






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2014 Sayı Volume 9 Issue  4</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=280</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>İsmail YILDIRIM'ın Özgeçmişi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17814</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17814</guid>
      <author>Mehmet KÖÇER</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İngiliz Yönetiminin İlk Döneminde Bürokratik Grup Olarak Kıbrıslı Müslüman Liderliğin Osmanlı İmparatorluğu İle Olan İlişkileri ( 1878- 1914 )</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17702</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17702</guid>
      <author>Sibel AKGÜN</author>
      <description>Kıbrıs adasının 1878 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından Büyük Britanya’ya kiralanması sonrası o döneme kadar yöneten millet konumunda olan Kıbrıslı Müslüman halk yepyeni bir durumla karşı karşıya kalmıştır. Özellikle adanın yasal egemenliğinin Osmanlı da olmasına karşın ilk dönemde İngiliz yönetiminin gerçekleştirdiği siyasi ve idari değişikliklerde Kıbrıslı Ortodoks halkı ile birlikte nüfus oranına göre getirilen yeni düzenlemeler, gerçekleştirilmek istenen değişiklikler, Kıbrıslı Müslüman halkında ilk başlarda tepki yaratmıştır. Yaşanan durum sonrası gerekli düzenlemeler için İngiliz yönetimi nezdinde girişimde bulunan ve Osmanlı İmparatorluğu’na başvuran Kıbrıslı Müslüman halk liderliği, gerekli gördüğü ve ihtiyaç duyduğu bir çok dönemde de bu yola başvurmaktan kaçınmamıştır. Kıbrıslı Müslüman halk liderliğinin adadaki İngiliz yönetimini geçici görmesi, ilk dönemde artan Enosis korkusu ve baskısı ile daha da artmış ve Osmanlı kimliğine bağlılık temelinde şe I. Dünya Savaşı öncesine kadar devam etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’na girmesi ve adanın 5 Kasım 1914 tarihinde İngilizler tarafından ilhak edilmesi ile birlikte Kıbrıslı Müslüman halk liderliği mevcut durumu kabullenmek zorunda kalmışlardır. Adanın İngiltere tarafından ilhak edildiği 1914 sonrası başlayan dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu kötü durum nedeni ile Osmanlı kimliğine olan bağlılık sarsılmış olsa da, yine de I. Dünya Savaşı’nın bitimine kadar bu durum açık bir biçimde dışa yansıtılmamıştır. Ayrıca adada Müslüman halk içinde de çok canlı ve Osmanlı coğrafyasında gerçekleşen değişimleri izlemeye devam eden ve bunu Kıbrıs’ta da uygulamaya çalışan grupların varlığı söz konusudur. Ancak bu durum ayrı çalışmaları gerektirecek boyutta bir öneme sahiptir. Bu makalede İngiliz yönetimin ilk döneminde Kıbrıslı Müslüman halk liderliğinin Osmanlı İmparatorluğu ile olan ilişkileri ve bu ilişkinin nasıl biçimlendiği, değerlendirilerek analiz edilecektir. Makalede Kıbrıslı Müslüman liderliğin o dönemde Osmanlı İmparatorluğu ile olan ilişkileri, bu ilişkinin temelinde yatan faktörler ve bu faktörlerin oluşumuna neden olan genel ve durumları da göz önüne alınarak, değerlendirilmeye çalışılacaktır. Değerlendirme yapılırken, çalışmanın konusu olarak sadece formel kimliğe sahip ( Müftü- Kavanin Meclisi üyesi – Evkaf Murahhası gibi ) Müslüman Kıbrıslı aydınların Osmanlı yönetimi ile ilişki biçimleri ele alınacaktır. Çalışmada süreç ve aktör analizi kullanılacak ve betimsel- analitik tarih yöntemi ile yorum yapılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Erciyes Gazetesine Göre Kayseri’deki 1912 Meclis-İ Mebusan Seçimleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17669</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17669</guid>
      <author>Bülent AKKAYA</author>
      <description>Osmanlı Devleti, 23 Aralık 1876’da Kanun-i Esasi’nin ilân edilmesi ile birlikte anayasal bir yönetime geçmiştir. İlk Osmanlı Parlamentosu da 19 Mart 1877’de toplanmıştır. Meclis-i Mebusan 20 Mart 1876’tan 28 Haziran 1877’e kadar birinci dönem Meclis-i Mebusan olarak faaliyetini sürdürmüştür. Osmanlı Rus Savaşı da bahane edilerek, 13 Şubat 1878’de II. Abdülhamit tarafından Meclis-i Mebusan kapatılmıştır. Osmanlı aydının demokratik hak ve istekleri sayesinde 23 Temmuz 1908’de II. Abdülhamit, anayasayı tekrar uygulayamaya koymuş, Meclis-i Mebusan açılmış ve yeniden meşrutiyet ilân edilerek anayasal döneme geçilmiştir. Meclis-i Mebusanın ikinci dönemi Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinin durdurulmaya çalışıldığı, milli devlete giden yolda tartışmaların yaşandığı ve demokrasi kültürümüzün oluşmaya başladığı bir dönem olmuştur. Osmanlı Devleti’nde 1912 yılında yapılan mebus seçimleri tarihimizdeki ilk erken genel seçim olmuştur. Trablusgarp Savaşı devam ederken iç ve dış sarsıntılar içerisinde esnasında yapılan bu seçim, “sopalı ve dayaklı seçim” adıyla geçmiştir. Erciyes Gazetesi Kayseri’de 16 Ağustos 1910 yılında haftalık olarak yayın hayatına başlamıştır. Erciyes Gazetesinin 14-18’inci sayılarında, Kayseri’deki 1912 seçimleri hakkında yazılar yayınlanmıştır. Kayserililer Meclis-i Mebusan seçimlere büyük ilgi göstermişlerdir. Adaylar hakkında bilgi verilmiş, delegelerin oy verirken kendilerine emanet edilmiş olan oyları verme konusunda çok dikkatli olmaları istemiştir. Bu makalede Osmanlı Devleti’nin özelde Kayseri halkının seçimlere bakışı ve halkın beklentilerinin Erciyes Gazetesinde nasıl yansıdığı ortaya konulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>18. Yüzyılda Sibirya’da İslama Karşı Saldırı Ve Tatarların Zorla Hristiyanlaştırılması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17564</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17564</guid>
      <author>Ercan ALKAYA</author>
      <description>Tatar Türkleri 10. yüzyılın başlarında İslam dinine girmeye başlamışlardır. 922 yılında İdil Bulgar Devletinin hanı Almas Silke Han resmen İslamiyet’i kabul etmiş ve Bağdat’tan gelen halife Cafer el-Muktedir’in 922’de gönderdiği heyet bu coğrafyada İslamiyetin esaslarını halka ulaştırmıştır. İslamiyet; Sibir, Astrahan, Nogay gibi diğer Tatar hanlıklarında da resmî din olarak kabul edilmiştir. Sibirya’da İslamlaşma biraz daha geç tarihlerde 14. yüzyılın ikinci yarısında Orta Asyalı Nakşibendi tarikatına mensup din adamları vasıtasıyla girmiştir. Sibirya’da İslamiyet’in yayılmasında Kazan Tatarlarının da önemli rolü vardır. 1563’ten sonra Sibirya Hanlığında bulunan Şeybani Küçüm Han, Kazan Hanlığından din adamları davet ederek İslamiyet’in yayılmasını sağlamıştır. En az 14. yüzyıldan beri Müslüman olan ve 300.000’e yaklaşan nüfuslarıyla Sibirya Tatar Türklerinin yaşadığı Batı Sibirya, Türk dünyasında eskiden beri İslamiyetin en canlı yaşandığı, İslami geleneklerin en fazla benimsendiği ve yaşatıldığı yerlerden biri olmuştur. Ancak, Kazan Hanlığının 1552’de işgalinden sonra Müslüman Tatarlara karşı Hristiyanlaştırma politikası uygulanmış ardından 1556’da Astrahan Hanlığı, 1582’de Sibirya Hanlığının ortadan kalkmasıyla devam eden Rus yayılmacılığı, müthiş bir dinî baskıyı da beraberinde getirmiştir. Hristiyanlaşan Tatarlara vaftiz olma anlamına gelen “Kreşin” Tatarı denilmiştir. Bu makalede, Rusların bilhassa Sibirya’da Müslüman Tatar Türklerini Hristiyanlaştırmak için verdiği mücadele, Tatarlara karşı uyguladıkları sınır tanımayan Hristiyanlaştırma politikası ele alınmış ve bu amaç doğrultusunda uygulanan vahşet tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Atatürk Döneminde Romanya’dan Türk Göçleri Ve Göçmenlerin Türkiye'de İskanları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17608</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17608</guid>
      <author>Aslı ARSLAN</author>
      <description>İstiklal Savaşı’nın önderi Mustafa Kemal’le başlayan Cumhuriyet dönemi, birçok değişiklik ve zorlukları kucaklamıştır. Erken Cumhuriyet dönemi olarak da adlandırılan bu dönem, siyasi, iktisadi ve sosyal birçok alanda çözülmesi gereken büyük sorunları içermektedir. Bu dönemde yaşanan en büyük sosyal sorunlardan biri, çeşitli nedenlerden dolayı yapılan göç ve sair sebeplerden dolayı yapılan iskân faaliyetleri olmuştur. Gerek Osmanlı Devleti’nin, özellikle Balkan Savaşları’ndan sonra kaybettiği topraklardan Anadolu’ya doğru yola çıkanlar; gerek siyasi ve sosyal nedenlerle Yunanistan’la Türkiye arasında yapılan sözleşmelere dayalı olarak gerekse Yunanistan’dan Anadolu’ya gelenlerle; Anadolu toprakları içinde asayiş ve diğer nedenlerle büyük kitleler halinde göç olayları yoğun olarak yaşanmıştır. Bu göç olaylarının biri de Romanya’dan yola çıkan Müslüman Türk nüfusun Türkiye’ye gelmesi olmuştur. Bilindiği üzere, Romanya’da Türk varlığı önceki yüzyıllara dayanmaktadır. Romanya’da Türk nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu yer ise Dobruca bölgesidir. Tarım arazilerinin verimli olması dolayısıyla cazibesi olan bu bölgeye, önceden beri Türk kavimlerin gelip yerleşmesiyle bölge, adeta bir Türk yurdu haline gelmiştir. Bağımsızlığından sonra Osmanlı Devleti’nden bu toprakları alarak sınırlarına katan Romanya, ulusal kimliğini korumak ve güçlendirmek, ekonomisini canlandırmak gibi çeşitli politikalar gütmüştür. Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Türkler, Romanya’da diğer Balkan ülkelerine nazaran daha iyi ilişkilerle ve anayasal haklarla yaşamışlar, Romanya’nın azınlığı durumunda olan Türkler, ülkenin birliğine ve bütünlüğüne zarar vermeden yaşamına devam etmiş, fakat yine de değişen sınırlar ve şartlarla Türkler, bu bölgeden göç etmek zorunda kalmıştır. Bu makalede, Atatürk döneminde Romanya sınırlarındaki Türklerin, Türkiye'ye göçleri ve Türkiye'ye gelen bu göçmenlerin yerleştirilmesi konu edilecektir. Göç, başlı başına ele alınması gereken, önem arz eden bir konu olmasına karşın, göçten sonra göçmenlerin yerleştirilmesi de bir o kadar önemli olmaktadır. Nitekim Türkiye bu konuda önemli bir sınav vermiştir. Onbinlerce insanını bünyesine alarak hem nüfusu artırmak hem de ekonomisini canlandırmak adına bir göçmen ve iskan politikası izlemiştir. Ulus-devlet modelinin uygulanmaya çalışıldığı bu dönemde, bu yönde iskân politikaları geliştirilerek ve her zaman bir öncekinden daha planlı hale getirilerek uygulamalar yapılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gazi Hüsrev Bey Vakfıʼnın Hicrî 1034, 1035, 1036, 1037, 1038/ Milâdî 1624/25, 1625/26, 1626/27, 1627/28, 1628/29 Yıllarına Ait Muhasebe Bilançoları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17678</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17678</guid>
      <author>Kadir ARSLANBOĞA</author>
      <description>Gazi Hüsrev Bey, 16.yy'da on yedi yıl Bosna Sancakbeyliği görevinde bulunmuş ve Balkanlardaki Osmanlı fetihlerinde önemli başarılara imza atmış bir kumandandır. Siyasî ve askerî başarıları yanında 1531 yılında Bosna'da kendi adına bir cami inşa ettirmiştir. Sonrasında ise gerek vakfiyeler ile gerekse de vakıf yöneticilerinin marifetiyle imaret, medrese, hankah, zaviye, türbe, mekteb, kervansaray, çifte hamam, bedesten, hanlar, kütüphane, hastane ve muvakkithane vd. müesseseler inşa ettirerek bir külliye vücuda gelmiştir. Bu müesseselere ek olarak Bosna'nın en hacimli para vakfını da kurmuştur. Gazi Hüsrev Bey kurduğu vakıf marifetiyle Bosna'ya kazandırdığı müesseselerle, Bosna'nın ikinci kurucusu ünvanını almıştır. Çalışmada Gazi Hüsrev Bey Vakfı'na ait Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi katalogunda 1576 no'lu defterde kayıtlı Hicrî 1034, 1035, 1036, 1037, 1038/ Milâdî 1624/25, 1625/26, 1626/27, 1627/28, 1628/29 yıllarına ait 5 yılı kapsayan muhasebe bilançoları konu edinilmiştir. Bilançolar yardımıyla vakfın gelir ve giderleri ayrıntılı olarak incelenmiştir. Defterde 1628/1629 bilançosu sonu itibariyle vakfın borç ve bakaya durumu da ortaya konulmuştur. Daha öncesinden tahrir defterlerinde ve diğer çalışmalarda vakfa ait gelir ve giderler ile bilançolardaki gelir ve giderler karşılaştırılmıştır. Bilançolara ek olarak Gazi Hüsrev Bey Vakfı'na ait olan Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi katalogunda 6974 no'lu defterde bulunan vakfiyeden yararlanılarak vakfın gelir kaynakları ve personelinin listesi ile bilançoların transkriptleri de çalışmanın eklerinde verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Atatürk’ün Amasya Gezileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17776</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17776</guid>
      <author>Mehmet Korkud AYDIN</author>
      <description>Atatürk, Ankara’nın başkent ilân edilmesiyle başlayan siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanda gerçekleştirilen yeni düzen çalışmalarının sonuçlarını bizzat yerinde görmek ve halkın düşüncesini öğrenmek amacıyla çeşitli tarihlerde yurt gezilerine çıkmıştı. O’nun, binlerce kilometre mesafe kat ederek gerçekleştirdiği yurt gezileri; “inceleme” veya “açılış” gezileri değildir. Atatürk’ün 17 Ekim 1922’de başlayan gezileri, 20-24 Mayıs 1938 tarihleri arasında gerçekleştirilen Mersin, Adana gezisiyle noktalanmıştır. Yurt gezileri, planlı, programlı ve kapsamlı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Gezilere, bakan, müsteşar ve uzmanlardan oluşan kalabalık heyetler katılmıştır. Uzmanlar, halkın beklentilerini, şikâyetlerini içeren raporlar hazırlamışlardır. Ankara’ya dönüşte, hazırlanan raporlar değerlendirilerek sorunlar giderilmeye çalışılmıştır. Atatürk’ün Amasya gezileri de bu kapsamda değerlendirilmelidir. İlk olarak Milli Mücadele döneminde gelmiştir. Türk İnkılâbının ihtilâl beyannamesi olan Amasya Tamîmi’ni 20-21 Haziran 1919’da burada hazırlayıp yayınlatmıştı. Yine, İstanbul Hükümetinin temsilcisi Salih Paşa’yı Amasya’da karşılamış ve 20-22 Ekim 1919’da Amasya Protokollerinin hazırlanmasını sağlamıştı. Gezi kapsamında üçüncü gelişi ise 1924’te olmuştur. Erzurum ve çevresinde yaşanan deprem felaketi üzerine Trabzon’da bulunan Atatürk, Karadeniz yoluyla Samsun-Amasya-Tokat-Sivas ve Erzincan üzerinden Erzurum’a gitmeye karar vermişti. Bu amaçla Samsun üzerinden 24 Eylül 1924 tarihinde Amasya’ya gelmişti. Dördüncü gezi, 18 Eylül 1928’de gerçekleşmiştir. Harf inkılabı ve yeni harflerin tanıtılması amacıyla Samsun üzerinden Amasya’ya gelmiş ve Amasyalılarla bir arada olmuştur.Atatürk’ün Amasya’ya beşinci kez gelişi ise 22 Kasım 1930 tarihinde demiryolu hattının açılışı dolayısıyla gerçekleşmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cumhurbaşkanlığı Arşivi Belgeleri Işığında Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun Kuruluşu Ve Ülke Genelinde Gruba Ait Heyet-i Merkeziye Listelerinin Oluşturulması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17775</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17775</guid>
      <author>Mesut AYDIN</author>
