






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2014 Sayı Volume 9 Issue 10</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=286</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Prof. Dr. Hakkı Acun’un Hayatı ve Bilimsel Kişiliği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18118</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18118</guid>
      <author>Murat ÇERKEZ</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sanat Tarihi Araştırmaları: Kültürel Kimlikte Gelenek,Çeşitlilik ve Değişim</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18190</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18190</guid>
      <author>Filiz YENİŞEHİRLİOĞLU</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İstanbul Koca Ragıb Paşa Kütüphanesi Camları Arkeometrik Analizleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17839</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17839</guid>
      <author>Ali Akın AKYOL, Yusuf Kağan KADIOĞLU , Üzlifat ÖZGÜMÜŞ , Serra KANYAK</author>
      <description>İstanbul'un Laleli Semti'nde bulunan Koca Ragıb Paşa Kütüphanesi, Osmanlı sadrazamlarından ve</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Manisa’da Hafsa Sultan Dârüşşifası (Bîmarhanesi)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18169</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18169</guid>
      <author>Mustafa ALKAN</author>
      <description>Bu araştırmada Manisa’da Kanunî Sultan Süleyman tarafından annesi Ayşe Hafsa Vâlide Sultan adına yaptırılan “Hafsa Sultan Dârüşşifâsı” inceleme konusu yapılmıştır. Öncelikle dârüşşifânın adını taşıyan Kırım Hanı Mengli Giray Han’ın kızı, Yavuz Sultan Selim’in eşi, Kanunî Sultan Süleyman’ın annesi olan Hafsa Vâlide Sultan hakkında bilgi verilmiş, onun Manisa’da kurduğu vakıflar ve bu vakıfların içinde dârüşşifânın konumu belirlendikten sonra, Hafsa Sultan Dârüşşifası’nın fizikî yapısı, sağlık hizmetleri, sosyal fonksiyonu ve tarihî gelişimi incelenmiştir. Ayşe Hafsa Vâlide Sultan vefat ettikten sonra oğlu Kanunî Sultan Süleyman, Sultaniye Külliyesine 1538 (=H.945) yılında bir çifte hamam (Sultan Hamamı), 1539 (=H.944) yılında da bir dârüşşifâ ekletmiştir. Sultan Süleyman tarafından, tamamıyla mahallindeki ihtiyacın bir sonucu olarak yaptırıldığını düşündüğümüz, Hafsa Sultan Dârüşşifâsı, giriş kapısının üzerindeki kitabesine göre milâdî 1539 (=H.946) yılında bitirilmiş, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar bir hastane olarak kullanılmaya devam etmiştir. Hafsa Sultan Darüşşifası, 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar hem bir hastahane hem de doktor yetiştiren tıp fakültesi rolünü üstlenmiştir. Söz konusu dönemde Memleket hastahanelerinin kuruluşundan imparatorluğun sonuna kadar akıl hastalarının tedavi edildiği bîmarhane (akıl hastanesi) rolünü yerine getirmiştir. Bugün Manisa’da temeli Hafsa Sultan Dârüşşifası olduğu düşünülen Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi ile her yıl şenliklere konu olan ve Ayşe Hafsa Vâlide Sultan’ı tedavi etmek amacıyla devrin ünlü tıpçısı Merkez Efendi’nin yaptığı “Mesir Macunu”nun ilişkisi araştırılmıştır. Elde edilen bulgular bir Osmanlı dârüşşifasının iç hayatı dikkate alınarak araştırmanın sonucuna yazılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Konya Alâeddin Camisi’nin Korunmasına Yönelik Girişimler (1889–1897)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17973</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17973</guid>
      <author>Remzi AYDIN</author>
      <description>Konya Alâeddin Camisi bilindiği gibi Anadolu Selçuklu Dönemi’nde inşa edilmiş en önemli anıtsal yapılardan biridir. Planı ve inşa tarihi itibariyle çok sayıda tartışma ve araştırmaya konu olan cami, Selçuklu Dönemi sonrasında da aynı işlevle kullanılmıştır. Yapı, inşa edildiği yerin zemin özelliklerinden kaynaklanan sorunlar ve yılların tahribatına bağlı olarak farklı tarihlerde çeşitli onarımlar geçirmiştir. Özellikle Osmanlı Dönemi’nde, yapının esaslı onarımlar geçirdiği muhtelif yayınlardan öğrenilmektedir. Yapının sorunları daha sonra da devam etmiş ve Cumhuriyet Dönemi’nde de çok defa onarım ve bakım yapılmıştır. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde yaptığımız araştırmalar neticesinde, yapının onarımı ve korunmasına yönelik şimdiye kadar bilinmeyen bazı belgelere ulaşılmıştır. Bu çalışmada, mimari tanımlamalardan ziyade tespit ettiğimiz arşiv belgelerinden hareketle, caminin Osmanlı Dönemi’nde (1889–1897) korunmasına yönelik olarak atılan adımlar ele alınmıştır. Korumaya yönelik fiili girişimlerden en önemlisi Sultan II. Abdülhamid Han döneminde gerçekleştirilen tamirat olmuştur. Dönemin Konya Valisi Sururi Paşa önderliğinde 1889 yılında tamamlanan onarım sayesinde caminin ibadet yapılacak duruma geldiği anlaşılmaktadır. Büyük para harcanarak onarılan caminin daha da korunaklı hale getirilebilmesi için yaklaşık beş yıl sonra yeniden onarım girişimi başlatılmıştır. Bu girişimin merkezini caminin mihrap önü kubbesinin ve türbenin külahının kurşunla kaplanma meselesi oluşturmaktadır. Arşiv belgelerinde yapıda gerçekleştirilecek bu müdahalenin gerekçeleri de açıklanmaktadır. Camideki onarım ve koruma çalışmalarının bir kısmının gerçekleştirildiği bir kısmının ise girişimden öteye geçmediğini arşiv ve arazi çalışmasından elde edilen veriler ortaya koymaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Muğla Müzesi’ndeki Mimari Tasvirli Gülabdan</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18003</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18003</guid>
      <author>Gökben AYHAN</author>
      <description>Muğla Müzesi’nde sergilenen ve bu çalışmanın konusunu oluşturan mimari tasvirli gülabdan, gövde ve boyun olmak üzere iki parçalı olarak üretilmiştir. Gülabdanın ince halka kaidesi ve onun üzerinde yer alan armudi gövdesi bakırdan yapılarak tombaklanmıştır. Gövdeye vidalanan sekiz köşeli boyun, tepesinde ona bitişik tek delikli akıtma ağzıyla birlikte tunçtan dökülmüştür. Gülabdan üzerindeki süslemeler, çökertme, kabartma ve kazıma teknikleriyle yapılmış olup, bitkisel, geometrik ve mimari tasvirlerden oluşmaktadır. Gülabdan üzerinde öne çıkan süsleme, gövdeyi yatay olarak kuşatan bölümde yer almaktadır. Yüksekten alçağa doğru üç kademe halinde işlenen süslemelerden en alt katta iri dişli yapraklara, ortada hafif S kıvrımlı yapraklara, en üst katta ise madalyonlara yer verilmiştir. Oval formlu madalyonlar içerisinde mimari tasvirin merkezinde geniş dalları ve yaprakları olan bir ağaç, bunun iki yanında sivil mimari örnekleri olabilecek iki bina vardır. Muğla Müzesi’ndeki eser, mevcut yayınlardaki gülabdanlara malzemesi, yapım tekniği, formu, bitkisel süsleme programı ve üslubuyla benzemesine karşın, mimari tasvirleri açısından ünik bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda, Türk ve İslam Sanatı’ndaki mimari ve mezartaşlarıyla birlikte cam, çini, minyatür, seramik gibi el sanatlarındaki konular arasında tercih edilen mimari tasvirlerden, gülabdanı yapan ustanın ya da yaptıran kişinin haberdar olduğu ve bu bilinçle özlenen ya da hayal edilen mimari tasvirin yapıldığı düşünülebilir. Osmanlı Maden Sanatı’nda, 18.-19. yüzyıllar arasında yaygın olarak üretilmeye başlayan gülabdanlarla birlikte değerlendirildiğinde Muğla Müzesi’ndeki gülabdanın form, yapım ve süsleme teknikleri, bezeme programıyla 18. yüzyılın ikinci yarısında tarihlenebilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Timurlu Mimarlığında Çini Süsleme Hakkında Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17985</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17985</guid>
      <author>Seyfi BAŞKAN</author>
      <description>Timurlu mimarlığının biçim ve plan özellikleri kadar önemli, hatta silueti etkileyecek ölçüde öne çıkan bir boyutu da mimari süslemedir. Timurlu yapılarında taş, ahşap, metal, tuğla vb. gibi malzemelere bağlı zengin bir süsleme program ortaya konulmuş olmakla birlikte iç ve dış dekorasyonda çini kullanımı mimariyi etkilecek boyuttadır. Özellikle 15. yüzyıl Timurlu mimarlığında çini ile süslenen birçok yapıda Timurlu çini ustaları, mimari özellikleri adeta ikinci plana iten estetik ve artistik harikalar yaratmışlardır. Timurlu yapılarının karakteristik unsuru olan çini, başlangıçta gelenek olarak eski İlhanlı (1256-1336) üslup ve tekniklerini yansıtmakla birlikte çok kısa bir zamanda arkaik üslup düzeyini aşarak özgün kendi teknik ve süsleme programını geliştirmiştir. Timurlu çağında Buhara, Semerkant, Meşhed ve Herat gibi şehirlerindeki büyük üretim merkezlerinde sadece mimarî süsleme için çiniler değil, aynı zamanda kullanma seramikleri de üretilmiş olmalıdır. Çiniye ve çini süsleme tekniklerine tamamen egemen olan adeta bunlarla oynayarak yeni denemeler ve buluşlar ortaya koyan Timurlu çini sanatçıları tarihten gelen deneyimleri sentetik bir görüş içinde değerlendirerek dönemlerine özgü bir üsluplaşmaya ulaşmışlardır. Bir başka deyişle Orta Asya Türk sanatının kadim sanatsal birikimleriyle, Timurlu egemenliğindeki topraklardan gelen yeni üslup ve teknikleri birleştirerek Türk çini sanatının seçkin dönemlerinden birisini yaratmışlardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ferdinand Arnodin'in Cisr-i Hamîdî ve Çevre Yolu Projesi'ndeki Oryantalist Unsurlar Üzerine Değerlendirmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17938</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17938</guid>
      <author>Ahmet Ali BAYHAN</author>
      <description>Osmanlı toplumunun veya Müslümanların yaşadığı hemen pek çok yerde etkinliğini görünmeden pekiştirme yoluna giden, bunu yaparken kendisini öne çıkarmaktan ziyade, halife olması sebebiyle bazı dini argümanlarla birlikte Osmanlı arması gibi çok zengin simgesel imgeler kullanan II. Abdülhamit, özellikle işgal tehdidi altında bulunan bölgelerdeki yerleşim yerlerinde Devlet-i Aliye’nin varlığı ve hâkimiyetini kamu yatırımlarıyla vurgulayarak ve görünür kılmaya çalışarak aynı zamanda çağdaşlaşma ve modernleşme çalışmalarına farklı ve yeni yorumlar eklemiştir. Uygulanamamış olmakla beraber Ferdinand Arnodin’in Cisr-i Hamîdî ve Çevre Yolu Projesi, II. Abdülhamit devri için dini, siyasi, sosyo-kültürel ve iktisadi bakımdan birtakım sembolik anlamlar yüklenen bir ‘çılgın proje’dir. Bu çalışmada, Ferdinand Arnodin’in proje tasarımındaki oryantalist unsurlar ile bunların Türk ve İslam mimarisi açısından ifade ettikleri üzerine düşünce ve değerlendirmeler ortaya konulmaya çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ankara Vakıf Eserleri Müzesinde Sergilenen Cami Saatlerinin Sanat Tarihi Açısından İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17689</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17689</guid>
      <author>Hür Kamil BİÇİCİ</author>
      <description>Osmanlı, Fransız ve İngiliz saat ustalarının ve üreticilerinin yaptıkları saat örneklerinden toplam yedi tanesi Ankara Vakıf Eserleri Müzesinin teşhir salonlarında sergilenmektedir. İstanbul ve Kütahya camilerinden getirilip, müzeye konulan saatlerden iki tanesi markasız olup, Fransız yapımıdır. Saatlerden iki tanesi İngiltere/Londra’da Markwick-Markham-Recordon ve, Markwick-Markham-Gout tarafından imal edilmiştir. Müzede sergilenen uzun kasalı veya ayaklı iki İngiliz saati, bir Fransız saatinin üzerinde, bir Osmanlı saatinin kadranında yapılış tarihi ile ilgili bir ibare bulunmamakla birlikte, imal eden firma veya kadranda ismi geçen saat ustaların yaşadığı dönemler düşünüldüğünde, başka saatler ile kompozisyon ve motif benzerliği göz önüne alındığında, saatlerin çoğunun XIX. yüzyıl başında, bir kısmının da XIX. yüzyıl sonunda yapılmış olabilecekleri akla gelebilir. Müzedeki üç saatin yapılış tarihi saatlerin kadranında yazılı durumdadır. Bu tarihler 1887, 1910 ve 1919 yıllarıdır. Saatler ahşap, kağıt, metal ve cam malzemeden yapılmıştır. Mekanik aksamları metalden yapılmış olan saatlerin hepsi ahşap kasalı olup, kasaların içine düzgün konulmuştur. Meşe, maun gibi ağaç türlerinden kasa yapımında faydalanılmıştır. Ahşap kasaların parlatılması ve uzun ömürlü olması için genellikle gomalak denilen koruyucu bir cila kullanılmıştır. Saatlerin boyları 247 cm. ile 47 cm. arasında, ortalama genişlikleri 45 cm. ile 30 cm. arasında, kalınlıkları 23 cm. ile 13 cm. arasında değişmektedir. Oyma, boyama, döküm, kalem işi, kazıma gibi süsleme ve yapım teknikleri saatler üzerinde uygulanmıştır. Saatler üzerindeki süslemeler üst bölümde ve bir örnekte alt bölümde de yer almaktadır. Akantus, asma, gül, kır çiçeği, kıvrık dal, küpe çiçeği, menekşe, palmet, rozet çiçeği, rumi, sümbül, yaprak gibi bitkisel unsurlar, burma, hilal, inci, madalyon, yıldız ve yumurta gibi geometrik unsurlar; bukle, kandil, küre, mızrak ucunu hatırlatan bir motif ve vazo gibi nesneli süsleme motifleri saatler üzerinde beğenilerek uygulanmıştır .</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Zara Eski Mezarlık’taki Osmanlı Dönemi Mezar Taşları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17996</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17996</guid>
      <author>Ebru Bilget FATAHA, Turgay YAZAR , M. Hilmi ARIÇ</author>
      <description>Bu çalışmada Zara Eski Mezarlık’ta yer alan ve 1845-1915 yılları arasında tarihlenen mezarlar incelenmiştir. Bu çerçevede 31 mezar ile hangi mezara ait olduğu belirlenemeyen 5 baş taşı tanıtılmıştır. Mezarlıkta toprak, çerçeveli ve sandukalı olmak üzere üç mezar tipi görülür. Tek örneği olan toprak mezarlar mezar çukurunun kısa kenarlarına dikilen baş ve ayak taşlarından ibarettir. Çerçeveli mezarlarda ise mezar çukuru taş levhalarla çerçevelenmiştir. Tek parça taştan yapılan sandukalar ise genellikle düz veya kademeli kaideler üzerine oturmaktadır. Baş ve ayak taşları mezar sahibinin cinsiyetine bağlı olarak farklılık göstermektedir. Erkek baş taşları fes, sarık veya kavuk şeklinde başlıklara sahiptir. Erkek ayak taşları ile kadın baş ve ayak taşlarının ise farklı formlarda tepeliklere sahip olduğu görülmektedir. Tamamı taştan yapılan mezar veya mezar taşlarında bezemeye fazla yer verilmemiştir. Mezar taşı yazılarında genellikle Allah’ın isimleri, dua veya kimlik bilgilerinden oluşan başlangıç cümleleri tespit edilmiştir. Başlangıç ifadeleri kimlik bilgisi, dua sözleri veya dua istekleriyle devam etmektedir. Yazılar genellikle ölüm tarihi ile sonlanmaktadır. Ölen kişilerin kimlik bilgilerinden mezarların Zara’nın önde gelen ailelerine veya bürokratlara ait olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca mezar taşı sözlerinden Zara’da 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başların ait sülale isimlerine lakaplara, bürokratik görevler ile erkek ve kadın isimleri gibi dönemin sosyal yapısına dair bilgiler ulaşmak mümkün olmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Fena-Beka Telakkisi Muvacehesinde Osmanlı Dönemi Ve Günümüzde Şehrin Ve Mimarinin Şekillenmesine Dair Bazı Mülahazalar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17711</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17711</guid>
      <author>Hayati BİNLER</author>
      <description>Medeniyetlerin tekâmülünde ve sanat eserlerinin üretiminde birçok etken rol almıştır. Siyasî, iktisadî, teknik ve askerî etkenlerin yanısıra inanç ve din temelli etkenlerin de oldukça etkili oldukları müşahede edilmektedir. İki veya daha fazla milliyete mensup medeniyetler muhtelif kıstaslar çerçevesinde birbirleriyle yarışmışlardır. Aynı milliyetin sanatçıları da kendi aralarında birbirlerini geçmek, o sanatı ilerletmek veyahut başka saiklerle adeta yüzyıllar içerisinde yarışmışlardır. Fıtratı icabı daima tekâmül sürecini yaşayan nev-i beşer, medeniyet tarihinde zamanın geçmesi, teknolojinin gelişmesi istikametinde şehir ve mimaride muhtelif cihetlerde gelişmelere sahne olabildiği gibi; iyi tetkik edildiğinde inanç ve din temelli etkenler sebebiyle de gerek milli gerekse milletlerarası sanat eserlerinde bazı gelişimler ve değişimler olduğu görülmektedir. Bu bildirimizde, fena-beka yani inanç ve din temelli görüş çerçevesinde Osmanlı dönemi ve günümüzde şehrin ve mimarinin teşekkülüne dair düşüncelerimiz görsel malzeme eşliğinde izah edilmeye çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Safranbolu Çeşmeleri Üzerine Tipolojik Bir Yaklaşım</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17736</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17736</guid>
