






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2015 Sayı Volume 10 Issue  1</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=289</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Medine-i Amasya Sâkinlerinden Kapıkulu Sipahileri: 17. Yüzyılın İlk Yarısında Amasya'da Sosyo-Politik Hayata Bir Bakış</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18209</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18209</guid>
      <author>Turan AÇIK</author>
      <description>“Klasik” ya da geleneksel dönemi itibariyle Osmanlı İmparatorluğu’nda şehir ve hükümdar arasında en azından zihinlerde oldukça sıkı bir ilişki vardır. Bu durum şer‘iye sicillerinde Amasya’nın “mahrûse” kavramı ile tavsif edilmesinde de kendisini belli etmektedir. Hükümdarın ilâhî kaynaklı iktidarının görünür olduğu yer anlamına gelen “mahrûse”de ise bilhassa 17. yüzyılda yaşanan değişimler ile hükümdar ve şehir arasındaki ilişki değişmeye başlar. Şehirlerde bir takım yerel iktidar odakları ortaya çıkar ve bu odaklar, iltizam sistemi ve para ekonomisinin yaygınlaşması ile kendisine sosyo-ekonomik bir temel de edinir. İşte iltizâm “sektör”ünü Amasya’da hemen hemen tekellerine almış olan kapıkulu sipahileri, sosyo-politik ayrıcalıkları üzerinden söz konusu sosyo-ekonomik dinamiklere basarak sosyo-politik anlamda daha bir güç elde etmeye başlamışlardır. Hükümdar kapısından taşraya doğru yayılan sipahiler, mütesellimlik ve bilhassa vakıf mütevelliliği gibi vazifeler üzerinden muharip bir zümre olmanın ötesinde bürokratik bir sınıfa dönüşmüşlerdir. Şehirde birçok mülk edindikleri de görülen kapıkulu sipahileri, timâr elde etmişler, bunun yanında çiftliklerinde ticarî tarım da yapmaya başlamışlardır. Bu faaliyetlerini ise gayr-ı hukukî bazı tasarruflarla şehrin tamamına yaymaya çalıştıkları görülen sipahiler, mahrûsede, ayrı bir iktidar odağı haline gelerek şehir ve hükümdar arasındaki bağlantı da gedikler açılmasına sebep olmuşlardır. Elbette homojen bir zümre olmanın ötesinde bireysel ya da hizipsel çıkarları üzerinden hareket eden sipahiler, yerelleşmenin getirdiği saiklerle muhtemelen Amasya’yı sahiplenmişlerdir. İşte 17. yüzyılın ikinci yarısından sonra Amasya, artık “mahrûse” kavramından ziyade “medine” kavramı ile tavsif edilmeye başlanmış ve “ayânlar çağı” olan 18. yüzyılda ise artık “mahrûse” kavramı unutulmuş ve Amasya sadece “medine” kavramı ile anılır olmuştur. Kavramsal anlamda yaşanan bu değişim ise zihinlerde ve pratikte nasıl bir karşılığa sahiptir? Makalede kısmen cevaplanmaya çalışılan bu sorunun cevabını tam verebilmek için daha çok araştırmaya ihtiyaç vardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çanakkale Savaşı’nda Yahudi Katır Birliği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18228</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18228</guid>
      <author>A.Murat AĞDEMİR</author>
      <description>2015 yılı, 1’inci Dünya Savaşı’nın önemli cephelerinden biri olan Çanakkale Savaşı’nın 100’üncü yıldönümüdür. 1’inci Dünya Savaşı diğer toplumlar gibi Yahudi toplumunu da etkilemiştir. Savaş esnasında, özellikle siyonist çevreler Filistin’i bir Yahudi vatanı durumuna getirmek için önemli bir çaba içinde olmuşlardır. Filistin’e göç faaliyeti ve yeni yerleşimlerin kurulması faaliyetlerine ilave olarak, söz konusu hedefe ulaşabilmek için Yahudilerin asker olarak kullanılması da gündeme gelmiştir. Bu kapsamda, ünlü siyonistler, Vladimir Jabotinsky ve Joseph Trumpeldor’un çabalarıyla Çanakkale Savaşı’nda İngiliz birlikleri içinde görev yapan Yahudi Katır Birliği kurulmuştur. Böyle bir Yahudi askerî birliğinin kurulması Yahudilik tarihinde daha önce rastlanmamış bir olay olmuş; Yahudiler, tarihte ilk defa siyonist amaçlarını gerçekleştirmek maksadıyla eylemlerini pratiğe dökmüşlerdir. Bu durum, Yahudilerin siyonizmin gerçekleştirilmesi için savaşabileceklerini; dolayısıyla, Filistin’in başka devletler tarafından kendilerine verilmesini beklemek yerine, geleceklerini kendi elleriyle inşa edebileceklerini göstermiştir. Bu çerçevede, bu çalışma, Çanakkale Savaşı’na katılan ve (Romalılara başkaldıran devrimci Yahudi lider Bar Kochba’dan 2000 yıl sonra) kurulan ilk düzenli Yahudi askerî birliği olan Yahudi Katır Birliğini ve faaliyetlerini açıklama amacı gütmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hitit Metinlerinde Geçen Hurri Tanrı Çiftleri: “Nabarbi-Šuṷala” “Uršui-Iškalli”</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18187</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18187</guid>
      <author>Nursel ASLANTÜRK</author>
      <description>MÖ. II.bin yıllarında Anadolu’da büyük bir uygarlık kurmuş olan Hititler Politeist (çok tanrılı) bir inanç sistemine sahiptiler. Hitit resmi dini ve pantheonunda kendilerine özgü Hint-Avrupalı tanrılar; Hatti kökenli tanrılar, Luvi ve Pala tanrıları, Hurri tanrıları, Hurriler aracılığıyla Mezopotamya’dan Sumer ve Babil tanrıları ve de Hurriler’le birlikte bulunan Indo-Ari kökenli etnik zümrenin tanrıları yer almaktadır. Hitit çiviyazılı metinlerden Hurri tanrılarının Hitit resmi pantheonunda çok önemli bir yere sahip oldukları ve buna göre kutsandıkları öğrenilmektedir. Hitit resmi pantheonunda Hurri tanrı çiftlerinin sayısı oldukça fazladır. Tanrı NIN.URTA’nın zevcesi olan Tanrıça Nabarbi’nin adı ilk kez Orta Hitit dönemine tarihlendirilen Hitit çiviyazılı metinlerde geçmektedir. Tanrıça Nabarbi Yazılıkaya Açıkhava Tapınağı’nda 51 numaralı kabartmada tasvir edilmiştir ve Šatti?aza Antlaşması’nda antlaşmaya tanıklık eden tanrılar listelerinde hem Hitit tanrıları hem de Hurri tanrıları arasında yer almıştır. Tanrıça Nabarbi ile bağlantılı olarak çok sık geçen Šu?ala ise Hurri kökenlidir. Metinlerin çoğunda Šu?ala ve Tanrıça Nabarbi birlikte kutsanılmıştır. Ancak birkaç metinde ise bu tanrı çiftinin ayrı ayrı kutsanıldığı da görülmektedir. Hurri kökenli olan Uršui ve Iškalli tanrı çifti Hitit kült metinlerinde bazen tanrı determinatifi olmadan geçmektedir. Tanrı çiftinin adı Tanrıça ?epat’ın kaluti-listelerinde çok sık geçmektedir. Bu metinlerde adları Nabarbi ve Šu?ala’dan sonra; Šalaš ve Bitin?i’den ise önce geçmektedir. Aleppo’nun Tešup ve ?epat’ının Kültü listesinde ise bu tanrı grubunun adları Bentikalli’den önce; Hašuntar?i’den sonra geçmektedir. KUB 45.48 (Bo 2951)+ KUB 45.71 (Bo 3882)’de ise adları Adamma ve Kubaba’dan sonra geçmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ortaköy-Kuruçeşme Arasındaki Sahilsaraylar; 19 Yüzyıl</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18049</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18049</guid>
      <author>Özlem ATALAN</author>
      <description>Boğaziçi’nde, 17 yüzyıldan itibaren sahil şeridinde yer alan kıyı yapılarıyla ve köy içi yerleşimleriyle kendine özgü bir yaşam kültürü kurulmuştur. Bu kapsamda, Ortaköy ve Arnavutköy arasındaki Boğaziçi dilimine, 17. yüzyıldan itibaren pek çok sahilsaray ve sahilhane inşa edilmiştir. Özellikle bu sahil, 18. yüzyıldan itibaren hanedan ailesinin ve üst düzey ailelerin sahilsaray ve sahilhanelerine ev sahipliği yapmıştır. Ortaköy ile Kuruçeşme kıyı şeridinde yer alan yalılar, özellikle 19 yüzyıl başından, 20 yüzyıl başına kadar farklı dönemler içinde yıkılmış, yanmış, el değiştirmiştir. Kuruçeşme koyundaki siluet değişimi, 19. yüzyıldan itibaren haritalarda, gravürlerde, fotoğraflarda net olarak görülmektedir. 19. yüzyıl başında Fauvel’ın ve Melling’in resmettiği, 19. yüzyıl ortalarında Kargopoulo’nun, Abdullah Freres’in, Sebah&amp;Joaillier’in ve 20. yüzyıl başlarında Miralay Ali Sami’nin fotoğraflarındaki bu yapılardan günümüze, birkaç yalı kalmıştır. Boğaziçi mimari kültürünün yeterince anlaşılabilmesi ve geçirdiği evrimlerin değerlendirilebilmesi gerekmektedir. Boğaziçi mimarisinin tarihsel süreç içinde edindiği kamusal imgesi ve kimliğinin sanat, kültür ve mimari ile yenilenmesi ve desteklenmesi önemlidir. Boğaziçi yalıları, koruları, köşkleri ve kültürü ile pek çok sembolik değerleri üzerinde taşımaktadır. Bu sebeple, Boğaziçi kültürel ve doğal peyzajının korunması ve sürdürülmesi desteklenmektedir. Boğaziçi’nin özgün dokusunu bozmadan yapılaşmak, tarihsel yapılaşmayı korumak ve güzelleştirmek ülkemizin geleceği için önem taşımaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Saadia Gaon'un Hayatı ve Arapça Tevrat Tercümesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18281</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18281</guid>
      <author>Muhammed Ali BAĞIR</author>
      <description>Monoteist inanca sahip bir toplum olarak Yahudiler asırlar boyunca İslâmiyet’in hâkim olduğu topraklarda huzur ve barış içerisinde yaşamışlardır. Kendilerine sağlanan müsamaha ile İslâm devletlerinin bireyleri olarak her türlü alanda faaliyet göstermişlerdir. X. yüzyıl İslâm toplumunda yaşamış olan Saadia Gaon, Ortaçağ Yahudi düşünce dünyasının ileri gelen en önemli âlimlerindendir. O, hem dînî hem de edebî ilimler sahasında yazmış olduğu onlarca eseri ile yetkinliğini göstermiş bir otoriteydi. Bu yetkinliğini Talmud akademisi başkanlığıyla taçlandırmış, hem kendi döneminde insanlara yol göstermiş hem de yazdığı eserlerle sonraki dönemlere ışık tutmuştur. Başyapıtı Kitâbu’l Emânât ve’l ‘İtikâdât ile Yahudi imanına esas olan hususların rasyonel ayaklarını belirlemeye çalışmış, vahiy ile aklın uyumu üzerinde durmuştur. Yahudiliğin yazılı ve sözlü kaynaklarının aklî temellerini oluşturmaya çalışmıştır. İnananların kalplerindeki şüpheleri dağıtmak ve karşıt görüşleri çürütmek için zorunlu gördüğü bu çalışmayı dînî bir vecîbe olarak algılamıştır. Yahudi düşünce dünyasında ilk defa görülen bu çaba O’na Ortaçağ Yahudi Felsefesinin Babası ünvanını getirmiştir. Ayrıca, Rabbânî Yahudiliğin savunucusu olarak, Tanah ve Talmud’un güvenilir kaynaklar olarak kabul edilmesinin gerekliliği üzerinde durmuş ve farklı dinlerdeki karşıt görüşlerle ve Karaîm mezhebiyle mücadele etmiştir. Araştırmamızın ana ekseni, gerçekleştirdiği tüm faaliyetlerle Rabbânî Yahudilik anlayışında önemli bir noktada duran Saadia Gaon ve O’nun Arapça Tevrat tercüme ve tefsiridir. Çalışmada ilk olarak Saadia Gaon’un hayatı incelenmiştir. Ardından eserleri hakkında kısaca bilgi verilmiş, Arapça Tevrat tercüme ve tefsirinin özellikleri üzerinde durulmuştur. Sonuç bölümünde ise genel bir değerlendirme yapılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>H. 1261 /M. 1845 Tarihli Nüfus Defterlerine Göre Tire’ye Gelen Müslim ve Gayrimüslimlerin Nitelik ve Nicelikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18099</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18099</guid>