      <description>Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurulduğu dönemde, Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında siyasi parti veya partiler mevcut değildi. Onun yerine, Sivas Kongresi’nde oluşturulan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti etkili olmuştu. Başlangıç itibarıyla milletvekilleri arasında düşünce bakımından tam bir mutabakat vardı. Fakat zaman geçtikçe, Meclis'te ortaklaşa bir çalışmanın sağlanıp düzenlenmesinde güçlükler belirmeye başladı. En basit konularda bile oylar dağılmaya başlamıştı. Olağanüstü şartların yaşandığı bir ortamda Meclis'te iş görülemiyordu. Bu duruma bir çare olmak üzere 1920 yılının ortalarında birtakım gruplar oluşturulmaya çalışıldı. Bu gruplar, Mustafa Kemal’in 13 Eylül 1920’de Halkçılık programını açıklamasından sonra ortaya çıkmaya başlamışlardı. Söz konusu gruplar ise şunlardır: Tesanüt Grubu, İstiklâl Grubu, Müdafaa-i Hukuk Zümresi, Halk Zümresi, Islahat Grubu vb. Bunlardan başka, isimsiz olarak özel maksatlarla kurulan bazı küçük gruplar da vardı. Mevcut grupları birleştirmek veyahut mevcut gruplardan birini destekleyerek iş görmenin mümkün olmadığını gören Mustafa Kemal, meclis içinde birlik ve beraberliği sağlayacak bir grup oluşturulması için bir çalışma başlatmıştı. Mustafa Kemal, “inkılâpçı zihniyete” sahip milletvekilleriyle gruplar halinde vilayet konağında görüştükten sonra Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu adıyla büyük bir grup kurmaya karar vermişti. Bu aşamada, ülke genelindeki Müdafaa-i Hukuk teşkilatları da önemli görevler üstlenmiş ve oluşturdukları “heyet-i merkeziye” listelerini Ankara’ya ulaştırmışlardı. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu; 10 Mayıs 1921’de kurulmuştu. Birinci Grup da denilen Müdafaa-i Hukuk Grubu; ilk toplantısını 133 milletvekilinin katılımıyla Erkek Öğretmen Okulu’nun Konferans Salonu’nda yapmıştır. Başkanlığına Mustafa Kemal seçilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Timur, Rodos Şövalyeleri ve Batı Anadolu Seferi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17590</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17590</guid>
      <author>Yahya BAŞKAN</author>
      <description>Timur, 1402’de Ankara Çubuk Ovası’nda Osmanlı Hükümdarı Yıldırım Bâyezid’i mağlup etmiş arkasından da Osmanlılara ait olan arazileri kendisine bağlamıştır. Osmanlıların hakimiyetlerine son vermiş olduğu, Anadolu Beylikleri diye bilinen Karamanoğlu, Germiyanoğlu, Aydınoğlu gibi Türkmen beyliklerine topraklarını iade etmiş onları kendisine bağlı olarak beyliklerini ihya etmelerini sağlamıştır. Timur özellikle fatih ve gazi sıfatlarıyla anılan Osmanlı hükümdarı Bâyezid’i yenmesi, topraklarını perişan etmesi sebebiyle üzerinde oluşan olumsuz tepkiyi dağıtmak için bir sefer düzenlemiştir. Burası Rodos şövalyelerince elde tutulan ve Anadolu’da gayri müslim idaresinde kalmış tek toprak parçası olarak tanımlanan İzmir’dir. İzmir aynı zamanda Yıldırım Bâyezid tarafından da kuşatılıp alınamayan bir yerdir. Timur, İzmir üzerine sefer düzenlemiş burayı fethedip şövalyeleri de sürmüştür (Aralık 1402-Ocak 1403). Hıristiyan şövalyelerden şehri alan Timur, hem gazi sıfatını almış, hem de Müslüman gazi bir devletle savaşmasından dolayı üzerinde temerküz eden olumsuz imajı düzeltmeye çalışmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Toplumunda Evlatlıklar ve Hukuki Durumları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17240</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17240</guid>
      <author>Abdullah BAY</author>
      <description>Osmanlı Devleti, klasik dönemde korunmaya muhtaç çocuklara vakıflar ve sosyal kurumlar olmak üzere iki şekilde sahip çıkmış; ancak ağırlıklı olarak aile yanına yerleştirmeyi esas alan bir sosyal politika uygulamıştır. Bu temel sosyal kurum genel olarak evlatlık olarak tanımlanabilir. Osmanlı Devleti’nde korunmaya muhtaç çocuklara yönelik uygulanan evlatlık kurumu modern evlatlık kurumundan en temel biçimi ile soy bağını reddetmesi, miras bırakılamaması ve geçici bir yerleştirme şekli olması yönüyle ayrılır. Bu sebepler ile modern anlamda evlatlık kurumundan ziyade koruyucu aile uygulaması özelliği gösterir. Osmanlı Devleti’nde evlatlıkların hukukî statüleri İslam hukuku hükümlerine göre düzenlenmiş ve Tanzimat devrine kadar toplumda önemli işlevler yüklenen tek alternatif kurum olarak yer edinmiştir. Tanzimat devri ile başlayan kurumsallaşma esasına dayalı sistem yine bu esaslar temel alınarak belirlenmiştir. Tanzimat devrine kadar Kadı’nın izin ve denetiminde uygulanan koruyucu aile uygulaması kurum bakımına alternatif bir model olarak Medeni Kanunun yürürlüğe girmesine kadar devam etmiştir. Medeni Kanunun kabulü ile beraber evlilik engeli, soy bağı ve mirasa dayalı yeni bir evlatlık usulü uygulanmaya başlanmıştır. Avrupa hukukuna dayalı yeni sistemin çeşitli sebeplerin etkisiyle toplumda sınırlı ölçüde kabul görmesi üzerine, devlet kurum bakımına ağırlık vermiştir. Bu çalışmada Osmanlı toplumunda korunmaya muhtaç çocuklara yönelik evlatlık kurumunun hukuki durumu değerlendirilerek, tarihi süreç içinde aldığı şekiller ile toplum hayatındaki yeri incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Selçuklu Türkmenlerinin Kafkasya Ve Kafkas Elleriyle Münasebetleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17576</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17576</guid>
      <author>Yaşar BEDİRHAN</author>
      <description>Daha İskitlerden itibaren Türklerin iskânına açılan bölgenin Selçuklu Türkleri için büyük bir önemi vardı. Selçuklu Türklerinin bölgeyi fethinden önce ve sonra, Türk olsun – olmasın bölgeye yönelik politikalar geliştiren devletlerin hiç biri Selçuklu sultanları kadar bilinçli ve planlı bir şekilde hareket etme kabiliyetine sahip olmamışlardır. Çünkü söz konusu devletlerin bir kısmı ya buraları kendileri için bir ticari saha olarak görmüşler ve bölgenin ticari aktivitesinden yararlanmak için çalışmışlar,- Müslüman Araplar gibi- ya da bölgeyi dış tehditlere karşı bir kalkan, bir tampon bölge olarak kullanmışlardır – İran ve Bizans gibi.- Ancak Kafkasya bölgesi, Selçuklular için çok farklı olmuştur. Bundan dolayı da Selçuklu Devleti ve Selçuklu Sultanları’nın Kafkasya politikası diğerlerinden tamamen farklıdır. Dandanakan savaşıyla birlikte Selçuklu Devleti siyasî arenada kendini kabul ettirip, Ön – Asya’nın siyasî mukadderatında hâkimiyet sağlamaya başladıktan, daha başka bir ifade ile Ön – Asya’ya birer kurtarıcılar ordusu olarak geldikten hemen sonra, artık düzensiz yürüyüşlerden vazgeçilip, daha fazla teşkilatlı bir şekilde batıya yönelme imkanı verdi. Devletin kurulmasından hemen sonra toplanan kurultayda, yeni devletin temel siyaseti icabı batıya yönelik faaliyetlerini teşkilatlandırmak işini Tuğrul Bey kendi uhdesine almıştı. Selçuklu Devletini kuran Tuğrul ve Çağrı Beylerin başlıca hedefleri batı idi. Gerek Ön – Asya ve gerekse Kafkaslar’da siyasî hâkimiyeti sağlayabilmeleri için karşılarında duran iki büyük engeli bertaraf etmeleri gerekiyordu. Bunlardan biri Sünni akidenin baş düşmanı Şii Fatimiler, diğeri de İslam dininin yegane düşmanı Bizans İmparatorluğu idi. Bizans ile olan mücadelede Kafkasya kilit nokta durumundaydı. Selçuklu Sultanları Kafkasya’ya hâkim olabildiği sürece Bizans’ı baskı altında tutabileceklerini çok iyi biliyorlardı. Kafkasya’nın fethine gönderilen Selçuklu şehzadeleri ve devlet ileri gelenleri Bizans’ın ileri karakolu durumunda olan ve bir nevi Anadolu’nun giriş kapısı olan Kafkasya’nın öncelikle ele geçirilmesi gerektiğini biliyorlardı. Selçuklu Devletinin Kafkaslara yönelik politikasının mimarı olan Tuğrul Bey’in kendinden sonra gelecek olan Sultanlara da işaret ettiği temel politikası, bölgede varlığını devam ettiren Müslüman yerli hükümdarları desteklemekti. Böylece halife tarafından siyasî varlığı tescil edilen Selçuklu Sultanlığı bölgenin yerel beyliklerini hâkimiyeti altına alarak Ön – Asya’daki dini ve siyasî varlığını güçlendirmiş olacaktı.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XVI. Yüzyılda Çıldır Eyaleti Ahıska Sancağı’nın Ude Nahiyesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17561</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17561</guid>
      <author>Shota BEKADZE</author>
      <description>Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Birleşmiş Milletler kapsamında sürgün olunmuş halkların tarihi, etnografyası, dili ve kültürlerinin öğrenilmesine önem verilmiştir. II. Dünya Savaşı sonlarında, 14 Kasım 1944 tarihinde amansız ve gaddar Sovyet rejimi tarafından Gürcistan’ın Samtskhe-Javakheti Bölgesi’nden Orta Asya ve Kazakistan’a sürgün olunan Ahıska veya Meskheti Türkleri olarak bilinen Müslüman halk da Birleşmiş Milletler kapsamında önem verilenler içerisinde yer almaktadır. Sovyetler dağılana kadar isimleri bile anılmayan Ahıskalılar hakkında çok sayıda makaleler yazılsa da Osmanlı tahrir defterlerine dayanan hiçbir yazıya rastlanmamaktadır. Bu makalede, Osmanlı’nın düzenlediği 1595 tarihli “Defter-i Mufassal Vilayet-i Gürcistan” Tahrir Defteri’ndeki kayıtlardan yaralanarak Ahıska Sancağı’nın Ude Nahiyesi’nin sosyal-ekonomik yapısının ve nahiye onomastiğinin tahlili yapılmış ve değerlendirilmiştir. Çalışmamızda 1595 Tarihli “Defter-i Mufassal Vilayet-i Gürcistan” Tahrir Defteri kayıtlarına dayanarak Ahıska Sancağı’nın İdari Taksimatı verildikten sonra Ude Şehri hakkında kısa bilgiler verilmiştir. Tahrir Defteri’ndeki Ude Nahiyesi ile ilgili kısmı günümüz Türkçesine çevrilmiş ve Nahiye onomastiği, sosyal ve ekonomik durumunun tahlil ve değerlendirilmesi yapılmıştır. Nahiye merkezi Ude’nin tarihi milad öncesine dayanmakta olup ilk adı “</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Fransız Misyonerler Tarafından İstanbul Ve Levant Misyonunun Oluşturulması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17455</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17455</guid>
      <author>Haktan BİRSEL</author>
      <description>Misyonerlik, Hıristiyan Katolik dünyası için her dönem önemli olmuştur. Bu nedenle illegal şekilde en zor şartlarda dahi yürütülmeye çalışılmıştır. 16. Yüzyıla girildiğinde Kanuni Sultan Süleyman tarafından Fransa’ya Osmanlı topraklarındaki Katolik toplulukların koruyuculuğu imtiyazı verilmiştir. Bu imtiyaz ile misyonerlik kurumsal bir yapı kazanmaya başlamıştır. Bu dönemden itibaren misyoner yayılma politikaları, İstanbul merkez olmak üzere Osmanlı topraklarında Levant misyon görevleri ile yürütülmeye çalışılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlık politikası Millet Sistemi farklı din ve kültür gruplarına kendi kültürlerini devam ettirme yönünde hoşgörü sağlamıştır. Bu sayede misyonerler rahat hareket edebilmişlerdir. Ayrıca gittikleri her yerde dayanışma oluşturabilecekleri Katolik topluluklar bulabilmişlerdir. Bu açıdan geniş Levant coğrafyasında yürütülen misyonerlik faaliyetleri, gelecek dönemlerde Batı emperyalizminin temel esaslarını oluşturması bakımından çok kritik bir öneme haizdir. Bu bakımdan da misyonerlerin İstanbul’a gelmeleri ve burada teşkilatlanmaları çok önemlidir. Bu kapsamda Misyonerlerin İstanbul’a gelişleri, burada yerleşmeleri ve Levant misyonunu başlatmaları konusunda değerli bilgiler, bir Cizvit papaz-yazar olan Peder Piolet tarafından yazıya dökülmüş ve dönemsel olarak meydana gelen her türlü gelişmeler kaydedilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İnsan Atatürk</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17773</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17773</guid>
      <author>Salim CÖHCE</author>
      <description>Mustafa Kemal Atatürk tarihin gördüğü istisna şahsiyetlerden birisidir. O pek çok yönüyle tarihe geçmiştir. Asker yönü, mücadele adamlığı, reformcu kişiliği, uzak gö-rüşlülüğü, devlet adamlığı bunların ilk akla gelenleridir. Ancak onun bütün bu vasıfla-rı dışında sıradan bir insan olarak yaşantısında önem verdiği hususlar Atatürk’ün ne-den eşsiz insan olduğu yönündeki ipuçlarını verir. Milletinin büyük sevgisine mazhar olan Atatürk’ün övündüğü şeylerin başında Türk doğması gelmekteydi. Onun aldığı soyadı ile Türk olmanın gururunu bir ömür boyunca yaşamıştır. İnsan olarak mütevazi bir hayat sürmeye çalışan Atatürk, herkesin kabiliyeti ölçüsünde devlet kademelerin-de yükselebilmesinin önünü açmıştır. Açık kalplidir, sohbeti dinlenir, kimseye yüksek-ten bakmayan bir karaktere sahiptir. Misafirlerini ağırlarken kim olduklarına önem vermeksizin oldukça titiz davranır ve her misafirini aynı ciddiyetle ağırlardı. Türküleri özellikle de Rumeli türkülerini dinlemeyi çok seven Atatürk boş vakitlerinde at bin-meyi ve arkadaşlarıyla oyun oynamayı tercih ederdi. Ahde vefa en belirgin meziyetle-rindendi. Eski arkadaşlarına büyük yakınlık gösterir özellikle sıkıntılı zamanlarında onlarla ilgilenmekten büyük mutluluk duyardı. Bunun dışında kendisinden kim yar-dım istese elinden gelenin en fazlasını yaparak karşısındakine destek olmaya çalışırdı. Yakın çevresi onun gerçekçi, iyimser, hesapçı, atılgan, ama ölçülü, vatansever ve mil-liyetçi, ama aynı zamanda insancıl, yüksek nitelikte asker olduğu kadar aynı derecede sivil olmasını da bilen, hayatı yaşamayı, neşeyi seven, heyecanla çalışan bir insan ol-duğu konusunda hemfikirdir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bulgaristan’dan Seyhan’a Türk Göçü (1950-1951)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17708</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17708</guid>
      <author>Erdem ÇANAK</author>
      <description>Osmanlı Devleti, Balkanlarda gerçekleştirdiği fetihler neticesinde ele geçirdiği yerlere Anadolu’dan getirmiş olduğu Türkmenleri iskân etmiştir. Ancak Osmanlının 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Balkanlardaki topraklarını kaybetmeye başlamasıyla birlikte süreç tersine dönmüş ve Balkanlardan Anadolu’ya yoğun bir göç başlamıştır. Bu bağlamda Balkan coğrafyasından Anadolu’ya ilk büyük Müslüman/Türk göçü, 93 Harbi olarak da bilinen 1877-1878 yılındaki Osmanlı-Rus Savaşı ile birlikte gerçekleşmiştir. Bu tarihten itibaren de zaman zaman azalıp artmakla birlikte yakın döneme kadar devam etmiştir. Göçlerin yoğun olarak gerçekleştiği ülkelerden birisi de Bulgaristan’dır. II. Dünya Savaşına Almanya’nın yanında girmiş olan Bulgaristan, savaş esnasında Sovyetler Birliği’nin işgaline uğramış ve bu esnada rejim değişikliği yaşamıştır. İdareyi ele geçiren “Vatan Cephesi” adındaki komünist yönetimin uygulamış olduğu politikalar ise başta Türkler olmak üzere ülkedeki etnik azınlıkların gelecek kaygısı yaşamasına neden olmuştur. Bunun üzerine Bulgaristan’da daha fazla kalamayacaklarını anlayan Türkler, Anadolu’ya göç etmeye başlamışlardır. Bunun neticesinde 1950-1951 yılları arasında Bulgaristan’dan Anadolu’ya yaklaşık olarak 155.000 kişi göç etmiştir. Ekseriyeti çiftçi olan bu göçmenlerin bir kısmı Seyhan vilâyetine iskân olunmuştur. Hatta Seyhan, tarımsal potansiyelinin yüksekliği ve nüfus yoğunluğunun düşüklüğü gibi nedenlerden dolayı göçmenlerin yoğun olarak iskân edildiği şehirlerden birisi olmuştur. Bu çalışmada, Osmanlının son döneminden 1960’lı yıllara kadar olan dönemde Bulgaristan’dan Anadolu’ya gerçekleşen göçlerin sebepleri irdelenerek 1950-1951 yılları arasındaki göçle birlikte gelen göçmenlerden Seyhan’a yerleştirilenlerin iskân süreci ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XIX. Yüzyıl Osmanlı Sağlık Teşkilatlanması’na Dair Bibliyografik Bir Deneme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17566</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17566</guid>