      <author>A. Esra BÖLÜKBAŞI ERTÜRK</author>
      <description>Kentler için suyun önemi, kullanımı hiç kuşkusuz çok önemlidir. Çağlar boyunca su kaynaklarınca zengin olan bölgelere yerleşim alanları kurulmuştur. Kaynağından alınarak kullanım aşamasına kadar tasarlanan biçimlerle su yapıları da belirlenmiştir. Bunlardan biri olan çeşme yapıları gerek Osmanlı kent düzeni içindeki konumlarıyla gerekse geleneksel yaşamda toplumsal paylaşmanın gerçekleştiği bir yapı türü olarak dikkat çekmektedir. Osmanlı döneminde özellikle 18. ve 19. yüzyılda sosyo-ekonomik açıdan gelişim göstermiş Safranbolu buna bağlı olarak kentsel açıdan da özgün fiziki yapısının büyük bölümünü tamamlamıştır. Geleneksel kent dokusunun öne çıktığı bu yapılanma içinde kent bileşenlerinin önemli bir grubunu su yapıları teşkil etmektedir. Su kaynaklarının bolluğu su yapılarındaki çeşitliliği de beraberinde getirmiştir. Bu çeşitlilik içinde çeşme yapılarının yoğunluğu dikkati çekmektedir. Diğer yandan ekonomik açıdan güçlü olan kent nüfusunun bani olarak bu dönemde etkin olması, çeşmelerin yoğunluğu ile ilişkilendirilmelidir. Zira öldükten sonra da sevap kazanmak için ( sadaka-i cariye) yaptırılan yapılardan biri de çeşme yapısıdır. Bağlar, Kıranköy ve Çarşı kesimlerinde, tarihi kent dokusu içinde inşa edilmiş olan çeşmeler üzerine bazı çalışmalar yapılmış, ancak tipolojik açıdan değerlendirilmemiştir. Bu çalışmada tescil kaydı bulunan 107 çeşmeden seçilen 40 örnek üzerinden ana ve alt gruplar oluşturulmuştur. Kent dokusu içinde yoğunluğu ile dikkati çeken çeşmelerin kütle ve cephe özellikleriyle üslupsal değerlendirmesi yapılarak sistematik olarak ele alınmış ve örneklerin sunulduğu tipolojik yaklaşım ortaya konulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Konstantin Monomakhos Tacı ve Macar Kraliyet Tacı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17714</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17714</guid>
      <author>Yılmaz BÜKTEL</author>
      <description>Makalede her ikisi de Bizans orijinli olan iki taç üzerinde durulacaktır. Ancak üzerinde asıl durulacak tema, tamamen Bizans orijinli olan Konstantin Monomakhos Tacı olacaktır. Bildiride Tacın tarihçesi, özellikleri, süslemelerin tanımlanması yapılacaktır. Bizans orijini kadar Katolikliğin merkezi Vatikan’ın etkilerini de gösteren Macar Kraliyet Tacı ile bir karşılaştırma yapılarak Monomakhos Tacının neden ikinci planda kalmış olabileceğinin neden-ler-i üzerinde durulacaktır. 11. yy ın ürünleri olan Konstantin Monomakhos Tacı ve Macar Kraliyet Tacı (Holy Crown; Szent Korona; Stephen Korona; Sacra Corona) Bizans orjinli eserler olmakla beraber bu eserlerin meydana getirildikten sonraki ömürleri, Macaristan tarihi ile bağlantılıdır. Her iki eser 2000 yılına kadar Macar Ulusal Müzesi’nde (Magyar Nemzeti Museum) korunurken Macar Kraliyet Tacı, 2. Milenyumda törenle yerinden alınıp, Macaristan Parlamento binasında özel bir bölmede koruma altına alınarak ziyarete açılmıştır. Macar Kraliyet Tacının, Macaristan tarihinde görülen pek çok iktidar mücadelesinin önemli bir objesi olduğu için Monomakhos tacını gölgede bıraktığı söylenebilir ki Macar Kraliyet Tacından önce meydana getirilmiş olmasına rağmen Monomakhos Tacının hala olduğu yerde sessiz-sakin durması bu farklılığın bir yansımasıdır. Konstantin Monomakhos Tacı ele alınırken, tarihçesi, Konstantin Monomakhos’un imparatorluğu ve kişiliği, Tacın bezemesinde esas olan altın mine işçiliği ve motifleri, tacın biçimlendirme önerileri gibi bölümler oluşturulacak ve son olarak da iki tacın karşılaştırması yapılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de Korumacılık ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bilincinin Gelişimi: 1938-1960 Dönemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18117</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18117</guid>
      <author>Nimet Candaş KAHYA, Ayşe SAĞSÖZ , Selda AL</author>
      <description>Çalışma kapsamında araştırılan dönem, koruma faaliyetlerinin, yeni kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti’nin yapılandırılması faaliyetleri ile birlikte yürütülmeye çalışıldığı dönemdir. Dolayısıyla zaman zaman sıkıntılar yaşanmıştır. Koruma bilincinin 1938-1960 tarihleri arasındaki gelişimi irdelenirken, öncelikle 1938 yılında hangi aşamada olunduğu belirtilmiş, ardından bu süreçteki gelişmeler ortaya konulmuş ve son olarak da 1960 yılında ulaşılan aşama ifade edilmiştir. Bu bağlamda araştırmaya, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Aktarılanlar ve Cumhuriyet Döneminin Oluşturmaya Çalıştığı Yeni Yapılanma” başlığı ile 1938 öncesini kısaca özetleyen ilk bölümle başlanmış, ardından araştırmayı konu alan “1938-1960 Dönemi”nde koruma bilincini irdeleyen ikinci bölümle devam edilmiştir. Son bölümde ise “Bir Sonraki Döneme Aktarılanlar” başlığı ile 1960 yılına gelindiğinde koruma bilinci adına erişilen aşama özetlenmiştir. İrdelenen dönemlerde yaşanan tüm gelişmeler o dönemlerin şartları ile değerlendirilmelidir. Bu dönemler, bir ülkenin yeniden yapılanmaya çalıştığı dönemlerdir, dolayısıyla pek çok eksik mevcuttur. Bu eksiklerin başında ise ekonomik yetersizlikler ve yetişmiş insan gücü yoksunluğu gelmektedir. Yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen mevcut ekonomik kaynak ve yetişmiş insan gücü ile bu süreç tamamlanmaya çalışılmış; yetmediği noktalarda, batılı uzmanlardan yararlanılmıştır. Bu araştırmada, “vakıf geleneğinin” oluşturduğu yapılanmanın, tarihi ve kültürel mirasın korunması görevini, bugünkü anlamda koruma bilinci oluşmamış olmasına rağmen, on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğine kadar etkin olarak yerine getirdiği görülmektedir. Zamanla vakıf geleneğinin yapısında görülen bozulmalarla, tarihi ve kültürel mirasın korunması faaliyetlerinde yaklaşık yüz yıllık bir duraklama dönemine girilmiştir. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin oluşumu ve yapılanması faaliyetlerinin tamamlanması ve bu kapsamda tarihi ve kültürel mirasın korunması alanını örgütleyen üst kurum olan Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu (GEEAYK)’nun oluşumu, bu alandaki bilincin gelişimi adına önemli bir aşamadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hellespontus'daki Rhodius Vadisinden Bizans Mimari Plastikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17642</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17642</guid>
      <author>Ayşe ÇAYLAK TÜRKER</author>
      <description>Çanakkale Boğazı’ndaki Bizans kıyı şehirlerinin ortak özelliği boğaz kıyısında bir limana sahip olmalarıdır. Bu limanların yeri genelde Çanakkale Boğazı’na ulaşan akarsuların oluşturduğu vadilerin ağzıdır. Vadilerin ise Bizans döneminde yoğun iskan edildiği anlaşılmaktadır. Bizans döneminde yoğun iskan edilmiş vadilerden biri orta Boğaz bölümünün Anadolu kıyısındaki Rhodius (Sarıçay) Vadisidir. Rhodius, Kirazlıdağ, Aladağ ve Kayalıdağ’dan gelen derelerle beslenir. Uzunluğu yaklaşık 40 km.’dir ve boğazın orta bölümündeki en büyük vadidir. Atik Hisar önlerinden ovaya çıkar. Ovaya çıktığı yerin güneybatısında bir Bizans kalesi yeralır. Bu kale vadinin Bizans dönemindeki önemini gösterir. Dar tabanlı bir vadi karakterine sahiptir. Taşıdığı alüvyonlarla bugünkü Çanakkale’nin üzerinde geliştiği kıyı ovasını oluşturmuştur. Rhodius’un boğaza döküldüğü bölümde, dönem kaynaklarından büyük bir Bizans şehri olduğunu bildiğimiz Abydos yeralır. Abydos antik şehrine ait mimari veriler günümüze ulaşamamıştır. Ancak yüzey araştırmalarımızda vadinin aşaşğı bölümünde Bizans dönemine ait çok sayıda taş eser belgeledik. Bu eserler Abydos şehri ve vadinin aşağı bölümündeki diğer Bizans yerleşimlerinin niteliklerinin anlaşılmasına ve lokalizasyon sorunlarının çözümlenmesine katkı sağlayabilecek niteliktedir. Bu eserler arasında sütun ve paye başlıkları ile çifte sütuncelerin yanı sıra liturjik işlevle kullanılan ambon balkon levhasına ait bir parça ile templon paye ve levhaları bulunmaktadır. Bu çalışmada Rhodius vadisinin aşağı bölümünde tespit ettiğimiz mimari ve liturjik işleve sahip bu taş eserler, buluntu konumları ile birlikte değerlendirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ankara Etnografya Müzesi 8283 Nolu Kıyafet Albümü: Osmanlı Modasından İzler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18172</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18172</guid>
      <author>Ökkeş Hakan ÇETİN</author>
      <description>Osmanlı devlet, saray, askeri ve toplumsal yapısından kesitler sunan ve özellikle bu sınıflara ait bireylerin çoğunlukla tek figür halinde gösterildiği kıyafet albümleri, Osmanlı resim sanatı içerisinde özellikle belgeleyici nitelikleri ile önemli bir yer tutar. Altlarında çoğunlukla yabancı dilde açıklamalar bulunan bu albümler, günümüz ifadesi ile birer moda resmidir. Konu edilen figürler, belirgin giyim-kuşam özellikleri ile resmedilir. Albümlerin zengin içerikleri altlarına yapılan yazılı açıklamalarla da iyice kıymetlenir. Böylelikle Osmanlı siyasi ve toplumsal yapısını oluşturan bu kimliklerin tüm yazılı belgelerdeki anlatımlarla birlikte adeta görsel yansıması oluşturulmuştur. Bunlar belli ki Osmanlı toplumunu tüm ayrıntıları ile tanımak veya tanıtmak isteyen kişiler için hazırlanmıştır. Nerdeyse tamamı yurt dışı müze ve koleksiyonlarda yer alan kıyafet albümlerinden biri olan Ankara Etnografya Müzesi 8283 numaralı albüm, 256 resim ile çok zengin bir içeriğe sahiptir. Özellikle detaycı resim dili ve yüksek sayılabilecek kalitesi ile bu albüm, hazırlandığı devrin kadın ve erkek tüm giyim-kuşam modasını ayrıntıları ile aktaran çok değerli bir kültür varlığıdır. Albümde yer alan sokak satıcısı ve sokak görevlilerinin çok sayıdaki tasviri, Osmanlı gündelik hayatı ile ilgili bilgiler de verir. Figürlerin sadece bir yönden değil birkaç farklı açıdan resimlenmeleri de giysi öğelerinin izleyiciye her yönüyle ve tüm detaylarıyla aktarılması isteğinin bir sonucudur. Resimlerde zemin öğesi olarak sadece bir renk lekesi ve figürlerin gölgelerine yer verilmesi, tasvirlerde amaçlanın özellikle figürlerin giyim ve kuşamlarının aktarılması olmalıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Vakfiyelere Göre 15. - 19. Yüzyıllarda İstanbul’da Ev Tanımlarına İlişkin Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17638</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17638</guid>
      <author>Nilgün ÇEVRİMLİ</author>
      <description>İnsanoğlunun yaşamında yeme, içme gibi temel ihtiyaçlarından sonra gelen en önemli ihtiyaç barınma olmuştur. İlk insanların bu ihtiyacı öncelikle mağaralar, ağaç kovukları gibi doğal ortamları kullanarak çözdükleri görülür. Göçebe toplumlarda ise bu sorun çadır, otağ gibi taşınır elemanlara dönüşmüştür. Toprağı işleyerek yerleşik hayata geçen insan bu kez en yakınında bulduğu, taş, ağaç, daha sonra kerpiç gibi malzemelerle günümüzde ev ya da konut olarak adlandırılan mekânlar oluşturmaya başlamışlardır. Zamanla her medeniyet kendi yaşam felsefesine göre yaşadığı dış dünyaya şekil vermiştir. Araştırmanın konusu olan Türk Evi’nin de Tük toplumunun hayat felsefesine göre ve bulunduğu coğrafi şartlara, kültürel etkileşimlere, zaman ve mekâna göre şekillendiği anlaşılmaktadır. Ancak ev mimarisinde karşılaşılan en büyük açmazlardan birisi ise gerek malzeme, gerek mimari mirasımıza yeterince sahip çıkılamaması gibi nedenlerle günümüze ulaşan örnek sayısının oldukça azlığıdır. Türk Evinin tipolojisi konusunda birçok çalışma ve araştırma yapılmış ve yapılmaktadır. Bu çalışmada ise İmparatorluğun başkenti olması nedeniyle konut mimarisinde daha oturmuş üslupların temsil edildiği düşünülerek, vakfiyelerde geçen İstanbul’daki ev tanımları ele alınmıştır. 15.-19. yüzyıllara ait dönemlerden sondaj usulü ile seçilen 50’ye yakın vakfa ait vakfiye ve zeyllerde (ek vakfiye) geçen İstanbul’un değişik semtlerinde yer alan 200’ü aşkın ev tanımı esas alınmıştır Ev türleri, evlerde yer alan mekânlar, zamanla değişen mekân isimleri, sosyal çevre ve şehircilik, mimari ve malzeme açısından elde edilen verilere göre İstanbul’daki evler hakkında önemli bilgilere ulaşılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kayseri'nin Gesi Beldesi, Küçük Bürüngüz(Subaşı) Köyü İle Ağırnas Vadisi’ndeki Bizans Dönemine Ait Sivil-Zirai Kaya Yapıları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18046</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18046</guid>
      <author>Nilay ÇORAĞAN KARAKAYA</author>
      <description>Bugün “Bağyurdu” olarak anılan Gesi, Kayseri'nin 19 km. kuzeydoğusundadır. 9. yüzyıl sonu 10 yüzyıl başlarına rastlayan VI. Leon döneminde yöre, Kappadokya theması ile ilişkili “Kharsianon” adında küçük askeri sınır bölgesi olarak belirlenmiştir. O zamanlarda yöre, piskoposların geçici olarak ikamet ettiği bir yerdir. Erciyes dağının kuzeydoğusunda boyunca uzanan dağ sırasının batı bölümünü oluşturan Koramaz Dağının batıya bakan yamaçları üzerinde pek çok vadi meydana gelmiştir. Bu vadilerden; Ağırnas, Gesi ve Derevenk önemli yerleşimler içermektedir. Gesi’nin batısında bulunan Küçük Bürüngüz’e bağlı Üskübü (Subaşı) köyünün batısında halk tarafından “Giyret” olarak adlandırılan kayalık bölgede, Bizans dönemine ait bir yapı kompleksi tespit edilmiştir. Yapı kompleksi kilise, tören salonu, ahır, mutfak, kiler, yaşam birimleri ve güvercinlikten oluşmakla birlikte, küçük bir topluluğa ait mesken olmalıdır. Dini, sivil yapıları ve yaşam birimleri bütünlük gösteren bu kompleksi genelde 10-11. yüzyıla tarihlemek mümkündür. 16 km. uzunluğundaki Ağırnas Vadisi’nde yapılan çalışmalarda yoğun olarak güvercinlikler, gübre depolama mekânları ile hububat depoları ve şarap işlikleri bulunmuştur. Gesi’deki Bizans güvercinlikleri yerleşimin ekonomisi açısından ayrı bir öneme sahip olup güvercinlerin güvenli olarak yuvalayıp, çoğalmaları ile tarla ve bağlarının verimini artıran gübreleri oluşturmaları açısından önemlidir. Ağırnas vadisindeki güvercinlikleri mimari özellikleri açısından üç grupta incelemek mümkündür. İlk grubunu, kare yada dikdörtgen planlı, hazne adı verilen kuş barınağı ile gübrenin toplandığı mekanları içeren bağımsız yapılar oluşturur. İkinci grup, birbiri ile bağlantılı çok sayıda güvercinliklerdir. 3. Grup güvercinlikler diğer iki gruba oranla daha komplike yapılardır. Tek hazne ile birlikte birden fazla gübre ve yem depoları ve işlikler içerir. Güvercinlikler, yöredeki Türk Dönemine ait güvercinlikler ile ortak mimari özellikler gösterdiği gibi bazı farklılıklara da sahiptir. Ağırnas vadisinin diğer zirai yapı örnekleri, güvercinliklerin yanında bağımsız olarak inşa edilmiş, hububat depolarıdır. Zemininde çok sayıda daire ya da dikdörtgen ağızlı, kuyu biçiminde depoların bulunduğu farklı büyüklükte mekânlar, birbirine açılmaktadır. Vadide şarap işliklerin azlığı dikkat çekicidir. Üzüm ezme havuzu ve üzüm suyunun biriktiği hazneden oluşan bu işlik, Kapadokya bölgesinde özellikle Soğanlı ve Erdemli’deki örneklerle paralellik göstermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eski Yunan Yazınından İki Ekphrasis Örneği- Homeros’un “Akhilleus’un Kalkanı” ile Hesiodos’un “Herakles’in Kalkanı”nın Karşılaştırılması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18171</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18171</guid>
      <author>Didem DEMİRALP</author>
      <description>İlyada’nın XVIII. Kitabında, Hephaistos’un, Akhilleus için yaptığı kalkanı –aspis- anlatan Homeros, tanrının, değerli metalleri kullanarak biçimlendirdiği silahın üzerini çeşitli resimlerle süslediğini söylüyordu. Kalkanın tam ortasına, yeryüzünü, gökyüzünü ve denizi çizen Olymposlu, insanoğlunun günlük yaşamına dair işlerini de tasvir etmişti. O, bir düğünün neşesini, bir pazar yerinde vuku bulan kavgayı, savaşa hazırlanan iki orduyu, sürüleri başındaki iki çobanı ve onlara saldıran düşmanı ise cenk ve kavga ile özdeşleşen tanrılarla beraber çizmişti. Öte yanda toprağı sürmekle meşgul ırgatlar, hasadın ardından yapılacak kutlama için yemek hazırlayan kadınlar vardı. Tanrı, bir de üzüm bağı çizmişti. Orada iki boynuzlu bir sığır sürüsü, bir otlak vardı. Bir de oyun alanı vardı. Gencecik kızlar ve erkekler, tertemiz giysileri içinde hoplayıp zıplıyorlardı. İki cambaz ise dönüp duruyordu orta yerde. Bir de Okeanos’un resmi vardı ki o, kalkanın yuvarlağını çepeçevre sarıyordu. Homeros’un izinden giden Hesiodos da “Herakles’in Kalkanı” başlıklı şiirinde, yiğidin, Hephaistos tarafından yapılan kalkanını resmederken, silahın üzerinin birçok betimlemeye ev sahipliği yaptığını söylüyordu. Bunlar arasında –Akhilleus’unkine benzeyen- günlük yaşamdan sahneler kadar, efsanevî olaylar da vardı. Öte yandan şairin anlatımı, öyle canlı idi ki, o, Herakles’in kalkanını, adeta dinleyicilerinin gözleri önünde canlandırıyordu. Bu iki kalkan, aynı zamanda Eski Yunan yazınında, görsel bir sanat eserinin, edebiyat aracılığı ile görünür kılınan ilk örnekleri arasında idi.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kutsal Bir Zaman Dilimi Olarak Noel Ritüelinin Kutlama Gelenekleri “Alman Luteryanlar Örneği”</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18045</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18045</guid>