      <author>Mehmet BAŞARAN, Aysun SARIBEY HAYKIRAN</author>
      <description>Sosyo- ekonomik açıdan toplumların kalkınmasında önemli rolü olan nüfusun sayımı 19. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma ve çöküş döneminde devleti kurtarma çabalarının bir sonucu olarak arazi ve mal mülk sayımı ile birlikte önem kazanmıştır. II. Mahmud döneminde yapılan yeni düzenlemelerle, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından hemen sonra yerine kurulan yeni ordunun asker ihtiyacını karşılamak amacıyla ülke genelinde genel bir nüfus sayımı yapılması kararlaştırılmıştır. 1831 yılında yapılan ilk nüfus sayımından sonra belli aralıklarla daha da sistematikleşerek devam eden bu nüfus sayımlarından 1844 tarihli olanın amacı 1834-35 yıllarında “Redif Asâkir-i Mansûre" adıyla Yeniçeri Ordusu’nun yerine kurulan yeni orduya alınabilecek asker potansiyelini tespit etmekti. Bu sayımlarda bir takım aksaklıklar yaşanmasına rağmen ilgili yerleşim birimlerinde bulunan halkın tespitinin dışında dışarıdan gelen nüfusun da sayımı gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmamızda Batı Anadolu’nun önde gelen yerleşim birimlerinden biri olan Aydın Sancağı Tire Kazası’nda H. 1261/M. 1845 tarihinde yapılan nüfus sayımlarını içeren ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde nüfus defterleri serisi içinde 3060 ve 3077 numara ile kayıtlı nüfus defterlerindeki veriler değerlendirilecektir. H. 1261 / M. 1845 yılına ilişkin 3060 numaralı Nüfus Defteri Tire’ye gelip, çeşitli medreselerde, mahallelerde, hanlarda, köy ve çiftliklerde yerleşen Müslüman nüfus hakkında bilgi verirken, 3077 sayılı Nüfus Defteri ise Gayr-i Müslim nüfusa Rum ve Ermeni özelinde bilgiler vermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rusya’nın Pavlovsk Sarayı Müzesi’nde Bulunan Varna Kalesi Kitabeleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18184</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18184</guid>
      <author>Samettin BAŞOL, Kemal İBRAHİMZADE</author>
      <description>Günümüzde dünyanın çeşitli müzelerinde Osmanlı mirasına ait pek çok tarihî eser bulunmaktadır. Rusya’daki müzeler Osmanlı eserleri açısından oldukça zengin bir koleksiyona sahiptir. Bu ülkede Osmanlılara ait önemli eserlerin sergilendiği müzelerden biri de Pavlovsk Sarayı Müzesi’dir. Pavlovsk Sarayı, 18. yüzyılda Rus Çarı I. Pavel tarafından Saint Petersburg yakınlarındaki Pavlovsk ilçesinde inşa edilen bir Rus İmparatorluk saray kompleksidir. Günümüzde bu yapı, Rusya’nın önde gelen saray müzelerinden biri olarak faaliyet göstermektedir. 1829 yılında Varna’dan Rusya’nın “Pavlosk Sarayı”na getirtilen 12 adet kale kitabesi, daha sonra 1872 yılında “Büyük Saray"ın içinde küçük çaplı bir “Eski Eserler Müzesi” kurulduğu sırada “Ön Oda” ya da “Türk Odası” olarak adlandırılan bölümün duvarına yerleştirilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Ocak-Şubat 1944’te müze, büyük bir yangın geçirmiş ve kitabeler kısmen zarar görmüştür. Uzun bir süre sonra 1987 yılında adı geçen eserler restore edilerek yeniden sergilenmeye başlanmıştır. Söz konusu eserler hakkında, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın ilk yarısına ait Rus kaynakları bazı bilgiler vermektedir. Fakat bu bilgiler kitabelerin içeriklerinden çok bunların müzeye nereden ve nasıl getirildikleri ile ilgilidir. Günümüzde Osmanlı Devleti’nin miras bıraktığı vakıf eserler ile askerî yapılar hakkında bilimsel çalışmalar sürmekte ve bu doğrultuda yeni bilgiler, bulgular ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı da yukarıda söz edilen kitabeleri tanıtmak, çözümlemek ve bu sayede Türk kalesi olarak bilinen Varna Kalesi ile ilgili yeni bilgilere ulaşmaktır. Sanatsal özelliklerinin yanı sıra tarih açısından da çok değerli birer belge niteliği taşıyan bu kitabelerin alanla ilgili araştırmalara katkı sağlayacağı düşünülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>18. Yüzyıl İstanbul Ahkâm Defterlerine Göre İstanbul Tarım Sisteminin Tasnifi (1743 - 1750)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18097</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18097</guid>
      <author>Mehmet Burak BULUTTEKİN</author>
      <description>Osmanlı tarım(toprak) sistemi, tımar rejimine dayanırdı. Tımar sisteminin esası; devlet mülkiyeti(rakabe) altındaki toprakların, yine birer devlet memuru olan sipahilerin gözetiminde, kullanım(intifa) hakkına sahip köylüler tarafından işletilmesiydi. 18.yüzyılda İstanbul tarım sisteminde yaşanan hukuki ve ekonomik sorunları belirleme amacındaki bu çalışma, 1743-1750 yılları arasındaki döneme ait İstanbul Ahkam Defterleri’nin tasnifine yöneliktir. Ahkam defterlerinde yer alan kayıtlardaki hükümleri tasnif edebilmek için; (a)defter numaraları, (b)başvuru yerleri, (c)ihtilaf konuları, (d)ihtilafın taraflarının sosyal konumları, (e)ihtilafın taraflarının dinleri ve (f)başvuru yılları, temel analiz değişkenleri olarak seçildi. Her bir hüküm, bu sistematiğe göre -öncelikle kendi içlerinde ve daha sonra da genel analize tabi tutularak- incelendi. İstanbul Ahkam Defterleri Kayıtları’nda, Ocak 1743 - Kasım 1750 yılları arasındaki dönemde, tarımsal sistemle ilgili olarak 284 tane hüküm tespit edildi. Bu hükümlerin analizi sonucunda, en fazla kararın, 2 numaralı defterde (%57,4) alındığı görüldü. İstanbul tarımsal sisteminde yaşanan sorunların, yoğunluklu olarak “miri, tımar ve mülk toprak ihtilafları” (%45,4) ve “vergiler” (%34,2) konularıyla ilgili oldukları belirlenmiştir. Bununla birlikte en fazla tarımsal sorun, Üsküdar (%52,3) bölgesinde yaşanmıştır. Yine, Suriçi kazasında sıklıkla “reayanın başka şehir, köy vb. yerlere göçü” (%84,2), Galata ile Üsküdar kazalarında “tımar, mülk, çiftlik, tarla ve arazilere müdahale” (sırasıyla %40,9 ve %22,1) ve Haslar kazasında yoğunlukla “mera, yaylak, kışlak, otlak vb. yerlere müdahale” (%23,6) konularına ilişkin sorunlar yaşanmıştır. 18.yüzyılda İstanbul’daki tarımsal sorunlar, çoğunlukla yönetilenler(reaya) arasında yaşanmıştır. Şöyle ki, verilen hükümlerin, %75,7’sinde her iki taraf da yönetilen zümreden oluşurken, %12’si yönetilen ile yöneten arasında, %10,6’sı yöneten ile yönetilen arasında ve sadece %1,8’i iki yöneten arasında yaşanmıştır. Hem müracaat eden ve hem de şikayet edilen taraflar, çoğunlukla köyde yaşayan Müslüman yönetilen reayadan oluşmuştur. İncelenen dönemdeki tarımsal sorunların %%66,9’unun, 1743-1746 yılları arasındaki dönemde yaşandığı tespit edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yukarı Granikos Vadisinde Bir Bizans Kalesi: Sapan Hisar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18256</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18256</guid>
      <author>Ayşe ÇAYLAK TÜRKER</author>
      <description>Granikos (Kocabaş) çayı Boğazın orta bölümüne ulaşan Rhodius (Sarıçay) vadisi ile bağlantı kurarak Kyzikos (Kapıdağ yarımadası) önlerine kadar ulaşılmasını sağlayan doğal bir yol oluşturur. Bu çalışmada yukarı Granikos vadisindeki Kocayayla köyünde yeralan Bizans kalesinde tespit ettiğimiz arkeolojik verilerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Kale, doğu-batı yönünde yaklaşık 10 km uzanan, Osmanlı döneminde Karadağ ismini almış olan yaklaşık 720 m yüksekliğindeki antik Marceus dağlarının doğu ucunda, yaklaşık 520 m kotta yeralır. Kalenin üzerinde yeraldığı tepenin kuzeydoğu ve kuzeybatısı daha az eğime sahiptir. Bu bölümde duvarların önünde bir hendek yeralır. Tepenin güneydoğu ve güneybatı tarafı ise daha diktir. Kale iki bölümden oluşur. İlk bölüm yaklaşık yuvarlak bir plan gösterir. Bu planı oluşturan duvarların toplam uzunluğu yaklaşık 435m’dir. Duvarlar tepenin kuzeydoğusunda yaklaşık 514-510 m kotlar arasında uzanır. Bu duvarda dörtgen planlı üç kule bulunur. Güneydoğu-güneybatı yönündeki duvarlar ise 520-517 m kotlar arasında uzanır. Bu bölümdeki duvarlar güneybatıdaki ana kuleye kadar nispeten daha az korunmuştur. Bu bölümde dörtgen planlı üç kuleye işaret eden bazı duvar parçaları tespit edildi. Ancak bunlardan birine ait duvarlar korunmuş olarak görülebilir. Buna göre kalenin güneydoğu ve güneybatısındaki duvarlarının dört kule ile tahkim edildiği söylenebilir. Bu bölümdeki kuleler arasında uzanan duvarların harçlı moloz çekirdeği korunmuştur. Duvar kaplamaları ise yer yer görülebilir. Çekirdek ve duvar yüzeyi arasında bağlayıcı olarak ahşap hatıllar kullanılmıştır. Kalenin ikinci bölümü kuzeydoğu köşede yer alan kule ile batıdaki kayalık bölümün arasını kapatan bir duvar ve bu kayalık alandan güneybatı kuleye uzanan bir duvardan oluşur. Batıdaki kayalık alandan kuzeydoğu köşede yeralan 2 nolu kuleye uzanan duvarın uzunluğu yaklaşık 182 m.’dir ve iki kule ile tahkim edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de Demokrasinin Sancılı Doğumu: 1946 Seçimleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18359</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18359</guid>
      <author>Onur ÇELEBİ</author>
