıkralarla duyurmuştur. Nasrettin Hoca da Türk kültür hayatında önemli fıkra-tiplerinden biridir. Nasrettin Hoca sadece bir mizah ustası değil, aynı zamanda büyük bir filozof ve halk bilgesidir. Başta Türk ülkeleri olmak üzere Dünya’nın birçok ülkesinde tanınan Nasrettin Hoca, sosyal hayatta karşılaşılan içinden çıkılmaz güç işleri, aklı, bilgisi ve hazır cevaplılığıyla mizahî biçimde çözen, güldüren; ama güldürürken düşündüren keskin Türk zekâsının sembolüdür. Nasrettin Hoca’nın sosyal hayatla ilgili fıkraları zengin bir konu çeşitliliği gösterir. Fıkralarının konuları toplum hayatının hemen hemen bütün alanlarını kapsamaktadır. Nasrettin Hoca hem halk bilgesi hem de fıkra tipi olarak Türklerin yarattığı en ünlü mizah temsilcisidir. Nasrettin Hoca’nın ünü ve etkisi çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, kişiliğinde sadece XIII. yüzyıl Türk toplumunun değil, Türk milletinin çağlar boyu süregelen dertleri yansıtılmıştır. İşlevsel Halkbilimi Kuramı halkbilimi çalışmalarında günümüzde en yaygın olarak kullanılan teorilerden biridir. İşlevsel Halkbilimi Kuramı’nın önde gelen temsilcilerinden biri de William Bascom’dur. Çalışmamızda W. Bascom’un tespit ettiği folklorun dört işlevi ışığında Nasrettin Hoca fıkraları incelenmiştir. İncelemenin sonucunda, Nasrettin Hoca fıkralarının, William Bascom tarafından ifade edilen, folklorun hoş vakit geçirme, eğlenme ve eğlendirme; değerlere, toplum kurallarına ve törelere destek verme; eğitim veya kültürün gelecek kuşaklara aktarılarak eğitilmesi; kişisel ve toplumsal baskılardan kaçıp kurtulma işlevlerini yerine getirdiği görülmüştür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edebiyatımızda Esmâ-i Nebî-Peygamberimiz (s.a.v.)’in İsimleri- ve Esmâ-i Nebî Metinleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18246</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18246</guid>
      <author>Bekir BELENKUYU</author>
      <description>Bu çalışmada klâsik metinlerde Esmâ-i Nebi adı verilen tü-rün ne olduğu üzerinde durulmuştur. Başlangıçta verilen isim, mü-semma, sıfat gibi temel kavramlarla ilgili sunulan genel bilgilerin ardından Esmâ-i Nebî’nin sayısı üzerindeki rivayetlere yer veril-miştir. Bu rivayetlerin ardından Esmâ-i Nebî olarak kullanılan isim ve sıfatlar değerlendirmeye tâbi tutulmuştur. İsim, sıfat ve künye olarak kullanılan Esmâ-i Nebîlerin temel kaynakları sıralanmıştır. Kur’ân-ı Kerîm başta olmak üzere diğer kutsal kitaplardan tespit edilen Hz. Muhammed(sav)’in isim ve sıfatları listeler halinde sıra-lanmıştır. Bu isim ve sıfatların çeşitlenerek ve çoğalarak diğer me-tinlerde de nasıl kullanıldığı üzerinde durulmuş, daha önce yapılan çalışmalarda tespit edilen isim ve sıfatların genel bir tasnifi yapıl-maya çalışılmıştır. Esmâ-i Nebî’den bazılarının belirli bir tasnife göre sıralanmasından sonra, Esmâ-i Nebî türünde yazılmış, tespit edilebilen mensur ve manzum eserler kısaca tanıtılmıştır. Bu eser-lerin kimler tarafından yazıldığı, eserlerin kısaca içerikleri ve esere ulaşılabilecek kütüphanelerin tespiti yapılarak araştırmacıların isti-fadesine sunulmuştur. Esmâ-i Nebî türünün edebiyatımızdaki izdü-şümleri eserler aracılığıyla ortaya koyulmaya çalışılmış ve Hz. Muhammed(sav)’in çevresinde oluşturulmuş edebî bir türün genel çerçevesi çizilmiştir. Esmâ-i Nebî’nin geçtiği müstakil veya bir bö-lüm hâlinde kaleme alınmış manzum eserlerden de örnekler veril-miştir. Bu örneklerden müstakil olan eserlerin yanında muhtelif şi-irlerde geçen Esmâ-i Nebîler mümkün olduğunca gösterilmeye çalı-şılmıştır. Genel olarak Esmâ-i Nebî’nin edebî ve dinî metinlerde ne kadar yaygın kullanıldığı üzerinde durulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Aşkın Tasavvufî Seyri: “Hüsn ü Aşk” Mesnevisini Metinlerarası İlişkilerle Yeniden Okumak</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18207</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18207</guid>
      <author>Handan BELLİ</author>
      <description>Yazarların okuduğu metinler aynı zamanda onların beslenme kaynaklarıdır. Yazarlar tarafından okunan metinlerin ve dinlenilen anlatıların bir eserde kendini dolaylı veya doğrudan göstermesi metinlerarası ilişkilerin somut göstergeleridir. Metinlerarası ilişkiler, metinlerin yazılma sürecinde yazarın tercihi doğrultusunda diğer metinlerin yeni oluşturulan metin içerisinde var olmasıdır. XIX. yüzyılda metin incelemeleriyle ortaya konulan metinlerarası ilişkiler kuramının isimlendirilmesi yakın zamana dayanmakla birlikte, metinlerde kullanımı oldukça eskilere uzanmaktadır. Metinlerarası ilişkiler bakımından bu makalede incelenecek olan Şeyh Gâlib’in Hüsn ü Aşk adlı tasavvufî-alegorik mesnevisi, Türk edebiyatında dil ve anlatımıyla, kullanılmış olan sembollerle dikkat çeken bir eserdir. Bir edebiyat araştırmacısı olarak bu eseri incelediğimizde, tasavvuf öğretisine göre insanın olgunlaşma serüveni sırasında geçilen basamakların alegorik bir anlatımla ifade edildiği görülmektedir. Edebî bir metin olarak birçok kez bilimsel incelemelere tabi tutulan Hüsn ü Aşk mesnevisi, henüz metinlerarası ilişkileri bakımından ele alınmamıştır. Bu sebeple bu çalışmada, Hüsn ü Aşk mesnevisi metin inceleme kuramlarından metinlerarası ilişkiler ile ele alınarak, yazarın bu eserde yapmış olduğu alıntı, gönderme ve anıştırmaları ortaya koymak amaçlanmıştır. Edebi eserler arasındaki ilişkileri araştırmak ve hangi şekilde başka metinlerin gölgesinin ilk defa kaleme alınan eserin üzerine düştüğünü bulmak, ancak “bilgin okur”lar tarafından yapılan metin okumaları neticesinde gerçekleşebilmektedir. Makalede ortaya konulan metinlerarası ilişkiler neticesinde klasik Türk şiiri örneklerinde metinlerarası ilişkilerin kullanımı hakkında bilgi sahibi olma imkânı bulunmuş ve Şeyh Gâlib’in eserinin sonunda belirttiği gibi esrarını Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden alması dolayısıyla Mesnevî ve metne eklemlenen diğer eserlerle birlikte Hüsn ü Aşk yeniden okunmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bâkî, Fuzûlî, Şeyhülislâm Yahyâ ve Nedîm Divanlarında Haz Kavramı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18243</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18243</guid>
      <author>Kenan BOZKURT</author>
      <description>Mutluluk uyandıran, zevk veren tüm duyguların karşılığı olarak kullanılan haz kavramı, Divân şiirinde çok sık olarak işlenen temalardandır. Haz, şâirlerin hazza bakışlarına, kişisel özelliklerine, mensubu olduğu düşüncelere, bağlı olduğu tarikatlara göre farklılık arz etmektedir. Bazı şâirler, şiirlerinde dünyevi arzuları, bedensel zevkleri işlerken bazı şâirler ise manevîyattan, aşk ve aşkın hallerinden duydukları zevki konu edinmektedirler. Kişinin haz kavramını ele alması, kişiyi hazzı yaşayan biri haline getirmez. Kişinin hazzı yaşayan, onu tadan biri olması için hazzı hayatının merkezine oturtup ona dair bir felsefî altyapı oluşturması gerekmektedir. Haz kavramını ele alan birçok Divân şâirinin bu felsefî ve düşünsel altyapıyı oluşturduklarını, aşk kavramını ele alırken bu felsefî ve düşünsel altyapıdan hareket ettiklerini görürüz. Şâirlerin kendilerini rind, âşık, mutasavvıf, zahid olarak tanıtmaları onların aldıkları hazzın felsefî arka planı hakkında bilgiler verir. Ama Divân şiirinin klişe yapısı içinde, hazzın da klişe bir kavram olarak kullanıldığına şahit olmaktayız. Hayatı boyunca içkinin bir damlasını ağzına almayan, meyhânenin yolunu bile bilmeyen şeyhülislâmların şarabın ve meyhânenin verdiği zevkten başlarının nasıl döndüğünü ballandırarak anlattığı görülür. Peki bunu nasıl izah etmeliyiz? Bunu izah için de devreye Divân şiirinin sembol dili girmekte; şarap, meyhâne gibi kavramlar tasavvufun sembolik dilindeki anlamlarıyla düşünmemiz gerekmektedir ki şâirlerin asıl maksatlarını ne olduğunu anlayabilelim. Bu çalışmamızda Divân şiirinin dört büyük şâiri Bâkî, Fuzûlî, Şeyhülislâm Yahyâ ve Nedîm’in</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Muhammed’in Siret’ün-Nebî’sindeki Mi’râç Mucizesi Bölümü Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18345</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18345</guid>
      <author>Altan CAN</author>
      <description>Mi’râc hadisesi denildiğinde Hz. Peygamber’in Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya oradan da Allah’ın manevi huzuruna yaptığı yolculuk anlaşılmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de, İsra ve Necm sûrelerinde Mi’râc hadisesinden bahsedilmiştir. Fakat hadise çok detaylı bir şekilde anlatılmamıştır. Mi’râc hadisesi hakkında hadislerde çok geniş ve ayrıntılı bilgi mevcuttur. Ama bu hadislerin birçoğu zayıf ve uydurma olduğu için Mi’râc hadisesi müellifler tarafından farklı ayrıntılarla kaleme alınmış ve yorumlanmıştır. Tüm bu etkenlerden dolayı birçok Mi’râciye, Mi’râc-nâme ve eserlerde Mi’râc hadisesi tam ve doğru olarak ortaya konulamamıştır. Bu çalışmadaki Mi’râc incelemesi, Muhammed’in Sîretü'n-Nebî adlı eserinden istifade edilerek oluşturulmuştur. Eser, Hicri 872 (Miladi 1468) yılında, mesnevi nazım şekliyle kaleme alınmıştır. Eserin tamamı yaklaşık olarak 16 bin beyittir. Sîretü’n-Nebî, Hz. Peygamber’in yaradılışından başlayarak doğumunu, çocukluk ve gençlik hayatını, evlenmesini, peygamberliğini, mucizelerini, bütün arkadaşlarının Müslüman olmasını, mi’râcını, savaşlarını, çeşitli maceralarını, zamanında vuku bulan diğer birçok olayı ve Müslüman kahramanların cenklerini anlatmaktadır. Eser, Hz. Peygamber’in vefatıyla son bulmaktadır. Edebi ve dini yönü ağır basan bu eser, kendi döneminde ve sonrasında uzun yıllar sevilerek okunmuş, hatta okuma toplantılarının esas kitabı olarak elden ele dolaşmıştır. Muhammed’in Sîretü’n-Nebî adlı eserinde 571 beyit Mi’râc bahsine ayrılmıştır. Eserde Mi’râc hadisesi Hz. Abbas’tan rivayet edilerek nazm edilmiştir. Miraç bahsine ilk sekiz beyitte “Nâle kıl iy bülbül” diyerek başta kendisine, sonra okuyucularına nasihat ile başlamıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>“Tarih-i Osmaninin Bir Devre-i Mühimmesi Kosova Zaferi Ankara Hezimeti” Tek Bir Zafer ve Tek Bir Yenilgiyi mi Anlatır?</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18328</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18328</guid>
      <author>Nesime CEYHAN AKÇA</author>
      <description>Tarih yazıcılığının henüz bilimsel metotlara dayanmadığı ve erkek egemen bir hüviyet taşıdığı bir dönemde Fatma Aliye Hanım tarafından kaleme alınan “Tarih-i Osmaninin Bir Devre-i Mühimmesi Kosova Zaferi Ankara Hezimeti” (1915) adlı eser, sadece tarihi bir vakanın tasvirinden ibaret değildir. Osmanlı devletinin önemli bir küçülme yaşadığı, sıcak harbin yoğun bir şekilde devam ettiği bu yıllarda tarihçi Ahmet Cevdet Paşa’nın iyi eğitim görmüş romancı kızı, bir dönem tenkidine de girişmiştir. Eserde Osmanlı’ya yükseliş dönemlerini yaşatan sultanların olumlu vasıfları ile fetret devrine sebep olan sultanın hataları göz önüne serilmiş, ayrıca -zımnen- kendi yaşadığı devrin arızalarına işaret edilmiştir. Eser, kadın kalemiyle tarihe düşülen bir not olmak yanında romancı bir kalemin tespit, tenkit ve hassasiyetlerini taşıması bakımından önemlidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Adalet Ağaoğlu'nun Ölmeye Yatmak Romanında Cumhuriyetin Kimliği ve Kimlik Çatışması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18353</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18353</guid>
      <author>Burak ÇAVUŞ</author>