      <author>İlbey DÖLEK</author>
      <description>Kutsal bir zaman dilimi olarak bayramlar, farklı inanç sistemleri içerisinde değişik coğrafyalarda farklı şekillerde algılanmış ve kutlanmıştır. Günümüzde Noel bayramının Hıristiyan mezhepleri arasında farklı zamanlarda ve ritüellerde kutlandığı bilinmektedir. Bu çalışmada, Hıristiyanlığın üç önemli mezhebinden biri olan Protestanlığın Luteryan koluna göre Noel ritüelinin kutlanma gelenekleri ele alınmıştır. Birinci bölümde; zamanın kutsallığına dair bir takım argümanlar açıklanmaya çalışılmış ve dinlerde kutsal zaman örneklerine yer verilmiştir. İkinci bölümde; bir mezhep olarak Protestanlık hareketinin ortaya çıkışı kısaca ele alındıktan sonra Protestanlığın dini bayramlarına ve ibadetlerine yer verilmiştir. Son bölümde ise özellikle konuyla ilgili araştırma sorularına verilen cevaplar ışığında Almanya’nın Aşağı Saksonya eyaletinde yaşayan Luteryanların Noel kutlama gelenekleri tespit edilerek, Noel’in kadim geçmişiyle birlikte dini ve sosyal hayata yansımaları ele alınmıştır. Ayrıca Noel ile bazı İslam toplumlarında kutlanan Mevlid kandili arasında zamanın kutsallığı bağlamında bir benzerlik kurulmuştur. Yüzyıllardan beri tartışıla gelen İsa’nın doğum tarihini belirlemek gibi bir iddiamız olmadan günümüzde Alman Luteryanların geleneksel ve dini anlamda Noel hazırlıkları, kutlama biçimleri ve etkileri tespit edilmiştir. Genel olarak diyebiliriz ki; Noel bayramı Almanya’da yaşayan Luteryanlar arasında önemli bir yere sahiptir ve içinde barındırdığı dini sembollerle beraber kutsal bir zaman dilimi olarak algılanmaktadır. Luteryanlar arasında Noel, Eliade’nin zamanın kutsallığı anlayışına uygun şekilde geçmişten günümüze getirilen dinsel, tarihsel ve kültürel bir takım ögelerinde birleşimiyle birlikte son derece çoşku içerisinde kutlanmakta olup dinsel geleneklere bağlı kalınarak kapitalist ve modernist tehditlere karşı da direnç gösterildiği görülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Beylikler Dönemi Kültür Ortamından Bir Kesit</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18191</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18191</guid>
      <author>Aynur DURUKAN</author>
      <description>Anadolu Selçuklularının Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in 1247 yılında ölümüyle başlayan çöküş döneminde, özellikle de 13. yüzyılın 2. yarısında, daha önce Selçuklulara yardımcı olmak üzere sınır bölgelerine yerleştirilmiş olan Türkmenler, ülkenin belirli kesimlerindeki Moğol baskısı ve tahribine rağmen bağımsızlıklarını ilân etmeye başlamışlardır. Yazımızda Selçukluların çöküş evresinde ortaya çıkan ve yer yer 15. yüzyılın ikinci yarısına kadar etkinlikleri bilinen onbir Beyliğin kültür yaşamına katkıları kısaca ele alınmıştır. Söz konusu Beylikler bu süreçte 1269 yapı inşa ettirmişlerdir. Bu eserlerden 627’si, kısaca yüzde 49’u, Osmanoğulları’na aittir. Osmanoğulları’nı 170 yapıyla Karamanoğulları izlemektedir. Yapı programının önde gelen kurucuları olan 60 melik 457 yapıya damgasını vurmuştur. Meliklerden Kadı Burhaneddin Ahmed’in yanısıra 5 Osmanoğlu, 3 Karamanoğlu, 3 Menteşeoğlu, 2 Aydınoğlu, 2 Eretnaoğlu, 1 Candaroğlu ve 1 Saruhanoğlu meliki kitabelerinde “sultan” unvanını kullanmışlardır. Melikleri saray ailesinin diğer üyeleri, başta vezirler ve emirler olmak üzere beylik erkânı, ordu mensupları, mülkî âmirler, eğitim çevresi üyeleri, din adamları, ahiler, tacirler ve konumu belirlenemeyen kişiler izlemiştir. Başta melik ailesinin üyeleri olmak üzere kadın kurucuların katkısı da vurgulanmalıdır. Yapı çeşitliliğine bakıldığında, kent yaşamının gerektirdiği her tür yapının inşa edilmiş olduğu görülmektedir. Ayrıca birden çok yapıyı bünyesinde barındıran ve kent gelişimine önemli katkıları olan külliyeler de yapım etkinliğinde önemli bir yer tutar. Kitabelerde çeşitli ünleriyle dikkati çeken sanatçıların yanı sıra Vezir İvaz Paşa gibi dönemin önde gelen kişileri yapım yöneticisi olarak görev yapmışlardır. Yapılardaki taş, çini, ahşap ve yer yer de alçı süslemeciliğinde Selçuklu’dan miras alınan gelenekler dışında farklı teknikler, dağarcık ve renk zenginliği yansıtan örnekler karşımıza çıkar. El sanatları alanında da halıdan keramiğe, ahşaptan hat ve kitap sanatına kadar birçok dalda çarpıcı eserler ortaya konmuştur. Kurucuların diğer sanat ve bilim etkinliklerine de yabancı kalmadıkları, başta şairler olmak üzere sanatçıları ve bilim adamlarını koruyucu şemsiyeleri altına aldıkları anlaşılmaktadır. Şöyle ki, sarayında sık sık bilimsel tartışmaların yapıldığı toplantılar düzenleyen Eretna Bey, bu tartışmalara eşiyle birlikte katılırdı. Eretnaoğlu emirlerinden Hacı Şadgeldi Paşa ile oğlu Emir Ahmed de bilimle uğraşmışlar, ilim adamları ve sanatçıları korumuşlar, kendileri adına birçok eser yazılmıştır. Meliklerin, saray çevresinden bazı kişilerin ve din adamlarının sanatın çeşitli dalları ve bilimle doğrudan uğraştıkları da bilinmektedir. Bu kişiler arasında Osmanlı Beyliği’nin ilk şair meliki olan II. Murad, âlim kişilikleriyle tanınan Karamanoğlu meliki Musa Bey, Kadı Burhaneddin Ahmed ile fıkıh konusunda Hulviyat-ı Sultanî/Şahî adlı eseri bulunan Candaroğlu meliki İsmail Bey belirtilebilir. Ayrıca, İslâm hukuku üzerine önemli eserler kaleme almış Eretnaoğlu emirlerinden Hacı Şadgeldi ve birçok eseriyle tanıdığımız ünlü mutasavvıf Âşık Paşa, Aydınoğulları’ndan âlim ve müderris Tireli İbn Melek de kurucular arasında yer alırlar. Beylikler Dönemi, Osmanoğulları ile birlikte tüm Beyliklerin yalnızca mimaride değil, tüm süsleme sanatlarında da hem kısmen Selçuklu geleneklerinin taşıyıcılığını, hem de yeni özelliklerin uygulayıcılığını yapmalarıyla, Selçuklu Sanatı ile Klasik Osmanlı Sanatı arasında önemli ve uzun sayılabilecek bir geçiş süreci olarak karşımıza çıkmaktadır. Fetihlerle ele geçirilen önemli merkezler, siyasal ve ekonomik gelişmenin yanı sıra hızlı ve geniş kapsamlı kentleşme olgusunun beraberinde getirdiği zengin ve canlı kültürel yaşam, mimari ve el sanatlarının yanı sıra sanatın diğer dalları ile bilim alanındaki etkinliklere de yansımıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Antalya Kaleiçi Hanımağa Konağı Kalemişi Süslemeleri Üzerine Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17666</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17666</guid>
      <author>A. Şevki DUYMAZ, Doğan DEMİRCİ</author>
      <description>Antalya’da “Kaleiçi” semti bugün hala geleneksel görümünü korumaktadır. Burada pek çok tipik eski Antalya evi yer almaktadır. Çokça kalemişi örnekleri ve resimleri bulunan bu tipik Antalya Evleri ile iki kattan oluşmaktadırlar. Bunlardan birisi de “Hanımağa Konağıdır”. Bu konak büyük ihtimalle 19. Yüzyıl sonları ya da 20. Yüzyıl başlarında inşa edilmiş olmalıdır. Hımış mimariyle inşa edilen “Hanımağa Konağı” dar yollar üzerinde ve diğer yapılarla birbirlerine oldukça yakın konumdadır. Bu güzel konak oldukça iyi korunmuş durumdadır. Taş duvarla yapılmış zemin katın üzerinde ahşap iskiyetin moloz yada kerpiçle doldurulup üzerinin sıvanmasıyla yapılan bir ikinci katı bulunmaktadır. Taş duvarların arasında her 40 veya 50 cm. aralıklarla konulmuş ahşap hatıllar mevcuttur. Diğer geleneksel evlerde olduğu gibi zemin katlar tarım, hayvancılık ve benzer işlevler gibi işlerin yapıldığı alanlardır. Evin dışında ve Başodasının iç duvar yüzeylerinde farklı kalemişi süslemeler yapılmıştır. Üst kattaki “Başoda” da bulunan ahşap çıtakari süslemeli tavanın göbeği altı kollu yıldız biçimlidir. Boyama tezyinatın ve kalemişi süslemenin içerisinde gerçekçi tarzda yapılmış çiçekler, meyveler, mimari yapılar, üçgen, dikdörtgen, çokgen gibi geometrik motifler, şehir manzaraları ve gemili deniz manzaraları bulunmaktadır. Yapı Avrupai akımlardan ve Barok tarzından çokça etkilenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mimar İlyas’ın Mimarbaşı Davud Ağa’ya Medine’den Gönderdiği Mektup</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18194</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18194</guid>
      <author>Abdulkadir DÜNDAR</author>
      <description>Çalışmada, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde tespit edilen Mimar İlyas’ın, dönemin Hassa Mimarlar Teşkilatı başkanı olan Mimarbaşı Davud Ağa’ya Medine’den göndermiş olduğu mektup incelenmiştir. Kırma Divânî yazı ile yazılan mektup yirmi satırdan oluşmaktadır. Ayrıca mektubun üzerinde, mektubun içeriğini özetleyen bir özet bilgi de yer almaktadır. Mektupta, Mimar İlyas’ın, Mimarbaşı Davud Ağa’nın, İstanbul’dan bina emini olarak gönderilen Koca Mustafa Efendi’nin ve o dönemde Kâbe-i şerif Şeyhulharemi olan Mustafa Efendi’nin de isimleri yer almaktadır. Ayrıca yine mektupta, meremmet, bina emini, tecdîd, kubbe, minber ve kürsi gibi terimler de geçmektedir. Araştırmada adı geçen kişiler detaylı bir şekilde incelenmiştir. Döneminin özelliğini gösteren Türkçe ile yazılan mektubun özgün metninin aslına sâdık kalınarak çevirisi yapılmış, mektubun daha akıcı bir üslupta olması ve okunması amacıyla bazı kelimelerin özgün biçimleri değil de bugünkü yazılış ve okunuşları verilmiştir. Yine aynı gerekçe ile metnin özgün imlasına uyulmayarak, çeviri metinde gerekli görülen yerlere noktalama işaretleri konmuştur. Özgün metin ise çalışmanın sonuna eklenmiştir. Osmanlı sanatı ve mimarisiyle ilgili arşiv belgelerinde ve defterlerde malzeme, usta ve işçilerin temin ve tedariki, yapılan çeşitli harcamalar, yapıların bakım, onarım ve tamirleriyle alakalı pek çok bilgi bulunduğu halde, binaların gerek inşalarında gerekse tamirlerinde görev alan usta ve mimarların isimleri dışında herhangi bir bilgiye rastlanılmamaktadır. Özellikle usta ve mimarların çalışma usullerine yönelik ve bağlı bulundukları örgütlerle ilişkileriyle ilgili bilgi veren özgün kaynaklar oldukça sınırlıdır. Bu bakımdan bu konularla ilgili arşiv belgelerinin tespit edilip ortaya konulması, bugün meçhulümüz olan pek çok meselenin aydınlatılmasına önemli bir katkı sağlayacağı âşikârdır. Bu araştırmada incelenen Mimar İlyas’ın mektubu, belirtilen konularla ilgili yapılan araştırmaların önemli bir halkasını oluşturacak mahiyettedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1960-80 Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlığı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18088</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18088</guid>
      <author>Derya ELMALI ŞEN, Reyhan MİDİLLİ SARI , Ayşe SAĞSÖZ – Selda AL</author>
      <description>1960-80 cumhuriyet dönemi Türk mimarlığının ele alındığı bu çalışmada öncelikle mimarlığın nasıl bir ortamda geliştiği, daha sonra ise bu dönemde ortaya çıkan mimarlık ürünleri ve eğilimlerinin neler olduğu açıklanmıştır. Türkiye 1960’lardan itibaren siyasi, ekonomik ve toplumsal anlamda birçok gelişmeye sahne olmuştur. Örneğin, sanayi ve ticaretin gelişmesi paralelinde ortaya çıkan kentleşme olgusu; Batı’yla gelişen çok yönlü ilişkiler sonucu, çoğulcu bir dünya görüşü ve onun getirdiği yeni kavramlar daha önce bu denli gündemde olmayan gelişmelerdir. Bu bağlamda, 1960 askeri müdahalesiyle birlikte birçok değişimin yaşandığı bu dönem, siyasal ve kurumsal gelişmeler, mimarların toplum içerisinde değişen rolü, mimarlık okulları ve eğitim sistemindeki gelişmeler, ekonomik ve sektörel gelişmeler olmak üzere dört alt başlık altında incelenmiştir. Demokratik ve çoğulcu bir ortamda ortaya çıkan mimarlık uygulama ve düşünceleri ise uygulama/yapılar ile mimari düşünce ve eğilimler olmak üzere iki alt başlık altında derlenmiştir. Uygulamanın giderek devletten özel sektöre geçişini simgeleyen holdingler, gelişen endüstri faaliyetlerinin bir sonucu olan endüstri yapıları, sayısı artan eğitim yapıları, yine sanayileşme ve artan nüfusla birlikte ortaya çıkan kentleşme ve konut sorununun çözümüne yönelik kentsel ölçekli çalışmalar, iç turizmin canlanması sonucu etkinlik alanına dönüşen tatil köyleri ve yazlıklar bu dönemde öne çıkan yapı türleridir. Bu yapıların uygulanmasında etkili olan mimari düşünce ve eğilimler ise giderek etkisi azalan rasyonalist-pürist anlayış, organik mimari, çok parçalılık anlayışı, brütalizm, yeni anıtsallık ve sembolizm, yeni bölgeselcilik ve birkaç uygulama ile de olsa etkisini göstermeye başlayan postmodernizm olmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ankara Hacı Bayram Camisi Onarımları Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17801</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17801</guid>
      <author>Bekir ESKİCİ</author>
      <description>Hacı Bayram Camisi, Ankara’nın Ulus semtinde, Augustus (Ogüst) Mabedi’nin hemen yanı başında yer alır. Çeşitli devirlerde geçirdiği onarım ve ilavelerle bugüne ulaşan Cami’nin ana mekânı, derinlemesine dikdörtgen planlı, düz ahşap tavanlı ve kırma çatılı bir kuruluşa sahiptir. Tavanı Ankara’nın geç devir camileri için tipik olan kasetleme işçiliğine sahiptir. Dâhildeki ahşap üzerine boyalı süslemeleri, çinileri ve alçı mihrabıyla Ankara’nın en güzel camilerinden biri olarak önem kazanır. İlk inşa tarihi 15. yüzyıla uzanan Cami 18. – 19. yüzyıllarda ve Cumhuriyet döneminde esaslı onarımlar görmüş; yapılan eklerle asli bünyesinde önemli değişikliklere uğramıştır. Cami en son 2011 yılında Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından yenilenip genişletilerek ibadete açılmıştır. Özellikle son 80 yıl içerisinde cemaat kapasitesini arttırmak amacıyla yapılan düzenlemeler ve ilaveler caminin ve çevresinin çehresini değiştirmiş; mimarî kuruluşu ve tarihinden gelen bilgi bütünlüğünün zedelenmesine neden olmuştur. Bütün bu olumsuzluklara karşın, 2011 yılı onarımları sırasında yapı üzerinde bilimsel esaslara uygun müdahaleler de gerçekleştirilmiştir. İç mekândaki ahşap elemanlar, kalemişleri ve çini kaplamalar özgün bütünlüklerini bozmadan ve değiştirmeden temizlenip sağlamlaştırılmış; kadınlar mahfilindeki yağlı boya ile kapatılmış özgün kalemişi süslemelerin ortaya çıkartılması sağlanmıştır. Yukarıda kısaca özetlenen bu çalışma, yapı üzerinde ve çevresinde değişik zamanlarda gerçekleştirilmiş onarım ve değişiklikleri eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Hamam Mimarisine Karabük Eskipazar’dan Yeni Örnekler II</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17790</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17790</guid>
      <author>Lütfiye GÖKTAŞ KAYA</author>
      <description>Eskipazar, Karabük’ün merkez ilçe ile birlikte 6 ilçesinden birisidir. 690 km. yüzölçümüne ve 49 köye sahip olan ilçede yöresel yapım özellikleri gösteren 7 tane hamam bulunmaktadır. Hamamlar Osmanlı dönemine aittir. 2011 yılından itibaren yürütmekte olduğumuz “Karabük İli ve İlçeleri Yüzey Araştırması” kapsamında, Eskipazar merkezine 17 km. uzaklıkta bulunan Hamamlı köyünde 3 tane, ilçe merkezine 2 km. uzaklıkta bulunan Kapucular köyünde 1tane, merkeze bağlı Kıranköy Mahallesi’nde 2 ve merkeze bağlı Bahçepınar Mahallesi’nde 1 tane hamam belirlenmiştir. Günümüzde samanlık ve depo olarak kullanılan yapılar çalışmalarımız sonucunda tescillenerek kayıt altına alınmıştır. Hamamlı köyünde bulunan 3 hamam daha önce yaptığımız bir çalışma ile yayınlanmıştır. Yapıların rölöveleri çıkartılmış, plan özellikleri açısından değerlendirilerek, Türk hamam mimarisi içindeki konumları belirlenmiş ve kültür mirasımız olarak belgelenmiştir. Bu çalışmada ise Eskipazar’da Hamamlı köyü dışında bulunan 4 hamam tanıtılarak, plan özellikleri açısından değerlendirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çankırı Taş Mescit 2011 Yılı Kazısı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18168</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18168</guid>