      <description>Türkiye Cumhuriyeti’nde çok partili siyasi hayatın ilk genel seçimi olan 21 Temmuz 1946 seçimleri, dürüst bir şekilde sonuçlanmamış; seçim öncesi, esnası ve sonrasında yaşanan bir takım hile ve baskılar, bu seçimlerin kötü bir ünle anılmasına sebep olmuştur. Daha da önemlisi seçimler esnasında yaşanan baskı ve tanık olunan hileler, yeni yeni filizlenmekte olan Türk demokrasisinin sakatlanmasına sebebiyet vermiş, demokrasinin kendisi bünyesel bir yara almış ve bu yara bir türlü iyileşememiştir. Buna karşın Temmuz 1946 tarihinde yaşanan siyasi gelişmeler doğrultusunda ilk kez Türk halkı, partiler arasındaki siyasi rekabetin bir çeşit dışa vurumu olan seçim propagandaları sonucunda, “bir tanecik reyi için!” kendisine çeşitli vaatler verildiğini; bu çerçevede kendisinin ikna edilmeye çalışıldığını; hal ve hatırının sorulduğunu görmüştür. Bu doğrultuda artık kendisinin de bu toplum içerisinde yaşayan canlı bir organizma olduğunun farkına varıldığını ve kendisini kucaklamaya hazır farklı bir devlet anlayışının ortaya çıkmaya başladığını anlamış ve tüm bu değişimler için ise o “bir tanecik reyinin” öneminin farkına varmıştır. Bu yüzden de seçim döneminde yaşanan olumsuz gelişmeler karşısında DP’ye gönül vermiş olan bir kısım halk, siyasi iradesine konulmak istenen ipoteğe karşı yani ilk kez verdiği “oy”una sahip çıkmak amacıyla seçim sonuçlarının açıklanmasının hemen ardından yeni meclisin açılma tarihi olan 5 Ağustos 1946 tarihine kadar miting ve gösteriler düzenlemiş ve böylece demokratik ölçüler çerçevesinde tepkisini ortaya koymaya çalışmıştır. Bu durum ise bir kısım Türk halkının demokrasinin temel ilkeleri olan serbest eleştiri ve murakabe prensiplerini meclis dışında da olsa benimseyip yavaş yavaş sisteme bir dinamiklik kazandırdığının kanıtı olmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Oshkosh Kentinin Kuruluşu ve Gelişimi (1853-1900)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18279</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18279</guid>
      <author>Ayşe DEĞERLİ</author>
      <description>Oshkosh, Amerika Birleşik Devletleri Wisconsin Eyaleti sınırları içerisinde yer alan bir kenttir. XIX. yüzyıl ortalarında geniş bir ormanlık kırlık arazide ve Fox Nehri’nin iki kıyısı boyunca kurulmuştur. İsmini Menominee Şefi Oshkosh’tan almıştır ki kelime manası “pençe”dir. 1650’lerden itibaren Avrupalıların bilhassa İngiliz ve Fransızların ilgi gösterip yerlilerle mücadele etmesine yol açmış bir topraktır. Mesquakie, Sauk, Ho-Chunk, Metis ve Menomineeler XVII. ve XVIII. yüzyıl sakinleridir. Yankeeler 1836’da gelerek büyükçe bir yerleşim kurmuşlardır. 1839’da kasaba sakini erkeklerin katılımıyla bir toplantı gerçekleştirilmiş ve kasabanın adı Oshkosh olarak belirlenip resmiyet kazanmıştır. 1853’te resmen bir kent olarak tanınmıştır. Protestan din ve partizan politikacılar kısa sürede Oshkosh’a doğu kültürünün bir yansımasını vermiştir. Paragöz girişimciler yerli topraklarını sömürüp kereste endüstrisini kurmuştur. İngiltere, İsviçre, Galler, İrlanda, Almanya, Kanada, Polonya ve Rusya’dan gelen göçmenlerle kent ırksal ve kültürel çeşitlilik kazanmıştır. Dinî özgürlüğün garanti altında olması, erkekler için politik özgürlük, oy kullanma ve askerden kaçınma hakları Oshkosh’u göçmenler için cazip kılmıştır. 1850’de nüfus 1.300 civarı olup çoğunluğu Alman kökenlidir. İngilizce konuşan Protestanlar kısa sürede asimile olurken diğerleri XX. yüzyıla kadar kültürlerini büyük ölçüde korumuştur. 1860’da Oshkosh, eyaletin ikinci büyük kenti haline gelmiştir. XIX. yüzyıl sonunda şehrin nüfusu 28.000 civarındadır. Yankee olmayanlar dışında nüfusun büyük çoğunluğu Alman kökenlidir. Kereste endüstrisinin büyümesiyle birlikte bölge kısa sürede sosyal ve ekonomik açıdan gelişme göstermiş; öyle ki yüzyılın sonunda büyük bir greve de sahne olmuştur. Bu çalışmada dönemin gazeteleri ve kitapları da dikkate alınarak arşiv kaynakları doğrultusunda kentin yaklaşık olarak ilk 50 yılı incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>18. Yüzyılın İlk Yarısında Osmanlı Devleti’nin Şark Hududundaki Kalelere Gönderdiği Doğal ve Kimyasal İlaçlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18237</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18237</guid>
      <author>Uğur DEMLİKOĞLU</author>
      <description>Osmanlı Devleti, kendisinden önce kurulmuş İslam, Bizans ve Selçuklu medeniyetlerinden etkilenerek siyasi, idari, sosyal, ekonomi, eğitim ve sağlık alanlarında pek çok kurum meydana getirmiştir. Meydana getirdiği bu kurumlara zaman içerisinde çeşitli yenilikler ekleyerek dönemin en önemli müesseselerini oluşturmuştur. Osmanlı Devleti, Bizans ve Anadolu Beyliklerinin tıp alanındaki bilgi birikimini miras edinmiş ve Orta Asya ile farklı İslam coğrafyalarından gelen hekimler sayesinde tıp alanında ilerlemeler göstermiştir. İmparatorluğun önemli merkezlerinde kurduğu hastaneler ve yetiştirdiği hekimlerle dönemin önemli hastalıklarına karşı mücadele etmiştir. Tıp alanında oldukça önemli eserler oluşturulmuş ve bu eserler dönemine göre sade, anlaşılır, yalın Türkçe ile kaleme alınmıştır. Hangi hastalıklara karşı ne tür bitkisel ve kimyasalilaçların kullanacağı ile kullanım miktarı, uygulanışı ve ilerde olabilecek yan etkilere karşı ayrıntılı bilgiler bulunmaktadır. 18. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı Devleti ile Safevi Devleti sürekli bir harp içinde kalmıştır. Bu dönemde İmparatorluğun şark bölgesinde bulunan Tebriz, Revan, Ahıska, Tiflis, Kars, Erzurum ve Diyarbakır Kalelerine yüklü miktarlarda mühimmat malzemeleri gönderilmiştir. Gönderilen bu mühimmat malzemeleri içinde bitkisel ilaçlar, kimyasal ve çeşitli yağlar bulunmaktadır. Makalemiz üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde kalelere nakledilen şifalı bitkiler tespit edilmiş ve bu bitkilerin hangi amaçlarla kullanıldığı, hangi hastalıklara karşı faydalı olduğu ve kalelerde ne miktarda bulunduğu mukayeseli bir şekilde bahsedilmiştir. İkinci bölümde ise kalelerde bulunan kimyasallara değinilmiştir. Kimyasalların hangi hastalıklara karşı kullanıldığına ve miktarı ile ilgili bilgiler verilmektedir. Üçüncü bölümde ise zeytin yağı, bezir yağı, susam yağı gibi şifalı yağların kullanımından bahsedilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Homo Sovieticus: SSCB’de Sovyet Halkı İnşası Çabaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18065</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18065</guid>
      <author>İbrahim HASANOĞLU</author>
      <description>Millet ve milliyetçilik sorunu Sovyet yönetiminin karşı karşıya kaldığı sorunların belki de en keskiniydi ve bu durum günümüz Rusya’sında bile fırtınalı anlaşmazlıkları ve farklı görüşleri kışkırtmaktadır. Asırlar boyunca şekillenmiş ve yeni düzene miras kalmış Rus imparatorluğu ve bunu ardıllayan, bir öncekinin yıkıntıları üzerine kurulmuş, pekişmiş ve bir dünya gücüne dönüşmüş Sovyet İmparatorluğu. Bu imparatorluğun kapladığı geniş alan ve halkların çeşitliliği açısından bir benzeri daha yoktu ve böyle bir imparatorluğun doğal sonucu da, ulus ve ulusçuluk sorununun alışılmadık düzeyde karmaşık olmasıdır. Marksist teori açısından, SSCB’deki ulus inşası geçici bir aşamaydı. Fakat Sovyet devleti, Marksist teoriye hiç uymayan bir ulusal yapı yarattı ve bu durum etnik topluluklarının karışımı gerçeğini yansıtamadı. Sovyet devleti “etnik mühendislik” olarak adlandırılabilecek ve mevcut materyalden yola çıkarak yeni uluslar yaratmayı amaçlayan bir süreç başlattı. Fakat ulus inşasının geçici olmadığı anlaşıldığı zaman, 1930’lardan itibaren yapılan düzenlemeler ulusların kaderini değiştirecek yeni bir nitelik kazandı. Rejim bu yolla Rus olmayan halkları bilinçli bir biçimde milliyetçiliğin hammaddeleri ile donatmış ve onlar için eski imparatorluk alanı içerisinde bir gün ulus devletlerin yaratılabileceği bir çerçeve çizmişti. Dolayısıyla bu çalışmada SSCB’nin Sovyet Halkı inşası çabalarını ve ilk başlarda “yerlileştirme” olarak adlandırılan bu politikaların zamanla adları değiştirilerek Ruslaştırmaya dönüşme süreci incelenecektir. İlk başlardaki çok kısa süreli yerlileştirme politikasının sonuçları daha sonra yoğun bir şekilde uygulanan Sovyetleştirme (Ruslaştırma) politikasıyla ortadan kaldırılamamıştır. Öyle ki, yeni Sovyet insanının ve ortak komünist kültürün oluştuğunun iddia edildiği Sovyetlerin milliyetler politikası sayesinde ulusal bilinci güçlenen halklar arasında SSCB’nin son dönemlerinde şiddetli etnik çatışmalar bile yaşanmış ve bu da SSCB’nin çöküşünü hızlandırmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Askerî ve Siyasî Tarih Araştırmaları İçin Önemli Bir Belge Merkezi: Atase Arşivi Kuruluşu, Yayınları ve Belge Koleksiyonları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18344</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18344</guid>
      <author>Hasan KENDİRCİ, İbrahim Halil AYTAR</author>