      <description>Cumhuriyetin ilanı ile birlikte, Tanzimat dönemiyle başlayan değişim hareketleri farklı bir boyutta sürdürülmeye devam eder. Islahat çalışmalarının yerini inkılaplar alır ve köklü değişiklikler yapılır. Siyaset, eğitim, hukuk, sanat, dil gibi geniş bir alana yayılan bu değişikliklerle hedeflenen ise yeni bir devlet ve toplum kimliğidir. Elbette ki bu süreç kolay ilerlemez ve birtakım engellerle karşılaşılır. Özellikle de cumhuriyetin ilanından 1970’li yıllara kadar bu sancılı süreç devam eder. Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak adlı romanı da bu yıllar arasında doğan ve yaşayan bir neslin gelişimini ele alır. Dönem, kurgusal bir anlatı türü olan romanla anlatılıyor olsa da yazar, roman karakterlerinin gelişimini ve dramatik aksiyonu sosyal, siyasal ve ekonomik şartlardan bağımsız olarak ilerletmez. Böylece roman sadece yeni bir neslin değil aynı zamanda da cumhuriyetin gelişim sürecini de vermiş olur. Biz de tüm bunları göz önünde bulundurarak eserde, cumhuriyetin kimliğini ve bu kimliğin, toplumun kimliğiyle nasıl ve ne koşullarda çatıştığını tespit etmeye çalıştık. Çalışmamızda özellikle de cumhuriyetin laik kimliği ile halkın gelenekçi, dindar kimliğinin çok defa karşı karşıya geldiğini gördük. Devletin seçmiş olduğu ile halkın değerlerinin uyumsuz olması da çatışma ortamı yaratan bir diğer unsur olarak romanın satır aralarından okunur. Yeni bir nesil geleneksel kültür öğeleriyle de iç içe yaşamak zorundadır ve okulda kazandıklarıyla evde verilenler arasında seçim yapmak zorunda kalır. Türkiye’de uzun yıllardır bir zihinsel değişim süreci yaşanmış olsa da bu değişim şimdiye kadar tamamıyla gerçekleşmemiştir. Çünkü hem eskinin yerine konulması düşünülen şeyler topluma yabancıdır hem de değiştirme sürecindeki uygulamalar hatalıdır. Bugün herkesin kabul ettiği gibi Türkiye’de ki batılılaşma çabaları yanlış şekillerde ilerlemiştir. Çoğu zaman yüzeysel, şekilsel ve taklit seviyesini aşamamıştır. Haliyle istenilen zihinsel değişim gerçekleşmemiştir. Bunların sonucunda da toplum da iki farklı kimlik oluşmuş, iki farklı yaşam biçimi görülmüştür. İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde batılılaşma, modernleşme süreçleri hızlı geçilirken, köy kasaba gibi yerlerde bu hareketler kolayca ilerleyememiştir. Köy, kasaba gibi yerlerin fiziksel yapıları, demografik özellikleri, çevreyle olan bağlantıları ve eğitim düzeyi gibi sebepler, bu hareketlerin karşılıksız kalmasına sebep olmuştur. Şehirdeki insan ve köydeki insan arasındaki farkı gidermeye çalışan devlet, bütün ideolojik aygıtlarını kullanarak bu farklılığı gidermeye çalışır. Yukarıda da değindiğimiz gibi halk evleri, köy enstitüleri gibi kurumlar bu hedef için oluşturulmuşlardır. Fakat yine de beklenilen değişim büyük çoğunlukta görülmemiştir. Çünkü zihinlere yerleşmiş birtakım inançlar hala insanların kafalarında yaşamaktadır. Özellikle de orta yaşların üzerindeki insanlar, değişime karşı duran grup içerisindedirler. Bu yüzden, bir ülke içinde farklı düşünen insanlar olduğu gibi, aynı ev içinde de farklı düşünen insanlar vardır. Eğitimli, cumhuriyetin getirdikleriyle büyümüş insanların karşısında, doğru düzgün bir eğitim almamış, imparatorluk içerisinde de yaşamış olan insanlar vardır. işte bu sebepledir ki bir kimlik çatışması ortaya çıkmıştır. Adalet Ağaoğlu’da böyle bir dönemi kurgusal düzleme taşırken, bu kimliklerin nerelerde ve nasıl çatıştıklarını da yansıtmıştır. Elbette ki bunları bilerek yapmıştır diyemeyiz fakat bilmeyerek de olsa ortaya çıkmış olan karşıtlıkları ve bunların doğurduğu sonuçları eserinde görebiliriz. Nitekim roman başkişisi Aysel, tam da yeni ve eski zihniyet arasında kalan, bunların dayatmaları sonucu intihara sürüklenen bir karakterdir. Eski devletin kimliği ile yeni devletin kimliği kendi yaşamında göstermek zorunda kaldığı için, ölümle kurtulmayı yeğler. Aynı şekilde romandaki diğer karakterler de Aysel’in yaşadıklarına benzer durumları yaşarlar. Nitekim roman kahramanlarını yaşadıkları bu bunalımları, dönem insanlarının yaşamış olmaları da k</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Senkretizm Örneği Olarak Sinop’ta Helesa Geleneği Ve Mitik Nitelikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18138</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18138</guid>
      <author>Songül ÇEK</author>
      <description>Kültürel yapı içerisinde ortaya çıkan tüm organizasyonlar belli gereksinimleri karşılamak üzere var olurlar. Herhangi bir kültürel gereksinime karşılık vermeyenler ise ya yok olur ya da biçim değiştirerek yeni oluşumların içerisinde yer alırlar. Mitik anlatılar için aynı şeyleri söylemek mümkündür. İlkel insanların inanma ihtiyacını karşılayan, buna bağlı olarak toplumsal düzenin korunmasını ve sürekliliğini gerçekleştirebilen mitik anlatılar ve buna bağlı ritüelistik uygulamalar, bugünkü törenler şenlikler, festivaller ya da çeşitli oyunlar içerisinde varlıklarını sürdürmeye devam etmektedirler. Değişen inanç sistemleri yahut yeni kabul edilen dinler, eski ilkel döneme ait inançları terk etmeyi gerekli kılar. Fakat kültürel değişimler hızla ve birden bire gerçekleşemediklerinden geçmişte var olan ile yeni olan birlikte yaşamaya devam eder. Uzun bir süreçten sonra baskın olan kültürel yapı diğerine hakim olur. Bu dönüşüm sürecinde senkretik oluşumlarla karşılamak mümkündür. Eskiye ait kültürel ögeler inanışlar gelenekler yeni dinin gerekleriyle ters düşmedikçe yeni dinsel yaşam içerisinde özümsenir, kabul edilir. Sinop’ta geleneksel olarak yapılan Helesa/ Sellim töreni özü itibariyle mitik özellikler taşıyan ritüelistik bir uygulamadır. İlkel dönemlerin tufan ve bollukla ilgili anlatı ve uygulamalarıyla örtüşen nitelikleri bulunmaktadır. İslamiyet öncesi Türklerde, Anadolu’da çok eskiden beri devam ettirilen tufan mitlerinin ve bolluk ritüellerinin İslamiyetle birleşmiş senkretik bir örneğidir. Ramazan ayının onbeşinden itibaren iftardan sonra gerçekleştirilen tören, ramazan davulcularının mani söyleme ve bahşiş toplama işlevlerini de yüklenerek ramazan eğlencesi olarak sürdürülmektedir. Tüm dünyada olduğu gibi Türklerde de kökleri çok eskilere uzanan , çeşitli evrelerden geçerek yeni anlamlar kazanan, farklı adlar alan işlevsel uygulamalar vardır. Bunlardan biri Sinop’ta uzun yıllardan beri devam edegelen “Helesa”/ “Sellime Çıkma” geleneğidir. Burada üzerinde durulmak istenen konu Helesa geleneğinin ne tür mitik ögeler üzerine inşa edildiğini ortaya koyma denemesidir. Eski Türk inanç sistemi içerisinde dünyanın yaratılışına dair anlatılar çeşitli araştırmacılar tarafından tespit edilmiş ve değerlendirilmiştir(1). Bugün gündelik yaşamın içerisinde var olan birçok uygulamanın temelinde bir tufanın hikayesi olan mitlerin izleri görülmektedir. Sinop’ta yaşatılan bir geleneksel tören olan “Helesa”, diğer adıyla “Sellim” özü itibariyle tufan mitinin yeniden üretimidir. Bu yazıda Helesa töreninin öncelikle mitolojik kaynağı belirlenmeye çalışılacak daha sonra Türk sosyo-kültürel yapısı ve inanç sistemi içerisinde aldığı yeni şekiller üzerinde durulacaktır. “Helesa” – “Sellim”’in senkretik niteliği belirlenerek sosyal yaşam içinde kazandığı anlam ve fonksiyon değerlendirilecektir. Tufan mitleri mevsimlik törenlerin ya da başka deyişle yeni yıl törenlerinin makro kosmik örneğidir (Eliade, 1994: 61). Bu nedenle daha büyük bir çerçeveden bakıldığında helesa töreni tufan miti çerçevesinde ele alınıp mevsimlik bereket törenleri olarak incelenebilecek bir rütüeldir. Hemen hemen tüm dünya mitlerinde var olan tufan olayı, yaratılışın ve bunun sürekliliğinin bir aşamasıdır. Tufan mitleri kaostan kosmosa geçişi simgelemektedir. Mircae Eliade’ye göre kötülüklerin ve günahların arttığı kaosta Tanrı, insanları cezalandırır, yer yüzünü sularla kaplar. Onun elçilerinden biri bir gemi yapar hayvan ve bitkilerden gemiye alır böylece türlerin devamı sağlanmış olur. Yaratılış yeniden gerçekleştirilmiş olur( Eliade, 2001:77). Bu nitelikleriyle tufan miti dünyada yeniden hayatın başlangıcına referans etmekte, buna bağlı olarak düzenin korunmasına yönelik bolluğun bereketin artması için bir takım uygulamalar gerçekleştirilmektedir. Bu bağlamda Sinop’ta gemiciler tufana ve sonrasındaki bereketin artması beklentisine yönelik uygulamaları Helesa töreni ile gerçekleştirmektedirler. Helesa, tufan miti ile yeni yıl mitinin ve buna bağlı</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eski Anadolu Türkçesinde Birleşik Cümlelerde İç Cümlenin Öznesinin Genitif Durum İle Yetkilendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18435</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18435</guid>
      <author>Ahmet Naim ÇİÇEKLER</author>
      <description>Bu çalışmada, Batı Türkçesinin ilk evresi olan Eski Anadolu Türkçesinde iç cümle öznesinin aldığı genitif durum eki, Minimalist Program çerçevesinde, derlem tabanlı bir yaklaşımla incelenmiştir. Türkiye Türkçesinde iç cümlenin öznesi, –DIk, -AcAk ve –mA morfemleri ile adlaştırılmış yüklemlerle uyuma girerek genitif durumla yüklenmektedir. Genitif durum yükleme ise iç cümle içerisinde gerçekleşmektedir. Türkçenin tarihî dönemlerinden biri olan Eski Anadolu Türkçesinde ise kısmen Türkiye Türkçesiyle paralellik göstermektedir. Eski Anadolu Türkçesinde iç cümle yükleminin adlaştırılması –DIk ve –AcAk morfemleri ile yapılırken iç cümle öznesi tıpkı Türkiye Türkçesinde olduğu gibi bu morfemleri almış adlaştırılmış yüklemle uyuma girmektedir. Yapılan incelemede Türkiye Türkçesindeki adcıl uyum gösteren yapılardaki durum yetkilendirmede görülmeyen nominatif durum yetkilendirmenin de Eski Anadolu Türkçesinde gerçekleştiği görülmüştür. Eski Anadolu Türkçesinde adcıl uyum yapılarında iç cümlenin öznesi yüksek oranda nominatif duruml yetkilendirilirken genitif durumla yetkilendirmenin de sıklığı az olmakla birlikte bulunduğu görülmüştür. MAXQDA nitel veri analizi programı ile yapılan sayısallaştırmalar sonucunda, 13. yüzyılda % 78; 14. yüzyılda % 85; Eski Anadolu Türkçesinin son dönemi olan 15. yüzyılda ise % 62 ile adcıl uyum gösteren yapılar nominatif durumla yetkilendirilmiştir. İncelenen örnekler sonucunda, Eski Anadolu Türkçesinde iç cümle öznesinin genitif-nominatif durumu Türkiye Türkçesinin aksine seçimlik olarak yüklendiği incelenmiştir. Bu çalışmada Eski Anadou Türkçesinden derlenen örnekler ışığında iç cümlenin öznesinin genitif durumu hangi şartlarda aldığı incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bahârî, Fetihnâme-i Üngürüs Adlı Eseri ve Bu Eserden Hareketle Macaristan Fethinin Edebi-Tarihi Üslupla Anlatılışı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18306</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18306</guid>
      <author>Ahmet ÇOLAK</author>
      <description>On altıncı yüzyılda yaşadığı bilinen Bahârî, Üngürüs’ün fethi ve Mohaç Meydan Muharebesi’ni kronolojik biçimde bütün ayrıntılarıyla anlattığı 306 beyit, 9 bölümden oluşan kısa mesnevisi bizlere önemli tarihi olayları edebi üslupla sunmaktadır. Mesnevide anlatılan olayların tarihsel verilerle önemli oranda örtüştüğü görülmektedir. Bu bağlamda eser, edebi olmayan tarihi kaynakları tamamlayacı, eksikliklerini giderici bir vesika olarak da değerlendirmemizi sağlamaktadır. Her ne kadar kaynaklarda bilgi verilmemiş olsa da Bahârî bu eserinde bizlere savaşa katıldığı izlenimi uyandırmakta; kadı ve müderris kimliğinin dışında başka bir yönünün daha olduğunu ortaya koymaktadır. Tezkireler ve diğer biyografik kaynaklar şairin bu savaşa katıldığını belirtmemektedirler. Bu eserinin dışında Dîvân’ı ve Yusuf u Züleyha adlı eserlerinin olduğu kaynaklarca belirtilse de henüz nüshaları tespit edilememiştir. Bu çalışmada öncelikli olarak Bahârî’nin fetihnâme türündeki mesnevisinin elde başka nüshasının olmaması nedeniyle Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Efendi:5345 nolu tek nüshadan hareketle transkripsiyonlu metni verilmiş; verilen metinden yola çıkılarak şairin tarihi olayları anlatışı açıklanmaya çalışılmıştır. Edebi yönü oldukça başarılı olan şairin eserinden örneklerle yapmış olduğu edebi sanatlar da gerekli görüldüğü yerlerde irdelenmiştir. Ayrıca elde bulunan veriler ışığında şairin hayatı ve edebi kişiliği oluşturulmuştur. Fetihnâmeler, savaşları ve bu savaşların neticesinde elde edilen başarıları kimi zaman manzum, kimi zaman mensur, kimi zaman da manzum ve mensur karışık bir şekilde edebi bir üslupla anlatan eserlerdir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Juan Goytisolo’nun Marx’ların Öyküsü Romanında Tarihsel İzlenimler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18216</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18216</guid>
      <author>Yasemin DEMİR ÖZGÜN</author>