      <author>Muhammet GÖRÜR</author>
      <description>Çankırı İli, Merkez, Yeni Mahalle, 460 ada, 1 parselde bulunan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu'nun 25.04.1986 gün ve 2216 sayılı kararı ile tescilli Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait Çankırı Taş Mescit /Cemaleddîn Ferruh Darüşşifası(H. 633/M. 1235)nın güneyinde 12 Eylül – 25 Kasım 2011 tarihleri arasında Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 10.01.2003 gün ve 8369 sayılı kararı ile istenilen Darüşşifa ve Mevlevihanenin Rekonstürüksiyonu öncesi orijinal temel izlerinin bulunmasına yönelik arkeolojik kazı ve sonuçları bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Bu çalışmada Yapının güneybatısında güneye doğru devam eden ve belli aralıklarla bunu doğu-batı doğrultusunda kesen moloz taş örgülü temel ve perde duvar izleri belirlenmiştir. Alanın güneyinde daha sonradan yapıya eklenen Mevlevihane’ye ait iç içe iki sekizgen planlı temel duvarı ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca sekizgen duvarın güneydoğu köşesine bitişik birkaç mekana ait temel izleri bulunmuştur. Kazı sırasında ele geçen seramik sikke ve diğer buluntulardan alanın 13. Yüzyıldan 20. Yüzyıla kadar kullanıldığı anlaşılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kosova’da Meşhed-i Hüdavendigâr ve İlk Devir Osmanlı Mimarisinde Türbe Geleneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17883</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17883</guid>
      <author>Hamza GÜNDOĞDU</author>
      <description>Kosova Meydan Savaşı’nda şehit düşen Sultan I. Murad’ın kanının döküldüğü yerde inşa edilen ve Sultan Murad adına izafeten Meşhed-i Hüdavendigâr olarak adlandırılan Türbe, Kosova yakınlarında etrafı çevrili bir avlu içerisinde müştemilat ile birlikte yer almaktadır. Osmanlı döneminde ve yakın tarihlerde onarım ve tadilat gören yapı, son olarak 2003-2005 yılları arasında Prof. Dr. Hakkı Acun’un da danışmanlığı altında son restorasyonunu geçirmiştir. Çevresi ile birlikte mamur, ahenkli bir bütünlüğe sahip olan bu yapı, Osmanlı türbe anlayışının önemli örneklerinden biridir. Çeşitli dönemlere ait onarımlar ve içindeki kalem işi süslemelerle üslup özellikleri kısmen değişmiş olsa da, Türbe yapısı geleneksel özelliklere sahiptir. Aslında I. Murad’ın makam türbesi olan bu yapı, O’nun Bursa’daki gerçek türbesinden farklı bir özellik taşımaktadır. Bu makalede, Osmanlı türbe anlayışı ve Türbe çevresindeki bazı mezarlara dikkat çekilmek istenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Dönemi Manisa Kenti ve Düşündürdükleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17653</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17653</guid>
      <author>Sema KÜSKÜ</author>
      <description>Osmanlı sürecinin “Şehzadeler Kenti” Manisa, Saruhanlı Beyliği ve Osmanlı dönemlerine ait mimari eserleri bir arada görebildiğimiz bir kent profili çizer. Eski adı Sipylos (Spil) olan dağın kuzey eteğinde, Gediz nehrinin geçtiği ovanın kenarında kurulmuş olan Manisa’nın güneyinde kentin İslam öncesi döneminden kalan iç kale ve daha alt seviyede Spil dağına paralel uzanan dış kale surları bulunur. Kuruluş tarihi kesin olarak bilinemeyen kentin en eski adı “Magnesia”dır. Bizans döneminde önemli bir askeri üs ve sonrasında piskoposluk merkezi haline gelen Manisa, 14. yüzyılın başlarında Saruhan Bey tarafından ele geçirilmesinin ardından Saruhanoğulları Beyliği’nin merkezi olarak anlam kazanır. Manisa ve çevresinde egemen olan Saruhanoğulları (1300-1410) ilk olarak I. Bayezid, sonrasında ise I. Bayezid’in oğlu I. Mehmed tarafından Osmanlı Beyliği topraklarına bağlanır. Sonraki süreçte “Saruhanlı Sancağı” olarak adlandırılan bu bölgenin eski merkezi Manisa ise Amasya’dan sonra diğer bir şehzade kenti olarak anlam kazanacaktır. Manisa’da Saruhanlı döneminden itibaren -İshak Çelebi ve Külliyesi ayrı tutulduğunda- şehre yön veren kişilerin sultan eşleri olduğu ve geleneğin İshak Çelebi’nin eşi Gülgün Hatun tarafından başlatıldığı söylenebilir. Bununla birlikte kentteki diğer sanat patronlarının sosyal konumları, Manisa ve Amasya olmak üzere iki şehzadeler kenti arasında bir öncelik farkı ortaya koyar. Bu bağlamda amacımız, Manisa’nın Saruhanoğlu döneminden itibaren kent olarak nasıl bir gelişim gösterdiğini belirleyerek, inşa ettirdikleri yapılarıyla bu gelişimde söz sahibi olan kişileri değerlendirmektir. Mimari analiz bu çalışmanın sonraki aşamasını oluşturduğundan yazımız kapsamına dahil edilmemiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sırbistan’da Osmanlı Mimarisi Üzerine Genel Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17988</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17988</guid>
      <author>Mehmet Zeki İBRAHİMGİL</author>
      <description>Sırbistan’da dört asırdan fazla Osmanlı hâkimiyeti süresince, Osmanlı Arşiv kayıt defterlerine dayanarak 910 yapının inşa edildiği tespit edilmiştir. Arşivde kayıtları tespit edilen bu yapıların kullanım amacına göre dağılımı: dini yapılardan cami, tekke türbe vd.; eğitim yapılarında medrese, mektep vd; ticari yapılardan han, bedesten, kervansaray vd; sosyal yapılardan hamam, köprü, çeşme vd; sivil yapılardan konak, ev vd; kamu yapılarından saray, gümrük binası, postane vd; askeri yapılardan kale, kule, kışla vd. yapıları sayabiliriz. Bildiri sunumunda bunlar tablolar halinde verilecektir. 200-2005 yılları arasında Sırbistan’ın genelinde yaptığımız envanter çalışmasında, kısman veya tamamen ayakta olan 186 yapı tespit edilmiştir. Günümüzde ayakta olan bu eserlerden büyük bir kısmı Sırbistan Kültür Bakanlığı tarafından tarihi eser statüsünde tescil edilmiş ve koruma altındadır. Ancak hala tescil edilmeyen yapılar davardır. Sırbistan’da ayakta kalan Osmanlı dönemi yapıların çoğu Belgrad, Smederevo, Niş, Pirot, Sokobanja, Novi Pazar, Leskovac ve Vranja gibi şehirlerde bulunmaktadır. Buna ilaveten, Tuna Nehri boyunca stratejik öneme sahip Kladovo Fethul-İslam Kalesi, Golubac Kalesi, Petrovaradin Kalesi ve Ram Kalesini de saymak gerekir. Mevcut yapıların büyük bir kısmı Klasik Osmanlı dönemi mimari özelliklerini taşıyan yapılar olduğunu söyleyebiliriz. Sırbistan’da Osmanlı Mimarisi ile ilgili günümüze kadar Andrej Andejeviç’in, İvan Zdavkoviç’in, D. Curiç-Zamalo’nun ve Duşanka Bojaniç vd. gibi araştırmacılar tarafından yayınlanan kitap ve makaleleri sayabiliriz. Ancak bu araştırmalar, Sırbistan’daki Osmanlı Mimarisi örneklerinin çok az bir kısmını kapsamaktadır. Sırbistan’da bu konuda derli toplu bir çalışma hala yapılmamıştır. Genç araştırmacıların bu alanda yapacakları yeni çalışmalar ile Sırbistan’da bu ortak kültür mirasının ortaya çıkmasına ve korunmasına katkı sağlayacaktır. Bu alanda yapılacak çalışmalar, her iki ülkenin yararına olacağı ve dünya kamuoyu tarafından destek ve takdir bulacağı kanaatindeyim.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Uşak/Ulubey’deki Osmanlı Dönemi Mimarisine Dair</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17828</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17828</guid>
      <author>Kasım İNCE</author>
      <description>Ulubey, Uşak’a yaklaşık 30 km. mesafededir. Buradaki Osmanlı eserlerinin bir sanat tarihçisi tarafından incelenmediği fark edilmiştir. Varlığını devam ettirenlere ilişkin yapılan incelemede; 5 cami, 2 çeşme, 1 çeşme kitabesi ve iki tanesi kitabeli olmak üzere bir grup dükkân belirlenmiştir. Camilerin içinde Ulu Camii ve Çarşı Camii, büyüklükleri, mihrapları, minberleri, kullanılan malzeme, mimari elemanlar ve süslemeleriyle önemli yapılardır. Hacı Mehmet Efendi Camii mihrabı ve minberi Cumhuriyet döneminde yapılan onarımda gerçekleştirildiği için bu anlamda dikkate alınmaması gerekir. Cami minarelerinden Ulu Camii minaresi girişinin yukarısındaki kitabede, minareci olarak Hacı Hafız Ali’nin adının okunması, onun mahalli bir usta olduğunu gösterir. Pazar Çeşmesi ile Bekir Çeşmesi hazneli çeşmelerdendir. Pazar çeşmesi işlevini devam ettirirken Bekir Çeşmesi’nin suyu akmamaktadır. Eserler üzerindeki kitabelerden hareketle, yörenin ileri gelenlerinden Curaoğulları zamanında Ömer Efendi Camii, Hacı Mehmet Efendi Camii ve Gölbaşı Çeşmesi’nin bulunduğu yüksekçe alan Ulubey’in ilk yerleşiminin olduğu saha olarak ortaya çıkmaktadır. Sonraki yerleşimin aşağıdaki düzlüğe doğru devam ettiği anlaşılmaktadır. Yerleşimin seyri arşiv kayıtlarından elde edilecek bilgilerle daha net olarak ortaya konulabilir. Bununla birlikte, daha geç tarihli olan camilerde Batı sanatı etkilerinin artarak devam ettiği görülmüştür. Batı sanatı etkileri çeşmelerin inşasında kendini pek göstermez. Ancak Çarşı Camii’nin kuzey tarafında kümelenmiş olan dükkânların malzemesi ve cephelerinin biçimlenişinde Batı sanatı etkilerini ağırlıklı olarak görmek mümkündür. Dükkânların cephelerinde üçgen alınlıklar bulunabildiği gibi, uçları düz gelerek ortada dairesel bir yükseklik kazananlar da vardır. Bu dükkânlardan iki tanesinin kitabeli oluşu dikkat çekicidir. Fakat bu dükkânlardan bazılarının tamamen, bazıların ise kısmen değiştirildiği belirlenmiştir. Dükkânlarda görülen Batı sanatı etkileri, Uşak’ın İzmir kanalıyla yabancılarla olan ticareti ve misyonerlerin Uşak’taki faaliyetlerinin yoğunlaştığı da bir gerçektir. Ulubey, ortadan kalkanların yanında varlıklarını devam ettiren Osmanlı eserleri bakımından önemli bir ilçedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Orta Likya’daki Karabel Yerleşiminde Tarımsal Üretime Yönelik Mimari Bulgular</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18200</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18200</guid>
      <author>Bülent İŞLER</author>
      <description>Muğla’dan Hatay’a uzanan Akdeniz sahili boyunca yapılan kazı ve yüzey araştırmalarında saptanan işlikler, Akdeniz Bölgesi’nin antik dönem ve sonrasındaki şarap ve zeytinyağı üretimine yönelik oldukça önemli bilgiler edinmemize olanak sağlamıştır. Konuyla ilgili sürdürülmekte olan araştırmalar bölgedeki işliklerin tipleri ve ürün elde etmede kullanılan tekniklere yönelik yeni bilgiler vermektedir. Ancak yayımlanan araştırma sonuçlarında işliklerin biçim özellikleri, çalışma prensipleri üzerine net bilgiler ortaya konulmakla birlikte, işlev ve tarihlendirme sorunlarıyla ilgili halen bir fikir birliğine varılmış değildir. Orta Likya’nın dağlık kesiminde yer alan küçük yerleşimlerde, erken Bizans mimarisi üzerine yürüttüğümüz yüzey araştırmaları, bölgedeki dini ve sivil mimari örneklerinin belgelendirilmesinin yanı sıra tarım alanlarının tespiti, zeytinyağı ve şarap işliklerinin dağılım alanları, bölge ekonomisine katkıları, presleme teknikleri, işlev ve tarihlendirme sorunlarına katkı yapmayı amaçlar. Bu bağlamda Antalya’nın Demre İlçesi, Belören (Muskar) Köyü Karabel Mahallesi’nin girişindeki yamaçta, kısmen kayalık alana konumlanan bir grup işlik bildirinin konusunu oluşturur. Tarımsal üretime yönelik bu işlikler hakkında yayınlarda bilgiye rastlanmamış olup çalışmalarımızla ilk kez çizimleri yapılmış ve konumları harita üzerine işlenmiştir. Metinde yerleşimde tespit edilen yapılar kısaca tanıtılarak bölge mimarisi içindeki yeri ve önemi kapsamlı olarak değerlendirilmiştir. Karabel’deki antik yerleşimin yakınındaki yamaçta, küçük bir alanda tespit ettiğimiz iki katlı bir konut ve çevresindeki şarap üretimine yönelik işliklerin, bölgede oldukça yaygın olan çiftlik evi ya da kule-çiftlik tarzı bir yerleşim olduğunu göstermektedir. Bu tip yerleşimler çekirdek bir yapı –genelde bir gözetleme kulesi- etrafında seyrek olarak gruplanmış şarap veya zeytinyağı işlikleri, sarnıçlar ve kayaya oyulmuş mezar yapılarından oluşur. Buluntular yerleşimin Helenistik dönemden başlayarak Bizans döneminin sonuna kadar kullanıldığını, dolayısıyla tarımsal üretim biçimlerinin yanı sıra ekonomik ve sosyal yapının da yüzyıllar boyunca benzer biçimde sürdüğünü göstermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Soma Hızır Bey (Çarşı) Camii Duvar Resimleri Üzerine Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17822</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17822</guid>
      <author>Dilek KARAAZİZ ŞENER</author>
      <description>Manisa İli, Soma ilçe merkezinde yer alan Hızır Bey (Çarşı) Camii, kitabelerine göre H.1206/M.1791–92 senesinde inşa edilmiştir. Kareye yakın dikdörtgen planlıdır. İki sıra pencerelerle donatılmış kâgir duvarların kuşattığı harim, kiremit kaplı, kırma çatı altındaki bir bağdadi kubbeyle örtülüdür. Caminin kuzey ve batı cepheleri tamamen, doğu cephe ise ilk pencereyi içine alacak şekilde revak sırası ile kuşatılmaktadır. Revak sırasıyla, kuzey cepheyi kaplayan son cemaat mekânı, ahşap dikmeler ve bunların arasındaki bağdadi kemerlerden oluşur. Harim mekânının kuzey duvarına, doğu ve batı yönlerinden başlayan ve on dört ahşap sütunla taşınan, iki katlı ve ahşap mahfil düzenlenmiştir. Kuzey duvarında mahfilin birinci katı güneye doğru, loca şeklinde çıkma yapmaktadır. Cami, kâgir duvarlarının dışında, neredeyse bütünüyle ahşap malzeme kullanılarak inşa edilmiştir. Bu makaleyle, XVIII. yüzyılın ikinci yarısında dini mimari yapılar içinde, en zengin konulu duvar resimlerine sahip olan caminin günümüze kadar ulaşan orijinal bezemeleri ve yanı sıra da farklı dönemlerde geçirdiği onarımlarla eklenen “yeni” resimlerin belgelenmesi amaçlanmıştır. Caminin orijinal duvar resimleri Geç Osmanlı Dönemi’ne tarihlenir. Gerek konulu duvar resimleri ve gerekse de bitkisel üslupta bezemesel özellikler taşıyan süslemeleri ile bina, geleneksel Minyatür Sanatı’ndan Batılı anlayışında Resim Sanatı’na geçiş evresinde yer alan tasvir sanatının konu, üslup, malzeme açısından önemli örnekler arasında yer almaktadır. Duvar resimleri, son cemaat mekânının kuzey cephesindeki mihrap nişlerinin iç bükey yüzeylerinde, pencere açıklıklarının aralarında, ayrıca batı kanadındaki mükebbirenin dolgusunda; harimde ise kapı ve pencere araları ile üst katta mahfil bölümünün harime bakan güney kısmındaki duvar yüzeylerinde Barok üslupta bitkisel karakterli boyalı nakışlarla birlikte tasvir edilmiştir. Belirtilen yerlere uygulanan konulu resimler ve bitkisel karakterli bezemesel nakışlar orijinal dönemine aittir. Raspa, onarım ve yenileme çalışmaları sırasında eklenen yeni resimler harim duvarlarındadır ve bezemeler yapının iç mekânını özgün durumundan uzaklaştırmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’nin Tokyo Elçiliği Senelik Raporuna Göre Japonya’nın Dış Politikası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18072</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18072</guid>
      <author>Gülşah KURT GÜVELOĞLU</author>
      <description>Uzakdoğu'da yaşanan gelişmeleri takip açısından İkinci Dünya Savaşı öncesinde Türkiye’nin en önemli kaynağı Tokyo Büyükelçiliği olmuştur. Tokyo Büyükelçiliği senelik raporu bu açıdan önemlidir. Türkiye'nin Tokyo Büyükelçisi Nebil Batı tarafından hazırlanan bu rapor on üç bölümden oluşmaktadır. Rapor öncelikle Japonya'nın dış politikasını belirleyen iç unsurlar üzerinde odaklanmaktadır. İkinci olarak rapor Japon dış politikasına değinmektedir. Raporda sırasıyla Rusya, Çin, ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Polonya, Hollanda ve Türkiye ile Japonya arasındaki ilişkilere dair gözlemler yer almaktadır. Rapora göre Çin ile ilişkilerde Mançurya sorunu önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle son zamanlarda yaşanan Mançurya olayları, iki ülke arasındaki anlaşmazlıkları tekrar şiddetlendirmiş ve bu mesele Japonya ile Çin arasında ilan edilmemiş bir harp şeklini almıştır. Raporda, Japon-İngiliz ilişkilerinin yanı sıra Almanya, Polonya ve Hollanda ile ilişkilere de yer verilmiştir. Türk-Japon ilişkileri de raporda yer alır. Rapor Japon dış politikasını belirleyen iç etkenleri oldukça açık biçimde ele almaktadır. Raporda Türkiye’nin Japonya ile ilişkilerinde nasıl bir yol izlemesi gerektiği de ortaya konmuştur. Bu çalışmada, 1933 yılında Japon dış politikası hakkında Türk dışişlerini bilgilendirmek amacıyla 1934 başında yazılan; gerek Türk-Japon ilişkilerine değinmesi, gerekse İkinci Dünya Savaşı öncesinde Japonya’nın dış politikası ve bunu şekillendiren etkenleri incelemesi açısından önem arz eden Tokyo Elçiliği senelik raporu ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sultan II. Selim’in Banilik Faaliyetleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17910</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17910</guid>