      <author>Necati ÇAVDAR, Erol KARCI</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nde XIX. yüzyıla kadar sağlık kuruluşları, gerek görünüm gerekse uygulama bakımından Selçuklu döneminin bir devamı niteliği arz etmektedir. Genellikle devlet adamlarının ve zengin şahısların vakıf sistemi kapsamında toplum hizmetine sundukları bu kuruluşlar XIX. yüzyıla gelindiğinde ciddi bir değişime uğramıştır. Başta kolera ve veba gibi salgın hastalıkların batı dünyasında yarattığı yıkım nedeniyle batılı devletlerin sağlık konusuna bilinçli bir politika ile yaklaşmaya başlamaları Osmanlı Devleti’nde de eş zamanlı olarak etkisini göstermiş ve XIX. yüzyılda sağlık alanında ilk ciddi devlet düzenlemeleri görülmeye başlanmıştır. Osmanlı Devleti’nde başlangıçta askeri alanda yapılan yenileşme hareketlerine paralel olarak başlayan sağlık hizmetlerindeki bu yenilikler halk sağlığı alanına da yansımış, hastaneler başta olmak üzere önemli sağlık kuruluşlarının açılmasına ve bu konuda yasal düzenlemelerin yapılmasına zemin hazırlamıştır. Osmanlı tıbbı konusundaki araştırmaları şu dört ana anlayıştan birine bağlamak gelenek hâline gelmiştir. En yaygın olan yaklaşım; Osmanlı tıp tarihini, tıp ve teknoloji tarihinin bir şubesi olarak görme temayülüdür. İkinci yaklaşım, Osmanlı tıp tarihini düşünceler tarihinin bir parçası olarak telakki ederken, üçüncü yaklaşım tabiplerin eğitim ve öğrenimi üzerinde yoğunlaşmakta ve konuyu Osmanlı müessese tarihinin bir dalı şeklinde algılamaktadır. Son yaklaşım ise, Osmanlı tıbbının biyografinin kolu olduğunu öne sürerek meşhur tabiplerin eserlerini incelemek suretiyle onların mesleki yönlerini değerlendirmeyi konu edinen anlayışı temsil etmektedir. Bu çalışmanın amacı ise, bu klasik bakış açılarından farklı olarak; Osmanlı Devleti’nde XIX. yüzyılda sağlık alanındaki teşkilatlanma faaliyetlerini, bu konuda yapılan yasal düzenlemeleri ve açılan sağlık kuruluşlarını ihtiva eden bir kaynakça denemesi meydana getirmektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eğitim Alanında Yapılan İnkılâpların Sosyal Ve Kültürel Değişime Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17621</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17621</guid>
      <author>Ahmet ÇELİK</author>
      <description>Türk Milleti tarihi süreç içerisinde sürekli olarak sosyal ve kültürel değişim içinde olmuştur. Özellikle Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki ilerlemeler karşısında geri kalması sebebiyle modernleşme çabası içine girmiş, modernize olmayı Batılılaşmada aramıştır. Batı örnek alınarak kurumlarında yenileşmeye gitmiş, sosyal ve kültürel alanda ilerlemenin yollarını aramıştır. Bu amaçla eğitim alanında da yenilikler yapılmış, sosyal ve kültürel gelişmenin temeli olarak görülen eğitime büyük önem verilmiştir. Eğitimin, çoğu zaman, ideolojilere hizmet edişi, ideolojilerin topluma yerleştirilmesi ve devamlılığının sağlanması için vazgeçilmez bir araç oluşu her dönem onu önemli kılmıştır. Bir milletin eğitim sistemi ve eğitim amacı tarihsel dönemlerde farklılık gösterebilir. Osmanlı eğitim sistemi dini eğitimle halkı yönlendirmeye çalışırken cumhuriyet döneminde laik eğitim sistemi daha geçerli hale gelmiştir. Atatürk, eğitimi, toplumsal ilerlemenin vazgeçilmez bir unsuru olarak görmüştür. Siyasi, sosyal, kültürel ve teknolojik olarak ilerleyebilmemizi iyi bir eğitim sistemi kurmakla mümkün olabileceğini kavrayan Atatürk, eğitime büyük önem vermiştir. Çalışmamızda; Cumhuriyetin ilk yıllarında sosyal ve kültürel değişimin temelini oluşturan inkılâpların topluma yerleştirilmesinde eğitimin bir araç olarak kullanılması üzerinde durulmuş, eğitimin ideolojik yönü ele alındıktan sonra Osmanlı Devletinde eğitim alanında gelişmeler incelenmiştir. Türk İnkılâbının önderi olan Atatürk’ün eğitim anlayışı ele alınmış ve eğitim alanında yapılan inkılâplar ve eğitim amaçlı açılan kurumların toplum yapısı üzerindeki etkisi incelenmiştir. Çok uluslu Osmanlı toplum yapısından milli bir toplum oluşturma gayelerinin yanı sıra doğulu bir toplumdan batılı bir toplum oluşturma gayretlerinde eğitimin rolü nasıl olmuştur?</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Parti Devleti Anlayışlı Yönetim Örneği; Recep Peker ve CHP Genel Sekreterliği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17722</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17722</guid>
      <author>Mehmet ÇEVİK</author>
      <description>Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında bürokratik ve patriyarkal yapının ortak özelliklerinin dışında adeta bütünleştiği önemli bir siyasal makam ve kişi vardır. O makam; Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği, o kişi ise; Recep Peker’dir. Recep Peker 1931-1936 yıllarında Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği görevini yürüttü. Bu süre içerisinde aynı zamanda Kütahya Milletvekili’dir. Türkiye Cumhuriyeti Tarihinde, hiçbir parti genel sekreteri, Peker kadar muktedir olmamıştır. Bunu, tek parti döneminin özelliği olarak izah edemeyiz. Çünkü Recep Peker’den önceki ve sonraki zamanlarda hiç bir genel sekreter O’nun kadar etkin ve yetkin olmamıştır. Bu yüzdendir ki, bu yıllarda Türkiye’nin idaresinde Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’den sonra üçüncü adam olarak Recep Peker gösterilmektedir. “Türkiye Cumhuriyeti bir parti devletidir” düşüncesinde olan Peker, Genel Sekreterlik görevi boyunca çoğu zaman bir bakanlık ve hatta bakanlıklar üstü bir icra makamı anlayışını sürdürmüştür. Zaman içerisinde toplum da, o dönem parti sekreterliğini her derde deva olacak makam şeklinde görmeye başlamıştır. İncelediğimiz yüzlerce vatandaş mektubunda bu anlayışın hâkim olduğunu görmekteyiz. İncelediğimiz dönemde de Genel Sekreterliğe yapılan her başvurunun ve yazılan her mektubun titizlikle incelendiğini, gereği için mutlaka bir işlem yapıldığını ve çoğunlukla kişiye dönüş yapıldığını tespit ettik. Söz konusu yazılarda tayin, terfi, maddi yardım ve iş isteklerinin yanı sıra şikâyet ve hatta idareye iftira ve gammazlamalar da vardır. Fakat bütün bunların titizlikle incelendiğini, başka kaynaklardan da bilgi edinilerek ona göre işlem tesis edildiğini görmekteyiz. Gözden kaçırılmaması gereken önemli husus, tesir ve talep edilen işlemlerde hukuk ve adalet karinesinin elden bırakılmamasına gayret edilmiş olmasıdır. Hukuka, adil idareye ve kanuna güvenmek modern çağdaki devlet idaresini güçlendirdiği gibi, bireysel öz güveni de öne çıkarır. Sözünü ettiğimiz dönemde halk, Parti Başkanlığı’nı ve Genel Sekreterliği’ni bir hak arama ve hakkın teslim edileceği merkezler olarak görmektedir. Bütün bu durum, şüphesiz vatandaşın devlete olan güvenini ve bağlılığını arttırmaya yol açmıştır. Ayrıca bu husus henüz kurumsallaşma sürecinde olan o günün Türkiyesi için de önem ve anlam taşımaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki, parti kurumlarının devlet kurumlarında etkinliği Türk siyasal hayatında olumsuz anlayışların derinleşmesinde ve süreklileşmesinde de etkili olmuştur. Bu durum, Türkiye’de vatandaşların her işini siyaset kurumu yoluyla halledebileceği inancını ve geleneğini de oluşturmuştur. Bir başka yönüyle, sonraki zamanlarda, çok partili dönemde partilerin propagandalarında kişilere, guruplara, mahallelere, köylere yönelik küçük ölçekli vaatler öne çıkmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İzmir’in Kurtuluşunun Anadolu Basınındaki Yansımaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17629</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17629</guid>
      <author>Rahmi ÇİÇEK</author>
      <description>9 Eylül 1922 tarihinde Türk ordusunun İzmir’e girişi öncesi ve sonrasında Anadolu basınında İzmir’le ilgili yayınlanan haberler, basınına dayalı olarak incelenmiştir. Bu haberlerin birçoğu Anadolu Ajansı ya da Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi çıkışlıdır. İzmir’le ilgili savaş haberlerinin birçoğu yine aynı kaynaklara dayalı olarak resmi tebliğ şeklinde yer almıştır. Savaş sırasında ve sonrasından başlamak üzere Eylül ayı sonrasındaki üç aylık dönemin Anadolu basını gözden geçirildiğinde çok farklı cepheleriyle İzmir’in kurtuluşu ve sonrasına ait haber akışına rastlamak mümkündür. Bu makalede, esas olarak İzmir’in kurtuluşu, Türk ordusunun İzmir’e girişi, karşılanışı, İzmir yangını, yabancı ve yerli gayri Müslim nüfusun şehri terk edişi, şehirde meydana gelen tahribat ve bunlara ait gazetelere yansıyan bilgilerle düzenlenen mitinglere yer verilmiştir. Bu konularla ilgili olarak Konya, Trabzon ve Ankara gibi Milli Mücadele döneminin önemli kentlerinde yayınlanan gazete ve dergilerde yer alan İzmir’le ilgili haberler, köşe yazıları ve dizi yazılarına dayanılarak, İzmir’in kurtuluşunun Anadolu basınındaki yansımaları Eylül, Ekim, Kasım 1922 tarihlerindeki haber ve yazılara dayalı olarak ele alınmıştır. Milli Mücadele tarihinin nihayete erişini simgeleyen İzmir’in kurtuluşu, cephe gerisinde yer alan Türk halkının bilgi edinme kaynaklarından biri olan basına dayandırılarak ele alınmıştır. Öylece olayların çağdaşı olan neslin, olayların arka planından ziyade kendisine yansıtılan tarafıyla tarihsel olayı nasıl algıladığını göstermiş olacaktır. Tarihçinin temel yaklaşımlarından biri de kuşkusuz toplumun gözünden olayların algılanma biçimini ortaya koymaktır. Bu açıdan İzmir’in kurtuluşu ve cephe gerisinde algılanma biçimi ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Imparatorluğunda Baş Mimarlığa Kadar Yükselen Tebrizli Mimar Ali'nin Hayatı Ve Eserleri (?-1539)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17726</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17726</guid>
      <author>Bilal DEDEYEV, Tofiq NAJAFLİ , Ramazan USLU</author>
      <description>Altough his name is Alâeddin Ali Bey b. Abdülkerim, he has known as Acem Ali or Esir Ali in Ottoman Empire. After the victory of Çaldıran war (1514), Sultan Selim brought nearly 3.000 artist to his empire from the Tabriz city that conquered by ottoman forces. Acem Ali ,known as the ‘Master of Masters’ in the state of Safavid, was one of the artists brought to empire. He has been sent to İstanbul from Amasya in 12 Nisan 1515 by Sultan Selim and was promoted as the chief of architects in 1519. Acem Ali, by combining classic Ottoman architecture and Persian architecture managed to built works named as "public plan" that was widely used (only used in some parts of two mosques before). Same method has been enhanced and used by Mimar Sinan (1489-1588). For this reason, Mustafa Pasha Mosque in Gebze ,Çoban Ibrahim Pasha Palace in Sultanahmet in Istanbul, supposed to be built by Mimar Sinan despite only repaired and modificated. Furthermore, many structures without inscriptions are supposed to belong Acem Ali with their stylistic and architectural properties. Some major works which are known as stated; Gazi Hüsrev Bey Complex in Sarajevo, Seyfeddin Kadi in Sofia, Sultan in Manisa, Hatuniye in Trabzon, Sultan Selim in Konya, Süleymaniye Ayas Paşa in Çorlu,Tekirdağ, Bali Paşa in Fatih,Istanbul, Cezeri Kasımin Eyüp , Piri Mehmed Paşa mosques in Silivri and Sütlüce and Bâbü's-Selam in the Topkapi Palace. During the period of Sultan Selim I and Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) Tebrizli Acem Ali went on to serve as chief of architects and he has passed away in 1539. After his death, Miman Sinan took over his responsibility</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mary Caroline Holmes’un “Urfa’da Ermeni Yetimhanesi” Adlı Eserinde Urfa’daki İşgal Yılları Ve Ermeni Yetim Çocukları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17474</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17474</guid>
      <author>Yıldız DEVECİ BOZKUŞ</author>
      <description>Bu çalışmada günümüzde Ermeni sorunu olarak bilinen 1915 Olaylarının öncesinde ve sonrasında Ermenilere yönelik eğitim, sağlık, finansal ve toplumsal konularda çalışmaları olan American Boards of Comissioner for Foreign Mission’ın (Amerikan Yakın Doğu Yardım Komisyonu) Urfa’daki çalışmaları üzerinde durulacaktır. Bu çerçevede kısa adı YDYK olan Amerikan Yakın Doğu Yardım Komisyonu hakkında kısaca bilgi verildikten sonra bu komisyonun Urfa temsilcisi olan Mary Caroline Holmes’un, Urfa’daki görevi sırasında kaydetmiş olduğu anıları ve bu anılarda Holmes’un Türk, Ermeni, Kürt, Fransız, İngiliz, Alman ve diğer gruplarla olan ilişkileri üzerinde durulacaktır. Çalışmada ilk olarak Holmes’un kim olduğu, ne tür faaliyetlerde bulunduğu ve bölgeye dair izlenimlerine yer verildikten sonra, yazarın misyonerlik faaliyetleri kapsamında “Urfa’da Ermeni Yetimhanesi” adlı eseri incelenecektir. Daha sonra Holmes’un hangi görevle bölgede bulunduğu, bölgede bulunduğu sırada çalıştığı misyon hakkında kısaca bilgi verilecektir. Daha sonra Holmes’un eserinde 1919-1921 yılları arasında Urfa’da yaşanan gelişmeleri Ermeniler ve Türkler açısından nasıl ele aldığı değerlendirilmeye çalışılacaktır. Bu kapsamda konuyla ilgili bir literatür araştırması yapıldıktan sonra yazarın konuya yaklaşımı, eserin söylem analizi ve Urfa’daki Ermeni yetimhanesinde yaşananların bir misyonerin kaleminden nasıl ele alındığı değerlendirilecektir. Çalışmada ayrıca Holmes’un işgal döneminde Türklerle işgal kuvvetleri arasında nasıl bir rol oynadığına da dikkat çekilecektir. Böylelikle gerek Tehcir öncesi gerekse Tehcir yıllarının ardından misyonerlik faaliyetlerinin bölgede nasıl bir politika çerçevesinde gerçekleştirildiği ve söz konusu misyonerlerin bölgedeki asıl toplumsal hedeflerinin ne olduğuna açıklık getirilmeye çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Atatürk Dönemi Türkiye-Hindistan İlişkileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17617</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17617</guid>
      <author>Selçuk DUMAN</author>
      <description>M.Ö. II. yüzyılda Saka Türkleri ile başlayan Türk-Hint ilişkileri, Hindistan’da kurulan Türk Devletleri ve Türk asıllı yöneticilerin Hindistan’da göstermiş olduğu faaliyetler dolayısı ile iki toplum arasında çok yönlü olarak devam etmiş, 16. yüzyıldan itibaren ise Osmanlı Devleti üzerinden Türkiye-Hindistan ilişkilerine dönüşmüştür. Ancak 1850’ler den sonra İngiltere tarafından Hindistan işgal edilmiş ve Türk etkisi önemli oranda kırılmıştır. Buna rağmen Hindistan Müslümanları, Türkiye’yi takip etmeğe devam etmişler ve 19. yüzyılın sonunda yapılan Türk-Yunan savaşı dolayısı ile büyük bir sevinç gösterisi yapmışlardır. I. Dünya savaşı sırasında, Hindistan’dan farklı sesler yükselse de, I. Dünya savaşı sonrasında özellikle Türkler aleyhine oluşan İngiliz Yönetimi’nin kanaatini, Hindistan Müslümanları, yaptıkları toplantılar ve İngiltere’ye göndermiş oldukları temsilcileri aracılığıyla değiştirmeye gayret etmişler ve Türkler ile yapılacak anlaşmanın tatmin edici olmaması durumunda, İngiltere Yönetimi’nin, Hindistan Müslümanlarından itaat beklememesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Türk Milli Mücadele’sinin yanında yer alan Hindistan Müslümanları, Türkiye’ye maddi yardımlarda da bulunmuşlardır. Kurtuluş savaşı sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile de yapılan anlaşmalar ve ziyaretler şeklinde ilişkiler sürdürülmüştür. Atatürk Döneminde Türkiye-Hindistan ilişkileri, zaman zaman şüpheci olsa da, oldukça samimi ve dostça devam etmiştir. Bizde bu çalışmamızda Atatürk dönemi Türkiye-Hindistan ilişkilerini, Türk arşivlerini esas alarak aktaracağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Milli Mücadele Ve Cumhuriyetin İlk Yıllarında Türk-Amerikan İlişkileri (1918-1927)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17639</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17639</guid>
      <author>Rahmi DOĞANAY</author>