      <description>Juan Goytisolo İç savaş sonrası İspanyol edebiyatının önemli yazarlarından birisidir. Birçok kere Türkiye’ye gelmiş olan yazar ülkemiz ile ilgili pek çok çalışma yayımlamıştır. Doğu kültürünü çok iyi tanıyan yazarın özellikle son dönemlerde kaleme aldığı romanlarında Türk kültürünün unsurlarını görmek mümkündür. Yazarın kitaplarının birçoğu Türkçe’ye çevrilmesine rağmen dilimizde Goytisolo hakkında yapılan çalışmalar çok azdır. Bu makalenin amacı yazarın Marx’ların Öyküsü adlı romanını tarihsel olarak incelemek ve bunun sonucunda Türkiye’de Çağdaş İspanyol edebiyatı üzerine incelemeler yapan kişilerin ilgisini bir nebze olsun yazara ve eserlerine çekmektir. Goytisolo 5 Ocak 1931 tarihinde Barselona’da doğmuştur. Yazarın doğduğu yıl İspanya tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birini oluşturmaktadır. Nisan 1931 tarihinde, yazarın doğduğu tarihten üç ay sonra, ülkede Cumhuriyet ilan edilir. Yeni siyasi rejim ile birlikte ülkede XX. yüzyıla uygun birçok reform gerçekleştirilir. Böylece ülke sosyal, ekonomik ve siyasal olarak ilerlemeye başlar. Fakat bu ilerlemeler planlanan şekilde sonuçlar vermez. Ne yazık ki Cumhuriyetin ilanı ile ülkede iç savaşa giden yol açılmış olur. Yeni siyasi rejimi destekleyenler ve cumhuriyet döneminden önce var olan krallık düzeni yanlıları birbirine girmişlerdir. Böylelikle yazar küçük yaşta İspanya İç Savaşı’na (1936-1939) tanıklık etmek zorunda kalır. General Franco etrafında toplanan milliyetçiler ve cumhuriyetçiler arasında üç yıl süren iç savaşı Nazi Almanyası’nın ve Mussolini İtalyası’nın desteği ile Franco kazanır ve ülkede otuz altı yıl sürecek olan diktatörlük dönemi başlar. Bu nedenle 1939 yılında iç savaşın bitmesi ülkenin siyasi durumunda bir değişikliğe neden olmaz. Tam tersine ülkenin durumu daha çok kötüleşir. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra ülke Avrupa devletleri tarafından siyasi yalnızlığa terk edilir. Birleşmiş Milletler ülkeye 1950 yılına kadar sürecek olan yaptırım kararı alır. Ülkenin yalnızlaştığı bu dönemde okul çağında olan yazar Franco diktatörlüğünün eğitim politikasına uygun olarak dini bir eğitim görür. Fakat yazar özellikle üniversite yıllarında baskı rejiminin öngördüğünün dışında farklı bir çizgiye doğru adım atar. Bu dönemde edebiyatla ve politika ile yakından ilgilenir. Öğrencisi olduğu hukuk fakültesini yarıda bırakır ve kendisini tamamen edebiyata verir. İlk romanı yayınlanır. Fakat Franco İspanyası’nda yazar olmak kolay değildir. Dikta rejiminde sansür korkusu bu dönemdeki yazarların edebi yaşamında önemli rol oynamış, yazarların metinlerinde dolaylı anlatıma yönelmesine ve yarım kalan sözcüklü cümleler kullanmalarına neden olmuştur. Yazarın Franco rejiminde kaçma isteği ve daha açık bir toplumda yaşama arzusu Fransa’ya göç etmesine neden olur. Böylece yazar yirmi beş yaşında gönüllü sürgün hayatını seçerek Paris’e göç eder. Paris’te bulduğu özgürlük ortamı hem yazarın siyaset ile daha detaylı ilgilenmesini hem de farklı milliyetlerden yazarlarla tanışmasını sağlar. Böylece İspanya’da roman yazarken sansür faktörünü düşünen İspanyol meslektaşlarının aksine dilediği konuda roman yazma fırsatını bulur. Yazarın bu romanları kendi hayatından izler taşımasının yanı sıra güncel konular üzerine de yoğunlaşır. Böylelikle Bosna Savaşı nedeniyle Kuşatma Hali (El Sitio de Los Sitios) romanını, Körfez Savaşı sonucunda ise Kırk Günlük Süre’yi (La Cuarentena) yazar. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte yazar Marx’ların Öyküsü adlı romanını kaleme almıştır. Marx’ların Öyküsü romanında gerçekte meydana gelmiş tarihî bir olayı anlatılır. Romanın ana konusu sosyalizmi ve bu fikir akımının özünü oluşturan Marksizmi içerir. Toplam beş bölümde oluşan romanın her bir bölümü sosyalizmi farklı bir bakış açısıyla ele alır. Birinci bölümde yazar Sovyetler Birliği’nin temel dayanağı olan Marksizm’in kurucusu Karl Marx üzerine yoğunlaşır. Eserinde postmodern roman özelliklerini kullanan yazar zaman ve mekân kavramlarını belirsizleştirir ve anakronizm öğesini kullanır. XIX.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 1. ve 4. Sınıf Öğrencilerinin Meslek Edinme Kaygısı Üzerine Nitel Bir Çalışma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17874</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17874</guid>
      <author>Abide DOĞAN, Koray ÜSTÜN</author>
      <description>Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı lise ve dengi okullarda Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak istihdam edilmek isteyen her Fen-Edebiyat Fakültesi mezunu Eğitim Fakülteleri ve Enstitüleri tarafından verilen Pedagojik Formasyon sertifikasını almak zorundadır. Bu nedenle pek çok Fen Edebiyat Fakültesi mezunu bu sertifikayı alıp alamayacağı konusunda öğrenim hayatı boyunca endişe taşımaktadır. Sertifikanın veriliş şeklinin sürekli değişiklik göstermesi de öğrencilerdeki kaygıyı artırmaktadır. Bu çalışmanın amacı Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü öğrencileri özelinde, bu mesleki kaygıların hangi noktalarda yoğunlaştığını tespit etmek, kaygı eğilimlerinin dönemsel olup olmadığını irdelemek, maddi olanaklar ve Hacettepe Üniversitesine bağlı faktörleri incelemek ve bu sonuçları yorumlamaktır. Bu amaç doğrultusunda on beş birinci sınıf, on beş dördüncü sınıf öğrencisi olmak üzere toplam 30 öğrenciden oluşan bir çalışma grubu oluşturulmuş ve öğrencilere cinsiyet, yaş, maddi durum vb. kişisel bilgileri, Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne mesleki anlamda bakışları ve mesleki kaygılarının hangi noktalarda yoğunlaştığını irdeleme imkanı veren on dokuz soru sorulmuştur. Bu sorulara verilen yanıtlara betimsel çözümleme uygulanmıştır. Çözümlemenin sonucunda birinci ve dördüncü sınıf öğrencilerinin Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne bakışları, okudukları bölüm ile mesleki gelişimleri arasında kurdukları bağ, maddi beklentilerin mesleki kaygılarındaki etkisi, ailesel faktörlerin rolü, eğitim sistemine ve sertifika programlarına bakışları karşılaştırılarak ortaklıklar ve farklılıklar belirlemiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XVIII. Yüzyıl Şairlerinden Safî Mustafa ve Rubaileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18378</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18378</guid>
      <author>Ahmet DOĞAN</author>
      <description>On sekizinci yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin kendine özgü dinamiklerinden uzaklaştığı ve yaşadığı toprak kayıplarıyla Batı karşısındaki üstünlüğünü kaybetmeye başladığı, sosyal ve kültürel alanda pek çok değişimin yaşandığı bir dönemdir. Bu yüzyılın sanat ve edebiyatında da -önceki yüzyıldaki seyrini değiştirecek ölçüde olmasa da- bazı farklılıkların, yeniliklerin varlığına şahit oluruz. Şair sayısında önceki asırlara nazaran büyük bir artış gözlenen ve bu bağlamda “şair ve şiir asrı” olarak zikredilen on sekizinci yüzyılda, sosyal yapıdaki sıkıntıların da etkisiyle şairlerin büyük bir kısmının hikmet vadisinde yürümeyi tercih ettikleri görülür. Hikmet vadisinde yürüyerek şiirlerinin kahir ekseriyetini hikemi bir üslup ile söylemeyi tercih eden şairlerden biri de Safî Mustafa’dır. Tezkirelerde ismi zikredilmeyen ve dolayısıyla hayatı hakkında herhangi bir bilgi bulunmayan Safî’nin, asıl isminin Mustafa olduğunu da bizzat kendisinden öğrenmekteyiz. Şairin, Milli Kütüphane’de “Eş’âr” şeklinde kayıtlı olan</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sûrnâme-i Vehbî’de Yazınsal Dilin Özellikleri ve Toplumsal Zümrelerin Bu Dil Üzerindeki Etkileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18098</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18098</guid>
      <author>Banu DURGUNAY</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nde saray düğünleri veya şenlikler üzerine padişahın görevlendirdiği kimselerce hazırlanan sûrnâmeler 16. yüzyılda bağımsız bir edebî tür olarak ortaya çıkmıştır. Mensur sûrnâmelerin dili genellikle çok ağır ve süslü bulunur. 18. yüzyılda Sultan III. Ahmet’in şehzadelerinin sünnet düğününü anlatan Vehbî’nin Sûrnâme’si bu ağır ve süslü dili örneklemesi bakımından dikkate değerdir. Bizzat padişah tarafından görevlendirilen şairin veya yazarın, beğenilerini göz önünde tuttuğu kitle toplumun en yüksek makamını işaret eder. Patronaj ve ait olunan zümrenin kısıtlamaları, eser sipariş üzerine yazılmışsa, sipariş edenin istekleri ve muhatabının anlama ve beğenme seviyesine uygunluk gibi gerekçelerle değişim gösteren Osmanlı nesir dilinde işlevsel metinlerle, hüner sergileme amaçlı yazınsal metinler arasındaki farkı belirleyebilmek için çeşitli dil yapılarına bakılmalıdır. Hayati Develi, üst anlatı dilinin belirleyicisi olan dil özelliklerinin tespiti için bir yöntem önermiştir. Buradan yola çıkılan çalışmada Vehbî’nin Sûrnâme’sinden seçilen bir bölümün dil özellikleri, Hayati Develi’nin hitap edilen kitleye bağlı olarak değişen dil kullanımı hakkındaki görüşleri doğrultusunda değerlendirilmiştir. Sûrnâme-i Vehbî’nin seçilen bölümü üzerindeki incelemede eserin yazınsal, hüner gösterme maksatlı olduğu, bu bakımdan da üst yazı dilinin özelliklerini gösterdiği tespit edilmiştir. Yine bu çalışmayla yazınsallığı belirleyen en önemli öğe olan mecazların kullanımının betimlenen zümrelere bağlı olarak yoğunlaştığı veya seyreldiği görülmüştür. Yani Hayati Develi’nin hüner göstermeye bağlı yazınsal dilin toplumsal zümre ve tabakalarıyla olan ilişkisi seçilen metinde doğrulanmış ve Sûrnâme-i Vehbî’de üst yazı dilini kuran yapının, zümrelere bağlı olarak değişimi de gözler önüne serilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tanpınar'ın Günlüğü: Kurgu mu Gerçek mi?</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18356</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18356</guid>
      <author>M. Ahmet DÜZDAĞ</author>
      <description>2007’de basıldığından beri, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın günlüğü sadece Tanpınar’ın kişiliğini gösteren bir eser olarak incelenmiş, edebi yönü göz ardı edilmiştir. Günlükler, sadece dil kullanımı, organizasyonu veya edebi teknikleri sebebiyle değil, aynı zamanda farklı bir Tanpınar profili çizmesi sebebiyle de mühimdir. Tanpınar’ın romanlarını, şiirlerini ve fikir yazılarını değerlendirirken kullanılan edebi teknikler, günlüklerin değerlendirilmesinde ihmal edilmiş, bu da günlükleri, birkaç sığ müzakerenin konusu olmaktan öteye geçirememiştir. Halbuki Huzur’daki Mümtaz, Sahnenin Dışındakiler’deki Hayri İrdal, Mahur Beste’nin Behçet Bey’i ve Aydaki Kadın’daki Selim, bu romanlar için ne ifade ediyorsa, günlükler için de Tanpınar odur. Bu makale, Tanpınar’ın, günlüklerinde ne derece gerçek bir dünya oluşturduğunu sorgulamaktadır. Tanpınar’ın günlüklerde kurguladığı evren, notları bir araya getirip yayımlayan İnci Enginün ve Zeynep Kerman tarafından yönetilmiş ve okuyucu, sınırları belirli bir algıya doğru yönlendirilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Toplumdaki Klasik Türk Edebiyatı Algısının Türk Sinemasındaki Yansımaları Ve Sinemanın Bu Algıya Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18158</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18158</guid>
      <author>Özlem DÜZLÜ</author>
      <description>On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında yerini yeni bir edebiyata bırakan klasik Türk edebiyatı, başta modern Türk edebiyatı olmak üzere müzik, tiyatro gibi sanatlarda, gerek doğrudan malzeme vererek gerekse yeniden üretme biçiminde, varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Bu sanatlara hat, tezhip gibi geleneksel sanatları da eklemek mümkündür. Bu sanatları besleyen bir kaynak olarak yeninin içinde varlığını sürdüren klasik Türk edebiyatı; meraklıları dışında, hakkında hiç bitmeyen tartışmalar ve millî eğitim müfredatında bulunmasıyla da toplumsal yaşamda az çok yer almaktadır. Bütün sanat dallarını, dahası toplumun bütün meselelerini malzeme edinen ve yedinci sanat olarak adlandırılan sinemada da klasik edebiyatın birtakım meseleleriyle yer aldığı görülmektedir. Bu anlamda klasik edebiyat için bir yansıma alanı olarak nitelendirilebilecek sinema toplum üzerindeki etki gücüyle bu edebiyat hakkındaki algıyı da şekillendirebilmektedir. Biz bu çalışmada klasik edebiyatın beyaz perdeye hangi meseleleriyle, ne şekilde yansıtıldığını neden-sonuç ilişkisi içerisinde ele alacak ve sinemanın toplumdaki klasik edebiyat algısına etkisi üzerinde duracağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kaybolan Kültür, Kaybolan Oyun: Kibrit Oyunu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18160</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18160</guid>
      <author>Kelime ERDAL, Gültekin ERDAL</author>