      <author>Fatih MÜDERRİSOĞLU</author>
      <description>Osmanlı tarihinde ‘’II. Selim/ Selim-i Sani /Sarı Selim’’ ’gibi ad ve lakaplarla bilinen Sultan II. Selim ( h.d. 1566-74), daha çok silik kişiliği ve dönemin güçlü devlet adamları ile saray kadınlarının gölgesinde kalmasıyla tanınmıştır. Kanuni Sultan Süleyman ile baş kadını Hürrem Sultan’ın ikinci şehzadesi olarak 1524 yılında doğan II. Selim, çocukluk ve ilk gençlik yıllarının geçtiği Topkapı Sarayı’nda iyi bir eğitim almıştır. Ergenlik çağından itibaren sancak beyi sıfatıyla Konya, Manisa ve Kütahya gibi çeşitli sancaklarda görevlendirilen Şehzade Selim, babası I. Süleyman’ın ölümü üzerine Osmanlı tahtının tek varisi olarak Devletin başına geçmiştir. Sekiz yıllık saltanatının ardından İstanbul’da ölmüş ve İstanbul Ayasofya Kilise Camiin bahçesi içindeki türbesine gömülmüştür. Dönemin siyasi tarihi ile kişiliği ve hamiliği incelendiğinde tarihçiler tarafından pasif, sefere çıkmayan, devlet sorumluluğunu sadrazam ve Divan’a bırakan yönleriyle eleştirilmiştir. Bu çalışmada özellikle II. Selim’in sanat patronluğu daha doğrusu banilik yönü tartışılacaktır. Sultan II. Selim, mimari ve sanatın diğer kollarına yakın ilgi duymuş bu bağlamda çok sayıda anıtsal yapılara da imzasını atmıştır. Kısa süren saltanatı döneminde Sultan, başkent İstanbul’dan daha çok Konya, Sultaniye/ Karapınar, Edirne, Kıbrıs/Lefkoşe, Suriye/Şam vb. Osmanlının Taşra yerleşimlerine külliye ya da tek yapılar inşa ettirmiş ya da onartmıştır. Günümüze iyi durumda ulaşan eserlerini başta Mimar Sinan olmak üzere Hassa Mimarlık Teşkilatı’nca gerçekleştirilmiştir. En dikkat çeken ve tanınan eseri ise hiç kuşkusuz Edirne Selimiye Camii’dir. Bu cami UNESCO tarafından dünya kültür miras listesine alınmıştır</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Erzincan Bakırcılığı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17975</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17975</guid>
      <author>Funda NALDAN</author>
      <description>Bakırcılık kendi kültürel geleneği içinde ele alındığı zaman onun her dönemde geliştiği görülmektedir. Erzincan’da bakır el sanatlarının nasıl başladığı hakkında hiçbir bilgi yoktur. Ancak geçmişte halkın bakırcılığı geçim kaynağı olarak ele aldığı ve bakırcılığın gelişmiş olduğu konusunda bilgiye sahibiz. Erzincan’daki bakırcılık oldukça ince ve titiz bir çalışmanın ürünüdür. Doğu Anadolu Bölgesi’nde Erzincan bakır, pirinç, bronzdan yapılmış mutfak kaplarını seri olarak üreten madencilik merkezlerinin başında gelen illerdendir. Erzincan’da bakır kaplar çok çeşitli form ve özellikte karşımıza çıkmaktadır. Erzincan bakır atölyelerinde üretilen bakır eserler, Doğu Anadolu’da kendine özgü özellikleri ile bilinir. Erzincan’da bakırdan yapılmış en önemli eşyaların başında sahan, tas, kevgir, debbe, tava, tabak, bakraç gibi mutfak eşyaları gelmektedir. Makine üretiminin yaygınlaşması, diğer sentetik eşyaların fiyatlarının düşmesi ile bakıra olan talep azalmıştır. Zor şartlar altında çalışan bakırcı esnafı imalatı bırakmak zorunda kalmıştır. Talebin azalması ile bakırcılık sanatı gerilemeye başlamıştır. Erzincan merkezde günümüzde bakırcılık sanatını icra eden sadece bir usta kalmıştır. Bu mesleği oğlu ile birlikte yürütmektedir. Bu çalışma geçmişten günümüze Erzincan bakırcılığını, bakır esnafını ve İl Kültür ve Turizm Müdürlüğündeki 20.yy.a tarihlendirilen günlük hayatta kullanılan bakır eserleri çeşit, form ve fonksiyonları açısından yapılacak olan incelemeyi kapsamaktadır.37 bakır kap incelenmiştir. Bakır kaplar dövme tekniğinde yapılmıştır. Birleşme tekniği olarak perçin, lehim, kaynak kullanılmıştır. Kabartma, kazıma teknikleri ile süslemeler yapılmıştır. Erzincan bakır ürünlerinin Anadolu’nun diğer atölyelerinde üretilenlerden en önemli farkı, eşya ve kapların üzerine, kazıma tekniğiyle stilize edilmiş bitki ve çeşitli geometrik motiflerin işlenmiş olmasıdır . Bu şekilde sade olan eserlerde canlılık sağlanmış ve Erzincan ürünlerini diğer atölyelerde üretilenlerden farklı kılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk El Sanatları İçerisinde Sigara Ağızlıkları ve Tabakalarının Yeri ve Önemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18011</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18011</guid>
      <author>Demet ÖRNEK</author>
      <description>Geçmişten günümüze Sosyo-kültürel değerlerin devam etmesini sağlayan bir çok sanat eseri vardır. Bu eserler içerisinde” Sigara ağızlıkları ve tabakaları” da yer almaktadır. Tütün tohumunun ve bitkisinin bulunması Amerika’dan Avrupa’ya ve oradan da Osmanlı topraklarına gelmesiyle beraber başta Lüle kullanılarak içilen tütün, Kırım savaşı sırasında İngiliz ve Fransız askerlerinin kağıda sararak içtiklerini görülünce tütün kullanımı bu şekilde gelişmiştir. Dolayısıyla ağızlıklar ve tabakalarda çeşitli malzeme ve teknikler kullanılarak yapılmaya başlamıştır. Malzeme olarak ağaç, maden ve değerli taşların kullanıldığı ağızlık ve tabakalarda teknik olarak oyma, tornada çekme, savatlama ve yoğun olarak telkari ve çeşitlemeleri süslemelerde görülmektedir. Ağızlıklar iki farklı şekilde yapılmışlardır. Yekpare denilen tek parça ve üç ayrı parçanın birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Ağızlıklar ağız kısmının şekline göre damaklık, imame ve keçi memesi olarak adlandırılmaktadır. Tabakalar ise alt ve üst dış yüzeyi süslemeli , iç kısımları sade olarak düzenlenmiş kutulardır. İç kapak kısımlarında tütün kesesini ve tütün kağıdını yerleştirmek için bölmeler bulunmaktadır. Dış yüzeylerinde ise savat ve telkari teknikleri uygulanarak değişik süsleme kompozisyonları yapılmıştır. Bugün el sanatları içerisinde yapımı kuşaktan kuşağa aktarılmış olan ağızlıklar ve tabakalar müzelerimizde yer almaktadır. Özellikle Maden sanatının gelişimi açısından yapılan örnekler önem taşımakta olup, bugün hala üretimleri devam etmektedir</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edirne Sarayı (Saray-ı Cedîd- i Âmire)’ndan Günümüze Ulaşabilen Yapılar Hakkında</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18064</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18064</guid>
      <author>Mustafa ÖZER</author>
      <description>Edirne Sarayı (Saray-ı Cedîd-i Âmire), Edirne’nin Sarayiçi olarak adlandırılan bölgesinde, Tunca Nehri’nin batısındaki alanda, II. Murad’ın saltanatının son yıllarında, 1450 yılında inşa edilmeye başlanmış ve hemen her dönemdeki ilave ve onarımlarla büyük bir kompleks haline gelmiştir. Pek çok yapısı Fatih Sultan Mehmed zamanında inşa edilen ve bünyesinde çok farklı işlevli yaklaşık 100 civarında yapıyı barındıran bu saray, oldukça geniş bir alana yayılmaktaydı. Edirne’nin Osmanlı topraklarına katıldığı 1361 yılından 19. yüzyıl sonlarına kadar yoğun bir kullanıma sahne olan ve pek çok tarihi olaya (Osmanlı- Rus ve Balkan Savaşları, IV. Mehmed’in sünnet şöleni, vd.) tanıklık eden Edirne Sarayı (Saray-ı Cedîd-i Âmire), özellikle Osmanlı- Rus ve Balkan savaşları sırasında önemli ölçüde tahrip olmuş ve pek çok yapısı yıkılmıştır. Saraydan günümüze az sayıda yapı ulaşmıştır. Bunlar arasında; Matbah-ı Amire, Babüssade, Cihannûma Kasrı, Kum Kasrı Hamamı, Adalet Kasrı, Fatih Köprüsü, Kanuni Köprüsü, Şehabeddin Paşa Köprüsü, Av Köşkü, Su Maksemi, Namazgâhlı Çeşme, vd. belirtilebilir. Günümüze ulaşabilen bu yapılardan bazıları harap durumda iken, bazıları da onarımlarla varlığını sürdürmektedir. Ruslar’ın 22 Ağustos 1829 yılında Edirne’yi istilası sırasında tahrip olan ve onarılan Edirne Sarayı, bu sıralarda cephanelik olarak kullanılmaktaydı. Ruslar’ın 1877’de yeniden Edirne’ye saldırısı üzerine, dönemin yetkili komutanlarının emriyle ateşe verilen saray yapıları büyük oranda yıkılmış ve çok az bir bölümü ayakta kalabilmiştir. Kaynak ve yayınlardan öğrendiğimize göre Edirne Sarayı (Saray-ı Cedîd-i Âmire)’nin; 117 Oda, 21 Divanhane, 18 Hamam, 8 Mescit, 17 Kapı, 13 Koğuş, 4 Kiler, 5 Mutfak, 17 Kasır ve 6 Köprü’den meydana geldiği anlaşılmaktadır. Kuşkusuz bu bilgiler, arşiv belgeleri üzerindeki incelemeler ile sahada yapılacak kazı ve araştırmalarla daha sağlıklı hale gelecektir. Bazı yayınlarda Edirne Sarayı’nda, 6. 000 görevlinin yanı sıra 34. 000 kişinin yaşadığı ve böylece Saray’ın toplam nüfusunun 40.000 olduğu ileri sürülmektedir. Ülkemizin olduğu kadar dünyanın da en önemli kültürel mirasları arasında yer alan, Osmanlı Arkeolojisi ve saray hayatı bakımlarından büyük önem taşıyan Edirne Sarayı (Saray-ı Cedîd-i Âmire)’de son yıllarda; TBMM Başkanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Edirne Valiliği ve Bahçeşehir Üniversitesi’nin kurumsal ilgi ve destekleriyle kazı, restorasyon ve koruma çalışmaları sürdürülmektedir. Gösterilen bu yakın ilgi ve destek, onlarca yıl kaderine terk edilen Edirne Sarayı (Saray-ı Cedîd-i Âmire)’nin makus talihinin değişmesini sağlamıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>19.yy Osmanlı Mimarisi’ndeki Oryantalizm’in İber Kaynağı ve Sirkeci Garı'nın Analizi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17966</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17966</guid>
      <author>Meltem ÖZKAN ALTINÖZ</author>
      <description>19. yüzyıl dinamik ve heterojen yapısıyla kendisinden önceki yüzyıllardan ayrılmaktadır. Dünya bu yüzyılda teknolojik ve sosyal değişimleri sıklıkla yaşarken kültürün somut gösterge alanlarından mimaride çok çeşitli, eklektik ve modernizmin başlangıcı sayılabilecek üslupsal yönelimler dikkati çeker. Yüzyılın başlarında romantik, sonlarına doğru modern çizgiye kayan yaklaşımların egemen olduğu bu üsluplar mimaride bir arayış sürecinin parçaları olmalarının yanı sıra modernist sürece geçişte itekleyici görev üstlenirler. Avrupa ülkeleri gibi Osmanlı İmparatorluğu da 19.yy'da modernleşmeye çalışır ve Batılı gelişmiş ülkelerin teknolojik ve askeri seviyesini yakalamak için yoğun bir çabaya girer. Bu çabanın mimari alana sirayet etmesi uzun sürmez. 19.yy'ın Avrupa Sanatı'ndaki çok renkli durumu Osmanlı İmparatorluğu'nun mimarisinde dinamik bir etki yaratır öyle ki Osmanlı Sanat ve Mimarisi farklı bir boyut kazanarak başkalaşır. Bu çalışma 19.yy Osmanlı Sanatı'nda görülen oryantalist yaklaşımları Sirkeci Garı özelinde incelemekte, oryantalist formların kaynaklarını Kuzey Afrika Mağrip kökenine atfeden genel geçer değerlendirmelerden ziyade özellikli olarak bu formları İber Yarımadası'nda gelişmiş olan Endülüs İslam Medeniyeti ile ilişkilendirmektedir. Çalışmada II. Abdülhamid döneminde Alman Mimar August Jachmund tarafından tasarlanan Sirkeci Garı'nın mimari üslubu incelenmekte, bu yapının oryantalist olarak tanımlanan üslubunun Doğu ve Batı sanatının karışımı niteliğindeki Müdeccen üslupla olan kavramsal benzerlikleri mercek altına alınmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlk Türk Kadın Heykeltıraş: Sabiha Ziya Bengütaş</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17661</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17661</guid>
      <author>Halil ÖZYİĞİT</author>
      <description>Batılı anlamda heykel sanatı üretimi ile Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk defa tanışması, 1867 yılında bir ay sürecek Avrupa seyahatine çıkan Sultan Abdülaziz'in buradan edindiği izlenimleri içselleştirmesi, 1871 yılında C.F. FULLER'e at üstünde bir büst yaptırması ile somutlaşır. Osmanlı İmparatorluğu topraklarında heykel sanatı eğitimi, 3 Mart 1883 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi'nin açılması ile kurumsal bir kimlik kazanır. Sanayi-i Nefise Mektebi'nin ilk öğrenciler arasında çoğunluk gayr-i Müslim çocuklardan oluşmakla birlikte, zamanla Türk ve Müslüman çocukları da okula yoğun ilgi göstermeye başlar. Bu bağlamada, Sanayi-i Nefise Mektebi heykel şubesi’nin ilk Türk ve Müslüman kadın öğrencisi Sabiha Ziya (BENGÜTAŞ) (1904-2 Ekim 1992) olur. Sanayi-i Nefise Mektebi’nin Resim şubesinde başladığı sanat eğitimini, heykeltıraşlık şubesinden mezun olarak tamamlar. Sabiha Ziya Hanım, öğrencilik yıllarından itibaren, Türk heykel sanatının gelecekte önemli isimleri arasında yer alacak olan Nijat SİREL, Zühtü MÜRİDOĞLU, Melek Ahmet Hanım, Rezan Ramiz Hanım, Ratıb Aşir ACUDOĞU ve Nermin Farukî gibi isimler ile birlikte sergilere katılır. Sanatçı özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında açılan Galatasaray ve Ankara Resim Sergilerinde yapıtlarını sergiler. Genelde sanatçı dostlarının büstlerini yapar. 1920’li yılların ortalarında heykel eğitimi için İtalya’ya, Roma Güzel Sanatlar Akademisine gönderilir. Heykel alanındaki çalışmalarını bir süre İtalya'da sürdüren sanatçı, Türk heykel sanatında özellikle büst çalışmaları ile iz bırakmış nadide sanatçılarımızdandır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Büyük Selçuklu Sultanı Melik Şah’ın Diyarbakır’da Yaptırdığı Zafer Anıtı İki Burca İkonografik Yaklaşım</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18020</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18020</guid>
      <author>Canan PARLA</author>
      <description>Bu çalışmada, Büyük Selçuklu Sultanı Melik Şah’ın, Diyarbakır’ın alınmasından sonra, Diyarbakır dış surunun güneybatı bölümüne bir yıl arayla zafer abidesi olarak yaptırdığı Büyük Selçuklu ve Melikşah (Nur) Burçları ele alınmıştır. Ön cephelerinde çiçekli Kufî kitabelerle bütünleştirilmiş figürlü kabartmaları bulunan burçları, Abdülmelik oğlu Ebu Ali el-Hasan’ın Diyarbakır Valiliği sırasında Urfalı mimar Selamet oğlu Muhammed inşa etmiştir. Her iki burcun da aynı bani, aynı vali, aynı inşa yöneticisi ve aynı mimarla ilişkili olması, burçların ön cephe kompozisyonlarının benzerliğini açıklamakta ve burçları imge ve simgeleriyle aynı kültürel ortama bağlamaktadır. Özellikle Melikşah Burcu’nda kullanılan figürlü semboller çok zengindir. Sultan Melik Şah’ın imge ve simgelerle yüklü kültürel ve siyasi bildirimde bulunduğu bu burcun inşa tarihinin at yılına denk gelmesi ya da getirilmesi, gerçek bir zafer anıtı olarak bu burçta, at figürlerinin çok katmanlı bir simgesellikle kullanıldıklarını gösterir. Bu burçta özetle Sultan Melik Şah’ın başlarında bulunduğu Büyük Selçukluların ülke topraklarına kattıkları vatan Diyarbakır’ı tüm güçleriyle savunacakları ve muhtemel bir savaştan galip çıkacakları ilan edilmektedir. Burcun yan cephe köşelerine, en alta yerleştirilen kartal-tavşan mücadele sahneleri, hem kazanılmış bir zaferi simgelemekte hem de gelecekte olacaklara ibret oluşturmaktadır. Her iki burcun dik eksenleri üzerinde ve kitabelerinin sağ ve sol yanlarında yer alan kartal ve hükümdar tasvirlerinin yanı sıra, simetrik figür çiftlerinden oluşan ve gök-yer sembolizmine bağlı kalınarak oluşturulduğu anlaşılan ana hatları dikkate alındığında bezeme düzeni, Eski Türklerin Gök dini inancı ve Şamanlık gelenekleri içerisinde beliren mitolojik ögelerle izah edilebilmektedir. Anadolu’da inşa edilmiş ilk Türk zafer abideleri olarak, çok eskilere dayanan Türk kültür ve inanç dünyasını kozmolojik içerikli bir arka plan üzerinden günümüze taşıyan bu burçların tarihi, kültürel ve sanatsal değerleri çok yüksektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kappadokia Bölgesindeki (Özellikle Kayseri ve Çevresindeki) Osmanlı Dönemi Hıristiyan Dini Mimarisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18027</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18027</guid>
      <author>M. Sacit PEKAK</author>