      <description>Türkiye’de askeri faaliyetlerle ilgili evrakların arşivlenmesi ve bu anlamda özel bir arşiv oluşturulması çalışmaları İkinci Meşrutiyet Dönemine kadar uzanır. Bu dönemden itibaren değişik isimler altında faaliyet gösteren kuruluş 1978’de Askeri Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı adını almıştır. Bu isim 2004’te Genelkurmay ATASE ve Denetleme Başkanlığı olarak değiştirilmiştir. Günümüzde halen Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olarak aynı isimle arşiv ve yayın çalışmalarını sürdürmektedir. Bu kuruluşun bünyesinde bulunan arşiv, Türk askerî ve siyasî tarihinin 1853–1856 Kırım Savaşı’ndan günümüze kadar olan kısmıyla ilgili belgeleri barındırması açısından oldukça önemli ve zengin bir içeriğe sahiptir. İlk başlarda Türk askeri tarihiyle ilgili belgelerin toplanmasıyla gelişen arşiv çalışmaları sonraki dönemlerde bu belgelere dayalı çeşitli kitap ve süreli yayın faaliyetleriyle birlikte genişletilmiştir. Bünyesinde yaklaşık on milyon belge barındıran ATASE arşivi dinamik bir görüntü çizmektedir. Sürekli ilerleyen teknolojik ortam da dikkate alınarak kuruluşun bünyesinde yer alan arşiv belgelerinin tasnif çalışmalarına devam edilmektedir. Tasnif çalışmaları araştırmacıların belgeleri bilgisayar ortamında görüntüleyebileceği bir düzeye erişmiş görünmektedir. Ancak arşivde yer alan belge koleksiyonlarının tamamı henüz araştırmacılara açılmamıştır. Türkiye’deki arşivcilik faaliyetleriyle ilgili çeşitli araştırmalar bulunmasına rağmen ATASE arşivinin tanıtımını yapan ve çalışma sistemini anlatan incelemeler oldukça sınırlıdır. Bu incelemede hem ATASE’nin kuruluş serüveni ve bugün arşivinde bulunan malzemelerin nasıl elde edildiği özetlenmiş hem de arşivde bulunan belge koleksiyonları tanıtılmaya çalışılmıştır. Bu çalışmayla Türkiye’deki arşiv faaliyetlerinin tanıtımı bakımından eksik bırakılan kısımlarından birinin az da olsa tamamlanması amaçlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de Yerel Yönetim Bakanlığı Deneyimi Ve Günümüzdeki Gerekliliğinin Sorgulanması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18061</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18061</guid>
      <author>Rüveyda KIZILBOĞA ÖZASLAN</author>
      <description>Türkiye’de 1978 yılında kurulan ve idari sistem içerisinde kök salması beklenmeden 1979 yılında kapatılan Yerel Yönetim Bakanlığı’nın gerekliliği günümüzde büyükşehir belediyelerinin sayısının ve öneminin artmasına bağlı olarak tekrar sorgulanmaya başlanmıştır. Çalışmada 42. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti zamanında kurulan ve 22 ay sonra kapatılan Yerel Yönetim Bakanlığı’nın kurulmasını gerektiren nedenler, Bakanlığın var olduğu süre zarfında yaptığı faaliyetler ve kapatılma süreci değerlendirilmektedir. Yerel Yönetim Bakanlığı’nın hizmet verdiği süre zarfında devletin yerel yönetimler üzerindeki gözetim ve denetiminin azaltılmaya çalışıldığı ve belediyelerin gelirlerini arttırıcı girişimlerde bulunulduğu tespit edilmiştir. Yerel Yönetim Bakanlığı’nın kaldırılması ile beraber yerel yönetimlerle ilgili birçok görev, yetki ve sorumluluk geçmişte olduğu gibi yine 3152 sayılı İçişleri Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile İçişleri Bakanlığına bağlı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğüne devredilmiştir. Çalışmada ayrıca Norveç, İngiltere, İrlanda, Yeni Zelanda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), Kosova, Uganda, Zambia ve Filistin Yerel Yönetim Bakanlığı uygulamaları örnek verilerek Türkiye’deki gerekliliğine vurgu yapılmak istenmiştir. Sayısı 2014 yılı itibariyle 30 olan büyükşehir belediyelerinin; gerek il mülki sınırında hizmet veriyor olması gerekse eskiye nazaran birçok hizmetle sorumlu olması dikkate alındığında yerel yönetimlerin idari sistemimiz içerisindeki öneminin ve işlerliğinin artacağı anlaşılmaktadır. Bu kapsamda çalışmada, önemi artan yerel yönetim birimlerini, merkezi yönetimle ilişkilendirecek ve yerel yönetimlere gerekli önemi verecek Yerel Yönetim Bakanlığı’nın oluşturulmasının gerekliliği sorgulanmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ermeni Tarih Kaynaklarında Türkler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18220</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18220</guid>
      <author>Telli KORKMAZ</author>
      <description>Miladi takvimin ilk yüzyıllarına kadar eskiye dayanan ve zengin kaynaklara sahip olan Ermeni tarihçiliğinin, Türk tarihi açısından değerlendirilmesi gerekmektedir. Ermeni tarih kitaplarının genellikle kilisede din adamları tarafından yazıldığı malumdur. İlk kaynaklarda bunun etkisini, sonra yazılan tarih kitaplarında ise “sözde Ermeni Soykırımı” motifini, Diaspora Ermenilerinin de büyük desteğiyle ulus bilincini uyandırmak ve bu bilinci canlı tutmak amacıyla her alanda olduğu gibi tarih eğitiminde de kullandıklarını görüyoruz. Tarihçiliğin ve tarih eğitiminin ilke edindiği önemli hususlar, Ermeni tarih yazıcılığında kayda alınmamıştır. Bizans döneminde seçtikleri Gregoryan mezhebinden dolayı Ermeni halkının yaşadığı baskı, tehcir ve soykırımlar sathi anlatılırken, Selçuklu ve Osmanlı döneminde yaşanan en ufak eksiklikler abartılarak sunulmaktadır. Bu hususlara dikkat çekerek çalışmamızda, Ermeni tarihçilerin eserlerinden, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemini anlatan örnek satırlar sunulmaktadır. Ayrıca bu çalışmada Ermeni tarih kitaplarında ve Ermenistan Cumhuriyeti'nde ders kitabı olarak okutulan kitaplarda yer alan Türk tarihine ait anlatımların ortaya konulması amaçlanmaktadır. Bu yapılırken de, Ermenilerin tarihini konu alan Ermenice kitaplardan yapılan çevirilerde Türklerle ilgili tarih yazımlarında, değişik tarihlerdeki olayların anlatılış biçimlerinden hareketle bakış açılarının ve ifadelerinin ortaya konulmasına çalışılacaktır. Yine bu çalışmada siyaset, edebiyat, sanat vb. alanlarda şimdiye kadar birçok gelişmeye sebep olmuş “Ermeni Meselesi”nin ana temellerinin Türk-Ermeni münasebetleri bağlamında Ermenistan’da genç öğrencilere aktarılış tarzındaki yanlış ve eksikliklerin tespitine imkân verilecektir. Şöyle ki, Ermeni tarih eğitim politikasında yapılan bu yanlışların, onları ne kadar yanlış yerlere getirdiğini görmek zor olmayacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı İdaresinde Bir Balkan Şehri: Varna (1774- 1878)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18116</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18116</guid>
      <author>Miyase KOYUNCU KAYA</author>
      <description>Bu çalışmada, Karadeniz’in Osmanlı kapalı denizi olmaktan çıktığı 1774 tarihinden başlayıp Bulgar Prensliği’nin kurulmasına kadar Osmanlı hakimiyeti sırasında Varna şehrini etkileyen siyasi, sosyal ve iktisadi olay ve olgular incelenmiştir. Osmanlı tarihinde Varna, 1444 yılında Osmanlı ordusunun Haçlılara karşı kazandığı zaferle zihinlerde yer almıştır. Osmanlı zaferi sonrası hızla bir Osmanlı şehri karakteri kazanan Varna'nın Müslüman nüfusu Balkan şehirleri arasında dikkati çekecek düzeydedir. İstanbul'a yakınlığı tarihi boyunca Varna’nın uluslar arası ticaret açısından canlı bir merkez olmasına katkı sağlamıştır. Ortaçağdan itibaren gezginler ve tüccarların dikkatini celbeden bu liman şehri, Balkanlar’dan İstanbul’a doğru mal götüren tacirler için transit rolü oynamıştır. Çalışmamızın kapsadığı yaklaşık yüzyıllık dönem Varna tarihi için dönüm noktasıdır. Şehir bu dönemde Osmanlı-Rus savaşlarının gölgesinde ticari ürünler ve insan göçlerinin geçiş noktasıdır. Bir taraftan şehrin hakimiyeti el değiştirirken bir taraftan da, Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu durumun etkisiyle şehrin nüfus yapısında köklü değişiklikler yaşanmıştır. Bu çalışmada, 19. yüzyıla kadar Varna'nın kısa geçmişi, şehrin Osmanlı hakimiyeti altındaki idari yapısı, nüfusu, şehre karakter kazandıran mimarisi ve maddi kültürünün yanında yakınçağda şehri etkileyen 1828-9 Osmanlı-Rus Savaşı, akabinde Sultan II. Mahmut ve Sultan Abdülmecit'in ziyaretleri, Varna- Rusçuk demiryolunun inşası, Kırım savaşı sırasında yapılan telgraf hattı gibi konular çalışmanın başlıkları arasında yer almıştır. Şehrin sosyo- ekonomik hayatının en önemli ana damarı olan Varna limanındaki faaliyetler ile şehrin ticari karakteri de ayrıca konu edilmiştir. Bulgaristan’ın “Deniz başkenti" Varna, ülkenin kuzeydoğusunda Karadeniz kıyısında, Şumla’dan gelen ve Varna adını taşıyan derenin ağzında körfezde Devna Gölü yakınlarındadır. 19. yüzyılda Varna şehrinin tarihi, şehirle bütünleşen iki yapı üzerinden akmaktadır: liman ve kale. Bu iki yapı dışında Varna şehri, Osmanlı fethiyle birlikte vakıf binalarıyla gelişmiştir. Osmanlı döneminde şehir merkezlerine cami-mescit, tekke-zaviye ve türbe gibi dini yapılar; han, bedesten, kervansaray, arasta ve çarşı gibi ticari yapılar; imaret, hamam, köprü, su kemeri, çeşme ve saat kulesi gibi sosyal yapılar; mektep, medrese ve kütüphane gibi eğitim merkezleri; kale, kule-ocak, burç ve tabyalar gibi askeri yapılar inşa edilmiştir. Kale, yüzyılın başlarında Osmanlı-Rus savaşının odak noktası olmuştur. 19. yüzyıl başlarında şehir, çeşitli etnik kimlikleri bünyesinde barındırmaktadır. 1828-29 Osmanlı- Rus Savaşı'nda savaş muhabiri olarak Varna'da bulunan Rus şair Viktor Grigoreviç Teplyakov, caddelerdeki kalabalık ve şehrin oryantal görünümüne ve Müslümanların yanısıra Yahudi, Rus, Fransız, İtalyan, Alman ve İngilizlerin varlığından da bahseder ancak nüfusa dair herhangi bir sayı belirtmemiştir. 1866 sayımında Tuna vilayetindeki şehirler arasında vergilendirilen nüfus açısından Rusçuk, Şumnu, Plevne ve Vidin'in ardından Varna, 5. sırada yer alır. 1868 salnamesi Tuna vilayetinde söz konusu ilk yıllıktır. Tuna vilayetinde nüfus büyüklüğüne göre şehirler büyükten küçüğe şöyle sıralanabilir: Rusçuk, Tırnova, Sofya, Niş, Vidin, Varna ve Tulça. Rusçuk, Varna ve Tulça'da Müslüman nüfus, gayri müslim nüfusa göre daha fazladır ve bu sancaklar arasında Varna, nüfusunun yaklaşık %74'ü Müslüman olarak ilk sırada yer alır. Varna, Tuna vilayetinin toplam nüfusunun % 7.76; Müslüman nüfusun % 14,23'ünü ve gayrimüslim nüfusun da % 3,4'ünü barındırmaktadır. 1877-8 (1294) sayımında Varna sancağı'nın nüfusu 85.500; hane sayısı da 9.849'dur. 1874 verileri dikkate alındığında 1877-8 rakamları, Varna sancağında hem hane hem de nüfus bazında artışa işaret etmektedir. Varna şehrinin Yakınçağda tanık olduğu en önemli olayların başında 1828-29 Osmanlı-Rus savaşı gelir. 19. yüzyıl başlarında Balkan topraklarını karmaşa ortamına sürükleyen Yunan isyanlarının Osmanlı ida</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Adnan Menderes’in Afganistan Ziyareti Ve Bu Ziyaretin Türk Basınında Yansımaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18392</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18392</guid>
      <author>Mehmet KÖÇER</author>