      <description>XIX. yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti, Avrupa Devletlerinin kendisine yönelik politikalarına karşı Amerika’yı yeni bir denge unsuru olarak görmüş, Amerika da Osmanlı Devleti ile ticaret yapmak ve Akdeniz ticaretinde yer almak için Osmanlı Devleti ile resmi olmayan ticari ilişkilere girmişti. İlişkiler Navarin olayından sonra resmiyete kavuşmuş, 1830’da Amerikan gemilerine Karadeniz’e çıkış hakkı, 5 Ekim 1831’de de Osmanlı-Amerikan ticaret anlaşması imzalanmıştı. Birinci Dünya Savaşı öncesinde ise, Türk-Amerikan ilişkileri çok sönük bir durumdaydı. Türk-Amerikan ilişkileri de, savaştan sonra ve Wilson Prensipleri çerçevesinde, Türk kamuoyunun Amerika’ya duyduğu ilgi ve savaş sonrası boşluğun doldurulması konusunda, Amerika’nın bölgeye yönelmesi nedeniyle canlanmıştı. 1917’de kesilen Türk-Amerikan ilişkileri, Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra yeniden kuruldu. Amerika Türkiye’ye temsilci göndermeye karar verdi. Misyonerler ve sermaye çevreleri de Türkiye’ye dönmekte gecikmediler. Bu dönemde Türkiye’de görevlendirilen ilk Amerikan temsilcisi Lewis Heck, Aralık 1918’de göreve başladı. Aralık 1918’de Amerikan Doğu Akdeniz Donanması Komutanı Amiral Bristol da İstanbul’a gönderildi. Milli Mücadele içinde ticari ve ekonomik alanlarda canlı tutulmaya başlayan Türk-Amerikan İlişkileri, Lozan’da ikili anlaşma imzalanmasıyla belli bir istikrara kavuşmuş ve olumlu bir gelişme eğilimine girmişken, Amerikalı Ermenilerin tepkileri Amerikan Hükümeti’nin çekimser davranmasına sebep olmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Moğolların İtil Ve Çevresindeki Faaliyetleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17682</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17682</guid>
      <author>Neslihan DURAK</author>
      <description>Moğol İmparatoru Çingiz Han, bozkır coğrafyasının önemli bir kısmını kontrol altına alır almaz cihan hâkimiyeti ideallerini gerçekleştirmek üzere Asya’nın batı ve kuzeybatısına doğru açılmak için hazırlıklarını başlamıştı. Bununla birlikte ele geçirmeyi planladığı toprakları daha iyi tanımak için Harezmşahlar Devleti ile ticari münasebetler geliştirmek istemişti. Ancak görüşmelerin başlamasından kısa bir süre sonra Otrar’da yaşanan gerginlik büyük bir savaşın başlamasına sebep olmuştu. Böylece Çingizlilerin Harezm topraklarını tarumar ederek başlattıkları batı seferleri ile Harezmşahlar Devleti ortadan kalkarken bu devlete komşu olan pek çok hakimiyet de Moğol tehdidiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu seferler sırasında Harezmşahlar hükümdarı Alâaddin Muhammed Şah’ı sağ olarak yakalamakla görevlendirilen Cebe ile Sübidey Noyan’ın bölgede yürüttükleri faaliyetlerle ise birdenbire Asya’nın kuzeybatı kesimleri Moğol tehdidi altına girmiştir. Bölgede son derece sistemli bir şekilde hareket eden Cebe ve Sübidey, İran’ın önemli bir kısmını yağmaladıktan sonra Gürcüleri yenmiş ve Derbend üzerinden Kumanların/Kıpçakların yaşadıkları Kuzey Kafkasya’ya doğru yönelmişlerdi. Neticede bu seferlerle Karadeniz’in siyasi ve ticari hâkimiyetini ellerine geçiren Moğollar, Kiev gibi bazı merkezleri bir daha ayağa kalkmayacak şekilde tahrip ederken diğer taraftan da daha önceden önemsiz birer ticaret limanı olan Moskova, Suğdak gibi daha pek çok şehrin büyük birer ticari şehir haline dönüşmesine imkân sağlamışlardır. Moğolların bölgedeki bu faaliyetleri Rus knezliklerinin milletleşmesini hızlandırırken onların bu topraklardaki uygulamaları Ruslar için adeta bir okul niteliğinde olmuştur. Ayrıca Kama boyundaki Kıpçaklarla birlikte diğer Türk boylarının Orta İtil bölgesine gelmesi ile birlikte bölgedeki Türk unsuru artmıştır. Böylece bölge, bir kez daha Türk nüfusla beslenmiştir. Bununla birlikte bugünkü Kazan Türklerinin kavmi teşekkülleri de işte bu tarihi vakalarla başlamıştır. Anahtar Kelimeler: Cebe, Sübidey, Ruslar, Kumanlar, İtil</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Memluklar Zamanında Halep Naipliği'ne Bağlı Bir Şehir: "Birecik"</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17610</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17610</guid>
      <author>Efe DURMUŞ</author>
      <description>XIII. yüzyılın ikinci yarısında İlhanlılar, açık bir şekilde Memlukların karşılaştığı en tehlikeli dış tehdit unsuru olmuştur. 1260, 1281 ve 1299–1303 yıllarındaki üç farklı zaman aralığında Memlukların İlhanlılarla olan savaşları, aynı zamanda Memlukların Güneydoğu Anadolu hakimiyetinin de temellerini atmıştır. Moğolların Yakındoğu’yu istilası sırasında zapt edilmez kalesiyle Birecik, Müslüman topraklarının koruyucusu iddiasıyla mücadele veren Memluklar için çok önemli bir müstahkem mevki teşkil etmiştir. Ayrıca Memluk Devleti’nin başta Birecik olmak üzere Güneydoğu Anadolu bölgesindeki şehirlerde hakimiyet kurma teşebbüsünün temelinde Zengi, Eyyubi devletlerinin Anadolu üzerindeki hakimiyetinin mirasçısı olma fikri de yatmaktadır. Bununla beraber Birecik, Memlukların kuzey sınırındaki Halep Naipliği’ne bağlı olarak bu görevi ifa etmiştir. Memluklar, bölgedeki Türkmen beylikleri olan Karakoyunlu ve Akkoyunlu Devletleri’ne karşı da Birecik’i korumuşlardır. Timur’un Yakındoğu istilası esnasında güneydoğu Anadolu bölgesinde söz sahibi olabilmek için Akkoyunlular Timur’a tabiiyet gösterirken, Karakoyunlu Türkmenlerine karşı üstünlük yarışında idiler. Lakin Timur’un dönüşünden sonra yine bölgede etkin güç Memluklar olmuştur. Memlukların bölge hakimiyetinde en çok uğraştığı diğer güç ise Dulkadirli beyliği olmuştur. Özellikle Antep ve çevresinde etkin olan Dulkadirliler batısından Osmanlı, doğusundan Akkoyunlu devleti ile münasebetlerini, güneyden Memluk taarruzuna karşı denge siyaseti güderek yürütmeye çalışıyordu.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çanakkale Cephesi’nden Milli Mücadele’ye Bir Zabit (Hasan Remzi Fertan ve Hatırâtı)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17627</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17627</guid>
      <author>Lokman ERDEMİR</author>
      <description>Türk tarihinin en önemli dönemi şüphesiz Balkan Harbi (1912) ile başlayıp Milli Mücadele (1922) ile nihayete ermiş on yıllık muharebeler silsilesidir. Bu süreçten en çok etkilenenler ise muharebelere katılmış binlere asker ve onların yakınlarıdır. Bu askerlerden biri de 1308 [1892] doğumlu Hasan Remzi (Fertan) Bey’dir. Onun, “Hayatımdan Parçalar: Çocuklarıma” şeklinde isimlendirdiği, çalışmamızın da konusu olan hatıratı bu hazîn yıllarının bir gazinin kaleminden özetidir. Balkan Harbi başladığında Hasan Remzi Bey, Harbiye’de öğrencidir. Çatalca’dan gelen top seslerini duyduğunda cepheye koşma arzusundadır. “Neticede bütün Rumeli elden gitti. Yüz binlerce Türk ve İslam boğazlandı, iffetler payimal oldu. Türk namusu lekelendi. Türk askerinin şecaat ve şehameti idaresiz ellerde bir müddet için söndü.” sözleri hatıratının mahiyeti hakkında bize fikir verir. Balkan Harbi’ni Harbiye Mektebi’nde öğrenci iken gören Hasan Remzi Bey, Çanakkale Cephesi dâhil Birinci Dünya Harbi’nin nerede ise bütün cephelerine katılmıştır. İngilizlerin Çanakkale’den tahliyesini görmüş buradan Temmuz 1916’da Kafkas Cephesi’ne gönderilmiştir. Rus birliklerinin Şubat 1917 devrimi ile birlikte Anadolu’dan çekilmesi sonrası Filistin Cephesi’ne intikal etmiş, Filistin’den Türk orduları ricat ederken kendisi de İngilizlere esir düşmüştür. Esaret hayatı, İstanbul’a dönüşü, Anadolu’ya geçişi ve Milli Mücadele yılları onun hatıralarının ana hatlarını teşkil etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tekâlif-i Milliye Emirleri Ve Tatbikatı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17558</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17558</guid>
      <author>Feyzullah EZER</author>
      <description>Osmanlı Devleti İttifak Devletleri safında katılmış olduğu Birinci Dünya Savaşı’nı kaybederek Mondros Mütarekesi’ni imzalamak zorunda kalmıştır. Savaştan galip ayrılan İtilaf Devletleri Mütareke’nin imzalanmasından kısa bir süre sonra Osmanlı topraklarını paylaşmak üzere işgal hareketini başlatmışlardır. Yabancı işgal ve istilaları karşısında sessiz kalmayan Türk Milleti tepkisini göstererek Mustafa Kemal Paşa önderliğinde büyük bir direniş harekâtı başlatmıştır. Osmanlı Devleti’nin zor durumda olması ve Batılı devletlerinde desteği ile Yunanistan 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgal etmiştir. İşgali genişletmek amacıyla harekete geçen Yunan kuvvetleri, Türk kuvvetleri ile yapmış oldukları I. ve II. İnönü Savaşlarını kaybetmişlerdir. Bu gelişmeler üzerine Yunanistan yeni bir seferberlik ilan ederek askeri gücünü artırmış ve 10 Temmuz 1921’de tekrar harekete geçerek, Afyon, Kütahya ve Eskişehir’i işgal etmiştir. Bu durum karşısında Mustafa Kemal Paşa, Türk Ordusu’na Sakarya’nın doğusuna çekilme emrini vermiştir. Eskişehir-Kütahya Muharebesi’nde uğranılan başarısızlık ve Ordu’nun Sakarya’nın doğusuna çekilmesi kamuoyunda tepkilere yol açmıştır. Durumun düzeltilebilmesi amacıyla TBMM tarafından 5 Ağustos 1921’de Mustafa Kemal Paşa’ya Meclisin yetkilerini de kullanmak üzere Başkumandanlık görevi verilmiştir. Mustafa Kemal Paşa Başkumandanlık yetkisini kullanarak, Ordunun donatılması ve güçlendirilmesi amacıyla 7-8 Ağustos 1921’de Tekâlif-i Milliye (Milli Vergi) Emirlerini yayımlamıştır. Türk Ordusunun ihtiyacı olan yiyecek, giyecek, silah, cephane, ulaşım, haberleşme, sağlık vd. her türlü malzeme ve hizmeti kapsayan Tekâlifi Milliye Emirleri, Milli Mücadele’nin sonuna kadar uygulanmıştır. Türk Milletinin maddi-manevi bütün kaynaklarını seferber etmek suretiyle, cephe gerisindeki halkında katılımını sağlayan bu emirlerin, Milli Mücadelenin kazanılmasında büyük katkıları olmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Maârif Salnâmeleri’ne Göre Cebel-i Bereket Sancağı’nda Eğitim-Öğretim (H.1316-1321/M. 1898-1903)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17585</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17585</guid>
      <author>Ebru GÜHER</author>
      <description>Osmanlı Devleti zamanında tutulan önemli kaynaklardan biri hiç şüphesiz salnamelerdir. “Sal” yıl, “name” ise mektup, kitap anlamına gelmekte olup bu iki sözcüğün türemesinden meydana gelmiştir. Türkçe olarak tam karşılığı “yıllıktır”. Salnâmeler o yerin sosyal, siyasal, kültürel, eğitim ve diğer önemli konularında önemli bilgiler verdiği için yerel tarih araştırmacıları için vazgeçilmez öneme sahiptirler. Osmanlı Devleti, salnâmeler yoluyla mevcut kurumları hakkında geniş bilgi alabiliyor; değişiklikleri inceleyerek geleceğe yönelik tedbirler alabiliyordu. Salnâmeler resmi olarak devlet, nezâret ve vilayet salnâmeleri olmak üzere başlıca üç şekilde çıkmıştır. Bunun yanında resmi olmayan özel olarak çıkarılan salnâmelere de rastlanmaktadır. Devlet kurumu olan Maârif Teşkilâtı da kendine ait salnâmeler oluşturmuştur. Böylece ülke genelindeki tüm yerlerde eğitim-öğretim hakkındaki mevcut durum ayrıntılı olarak kayıt altına alınmıştır. Bu nedenle Maârif Salnâmeleri Eğitim Tarihi konusunda birinci elden kaynak olma özelliğine sahiptir. Bu araştırmada Maârif Salnâmeleri’nde yer alan ayrıntılı bilgiler ışığında; o dönem Adana vilayetine bağlı Cebel-i Bereket Sancağı’ndaki eğitim öğretim faaliyetleri ele alınmıştır. Bu nedenle H.1316-1321/M.1898-1903 tarihli (H.1320/M.1902-1903 tarihli Maarif Salnamesi günümüze kadar ulaşamadığından dolayı bu tarihli salnameden faydanılamamıştır) Maârif Salnâmeleri çalışmamızın temel kaynağını teşkil etmektedir. Bunun dışında çeşitli tarihlerde neşredilen Adana Vilâyet Salnâmeleri’nden de faydalanmak suretiyle çalışmamız desteklenmiştir. Bu kaynaklara dayanarak adı geçen sancaktaki okullar ve dereceleri, kurucuları, masrafı, bulundukları yerler, öğretmenleri, öğrenci sayıları, kütüphaneler ve içindeki kitap sayıları ve buna benzer bilgiler hakkında istatistiki bilgiler verilip, değerlendirmeler yapılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Modernleşme Sürecinde Afrika’nın İki Büyük Krizi: Ruanda Ve Darfur Meseleleri Üzerine Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17622</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17622</guid>
      <author>Hasan GÜRKAN</author>
      <description>Bu çalışmada Afrika kıtasının, sonuçları itibariyle en önemli meseleleri sayılabilecek olan Ruanda ve Darfur meseleleri modernleşme bağlamında ele alınmıştır. Afrika’nın modernleşmesi demek onun sömürgeleşme tarihi demektir. Yaklaşık son iki yüzyıldır doğal kaynakları ve insan potansiyeli sömürülen Afrika; birçok sosyal, ekonomik ve siyasi sorunla başa çıkmaya çalışmaktadır. Afrika’nın temel meseleleri genel olarak; doğal kaynakların sömürüsü, köle ticareti, salgın hastalıklar ve etnik çatışmalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Afrika kıtasında en sorunlu bölge olarak Ruanda ve Darfur gösterilebilir. Bu iki bölge tarihin en kanlı dönemlerine şahitlik eden birer coğrafî mekân olarak karşımıza çıkmaktadır. Afrika’nın geleceğini belirleyen en önemli etken doğal kaynakları olmuştur. Aslında zenginlik getirmesi gereken bu kaynaklar Afrika’nın “kara kıta” olarak anılmasına neden olmuştur. Ruanda ve Darfur, son elli yılda hem etnik, hem de sosyo-ekonomik anlamda büyük bir dönüşüm geçirmiştir. Afrika etnik çeşitliliği kendisi için bir zulüm nedeni olarak yaşamakta ve Afrika’nın sömürgecilerle olan bağı burada tarihin sayfalarına büyük yıkımlar olarak kaydedilmektedir. Bu doğrultuda, Ruanda’da Tutsi’lerle Hutular arasındaki mücadele, Darfur’da da ayrılıkçı hareketler sırasında çıkan çatışmalar büyük bir etnik temizlikle sonuçlanmıştır. Bu açılardan bakıldığında Afrika kıtasının, Ruanda ve Darfur örneğinden hareketle, toplu bir şekilde incelenmesine gereksinim duyulmaktadır. Çalışmada ilgili literatür yanında “National Geographic” dergisinin 1998-2010 ve “Atlas” dergisinin 1997-2008 yılları arasındaki sayılarından faydalanılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Elazığ Dergi Yayıncılığına Bir Örnek: Yeni Fırat Dergisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17715</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17715</guid>
      <author>Handan HAYKIR, Mehmet ÇEVİK</author>
      <description>Adını yayımlandığı bölgede bulunan ve bölgenin hayat kaynağı olarak görülen Fırat Nehri’nden alan Yeni Fırat Dergisi bir kültür ve sanat dergisidir. Yayınlandığı dönemde Elazığ kültür ve sanat hayatında önemli bir yer edinmiştir. Edebiyat ve sanatseverler tarafından büyük ilgiyle karşılanan Yeni Fırat Dergisi, Elazığ kültürünü yaşatmak, geliştirmek ve Elazığ’ın, sosyal, siyasi, ekonomik ve coğrafi yapısı hakkındaki bilgileri daha sağlıklı bir şekilde aktarmak amacıyla Elazığ Kültür Derneği üyelerinden Fikret Memişoğlu ve arkadaşları tarafından büyük bir fedakârlıkla yayımlanmıştır. 1962 – 1967 yılları arasında 36 sayı yayımlanan dergi başta Türk Kültürü olmak üzere Elazığ ve çevresinin tarihi, coğrafyası, edebiyatı, kültürü, folklorü, sosyo-ekonomik yapısı hakkında zengin bilgiler içermektedir. Bunun yanında dergi yayınlandığı dönem itibarıyla Elazığ ve çevresiyle ilgili siyasi, sosyal, ekonomik gelişmelere de duyarsız kalmamış hatta idarecilere yönlendirici mesajlar da vermiştir. Bu anlamda Yeni Fırat Dergisi Elazığ Basın Tarihi'nde önemli bir yere sahip olmasının yanında içerdiği sosyo-kültürel bilgiler bakımından da önemli bir kaynaktır. Bu çalışmamızda, Türkiye'de bölgesel anlamda yayımlanan kültürel dergi yayıncılığının tarihsel gelişimi başta olmak üzere Elazığ ve çevresinin tarihi, coğrafyası, edebiyatı, folkloru, kültürü, sosyo-ekonomik yapısı hakkında yapılacak çalışmalara kaynak teşkil edeceğini düşündüğümüz Yeni Fırat Dergisi'nin tanıtımı yapılarak, derginin amacı, yayın politikası, muhtevası, yazar kadrosu, yayın periyodu gibi v.s özellikleri incelenmiştir. Yine sosyal bilimler alanında yapılacak çalışmalara kaynaklık etmek bakımından derginin tüm sayılarının bir bibliyografyası da hazırlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Atatürk'ün Ölümü Dolayısıyla Elazığ'da Yapılan Matem Töreni</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17716</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17716</guid>