      <description>1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması’nın bir sonucu olarak Türkiye ile Yunanistan’ın gayrimüslim ve müslüman nüfusu arasında gerçekleştirilen mübadele, her iki taraf için kayıplara sebep olduğu gibi, bu durum, Osmanlı Dönemi’nde inşa edilen Hıristiyan dini yapıların zarar görmesine de neden olmuştur. Anadolu’nun doğusundan batısına, çeşitli yerleşimlerde görülen Hıristiyan dinî yapıların yoğun olduğu bölgelerden birisi olan Kappadokia’da da, özellikle 18. - 19. yüzyıllarda inşa edildiği düşünülen Kayseri ve çevresindeki Rum Ortodoks ve Ermeni Ortodoks ‘milletleri’in dini yapılarını görmek mümkündür. Ancak, Mübadele sırasında sağlıklı ve güvenilir bir envanter çalışması yürütülmemiş olması, Anadolu’daki eserlerin sayılarını saptamayı oldukça güçleştirmektedir. Bu nedenle, yalnızca İç Anadolu’da değil, Anadolu ve İstanbul genelinde Osmanlı Dönemi’nde inşa edilmiş gayrimüslim yapıları ile ilgili çalışmaların artırılmasının gerekli olduğu görülmektedir. Çalışma kapsamına alınan Kappadokia ile Kayseri’nin coğrafi tarihçelerinden başlayarak, gayrimüslimlerin bu bölgedeki faaliyetlerinden, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve özellikle Kayseri’deki gayrimüslim tebaanın demografik yapısına dair bilgilerden bahsedilmiş, yeri geldikçe de tarih içerisinde gayrimüslimlerin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki hukuki hak ve statülerine değinilmiştir. Bununla beraber, Kayseri’nin Ağırnas, Aydınlar, Balagesi, Başköy, Derevank, Endürlük, Faraşa, İncesu, Kayabağ, Konaklar, Talas ve Zincidere adlı on iki yerleşimine ait kiliselerin yapım tarihi ve bugünkü durumları hakkında bilgi verilerek, mimari tanıtımları yapılmış, gerekli görsel malzeme ile desteklenmiş, ayrıca konu ile ilgili arşiv eksikliğini giderecek önerilerde bulunulmuştur. Osmanlı Dönemi’nde inşa edildiği bilinen kilise ve manastırların mübadelenin ardından büyük oranda işlevsiz kalmış olması; ayrıca, eserlerin korunmasına ilişkin çalışmaların da yeterli olmaması, konuya hak ettiği değerin gösterilmediğinin de bir kanıtıdır. Bu bakımdan, Kayseri ve çevresinde gerçekleştirilen bu çalışma, henüz başlangıç düzeyinde olan Osmanlı dönemi Hıristiyan sanatı konusundaki ilerleyen çalışmalara ışık tutacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kars’ta Bir Ortaçağ Ermeni Kilisesi: Taylar Kilise</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18080</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18080</guid>
      <author>Güner SAĞIR</author>
      <description>Bugünkü Kars ilinin sınırları içinde bulunan birkaç yerleşim Ortaçağ’da dönemin büyük imparatorluklarına bağlı olarak Doğu Anadolu’da varlıklarını sürdüren Ermeni krallıklarına bir dönem başkentlik yapmıştır. 10. yüzyıl ve 11. yüzyıl başlarında Kars’ın bulunduğu bölgede genel olarak barış düzeni ve refah ortamı hâkimdir. Bu ortam, karışık politik, kültürel ve dini ortam içinde gelişen Ermeni kilisesi için bir şans olmuş, bölgede çok sayıda manastır ve kilise inşa edilmiştir. Bu dönemde Ermeni Krallığı topraklarında pek çok imar faaliyeti olduğu, 10. yüzyıl sonu 11. yüzyıl başlarında yaşamış Ermeni Tarihçisi Stephanos Asoğik Daronetsi’nin tarih kitabından bilinir. Taylar Kilise, Kars’ın 45 km doğusunda, Horomos Manastırı’nın 2 km kuzeyinde yer alır. Kilisenin orijinal adı ve inşa tarihi bilinmez. Taylar Kilise, Ermeni mimarisine özgü tek nefli ve kubbeli plan tipindedir. Doğu-batı yönünde üç bölüme ayrılmış tek nefin orta bölümü kubbe ile örtülüdür. Kubbeye geçiş pandantif geçişli, içten ve dıştan sekizgen olan kasnakla sağlanmıştır. Bu plan tipinin Ermeni mimarisinde ilk örnekleri Zovuni Surp Bogos-Bedros Kilisesi (6. yüzyıl), Ptghni Kilisesi (7. yüzyıl), Aruch Surp Krikor Kilisesi (7. yüzyıl) ve Dedmaşen Surp Tadeus Kilisesi’nde (7. yüzyıl) görülür. Bugüne kadar yaptığımız araştırmalarda Taylar Kilise’de uygulanan plan tipinin ufak tefek farklılıklarla (pencere, kapı, süsleme v.b.) 9. yüzyıldan sonra Ermeni mimarisinde yoğun olarak çok sayıda kilisede uygulandığı gözlenmiştir. Bu makalede, Kars’taki Taylar Kilise’nin tanıtılması, Ermeni mimarisi içindeki yerinin belirlenmesi, yayınlar ve arazi çalışmaları sırasında elde edilen verilerin değerlendirilerek tarihi ve orijinal adı hakkındaki ipuçlarının bir bütün olarak ortaya konulması amaçlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1938-1960 Yılları Arası Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlığı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18085</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18085</guid>
      <author>Ayşe SAĞSÖZ, Reyhan MİDİLLİ SARI , Derya ELMALI ŞEN , Selda AL</author>
      <description>1938-1960 Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlığı dünyada ve ülkede geçerli olan politik, ekonomik, siyasal ve sosyal değişimlerin neden olduğu bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönem incelendiğinde iki ana eğilim dikkati çekmektedir. Bunlardan ilki 1938’de Atatürk’ün ölümünden sonra ve II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla geçerlilik kazanan ve 1940ların sonlarına kadar süren II. Ulusal Mimarlık Dönemi ve ikincisi ise savaş sonrası dönemde ortaya çıkarak 1960lara kadar etkinliğini sürdüren, Mimarlıkta Liberalizm olarak adlandırılabilecek olan 1950-1960 arası dönemdir. Çalışma kapsamında, bu iki anlayış oluşumları, özellikleri ve etkileri bağlamında ele alınmıştır. Ayrıca, döneme hâkim olan söz konusu mimarlık anlayışlarına ek olarak, 1938-1960 yılları arasında konut sorunu ve kentleşme, mimarlık eğitimi ve mimarların örgütlenmesi konularının ön plana çıktığı ve bu alanlarda önemli gelişmeler olduğu saptanmıştır. Bu nedenle, çalışma bütünlüğünü sağlamak amacıyla konut sorunu ve kentleşme, mimarlık eğitimi ve mimarların örgütlenmesi konuları 1938-1960 yıllarının tamamını kapsayacak biçimde ayrı başlıklar halinde ele alınmıştır. Her iki dönemde sahip oldukları nitelikler bakımından Cumhuriyet Mimarlığı’na çeşitli katkılarda bulunmuştur. Bu katkıların başında Türk Evi’nin sistemli bir biçimde analiz edilmesi, yerelliğe dönüş, konut sorununun çözümüne kavramsal bir başlangıç yapılması, yeni gereksinimlerin neden olduğu yeni yapı türlerinin üretilmesi, uluslararası üslup etkileri, meslek örgütünün kurulması ve mimarlık eğitiminin Anadolu’da da verilmeye başlanması gelmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Selçuklu Döneminde Siyasi ve Bani Kimliği ile Zeyneddîn Beşâre</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18016</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18016</guid>
      <author>Nermin ŞAMAN DOĞAN</author>
      <description>Selçuklu devlet adamı Zeyneddîn Beşâre, Anadolu Selçuklu döneminde Sultan I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1205-1211 ikinci kez) ve oğulları I. İzzeddin Keykavus (1211-1220) ile I. Alaeddin Keykubad (1220 -1237) dönemlerinde Emir-i Âhur, Çaşniğir, Subaşı gibi görevler üstlenerek, Niğde ilinin subaşısı/yöneticisi olmuştur. Selçuklu sultanları Keykavus ve kardeşi Keykubad arasında yaşanan iktidar mücadelesinde Zeyneddîn Beşâre önce Keykavus’un yanında yer almıştır. Zeyneddîn Beşâre’nin I. İzzeddin Keykavus döneminin önemli devlet adamlarından biri olduğunu Sinop şehrinin fethine katılması ve Niğde şehrine vali olarak atanmasından anlamaktayız. Zeyneddîn Beşâre, Selçuklu devletinin yükselme sürecinde Sinop, Konya ve Niğde’de inşa ettirdiği yapılarla/bani kimliği ile dikkat çekmektedir. Baninin yaptırdığı kendi adıyla tanınan Konya Beşare Bey/Ferhuniye Mescidi (610 H./1213 M.) ile Sinop İç Kalesi burçlarından biri (1215 M.) I. İzzeddin Keykavus, Niğde Alaeddin Camii (1223 M.) I. Alaeddin Keykubad dönemlerinin eseridir. Selçuklu dönemi siyasi tarihi ve sosyal olayları ile bu yapıların inşa edildiği tarihler arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu süreçte dönemin hükümdarlarının başa geçmesinde aktif rol oynayan, gittikçe nüfuzları ve kudretleri artan, devlet yönetiminde söz sahibi olan ve zaman zaman başkaldıran beylerin gücü oldukça fazladır. Zeyneddîn Beşâre’nin görev yaptığı yıllar “Sultanlar- Emirler Mücadelesi” açısından oldukça karmaşıktır. 1223 yılında Keykubad’ın devletin ileri gelen emirlerini yönetimde güç kazanarak otorite boşluğu yaratmaları gibi nedenlerle Kayseri Devlethanesi’nde öldürtmesi olayındaZeyneddîn Beşâre’de katledilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ani Şehir Surları, Korunma Sorunları Ve Çözüme Yönelik Öneriler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17809</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17809</guid>
      <author>Yaşar Selçuk ŞENER</author>
      <description>Ani Şehri ören yeri, Kars İli’ne 42 km uzaklıkta, Türkiye-Ermenistan sınırını ayıran Arpaçay Nehri’nin batı yakasında, Ocaklı Köyü sınırları içerisinde kalmaktadır. Kale sur duvarlarının ortaçağa ait (10-11 yüzyıl) olduğu bilinmektedir. Surlar, şehrin uzun zamandır terk edilmesiyle ya harap halde, ya kısmen veya büyük oranda yıkılmış ya da toprakla büyük oranda örtülmüş halde günümüze ulaşmıştır. Yapılan incelemede, şehrin kuzeyinde 35 burç, doğusunda 3 burç, güneyinde 2 burç ve batısında 1 burç olmak üzere toplam 41 burç ile bunlar arasında kalan sur duvarları kalıntıları günümüze ulaşmıştır. Ani şehir surları, daha belirgin haldeki kuzey bölümü dışında, vadinin konumundan dolayı şehri üçgen biçiminde kuşatan doğu, güney ve batı yanda büyük oranda tahrip olmuş; zamanla oluşan bozulmalarla değişikliklere uğramıştır, ancak mimari bütünlüğünü kısmen de olsa korumuştur. Ani şehir surları, içerisinde barındırdığı çeşitli dönemlere ait önemli yapı kalıntıları ile birlikte dikkat çekmekte, korunması önem arz eden önemli bir kültürel miras niteliği taşımaktadır. Ani şehir surlarının korunma durumu incelendiğinde mevcut bozulmaların, yapısal sorunlar, malzeme bozulmaları, müdahaleler sonucu meydana gelen değişimler ve özgün yapıya risk oluşturan sorunlar olmak üzere üç ana grupta değerlendirilebileceği anlaşılmıştır. Yapısal sorunların, önleyici tedbirlerin alınmaması ve bakımsızlık gibi nedenlerle etkisi artan, daha çok da çevre ve iklim etkileriyle oluşan bozulmalarla meydana geldiği anlaşılmaktadır. Bu bozulmaları, örgü malzemesinde ve örgü derzlerinde görülen kayıplar şeklinde gruplandırabiliriz. Benzer etkilerle meydana gelen malzeme bozulmaları, yüzeysel birikim ve kirlenme, aşınma, ufalanma, yapraklaşma ve parça kayıpları şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Özgün yapıya risk oluşturan sorunlar, toprak dolgular, nem - tuz oluşumları, bitkisel gelişim yanı sıra mevcut kalıntıların korunması ve onarılması amacıyla yapılan, ancak hatalı/sorunlu malzeme seçimiyle veya eksik veya hatalı onarım uygulamalarıyla meydana gelen yeni sorunlar oluşturmaktadır. Mevcut sorunların giderilmesi için, bozulmalara yol açan kaynağın kesilmesi, çevre ve ilkim etkilerine karşı önlemler alınması gibi önleyici koruma yöntemleriyle birlikte doğrudan etkin koruma-onarım müdahalelerine başvurularak çözüm sağlanması gerektiği ortaya çıkmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Selçuklu Kültüründe Kadın’ın Konumu: Sanat Eserlerinden Hareketle Karşılaştırmalı Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17886</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17886</guid>
      <author>Başak Burcu Eke </author>
      <description>Bu çalışma uzun soluklu projenin ilk bulgularını içermektedir. Selçuklu sanat eserlerindeki kadın tasvirleri, Selçuklu kültürünün kadını nasıl algıladığı ve hangi statüde gördüğü bağlamında incelenecektir. Selçuklu kadının konumu dönemin tüm medeniyetlerinden farklıdır. Selçuklu kadının statasü ve kimliği ile ilgili kaynaklardaki anlatıları, maddi kültür ürünü olarak sanat ve mimari eserleri destekler niteliktedir. Selçuklu kültüründe İslamiyet öncesi Türk geleneklerinin de etkisi ile kadının statüsü üst düzeyde olmuştur. Selçuklu kadının bu statüsü İslamiyet’in kabulü sonrası da devam etmiştir. Abbasiler ve öncesinde Emevilerde ise kadının toplum içindeki konumunda İslamiyet öncesi Arap geleneklerinin etkisi devam ettiği görülür.Bu gelenekler İslamiyet’in buyruğu imiş gibi devam ettirilerek yanlış bir tavır izlenmiştir. Emevi ve Abbasi kültüründeki kadın tasvirleri ile Selçuklu sanatındaki kadın tasvirlerinin birbirlerinden farklı oluşu aslında kadının toplum içindeki algılanışının farklılığından ileri gelmektedir. Selçuklu kadın tasvirleri üzerine yapılan sınırlı sayıdaki çalışmada daha çok Selçuklu kadının giyim ve saç özellikleri üzerinde durulmuştur. Bu çalışmada ise Selçuklu Medeniyeti’nde kadının sanat ile ilişkisi, eşleri ile olan ilişkisi, annelik davranışları, savaş alanında yer alışları gibi yazılı kaynaklarda sözü edilen özelliklerinin sanat eserleri aracılığıyla sosyo-kültürel analizi yapılacaktır. Selçuklu kadının statüsü ve rolünün tam olarak anlaşılabilmesi adına dönem Ortaçağ Avrupa karşılaştırması dahil edilmiştir. Selçuklu kadının konumunun İslamiyet’i kabul etmiş diğer kültürlerden nasıl farklı olduğu Selçuklu sanat eserlerindeki kadın tasvirlerinden hareketle değerlendirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Tesbih Sanatı Üzerine Notlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17889</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17889</guid>
      <author>Kemal Hakan TEKİN</author>
      <description>Türk sanat tarihi içinde tesbih sanatı ile ilgili literatürde oldukça az araştırma bulunmaktadır. Tesbih sadece İslamiyet ile ilişkili bir maddi kültür ögesi olmuştur. Tesbih her zaman her inanç sistemi içinde ibadet bağlamında kullanılmıştır. Uluslararası literatürde tesbihin psikolojik tedavilerdeki etkisinin incelenmesi boyutunda bilimsel araştırmalar bulunmaktadır Tesbihin tarihçesi söz konusu olduğunda bir ipe dizilmiş boncuk taneleri olarak düşünürsek tarihinin çok eskilere dayandığını söylemek hiç de zor değildir. İlk kullanıldığı yer olarak Hindistan ve Hinduizm gösterilmektedir. Sonrasında Budizm ile Asya’da kullanılmış ve Ortadoğu üzerinden de Avrupa’ya kadar yayılım göstermiştir. Hrsitiyanlık içinde hem Katolik hem de Ortodoks kilise mensupları tarafından kullanılmıştır. Tesbih hemen hemen tüm dünya dinlerinin kullandığı bir ibadet aracı olmuş ise de İslamiyet ile özdeşleşen kimliği sonucunda Türk-İslam dünyasında nam salan bir sanat halini almıştır. Kullanılan malzeme ne kadar kaliteli ve ayrıcalıklı ise tesbih de o kadar ayrıcalıklı hale gelmiştir. Tesbih denildiğinde ilk akla gelen inanç sistemi yine de İslamiyet olmaktadır. Bu açıdan da Türk tesbih sanatı ayrıcalıklı bir konumdadır. Ancak Türk tesbih sanatı ile ilgili literatür tarandığında çok sayıda araştırma ile karşılaşılmamaktadır. Bu çalışmada var olan literatürden hareketle genel bilgi ve değerlendirmeler yapılmaya çalışılacaktır. Sırasıyla tesbih sanatıının geçmişinden söz edilecek, tesbih yapımında kullanılan türlerinden, yapımında kullanılan malzemelerden ve yapım tekniğinden söz edilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Konya’da Bulunan Yivli Ve Düğüm Motifli Sütunlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17919</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17919</guid>
      <author>Cigdem TEMPLE</author>
      <description>Tarih boyunca önemli bir yerleşim yeri olan Konya, Orta Anadolu’nun sayılı kültür merkezlerinden birisidir. Hıristiyanlığı yaymak amacıyla çıktığı misyoner seyahatlerinde Havari Paulus Konya’ya da gelmiş ve halkı 1. yüzyılın ilk yarısı gibi oldukça erken tarihlerde hıristiyanlaşmaya başlamıştır. Şehirde tespit edilen Bizans Dönemi taş eserleri, 3. yüzyıldan başlayarak yoğun inşa faaliyetlerinin devam ettiğini kanıtlar niteliktedir. Bu makalede, Konya Alaeddin Camisi ve Kapı Camii’nde devşirme olarak kullanılmış olan önemli bir eser grubu tanıtılacaktır. Söz konusu eserler altı yivli ve düğüm motifli sütunu kapsar. Sütunlar pek çok araştırmacı tarafından incelenerek yayınlanmış olmasına rağmen, bilgiler ayrıntıdan ve üslupsal analizden uzaktır. Şehrin tarihçesi göz önünde bulundurularak yapılan teknik, boyut, motif ve üslup değerlendirmesi sonucunda, bu sütunların 10.-11. yüzyıllarda daha eski ve düz sütunların yeniden işlenmesi ile yapıldıkları anlaşılmıştır. Motif ve üslupları açısından Bizans sanatı içinde üniktirler; boyutlarının Orta Bizans Dönemi için büyük olmaları ise orijinal işlevlerini tartışmalı hale getirmiştir. Dikkatli şekilde incelenen sütunların, levhaların oturması amacıyla bir yanda girintili olduğu ve kurşun yuvaları içerdiği görülür. Bu durum sütunların, Orta Bizans Dönemi’nde oldukça az örnekte karşımıza çıkan sütunlu templonlarda kullanıldıklarına işaret eder.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yozgat-Akdağmaden Redif Teşkilatı Debboy Binası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18038</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18038</guid>
      <author>Sultan Murat TOPÇU</author>