      <description>Halkbilimin en yaygın ve çeşitli olduğu dönemler, kuşkusuz kitle iletişim araçlarının günümüzdeki kadar yaygın ve çeşitli olmadığı dönemlerdir. Zira bu dönemlerde aile bireylerinin hoşça vakit geçirmek için oynadığı küçük oyunlar, bir yandan kitle iletişim araçlarının yerini doldururken, diğer yandan kültürümüzün bir yansıması olarak görülebilir. Oyun, her ne kadar çocuğa özel bir olgu gibi görülse, oyun denilince çocuk akla gelse de sadece çocuğu tanımlamaz. Oyun, her insanın sağlıklı ruhsal gelişiminde etkili olabilir. İletişim araçlarının, özellikle televizyonun yaygın olamadığı dönemlerde, evlerde ailece oynanan oyunlar insanlar için hem birlikte olma hem de eğlenceli vakit geçirme aracı olarak görülmekteydi. Nesilden nesile sözlü olarak aktarılan bu oyunlar kültürümüzün önemli taşlarındandır. Yetişkinlerin ve çocukların birlikte oynayabileceği bir oyun olan kibrit oyunu da bu oyunlardan biridir. Kibrit oyunu, bölgesel de olsa, halkın ideallerini, cezalarını ve uygulamada anında aldığı heyecan ve zevki yansıtan bir ayna niteliğindedir. Halkın bölgesel otoriteye olan ilgi ve güvenini hatta güvensizliği yansıtan kibrit oyunu, eğlenceli ve öğretici bir oyundur. Bu oyunda otoriterinin aynı cezaya uyguladığı keyfi kararları görmek de mümkündür. Araştırmada bu oyunun kuralları, oynanma şekli, halk kültüründe taşıdığı anlam irdelenerek, kaybolmaya yüz tutan kültürümüze ait bir oyunun kayıt altına alınması ve gelecek nesillere aktarılması hedeflenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Klasik Türk Edebiyatında Harf Sembolizmine Bir Örnek: “Sırr-ı Nokta” Manzumesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18358</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18358</guid>
      <author>Melike GÖKCAN</author>
      <description>Harf sembolizmi kültürümüzde ve edebiyatımızda son derece önemli bir yere sahiptir. Tarih boyunca, bu konuda kaleme alınmış çok sayıda eserin anlaşılmasının yanı sıra bazı metinlerin doğru yorumlanması da genellikle tasavvufî kaynaklı olan harf sembolizminin çözümüne bağlıdır. Almanya, Staatsbiblioteke’de Ms. Or. Oct 1592 numarada kayıtlı bulunan ve Hurufî metinlerinin yer aldığı bir mecmuada yer alan “Sırr-ı Nokta” mesnevisi Hurufîlikte kendine en geniş ifade imkanı bulan harf teviline bir örnektir. Bir tür besmele şerhi olan Sırr-ı Nokta mesnevisi, Hurufilik ve benzer tasavvufi yorumlarda sıkça karşılaşılan harf sembolizmini almaktadır. Besmele şerhlerinde ibarenin başında yer alan “ba” edatı, “be harfi” ve “nokta” çok özel bir yere sahiptir. Nokta, her harfin esas unsurudur. Vahdete (teklik) ve ondan doğan kesrete(çokluk) işaret eder. Ontolojik olarak nokta varoluşun kuvveden fiile geçmesidir. Bu çalışmada, Besmelenin “be” sinin noktasını, mikrokosmos- makrokosmos ilişkisiyle evrenden insana tüm varlık âlemine yönelerek açıklama iddiasında olan bir metin örneği incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İran (Azerbaycan) Türkçesinde Şimdiki Zaman, Duyulan Geçmiş Zaman Ve Geniş Zaman Kullanımları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18078</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18078</guid>
      <author>Meltem GÜL</author>
      <description>Hazar’ın güneyinden batıya uzanan ve Azerbaycan, Anadolu, Adalar, Rumeli, Irak ve Suriye’de konuşulan Türkçeye Batı Türkçesi denmektedir. Bugünkü yazı dillerinin sınıflandırılmasında Türkiye Türkçesi, Gagavuz Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi ve Türkmen Türkçesi Batı Türkçesi grubunda yer almaktadır. Türk yazı dilinin bu kolu Oğuz lehçesine dayandığı için Oğuz grubu olarak da adlandırılır. Bugün Batı Türkçesi varlığını dört kolda devam ettirmektedir. Gagavuz Türkçesi de Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra edebî dil olma yolunda büyük gelişmeler göstermektedir. Türkmen Türkçesi, yüzyıllarca Doğu Türkçesinin etkisi altında kaldığından Türkiye Türkçesine yakınlığı Azerbaycan Türkçesi kadar değildir. Osmanlı ve Azeri Türkçesi aynı yazı dilin gelmişlerdir ve bundan dolayı da aralarında çok belirgin farklar görülmez. Daha sonra Eski Türkiye Türkçesi döneminde başlayan ve XV. yüzyıldan sonra kesinleşen bir farklılık dönemi olmuştur. Bu farklılaşmanın nasıl olduğuyla ilgili tam bir netlik olduğu söylenemez. Osmanlı ve Azeri Türkçesi her ikisi de Oğuz Türkçesini kullandığı halde yapı bilgisinde dikkat çekici farklılıklar olduğu görülmektedir. Fiil çekimleri de bu farklılıkların bulunduğu yapıların başında gelmektedir. Bu çalışmada şimdiki zaman, geniş zaman ve duyulan geçmiş zamanın Azeri Türkçesinde Türkiye Türkçesinden farklı kullanımı ortaya konulmuştur. Duyulan geçmiş zaman için –Up eki kullanılır. Bu kullanım 1. Tekil ve 1. Çoğul şahıslar için geçerli değildir. Türkiye Türkçesinde kullanılan –Ir/ -Ur ve –r ekleri, Azeri Türkçesinde geniş zamanı karşılamaz. Bunun yerine bu kip –(y)Ar eki ile karşılanır. Azeri Türkçesinde şimdiki zaman Türkiye Türkçesinden farklı olarak –ir, -ır, -ur, -ür ekleri ile karşılanır. Bu çalışmada Türkiye Türkçesinden daha farklı ekler kullanılarak oluşturulan üç zaman incelenip örneklendirilmiştir. Bu şekilde Azeri Türkçesiyle Türkiye Türkçesi arasındaki bazı fiil çekimlerindeki farklılıklara bir bakış açısı oluşturulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ahmet Altan’ın Kılıç Yarası Gibi Romanı İle Ercümend Ekrem Talû’nun Kodaman Romanı Üzerine Karşılaştırmalı Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18154</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18154</guid>
      <author>Bekir GÜZEL</author>
      <description>Günümüz edebiyat incelemelerinde genel edebiyat bilimi altında yer alan karşılaştırmalı edebiyat biliminin varlığı, edebi eserler ve metinler arasındaki etki ve etkileşim bağlamında ele alındığında, yazının icadına kadar uzanmaktadır. Ancak karşılaştırmalı edebiyat biliminin bilimsel bir terim olarak ortaya çıkışı ve kullanımı on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşmiştir. Karşılaştırmalı edebiyat biliminin temelinde yatan düşünce Goethe’nin “Weltliteratur” adını verdiği dünya edebiyatı düşüncesidir. Buradaki temel hedef her ulusun kendine ait olan başyapıtlarının ortak, evrensel bir edebiyat havuzu veya kültürü oluşturmasıdır. Dünya’da pek çok eser, ister aynı dilde isterse başka dillerde yazılmış olsun, diğer pek çok eserle biçim, içerik ve üslup bakımından benzer özellikler taşımaktadır. Bu çalışmamızda karşılaştırmalı edebiyat bilimi bağlamında Ahmet Altan’ın Kılıç Yarası Gibi adlı romanı ile Ercümend Ekrem Talû’nun Kodaman adlı romanı incelenecektir. Zira her iki roman farklı yıllarda yayınlanmış olsa da aralarında ortak ya da benzer olarak ifade edebileceğimiz noktalar bulunmaktadır. Bu yüzden söz konusu romanlar bize karşılaştırmalı edebiyat bilimi çalışmaları için imkân sağlamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Divan Edebiyatına Mensup Bazı Şairlerin Bilinmeyen Gazelleri: Tespit ve Tenkit</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18336</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18336</guid>
      <author>Enes İLHAN</author>
      <description>Klasik Türk edebiyatı oluşmaya başladığı 13. yüzyıldan son ürünlerini verdiği 19. yüzyıla kadar köklü ve sistemli bir disiplin olarak varlığını sürdürmüştür. Kendisinden sonra oluşmaya başlayan modern edebiyatta da izlerini görebileceğimiz klasik Türk edebiyatında kullanılan en yaygın nazım şekli gazeldir. Şairlerin duygu ve düşüncelerini en rahat bir biçimde aktarabilmesine uygun yapısı ile gazeller,</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>20. Yüzyıl Başında Kazak Aydınlarında ‘Türk’ ve ‘Türkistan’ Şuuru</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18291</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18291</guid>
      <author>Enver KAPAĞAN</author>
      <description>Bugün olduğu gibi geçmişte de Türk dünyasının birliğinden korkanlar ve rahatsızlık duyanlar, Türk ve Türkistan kelimelerine yükledikleri daraltıcı anlamlarla akraba olan toplulukları birbirinden koparma ve uzaklaştırma gayretini gütmüşlerdir. Özellikle Çarlık Rusya’sı döneminde Türkistan’ın bölünmesi, Ruslaştırılması ve Hristiyanlaştırılması faaliyetleri de Türk coğrafyasının ortak bir isimle anılmasını engelleme çalışmalarının bir ürünüdür. Saldırı sahalarının en başında da coğrafi ve etnik ayrıştırma kendini göstermiştir. Türk dünyasının birliğinden korkanlar ve rahatsızlık duyanlar, Türk ve Türkistan kelimelerine yükledikleri daraltıcı anlamlarla akraba olan toplulukları birbirinden koparma ve uzaklaştırma gayretini gütmüşlerdir. Bu olumsuz çalışmalara karşılık Türk coğrafyasının bir parçası olarak Kazak Türkleri de millî şuur hesabına ellerinden geleni ortaya koymuş ve bu şuura kasteden Rusya’nın yayılmacı ve sömürgeci politikasına direnmişlerdir. Bu dirençte kendisinden güç aldıkları temel kavram; içerisinde tarihi, kültürel, siyasi, dini, sosyal vd. unsurları ilk ve ortak haliyle barındıran Türkistan’dır. Türkistan, zorlu şartlardan ve büyük kavgalardan kendisine sığınılan huzurlu bir geçmiş; ümit ve beklentilerin kendisinde somutlaştığı bir gelecek tefekkürüdür. Biz de bu çalışmamızda bahsi geçen dönemde yetişip fikri ve fiziki yapıları ile asimile politikasının her adımına fiilen karşı durmuş, set oluşturmuş ve Rusların yüzyıllar boyu coğrafyada kalmasına engel olmuş Alaş Orda partisi üyelerinden müteşekkil şairlerin şiirlerinden hareketle Türkistan ve Türk kelimelerine; coğrafi, dil ve mensubiyet olarak yükledikleri anlam üzerinde duracağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İmge Kavramı ve Necip Fazıl Kısakürek’in Şiirlerinde İmge</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18149</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18149</guid>
      <author>Mustafa KARABULUT</author>
      <description>İmge sözcüğü, sanat ve bilim dünyasında geniş bir yelpazede kullanılan bir kavramdır. Günlük hayatta kullandığımız kalıplaşmış metaforların çoğu, imgesel ifadelerdir. İmge üzerinde gerek tanım gerekse sınıflandırma hususlarında farklı görüş ve düşünceler mevcuttur. Bu sebeple imge kavramı bir sorunsal haline gelmiştir. İmge, üslup incelemelerinde önemli yere sahiptir. Üslup, şairin özgün tasvir ve anlatım gücünü ifade eder. Şairin bilinçli şekilde oluşturduğu imgeler, onun üslup dünyasıyla yakından ilgilidir. İmgenin oluşmasında sözcüklerin anlam değiştirmesi başta gelen husustur. İmge, edebiyat incelemelerinde kullanılan bir unsur olmasıyla beraber, psikoloji ilminin de konu alanına girer. Psikolojik anlamda imge, bir nesnenin insan zihnindeki sureti, temsilidir. Bu durumda imgenin oluşmasında bireyin geçmişe ait duygu ve düşüncenin etkisi de vardır. Şiirde imge, günlük dilde pek kullanılmayan, farklı anlam kategorilerine bağlı sözcüklerin şaşırtıcı ve orijinal biçimde kullanılmasıyla ortaya çıkar. Necip Fazıl, Türk Edebiyatı'nda önemli bir yere sahip olan şairlerimizdendir. Necip Fazıl Kısakürek’in şiirlerinde geniş bir imge dünyası vardır. O, özgün imge oluşturma hususunda usta bir şairdir. Şairin hayatındaki önemli dönüşümler, metafizik algı ve kozmik âlemdeki problemler şiirine imgesel boyutta yansır. Necip Fazıl genel olarak din, metafizik alem, psikolojik unsurlar, madde ve ruh, çatışmalar, benlik problemi, kadın, dava ve cemiyet vb. konularda imge zenginliği olan şiirler yazmıştır. Bu yazımızda imge üzerine geniş bilgi verdikten sonra Necip Fazıl Kısakürek’in şiirlerindeki imge dünyasını inceleyeceğiz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Naval Kishore Basininin Farsça’ya Olan Hizmet ve Katkıları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18202</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18202</guid>
      <author>Berna KARAGÖZOĞLU</author>
      <description>Asya’daki matbaacılığın tarihi geçmişine bir göz atacak olursak Hindistan’ın kitap ve gazete basımının diğer Asya ülkelerine nazaran çok gelişmiş ve yayıncılığının daha aktif olduğunu ayrıca Hindistan’da yayınlanan bu kitapların Afganistan, İran, Yemen, Türkiye ve diğer merkez Asya ülklerine gönderildiğini görmekteyiz. Hindistan’ın yayın sektörünün bu denli öne çıkmasının sebebi ise Naval Kishore isimli şahsın girişim ve gayretleridir. Naval Kishore öncelikle Lahor’da baskı eğitimi alıp basım işine girmiş ve henüz 22 yaşında iken 1858 yılında Lucknow şehrinde Naval Kishore adlı matbaa ve kitap deposunu kurmuş ve kitaplar basmaya başlamıştır. O kendi döneminde Hint alt kıtasının yanı sıra Orta Asya ülkeleri boyunca Hint-İslam kültürünü teşvik edenlerinin de öncüsü olmuştur. Arapça, Farsça, Hintçe, Urduca dillerindeki edebi başlıklı 35.000’den fazla kitabın yanında dini kitapları, çok önemli bulunan kültürel değere ait metinleri ve resimli belgeleri de yayınlamıştır hatta Hindu dinine mensup olmasına rağmen Munshi Naval Kishore, Kur'an-ı Kerim, hadis ve İslami değerlere ait diğer kitapların basım, yayın ve dağıtımıyla özel olarak ilgilenmiştir. Naval Kishore entelektüel bakış açısı ile Hindistan halkının ortak anlayışında ekstra bir rol oynamasından dolayı edebiyat, kültür ve medeniyet gibi farklı konularda kitapları yayınlamıştır. Bu araştırma yazısında İngiliz dönemine ait ünlü Naval Kishore Matbaası’nın Fars diline olan hizmetindeki başarısı üzerine eleştirel bir analiz yapılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yeni Uygur Türkçesinde Adet Sözleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18225</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18225</guid>