      <description>Adnan Menderes iktidarının daha ilk yıllarında Türkiye, batının özellikle de ABD’nin desteğini temin etmek amacıyla dış politikasını belirlemiştir. Bu politikaların bir sonucu olarak, bir anlamda Türkiye’ye yüklenen görev üzerine Başbakan Menderes, İslam ülkeleri ile özellikle de Pakistan ve Afganistan ile yakın ilişkiler içerisine girmiştir. Bu doğrultuda hükümet Afganistan ile temasları yoğunlaştırmış, devamında bizzat Menderes’in iştirak edeceği Kâbil ziyareti gündeme gelmiştir. Menderes’in bu ziyareti aslında bir sene önceden planlanmıştı. Temmuz 1955’te Afgan Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Serdar Naim Han, Ankara ziyareti sırasında Peştunistan meselesinden doğan Pakistan-Afganistan anlaşmazlığı hakkında temaslarda bulunmuş hatta Menderes ile de konuyu görüşmüştü. Bu görüşmelerin ardından yapılan açıklamada Başbakan Menderes’in iki dost memleket arasında arabuluculuk yapmayı kabul ettiği açıklanmıştı. Daha sonra bu arabuluculuk konusu Pakistan ve Afgan hükümetlerince de kabul edilmiştir. Ancak o tarihten sonra çıkan bazı güçlükler bu teşebbüsü geciktirmiştir. Menderes’in Kâbil ziyaretinde görüşülecek meselelerden biri de Afganistan’ın Bağdat Paktı’na katılması olacaktı. Afgan Dışişleri Bakanı Serdar Naim Han, bir önceki yıl (1955) Türkiye’yi ziyareti esnasında “İçinde bulunduğumuz zorluklar bizi o kadar meşgul ediyor ki bu mevzuda hiçbir şey düşünemedik” demişti. Sonuç olarak Pakistan ile Afganistan arasındaki bu anlaşmazlık devam ettiği müddetçe Afganistan’ın, Bağdat Paktı’na girmesi mümkün olamayacaktı. Bu nedenle Adnan Menderes’in Kâbil ziyareti büyük önem arz etmiştir. Şayet mevcut anlaşmazlık çözümlenirse Afganistan’ın, Bağdat Paktı’nın dışında kalması için ortada hiçbir sebep kalmayacaktı. Pakistan, İran ve Sovyet Rusya ile müşterek sınırları olan Afganistan’ın Bağdat Paktı teşkilatına katılması büyük bir önem arz etmekteydi. Çünkü bu katılım sağlandığı takdirde Kalküta’dan Trakya hudutlarına kadar bir barış alanı kurulmuş olacaktı. Menderes’in Afganistan ziyareti tam bir bayram havasında başlamış, Kâbil’de hava meydanından itibaren Menderes’in ikametine tahsis edilen Gülhane Köşkü’ne kadar bütün yollar iki taraflı hınca hınç halkla dolmuş bulunuyordu. Şehir baştanbaşa Türk ve Afgan bayraklarıyla donatılmıştı. On binlerce Kâbilli Menderes’i durmadan alkışlıyor, “zindabat” diye haykırıyor ve ellerindeki Türk bayraklarını sallıyordu. Kâbilliler, Afganistan hükümet merkezinde bu derece parlak bir karşılamanın ve geniş halk katılımının olduğu başka karşılamanın olmadığını söylenmekteydiler. Gülhane kasrında, 27 Temmuz 1956’da saat 10.00’da başlayan görüşmelerde şu kişiler hazır bulunmuştur: Başbakan Adnan Menderes, Dâhiliye Vekili ve Hariciye Vekâleti Vekili Ethem Menderes, Hariciye Vekâleti Kâtibi Umumisi M. Birgi, Türkiye Cumhuriyeti Kâbil Büyükelçisi General Zekai Okan, Hariciye Vekili İkinci Daire Umum Müdürü Orhan Eralp katılmıştır. Afganistan adına ise Başbakan Serdar Davut Han, Başbakan Yardımcısı ve Hariciye Bakanı Serdar Naim, Başbakan Yardımcısı Ali Muhammed, Hariciye Siyasi Umum Müdürü Abdurrahman Pejvak ve Afganistan’ın Ankara Büyükelçisi Esadullah Seraj hazır bulunmuşlardır. Afganistan’ı bu dönemde en çok rahatsız eden durum Pakistan’la Afganistan arasında devam eden Peştunistan meselesinde ABD ve bazı batılı devletlerin izlemiş oldukları siyaset olmuştur. Naim Han, “Türkiye’yi ziyaretimden evvel Amerika Hariciye Nazırı ile yaptığım görüşmeden Amerika’nın hiç değilse Pakistan ile münasebetlerimizin daha fenaya gitmesini önlemek için elinden geleni yapacağı fikrine varmıştım. Bu hususta kendisiyle ortak bir anlayışa vardığımız ümidini hissetmiştim. Fakat hadiseler aksine çıktı. Yalnız Amerika bunu yapmakla kalmadı, Pakistan ile Afganistan arasındaki münasebetlerin fenalaşmasına neden olan şeyler de yaptı. Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı’nda (South East Asia Treaty Organization) Amerika açıkça Peştunistan meselesinde Pakistan tarafını tuttuğunu ilan etti.” Afgan heyeti Pakistan’ın ABD pol</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Birinci Dünya Savaşı Döneminde Yaşanan Rum Göçü ve Kadük bir Mübadele Girişimi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18342</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18342</guid>
      <author>Yüksel KÜÇÜKER</author>
      <description>II. Abdülhamid yönetimindeki Osmanlı İmparatorluğu, 93 Harbi haricinde, savaştan uzak bir dış politika izleme gayretinde olmuştur. Bu süreçte daha ziyade diplomasi ön plana çıkmış ve başarılı bir denge siyaseti takip edilmiştir. II. Meşrutiyet’in ilanını takip eden sene, Abdülhamid’in hal edilmesiyle beraber, kırk seneyi aşkın bir süre savaş tecrübesi yaşamayan imparatorluk, yeniden bir savaşlar silsilesi ile karşı karşıya kalmıştır. 1911’de patlak veren Trablusgarp Savaşı, takip eden iki sene yaşanan iki sahnelik Balkan Savaşları ve nihayet 1914’deki Büyük Savaş, Osmanlı İmparatorluğu’nun âdeta kâbus dolu bir dönem yaşamasına ve nihayet kısa süre sonra tarih sahnesinden silinmesine vesile olmuştur. Bu çalışmada yirminci asrın başlarında hızlı bir çöküş sürecine giren Osmanlı İmparatorluğu’nun, bu süreçte Rum ve Türklerin göç ettirilmesine yönelik aldığı tedbir ve Yunanistan ile sonuca ulaşamayan mübadele anlaşması girişimi ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sosyal Hizmetler Bağlamında Mekke’de Osmanlı İzleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18337</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18337</guid>
      <author>İsmail METİN</author>
      <description>Osmanlı Devleti, İslam’ın doğup büyüdüğü, Hz. Peygamber’in hayatını geçirdiği yer olan Mekke ve Medine’ye ayrı bir önem vermiştir. Osmanlı Padişahları Yavuz Sultan Selim’den itibaren İslam âleminin manevi olarak liderliğini üstlenmişlerdir. Mekke ve Medine’ye hürmetlerinden dolayı kendilerine “Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn” yani “Mekke ve Medine’nin Hizmetçisi” unvanı verilmiştir. Osmanlılar bu bölgelere, sadece dini anlamda değil, aynı zamanda sosyal hizmetler götürme anlamında da çok büyük değer vermişlerdir. Osmanlılar, Haremeyn ahalisine maddi yardım ve mürettebat gibi birçok tahsisat göndermenin yanı sıra; hac yollarının güvenliği, su havuzlarının yapımı, bakımı ve korunması, Kâbe’nin imarı, Mescid-i Haram’ın yeniden düzenlenmesi ve daha pek çok mesele ile meşgul olmuş, bu yolda pek çok fedakârlığa katlanmışlardır. Ayrıca, çeşmeler, han ve hamamların inşası, demiryolları projesi gibi başta bayındırlık faaliyetleri olmak üzere, kurmuş oldukları vakıflar yoluyla da Hac için gelen kimselere ve bölge halkına birçok yardımda bulunmuşlardır. Bunun yanında, Hicaz su yolları projesi gibi, temizlik ve sağlık kurumları oluşturarak hacıların ve Mekke halkının sağlığını koruma hedeflenmiş ve birtakım bulaşıcı ve salgın hastalıklara karşı karantina teşkilatı kurulmuştur. Birtakım medreseler inşa ederek eğitim faaliyetlerini de ihmal etmemişlerdir. Sosyal yardımlar bağlamında Osmanlılar, fakir hacılar ve kimsesizler için misafirhaneler kurarak, burada bölge insanının ihtiyaçlarını gidermeye çalışmışlardır. Yavuz Sultan Selim, Yıldırım Bayezid ve Çelebi Mehmed dönemlerinden itibaren Osmanlılar, Mekke ve Medine’ye adına “Surre” denilen bir yardım paketini her yıl düzenli olarak göndermişlerdir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1844 Tarihli Nüfus Sayımına Göre Beyşehir Kazası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18181</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18181</guid>
      <author>Hüseyin MUŞMAL, Müjgan ŞAHİNKAYA</author>
      <description>1844 tarihli Beyşehir Kazası Nüfus Defteri, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığında BOA, NFS.d katalogunda 3315 numarada kayıtlı bulunmaktadır. Tasnif sırasında verildiğini düşündüğümüz sayfa usulüne göre numaralandırılmış olan nüfus defteri 252 sayfadan oluşmaktadır. Defterle ilgili bilgi formunda verilen bilgilere göre, defterin başlangıç tarihi 7 Kasım 1844’tür. Her sayfada 8-10 satır ve her satırda da 3-4 isim bulunan defterin sayfa düzeni ve yazı bakımından itinalı tutulmuş olduğu söylenebilir. 1844 yılı Beyşehir Kazası nüfus kayıtları, hane esasına göre tutulmuştur. Kayıtlarda hane reisi esas alınmış, önce hane reisi yazıldıktan sonra sırayla o hanede yaşayan erkek nüfus kaydedilmiştir. Kadın nüfusa dair herhangi bir kayıt, bu defterde bulunmamaktadır. Deftere Beyşehir kaza merkezinde Hacı Armağan, Orta, Cami ve Dalyan olmak üzere 4 mahalle ve 34 köy kaydedilmiştir. Defterdeki kayıtlara göre, Beyşehir Kazası’nda 1844 yılında 2457 hane, 6480 erkek nüfus ve yaklaşık 13.000 kişi yaşamaktadır. 1844 yılı nüfus defteri verilerine göre, kaza merkezinde yaklaşık 400 hane yaşamakta olup, kentte 911 erkek ve 1822 kişi ikamet etmektedir. Beyşehir Kazası’ndaki yerleşimlerden yaşayan ailelerin yoğun olarak çekirdek aile özelliğini taşıdığı söylenebilir. Nüfus defterindeki kayıtlar Beyşehir Kazası’nda yaşayanların 3/2’sinin tarımla meşgul olduğunu ortaya koymaktadır. Beyşehir kaza merkezinde ise tarımla meşgul olanların oranı %30 civarındadır. Bu oranda bir ilişki bile şehirlerin hala büyük bir köy görünümünde olduğunu göstermektedir. Defterlerde düşülen notlara göre Beyşehir Kazası’nda kaydedilmiş 6480 erkekten 622’si İzmir, 63’ü İstanbul, 46’sı da başka yerlerde olmak üzere toplam 731 kişi, yani erkek nüfusunun %11,3 çalışmak amacıyla Beyşehir Kazası’ndan büyük şehirlere göç etmişlerdir. Bütün bunlara göre Beyşehir Kazası XIX. yüzyılın ortalarında tahminî 13.000 kişilik nüfusuyla orta seviyede bir yerleşim halinde kırsal nüfusunu büyük şehirlere göç veren ve bu nedenle demografik gelişim hızı düşük seyreden bir kazadır. Bunun en önemli sebeplerinden birisi olarak Beyşehir’de yaşayan her 10 kişiden 1’inin İzmir’e göç ettiği düşünülürse bugün İzmir’de yaşayan insanların bir bölümünün Beyşehir kökenli olduğu net olarak söylenebilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Askeri Vesayet Sisteminin İlk Halkası: 27 Mayıs Süreci Ve Sonrası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18157</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18157</guid>