      <author>Yavuz HAYKIR</author>
      <description>Milletin istiklalini, vatanın bağımsızlığını gerçekleştirerek Türk Milleti'nin kalbinde büyük bir yer edinen, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk, 10 Kasım 1938 tarihinde ebediyete intikal etmiştir. Türkiye'nin kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucu liderinin ölümü, halkın nazarında büyük bir üzüntü yaratmıştır. Atatürk'ün ölümü yurtta ve dünyada büyük yankı uyandırmış ve Ankara'da 21 Kasım 1938 tarihinde bir cenaze merasimi yapılmasına karar verilmiştir. Hükümet bu cenaze merasiminin yanında şehir, kasaba, nahiye ve köylere kadar tüm yerleşim birimlerinde matem törenleri yapılmasına karar vermiştir. Bu törenler İçişleri Bakanlığı'nın talimatı üzerine belli bir program çerçevesinde düzenlenmiş ve büyük bir titizlikle uygulanmıştır. Daha sonra şehir, kasaba, nahiye ve köylerde yapılmış olan matem törenleri hakkındaki bilgiler İçişleri Bakanlığı'na bir rapor halinde sunulmuştur. Tüm Türkiye'de yapılan bu matem törenleriyle millet, devletin koordinesiyle liderine son görevini yerine getirmiştir. Bu matem törenlerinde halk liderini kaybetmenin üzüntüsünü yaşarken, metanet ve büyük bir kararlılık içerisinde Atatürk'ün miras bıraktığı cumhuriyet rejiminin daha güçlü bir şekilde yoluna devam edeceği mesajını da vermeğe çalışmıştır. Matem törenlerinde bu duygu ve düşünceler yoğun olarak vurgulanmıştır. Bu çalışmada Atatürk'ün 10 Kasım 1938 tarihinde ebediyete intikalinin Elazığ kamuoyuna yansıması ve 21 Kasım 1938 tarihinde Elazığ'da yapılmış olan matem töreni, arşiv belgeleri, dönemin Elazığ basını ve tetkik eserlerden faydalanarak incelenmiştir. Yine Elazığ Valiliği tarafından İçişleri Bakanlığı'na gönderilen fotoğraflar bu çalışma içerisinde yerini almıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1950-1960 Yılları Arasında Gerçekleşen Genel Seçimlerin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi Açısından Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17741</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17741</guid>
      <author>Ahmet İLYAS</author>
      <description>Bu çalışma, 1950-1960 arasında gerçekleşen genel seçimlerin, doğu ve güneydoğu açısından değerlendirmesini içermektedir. Çalışmanın ana teması, Osmanlı’dan beri süreklilik kazanmış olan devlet-aşiret-din denkleminin Demokrat Parti iktidarı boyunca gelişimini göstermektedir. Tek Parti döneminde aşiretlerin gücü iyice azaltılmıştı. Bunda Kemalist iktidarın bölgede ulus-devlet anlayışını oturmak amacıyla, İsmet İnönü kadroları tarafından hazırlanan raporlar önemli bir yer tutmaktaydı. Bu raporlar neticesinde merkezi hükümet, toplum mühendisliğine soyunarak, bölgede yaşayan aşiret reisleri ve doğu toplumu üzerinde etkili olan şeyh, melle gibi kanaat önderlerini batı bölgelerine mecburi iskânları önemli bir tutmaktaydı. Çok partili hayata geçilen 1946 Genel Seçimleriyle birlikte siyasi partilerin algıları Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde toplandı. Bilhassa siyasal aktörler, oy deposu olarak gördükleri aşiret reisi-şeyh-melle gibi bireyleri, siyasal sosyalleşme yöntemi olarak kullanılan polifikasyon sayesinde siyaset arenasına çekmeyi başardılar. Bu güdüyü başarılı bir şekilde kullanan Demokrat Parti, 1950-1960 yılları arasında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde birinci parti olmayı başardı. Bu çalışmanın ana düzlemi DP ile aşiret reisi ve şeyh, melle arasındaki siyasi birliktelik üzerine kurulmuştur. Siyasal ortaklık adı verilen bu süreçte, DP, oy misyonu gördükleri bu kişiler sayesinde, siyasal rakiplerine büyük üstünlük sağlarken, aşiret reisi, şeyh ve melle gibi kişilerse, bu birliktelik sayesinde devlet nezdinde ekonomik ve sosyal itibar sağlarken, hem de varlıkları devam ettirme imkânına sahip olmuşlardır. Bu makalede 1950-1960 yılları arasında gerçekleşen genel seçimlerin, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki yansımalarını inceleyecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şark Meselesinin Sultan Abdülhamid Döneminde Gayr-İ Müslim Osmanlı Tebaası Üzerindeki İdari Açıdan Sonuçları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17698</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17698</guid>
      <author>Hüseyin Vehbi İMAMOĞLU, Önder DENİZ</author>
      <description>Şark Meselesi, aslında 1815 yılında Viyana Kongresi’nde isimlendirilmiş ve daha sonra kapsamı genişletilmiştir. Bu tarihten sonra, özellikle Balkan uluslarının isyan ettirilmeleri doğrultusunda oluşturulan planların genel adı olan Şark Meselesi, Osmanlı Devleti’nin öncelikle Balkanlarda olmak üzere geleceğini konu edinen bir deyim olmuştur. Balkanlarda, Avrupalı devletlerin kendi menfaatleri doğrultusunda yeniden yapılanma hedeflerinden kaynaklanan politikalarının bir parçası olarak, gayr-i müslim milletlerin Osmanlı aleyhine isyan etmesine imkân vermek ve bu esnada Avrupa genelinde mevcut dengelerin bozulmamasına dikkat ederek, Osmanlı Devleti’nden azami ölçüde ödünler koparmak ve gerekirse tasfiyesini sağlamak için işlev görmüştür. Meselenin çok yönlü ve büyük devletlerarası çıkar çatışmalarına sebebiyet verecek niteliklere sahip olması, zaman zaman Avrupalı devletleri farklı farklı politikalar takip etmeye zorlamıştır. Şark meselesinin ekonomik temelli nedenlerinden sömürge edinme yarışı ve hammadde arayışları, Avrupalı devletleri sömürgelerine giden yolları güvenlik altına almak ve yeni sömürgeler edinmek için Osmanlı Devleti’ni hedef haline getirmiştir. Şark Meselesinin sonucunda Sultan Abdülhamid döneminde devletin kısmen kendi tercihiyle gayr-i müslim tebaa, idari alanda giderek daha fazla yer bulmaya başlamış; merkezi idarenin taşra şubelerinde ve mahkemelerde gayr-i müslim memur, hâkim ve zabıta sayısı artmıştır. Hatta merkezden tayin edilen memurlar dahi olmuştur. Böylece klasik Osmanlı bürokratik yapısı değişirken, gayr-i müslimlerin etkinliği de artmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ayandon Kazasının 1841 Yılı Nüfus Yapısı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17699</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17699</guid>
      <author>Pelin İSKENDER KILIÇ, Mucize ÜNLÜ</author>
      <description>Devletler için her dönem insan kaynaklarının ve malî imkânların tespiti büyük önem taşımıştır. Osmanlı Devleti de daha kuruluş döneminden itibaren gerçekleştirdiği bütün fetih hareketlerinde, iç ve dış politikalarında hatta uyguladığı iskân siyasetinde bu iki unsuru her zaman göz önünde bulundurmuştur. İç kaynaklardan azamî ölçüde yararlanmak amacıyla nüfus, arazi ve vergi tahriri yapmıştır. XVI. yüzyıldan itibaren yeni fethedilen yerlerin dışında devletin bütününü ilgilendiren geniş tahrirler yapılmamıştır. Ancak bölgesel tahrirler, XVIII. yüzyıla kadar sürmüştür. Modern anlamda nüfus sayımları ise XIX. yüzyılda gerçekleştirilmiştir. Bu dönemde merkezileşme, yeni kurulmuş olan modern orduya asker temini gibi hususlar imparatorluğun ekonomik ve insan kaynaklarını tespitini zorunlu hale getirmiştir. Bu sayımlarda elde edilen verilerin kaydedildiği nüfus defterleri bölgenin demografik yapısı hakkında önemli bilgiler içermektedir. Bu çalışmada 1841 yılında Kastamonu Vilayeti’ne bağlı Sinop Sancağı dahilinde yer alan Ayandon Kazası’nın nüfus yapısı analiz edilmeye çalışılmıştır. Bu çerçevede Müslüman ve Gayrimüslimlerin nüfusu, hane sayıları, fizikî özellikleri, yaşları, kullandıkları isimler ve lakapları tespit edilmiştir. Ayrıca özür ve askerlik durumları ile nüfus hareketlerini görmek de mümkündür. Bu defterlerde Gayrimüslimlerden alınan cizye vergi nispeti de belirtilmiştir. 1841 yılı öncesi nüfus sayımlarında olduğu gibi burada da kadın nüfus kayıt altına alınmamıştır. Gerek Müslüman, gerekse diğer halkın yaş gruplan aşağı yukarı benzer bir dağılım göstermekte, en fazla nüfus çocuk denilebilecek yaşlarda bulunmaktadır. Yaş ilerledikçe nüfus azalmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rus Kolonizayonuna Karşı Kazak Mukavemeti</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17624</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17624</guid>
      <author>Füsun KARA, Yavuz HAYKIR</author>
      <description>Türkistan’dan göç eden Türk kavimlerinin bakiyeleri ile sonradan buraya gelen muhtelif Türk boylarının birleşmesiyle oluşmuş bir Türk toplumun adı olan Türkistan’ın ocak ağası sayılan Kazak Türkleri, bağımsız yaşamak için çok büyük bedeller ödemek zorunda kalmışlardır. Rus Çarlığının XIX. Yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Türkistan’a doğru ilerleyişi uzun ve aşamalı planların sonucudur. Ticari birliklerin bölgeye girişinden sonra askeri hazırlıklar yapılmaya başlanmıştır. işte bu dönemlerde vuku bulan olaylarda Rus ilerleyişini hızlandırmış ve kolaylaştırmıştır. Kazakların tarihinde Kalmuk ve Rusların saldırı ve işgalleri büyük yer tutmaktadır. Büyük güçlerin güdümüne gelen ihtiraslı Kazak hanlarının isyan ve saldırıları da kazakları çok uğraştırmıştır. Kazakların didişmeye girmeleri her defasında hasım güçlerin istilasını getirmiştir.Bu makale, ihtilâllerin arkasındaki sosyal, ekonomik, ve siyasî nedenleri incelemek kadar Kazak tarihi içinde, Kazak-Rus ilişkilerinin yerini de anlatmaya gayret göstermektedir. Rus- Kazak ilişkilerinin başlangıcı 16. Yüzyılın ortasında ticaretl Türkistan’dan göç eden Türk kavimlerinin bakiyeleri ile sonradan buraya gelen muhtelif Türk boylarının birleşmesiyle oluşmuş bir Türk toplumu olan Türkistan’ Türkistan’dan göç eden Türk kavimlerinin bakiyeleri ile sonradan buraya gelen muhtelif Türk boylarının birleşmesiyle oluşmuş bir Türk toplumu olan Türkistan’ın ocak ağası sayılan Kazak Türkleri, bağımsız yaşamak için çok büyük bedeller ödemek zorunda kalmışlardır. Rus Çarlığının XIX. Yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Türkistan’a doğru ilerleyişi uzun ve aşamalı planların sonucudur. Ticari birliklerin bölgeye girişinden sonra askeri hazırlıklar yapılmaya başlanmıştır.işte bu dönemlerde vuku bulan olaylarda Rus ilerleyişini hızlandırmış ve kolaylaştırmıştır. Kazakların tarihinde Kalmuk ve Rusların saldırı ve işgalleri büyük yer tutmaktadır. Büyük güçlerin güdümüne gelen ihtiraslı Kazak hanlarının isyan ve saldırıları da kazakları çok uğraştırmıştır. Kazakların didişmeye girmeleri her defasında hasım güçlerin istilasını getirmiştir.Bu makale, ihtilâllerin arkasındaki sosyal, ekonomik, ve siyasî nedenleri incelemek kadar Kazak tarihi içinde, Kazak-Rus ilişkilerinin yerini de anlatmaya gayret göstermektedir. Rus- Kazak ilişkilerinin başlangıcı 16. Yüzyılın ortasında ticaretle başlamış olsa da bu ilişkiler çok cüzî düzeyde ve Moskova ile Orta Asya Hanlıkları arasında sınırlı sonuçlanmıştı. İlk önce bir Kazak elçisinin 1573 tarihinde Moskova’yı ziyaret ettiği kaydedilmiştir. Rus Çarlığı’nın 19. Yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Türkistan’a doğru ilerleyişi uzun ve aşamalı planların sonucudur. Ticarî kolonilerin bölgeye girişinden sonra askerî hazırlıklar yapılmıştır. Kazaklar 18. Yüzyılın son çeyreğinde Pugachev’in güçlerine katıldılar ve 1773-1774’de Irtish Nehrinin önemli bir kısmını kontrolleri altına aldılar ve Orenburg eyaletinin merkezini kuşattılar. 1782- 1783 kışında, Kazaklar Orta Cüz Hanı Sırım Datovun liderlik ettiği, ayaklanmaya katıldılar. Orta Orda Hanı Abılay Hanın torunu Sultan Kenesarı Kasımov’un isyanı Rus kolonizasyonuna karşı Kazak direnişinin bir sembolü oldu. Bununla birlikte başarı sağlayamadılar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Urartu Devleti’nin Ekonomik Yapısına Genel Bakış</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17593</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17593</guid>
      <author>Murat KATAR</author>
      <description>M.Ö. 9. Yüzyılda Van Gölü ve çevresinde kurulan Urartu Devleti 3 asır boyunca Mezopotamya’daki Asur’un en büyük rakibi olmuştur. Asur’u vergiye bağlamayı başarmışlardır. Urartular da ekonomik faaliyetler devlet eliyle organize edilmiştir Şehircilik planlaması yapılırken sulama problemi sulama kanalı yapılara çözülmüştür. Bu sayede bağ ve bahçe tarımı gelişmiştir. Ayrıca bölgenin bakır ve demir gibi madenlerce zengin olması bu yatakların işletilmesini de sağlamıştır. Yine bölgenin hayvancılığa uygun olması hayvancılığı da geliştirmiştir. Bölgelerini su kanalları ile ördükleri gibi madenlerin işlenmesi ile önemli madeni eserlerde oluşturmuşlardır. Önemli ticaret yollarının kavşağında bulunmaları ticari yönden de gelişmelerini sağlamıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hatıratlara Göre Halk Adamı Atatürk</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17571</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17571</guid>
      <author>Yusuf KAYA</author>
      <description>Mustafa Kemal Atatürk, yirminci yüzyılın ilk yarısını olağan üstü kişiliği ile etkilemiş büyük bir asker ve devlet adamıydı. Onun tarihin akışında önemli bir rolü vardır. İçinden çıktığı Türk Milletinin kaderine damgasını vuracak ve çağın olaylarına yön verecek kadar güçlü ve etkili bir rol almıştır. Atatürk, yurduna büyük bir aşkla severdi. Büyük bir özveri ile ülkesini yeniden canlandırmayı ve yıkık dağınık Osmanlı Devletinden bir Türkiye Cumhuriyeti yaratmayı başarabildi. Mustafa Kemal Atatürk, pek çok yönüyle tarihe mal olmuş bir devlet adamıdır. Onun hayatındaki en önem prensiplerinden birisi halkının içerisinden hiç ayrılmamak olmuştur. Tasarladığı Türkiye'yi inşa ederken halkının desteğine büyük önem veren Atatürk, onların rızasını almaksızın yapacağı reformların hayata geçemeyeceğini yakından bilmekteydi. Yakın çevresindekilerin tanık olduğu hadiseler Atatürk'ün en mutlu olduğu anların halkla iç içe olduğu zamanlar olduğu yönündedir. Mustafa Kemal Atatürk, sürekli başkalarının düşüncelerini alır, uygun görürse benimser, ama asla sağduyudan ayrılmaz şüpheci davranırdı. Bazen düşüncelerini büyük bir açıklıkla anlatır bazen de çok az konuşurdu. Yaşamaktan ve insanlarla bir arada bulunmaktan keyif alır, sohbetten hoşlanırdı. Ülkenin yönetimine ilişkin çok önemli kararları bazen sofra başında aldığı olurdu. İçindeki gerilim bazen hırçın ve öfkeli halinde patlak verir, hemen arkasından nazik ve sevimli bir ifade içinde yatışabiliyordu. Atatürk, dış görünüş itibari ile kendisini beğenir, titiz ve zevkli giyinirdi.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>19. Yüzyıla Kadar Sultanönü (Eskişehir) Sancağı'nın Yöneticileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17604</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17604</guid>