      <author>Ahmet KARAMAN</author>
      <description>Bireyler arasında iletişimi sağlayan ortak dil belirli durumlarda sınırlı sayıda kişinin anlayabileceği şekilde kullanılabilir. Haberleşmeyi kişilere özel kılmak için anlamı gizleme yöntemine başvurulur. Anlamı gizleme çeşitli şekillerde karşımıza çıkar. Anlam, kimi zaman bir sayıya kimi zaman da bir heceye gizlenebilir. Bazen de bir söz herkesçe bilinen anlamının dışında sadece o sözün taşıdığı gizli anlamı bilenler tarafından anlaşılabilir. Dilin bu şekilde kullanımı özellikle az sayıda kişiden oluşan küçük cemiyetlerde bir çeşit gizli dilin doğmasına yol açabilir. Farklı ilgilere sahip kalabalık cemiyetlerde ise insanların ilgisine özel alanlar ve bu özel alanlara ait özel diller oluşabilir. Meslek dili, sosyal dil veya argo diye adlandırılan diller de bu şekilde ortaya çıkmıştır. Bütün dünya dillerinde görülebilen bu durum Türk dilinin pek çok lehçesinde de görülebilen bir hadisedir. Bu makalede; Yeni Uygur Türkçesinde gizli dil, mecazlı sözler ve sosyal dil diye adlandırabileceğimiz “Adet Sözleri” değerlendirilmeye çalışılmıştır. Ortaya çıkış sebepleri çok farklı olan bu söz gruplarının çerçevesi çizilirken Türkiye’de üzerinde pek çok çalışma yapılan gizli dillerle çeşitli yönlerden ilgi kurulmaya çalışılmıştır. Yeni Uygur Türkçesinde “Adet Sözliri” içinde “qarañgu gep”, “esterlik gep”, “sinipiy adet jargoni” yer alır. “Qarañgu Gep” adı verilen sözlerin ortaya çıkışı ve kullanılışı ile gizli dillerin; “sinipiy adet jargoni” ile jargon veya meslek argosu arasındaki ilgi tartışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kırgız Motiflerinin Sembolik Açıdan İncelenmesi Ve Sınıflandırılması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18229</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18229</guid>
      <author>Aida KASIEVA</author>
      <description>Motifler, somut kültürün nesneleridir ve etnik bir grubun mevcudiyetini gösterir. Kırgız motifleri tarihsel alanda yavaş yavaş gelişerek belli geleneksel unsurların da yardımıyla süsleyici kavrama dönüşmüştür. Bunlar, Kırgız kimliğinin ve kültürünün bütün varyantlarını ve biçimlerini temsil eder. Bundan dolayı, motifler üzerinde doyurucu bir araştırma yapmak için, metot olarak onları anlam boyutuyla ve sembolik açıdan incelemek gerekir. Kaynaklara göre, Tagar kültürünün yaratıcıları olan Dinlinder ve Gegunlar (Kırgızlar), Taştık kültürünün taşıyıcıları idi. Bu çerçevede, biz Yenisey Kırgızlarının kültürü ile hem kültür tarihi hem de etnogenetik ilişkiler yönünden Taştık kültürüne bağlanan modern Kırgız motiflerinin kökenlerini belirlemeye çalıştık. Böylece, bu çalışmanın konusu her türlü eşyalar ve nesnelerdeki (mimari anıtlar, kaplar, giyecek ve seramik parçaları vs.) süsleyici motiflerdir. Ancak üzerinde süsleyici motifler en çok bulunan el sanatı ürünleri: sayma, tuş kiyiz (iğne oyacılığı, özellikle ev içindeki duvarları süslemek için belli kumaşların üzerine motif işlenmiş ürünler), şırdak (keçeden yapılan dekoratif halı) ve giyecekler. Bugün Kırgız motifleri, kültürler arası araştırmalardan kaynaklanmış olup ortak iletişim aracı statüsü kazanmıştır. Motiflerin semiyotik etkisi, evrensel moda ve tasarımın modern dünyasında iletişimin sözlü olmayan aracı olarak ortaya çıkmaktadır. Desen ve el sanatında motiflerin kullanılması çok sayıdaki anlamları temsil etmekte olup motiflerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu nedenle desen ve motiflerdeki unsurları incelemek bu araştırmanın ana amaçlarındandır. Çünkü, Kırgız motiflerinin semantiği (anlam yükü), Kırgız etnografyasının en önemli konusu olmakla beraber, üzerinde pek fazla inceleme yapılmamıştır. Kırgız motifleri, Kırgız kültüründe önemli bir değere sahiptir ve ileride Kırgız kültürünün değerlerini araştırmada yeni perspektiflere ufuk açacaktır. Kırgız motifleri ve desenlerindeki semantik yapıları algılamak birçok bileşenler tarafından etkilenir. Onların birçoğu Kırgız yurdunun doğasını, hayvanlarını, bitkilerini, vb. temsil eder. Bu sembolleri şifreleme ve/veya deşifre etme ilkeleri, onların süs ve pratik faydacı bilgileri ethnostun zihniyetinde bulunan farklılıklar tarafından oluşturulur. Böylece, semboller, motifler ve desenlerin kültür yaratma doğası ortaya çıkar. Çünkü, bir birey toplumu ya da çevreyi işaretler ve semboller yoluyla algılar. Motiflerin yorumlanması ile ilgili sorunları ortaya çıkarmak amacıyla, biz süslü-resimli motiflerin semantiğine başvurduk. Bu, Kırgızların dünya görüşündeki evrensel, dinî ve yerel kesimlerin belirlenmesine katkı sağlar. Türk halklarının çeşitli el sanatlarına yansıyan motiflerdeki benzerlikler, onların aynı köke ve kültürel değere sahip olduğunu kanıtlar. Özellikle, Türk el sanatlarınd karşılaşılan bu benzerlikler, hayvan ve bitki motifleri ile temsil edilir. Örneğin, Kırgız ve Türk motiflerinde koç boynuzu, gül küpe, sıçan dişi, üzüm, kedi izi, tavuk ayağı gibi motif benzerlikleri görülür. Bazı Kırgız motif örneklerinde bir değil, birkaç motiften oluşan kompozisyonlar da görmek mümkündür. Bu tür motifler, gerçek bir olayı hikaye edebilir. Kırgız motifleri, kökenlerine göre, genel olarak dört ana gruba ayrılır ve sınıflandırılır: 1) Zoomorfik kökenli motifler: “kochkor müyüz” (koç boynuzu), “arkhar müyüz” (yabani koç boynuzu), “bugu müyüz” (geyik boynuzu), “it kuyruk” (köpek kuyruğu), “jylan” (yılan), “bürküt” (kartal), “ak kuu” (kuğu), “kochkor bashy” (koç başı), “arkhar bashy” (yabani koç başı), “uy müyüz” (sığır boynuzu), “too teke” (dağ keçisi), “kögüçkön” (güvercin), “it sürüsü” (pack of dogs), “altyn bürküt” (altın kartal), “kyrgool” (sülün), teke müyüz (keçi boynuzu), “jolbors” (kaplan), “karga tyrmak” (karga pençesi), “chychkan izi” (sıçan izi), vb. 2) Bitkileri temsil eden motifler: “anar” (nar), “balatı” (köknar ağacı), “joogazyn” (lale), “jüzüm” (üzüm), “kyrgak” (kozalak), “baychechekey” (çuha çiçeği), “kyrk shak</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İtalya’nın Habeşistan’ı İşgalinin Akbaba Dergisindeki Yansımaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18077</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18077</guid>
      <author>Fatih KESKİN, Özlem KESKİN</author>
      <description>1. Dünya Savaşının sonunda imzalanan anlaşmalarla sağlanan dünya barışı; Musollini liderliğindeki İtalya’nın izlediği sömürgeci politikaların giderek Faşizme doğru evrilmesi neticesinde, 2. Dünya Savaşına doğru gelişen ve ağırlıklı olarak Afrika kıtasını hedef alan askeri harekâtlarla bozulmaya başlar.İtalya’nın 1935 yılında başlattığı bir harekâtla Habeşistan’ı (Etiyopya) işgal etmesi, 2. Dünya Savaşı öncesinde gergin bir bekleyiş içinde bulunan bütün dünya ülkeleri gibi, Türkiye tarafından da yakından takip edilmiş ve bu işgal hakkındaki gelişmeler Türk diplomasisi ile eş zamanlı olarak Türk matbuatı tarafından da anlık değerlendirmelere tabi tutulmuştur. Özellikle, Türk mizah edebiyatının gelişmesinde büyük bir yer ve emek sahibi olan Akbaba dergisi, haftalar boyunca kapak karikatürlerinden içerik yazılarına kadar birçok sayfasını bu işgale ayırmış, mazlum Etiyopya halkının yanında yer almış ve Milletler Cemiyeti gibi uluslar arası kuruluşlar ile diğer Batılı devletlerin gayr-ı insani tutumlarını açıkça tenkit etmiştir. Dergide medeniyet kavramı üzerinde de çok durulmuş ve Batı’nın teknik üstünlüğünün insanlığa karşı büyük bir tehdit haline geldiğine sıkça vurgu yapılmıştır. Haftalık olarak yayımlanan derginin satirik ve mizahi yayınlar yoluyla Batı sömürgeciliğine karşı Habeşistan halkını savunması, daha çok iç meselelerle uğraşmak zorunda kalan genç Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kendisi dışında gelişen dünya siyasetine duyarsız kalmadığının da bir göstergesidir. Biz bu çalışmamızda; Akbaba dergisinin daha çok 1935 ve 1936 yıllarındaki sayılarından yola çıkarak İtalya-Habeşistan savaşının merhalelerini tarihî süreçle mukayese etmeye ve bu savaşın Türk toplumu tarafından algılanış biçimi üzerinde durmaya çalışacağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Besnili Lüzûmî Ve Kaybolan Dîvânı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18310</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18310</guid>
      <author>Maşallah KIZILTAŞ</author>
      <description>Bu çalışmada daha önce üzerine çalışma yapılmamış olan, Dîvânı’nın kaybolduğu rivayet edilen Besnili Lüzûmî’nin, hayatı ve sanatı ile ilgili bilgiler yer almaktadır. Besnili Lüzûmî’nin ismine eski Türk edebiyatı kaynaklarında rastlamamaktayız. Bu, merkeze uzak bir yer olan Besni’de yaşamış olmasından kaynaklanmış olabilir. Ayrıca bu durum, şairin eserinin aynı mahlasla şiirler yazan Diyarbakırlı Lüzûmî Ahmed isimli başka bir şair adına kaydedilmesine neden olmuştur. Besnili Lüzûmî’nin Dîvânı’nın yer aldığı yazma eserin herhangi bir yerinde eserin sahibine ait bir bilgi olmadığından, şiirlerin mahlas beytindeki “Lüzûmî” ibaresinden yola çıkılarak kaynaklardaki tek Lüzûmî mahlaslı Diyarbakırlı Lüzûmî Ahmed adına eserin kaydedilmiş olması muhtemeldir. Yapılan bu hata, yıllardır Besnili Lüzûmî Dîvânı’nın kaybolduğu hükmünün oluşmasına sebep olmuştur. Bu çalışmayı değerli kılan, yıllardır kaybolduğu düşünülen bir eserin yeniden kültürümüze kazandırılmasıdır. Tezkire ve diğer kaynaklarda adına ulaşamadığımız şairin hayatıyla ilgili bilgilere, yalnızca Adıyaman ve Besni’yi anlatan kitaplarda rastlamaktayız. Bu nedenle hayatıyla ilgili çok mahdut bir bilgiye sahibiz. Lüzûmî Efendi Hicri 1218, Miladi 1802’de şu an Adıyaman ilinin bir ilçesi olan Besni’nin Hamra Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Lüzûmî Efendi tahsil hayatına Urfa, Diyarbakır, Halep medreselerinde başlamış, burada Arapça, Farsçanın yanında İslamî ilimlere de vakıf olmuştur. Tahsil hayatından sonra Besni’ye dönen Lüzûmî Efendi, burada müderrislik ve müftülük yapmıştır. Birçok talebe yetiştirmiştir. Besnili Lüzûmî Efendi; Hicri 1283, Miladi 1867 tarihinde vefat etmiştir. Lüzûmî’nin Dîvânı’nın göze çarpan en önemli özelliği, güzel aşk şiirleriyle dolu olmasıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çocuklar Resimli Çocuk Kitaplarındaki Resimleri Nasıl Yorumluyor? Behiç Ak’ın “Uyurgezer Fil” Kitabı ile Yapılan Görsel Okuma Üzerine Bir Araştırma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18201</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18201</guid>
      <author>Kevser KOÇ, Sibel YILDIZ , Rana COŞKUN</author>
      <description>Bu araştırma, resimli bir çocuk kitabındaki resimler ve çocukların bu resimlere yaptığı yorumlar üzerine kurulmuştur. Amaç, çocukların resimli kitaplardaki resimleri nasıl anlamlandırdıklarına ilişkin ipuçları toplamaktır. Bu bağlamda ilkokul 1. sınıf öğrencilerinin Behiç Ak tarafından yazılan ve çizilen Uyurgezer Fil isimli resimli çocuk kitabının sayfaları hakkında yaptıkları yorumların düzeyleri araştırılmıştır. Araştırma kapsamında seçilen iki devlet ilkokulunda eğitim gören toplam 39 birinci sınıfta öğrencisi ile yüz yüze görüşmeler yapılmıştır. Görüşmelerde öğrenciler kitabın resimlerini incelemiştir. Yapılan birebir görüşmeler not alınmıştır. Ardından içerik analizi ile yapılan yorumların düzeyleri belirlenmiştir. Yorum düzeyleri, (1) tanımlama, (2) yüzeysel yorumlama, (3) hayali yorumlama ve (4) kritik anlayış olarak belirlenmiştir. Analizler öğrencilerin kurdukları her bir cümlenin hangi yorum düzeyini girdiğini belirlemek amacıyla yapılmıştır. 39 katılımcı kitap hakkında toplam 465 cümle kurmuşlardır. Yorum düzeyleri arasında en fazla tanımlama düzeyinde cümleler kurulmuştur, bu düzeydeki cümlelerin toplamı diğer üç düzeyde yapılan yorumların toplamından fazladır. Kritik anlayış içeren cümleler çok sınırlıdır. Bunun yanı sıra her beş cümleden birisi hayalî yorumlama düzeyinde iken yüzeysel yorumlama düzeyindeki cümlelerin sayısı bundan biraz daha azdır. Literatürde yer alan benzer çalışmalarda elde edilen cevaplarla karşılaştırıldığında, arada çok büyük farklar olduğu görülmektedir. Farklı ülkelerde yapılan benzer çalışmalarda yer alan çocukların kitaplardaki resimleri yorumlamalarında sanatsal farkındalık, kritik anlayış ve bütüncül bir yaklaşım içeren ifadelerin daha fazla yer almaktadır. Konuyla ilgili öneriler sunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kars Örnekleminde Kültür Politikaları Ve Poşalar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18338</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18338</guid>