      <author>Tekin ÖNAL</author>
      <description>Türkiye’de on yıllık Demokrat Parti iktidarını sona erdiren ve uzun yıllar askeri vesayetin siyaset üzerinde baskı kurmasına neden olan 27 Mayıs 1960 darbesi, gerek sebepleri gerekse de sonuçları açısından dikkatle incelenmesi gereken bir tarihi olaydır. 27 Mayıs’a nasıl gelindiği ve darbe sonrası ülkenin içine düştüğü durum, aradan geçen bunca zamana rağmen hala tartışılırken, olaylar ideolojik bakış açısının etkisiyle maalesef tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu bağlamda geçmişte de günümüzde de döneme ilişkin birçok spesifik çalışma yapılmıştır ve bundan sonra da yapılmaya devam edecektir. Ancak şurası muhakkaktır ki darbe tek taraflı bir eylem olarak gerçekleşmemiş, DP’nin özellikle 1957 seçimlerinden sonraki uygulamaları ve iktidara muhalif olan tüm kesimlerin tutumları askeri ister istemez siyasetin içerisine çekmiştir. Asker ise darbe sonrası uygulamalarla, özellikle de Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idamına hükmederek, halkın önemli bir kesiminin düşmanlığını kazanmış ve bundan sonraki askeri müdahalelere örnek teşkil etmesinin yanında, intikam duygusunun her dönemde, 1972’deki idamlar sırasında olduğu gibi, canlı kalmasına sebep olmuştur. Bu makalede 27 Mayıs darbesinin belli sebepleri ve sonuçları ile siyaset üzerinde bıraktığı izler arşiv belgeleri, dönemin basını ve diğer kaynaklar çerçevesinde değerlendirilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kuran-ı Kerim’de Kozmik Tarih ve Biyolojik Gelişim</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18241</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18241</guid>
      <author>Hasan ÖZALP</author>
      <description>Evrenin nasıl meydana geldiği felsefenin, dinin ve mitolojinin önemli konularından biridir. Evrenin orijini nedir? Evren nasıl yaratılmıştır? İnsan hangi maddeden ne tür süreçlerden geçerek meydana gelmiştir? Kuran-ı Kerim’in de insanların en çok merak ettiği ve ciddi sorular yönelttiği bu konuya ilgisiz kalması düşünülemezdi. Bu sebeple Kuran-ı Kerim’de evrenin oluşumu ve insanın biyolojik gelişimi önemli bir konudur. Ayetlerde kozmik tarih ve insanın biyolojik gelişimine sıkça yer verilir. Ancak Kuran-ı Kerim’de konu sistematik bir biçimde ele alınmaz. Kuran-ı Kerim’in bu konu ile ilgili ayetlerini ele alan araştırmacılarda çok fazla sistematik görünmemektedirler. Bir kısım düşünürler sadece kozmik başlangıcı ele alırken diğerleri sadece biyolojik gelişime odaklanmaktadır. Bazı düşünürler yaratılışın yoktan meydan geldiğini ele alırken diğer bazı düşünürler evrimci yaratılış teorisini ispatlamaya çalışmaktadırlar ve sadece kendi görüşlerini ispat edecek ayetleri referans olarak kullanmaktadırlar. Biz bu çalışmada bu ve benzeri tartışmalara girmeksizin Kuran-ı Kerim’e göre evrenin ilk defa oluşumundan başlayarak insanın biyolojik gelişimiyle tamamlanan kozmik tarihi incelemeye çalışacağız. Bu sebeple sadece yeri geldiğinde çağdaş bilimin ispatladığı kozmik yasalara göndermeler yapacağız. Amacımız Kuran-ı Kerim ve bilim arasındaki uyumu ispatlamak olmadığı gibi ayetlerin bir kısım bilimsel yasalara öncülük ettiği savını desteklemekte değildir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çanakkale Cephesinde Mustafa Kemal</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18102</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18102</guid>
      <author>İlbeyi ÖZER</author>
      <description>Birinci Dünya Savaşı’nın tarihi seyri içinde Çanakkale Cephesi, askerî ve siyasî sonuçları itibariyle Türk ve Dünya tarihinde önemli bir yer tutar. Çanakkale harekatı Boğazlara ve İstanbul’a egemen olma savaşlarıdır. İtilaf Devletleri’nin Osmanlı’yı tarih sahnesinden silip, önem kazanan topraklarına sahip olmak ve sömürgelerinin selameti için Hilafet gücünü ortadan kaldırmaya yönelik bir hamlesidir. Buna karşı Çanakkale’deki mücadele aynı zamanda bir milletin var olma mücadelesidir. Bu savaşlar Osmanlı’nın daha tükenmediğini ve var olduğunu ispatlayıcı niteliktedir. Sonraki yıllarda gerçekleşecek olan Milli mücadelenin dayanak noktasıdır. Ayrıca Çanakkale zaferi Türk milletinin emperyalizm karşısında duruşuyla dünya sömürge tarihinin değişiminde önem bir yere sahiptir. Bu mücadeleler içerisinde bu savaşın isimsiz binlerce kahraman asker ve komutanları olmuştur. Çalışmamızın ana konusu olan onlardan sadece biri, bu savaş süresince önce Yarbay sonrasında Albay olan Mustafa Kemal isimli bu genç subay, Çanakkale Savaşlarıyla bütünleşmiş ve “Anafartalar Kahramanı” adıyla üne kavuşmuş, ayrıca “İstanbul’u Kurtaran Komutan” unvanlarıyla bütün yurtta tanınmıştır. Bu çalışmada, Mustafa Kemal’in Gelibolu’nun muhtelif yerlerinde üstlendiği önemli görevler başta olmak üzere, Kara Savaşları’nda gösterdiği başarılar ve bu savaşlar içerisinde ki üstlendiği rol, önemli olaylar çerçevesinde ele alınmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tekirdağ’da Kentsel Gelişim ve Jeomoroflojik Birimler Arasındaki İlişkinin Zamansal Değişimi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18242</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18242</guid>
      <author>Emre ÖZŞAHİN</author>
      <description>Bu çalışmada, Tekirdağ şehrinin tarihsel süreçte geçirdiği değişim ve gelişim ile şehirsel alanın yayıldığı jeomorfolojik birimler arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın hipotezi, “jeomorfolojik birimler, şehirlerin kuruluş ve gelişmesinde önemli rol oynamaktadır”. Çalışmanın metodolojik önemi ise “Şehir ve jeomorfoloji arasındaki ilişkinin incelenmesinde zamansal değişimin rolünü vurgulamaktır”. Çalışma, yoğun nüfuslu yerleşim alanlarının kurulması ve büyüyüp gelişmesinde jeomorfolojik özelliklerin önemine dikkat çekmesi bakımından mühimdir. Yöntem olarak Yer Değiştirme analizinin kullanıldığı çalışma, 1:25.000 ölçek detayında gerçekleştirilmiştir. Şehirsel alanın zamansal süreçte gösterdiği değişim farklı yıllara ait topografya haritaları, hava fotoğrafları ve uydu görüntüleri üzerinden tespit edilmiştir. Çalışmanın haritalama aşamasında CBS (Coğrafi Bilgi Sistemleri) tekniklerinden yararlanılmış ve yazılım olarak ArcGIS/ArcMap 10.2 paket programından istifade edilmiştir. Çalışma sonunda Tekirdağ şehrinin ilk kurulma aşamasından günümüze kadar yoğun olarak yamaç arazilerde yayılış gösterdiği belirlenmiştir. Ancak bu durum bir takım jeomorfolojik risklere de kapı aralamıştır. Tekirdağ şehrinin günümüzdeki gelişim ivmesi kuzeyindeki plato alanlarına kaymıştır. Özellikle son dönemde belirginleşen bu yönelişin, yakın gelecekte de aynı istikamette devam edeceği anlaşılmıştır. Şehirsel alanın plato sahalarına doğru yaptığı bu yönelme eğilimi, çeşitli jeomorfolojik risklere karşı ilgili jeomorfolojik birimlerin güvenilir mekânlar olmaları bakımından daha doğru bir gelişmedir. Bundan sonra yapılacak planlamalarda jeomorfolojik riskleri önlemek veya etkilerini asgari düzeye indirmek adına jeomorfolojik birimlerinde etkisi önemsenmelidir. Ayrıca daha detaylı çalışmaları mümkün kılmak adına planlamaların mahalle kapsamlı olmasına dikkat edilmelidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kumkapı Aya Kiryaki (Hagıa Kyrıake) Kilisesi Vakfına Ait Yapının Tarihsel Geçmişinin Aydınlatılması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18348</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18348</guid>
      <author>Sevgi PARLAK</author>
      <description>Bu makalede, İstanbul Eminönü ilçesi Kumkapı semtinde yer alan Aya Kiryaki Kilisesi’nin hemen karşısındaki yapının tarihsel geçmişi harita ve tapu kayıtları ile aydınlatılmaya çalışılmıştır. Rum okullarının büyük bir kısmı, 1923 tarihli nüfus mübadelesi sonrası kullanılmayarak yok olmaya terk edilmiştir. 23.02.1951 ve 6277 yevmiye numarasına sahip yapıyla ilgili tapu senedinde, yapının vasfı “Aya Kiryaki Kilisesi Vakfına ait Rum Okulu” ibaresinin dışında “kâgir dokuma atölyesi” şekilinde geçmektedir. Okul binası büyük olasılıkla nüfus mübadelesi sonrası ama tespit edemediğimiz bir tarihte (23.02.1951’den önce) eğitim yapısı olmaktan çıkmış ve bir dokuma atölyesine dönüşmüş ve mimarisi bu tarihten sonra özgünlüğünden uzaklaşmıştır. Vakfına ait olduğu Aya Kiryaki Kilisesi’nin mimarı Periklis D. Fotiadis’tir. Fakat okulun mimarının adı ve kesin inşa tarihi bilinmemektedir. Kumkapı’da mevcut 1888 tarihli bir Rum okulundan bahsedilmektedir. Mimar Fotiadis bu tarihlerde oldukça etkin ve aktif bir mimardır. Kapının giriş alınlığının altında yer alan “?????????? (anidrysato)” diktirdi anlamına gelen kelime ile yazıtın ilk kelimesinde geçen ? yani “F” harfi kilisenin de mimarı olan Periklis D. Fotiadis’in (???????? ?. ???IA???) soyadının baş harfi olup olamayacağına dair şüpheleri çekse de bu soru net olarak yanıtlamamaktadır. Rum okulu olduğu anlaşılan yapı çağdaşı diğer örneklerle karşılaştırmalı bir yöntemle mimari ve plan özellikleri açısından detaylıca incelenmiş ve yıkılan bölümleri dahil olmak üzere plan kurgusu aydınlatılmaya çalışılmıştır. İç sofalı bir plan şemasına sahip olduğu anlaşılan yapının özellikle de sergilediği Neo-Klasik üslup özellikleri nedeniyle XIX. yüzyıl sonuna veya en geç XX. yüzyılın ilk yıllarına ait olduğu anlaşılmaktadır. Yapı gerek cephe tasarımı gerekse çok azı günümüze gelebilmiş kalem işi bezemeleriyle korunması gereken bir mimarlık eseridir. Sonuç olarak, Batılılaşma dönemi Osmanlı ve İstanbul mimarisi için önem arz eden, ayrıca azınlık okulları içerisinde de değerlendirilerek yerini alması gereken okul binası, bu araştırmamamızla bilim dünyasına tanıtılmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hz. Peygamber Döneminde Eğlence Hayatı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18320</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18320</guid>