      <description>1826 tarihinde Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra kurulan “Asakir-i Mansure-i Muhammediyye” ile çok geniş sınırları olan Osmanlı İmparatorluğu topraklarını korumak olanaksızdı. Dolaysıyla bu durum Osmanlı yöneticilerini askeri alanda yeni arayışlar içerisine itmiştir. 1834 tarihinde “Meclis-i Şura’da alınan karalar neticesinde redif teşkilatının kurulmasına karar verilmiştir. Buna göre; imparatorluğun eyalet ve sancak merkezleri olan kentlerde 1400'er kişilik birer Tabur kurulması uygun görüldü. Amaç, askerlik çağına gelmiş olanları kendi bölgelerinde az masrafla kısa sürede, aralıklarla eğiterek savaş anında işe yarayacak yeterli asker bulundurmanın yanı sıra iç güvenliği de bunlarla sağlamaktı. Yukarıda kısaca izah edilen Redif teşkilatının kuruluşu ve işleyişi hakkında birçok araştırma olmasına karşın, bu teşkilata ait Anadolu’da inşa edilmiş olan birçok yapı hakkında maalesef derli toplu herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Hatta il ve ilçelere ait monografik çalışmalarda bile bu yapıların sadece isimleri verilmiş olup, yapılar hakkında bilgilere yer verilmemiştir. Bu durum Redif teşkilatına ait binaların plan ve mimari özelliklerinin tam olarak belirlenmesini engellemektedir. Bu çalışmada Yozgat’ın Akdağmaden ilçesinde bulunan Redif Taburunun kullanımı için yapılmış Deboy binası tarihi vesikalar ve benzer örneklerle karşılaştırılarak tanıtılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Anadolu’dan Kürevî-Konik Kap Örnekleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18100</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18100</guid>
      <author>Gül TUNÇEL</author>
      <description>Güneydoğu Anadolu Bölgesine ait çeşitli merkezlerden el geçen ve Anadolu'daki birçok müzede sergilenen kabartma desenli sırsız seramikler içinde, üst bölümü yarım küre, alt bölümü konik yapılan ve formundan dolayı "kürevî-konik" olarak isimlendirilen kaplar, önemli bir grup oluşturmaktadır. Bu kapların fonksiyonları uzun süre belirlenememiş, el bombası, cıva kabı, parfüm kabı, ilaç kabı, ateş körüğü, kandil topu ve içecek kabı olabileceği konusunda çeşitli tartışma ve yorumlara yol açmıştır. Söz konusu eserler ağız, boyun ve gövde bölümlerinden oluşmaktadır. Ağız, eserlerin bir kısmında form bilgisi vermeyecek şekilde tamamen kırıktır. Diğerlerinde ise merkezinde ufak çaplı silindirik delik bulunan kürevi görünüştedir. Boyun ise, sağlam durumda olanlarda genellikle derin kazıma ile iki kenarı belirginleştirilmiş profilasyonla yayvan görünüşlü bir geçiş niteliğindedir. Gövde formu bakımından eserler genellikle boyundan itibaren profilli kademeler ile genişletilerek kürevî şekle dönüşmüş, daha sonra alta doğru konik görünüşle sivrileştirilmiştir. Eserlerin tamamının yapım tekniği aynıdır. Gövde, yekpare yapılmış ve üzerine aynı bir parça olarak boyun ve ağız sonradan tutturulmuştur. Ağız ve boyunun imalatında çark kullanılmış olmalıdır. Kürevî-konik kapların süslemesi genellikle üst-kürevî bölümde bulunmakla beraber, az sayıda eserde konik bölüme kadar devam ettirilmiştir. Daha ziyade geometrik, bitkisel ve mask biçiminde insan figürleri dekoratif unsur olarak görülmektedir. 12. - 14. yüzyıllara tarihlendirdiğimiz kürevî-konik kapların bugünkü Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki Artuklular’a ait olduğu söylenebilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Musul Zengi Atabegi II. Seyfeddin Gazi’nin (565-576/1170-1180), Athena Betimli Sikkeleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17589</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17589</guid>
      <author>Ramazan UYKUR</author>
      <description>Bu makalede Musul Zengi Atabegi II. Seyfeddin Gazi’nin (565-576/1170-1180), Mardin Müzesi Envanterine kayıtlı, 575 (1179-80) yılında, el-Cezire ve Nesîbin (Nusaybin)’de basılmış bir grup sikkesi ele alınmıştır. Bu grubun özellikle üzerinde durulma nedeni sikkenin ön yüzünde yer alan Athena büstü örneklerinin, daha önce MÖ. 3. Yüzyılda basılan Antik Side kenti tetradrahmilerinde görülmesidir. Sikkenin arka yüz yazıtında ise Melike ait unvan ve şecere bağlantıları ile dönemin halifesinin isminin geçiyor olması siyasal bağlantılara da işaret etmektedir. Zengiler, 12. ve 13. yüzyıllarda Halep ve Musul merkez olmak üzere el-Cezire Doğu Anadolu ve Suriye’de hüküm sürmüş olan bir Atabegliktir. İlk hükümdarı İmadeddin Zengi'dir. 1169-70 yılına gelindiğinde ise Musul Zengi Atabegi Mevdud; öldükten sonra yerine oğlu II. Seyfeddin Gazi geçti. Böylece II. Seyfeddin Gazi’nin Musul Atabegliği başlamış oldu. Seyfeddin Gazi’nin sikkesinde yer bulan betim, -Athena-, adalet, doğruluk ve bilgelik için savaşan bir tanrıçadır. Tasvirlerde genellikle başında miğfer, sol elinde ise ortasında Medusa başı bulunan bir kalkan tutar. Side Antik kentinde MÖ. 3. yüzyıl sonunda basılan sikkelerin ön yüzündeki Athena, betimi ile Seyfeddin Gazi’nin sikkesinin ön yüz Athena büstleri aynıdır. Seyfeddin Gazi Musul’da ikamet ediyor olmasına rağmen Athena tipli sikkelerini el-Cezire ve Nesibin’de bastırmıştır. Bu şehirlerin Artuklu egemenliğinde bulunan Hisn-ı Keyfa ve Mardin şehirlerine yakınlığı düşünüldüğünde, bölgede Artukluların Antik benzeri sikkelerine bir alternatif oluşturma çabası düşünülebilir. Unutulmamalıdır ki kardeşlik hukuku yanında, bölgede ki Türkmen devletleri arasında siyasal ve ekonomik bir yarış bütün hızıyla devam etmektedir. Seyfeddin Gazi sikkelerini, ticareti bir malzeme ve iletişim kaynaklarının kısıtlı olduğu Ortaçağ ortamında bir bilgi kaynağı ve propaganda aracı olarak kullanmıştır. Sikkesinde politik ve dinî propaganda yöntemlerine de yer verdiği gibi, kendisini de layık gördüğü unvanlarla kahraman ataları ile özdeşleştirmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çanakkale’de Bazı Geç Osmanlı Dönemi Hamamları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18083</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18083</guid>
      <author>Ali Osman UYSAL</author>
      <description>Karasi ve Osmanlı beyleri eliyle 14. yüzyılın ilk yarısında fethedilen Çanakkale yöresinde iskan ve imar faaliyetleri daha ziyade I. Murad devrinden itibaren kendini gösterir. Yaklaşık olarak 14. yüzyılın ortalarından itibaren yöredeki belli başlı kentlerin yanında kasaba ve köy ölçeğindeki yerleşimlerin de dinî ve sosyla amaçlı binalarla şenlendirilmeye başlandığı tespit edilmektedir. Bu tür faaliyetler değişen boyut ve oranlarda olmak üzere 20. yüzyıl başlarına kadar sürdürülmüştür. Söz konusu imar çabaları içinde, bazen bir külliyenin parçası olarak, ama daha ziyade vakıf akarı olarak hamam türü yapılarla da karşılaşılmaktadır. Çanakkale yöresinde Erken ve Klasik Osmanlı dönemine tarihlenen hamamlar muhtelif araştırma ve yayınlara konu olmuşlardır. Fakat bu yörede 18. ve 19. yüzyıllara ya da 20. yüzyıl başlarına ait görünen hamamlar henüz tanıtılmamış veya bilimsel açıdan tartışılmamışlardır. Söz konusu yapılar Bayramiç Çarşı Hamamı, Karacaören Köyü Hamamı, Özbek Köyü konak hamamı, Lapseki konak hamamı, Adatepe köyünde konak hamamı, Bozcaada Alaybey Hamamı, Büyük Anafarta köyü hamamı, Küçük Anafarta köyü hamamı, Yenişehir (Burhan) Hamamı, Cevizli Köyü Hamamı, Ezine -Geyikli Hamamı, Kösedere beldesindeki hamam, Çanakkale Asker hamamı olarak sıralanabilirler. Biz bu yazımızda; 2005 yılından beri sürdürdüğümüz yüzey araştırmaları sırasında tespit ettiğimiz geç devir hamamlarından bazılarını bilim ortamına sunmayı amaçladık. Bu bağlamda Bayramiç Hamamı, Geyikli Hamamı, Burhanlı Hamamı, Büyük Anafarta Hamamı, Karacaören Hamamı ve Özbek Köyü’ndeki küçük hamam kalıntısı mimari ve üslûp özellikleri açılarından ele alınarak Osmanlı hamamları arasındaki yerleri belirlenmeye çalışılmıştır. Söz konusu yapılardan Özbek Köyü Hamamı, küçük boyutu ve ancak bir aileye hizmet edebilecek birimleri ile özel hamam tipindedir. Yapı, bir konak ya da çiftlik evine ait olabilir. Buna karşılık Bayramiç Çarşı Hamamı ve Geyikli Hamamı kare planlı sıcaklık bölümü bakımından ayrı bir tip ortaya koyarlar. Burhanlı Büyük Anafarta ve Karacaören hamamları ise aynı tipin küçük boyutlu uygulamalarıdırlar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>18. Yüzyıldan Ahşap Direkli İki Cami</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18089</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18089</guid>
      <author>Zekiye UYSAL</author>
      <description>Türk mimarlık tarihinde ahşap direkli ve tavanlı câmi geleneğinin kökleri Karahanlı devrine kadar gitmektedir. Büyük Selçuklu ve Gazneli devirlerinde yaşatılan bu gelenek Anadolu Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı devirlerinde de devam etmiştir. Bu bağlamda Anadolu Selçuklu devrinde Orta Anadolu ve İç batı Anadolu’da yoğunlaşan ahşap direkli câmilerin bazıları zengin kalem işleriyle bezenmişlerdi. Selçukluların ardından beylikler döneminde de ahşap câmi geleneği devam etmiştir. Bu dönemde Ankara, Konya, Beyşehir, Kastamonu, Niğde ve Afyon çevreleri başta olmak üzere Anadolu’nun birçok yöresinde ahşap direkli ve tavanlı ibadet yapılarıyla karşılaşılır. Osmanlı döneminde bu gelenek unutulmamış; imparatorluğun yayıldığı geniş coğrafyadaki birçok merkezde çok sayıda ahşap direkli ve tavanlı câmi inşa edilmiştir. Osmanlı sahasındaki bu uygulamanın 14. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar sürdürüldüğü anlaşılmaktadır. Türkiye’nin birçok yöresinde olduğu gibi Çanakkale çevresinde de ahşap direkli ve tavanlı câmiler inşa edilmiştir. Bunlar daha çok 18.-19. yüzyıllara ait örneklerdir. Bu yazı kapsamında söz konusu örnekler arasından Çanakkale’nin Yenice ilçesinde bulunan Pazarköy Câmii ve Ayvacık’a bağlı Babakale köyündeki ulu câmi ele alınmıştır. Ahşap direkli ve ahşap tavanlı mimarileriyle benzeşen Pazarköy Câmii ve Babakale Ulu Câmii, kitâbelerine göre 18. yüzyılda yapılmışlardır. Her iki yapı da, orta sahnı çok geniş tutulmuş bir plan ortaya koyarlar. Pazarköy Câmii’nin cepheleri onarımlar sırasında biraz değişmiş olmalıdır. Lâle devrinde Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın damadı Kaymak Mustafa Paşa tarafından yaptırılan Babakale Ulu Câmii ise daha özgün bir mimariye sahiptir. Yapı son olarak Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiştir. Pazarköy Câmii bezeme açısından çok sadedir. Buna karşılık Babakale Ulu Câmii; ahşap destekler üzerindeki bazı plastik bezemeler, tavan göbeği, mermer şadırvandaki bezemeler ve kitâbelerinin üslubu ile Lâle devrinin karakterini yansıtır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İnas ve Sanayi-i Nefise Mektebi’nin İlk Kadın Heykeltraşları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17603</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17603</guid>
      <author>Derya UZUN AYDIN</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nin ilk güzel sanatlar okulu olan “Sanayi-i Nefise Mektebi” 1883 yılında Arkeoloji Müzesi’ne bağlı olarak eğitim hayatına başlamıştır. Güzel sanatların (özellikle heykel) Müslüman toplumunda yeni yeni kabul görmeye başlandığı bir süreçte, mektebin öğrencileri de ağırlıklı olarak, gayrimüslimlerden oluşmuştur. Henüz kız öğrencilerin güzel sanatlara alınmadığı bir dönem olduğu için de bünyesinde yalnızca erkek öğrencilerin bulunduğu okul; resim, heykel, mimarlık ve gravür gibi dört ana bölüm düşünülerek açılmıştır. Ancak gravür bölümü, hoca bulunulamaması nedeniyle geç açılacaktır. Osmanlı’da özellikle II. Meşrutiyet sonrası, kız öğrencilerin de yüksek öğrenimde okumalarına karar verilmiştir. Tarihler 1914 yılını gösterdiğinde, kızlar için de bir yüksek okul açılmış ve “İNAS SANAYİ-İ NEFİSE MEKTEBİ-KIZ GÜZEL SANATLAR OKULU” adıyla eğitim hayatına başlamıştır. Kız öğrencilerin, güzel sanatlar alanında eğitim görüp, kendini geliştirmesi amacıyla açılan bu okulda; resim bölümü dışında heykeltıraşlık bölümü de kurulmuştur. Böylelikle, Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk kadın heykel sanatçıları yetişmiş olacaktır. 1917 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi ve İnas Sanayi-i Nefise Mektebi, müze müdürlüğünden ayrılarak Maarif Bakanlığı’na bağlanmıştır. Kız ve erkek öğrencilerin bir arada eğitim görmesi ise, 1923 yılında başlamıştır. Dolayısıyla kız heykel bölümü öğrencilerinin İnas Sanayi-i Nefise Mektebi ile başlayan eğitim hayatları, Güzel Sanatlar Akademisi’ne dönüşen Sanayi-i Nefise Mektebi’nde devam etmiştir. Birleşen Güzel Sanatlar Okulunda eğitim gören en önemli kadın heykeltıraşlar; Sabiha Bengütaş, Nermin Faruki gibi isimlerdir. Okulda, belli bir süre misafir öğrenci olarak eğitim gören isimler de olmuştur. Bu isimlerden bilinen en önemlileri; Melek Celal Sofu, İraida Barry ve Mari Gerekmezyan’dır. Bir araya gelerek, haklarında konuşulabilecek üç zorlu konu; Osmanlı, heykel sanatı ve kadın sanatçılar… Kadın sanatçılara önem verilmediği bir dönemde, ön plana çıkmayı başarmış olan ilk kadın heykeltıraşlar… Ve devamında Cumhuriyet Türkiye’sine geçildikten sonra, bu öncü isimleri takip edenler sayesinde heykel sanatında yaşanılacak bir gelişim sürecinden bahsedilebilecektir. Günümüz heykel sanatına gidilen yolu, bu birkaç cümle ile özetlemek mümkün olmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbrahim Müteferrika Matbaası’nda Basılan Eserlerin Kitap Sanatları Açısından İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17841</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17841</guid>
      <author>Bahattin YAMAN, Keziban GÜNDÜZ</author>
      <description>Türk Medeniyetinin yüzlerce yıllık bir geçmişinin olması ve geniş bir coğrafyaya yayılmasının da etkisiyle süsleme ve süsleme malzemeleri çok çeşitlilik göstermiştir. Yazının bulunmasıyla ortaya çıkan kitap sanatı, yıllar geçtikçe büyük bir gelişme göstermiş, yazma eserler, yazan kişinin sanat eseri olarak görülmüş, insanda hayranlık uyandıran çok fazla süslemelere yer verilmiştir. Osmanlı kültüründe, estetik ve sanat değeri olan yazma eserin hazırlanmasında, cilt, ebru, tezhib, hat, minyatür gibi sanatların uygulandığını görmekteyiz. Yazma eserlerde süslemelerin ciltlerde ve ilk sayfalarda yoğunlaştığı görülmektedir. Matbaada üretimin başlamasıyla bu uygulamaların nasıl bir tarza dönüştüğü merak konusudur. Osmanlı Devleti’nde Türkçe ve Arapça eserlerin basımı için kurulan ilk matbaa İbrahim Müteferrika Matbaası’nda basılan kitaplar incelendiğinde, eserlerde klasik kitap sanatların baskı şeklinde de olsa devam ettiği görülmektedir. Buna karşılık basılan eserlerde farklı uygulamalara da rastlanmaktadır. Bazı eserlerin cildinde ve sayfalarında tezyinat bulunurken, bazıları ise oldukça sadedir. Basılan kitapların, nüshasının ciltli veya ciltsiz, tezyinli veya tezyinsiz olmasına göre fiyatları değişmektedir. Tezyinatın zahriye ve unvan sayfasında yoğunlaştığı ilk matbu kitaplardaki kompozisyonlarda bazen klasik Osmanlı tezyinatında görülen motifler, bazen de batı tarzı motifler kullanılmıştır. Ciltlerin iç kapağında ise zaman zaman ebrulu kağıt kullanılmıştır. Süsleme bölümlerinde bazen aynı kalıpların kullanıldığı İbrahim Müteferrika Matbaası’nda basılan eserlerde dikkat çeken bir diğer husus da, bazı kitaplarda, kitapla ilgili bilgilerin verildiği unvan sayfası tezyinatının sonradan renklendirilmiş olmasıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hazro Ulu Camii</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17978</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17978</guid>
      <author>İrfan YILDIZ</author>
      <description>Bu makale kapsamında Hazro ilçe merkezinde bulunan ve şimdiye kadar hakkında kapsamlı bir çalışma yapılmayan Hazro Ulu Camii’ni hakkında bilgi verilecektir. Osmanlı döneminde Osmanlılara bağlı olan Tercil Beyleri tarafından inşa edilen Hazro Ulu Camii XVI. yüzyılda inşa edilen kare planlı tek kubbeli bir eserdir. Hazro Ulu Camii Osmanlılara bağlı Çermik Beyleri tarafında XVI. yüzyılda (1517) inşa edilen Çermik Şah Ali Bey Camii ve Meyafarikin Beyleri tarafından XVI. yüzyılda (1561-75) yapılan Silvan Kara Behlül Bey Camii ile aynı plan şemasında yapılmıştır. Hazro Ulu Camii’ne 1927-30, 1947-50 ve 1962 tarihlerinde çeşitli eklemeler yapılmış yapının minaresi ilave edilen mekânların içinde kalmıştır. Genel itibariyle eser, yerel ihtiyaçtan doğan zarureten dolayı inşa edilmiş olup kullanım fonksiyonu ön plana çıkmıştır. Taş malzemeden yapılan eserin süslemeleri dikkat çekicidir. Süslemeler kabartma tekniğinde yapılan taş süslemeler olup geometrik ve bitkisel karakterlidir. Bunun yanında mukarnas süslemelere de yer verilmiştir. Hazro Ulu Camii Tercil Beyliği’nin yönetim merkezi olan Tercilde değil de o günkü şartlarda bir köy konumunda olan Hazro’da inşa edilmesi dikkat çekicidir. Eser, itinalı taş işçiliği ve üzerindeki süslemelerle Tercil Beyliği’nin sosyo-ekonomik, siyasi ve sanatsal gücünü göstermesi bakımından önem arz etmektedir. Çalışma kapsamında yapının tarihçesi, planı, mimari özellikleri, süslemesi ve inşa tekniği hakkında bilgi verilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İngiliz ve Cumhuriyet Arşiv Belgeleri Işığında 6-7 Eylül Olayları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18112</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18112</guid>