      <author>Kürşat ÖNCÜL</author>
      <description>Sosyal ve siyasal şartlar ülkelerin politikalarını belirlemedeki en önemli etkenlerdendir. Doğal olarak iç unsurlara bağlı bu öğeler baskı unsurları tarafından çeşitli düzenlemelerin yapılmasını zorunlu kılabilir. Gerek iç siyaset gerekse de dış baskı gruplarının ülke politikalarına karşı tavır değişikliğine yönelik baskıları ülke içindekiler ve iktidarlar açısından istenilen durumdan uzak olabilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin politikası çeşitli kaynaklarda iddia edildiği gibi Türklük vurgusundan ziyade yurttaşlık bilinci çerçevesindedir. Her ne kadar yönetici kadronun büyük bir kesiminin iki binli yıllara kadarki sürede İttihat ve Terakki söylemine sahip olduğu ön görülse de imparatorluk kültürü içerisinde yetişmiş olan kadrolar, yeni kurulan Cumhuriyet içerisinde yaşamayı tercih eden farklı kitleleri ötekileştirmeden bir üst kimlik olarak Türk ve Türkiyelilik bilinci oluşturmaya çalışmıştır. Ancak oldukça küçük gruplardan biri olan ve genel anlamda “Çingene” olarak bilinen Poşa’ların kimliği, tarihçesi ve kültürel kabulleri doğrultusunda elde detaylı veri bulma imkânı yoktur. Yakın dönemlerde gerçekleştirilen politik tavır değişiklikleri ülke vatandaşlığı kapsamında toplumla barışık ve birleşik bir tavır içerisinde olmaya çalışan Poşa’lar açısından memnuniyetsiz bir ortam doğurmaktadır. Hakkında çalışma yapılan kişilerin rahatsızlıkları ve yılların getirdiği kültürel ortaklığın sıfırlanması/sıfırlandırılmasına yönelik söylem ve açıklamalar küçük yerleşim merkezlerinde onlarca yılın getirdiği birlik duygusunu ortadan kaldırmakta ve ayrışmaya yol açmaktadır. Birey ve kimlik hakları adına yapılan çalışmalar aslında bireysel hakların sosyal anlamda gasp edilmesine yol açarak sosyal uyumun kaldırılmasına yol açacaktır. Yaşanan süreç ilerleyen yıllarda farklı ayrıştırıcılıkların ve siyasal söylemlerin doğumuna olanak tanıyacaktır. Türkiye’nin bulunduğu tarihsel, sosyolojik ve kültürel konum bu söylem ve uygulamaların ifade ve icra edilmesi öncesinde irdelenmesi gereken farklı öğelerin bulunduğunu göstermiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yazılı ve Sözlü Ortamlardaki Karaca Ahmet Sultan Menkabelerinin Karşılaştırılması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18179</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18179</guid>
      <author>Hüseyin ÖZCAN, C. Sezen GÖNENÇ</author>
      <description>Halk anlatıları, sözlü kültür ortamlarında oluşan, sonrasında yazıya geçirilen önemli kültürel kaynaklardır. Halk anlatıları geçmişten günümüze kadar sosyal şartlar ve zaman içinde değişerek ve dönüşerek varlığını sürdürmektedir. Kültürel kaynaklar kişilerin mensup olduğu toplumla ilgili bilgi ve deneyim aktaran, fertlerin toplumla bütünleşme sürecine katkı sağlayan bir işleve sahiptir. Karaca Ahmet Sultan, Anadolu ve Rumeli’nin farklı coğrafyalarında yaşamış, birçok keramet göstermiş, özellikle de devrinin halk hekimi olmasıyla tanınan ulu bir Alevî-Bektâşî erenidir. Karaca Ahmet Sultan ile ilgili belge ve bilgiler oldukça sınırlıdır. Karaca Ahmet Sultan adına oluşturulmuş birçok türbe, dergâh ve makam vardır. Karaca Ahmet’le ilgili bilinen tek yazılı eser, Seyyit Hüseyin Enisî’nin yazdığı ve iki nüshası bulunan menkabedir. Bunun dışında Hacı Bektaş Veli Velâyetnâmesi, Hacım Sultan, Dediği Sultan Menâkıbnâmesi, Saltuknâme, Hikâyat adlı eserlerde Karaca Ahmet Sultan’la ilgili bazı bölümler bulunmaktadır. Alevî-Bektâşî topluluklar sözlü kültür ortamlarında Karaca Ahmet ilgili menkabeler anlatılmakta, bu inanç bağlamında oluşan ritüellerde adı yaşatılmaktadır. Çalışmamızda belirttiğimiz yazılı kaynaklardaki menkabeler ile İstanbul- Üsküdar, Adapazarı-Pamukova, Aydın-Merkez, Ankara- Polatlı, Bursa-Yenişehir, Manisa- Karaköy, Uşak –Ulubey’de Karaca Ahmet Sultan türbelerinde mülakat yöntemiyle kaynak kişilerden menkabeler derlenmiştir. Metinlerde yer alan ‘Karaca Ahmet Sultan’ın “Karaca” ismini alması, soyu, nereli oluşu, Hacı Bektaş Veli ile karşılaşması, kerametleri, atının ve kendisinin mezarı (asıl türbesi)’ gibi özellikler belirlenmiş, yazılı ve sözlü kaynaklarda belirtilen hususlarla ilgili tespit edilen unsurlar karşılaştırılmış, benzerlikleri ve farklılıklara dikkat çekilmiştir. Türk toplumundaki ‘atalar ve veli kültü’nün de etkisiyle dilden dile aktarılarak yenilenen, farklı unsurlarla şekillenen menkabelerin kültür hayatımızda birçok işlevleri bulunmaktadır. Bu işlevler, menkabelerin, sözlü kültür ortamında canlı bir şekilde yaşamasını sağlamaktadır. Türbesi bulunan ve yoğun ziyaretçi alan velilerin hayatı etrafında gelişen menkabeler, folklorun temel işlevlerini karşılayan özellikleri dolayısıyla canlılığını ve gelişimini sürdürecektir. Çalışmada; sözlü ve yazılı kültür arasındaki değişkenlikler, sözel anlatının kültürel bellekte oluşumu ve zaman içinde değişimine dair tespit ve değerlendirmelerde bulunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nedim Gürsel’in Resimli Dünya Romanında Görseller</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18276</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18276</guid>
      <author>Nezahat ÖZCAN</author>
      <description>Nedim Gürsel Resimli Dünya romanında (2003) sanat tarihi profesörü Kamil Uzman’ın Rönesans dönemi ressamlarından Venedikli Gentile Bellini’nin (1429-1507) hayat hikâyesini araştırmasını konu edinir. Gürsel, Bellini ve Venedik dolayısıyla Resimli Dünya’da Fatih Sultan Mehmet, Cem Sultan gibi Osmanlının tarihî şahsiyetlerine; Fikret Mualla gibi yerli ve bazı yabancı ressamlarla onların tablolarına da önemli bir yer ayırır. Resimli Dünya kahramanlarının ressam olması dolayısıyla resim dünyası ile yakından ilgilidir. Bellini ailesi ile diğer bazı Türk ve yabancı ressamların tabloları; Venedik’teki bazı heykeller ile Venedik mimarisi de romanın üzerinde durduğu bahislerdendir. Resimli Dünya, Uzman’ın gözünden 20. Yüzyıl Venedik peyzajı ile orada hatırladığı kadarıyla İstanbul peyzajının tasvirlerini barındırır. Gürsel, her iki şehrin XV. Yüzyıl sonlarındaki görünümlerine de Gentile Bellini dolayısıyla yer verir. Sadece uzun uzun tasviri yapılan (yaklaşık altmış kadar) tablo dolayısıyla değil, adları anılan iki şehrin tasviri bakımından da roman, görsel bir zenginliğe sahiptir. Romanın vakası, oldukça sadedir. Kâmil, Bellini’nin hayat hikâyesini araştırmak üzere Venedik’e gider. Bir kütüphane memuresine âşık olan Uzman, bir taraftan da onunla yakınlık kurmaya çalışır. Uzman, kaldığı dairede Venedikli bir sokak kadınının arkadaşları tarafından öldürülür. Romanın iç kurgusunda, Fatih Sultan Mehmet’in portresini yapmak üzere Padişah’ın emriyle İstanbul’a gelen Gentile Bellini’nin hayat hikâyesi de akar. Resimli Dünya tablolara atıf açısından zengin bir malzeme sunar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>19. Yüzyıl Türk-Gürcü Edebi Etkileşim Süreci</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18094</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18094</guid>
      <author>Gül Mükerrem ÖZTÜRK</author>
      <description>Gürcistan, sahip olduğu jeostrajik konumu nedeniyle, hem Kafkasya bölgesi, hem de Türkiye için önem arz etmektedir. Ancak Gürcistan ve Türkiye’nin ilişkileri yüzyıllara uzanmasına rağmen bu iki ülke arasındaki edebi ilişkiler yakın geçmişe dayanmaktadır. Türk edebiyatının Gürcü okuyucularla erken tanışması, Tiflis Devlet Üniversitesi ve Doğu Bilimleri Enstitüsündeki tanınmış Gürcü Türkologların hizmetleri sayesinde ortaya çıkmıştır. Bu bilim adamları, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını Gürcüceye çevirerek yayımlamış, Gürcistan arşivlerinde bulunan el yazmalarının kataloglarını düzenlemiştir. Gürcü edebiyatı ise Türk toplumuna daha geç erişebilme fırsatı bulmuştur. Bugün Gürcü–Türk kültür ilişkilerini yayma girişimi Çveneburi dergisiyle başlamıştır. Daha sonra Mamuli ve Pirosmani kültürel dergiyle yayınlanmaya devam etmiştir. Sayısız birçok monografi, tez, makale, ara ştırma, Gürcü-Türk tarihi ya da edebi ilişkileri, Gürcüce ve Türkçe deyimler topolojisi Türk dilin özelliklerine göre yazılmıştır. 1991 yılında Gürcü edebiyatın önemli yazarlarından Şota Rustaveli’nin “Vephisyaosani (Kaplan Poslu Şövalye) adlı eseri Prof.Dr. Bilal Dindar tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Dede Korkut Masalları, Köroğlu, Celalettin Rumi, Yunus Emre, Muhammet Fuzuli Nafi, Ahmet Haşim, Mihri Hatun, Mehmet Emin, Yakup Kadri, Sabahattin Ali, Tevfik Fikret, Hayrullah Efendi, Fakir Baykurt, Suat Derviş, Ruhi Bağdadi ve diğer ünlü yazarlar ve şairlerin hayatıyla ilgili eserler Gürcüceye çevrilmiştir. Bildirimizde, bugün iki ülke arasındaki kültürel ve edebi ilişkilerin geliştirilmesinde her iki ülke yazar ve şairlerinin eserlerinin karşılıklı olarak çevrilmesindeki önemine değinilecektir. Bu sayede ikili ilişkilerin kültürel boyutu geliştirilirken diğer taraftan iki ülke toplumunun birbirini daha yakından tanımalarına katkıda bulunulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ferit Edgü’nün “Üç Düş/Üş” Ve Sâdık Hidâyet’in “Üç Damla Kan” Adlı Öykülerinin Anlatımsal Ve İçeriksel Karşılaştırması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18175</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18175</guid>
      <author>İrfan POLAT</author>
      <description>Her bilimsel ve sanatsal çalışma, kendinden önce yapılan çalışmaların üzerine inşa edilerek gelişen bir seyir ve yapı içerisindedir. Söz konusu yapı, özellikle sanatsal çalışmaların görsel ve yazılı alanlarında oluşturulmuş olan temeller üzerinden seyreder ve bu seyrediş kimi zaman, iki eser arasındaki paralellikler oluşturur. Bu paralellikler, konu, anlatım tekniği, şahıs kadrosu, zaman ve mekân unsurları arasında gerçekleşebileceği gibi yazar/şair/sanatkarların dünya görüşleri etrafında da şekillenebilir. Nitekim hiçbir eser, kendinden önce yazılmış eserlerden ayrı tutulamayacağı gibi, farklı coğrafyalarda ve farklı dönemlerde yaşamış, farklı birer kültürel ortamdan beslenmiş olan sanatkârların eserleri arasında benzerlik ve ikincil bir metinlerarasılık görülebilir. Bu duruma verilebilecek en önemli örneklerden birisi de Modern İran Öykücülüğü’nün kurucularından sayılan Sâdık Hidâyet ile modern ve post-modern Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Ferit Edgü arasındadır. Nitekim, söz konusu iki sanatkârın birçok roman ve hikâyesi bulunmakla beraber, kimi zaman her iki sanatkârda da düşünce seyirlerindeki aynîlik itibariyle aynı sona, aynı yöntemle gitme eğilimi görülebilir. Bu çalışmanın amacı, Sâdık Hidâyet’in Üç Damla Kan ve Ferit Edgü’nün Üç Düş/üş öykülerindeki anlatım tekniklerini, konuyu ve konunun inşası için kullanılan unsurları mukayese ederek ve özellikle de söz konusu öykülerdeki post-modern unsurlara değinmek ve “farklı dönemlerde, farklı coğrafyalarda yaşamış sanatkârların aynı düşünce ve ifade tarzına sahip olabilecekleri” tezine katkıda bulunmaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Klasik Türk Şiirinin İnternet Ortamındaki Yansımalarına Bir Örnek: “Üstüne” Redifli Gazel</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18277</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18277</guid>
      <author>Engin SELÇUK</author>
      <description>Klasik Türk Edebiyatı,</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlk Gülistan Tercümelerinin Söz Varlığı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18145</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18145</guid>
      <author>Ali Osman SOLMAZ</author>