      <author>Orhan KILIÇ</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nin kurulduğu coğrafyada bulunan Sultanönü, 1393 yılında Anadolu Beylerbeyliği’nin kurulmasından sonra bu beylerbeyliğin değişmeyen sancaklarından birisi olarak idari taksimat içerisinde yer almıştır. Sultanönü Sancağı’nın merkezi olan Eskişehir veya adeta onunla özdeşleşmiş olan Karacahisar’da kuruluşun ilk temellerinin atıldığı ifade edilir. Sultanönü Sancağı Anadolu Eyaleti’nin paşa sancağı olan Kütahya’ya yakınlığı sebebiyle beklenen gelişmeyi gösterememiştir. Nitekim Tanzimat sonrası uygulamalarda Kütahya ve Sultanönü sancaklarının birlikte 1 sancak olarak kabul edildiği görülür. 16. yüzyılda Anadolu Eyaleti’nin diğer sancaklarında olduğu gibi Sultanönü Sancağı da müsellemân ve piyadegân sancağı olarak farklı iki ayrı idari birime de ayrılmıştır. Sultanönü Sancağı Osmanlı Devleti’nin ilk askeri gücü olarak kabul edilen yaya ve müsellemlerin teşkilatlandırıldıkları bölge olarak da anılır. Sultanönü Sancağı 17. yüzyılın ilk çeyreğine kadar ağırlıklı olarak sancakbeyleri tarafından yönetilmiştir. Bu durum Osmanlı Devleti’nin genel idari prensiplerine uygundur, Ancak daha sonraları idari sistemde yaşanan gelişmeler neticesinde sancakların da paşalara verilmesi uygulaması başlayınca Sultanönü Sancağı da paşalara tevcih edilmeye başlamıştır. 17. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren birkaç istisnai durum hariç paşalarun arpalık suretiyle tasarruf ettikleri bir sancak olmuştur. Paşaların arpalık veya has suretiyle sancağı tasarruf etmeleri onların sancak merkezi olan Eskişehir’de bulunmalarını gerektirmemiştir. Görev süreleri ortalama bir yıl olan paşaların sancağa gitmeyip yerlerine vergileri toplayacak ve sancağın emniyetini sağlayacak mütesellimler gönderildiği anlaşılmaktadır. Bu uygulama Tanzimat sonrası yapılan idari değişimler dönemine kadar kesintisiz devam etmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tuna Vilâyeti’nde Nüfus Ve Demografi (1864-1877)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17752</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17752</guid>
      <author>Aşkın KOYUNCU</author>
      <description>1864 yılında kurulan Tuna Vilâyeti, Rusçuk, Varna, Tulça, Vidin, Tırnova, Sofya ve Niş sancaklarından oluşuyordu. Tuna Vilâyeti’nde nüfusun ana bileşenini Bulgarlar ve Türkler teşkil ediyordu. Ayrıca, çeşitli Müslim ve Gayrimüslim gruplar mevcuttu. 1855-1864 arasında bu bölgede 250.000-300.000 dolayında Kırım ve Kafkas muhaciri iskân edilmişti. Muhacirler hariç müstakbel Tuna Vilâyeti bölgesinde 1859-1860’da 569.868 (%34,68) Müslüman ve 1.073.496 (%65,32) Gayrimüslim nüfus yaşıyordu. Kuyûd-ı Atîk’e göre 1865’de, Niş Sancağı dışında, Tuna Vilâyeti’nde kadınlar dâhil 658.600 (%40,51) Müslüman ve 967.058 (%59,49) Gayrimüslim mevcuttu. Tuna Vilâyeti’nde 1865-1874 yılları arasında yapılan emlâk ve nüfus tahrirleri Osmanlı Devleti’nde modern nüfus sayımlarının öncülerinden biridir. 1865’den itibaren şehir ve kasabalarda yapılan sayımlarda kadınlar da kaydedilmiştir. Köylerdeki nüfusun sayımına ise ancak 1869 yılında başlanmıştır. Niş Sancağı, 1869-1874 yılları arasında Prizren Vilayeti’ne bağlandı. Tuna Vilâyeti Salnâmelerinde bazı eksiklik ve tutarsızlıklar, baskı ve hesaplama hataları olduğu halde, 1291 Salnâmesi dışında, nüfus oranları ve demografik dağılım güvenilirdir. Osmanlı istatistiklerine göre Rusçuk, Varna ve Tulça sancaklarında Müslümanlar, diğerlerinde ise Gayrimüslimler çoğunluktaydı. Ayrıca, Gayrimüslimlerde hane başı nüfus ortalaması ve nüfus artış hızı Müslümanlardan daha yüksekti. 1873’de Tuna Vilâyeti’nde şehirli nüfus oranı %17,96 idi. 1874 Ekim’inde tamamlanan Tahrir-i Cedid’e göre Niş Sancağı hariç, Tuna Vilâyeti’nde 963.596 (%42,22) Müslüman ve 1.318.506 (%57,78) Gayrimüslim nüfus mevcuttu. Niş Sancağı ile birlikte vilâyetin nüfusu 1874’de 1.055.650 (%40,68) Müslüman, 1.539.278 (%59,32) Gayrimüslim olmak üzere 2.594.928’e ulaşmıştır. 1876’da Sofya ve Niş sancakları Tuna Vilâyeti’nden ayrılarak Sofya Valiliği kuruldu. 1877’de ise Sofya Sancağı Edirne Vilâyeti’ne, Niş Sancağı ise Kosova Vilâyeti’ne bağlandı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nden önce bölgede en az 1.100.000 dolayında Türk ve Müslüman, 1.700.000 dolayında Gayrimüslim nüfus yaşıyordu. Ancak, savaş yalnızca Tuna Vilâyeti’nde değil, aynı zamanda Şarkî Rumeli’de de demografik dengeleri değiştirdi ve her iki bölgede Türk ve Müslüman nüfusun önemli bir kısmını ölüm ve göç suretiyle tasfiyesine yol açtı.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Afganistan Başbakanı Serdar Muhammed Davud Han’ın Türkiye Ziyaretinde Başbakan Adnan Menderes İle Görüşmesi (18-21 NİSAN 1957)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17700</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17700</guid>
      <author>Mehmet KÖÇER</author>
      <description>Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanlarından Bülent Ecevit, “Afganistan’la ilgilenmek Türkiye için bir zorunluluktur çünkü bu Atatürk’ün vasiyetidir.” der. Nitekim Afganistan kuruluşundan itibaren Türkler ve Türkiye Cumhuriyeti ile yakın ilişkiler içerisinde olmuştur. Bu durum iki ülke ve iki toplumun ortak kaderi ile alakalı bir zorunluluktan kaynaklanmıştır. Çünkü Afgan Bağımsızlık Mücadelesi de Türk İstiklal Mücadelesi de İngiliz Emperyalizmi ile mücadele şeklinde gelişmiştir. İki ülkenin de bu bağımsızlık mücadelelerinden galip çıkması sonrasında başlayan değişim ve modernleşme mücadelesinde Afganistan, Atatürk Türkiye’sini kendisine model ülke olarak görmüştür. Ancak Afganistan içinde bulunduğu sosyo-ekonomik yapı ve farklı toplumsal dinamikler nedeni ile arzu ettiği bu değişimi gerçekleştirmekte başarılı olamamıştır. Bu süreçte Türkiye Cumhuriyeti dönem dönem Afganistan’la arzu edilen iletişime sahip olamasa da 1919’dan günümüze kadar Afganistan’ı asla göz ardı etmemiştir. İkinci Dünya Savaşının sonrasında da Türkiye ve Afganistan yine birbirlerinin desteğine ihtiyaç duymuşlardır. Soğuk savaş dönemi olarak adlandırılan bu dönemde Sovyet Rusya’nın yarattığı tehlike bu iki dost ve kardeş ülkeyi birbirlerine yaklaştırmıştır. Bu süreçte Afganistan, Adnan Menderes başbakanlığındaki Demokrat Parti iktidarında Türkiye Cumhuriyeti’nin iki konuda desteğine ihtiyaç duymuştur: Bunun ilki bu dönemde Türkiye’nin yakın ve iyi ilişkiler içinde olduğu Pakistan’la yaşadığı Peştunistan meselesidir. Diğer konu ise Amerika Birleşik Devletleri’nin bu dönemde Afganistan’a yönelik politikalarıdır. Türkiye’yi ziyaret eden Afgan Başbakanı Davut Han, bu iki konuda Başbakan Adnan Menderes’ten destek talebinde bulunmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Âşık Veysel’de Vahdet-i Vücut Anlayışı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17807</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17807</guid>
      <author>Şahin KÖKTÜRK</author>
      <description>Yedi yaşında gözleri görmez olan Âşık Veysel, fıtratında mevcut olan şairlik yeteneğini geliştirecek ortamı Şarkışla yöresindeki âyin-i cemlerde ve âşık-saz şairlerinin meclislerinde bulmuştur. Sanatçı kişiliği, temeli Orta Asya’ya, Ahmet Yesevî ocağına kadar giden Alevî-Bektaşî geleneği içinde şekillenen Âşık Veysel, metafizik âlemi derinden tefekkür etmiş, tasavvufî-mistik ilhamlarını duru Türkçesi ile dile getirmiştir. O, Hz. Muhammet gibi, Yunus Emre gibi ümmîdir. Okuma yazması olmayan bir halk şairinin duyarak/işiterek tasavvuf ve özelde de “vahdet-i vücut” gibi hararetli tartışmalara sebep olmuş bir konuyu kendinden emin, doğru ifadelerle şiire taşıması, konuya vukufiyetinin göstergesi olduğu kadar sanatkâr şahsiyetinin de bir delilidir. Ayrıca tasavvufî algı ve geleneğin devamı konusunda halk ile halk şairleri arasındaki karşılıklı etkileşim ve iletişimin de bir işaretidir. Araştırmacılar, Âşık Veysel’in şiir ağacının kökü metafiziğe (fizik ötesine) yani tasavvufa dayandığını, bu ağacın gövdesinin sevgi şiirleri; dallarının ise sosyal konulu şiirler olduğunu belirtmektedir. Bu yazıda onun şiirlerinde kök mesabesinde olan tasavvuf, âşığın bu tasavvuf birikimini hangi kaynaklardan, hangi ortamlarda edindiği konusu ve tasavvuf içinde de özellikle “vahdet-i vücut” anlayışını yansıtan şiirleri üzerinde duruldu. Âşık Veysel’in şiirlerinde tasavvuf kendini, hem Mevlânâ ve Hacı Bektaş Veli gibi tasavvuf büyüklerine saygı belirten ve hem de “varlığın tekliği” (varlığın Tanrı varlığından ibaret olduğu) fikrini işlediği şiirlerde gösterir. Bu şiirler içinde de en tipik olanı “Ne sen var ne ben var bir tane Gaffar” redifli şiiridir. Tecelli nazariyesi ve ilahî aşkı dile getirdiği diğer şiirlerinde de bu anlayış doğrudan veya dolaylı olarak dile getirilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Devleti’nde Şehzadelik Kurumuna Yeni Bir Bakış: Şehzadelerin Doğumu, Yetiştirilmesi Ve Tahta Çıkış Süreçleri Hakkında Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17703</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17703</guid>
      <author>Uğur KURTARAN</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nde hükümdardan sonra tahtın meşru varisleri olan şehzadeler, padişahların erkek çocukları olup, Osmanlı veraset anlayışı gereğince taht üzerinde yegâne hakka sahip kişilerdir. Bu hak şehzadelerin padişahtan sonra tahta geçebilmelerini sağlamış olup, bu konuda kuruluş yıllarından itibaren farklı uygulamalar yaşanmıştır. Daha ziyade merkezi yönetim anlayışına dayalı bir devlet politikası içerisinde hareket eden Osmanlı Devleti’nde şehzadelik makamına büyük saygı duyulmuş ve hanedanın en imtiyazlı sınıfı olarak kabul edilmişlerdir. Bu durum şehzadelerin gelecekte tahta çıkması muhtemel bir padişah gibi yetiştirilmesini ve iyi bir eğitim almalarını gerekli hale getirmiştir. Bu eğitimler çocuk yaşlardan itibaren ve ilk olarak sarayda başlamaktadır. Yine XVI. yüzyılın sonlarına kadar sancaklara gönderilerek yönetim tecrübesi kazanan şehzadelerin yetiştirilmesindeki usuller, XVII. yüzyılın başlarından itibaren uygulanan yeni ekberiyet sistemi ve bu sisteme bağlı olarak getirilen kafes uygulamasıyla tamamen değişmiştir. Bu sistem devletin yıkılışına kadar yine birtakım değişimler yapılmakla birlikte yürürlükte kalmış ve durum yönetim tecrübesinden yoksun padişahların başa geçmesine sebep olmuştur. Aynı şekilde tahta çıkış usullerinde belirli bir merkeziyetçi anlayışa bağlı kalmakla birlikte süreç ve işleyiş sürekli bir değişim içerisinde olmuş ve durum cülûs sonrası uygulamalara da yansımıştır. Tüm bu durumlar bize Osmanlı tarihinin her döneminde oldukça önem verilen şehzadelik kurumunda zaman içerisinde dönemin şartları gereğince bir takım düzenleme ve değişikliklerin yapıldığını göstermektedir. Bu düzenlemeler şehzadelerin doğumundan tahta çıkış sürecine kadar giden uygulamalar ve merasimler ile ilgili olup, bu çalışmada bu düzenlemelerin ne zaman, ne şekilde ve hangi amaçlarla yapıldığı üzerinde durulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yerel Ve Yabancı Basında Ermeni Meselesi Ve General Harbourd’un Gözüyle Anadolu’nun Sosyo-Ekonomik Görünümü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17618</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17618</guid>
      <author>Meral KUZGUN</author>
      <description>Bu çalışmamızda Osmanlı Devleti’nden bugüne kadar uzanan ve uluslararası arenada önemli bir yer teşkil eden Ermeni meselesi ve manda konusunda hazırlamış olduğu raporda kendi adıyla anılan General Harbourd’un Anadolu izlenimlerini yansıtmaya çalıştık. Bilindiği üzere Osmanlı-Rus Savaşı olarak adlandırılan 93 Harbi, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı Anadolu halkında büyük kayıplara ve kargaşaya yol açmıştır. Yılların getirdiği sosyo-ekonomik yorgunlukla birlikte emperyalist devletlerin Ermeniler üzerindeki tahrik edici tutumları, Anadolu’nun doğusunda öncelikle Ermeni isyanlarının başlamasına neden olmuştur. Mevcut kaos ortamında Osmanlı Devleti, 1915 yılında Ermenilerin de içinde bulunduğu tehcir kararını uygulamak durumunda kalmıştır. Ermeni tehciri sonrası Anadolu’da yaşanan tüm gelişmeler emperyalist devletlerin algısına göre dünya kamuoyunda şekillendirilmiştir. Buna göre Ermenilerin Ruslarla işbirliği yaptıkları, Osmanlı Devleti’ne karşı işedikleri suçlar görmezden gelinerek tüm dünyada Ermenilerin masum gösterilmesi amaçlanmıştır. Bu amacın gerçekleşmesi için gerek Avrupa’da gerek ABD’deki basın yayın organları sürekli propagandaya yönelik Osmanlı Devleti’ni karalayan yayınlar yapmaya başlamışlardır. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti, yumuşak karnı durumunda olan Ermeni meselesi ile her daim karşılaşmak durumunda kalmıştır. Dünya barışında katkıda bulunmak amacıyla Paris’te toplanan Müttefik devletler, ABD’nin mandasında Ermeni devletinin güçlendirilmesini teklif etmişlerdir. Bu mesele üzerine oluşturulacak komisyonlardan biri olan General Harbourd heyetinin Anadolu incelemeleri; dünya kamuoyunun sadece Ermenilerin perişanlığı noktasında yaptığı propagandaların karşısında Anadolu halkına nasıl haksızlık yapıldığını da ortaya koymaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arşiv Belgelerine Göre 31 Mart Bakü Soykırımı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17696</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17696</guid>
      <author>Beşir MUSTAFAYEV</author>
      <description>31 Mart 1918’de Bakü ve diğer vilayetlerde on binlerce Müslüman katledilmiştir. Temel amaç hiç kuşkusuz Bakü’yü işgal etmek ve petrolüne sahip çıkmaktı. Müslümanlar Bakü’den göç ederek, güneye sığınmış ve Osmanlı’dan yardım istemiştir. Nuri Paşa komutanlığındaki Kafkas İslam Ordusu’nun zamanında yetişmesi sayesinde Kuzey Azerbaycan halkı işgalden ve mezalimden kurtulmuştur. Bu makalede Ermeni ve destekçilerinin Bakü’deki faaliyetlerini ağırlıklı arşiv belgelerine dayanarak ele alacağız. Şöyle ki, Ermeni Taşnak güçlerinin tüm faaliyetlerine Rusya başta olmak üzere dış güçlerin destek olduğunu gösteren çok sayıda belge bulunmaktadır. Bu belgelerin bir kısmını çalışmamız sırasında kullanmaya çalıştık. Büyük çoğunluğu Rusça olan belgeler, Ermeni isyancılarının sadece Anadolu insanına değil, aynı zamanda Azerbaycan’da yaşayanlara da mezalim uyguladıklarını göstermektedir. İster Türkiye isterse de Azerbaycan arşivlerinde bulunan belgeler, Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus ordusu ile ittifak yapan Taşnak, Ramgavar ve Hınçak gibi Ermeni terör örgütlerinin Bakü, Nahçıvan, Kuba, Gence, Karabağ ve Zengezur’da Müslüman kesime karşı geniş çaplı yok etme faaliyetine giriştiklerini ortaya koymaktadır. Bu yüzden Müslüman Türk soykırımın yeniden araştırılması her geçen gün önem arz etmektedir. Bu bağlamda Ermenilerin, özellikle 1918’de Bakü’de gerçekleştirdikleri faaliyetler ile ilgili yaptığımız araştırma tek yanlı olarak beslenen dünya kamuoyunun bilgilendirilmesine katkı sağlayacağı düşüncesindeyim. Yeni belge ve kaynaklara dayanan bu tür çalışmalar arttıkça önyargı, hukuki ve siyasi yaklaşımlarda olumlu manada değişiklik olacağı inancındayım.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kıraat Kitaplarında Cumhuriyet Vatandaşı Ve Yeni Türkiye (1923-1938)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17544</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17544</guid>
      <author>Mustafa MÜJDECİ, Cem KARAKILIÇ</author>