      <author>Cengiz ATLI</author>
      <description>6-7 Eylül olayları, 1955 yılında “Atatürk'ün Selanik'te doğduğu eve bomba atıldı” şeklindeki haberle başlayan olaylardır. İddia edildiğine göre Yunanlılar Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evi bombalamışlardı. Bu durum Türkleri tahrik etmiş ve Türkleri Rumlara karşı beslenen kin duygularını artırmıştı. Bu haber üzerine İstanbul’un Beyoğlu semtinde gösteri yürüyüşü yapmak için toplanan küçük bir kalabalık sloganlar atmaya başlamış fakat bir anda bu kalabalığın artması üzerine olaylar önlenmesi güç bir hale dönmüştü. 6 Eylül’ü 7 Eylül’e bağlayan gece İstanbul’da olaylar çıktı. Olayların iyice büyümesi ve 6-7 Eylül olayları olarak tarihe geçen gelişmeler üzerine İzmir ve İstanbul’da 6 Eylül’de; Ankara’da 9 Eylül’de sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetim ilan edildiği sırada Cumhurbaşkanı Celal Bayar 6-7 Eylül’de İstanbul’da meydana gelen hadiselerin çok üzücü olduğu açıklamasını yaptı. Büyük halk kitlelerinin ayaklanma sebebi Kıbrıs sorunu olarak gösterilmişti. Meclisin olağanüstü toplanarak görüştüğü ayaklanmalarda başbakan Menderes, emniyeti sorumlu tutmuştu. Olayların nedeni İngiliz belgelerine göre Kıbrıs’ın Türk toprağı olarak görülmesi ve Milli Öğrenci Federasyonunun ve Genel Sekreter Kemal Onal’ın açıklamaları gösterilmişti. Hikmet Bil de kısmi olarak bu olaylardan sorumlu tutulmuştu. Komünistler ise bu olaylarda şüpheli olarak gösterilmişti. Fakat bu iddialarla ilgili her hangi bir somut belgeye rastlanamamıştı. Olaylarla ilgili olarak birçok bilimsel yayın yapılmıştır. Amacımız olayları diğer belgelerin aksine Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi ve İngiliz Arşivleri ışığında değerlendirmektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Harp Tarihi Yazımına Dair Özgün Bir Yaklaşım: Osman Senaî Bey</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18096</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18096</guid>
      <author>Necdet AYSAL</author>
      <description>İnsanlık tarihinde yüzyıllar boyunca harp, uluslararası ilişkilerde diplomatik yollardan çözülemeyen sorunları, sonuca bağlamak için kullanılan meşru bir adım olarak kabul edilmiştir. Bu bağlamda devletlerarasında meydana gelen harplerin nedenlerinin, tarafların ulusal ve özellikle askeri güçlerinin, savaş içinde yapılan muharebelerin ve bunların askeri sonuçlarının incelenmesi, Harp Tarihinin çalışma konuları arasında yer almaktadır. Kuşkusuz harplerin çeşitli veçheleri ile incelenmesi, geleceğin askeri stratejilerine ışık tutacağı gibi barıştaki askeri eğitim-öğretim, teşkilat ve harekât planlamalarına da yardımcı olacaktır. Ülkemizde harp tarihi, üzerinde yeterince çalışma yapılmayan bir alan görünümündedir. Bunun yanı sıra konuyla ilgili araştırma yöntemlerine ait yayınlar da yok denecek kadar azdır. Bu çerçevede açığın kapatılması için tarihten günümüze intikal eden hatıra ve belgelerin bulunması, sınıflandırılması ve objektif bir şekilde değerlendirilmesi önem arz etmektedir. Harp tarihi çalışmalarına kaynak olarak 1898 yılında Kurmay Kıdemli Yüzbaşı Osman Senaî (Erdemgil) Bey tarafından kaleme alınan “1897 Osmanlı-Yunan Seferi Dömeke Meydan Muharebesi” isimli eser gösterilebilir. Eski Türkçe (Osmanlıca) yazılan ve üç cilt olarak hazırlanan bu eser, savaş sanatının değişmez belli kurallarını ve inceliklerini gözler önüne sermektedir. Eserin birinci cildinde “Tarihi Harp Nasıl Yazılır?” başlıklı bir bölüme yer veren Osman Senaî Bey, bu bölümde harp tarihinin hangi metotlara dayalı olarak yazılması ve incelenmesi konularında bilgiler vermekte ve şimdiye kadar bu alanda yapılan hataları geçmişten örnekler vererek açıklamaktadır. Yeni Türk harflerine çevirisi yapılarak değerlendirilen bu çalışmanın harp tarihi araştırma ve yazım yöntemlerine kaynak teşkil edebileceği düşünülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Antakya Haçlı Prensliği’nde Foulque de Anjou Dönemi (M.S. 1131-1136 )</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18129</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18129</guid>
      <author>Gürhan BAHADIR</author>
      <description>12. yüzyılda Antakya Haçlı Prensliği, Doğu’da Latin Haçlı Devletlerinden biri olarak Anadolu ve Orta Doğu arasında kilit bir rol oynadı. Kudüs Haçlı Kralı II. Baudouin, 1126 yılının Kasım ayında II. Bohemund’un Antakya’ya geldiğinde onu kızı Alice ile evlendirerek Antakya Haçlı Prensliği’nin yönetimini ona devretti. Böylece Antakya Haçlı Prensliği II. Bohemund tarafından 1130 yılına kadar yönetildi. Fakat 1130 yılında II. Bohemund’un genç yaşta vefatından sonra Alice, kocasının adına Antakya Haçlı Prensliği’nin yönetimini üzerine almak için birçok mücadeleye girişti. Fakat, Alice’nin bu teşebbüsleri Antakya soyluları ile Kudüs Haçlı Kralı Foulque de Anjou tarafından engellendi. Antakya Haçlı Prensliğin de bu iç karışıklıklar yaşandığında Orta Doğu’da Müslüman emirler kendi aralarında iktidar mücadeleleri ile uğraşmaktaydı. Bu makalede Kudüs Haçlı Kralı Foulque de Anjou’nun naib olarak Antakya Haçlı Prensliğini yönettiği dönemde (1131-1136) Alice’nin Antakya Haçlı Prensliğinin yönetimini ele geçirme mücadelesi ortaya çıkarılmaya çalışıldı. Ayrıca bu dönemde Şam ve Irak bölgesinde yaşanan iktidar mücadelesi sırasında Müslüman emirlerin Haçlı devletlerine karşı izledikleri politika da bu çalışma da vurgulandı.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cumhuriyet Halk Partisi'nin “Ege Vazife Gezisi” ve 1959 Yılı Uşak-İzmir Olayları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18126</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18126</guid>
      <author>Fevzi ÇAKMAK</author>
      <description>1950 seçimleriyle Demokrat Parti iktidara gelmişti. Uzun bir tek parti iktidarının ardından, Demokrat Parti iktidarının temellerini sağlamlaştırma yoluna giderken; iktidarı devreden Cumhuriyet Halk Partisi muhalefet konumuna alışma dönemine girmişti. Bu yeni dönemde iktidar ile muhalefet arasında nasıl bir ilişkinin kurulacağı cevabı merakla beklenen soruların başında geliyordu. Zaman içinde Demokrat Parti’nin iktidarını sağlamlaştırması ve muhalefeti sınırlamaya yönelik çeşitli yasal düzenlemelere gitmesi; bunun karşısında muhalefetin her fırsatta iktidara yönelik sert söylemlerde bulunmaya devam etmesi, ülke içindeki siyasi atmosferin, 1950’lili yılların ortalarıyla birlikte bozulmasına, gerginliklerin giderek artmasına neden olmuştu. Türkiye’de siyasetin giderek ısındığı bu dönemde, 1959 yılı Türk siyasetinde iktidar ile muhalefetin meydanlar üzerinden birbirlerine meydan okumaya başladığı bir yıl olarak tarihe geçmişti. CHP lideri İsmet İnönü, ülke içinde gittiği her yerde geniş halk kitleleri tarafından karşılanırken, iktidar bu halk kitlelerinin karşısına kendi taraftarlarını çıkarmakta bir sakınca görmüyordu. Siyaseten bu gerginlik içinde, 1959 yılı Nisan ayı sonunda, CHP lideri İsmet İnönü, “Ege Vazife Gezisi” olarak adlandırılan ve Büyük Taarruz sırasında Türk ordusunun izlediği rotayı takip edeceği bir geziye çıkmıştı. İktidarın, “Ege Taarruzu” olarak adlandırdığı ve karşı çıktığı bu gezide İnönü, Uşak’tan başlayarak Manisa ve İzmir’de bir dizi parti faaliyetlerinde yer alacaktı. Fakat gezi sırasında izlenen güzergâhta, iktidar ve muhalefet taraftarları karşı karşıya gelmiş, toplumsal olaylar çıkmıştı. Uşak, Manisa, İzmir ve İstanbul’da çıkan olaylar, 27 Mayıs 1960 Askeri müdahalesine gidilen sürecin başlangıcını oluşturmuştu. Bu çalışma, döneme ilişkin arşiv kaynakları ve basını temel alınarak, Uşak ve İzmir’de yaşananları ortaya koymayı amaçlamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bulgaristan’ın Üç Döneminde Yaşayan Mümin Özer’in Anıları (1927-1950)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18104</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18104</guid>
      <author>Zeki ÇEVİK</author>
      <description>Bu çalışmanın amacı, Bulgaristan’ın üç döneminde yaşayan bir kişinin anılarını değerlendirerek tarihe bir katkı sağlamaktır. Bu kişi 27 Mayıs 2014 tarihine kadar Bursa’da yaşayan Mümin Özer’dir. Eski harflerle kaleme alınmış dört büyük boy defter sayfasına yazılmış anılarda bizzat yaşanmış çok ilginç olaylar vardır. Bu olaylar Bulgaristan’ın üç döneminde ki uygulamalarına ışık tutacaktır. Özellikle Bulgar yönetiminin Türk azınlığa karşı tutum ve politikalarının açığa çıkmasına katkı sağlayacaktır. 1908 yılında Osmanlı Devleti’nden ayrılarak bağımsız olan Bulgaristan’da, 1944 yılına kadar Krallık rejimi vardı. II. Dünya Savaşı’nda ise Bulgaristan Nazi Almanya’sının işgaline uğramıştı. Savaşın sonunda işgal el değiştirdi. 1944 yılında Rus Kızıl Ordusu marifetiyle Bulgaristan’da komünist rejim kuruldu. Bu çalışmaya konu olan Mümin Özer de Bulgaristan’da Krallık rejimini, Alman işgal yıllarını ve komünist rejim dönemini 1950 yılına kadar yaşayıp görmüş ve bunları kaleme almıştır. Burada, özellikle Bulgaristan Türklerine, Bulgar yönetimlerince uygulanan baskı, zulüm, sürgün ve asimilasyon politikaları resmi istatiklerle değerlendirilip, Mümin Özer’in anılarıyla karşılaştırıldı.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tapınak-Medeniyet İlişkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18018</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18018</guid>
      <author>Mehmet ÖZMENLİ</author>
      <description>İnsanoğlu yaratıldığı andan itibaren üretme etkinliğini mutlak surette gerçekleştirmiştir. İnsan bu yetiye sahip yaratılmıştır. Böylece medeniyetler oluşmuştur. Ayrıca insan, kendini keşfederek, medeniyeti kuvveden fiile çıkarmıştır. Yaratılışından itibaren, insanın bir inanca sahip olduğu kaynakların birçoğunda vurgulanmıştır. Çalışmamızda eskiçağlardan bu yana medeniyetlerin oluşumunda dinlerin katkısının yadsınamayacak düzeyde olduğu görülmüştür. Araştırmacıların ortaya koydukları medeniyet ürünlerinin önemli bir kesiminin dinlerle doğrudan ya da dolaylı olarak bağlantıları vurgulanmıştır. Din, insanları bazılarının dediği gibi afyon gibi uyuşturmamış, aksine insanın üretken olmasına katkıda bulunmuştur. Bu doğrudan olmakla beraber dini ritüeller gerçekleştirilirken üretmek fikri doğmuş ve medeniyetlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. İnsanlık, bugün gelmiş olduğu, teknolojik ve ekonomik seviyeye birdenbire gelmemiştir, milyonlarca yıl sürdüğü tahmin edilen bir süreçten geçerek bugün ki konumuna ulaşmıştır. Bu düzeye gelmede Zigguratlardan, Kiliselere, Sinagoglardan, Camilere kadar bütün tapınakların katkısı vardır. Bu tapınaklar birer medeniyet abideleridir. Bu abidelerin etrafında oluşan zerafet, kentlileşme, konfor ve sanatın gelişimi vurgulanmıştır. Dinlerin ortak noktaları olan hoşgörü ve sevgi medeniyetlerin oluşmasına katkıda bulundukları gibi bazen kendi inançlarına mensubiyet duygusu ile medeniyetlerin yıkılışına da sebebiyet vermişlerdir. Toplamak, toplantı, toplayıcı, toplayan, kaplayan, ittifak, birlik, anlaşma gibi ulvi anlamlar yüklenen tapınakların medeniyete katkısı yadsınamayacak kadar yüksek olduğu görülmüştür. Cami-Medrese-Külliye, Kilise-Manastırlar medeniyetlere önemli katkıda bulunan merkezler olmuştur. Bu mekânlar da ırk, soy, ayrımı olmadığı gibi tapınaklarla oluşan birçok kentte de din, ırk vb ayrımlar yoktur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Saray Kadınları’nın Osmanlı Devlet Yönetiminde Çeşitli İşlevleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18017</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18017</guid>
      <author>Mehmet TAŞDEMİR</author>
      <description>Harem, sözcük a olarak “dokunulmaz, kutsal” anlamına gelir. Nitekim Mekke’de Kabe mıntıkasında ihramsız girilemeyen yere Harem-i Şerif, gayrimüslimlerin girememesi anlamında Mekke ve Medine’ye Haremeyn denilmektedir. Osmanlı Devletinde padişahın ailesiyle beraber yaşadığı yere Harem denirdi. Burada padişahın validesi, eşi, kızları, erkek çocukları ile birlikte harem ağaları, ikballer, gözdeler, kalfalar ve rütbesi olmayan hizmetli statüsündeki cariyeler yaşardı. Saray kadınlarının yaşadığı Harem, onların barındırıldığı bir ev olmanın yanında bir okul olma işlevine de sahipti. Burada onlara özel hocaların eşliğinde okuma-yazma, temel dini bilgiler, ebru, hat, biçki-dikiş ve müzik eğitimi de veriliyordu. Bazen ülkenin önde gelen tiyatro gruplarının sarayda gösteri düzenlemesi, bazen de yerli ve yabancı müzisyenlerin konser vermesi sağlanıyordu. Onların alışveriş için saray dışına çıkmaları yasaktı, çarşıda satılan ürünler onların ayağına getiriliyordu. Sarayda belli bir süre hizmet eden cariye statüsündeki kadınlar, istemeleri halinde –çıkma- adı verilen bir usulle Enderun’dan devşirme kökenli devlet adamlarıyla evlendiriliyor ve saraydan ayrılıyorlardı. Saray onlar için ömürlerinin sonuna kadar yaşadıkları bir hapishane değildi. Vezir, beylerbeyi, ordu komutanı ya da sancakbeyi olan eşlerinin yanında daha sonra görev yerlerine gidelerdi. Çeyizleri dahil olmak üzere bütün evlenme masrafları saray tarafından karşılanıyordu. Eşlerinin görevleri ve nitelikleri onların devletle iç içe oluşlarının başka bir örneğiydi. Saray kadınları, merkezi otoriteyi korumak adına genelde devşirme kökenli insanlardan seçiliyordu.19.yüzyılda Çerkes asıllı saray kadınlarına sıkça rastlansa da hepsi Türkçeyi bilen, Türk- İslam geleneklerine göre yetiştirilmiş kimselerdi. İçlerinden Valide Sultan ya da Haseki Sultan olmayı başaranlar bazen yabancı ülke hükümdarlarıyla yazışarak ülkeler arası ticari ve siyasi ilişkilerin güçlenmesine katkı sağlarken bazen de isyan dönemlerinde devlet elitlerinin arasında arabuluculuk yaparak düzen ve istikrarın yerleşmesine yardımcı oluyorlardı. Ayrıca sosyal ve kültürel alanda birçok vakıf eseri yaptırarak ülkenin bayındır hale gelmesi için de hizmet etmişlerdir. Burada yaşayan Valide Sultanların ya da padişah eşi olan Haseki Sultanların padişah üzerindeki etkisi devlet işerine karışmanın bir biçimi olarak yorumlanarak haklarında bir çok değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmeler kültürün ataerkil yapısı nedeniyle genelde olumsuz içerikte ve nesnel olmaktan çok ifrata kaçan öznel ve yanlı değerlendirmelerdir. Öyle ki “Kadınlar Saltanatı” nitelendirmesiyle devletin duraklama ve gerilemesinin en büyük nedeni olarak bu hususu gösteren yazarlar vardır. Bazı televizyon dizilerinde bu konuyu işleyen senaryoların ticari kaygılarla kalem alınması bu algıyı iyice pekiştirmektedir. Kadınlar Saltanatı olarak nitelenen dönemin önde gelen simaları, Mahidevran Sultan, Hürrem Sultan, Nurbanu Sultan, Safiye Sultan, Kösem Sultan ve Hatice Turhan Sultandır. Bunların ortak özelliği cariyelikten valide sultanlığa ya da haseki sultanlığa yükselmiş devşirme kökenli kadınlar olmalarıdır. Savaş tutsağı olarak, satın alınarak,hediye olunarak ya da ailesinin isteği üzerine saraya hayatına dahil olmuşlar, adeta sıfırdan yola çıkarak devletin zirvesine ulaşmışlardır.Her birinin dikkat çekici bir hayat hikayesi vardır. Şu da var ki devletin eski gücünü yitirerek sınırlarındaki daralmaya, ekonomik ve sosyal yapısındaki bozulmaya ve yönetimdeki istikrarın zayıflamasına paralel şekilde saray kadınlarının da devlet yönetimindeki etkisi artmıştır. Padişah üzerinde etki kurarak bazen onları yönlendirdikleri, atamalara müdahale ettikleri, tayin işlerine karıştıkları hatta İstanbul isyanlarında bazı dönemlerde yer aldıkları görülse bile; onların devletin yüksek çıkarları istikametinde evlilikler yaptıkları, yabancı devlet hanedanlarıyla yazışarak ticaret ve ittifak anlaşmalarının imzalanmasında rol oynadıkları, devlet elitleri arasında kri</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