      <description>Türkçe, günümüze gelene kadar farklı coğrafyalarda hüküm sürmüş, kendi imkanlarıyla yeni kelimeler yapmış, yaşadığı coğrafya itibariyle diğer dillerden kelimeler almış, onlara kelimeler vermiştir. Bu birikimlerin üst üste eklenmesiyle dilimiz diğer dillerde de olduğu gibi olgunlaşıp gelişmiş, kendisini yenilemiştir. 14-15 yüzyıllarda Anadolu ve Mısır’da iki farklı coğrafyada, Batı Türkçesinin Kıpçak Türkçesi ve Eski Anadolu Türkçesi ile eserler verdiği bilinmektedir. Eserlerin bir kısmı telif bir kısmı da tercüme eserlerdir. Tercüme eserlerden biri de Sadi-i Şirazi’nin yazdığı Gülistan’dır. Gülistan, Sadi-i Şirazi tarafından Salgurlu hanedanından Ebu Bekir bin Sa'd bin Zengi adına 656'da (1258) Farsça kaleme alınmış önemli bir eserdir. Eser önemi nedeniyle pek çok dünya diline tercüme edilmiştir. Günümüze gelene kadar eserin çok farklı tarih ve dönemlerde Türkçeye aktarıldığı bilinmektedir. Gülistan, Türkçe olarak ilk defa Seyf-i Serayi tarafından 1391’de Mısır coğrafyasında yazı dili olan Kıpçak Türkçesine tercüme edilmiştir. Türkiye Türkçesinin temelini oluşturan ve ilk defa Anadolu’da yazı dili haline gelen Eski Anadolu Türkçesi ile yapılmış bilinen ilk tercüme ise 1430 tarihinde Manyaslı Mahmud tarafından yapılmıştır. Birbirine yakın yıllarda Batı Türkçesinin iki farklı sahasında yazılmış bu iki eser söz varlıkları ile dönemlerine ışık tutmaktadır. Bu çalışmada Türkçenin iki farklı sahasında yapılmış tercümeler, söz varlığı açısından karşılaştırılacak olup elde edilen veriler ışığında bir değerlendirme yapılmaya çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat, Felatun Bey ile Rakım Efendi ve Araba Sevdası Romanlarına Göre 19. Yüzyılın İkinci Yarısında Osmanlı Toplumunda Değişim ve Batılılaşma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18218</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18218</guid>
      <author>Mustafa SOLMAZ</author>
      <description>Osmanlı devleti, 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı ile birlikte yüzünü, yüzyıllar boyu hep kendisinden geri olan ve kendisine korkuyla karışık hayranlık duyan, Batıya çevirmek zorunda kalır. Tanzimat reformları, askeri, idari ve ekonomik alanların yanında, imparatorluğun geleneksel yapısında, şehirlerdeki yaşam biçiminde ve düşünce dünyasında önemli değişimleri başlatır. Yazarlar, olayları kurgusal olarak anlatırken, toplumsal yapının geleneksel yapı ile batıllılaşma arasında sıkışıp kaldığını, bir ikilem içinde bulunduğunu gösterdiklerinden, her üç romanda da o günün toplum yapısı görülür. Bu yüzden hem batı hayranı ailelerdeki, ailede her şeyin maddiyatla ölçülmesi, aile bireyleri arasındaki kopukluk, hem de o dönemdeki hovardalık, gece hayatı, eğlence mekânları, marka ve moda tutkusu gibi olguların yanında resmi dairelerdeki çalışma şeklinin başıboşluğuna da değinilir. Dönemin yazarları, kadının toplum içindeki statüsünü değişen şartlar doğrultusunda sorgulayarak, kadın olmanın zorluğu, kadınların toplumdaki genel durumu, evlilikte geleneksel ve modern düşüncelerin varlığı, cariyelik olayının yaygınlığını roman anlatımıyla rahatça vermişlerdir. Her üç yazar da, eserlerinde, dönemin yaşam tarzı ile ilgili bilgiler verirken, yaşanan bir uygarlık değişimi olduğundan, eski ile yeni arasında karşılaştırmalar yaparlar. Topluma yön verme amacında olan yazarlar eserlerinde, en büyük sorun olarak gördükleri eğitimsizlik, yanlış batılılaşma gibi konuları işlerler. Romanların ışığında dönemin genel yapısına bakıldığında, Tanzimat dönemiyle birlikte ortaya çıkan toplumdaki dönüşümün, Batı karşısındaki gerilemenin zorunlu kıldığı, devletin yönlendirdiği bir hareket olduğu görülür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Oğuz Atay ve James Joyce’un Modernist Eserlerindeki Aydın Olgusuna Karşılaştırmalı Bir Bakış</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18357</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18357</guid>
      <author>Yiğit SÜMBÜL, Hasan BAKTIR</author>
      <description>Modernist edebiyat evrensel bir olgudur. Dünya çapında birçok yazar modernist eserlerinde modern bireyin ruhsal bunalımı, toplumdan soyutlanması, hiçlik duygusu, varoluşsal sorgulamaları, iletişimsizlikleri ve kentleşen dünyanın kötü yansımalarını vurgulayarak benzer konulara değinmişlerdir. Modernist edebiyatın yukarıda bahsedilen temaları coğrafi farklılıklara rağmen Joyce, Woolf, Proust, Faulkner, Kafka, Dostoyevsky ve Atay gibi ünlü yazarların eserlerinde özellikle göze çarpmaktadır. Bu yazarlar arasında James Joyce’un modernist edebiyata katkıları oldukça büyüktür ve yazarın farklı uluslardan birçok yazarı etkilemesini sağlamıştır. Örneğin, kendisi de ciddi bir Joyce okuru olan Oğuz Atay benzer konuları yine Joyce’un eserlerine metinler arası göndermeler yaparak ve bunları Türk toplumuna uyarlayarak yansıtmıştır. Her iki yazar da eserlerinde modern aydının toplumdan ve toplumsal kurumlardan soyutlanması ve bunlara yabancılaşması sorununa farklı açılardan da olsa yer vermiştir. Bu çalışma, bu iki yazarın kendi kültürel, politik, sosyal ve ekonomik ortamlarında modernleşme sürecinin modern aydın tipi üzerindeki etkilerini yansıtmadaki farklılıklarını ve benzerliklerini araştırmaktadır. Bu amaçla, söz konusu yazarların eserlerinden seçilmiş belirli modern aydın tiplerine modernizm ve modern birey teorileri ışığında bir çözümleme uygulanmıştır. Burada amaç, Atay’ın Joyce’dan büyük ölçüde etkilendiğini gözler önüne sermek ve onun Joyce etkisiyle sınırlı kalmayıp onun aydın anlayışını kendi kültürüne, toplumsal ve ulusal yapısına uyarlayarak kendi aydın tipini yarattığını göstermektir. Bu çalışmada iki yazarın eserlerindeki aydın portrelerinin topluma ve toplumsal kurumlara mesafeleri ve bu denli bir soyutlanmanın nedenleri üzerinde durulmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçede Ortak Köklü Kelimelerde Anlam Farklılaşması: Tavan Ve Taban Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18152</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18152</guid>
      <author>Ali TAN</author>
      <description>Bu çalışmada, ortak köklü olmasına rağmen zamanla anlam ve biçim bakımından farklılaşan taban ve tavan kelimeleri üzerinde durulmuştur. Köken bilgisi sözlükleri ve diğer sözlükler yardımıyla taban ve tavan kelimelerinin Eski Türkçeden günümüze kadar olan kullanımları ve çağdaş Türk lehçelerindeki karşılıkları verilmiştir. Anlamsal ve biçim bakımından farklılaşmasının nedenlerini Türkiye Türkçesindeki diğer ortak köklü kelimelerle karşılaştırıp bugün kullandığımız tavan kelimesinin köken olarak taban kelimesinden geldiği ispatlanmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Âşık Gufrânî'nin Cihâd-ı Ekber Destanı'nın Tahlili</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18134</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18134</guid>
      <author>Recep TEK</author>
      <description>Halk şairleri asırlar boyunca toplumlarının gözü, kulağı ve dili olmuşlar, ortaya koydukları ürünlerle kendi duygu ve düşüncelerinin yanı sıra içinde bulundukları toplumun zevklerini, beğenilerini, arzu ve isteklerini, tepkilerini, acılarını, sevinçlerini, hüzünlerini, hayata bakışlarını, dünya görüşlerini yansıtmışlardır. Aynı zamanda onlar, en önemli ürünleri olan türkü ve destanlarda, toplum üzerinde büyük tesirler yapmış önemli olayları işleyerek toplumun hissiyatını, bu olaylar karşısındaki tavrını, tepkisini dile getirmişlerdir. İslamiyet’ten önce “ozan” adı verilen bu şairler toplumun önemli günlerinde, sığır, şölen ve yuğ adı verilen törenlerde ve savaşlardan sonra kazanılan zaferi/zaferleri anlatan, savaşın çeşitli safhalarını tasvir eden, bu zaferlerde öne çıkan kahramanları metheden şiirler söylemişlerdir. Ozanların bu vazifeleri İslamiyet’ten sonra da devam etmiş, bu saz şairleri umumî ortamların yanı sıra yeniçeri ve sipahi ocaklarında, leventler arasında, sınır kalelerinde de bulunmuşlardır. Bu saz şairleri orduyla çeşitli seferlere, savaşlara da katılarak bu savaşların, kazanılan zafer ve mağlubiyetlerin canlı şahitleri, bunlarla alakalı olarak ortaya koydukları türkü ve destanlar da bu olayların birer canlı vesikası olmuştur. Asıl adı Durmuş Ali olan Âşık Gufranî, 1280/1863-1864 yılında Karaman’ın Başkışla köyünde doğmuştur. Dünyanın şahit olduğu en büyük savaşlardan biri olan I. Dünya Savaşı yıllarında hayatta olan şair, âşıklık geleneğinin bir mensubu olarak bu savaşla ilgili duyduklarını, gördüklerini, hissettiklerini destanlaştırarak hem çevresindekileri yaşananlardan haberdar etmek hem duygularını dile getirmek hem de millî, manevî değerleri okşayarak halkı ve askerleri yüreklendirmek istemiştir. Gönüllü olarak savaşa katılacak Mevlevî birliklerini uğurlamak için Konya’da yapılan uğurlama töreninin de canlı bir tanığı olan şair, bugün de yaşananları tasvir ederek o günü ebedîleştirmiştir. Şair, destanında Enver Paşa’yı ve Osmanlı’nın müttefiklerini överek hükümet yanlısı olduğunu ve hükümet politikalarını desteklediğini de göstermiştir. Destan, çalışmada, Lucien Goldmann’ın “Oluşumsal Yapısalcı Eleştiri Yöntem”ine göre incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Simone De Beauvoir'ın Sessiz Bir Ölüm Adlı Yapıtında Anne İmgesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18223</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18223</guid>
      <author>Ümran TÜRKYILMAZ</author>
      <description>Yirminci yüzyıla damgasını vuran Fransız yazar, filozof, gazeteci ve post feminizmin kurucusu Simone de Beauvoir’ın Sessiz Bir Ölüm’ünde bir annenin kaybedilmesinin ardından hem idealleştirilen hem de olumsuz bir yaklaşım geliştirilen anne imgesi üzerinde durulur. Simone de Beauvoir’da anneye karşı hissedilen farklı duygular nedeniyle ortaya çıkan ve ölümsüzleştirilmek istenen anne imgesini, genç kızın annesine, annesinin de kızına olan bakışı çerçevesinde ve Sigmund Freud’ün psikanalitik yaklaşımı ışığında irdelemeye çalışacağız. Sessiz Bir Ölüm'de yetmiş sekiz yaşını aşan annesinin trajik öyküsünü aktaran yazar, karmaşık ve yoğun duygulanımlar üzerine yoğunlaşır. Özyaşamöyküsel verilerin okur ile paylaşıldığı yapıtta, Beauvoir, duygusal yaşantısını ve yaşamına yön veren gençlik döneminin kişisel deneyimlerini, annesi aracılığıyla aktarır. Evine ve iki kızına olan sorumluluklarını tek başına üstlenmesinden dolayı yıpranan anneye karşı Beauvoir’ın duyduğu acıma hissi, yapıtın satırlarına yansır. Varoluşunu kanıtlama arzusuyla iş yaşamına katılan, yoksunluklarına karşı başkaldıran, dayanışmaya özen gösteren, bir başka deyişle toplumsal yaşamda üretken olan bir kadın imgesi gözlemlenir. Yazar, yapıtın başlangıcında, sevgi dolu yüreğiyle çocuğunu düşünen ideal annenin resmini çizer ve anne ile mesafenin kaldırılmasına yönelik adımlar atar. Anne, yaşamında karşılaştığı güçlükleri, hiç kimseye hatta kendisine bile itiraf edemez, yapayalnız kalmaktan korkar. Güvenden yoksun, yaşlandığını kabul etmeyen, ölmekten korkan ve hatta ölümü yanına yaklaştırmamak için mücadele eden bir annenin varlığı, yüce bir değer olarak ortaya konulur. Yaşadığı dünyayı başkasının bakış açısıyla değerlendirmeyen, her tür davranışını özveri ile gerçekleştiren, annelik içgüdüsüyle hareket eden ancak coşkusu kendi dar çerçevesinden kurtulmasına olanak tanımayan, değişimi olanaksız ve çoğu zaman da ürküntülü bir tedirginlikle yaşayan bu annenin, gerek gururunda gerek sevgisinde acı çekişi etkin bir biçimde irdelenir. Sessiz Bir Ölüm’ün ilerleyen sayfalarında sevgi, şefkat ve ilgiden yoksun bırakılmış olan çocukların, kendilerini daima kontrol altında tutmak isteyen bir anne ile karşılaştıklarını görürüz. Bu noktada yadsınan anne ile yadsınan çocuk ilişkisinde, her iki varlıkta olumsuz duygular gelişir. Sevilmediğini fark eden çocuk, aşağılık duygusu ve kaygı yaşar. Yaşamı boyunca her şeyi kendine isteyen anne de, yasaklar ve emirler aracılığıyla çocuklarını baskı altında tutar. Annenin yıpranmasına neden olan çocuk, yıkıcı bir öge olarak karşımıza çıkar. İşlevsel bir nesneye indirgenen çocuğun, annesi ile arasındaki bağ oldukça zedelenir ve çocuk, hak ettiği sevgiyi bulamaz. Annelik içgüsüdüyle kendi bedeninin bir parçası olan çocuğuna karşı sevgi duymaya çalışan annenin dünyaya getirdiği çocuklarına karşı olumsuz duygular beslemesi ve onları reddediş tavrı sonucunda bu durumun bedelini, herhangi bir suçu olamayan çocukların ödediği görülür. Yazar, anne sevgisinin çocuğun ruhsal yaşamında taşıdığı önemi dikkate alıp, onunla kurmaya çalıştığı bağ ve özlem üzerine odaklansa da, anne sevgisinin yokluğunun yarattığı acıyı ve çaresizliği engelleyemez. Freud’ün düşüncesine göre, anne olmadığı ya da sevgisi esirgendiği zaman, çocuk, ihtiyaçlarının doyurulacağından emin olamaz ve korkar. Bu yüzden anneye karşı öç alma duygusu içinde olan çocuklar, zaman zaman düşmanca tavırlar takınırlar. Çocukların sevgiden yoksun bir şekilde yaşamak zorunda bırakılması, aslında onların cezalandırıldıklarını gösterir. Sessiz Bir Ölüm'de anenin olumsuz bir karakter olarak yadsınması, Freud'ün psikanalitik yaklaşımıyla açıklanabilir. Anne eksikliğinin ya da reddedilişinin art alanında anneye karşı duyulan özlemi ve bastırılan düşünceleri görürüz. Çocuk, yaşamında ailesiyle özdeşleştiği zaman, onlar gibi olmak isteyecektir. Ancak anne ve babasını nesne olarak seçtiği takdirde, onlara sahip olmayı arzulayacaktır. Yapıtta, anne-çocuk arasında kurulan bağlar, ne kadar kopuk olsa</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Subhizâde Abdî Abdullah, Hayatı, Şiir Sanatı ve Dîvânı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18140</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18140</guid>