      <description>Milli mücadelenin ardından toplumsal yaşamı düzenleme ve yönlendirme çabası gereğince milli his ve vatan muhabbeti yüksek, Türk inkılabının ilke ve esaslarını benimsemiş, cüzzi ve külli görev ve sorumluluklarının bilincinde olan yeni bir nesil yetiştirmek ve eğitim vasıtasıyla şeklen ve fikren yeni bir vatandaş tipi vücuda getirmek Türk inkılabının ve dönemin eğitim sisteminin en temel vazifelerinden biriydi. Cumhuriyetin kendi ideolojisiyle mütenasip bir yurttaş yaratma idealinin pedagojik vasıtalarından biri kuşkusuz kıraat kitaplarıydı. Cumhuriyet çocuklarında vatandaş kimlik ve erdemini geliştirmek maksadıyla kaleme alınan bu kitaplar başta cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laiklik olmak üzere idealize edilen pek çok değer ve kavramın benimsetilmesinde ve yerleştirilmesinde etkili oldu. Bu çalışma 1923-1938 yılları arasında ilk ve orta dereceli okullarda ders kitabı olarak okutulan kıraat kitaplarının vatandaş kurgusundaki yeri ve önemi üzerinde duracaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Uygarlıkların Gramerine Karşılaştırmalı İktisadi Perspektiften Bakış</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17707</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17707</guid>
      <author>Aslıhan NAKİBOĞLU</author>
      <description>Bir çok sosyal bilimci uygarlıklar (medeniyetler) ,tarihi ve geleceği hakkında çalışmalar sunmuşlardır. Bu çalışmalarda genel itibariyle hala uygarlık (medeniyet ) tanımı son derece muğlak ve kaynak olarak başvurulan yazarlara bağlı olarak oldukça değişken bir yapı sergilediği görülmektedir. Bunun sebebi, doğu uygarlıklarının(medeniyetlerinin) geriliği ,batı uygarlıklarının (medeniyetlerinin)ileriliği üzerine kurulan uygarlık (medeniyet )araştırmalarının dünya medeniyetini anlamamızın önünde bir engel teşkil etmesinden kaynaklanmaktadır. İnternational Society For The Comparative Study Of Civilization (karşılaştırmalı uygarlık (medeniyet )çalışmaları derneğinin 2014 Haziranında yapacağı 44. Konferansının ana teması’ ortak akıl medeniyetleri kurtarabilir mi ?’olarak belirlenmiştir. Derneğin başkanı J.Rosner’in konferans için belirlediği alt başlıklardan bir tanesi de,belli bir medeniyetin(uygarlığın) analizi mi yoksa ,karşılaştırmalı uygarlık (medeniyet) analizi mi sorusu olmaktadır. Karşılaştırmalı bir bakış açısı her şeyden önce Avrupa merkezci bakış açısına alternatif olması bakımından önem taşımaktadır. Bu sebeple Medeniyet (uygarlık) araştırmalarında karşılaştırmalı analiz yöntemi medeniyetlerin (uygarlıkların) bir bütün olarak tanımlanmasında en önemli unsur olmuştur. Çalışmada uygarlık (medeniyet) konusunda ,çok kapsamlı ve ayrıntılı bir tanımlama yapan çağdaş bir Fransız düşünür olan Fernand Braudel’in yapmış olduğu Uygarlıklar sınıflaması dikkate alınarak bu uygarlıkların iktisadi perspektiften karşılaştırmalı analiz yöntemi kullanılarak değerlendirmesi yapılmıştır. Yapılan değerlendirmede :Dünyanın demografi, ekonomi, ve ekolojisinde değişen koşullar birden bire birbirleriyle bağlantılı bir dizi yatırımı ekonomik açıdan makul ve karlı bir hale getirmiştir. Makinaların kullanıldığı üretim süreçlerinde bu durum birim çıktı başına düşen emek girdisinde tasarruf sağlayarak ,üretkenlik ve emek kullanımının ,dolayısıyla toplam çıktıya üretim amaçlı güç üretim istihdamında sermayenin verimini artırmıştır. Bu süreç dünya ekonomisinin merkezini Avrupa’ya kaydırarak Avrupalılar arasında siyasi ve iktisadi güç için mücadele edilen ve bu gücün paylaşıldığı bir dönem özelliği kazandığı görülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bolu Halkevi Ve Faaliyetleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17471</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17471</guid>
      <author>Fatih ÖZÇELİK, Sabit DOKUYAN</author>
      <description>Halkevleri, faaliyet gösterdiği 1932-1951 yılları arasında Cumhuriyetin ideallerini gerçekleştirmeye çalıştı ve Tek Parti döneminin en önemli kuruluşlarından biri oldu. Çalışmamızın konusunu Bolu Halkevi oluşturmaktadır. Bolu Halkevi diğer halkevleri gibi açtığı şubeler ile bir kültür merkezi olma özelliği kazandı. Gerçekleştirdiği faaliyetler ile Bolu’nun sosyal, kültürel ve ekonomik kimliğinin oluşmasında önemli bir yere sahip oldu. Daha önce Bolu Halkevine dair yapılan çalışmalarda arşiv belgeleri ya hiç kullanılmamış ya da çok kısıtlı kullanılmıştır. Bu sebeple çalışmamız diğerlerine oranla kullandığı kaynaklar bakımından farklılık arz etmektedir. Bolu Halkevinin kuruluşu ve faaliyetleri hakkında arşiv kaynakları temel alınarak yapılan çalışmamızda söz konusu kuruluşun tarihi ve Bolu’nun gelişimine sağladığı katkı tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmamız Bolu Halkevi faaliyetleri dışında, Bolu şehir tarihine de önemli katkılar sağlayacaktır. Bolu Halkevi kuruluş amacı doğrultusunda Cumhuriyet ilkelerinin benimsenmesi ve yeni bir toplum inşa etme amacıyla çalıştı. Bu sürece ışık tutma amacını taşıyan çalışmamız üç bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde Bolu Halkevinin kuruluş süreci, başkanları, mali kaynakları ve işleyişi ele alınmıştır. İkinci bölümde ise Bolu Halkevinin ulusal bayramlarda, anma törenlerinde ve yöresel etkinliklerde üstlendiği rol incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise Bolu'da faaliyet gösteren Halkevi şubelerinin çalışmalarına değinilmiştir. Bolu Halkevinin şubeleri amaçları doğrultusunda yaptıkları çalışmalarla Bolu’nun kültürel, sosyal ve ekonomik açıdan gelişimine hizmet etmişlerdir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Fârâbî ve İbn Sînâ’da Felsefe Tarihi Kurgusu ve İslâm’da Felsefenin Konumu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17668</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17668</guid>
      <author>Muhammet ÖZDEMİR</author>
      <description>Bu çalışmada, Ebû Nasr Fârâbî ve İbn Sînâ’ya ait felsefe tarihi kurgusu kapsamlı olarak incelenmekte ve İslâm medeniyetinde felsefenin kimliği soruşturulmaktadır. Öncelikle felsefenin son iki yüzyıl içerisinde edindiği anlam ve modern araştırmalarda İslâm felsefesine ilişkin bulgular tartışmaya açılmaktadır. İkinci olarak, “İslâm felsefesi” isimlendirmesi, tarihsel ve antropolojik gerekçeleriyle yeniden inşa edilmektedir. Üçüncü olarak, tarihte ilk defa Fârâbî’nin geliştirdiği felsefe tarihi yazımı betimlenmekte ve onda dillerin, bilimlerin, felsefenin ve dinin ortaya çıkışlarındaki aşamalılık verilmektedir. Bu filozof, din ile sadece İslâm’ı kastetmekte ve onda İslâm, insanın ulaştığı medeni yaşam anlamına gelmektedir. O, felsefe tarihi yazımını bir tür tarih felsefesi olarak kurmakta ve bir çeşit insanlık ve dünya tarihi anlatımına girişmektedir. Dilin, bilimlerin, felsefenin ve İslâm’ın ortaya çıkışı hiç aksamayan bir tarihsel zorunluluğun parçası olarak kabul edilmektedir. Antik Yunan felsefesi özelinde sadece Aristoteles’i yetkin filozof olarak onaylayan Fârâbî, bu tarih yazımı ile kendini daha üst bir konuma yerleştirmektedir. Fârâbî’nin yaptığı felsefi tahlil, modern tarih felsefelerini, dil tahlillerini ve Michel Foucault’nun “eleştirel ontoloji” dediği etkinliği çağrıştırmaktadır. İbn Sînâ, onun meydana getirdiği felsefe tarihi tasarımını onaylamakta ve daha ileri götürmektedir. İbn Sînâ’nın Aristoteles felsefesini yetersiz bulmasına tanık oluyoruz. Bu felsefi analizlerin ardından dördüncü olarak, felsefenin İslâm’da, bilimleri içeren bir akıl olarak bilinçli bir tarzda alınıp güncellendiğini ve onun uygulandığı İslâm’ın bir gerçeklik olarak kabul edildiğini görüyoruz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Modernleşme Sürecinde Mısır’da Karma Mahkemeler Kurulması Meselesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17731</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17731</guid>
      <author>Sevda ÖZKAYA  SOFU</author>
      <description>Müslüman toplumların tarihlerini doğru bir biçimde değerlendirebilmek için kanun anlayışlarını anlamak gerekmektedir. Sosyal hayatın pek çok alanını düzenleyen hukuk kavramı Müslüman medeniyette Hıristiyan Avrupa’dan farklı olarak gelişmiştir. XIX. yüzyılda idari, siyasi ve sosyal sahada meydana gelen Avrupalılaşma akımı kendini hukuk sahasında da göstermiş ve Müslüman toplumun modernleşmesine engel olarak görülen hukuk sistemi değiştirilmek istenmiştir. Böylece Müslüman toplumun Avrupa’nın dinamik toplumuyla etkileşime geçmesi için önemli bir adım atılmıştır. Müslüman toplum için modernleşmeyi temsil eden bu yüzyılda söz konusu etkileşimi zorunlu kılan bir takım iktisadi, siyasi - sosyal sebepler bulunmaktadır. Osmanlı Devleti ile Avrupa arasında artan ticaret, kültürlerarası münasebetlerin yoğunlaşmış olması sonucunu meydana getirmiştir. Dolayısı ile kısa bir zaman sonra Müslüman liman kasabalarına gayri müslimler yerleşmeye başlamıştır. Söz konusu Gayri Müslimler bir ayrıcalık olarak kendi yasalarına tabi olmakla birlikte, kapitülasyonlar aracılığı ile de pek çok alanda geniş haklara sahip olmuşlar ve pek çok zaman bu durumu kötüye kullanmışlardır. Neticede Mısır toplumunun Avrupa toplumu ile ticari ilişkilerinin 1841’den sonra hız kazanması dolayısı ile başta ticari-iktisadi hukuk meselelerine çözüm getirmek için Mısır adli sisteminde düzenlemeler yapılması zorunluluğu doğmuştur. Osmanlı Devleti idaresi altında bulunan Mısır’da modernleşme çalışmalarının önemli ayaklarından biri olan hukuk alanındaki yenileşmedir ve karma mahkemeler meselesi de bu kapsamda eleştirel bir bakışla incelenmelidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Asya Hun Devleti’nde Atın Yeri Ve Önemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17683</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17683</guid>
      <author>Murat ÖZTÜRK</author>
      <description>Sanayi devrimi öncesinde klasik toplumlar için askeri ve ekonomik yönden en değerli mallardan biri attır. At; katır, deve gibi diğer binek hayvanlarında bulunmayan özelliklere sahiptir. Hız ve dayanıklılığı aynı bünyede barındıran at ancak geniş çayırlarda yetiştirilebilir. Böyle çayırlara da ancak konargöçer toplumlar sahip olabilir. Çünkü yerleşik toplumlar bu verimli ve geniş sahaları tarım arazisi olarak kullanmışlardır. Ekonomik açıdan bakıldığında bazı iktisadi faaliyetlerde at kullanılır. Bu iktisadi faaliyetlerin başında taşımacılık gelir. Konargöçer toplumlar için de taşımacılık hayvanları değerlidir. Ancak atın ekonomik yönden daha fazla bir değeri vardır. Bu da iyi cins atların komşu devletlere satılarak gelir getirmesidir. Bu iki yönüyle at, Asya Hunları için değerli bir maldır. At üreten Moğollar, Yüeçiler gibi başka toplumlar da var olmasına rağmen Asya Hunları Çin ile bu devletler arasında bulunduğu için, bölgede at ticaretini kontrol eden devlet olmuştur. Atın ekonomik değerinin yanında önemli bir savaş aracı olma özelliği Hun ordusunun en büyük gücüdür. Bu gücü ortaya çıkaran bir diğer unsur da Hun askerlerinin at kullanma becerisidir. Bu beceri ve çok sayıda at üretimi birleşince, önünde durulması zor, hızlı ve güçlü bir ordu ortaya çıkmıştır. Çin ordusuna benzemeyen bu ordu ile Hunlar, Çin sınırında yağma akınları yapmış, Çin’e ve diğer komşularına karşı büyük zaferler kazanmışlardır. Asya Hunları bir anlamda bölgede at üretiminde tekel oldukları için, hem askeri zaferler hem de iktisadi başarılar kazanmışlardı.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1861-1865 Dönemi Halep Vakıflarının Muhasebesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17739</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17739</guid>
      <author>Mustafa ÖZTÜRK</author>
      <description>Klasik dönemlerde toplumun ihtiyacı olan eğitim, sağlık, bayındırlık ve dinî-hayrî hizmetler, devletin genel hukuku içerisinde millî hasıladan vakıf hukuku gereğince yerine getiriliyordu. Onun için klasik çağlarda vakıflar oldukça yaygındı. Ancak bütün vakıfların tamamen hayrî vakıflar olduğunu söylemek mümkün değildir. Tam tersine vakıfların büyük çoğunluğu, asgarî düzeyde hayrî hizmetlere hasredilmiş aile vakıflarıdır. Bununla şahsî mülkün devletin murakabesinden kurtarılarak mülkün aileye nesilden nesilden intikalini sağlanmış olmaktadır. Vakıf hukukuna göre, vakfın şartlarının tespiti tamamen vâkıfa bırakılmış olup, bu konuda devletin herhangi bir müdahalesi yoktu. Ancak her yıl vakıfların kayıtları denetlenir ve muhasebe defterleri tutulur ve ilgililer tarafından tasdik edilirdi. Bu çalışmamızda 1861-1865 yıllarında Halep vakıflarının muhasebe defteri incelenmiştir. Buna göre Halep’in 137 vakfının muhasebesi görülmüştür. Bu rakam bütün Halep vakıflarını ihtiva etmemektedir. Halep’te toplam 710 vakıf vardır. İncelediğimiz vakıflar 1861-1865 döneminde muhasebesi yapılan vakıflardır. Bu vakıfların bu dönemdeki gelirli 1.150.437,5 kuruştur. İncelenen vakıfların tamamının hayrî vakıflar olması, bu görüşümüzü teyid etmektedir. Çünkü bu defterde evlatlık ve adi aile vakıfları yoktur. Demek ki, zikrettiğimiz muhasebe defteri, Halep’teki hayrî vakıflarının muhasebe defteridir. Halep Vakıf örneğinden anlaşılacağı gibi, vakıflar önemli bir istihdam kaynağıdır. Camilerde görevli olan imam, hatip, müezzin, müderris, hademe, kayyim, mütevelli gibi pek çok görevliyi istihdam edilmektedir. Pek çok köyün vakıf olduğu düşünülürse, köylünün mahsullerinin değerlendirildiği, Pazar endişelerinin olmadığı anlaşılmaktadır. Halep vakıflarının en büyük payının Harameyn’e ait olduğu görülmektedir. Osmanlı devlet anlayışında kendisinden önceki dönemlere ait hak ve tasarruflar olduğu gibi kabul ve tescil ediliyordu. Aynı şekilde Osmanlı öncesi döneme ait vakıflra da tescil edilmiştir. Bu bağlamda Selçuklu ve Memluklu dönemine ait pek vakıf bu dönemde varlığını sürdümektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Yüzelliliğin Halep Gezi Notlarından Günceler: Tarık Mümtaz Yazganalp (Göztepe)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17772</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17772</guid>
      <author>Volkan PAYASLI, Olcay Özkaya DUMAN</author>
      <description>Milli Mücadele döneminin muhalif kimliği ile ön plana çıkan Tarık Mümtaz, Damat Ferit’in yaverliğini yapmış, çeşitli gazetelerde yazılar yazarak, Ankara Hükümeti’ne ve Milli Mücadeleye karşı gelmiştir. Kurtuluş Savaşı sonrası 150’likler listesinde yer alan Mümtaz, Fransız Manda bölgesine sürgüne gönderilmiştir. Buradaki izlenimlerini günlüğüne aktaran Mümtaz, bize Fransızların bu bölgeye neden ilgi duydukları hakkında önemli ipuçları vermektedir. Bölgede de basın-yayın faaliyetlerinde bulunarak çeşitli konularda görüşlerini de dile getirmiştir. Özellikle 1933 sonrası muhalif kimliğini terk ederek, Milli Mücadeleyi destekleme adına Fransızların faaliyetleri hakkında günlük tutması dikkate değerdir. Ankara Hükümeti’ninde desteğiye basın-yayın çalışmalarını sürdürdüğünü görmek mümkün olmuştur. Bu doğrultuda çıkarılan Hacivat-Karagöz gazetesi dönemin havasını anlamak açısından bizlere değerli bilgiler sunmaktadır. Halep ve civarı dönemin ithalat ve ihracat merzeki olması bakımından önem taşımaktadır. Manda bölgesinin iktisadi yapılanması hakkında bilgiler vererek bölge zenginliğinin nasıl sömürüldüğü günlüğünde ele alınmıştır. Yine Mümtaz, çeşitli tablolarla bölgesin sosyo-ekonomik hayatına dair bilgileri bize sunmuştur. Bu çalışmamızda da Eski Türkçe ile Halep’te kaleme aldığı “Çizgiler ve Bilgiler” adlı günlüğünde dönemin genel havası analiz edilmeye çalışılmıştır. Elde edilen bilgiler doğrultusunda Mümtaz’ın Fransız mandasına karşı gelip, 1933 yılı sonrası muhalif tavrını değiştirerek Milli Mücadeleye nasıl destek verdiği tespit edilmiştir. Bu bağlamda da görecede olsa bu günlüğü tuttuğu anlaşılmıştır. Böylelikle monografik ve biyografik bir çalışmayla literatüre katkı sağlanmak amaçlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Büyük Selçuklular Döneminde Horasan’da Tarım ve Hayvancılık</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17745</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17745</guid>