      <author>İsmail PIRLANTA</author>
      <description>İnsan tabiatının en önemli gereksinimlerinden birisi de eğlenme ve rahatlama ihtiyacıdır. Zira insanın hem bedenen hem de ruhen tam bir doyuma ulaşmasında eğlenme ve rahatlama aktiviteleri mühim bir yer kaplamakta bu ihtiyaçlar giderilmediğinde insan kendisini eksik hissetmekte bu durum da ona rahatsızlık vermektedir. Bu bağlamda, İnsan psikolojisini analiz hususunda en mahir kişilerden birisi olan Hz. Peygamber insanın beden ve ruh dünyasında önemli mevki işgal eden eğlenme ve rahatlama ihtiyacını görmezden gelmemiş, meşru yani İslam Dini’nin çizmiş olduğu sınırlar dâhilindeki eğlenme ve rahatlama aktivitelerine onay vermiştir. Ancak günümüz Müslümanları bu konuda maalesef peygamberlerinin vermiş olduğu bu onayın mahiyet ve içeriğinden bîhaber bir vaziyette ifrat ve tefrit aralığında gidip gelmektedirler. Onların kimisi eğlenme adı altında kantarın topuzunu iyice kaçırmış bir vaziyette günah ve sapkınlığın zirvelerinde yol almakta iken kimisi de Müslüman’ca eğlenmenin e sinden habersiz olduğu halde en büyük dindar benim havalarıyla düğün evini cenaze evine çevirecek uygulamaların altına imza atmaktadır. Eğer bir İslam toplumunda düğün esnasında havaya durduk yere ateş açan maganda ve onun kurbanlarının sayısı durmadan artıyorsa, televizyon ekranlarında eğlence ve eğlenme adı altında her türlü ahlaksızlığa ve kültürel yozlaşmaya davetiye çıkaran bir sürü program yayınlanabiliyor ve bu programlar reytinglerde en üst seviyelerde kendilerine yer bulabiliyorsa, statlarımızda küfrün, düşmanlığın, şikenin önüne geçilemiyorsa, din adına konuşma yetkisine haiz olmayan kimselerin İslamî eğlence diye toplumda aslı astarı olmayan şeyleri ihdas etmelerinin ardı arkası kesilmiyor ve ihdas edilen anlayışlar toplumun kendilerini dindar olarak tanımlayan kesimince rağbet görüp uygulama safhasına konuyorsa zikri geçen İslam toplumundaki insanların nebevî çizgiden ne kadar uzak olduğunu anlamak zor olmasa gerek. Hal böyle olunca biz ilim adamlarına düşen görev insanlarımızı girmiş oldukları bu yanlış rotadan kurtarmaya çalışmak, onların nebevî çizgiye gelmelerine gücümüz yettiği kadar yardımcı olmaktır. Bu bağlamda, bir İslam tarihçisi olarak çalışmamızda Hz. Peygamber dönemi eğlence hayatını cahiliye dönemi ile de bağlantılı bir şekilde İslam tarihinin ana kaynaklarına müracaat etmek suretiyle tespit etmeyi amaçlamaktayız. Böylelikle Hz. Peygamber döneminde eğlence hayatı ile ilgili yapılanlar, onun eğlence adı altında tasvip edip etmediği hususlar ve eğlenme noktasında tavsiye ettiği şeyler tarihî süreç bağlamında en sağlıklı bir şekilde günümüz insanının istifadesine sunulmuş olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arşiv Belgelerine Göre Kayseri (1940-1950)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18150</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18150</guid>
      <author>Serdar SAKİN</author>
      <description>Şehir tarihçiliği, ihmal edilmiş bir alan olmakla birlikte şehrin renklerini ve ruhunu besleyen dinamikleri tanımaya yardım eden bir alandır. Şehre vefa borcunu ödeme adına çalışılması gereken bir alandır. 1940-1950 yılları arasında Kayseri’nin durumu, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi belgelerine siyasi, ekonomik, sosyal ve Tayyare Fabrikası konularıyla yansımıştır. Siyasi bakımdan belediye başkanlarının atama yazıları vardır. İkinci siyasi husus da Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Kayseri il başkanlığı tarafından yazılan cemiyet yapılanmasına ait yazılardır. Ekonomik ve sosyal açıdan şehirde kurulan ev, dokumacılık, değirmencilik veya zirai amaçlı kooperatifler dikkat çekmiştir. Yine özel bankalardan Garanti Bankası, Akbank ve Yapı-Kredi Bankası’nın şube açmaları, hafriyat çalışmaları sırasında keşfedilen Roma mezarı, yasaklanan ve toplattırılan bir roman ve daha birkaç konu şehrin ekonomik ve sosyal yönlerini yansıtması bakımından kayda değer görülmektedir. Belgelerdeki bir konu da Kayseri şehri imar planı doğrultusunda gerçekleştirilen istimlâk hadisesidir. Ancak bu daha çok hazine arazilerinin belediyeye devredilmesi şeklinde yapılmıştır. Başka bir konu Talas’ta bulunan Amerikan Koleji’ne ait 5 binanın, 1000 yataklı askeri hastane yapılmak üzere askeri işgal altına alınacağı meselesidir. Sivas ile Ankara arasında seyrüsefer halinde bulunan ve ulaşım aracı olarak bütün trenlere oranla üstün tren sayılan özel trenlerin hareket saatleri de kayıtlardan öğrenilmektedir. Volkan Gazetesinin yayın hayatına başlamasıyla ilgili yazılar bulunmuştur. Dönemin en büyük partisi sayılabilecek CHP Kayseri İl teşkilatının destekleriyle çıkacak olması nedeniyle arşivlerde Volkan Gazetesi’ne ait belgeler tespit edilebilmiştir. Muhtelif belgeler içinde en dikkati çeken konu, Şakir Sungar’ın kaleme aldığı ve 1944 yılında Sümer Matbaası tarafından yayınlanan “Filiğin Emin Balta ile Nasıl Öldürüldü” başlıklı kitabın Bakanlar kurulu tarafından 7 Temmuz 1944 tarihli toplantıda sakıncalı görülerek mevcutlarının toplattırılması ve dağıtılmasının yasaklanmasıdır. Kayseri ile özdeşleşen Tayyare Fabrikası da önemi haiz bir diğer konudur. Fabrikada çalışan İngiliz vatandaşları, istimlâk edilen arsalar gibi konular belgelerde geçmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Devleti’nde Gıyâbî Yargılama Ve Davalıya Yemin Teklifi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18367</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18367</guid>
      <author>Mehmet Esat SARICAOĞLU</author>
      <description>Osmanlı hukuk sisteminde yargılamanın hem en doğru hem de en kısa zamanda gerçekleşebilmesi için özel önem gösterilmiştir. Bu çerçevede hukukun ortaya çıkmasında tarafların hâkimlerin huzurunda hazır bulundurulması, bu mümkün olamıyorsa vekil tayin etmeleri gerekmekteydi. Böylece davaların meşruiyeti sağlanıyor, iddia-inkâr-ispat aşamalarıyla sağlıklı hükümlerin oluşturulması hedefleniyordu. Davalarda en temel husus olan kişinin suçsuzluğu ilkesi, iddia edenin ispat ile yükümlülüğünü gerektirir. İspat edilmediği sürece kişiler masumdur Davacının kanıtla iddiasını ispat edemediği durumlarda da davalıya yemin teklif etmesi imkânı sağlanıyor böylece hükme varılmaya çalışılıyordu. Davalıların gerek meşru gerekse art niyetli olarak duruşmalara katılmaması, vekil de göndermemesi adli gecikmelere sebep oluyordu. Bu olmasın diye hâkim tarafından bir vekilin atanması cihetine gidiliyordu. Bunu takiben davacının kanıt gösterememesi durumunda ise vekilin onun yerine yemin edemeyeceği bir durumun ortaya çıkıyordu. İşte bu makalede hâkimin davacı lehine karar verdiği uygulamalar anlatılmaktadır. Dava sürecinde gerek yemin teklifi ve gerekse atanmış vekil tayini davacının talebi halinde icra edilmektedir. Mahkeme tarafından atanan vekil ve duruşmaya katılmayan davalıya yemin teklifi halinde ortaya konan çözüm açıklanmaya çalışılmıştır. Bu çalışmayla davayı kaybeden davalının, bu hükmün verilmesinden itibaren otuz bir gün içerisinde ilamın iptali için yeniden mahkemeye müracaat edebileceğine; hatta mahkemeye gelip yemin teklifini yerine getirmesiyle ilamın iptalini sağlayabileceğine dair uygulamalara ulaştık.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Demokrat Parti Döneminde Türkiye-Belçika İlişkileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18177</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18177</guid>
      <author>Savaş SERTEL</author>
      <description>Belçika Avrupa’nın en küçük ve en yoğun nüfuslu ülkelerinden biridir. Kurulduktan çok kısa bir süre sonra dünyanın en büyük sanayilerinden biri haline gelmiştir. Zengin kömür ve çelik madenlerine sahip olmuştur. Ayrıca sömürgelerinden getirdiği kauçuğu da dünya piyasalarına satarak zenginleşmeye başlamıştır. Tarafsızlık politikası ve gelişmiş sanayisi ile Osmanlı Devleti’nin en fazla ticaret yaptığı ülkelerden biri olmuştur. Osmanlı Devleti ihtiyaç duyduğu silahların büyük bir kısmını Belçika’dan almıştır. Belçika, ABD ile birlikte Osmanlı’nın tüfek ihtiyacının en önemli sağlayıcısı olmuştur. İlerleyen süreçte Osmanlı Devleti’nin elektrik, tramvay, doğalgaz ihalelerinin büyük bir kısmını da Belçikalı firmalar almıştır. Lozan’ı ve dolayısıyla Türkiye’yi tanıdıktan sonra cumhuriyet yönetimi de Belçika ile ticari ilişkilerini geliştirmiştir. Bu ilişkilerden karlı çıkan Belçika olmuştur. Güçlü bir sanayiye sahip olan ülke ürettiği malları Avrupa piyasalarına satamadığından Türkiye pazarı Belçika’ya çok cazip gelmiştir. Atatürk ve İsmet İnönü dönemlerinde de Türkiye silah ihtiyacının önemli bir kısmını Belçika firmalarından almıştır. Demokrat Parti döneminde iki ülke ilişkileri daha da zenginleşmiştir. İki ülke arasındaki sosyal ve kültürel ilişkiler de artmıştır. 6224 Sayılı Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanununun kabulünden sonra pek çok Belçika firması Türkiye’de yatırım yapmaya başlamıştır. Bu yatırımların en önemli avantajı yabancı firmaların teşvik almak amacıyla teknolojilerini Türkiye’ye transfer etmeleri olmuştur. Demokrat Parti döneminde Türkiye-Belçika ilişkileri altı başlık olarak ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs’a Yönelik İyi Niyet Misyonu Ve Bununla İlgili Bazı Kararların Değerlendirmesi (1954-1992)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18192</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18192</guid>
      <author>Soyalp TAMÇELİK</author>