      <author>Hakan YALAP</author>
      <description>Abdî mahlasıyla şiirler söylemiş olan Subhizâde Abdullah Efendi, XVIII. yüzyıl şairlerindendir. Şair bir ailenin ferdi olan Abdî Efendi, İstanbul’da doğmuştur. Abdî’nin babası Feyzullah Feyzî, dedesi Subhî Ahmet ve oğlu Ali Necip de şairdir. Abdî Efendi hakkında çok az kaynakta muhtasar bilgi bulunmaktadır. Bu kaynaklarda şairin doğum tarihi zikredilmezken, ölüm tarihi hakkında da 1761 ve 1763 olmak üzere iki rivâyet bulunmaktadır. Şairin babası Feyzullah Feyzî, Türk Edebiyatının son hamsesini yazmıştır. Abdî’nin dedesi de dîvân sahibi bir şairdir. Klâsik Şiire hakimiyetiyle tanınan şair, tezkirelerde bilgili, kültürlü bir aile olarak tanımlanan bir ailenin ferdidir. Meslek hayatında da babasının ve dedesinin yolunu takip eden Abdî Efendi, ruznamçecilik, maliye tezkereciliği ve yeniçeri katipliği yaparak 1758 tarihinde sadaret kethüdası olmuştur. Bu vazifeden azledilerek ayrılan Abdî Efendi, 1761’de (H. 1175) vefat etmiştir. Şair, Eyüp Kabristanı’nda metfundur. Abdî Efendi’nin şiirlerinde özellikle Nedim tarzı bir mecaz, mana ve söyleyiş vardır. Şiirlerinde dönemin mahallileşme akımının tesiriyle Türkçe redifler ve kafiyeler dikkati çeker. Bu rediflerin de genellikle fiil kökenli olması şairin şiirlerine farklı bir söyleyiş kazandırmıştır. Bu özellikleriyle şair dönemin meşhur şairleri arasındadır. Kaynaklarda şairin nesir türünde de eserlerinin olduğu ve bunların çok beğenildiği söyleniyorsa da bu çalışmalara günümüzde henüz ulaşılamamıştır. Abdî’nin dîvânında, özellikle tarihler büyük bir yer kaplamaktadır. Nitekim bu tarihlere kaynaklar atıf yapmış ve şairin manzum tarihlerinin değerli bulunduğunu yazmışlardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Romantikten Postmoderne Bir İnsan Olarak Roman Kahramanının Ölümü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18253</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18253</guid>
      <author>Fatih YALÇIN</author>
      <description>Bu çalışmada tarihsel süreç içerisinde hayatla edebiyat ilişkisi gerçeklik bağlamında değerlendirilmiş edebiyat metninde insanî duruş ve insanın varlığı problemi irdelenmeye başlanmıştır. Neredeyse insanlık tarihi ile eşzamanlı olarak ortaya çıkmış olan sanatsal etkinliklerin insanın insanla, insanın doğayla ve insanın eşyayla ilişkisinde yaşanan değişime paralel olarak yaşadığı etkileşimin sonucunda uğradığı dönüşüm tespit edilmeye çalışıldı. Sonuç olarak Tanrı merkezli dünya algısından aklın öncelendiği insan merkezli dünya algısına ve insanın merkezi konumunu kaybettiği bugünkü duruma geçiş sürecinde genelde sanat eseri özelde ise edebiyat metninin insan aleyhine gelişen yeni duruma çok kolay uyum sağladığı iddia edilmiştir. Her geçen gün insanî olanla ilişkisi zayıflayan edebiyat ve daha özelde bir edebi tür olarak roman genel edebiyat okurundan da uzaklaşmış daha elit bir okur kitleye hitap eder hale gelmiştir. Gasset’in “sanatın insansızlaştırılması” diye ifade ettiği bu durum özellikle roman türü için roman kahramanları üzerinden kolaylıkla takip edilebilecek bir süreçtir. Bir anlamda insanın itibar kaybı olarak değerlendirilebilecek bu süreç insan merkezli dünyanın insanlığı mahkûm ettiği acılarla doğrudan ilgilidir ve bu acı tecrübelerin insanın kendi türüne karşı geliştirdiği güvensizlik duygusunu körüklemekle sonuçlanmıştır. Romanın insani olandan ve dolayısıyla insandan uzaklaşmasının arka planında yatan temel gerekçe de bu acılardan, gerçek dünyanın onu sürüklediği bunalımlardan uzaklaşma duygusudur. Bir anlamda kendisine, kendi türüne yabancılaşan insana bir edebi tür olarak roman da yabancılaşmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Orhan Kemal’in Hikaye ve Romanlarındaki Atasözlerinin Tasnifi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18233</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18233</guid>
      <author>Nilay YAYLAĞAN TEZCAN</author>
      <description>Bu çalışmanın amacı, büyük usta Orhan Kemal’in tüm hikaye ve romanlarında kullandığı atasözlerini ortaya koymak ve tasnifini yapmaktır. 1914-1970 yılları arasında yaşamış olan yazar, 60’lı yıllarda verdiği eserlerle Türk toplumunun beğenisini toplamıştır. Türkçemizde her zaman tek cümle halinde bulunan atasözlerinde gereksiz kelime asla bulunmaz. Hatırda kalmayı ve kalıcılığı arttırmak amacıyla kafiye, tekrar, ölçü, aliterasyon, devrik cümle gibi unsurlardan yararlanılmıştır. Ayrıca çoğunlukla geniş zaman ve emir kipi kullanılmış, kimi zaman da fiil kullanmaya bile gerek duyulmadan anlatılmak istenen dile getirilmiştir. Halkın içinden gelmiş ve zor bir yaşam sürmüş olan üstat, yapıtlarında anlattığı her kesimden halk insanının yaşamıyla beraber dilini de yansıtmıştır. Çukurova’da çalışan ırgatların ve fabrika işçilerinin sorunlarını, gurbete çalışmaya giden işçilerin ve kenar mahalle insanlarının hayatlarını anlatırken saf ağız özeliklerini, deyişlerini muhafaza etmiştir. Yapıtlarındaki atasözleri, zıt ifadelerle kurulmuş, kafiyeli, yakın yada aynı seslerden oluşan, tekrarlı, mukayeseli, paralel anlatımlı, , ikilemelerle, soru ifadeleriyle, sıfatlarla oluşturulmuş, devrik cümleli, eksiltili cümleli, de- fiiliyle kurulan, sayılardan oluşmuş ve geniş zaman yargılı atasözleri olmak üzere on beş kategoriye ayrılmıştır. Zaman zaman olayların seyrine ve karakterlerin yapısına göre biçimlendirilmiştir öykü ve romanlarında atasözleri. Eserlerinde 365 tane atasözü bulunan Orhan Kemal, halk dilinin ve Türkçenin zenginliğini ortaya koymuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Atasözlerimizde Sıfat ve Sıfat-Fiillerin Kullanımı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18321</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18321</guid>
      <author>Yıldız YENEN AVCI</author>
      <description>Kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kadar ulaşmış olan atasözleri; bir dilin zaman içinde geçirdiği değişimlerinden en az etkilenen ve bu bakımdan yapısal özelliklerinin anlaşılmasına yardımcı olan başlıca sözvarlığıdır. Bu makalede atasözlerimiz sıfat ve sıfat-fiillerin kullanımı bakımından incelenmiştir. Araştırma nitel araştırma yöntemlerinden olan doküman incelemesi modelindedir. Veriler Ömer Asım’ın “Atasözleri Sözlüğü” isimli eserinden hareketle elde edilmiştir. Türkiye Türkçesinin önemli kaynaklarından olan bu eserde 2667 atasözü tek tek incelenmiş ve ulaşılan bulgular nicel verilerle de desteklenmiştir. İncelenen atasözlerinde en çok niteleme sıfatlarına yer verildiği ve bu sıfatların genellikle iki sözcükten (sıfat/isim) oluştuğu görülmektedir. Bu yapısal özellik atalarımızın yalın ve sade bir anlatımı yeğlediğini gösterir. Atalarımızın kısa anlatımdan yana tercihleri adlaşmış sıfat-fiillerin oranıyla da destek bulur. Atasözlerinde sıfatların nitelediği isimler konusunda 12 kelime grubu tespit edilmiştir. Sıfatlar genellikle insan ile ilgili isimleri niteler durumdadır. Belirtme sıfatları bakımından asıl sayı sıfatlarının egemenliği söz konusudur. Sayıların yalnızca varlığı diğerlerinden ayıran belirleyici bir öge olarak kullanılmadığı, niteliksel bir değer taşıdığı ve ahenk unsuru olarak sözün ezgisine katkıda bulunduğunu söylemek mümkündür. Bu konuyla ilgili elde edilen tespitlerden bir diğeri belgisiz sıfatlar bakımından “her” sözcüğünün, işaret sıfatı bakımından “-ki” ekiyle kurulan örneklerin çoğunlukta olduğudur. Soru sıfatı bakımından ise atasözlerinde iki farklı kullanım (kaç/hangi) göze çarpmaktadır. Atasözleri sıfat-fiillerin kuruluş şekilleri bakımından da incelenmiş ve birbirinden farklı 25 farklı yapıya ulaşılmıştır. Sadece sıfat-fiillerle ilgili olan bu çeşitlilik Türkçenin söz dizimi açısından sahip olduğu zenginliğin önemli bir göstergesidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yabancı Dil Olarak Türkçe Öğretimi Bağlamında Türk Dili Ve Kültürü Merkezlerinin İşlevselliği: Mevcut Durum Ve İhtiyaç Analizi (Belarus Örneği)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18178</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18178</guid>
      <author>Ümit YILDIZ</author>
      <description>Son yıllarda Türkçenin yabancı / ikinci dil olarak öğretimi ve Türk kültürünün yabancılara tanıtımı süreçleri bağlamında dil ve kültür öğretiminin bütüncül bir yaklaşımla öğretilmeye çalışıldığı söylenebilir. Bu amaçla yurt dışında açılmış birçok dil ve kültür merkezi faaliyet göstermektedir. Bu Merkezlerin gerek eğitim öğretim materyalleri gerekse teknik malzeme ihtiyaçlarının büyük bölümü Türkiye Cumhuriyeti tarafından karşılanmaktadır. Ülkemiz kaynaklarının aktarıldığı yurt dışındaki Türk Dili ve Kültürü Merkezlerinden Türk dilinin yabancı dil olarak öğretimi ve Türk kültürünün yabancılara tanıtımı süreçlerinde işlevsel rol almaları beklenmesi doğaldır. Ancak adı geçen Merkezlerin bu işlevleri ne derece yerine getirebildiği ve TYDÖ süreçlerinde ne gibi görevler üstlenebileceği / üstlenmesi gerektiği konusunda yeteri kadar bilimsel çalışma yapılmadığı görülmektedir. Bu alanda çalışmaların yapılması ve mevcut durumun saptanarak ihtiyaç ve sorunların belirlenmesi, önerilerin ortaya konarak çözüm adına biran önce gerekli adımların atılması önemlidir. Bu araştırmanın amacı yabancı dil olarak Türkçe öğrenen öğrencilerin / mezunların yurt dışındaki üniversiteler bünyesinde faaliyet gösteren Türk Dili ve Kültürü Merkezleri hakkındaki görüşlerini ve merkezlerden Türk dilinin öğretimi ve Türk kültürünün tanıtımı süreçlerinde beklentilerini ortaya çıkarmaktır. Çalışmanın diğer bir amacı ise halen faaliyet gösteren ve açılması muhtemel Türk Dili ve Kültürü Merkezlerinin yukarıda belirtilen süreçlerde üstlenebileceği / üstlenmesi gereken görevleri belirlemek ve bu konudaki önerileri ortaya koymaktır. Verilerin toplanması süreçlerinde araştırmada anket ve yüz yüze görüşme tekniklerinden yararlanılmıştır. Araştırma sonuçları yabancı dil olarak Türkçe öğrenen öğrencilerin / mezunların araştırmaya konu olan Merkezden beklentilerinin kısmen karşılandığını göstermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tezkire-i Çihilten</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18354</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18354</guid>
      <author>Ünal ZAL, Ümit EKER</author>
      <description>İsveç’in Türk dünyası ile kurmuş olduğu ilişkilerin tarihi Vikingler dönemine kadar uzanmakta¬dır. Özellikle Rusya’ya karşı Tatarlar ve daha sonraları Osmanlılarla kurmuş oldukları siyasi ve ekonomik ilişkiler zamanla akademik araştırmaları beraberinde getirmiştir. Bu akademik ilişkilerin en önemli merkezlerinden biri Lund diğeri ise Uppsala Üniversitesidir. Başlangıçta Türkoloji çalışmalarında önemli bir yeri olan Lund Üniversitesi, zaman içerisinde İsveç devletinin Türk dünyası ile ilişkilerini düzenleyen diplomatların yetiştiği önemli bir merkez olmuştur. Söz konusu üniversitenin kütüphanesinde Çağatay, Özbek ve Uygur Türkçesi ile yazılmış el yazması eserlerden oluşan değerli bir koleksiyon bulunmaktadır. Dünyanın üçüncü büyük koleksiyonu olarak kabul edilen ve içerisinde klasik ve halk edebiyatı eserleri, İslamî konulardaki el yazmaları, hukuki ve tarihi belgeler, tıbbi kitaplar, ticaret ve tasavvuf kitapları ile Doğu Türkistan’daki İsveç misyonerlik faaliyetlerinin anlatıldığı birçok belgenin bulundugu bu eserlerin çoğunluğu Türkolog Gunnar Jarring, bir kısmı İsveçli misyonerler tarafından bağışlanan, satılan veya üniversite kütüphanesi tarafından satın alınan eserlerden meydana gelmektedir. Kütüphaneye bağışla¬nan bu elyazmalarından biri de Tezkire-i Heft Muhammedan Padişah’tır. Bu çalışmada, misyoner Gunnar Hermansson tarafından 1930 yılında kopya edilen ve 1982 yılında Gunnar Jarring tarafından Lund Üniversitesi kütüphanesine bağışlanan Tezkire-i Çihilten [Tezkire-i Heft Muhammedan Padişah] adlı eserin, çeviri yazı, konu ve kelime dünyası üzerinde durulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kırgız Türkçesinin Söz Dizimi Üzerine Ayrıntılı Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18429</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18429</guid>
      <author>İclal ŞEKER</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