      <description>Bu araştırmada, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs’a ilişkin iyi niyet misyonu ve bununla ilgili birtakım kararlar ele alınmıştır. Bundan hareketle araştırmada, BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonunun ne olduğu, uygulamadaki değişiklikleri ve buna dair alınan birtakım kararların analizleri yapılarak incelenmesi amaçlanmıştır. Aslında Kıbrıs sorununun BM çerçevesinde barışçı, hakça ve kalıcı bir çözüme kavuşturulmasıyla ilgili çabalar, her iki tarafa da geniş manevra sahası sağlamıştır. Her şeyden önce 1974’ten sonra konuya doğrudan müdahil olan taraflar daha rahat hareket etme şansını elde etmişlerdir. Bu rahatlık, çatışma alanını ve şiddetini daha da artırmıştır. Bu tehlikeli durum, sadece adadaki Kıbrıs Türk ve Rum halklarını etkilemiş, Türkiye ve Yunanistan’ın da bu meseleye katılmasına neden olmuştur. Özellikle BM’nin Kıbrıs’ta ‘barışçı çözümsüzlükten’, ‘barışçı çözüme’ ulaşmadaki başarısızlığı bu yönü ile dikkat çekicidir. Zira taraflar, BM platformunu kalıcı bir çözüme ulaşmak yerine, karşı tarafı yenilgiye uğratmak için kullanmışlardır. Bu koşullar sürdükçe, Gali ve Annan gibi iddialı Genel Sekreterlerin bu sorunu kolayca çözemeyeceği ortadadır. Bundan hareketle Genel Sekreter’in belirlenen yetkileri, iki yönden incelenmesi gerekmiştir. Bunlardan birincisi, Genel Sekreter’in Güvenlik Konseyi’nden aldığı yetkileri, Kıbrıs’ta iki ayrı egemen toplumun mevcudiyetinin tanınmasına yönelik bir zemin üzerinde kullanılıp kullanılamadığı, diğeri de Genel Sekreter’in ‘iyi niyet’ misyonunun ‘arabuluculuğa’, daha sonra ‘hakemliğe’ dönüşüp dönüşmediği ve dönüşmüş ise bunun nasıl icra edilip edilemeyeceğinin belirlenmesidir. Bu gerçekten hareketle araştırma, üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde BM’nin anlaşmazlıkların çözümü için uyguladığı barışçı yöntemler ele alınmış, ikinci bölümde Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonunun temel özellikleri ve bununla ilgili alınan birtakım kararların analitik değerlendirmesi yapılmış, üçüncü ve son bölümde ise BM Genel Sekreterliği’nin Kıbrıs meselesindeki tavrının nedenleri ve sonuçları değerlendirilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’nin Güney Kafkasya Politikası ve Gürcistan</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18299</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18299</guid>
      <author>Coşkun TOPAL</author>
      <description>Türkiye, Gürcistan ile derin tarihi bağlara sahiptir. Türkiye, Güney Kafkasya'da yer alan bu ülke ile I. Dünya Savaşı'nın sonundan itibaren iyi ilişkiler kurmuş ve bu ilişkileri geliştirmiştir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)'nin çöküşü sonrası 8 Nisan 1991'de bağımsızlığını ilan eden Gürcistan'ı, Türkiye 16 Aralık 1991'de tanımıştır. İki ülke 21 Mayıs 1992 tarihinde imzalanan protokol çerçevesinde diplomatik ilişkiler kurmuştur. Türkiye ve Gürcistan ticaret, enerji, ekonomi, iletişim ve kültür sahalarında çok yakın ilişki ve işbirliği içerisindedir. Türkiye, Gürcistan'ın başlıca ticari partneri konumundadır. Nitekim Türkiye'den Gürcistan'a yönelik aylık ihracatın değeri 119 milyon ABD dolarının üzerindedir. Yine Türkiye, Gürcistan'daki ikinci büyük yatırımcı ülkedir. Türk şirketleri, inşaat, taşımacılık, haberleşme, bankacılık, enerji sektörleri başta olmak üzere Gürcistan'da birçok projelere yatırım yapmaktadır. Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Petrol Boru Hattı ve Bakü- Tiflis-Erzurum Doğal Gaz Boru Hattı ile iki ülke stratejik açıdan Azerbaycan ile de önemli bağlar kurmuştur. 2006 yılından itibaren serbest vize rejimi çerçevesinde iki ülke vatandaşları, pasaport kullanmaksızın karşılıklı olarak seyahat edebilmektedir. Diğer yandan iki ülke arasında günübirlik hava ve kara yolu taşımacılığı son derece gelişmiştir. Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattının faaliyete geçmesi ile iki ülke arasındaki iyi ilişkiler daha çok güçlenecektir. İki ülke aynı zamanda birçok uluslararası organizasyonda birbirlerini desteklemektedir. Türkiye ve Gürcistan, ortak çıkarları doğrultusunda birçok sektörde işbirliğini güçlendirmeye devam edecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tarihin Son Dretnotu: Yavuz (Goeben)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18244</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18244</guid>
      <author>İskender TUNABOYLU</author>
      <description>19. yüzyıl sonlarında başlayan silahlanma yarışı, deniz alanlarında kendisini yeni gemi inşa programlarının hayata geçirilmesi ile göstermiştir. Denizde üstün hale gelebilmek için daha süratli ve uzun menzilli toplara sahip gemilerin inşası öngörülmüş ve bu yarış dretnot sınıfı gemilerin inşası ile sonuçlanmıştır. Almanya’nın inşa ettiği ikinci dretnot olan Goeben (Yavuz) kızaktan indirildiğinde, dünyada imparatorluklar döneminin sona ermesine sebep olacağını, özellikle de Türk tarihinde çok önemli bir rol üstleneceğini hiç kimse tahmin dahi edememişti. Döneminin en üstün gemisi olarak kabul edilen Goeben (Yavuz) savaş süresince girdiği tüm muharebelerden başarı ile çıkmış, Karadeniz’de Ruslara karşı Osmanlı Devleti’nin sigortası olmuştur. Bu güne kadar Goeben (Yavuz) muhabere kruvazörü ile ilgili bir çok çalışma yapılmış, yapılan çalışmalarda daha ziyade geminin Osmanlı Devleti sancağı altına girmesi ile savaş sonuna kadar yaptığı faaliyetler incelenmiştir. Bu çalışmada aldığı mayın yaralarına rağmen batmayan Yavuz (Goeben)’un teknik özellikleri, Osmanlı ve Türk sancağı ile görev yaptığı dönemde yapılan onarımlar ile hizmet dışına ayrılması süreci incelenecektir. Ayrıca parçalanmak üzere MKEK’na satıldığı dönemde yaşayan son dretnot olarak ifade edebileceğimiz Yavuz (Goeben)’un müze olarak kalması için yapılan gayretlere değinilecektir. Konunun hazırlanmasında milli arşiv belgelerinin yanı sıra Amerikan Ulusal Arşivi belgelerinden istifade edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Herat Meselesi Ve İran-İngiliz Savaşının (1856-1857) Osmanlı Devleti’ne Etkileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18067</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18067</guid>
      <author>Sıtkı ULUERLER</author>
      <description>XIX. yüzyılın ikinci yarısı, dünya üzerindeki büyük güçlerin rekabetine sahne olmuştur. Bu rekabette başta İngiltere olmak üzere, Rusya ve Fransa etkili diğer güç odakları olarak belirli bölgelerde nüfuz alanları oluşturma ve buraları koruma noktasında hareket etmişlerdir. Osmanlı ve İran ise mevcut zayıf durumları itibariyle bu büyük güçler arasında kalmış devletler görüntüsü vermişlerdir. Bu bağlamda İran’ın, tarihi evveliyatı ile etki alanı olarak gördüğü Afganistan’daki Herat şehrini 1856 tarihinde işgal etmesiyle başlayan süreç, 1856-1857 yılları arasında uluslararası bir meseleye dönüşmüştür. İngiltere, İran’ın bu hareketini kendi sömürge toprağı olan Hindistan’a yönelik bir tehdit olarak algılamış ve Herat’tan çıkması hususunda İran’ı uyarıp tehdit etmeye başlamıştır. İran ise, 1853 senesinde İngiltere ile imzaladığı kontrat çerçevesinde Herat’a ilişkin ihlalci yaklaşımda bulunan devletin İngiltere olduğunu vurgulayarak, İngiltere’ye karşı Osmanlı ve Fransa desteğini almaya çalışmıştır. Bu mesele sürecinde Osmanlı Devleti, önemli çatışma alanlarından biri olan Basra Körfezi dolayısıyla, sorunla yakından ilgilenmek zorunda kalmıştır. Osmanlı Devleti, mevcut şartları dolayısıyla İngiltere’nin gücünü ve kendi üzerindeki etkisini de hesap ederek, Herat meselesinde tarafsız kalmayı uygun görmüştür. İstediği desteği bulamayan ve İngiltere karşısında zor durumda kalan İran ise, 1857 tarihinde Fransa’nın arabuluculuğuyla Paris Antlaşması’nı imzalayarak Herat’ı terk etmiştir. Meydana gelen gelişmeler sonucunda istediğini elde eden ve gücünü kabul ettiren devlet İngiltere olmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>II. Balkan Savaşı’na Yeni Yaklaşımlar: Teşkilat-ı Mahsusa'nın Kökenleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18305</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18305</guid>
      <author>Yücel YİĞİT</author>
      <description>Başbakanlık Osmanlı ve Genelkurmay Başkanlığı Atase Arşivleri ile bazı ikinci dereceden kaynaklardan hazırlanan bu çalışma, Teşkilat-ı Mahsusa’nın II. Balkan Savaşı sırasında Batı Trakya'daki faaliyetlerini ve yerel düzeydeki katkılarını ortaya koymaktadır. Ayrıca gönüllü birlikler ve çeteler vasıtasıyla kurulan Garb-i Trakya Hükümet-i Muvakkatesi'nin kuruluş ve örgütlenme şekli de ele alınmaktadır. En nitelikli Osmanlı subaylarının, Trablusgarp Savaşı sırasındaki uyguladıkları direniş modeli bir takım farklılıklarla Batı Trakya'da da uygulanmıştır. Osmanlı Ordusu, Meriç Nehri'ni sınır kabul edersek şayet nehrin doğu kıyısına kadar resmi görevlileriyle; batı kıyısından itibaren Süleyman Askeri ve Kuşçubaşı Eşref Beyler gibi gönüllüler ve çeteler birlikte mücadele etmiştir.1913'te resmen kurulan Teşkilat-ı Mahsusa, her ne kadar Balkan Savaşı sonucunda Batı Trakya kaybedilmiş olsa dahi I. Dünya Savaşı sonuna kadar bölgedeki faaliyetlerini yerel partnerleri aracılığıyla devam ettirmiştir. Balkan Savaşları sırasında Teşkilat-ı Mahsusa ismi resmi olarak var olmamasına rağmen bazı hatıralarda değişik adlarla varlığını delillendirmektedir. Bu yapının II. Balkan Savaşı sırasındaki göreceli başarısı Teşkilatın I. Dünya Savaşı öncesi resmen kurulmasına kapı aralamıştır. Zira İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidara taşınmasında aktif rol almış birçok cemiyet üyesi, 1913'te kurulan Teşkilat-ı Mahsusa'nın kuruluşunda ve faaliyetlerinde rol almıştır. Örneğin II. Balkan Savaşı'nda görev alan Süleyman Askeri Bey, Teşkilat-ı Mahsusa'nın kurucu ilk başkanıdır. Yine Kuşçubaşı Eşref de I. Dünya Savaşı'nda ve sonrasında teşkilat adına birçok vazife almıştır. Esasında İttihat ve Terakki Cemiyeti'yle Teşkilat-ı Mahsusa, üye ve iş düzeyinde içiçe geçmiş bir bütünün iki parçasıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