      <author>İsmail PIRLANTA</author>
      <description>Ortaçağ İslam beldelerinde olduğu gibi Horasan bölgesinde de ekonominin dayandığı önemli sacayakları ticaret ile birlikte tarım ve hayvancılıktı. Bu gerçeklik, Büyük Selçuklu Devleti’nin bölgedeki hâkimiyeti boyunca da tabiatıyla devam etmiştir. Bu dönemde, Horasan’da gerçekleştirilen tarım faaliyetinin vazgeçilmez hammaddesi olan toprağın hem yönetimi hem de sistematik olarak işlenmesi anlamına gelen İktâ sistemi yürürlüğe girmiştir. Bunun yanında Büyük Selçuklu idarecileri Horasan’da tarımın gelişmesi adına kendilerinden önceki idareler tarafından yaptırılmış olan sulama kanallarına sahip çıkmışlar, onların bakımlarını yapmışlar, gerekli gördükleri yerlerde ise yeni sulama kanalları açmışlardır. Selçuklular tarım ve hayvancılık ürünlerinin alım satımı da dâhil ticaretin her türüne önem verdikleri için Horasan’daki ticaret yollarına, kervanların ve diğer yolcuların yollarını kaybetme ihtimallerinin yüksek olduğu çöllere işaret kuleleri inşa ettirmişlerdir. Öte yandan özellikle çöllerden geçen ticaret yolları üzerinde kervanların su ihtiyacını karşılamak için göletler ve kuyular inşa edilmiş; posta istasyonları, kervansaraylar, karakollar oluşturulmuştur. Bütün bu icraatların da sağlamış olduğu olumlu etkiler çerçevesinde sürdürülen tarım ve hayvancılık faaliyetleri neticesinde elde edilen ürünler yöre insanı tarafından tüketildiği gibi diğer bölgelere de ihraç edilmekte dolayısıyla bölge ekonomisine büyük katkı sağlamaktaydı. Bununla birlikte bu ürünlerin hem iç piyasaya arzı hem de ihracat yoluyla dış piyasaya arzı ile ticarî yaşamda da büyük canlılıklar yaşanmaktaydı. Biz bu çalışmamızda Horasan ekonomisi için bu kadar önemli bir mevkide olan tarım ve hayvancılık sektörünü her yönü ile incelemeyi hedeflemekteyiz. Bu bağlamda bölgenin iklimi, yeryüzü şekli, ekim yapılan arazilerin durumları ve sulanma biçimleri, yetiştirilen tarım ürünleri, hayvancılığın durumu, gerek tarım gerekse de hayvancılık alanlarında üretilen ürünlerin pazarlanma yöntemleri ve yerleri hakkında bilgiler vermeyi amaçlamaktayız. Çalışmamızın bu konuya ilgi duyan araştırmacılar için faydalı bir referans olmasını ümit etmekteyiz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Savaş Esirlerinin Din Değiştirmesi (Nemçeli Esirler Örneği)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17631</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17631</guid>
      <author>Hava SELÇUK</author>
      <description>Kölelik çok eski çağlardan itibaren var olan kurumdur. Kölelik insanın insanı mal edinmesidir. Eski dönemlerin sosyal teşkilatının ayrılmaz bir parçası olan kölelik savaşların yapıldığı bütün devletlerde mevcuttur. Yalnız kölelinin hukukî durumu ile alakalı uluslar arası bir anlaşma bulunmamaktaydı. Osmanlı Devleti’nde kuruluş döneminde pek rastlanmamakla birlikte savaşların artmasıyla ve elde edilen esir sayısıyla bağlantılı olarak kölelik kurumu oluşmuştu. Bununla birlikte XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, kölelerin büyük çoğunluğu efendilerinin hizmetlerini görüyor veya şehirlerdeki atölyelerde veya küçük iş yerlerinde çalışıyorlardı. Savaşlar da esir olarak gazilerin ganimetleri arasında yer alan köleler esir pazarlarında satılmışlardı. Bu satılan esirler Müslümanlığı kabul etmiş olsa bile esirlik statüsü devam etmiştir. Kendisini satın alan kişilerin hizmetlerinde azat edilinceye kadar çalışmışlardır. Avusturya (Nemçe) ile 1791 yılında imzalanan Ziştovi antlaşması gereğince savaş esirlerinin durumları hakkında yeni bir düzenleme yapılmıştı. Bu anlaşmanın yedinci maddesine göre esir statüsünde olup din değiştirenler (Müslüman iken Hıristiyan veya Hıristiyan iken Müslüman olanlar) haricindeki kişiler memleketlerine gönderileceklerdir. Buna göre Avusturya ile yapılan savaşlar neticesinde Osmanlı askerleri tarafından esir alınan ve köle pazarlarında satılan esirlerden Müslüman olanlar yine sahiplerinin yanında kalacaklardır. Hıristiyan olarak hayatını sürdüren esirler kendi sahiplerinden satın alınarak memleketlerine gönderileceklerdir. Çeşitli bölgelerde satılan ve bir kişinin hizmetinde bulunan köleler Osmanlı Devleti tarafından tekrar satın alınarak Nemçe (Avusturya) Devleti’ne teslim edilmiştir. Bu çalışmada esir edilen kişiler, yaşları, cinsiyetleri ve ihtidaları, yeni isimleri ve akıbetleri incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1927 Genel Nüfus Sayımı Sonuçlarına Göre Bitlis’in Nüfus Fonksiyonları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17525</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17525</guid>
      <author>Savaş SERTEL</author>
      <description>Bu çalışmada, 1927 yılında yapılan Türkiye’nin ilk genel nüfus sayımına göre Bitlis vilayetinin nüfus özelikleri ele alınmıştır. Öncelikler 1927 yılı öncesi Bitlis’in idari yapısı ele alınmıştır. Osmanlı döneminde yapılan nüfus sayımlarında Bitlis nüfusu tespit edilmiştir. Daha sonra ise 1927 nüfus sayım sonuçlarına göre Bitlis ve ilçelerindeki nüfus; cinsiyet itibarıyla nüfus, okur-yazarlık, medeni hal, doğum yerleri, yaş grupları, sakatlıklar, iktisadi faaliyet açısından ele alınmıştır. Bu sayım Avrupalı uzmanlar denetiminde Avrupa standartlarına uygun bir sayım olmuştur. Bu sayımda nüfusun nitelikleri üzerinde durulmuştur. Bu çok önemlidir. Böylece sadece nüfus miktarı hakkında değil gelecekte nüfusun niteliklerinin ve ihtiyaçlarının ne olacağı da saptanarak ilgili tedbirler ve kararlar alınabilmiştir. Tüm bunlar kısıtlı olan kaynakların ihtiyaçlar doğrultusunda harcanabilmesini sağlamıştır. Ayrıca nüfusun sosyal nitelikleri hakkında da veriler sağlanmıştır(Ülkedeki çocuk, yetişkin ve yaşlı nüfus, evlenme ve boşanma oranları, okuryazar nüfus, çalışma sektörleri, ülkede ihtiyaç duyulan iş kolları, istihdam edilen nüfus, işsizlik oranları ve işsiz sayısı gibi.). Türkiye Cumhuriyeti’nde gerçekleşen bu ilk nüfus sayımında yanlılıklar ve eksiklikler de yapılmıştır(Okuryazar nüfus tespit edilirken 0 yaşından itibaren sayılmış ve pek çok bebek okuryazar olmayan olarak sayılmıştır. Bu eksiklik medeni hal incelenirken de yapılmıştır. Yaş kıstası konmadığı için 0 yaşından başlayarak pek çok bebek ve çocuk bekâr kategorisine eklenmiştir. Bundan dolayı ülke genelinde bekâr sayısı çok fazla çıkmıştır. Bu eksiklikler ileriki yıllarda yapılacak olan nüfus sayımlarında giderilmiştir.).</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Uluslararası Kuruluşların Dağlık Karabağ Sorununa Bakış Açıları Ve Etkileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17737</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17737</guid>
      <author>Sevinç SEYİDOVA</author>
      <description>Azerbaycan 1991 de bağımsızlığını ilan etti. Azerbaycan bağımsızlığını kazandığı ilk günden itibaren uluslararası kuruluşlara üye olmayı hedefliyordu. Küresel sorunların çözümü için dünya devletleri ile işbirliği yapmak Azerbaycan için önemliydi. Ermenistan'ın Azerbaycan'a karşı saldırısının arttığı bir dönemde Azerbaycan Cumhuriyeti uluslararası örgütlerin aracılığıyla uluslararası topluluğun dikkatini çatışma bölgesine çekerek, dünya kamuoyunda objektif bir görüş yaratmaya çalışıyordu. 15 Haziran 1993 yılında ikinci defa iktidara gelen Haydar Aliyev, Azerbaycan’ın dış politikasında köklü değişikliğe gitti. Haydar Aliyev Şubat 1999’a kadar 68 devletin cumhurbaşkanı ve devlet başkanları ile 485 görüşme gerçekleştirdi ve bu görüşmelerde Dağlık Karabağ sorunu müzakere edildi. Haydar Aliyev çatışma konusunda BM Genel Sekreteri ile çok sayılı toplantılarında, AGİT, NATO, BDT, İKÖ ve diğer uluslararası kuruluşların zirve toplantılarında defalarca Karabağ konusunu gündeme getirdi. Karabağ Sorunun çözümü sırasında uluslararası kamuoyunun olumlu ve makul bir şekilde Azerbaycan'ın lehine oluşması için bu kurumlar üye olması önem taşıyordu. Makalede Ermenistan-Azerbaycan Dağlık Karabağ sorunu özellikleri ve hukuki yönleri, Azerbaycan Cumhuriyeti'nin dış politikasında uluslararası teşkilatların yeri gözden geçirilmiş, ayrıca Azerbaycan Cumhuriyeti'nin uluslararası kuruluşlarla işbirliğini dayandıran faktörler ve Ermenistan-Azerbaycan Dağlık Karabağ sorununun düzenlenmesi için Azerbaycan'ın uluslararası kuruluşlarda katılımının zorunluluğu ayrıntılı bir şekilde tetkik edilmiştir. Sorunun çözülmesi yönünde faaliyet gösteren uluslararası kurumların konumunun kesin olarak oluşumu için uluslararası hukuk kural ve ilkelerine uygun, Azerbaycan'ın adil tutumunun bu uluslararası kurumlar tarafından kesin olarak korunması sorunu çözmeye yardımcı olabilirdi.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XIX. Yüzyılda Buhara Medreseleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17637</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17637</guid>
      <author>İnci Yelda ŞAFAKCI</author>
      <description>Buhara medreselerinin XIX. yüzyıldaki mevcut durumunun incelendiği çalışmada, medreselerin düzeni ve geri kalış sebepleri hakkında bilgi verilmiştir. Timurlular döneminde eğitim denildiğinde ilk olarak akla gelen Buhara medreseleri, zaman içerisinde yaşanan olumsuzlukların da etkisi ile bu özelliğini kaybetmiştir. Biz bu durumun sebeplerini vererek medreselerdeki kötü gidişatın hangi şartlar altında gerçekleştiğinden söz etmeye çalıştık. Bu durumda Rus hükümetinin payının ne kadar olduğunu, din adamlarının bu duruma nasıl baktığını anlatmaya çalıştık. Bu doğrultuda medreselerin genel özellikleri hakkında bilgi verilmiş, dersleri, tatilleri, eğitim kademeleri anlatılmıştır. Verilen dersler din bilimine ait olduğu için derslerin içerikleri hakkında ayrıntılı olarak bilgi verilmemiştir. Din eksenli eğitimi ile diğer ilimlere kapalı oluşu medreselerin çağın gerisinde kalmalarında en önemli etken olmuştur. Asıl sorun ise din adamlarının bu durumdan rahatsız olmamaları, aksine şikâyetçi olup reform yolunda adım atmak isteyenlerin de önüne geçmeleridir. Onlara göre mevcut durum kendilerini Rus tesirinden muhafaza etmek için idealdir. Eğer medreseler reform edilirse Rus eğitim sistemi ile karşı karşıya kalınacak ve bu da eğitim vasıtası ile kimliklerini kaybetmelerine sebep olacaktır. Bu görüşlerin doğrultusunda çalışmamızda medreselerin vaziyeti anlatılmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1824-1828 (H.1240-1244) Tarihli Tarsus Şer’iyye Sicilinin Tanıtımı Ve Fihristi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17623</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17623</guid>
      <author>Arzu ŞAHİN</author>
      <description>Osmanlı Tarihi araştırmalarında en önemli arşiv kaynakları arasında yer alan Şer'iyye Sicillerinin tetkik edilmesiyle, taşrada bir Osmanlı kentinin merkezle olan ilişkilerinin yanı sıra kendi içindeki hareketliliğini de takip edebilmek mümkün olmaktadır. Osmanlı şehir tarihi ile ilgili olarak yapılan monografik çalışmalarda birinci elden kaynak konumunda olan Şer'iyye Sicilleri; ait oldukları yerin günlük hayatı, giyecek-yiyecek fiyatları, çarşı ve pazar yerleri; cami, mescit, medrese gibi dini ve sosyal yapıları, nüfusun Müslüman ve gayrimüslimlere göre dağılımı ve bunların birbirleriyle olan ilişkileri hakkında çok önemli bilgiler içermektedir. Kadı defterlerinde devlet merkezi ile olan yazışmalar, halk dilekleri, ferman, berat, ilam, hüccet, buyruldu, mürasele, temessük, narh defteri, tevzi defteri, telhis, şukka vs. gibi belgeler bulunmaktadır. Mahalli konulara ait kayıtlar genellikle alacak-verecek, alım-satım, borç, emanet, evlenme, boşanma, arazi anlaşmazlığı, vasi, vekil ataması, nafaka bağlama, vakıflar, terekeler vb. konuları ihtiva etmektedir. Bunun yanında bölgenin beledi ve inzibati işleri, devletin çıkardığı çeşitli yasaklar, ordu için asker sevkiyatı ve zahire ihtiyacının karşılanması, halktan vergi toplanması, bölgede yetiştirilen ürünler, şehir ve kasabaların nüfusu, salgın hastalıklar ve aile hayatı gibi konular da bu defterlere kaydedilirdi. Türkiye’de bulunan bütün sicillerin fihristlerinin çıkarılarak sicillerden faydalanmayı kolaylaştırmanın zorunlu olduğu gerçeğinden hareketle, bu yönde yapılan fihrist çalışmalarına bir katkı sağlama amacını taşıyan bu çalışmamızda; Tarsus’a ait Şer'iyye Sicillerinden 287 envanter numaralı Tarsus Şer'iyye Sicilinin fihrist ve tanıtımı yapılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dağıstan-Derbent Şehri Ve Terekeme Köylerinin Tarihi Ve Sosyal Yapısı Üzerine Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17523</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17523</guid>
      <author>Gülreyhan ŞUTANRIKULU</author>
      <description>Derbent, Rusya Federasyonuna bağlı olan Dağıstan Özerk Cumhuriyetinin tarihi ve önemli ikinci şehridir. Aynı zamanda önemli Türk nüfusunu barındıran Derbent şehri Avrasya ile Ortadoğu arasındaki tek geçit noktası olduğu için birçok millet tarafından yurt edinilmiştir. Kafkasya’nın önemli geçit yollarından biri olması nedeni ile de kanlı savaşlara, ihtilaflara, düşüş ve yükselişlere sahne olmuştur. Asırlar boyu Derbent Güney Dağıstan’ın tek şehri olmuş ve doğu Kafkasya’nın bu bölgesinin hayatında özel bir rol oynamıştır. Erken ortaçağda bu şehir Hazar denizi üzerinde önemli bir liman ve bin yıldan fazla Güney-doğu Avrupa yolu üzerinde en büyük transit ticaret merkezi olmuştu. Bunun dışında, Arap fethinden bu yana uzun süre Derbent, Güney Dağıstan’ın (belki de genel olarak) dini (Müslüman) merkezi oldu. Ayrıca Derbent, her zaman güney Dağıstan’ın büyük zanaat merkezi olarak kalmaya devam etmiştir. Dağıstan tarihi birçok yazar tarafından incelenmiş anacak Türk dünyasına yeterince tanıtılmamıştır Bu çalışmada, ilk çağ, Roma, Sasani ve İslam dönemi Derbent tarihi tanıtılmaktadır. Öte yandan Dağıstan’da yaşayan ve bölgenin en önemli yerli halklarından olan Terekeme Türklerinin tarihinin kısa özeti de verilmektedir. Antik çağdaki coğrafyacısılar ve yazarlar tarafından ele alınmasına rağmen, Terekemelerin yaşadığı bu bölgenin ve özellikle de Terekeme köylerinin tarihi Türk Dünyasında pek tanıtılmamıştır. Bu çalışmanın amacı Derbent ve Terekeme köylerinin tarihini Türk Dünyasına tanıtmaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tarih-i Osmanî Encümeni Bursa Şubesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17516</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17516</guid>
      <author>Seyit TAŞER</author>
      <description>Tarih-i Osmanî Encümeni, 1909 senesinde Vakanüvis Abdurrahman Şeref’in başkanlığında kurulmuştu. Tarihte derin izler bırakmış bir milletin tarihi ile ilgili çalışmaların yetersizliği, encümenin tesis edilmesindeki temel sebep olarak, encümenin kurucuları tarafından ifade edilmişti. Encümen belli bir nizam dâhilinde yapısını tamamlamış olup esas, dâhili ve şubelere ilişkin talimatlar olmak üzere üç yönetmelik ile işleyişini düzenlemişti. Osmanlı’nın son dönem tesis edilen bir kurumu olarak Tarih-i Osmani Encümeni ve şubelerinden bu çalışmada bahsedilmesinin nedeni, Osmanlı Devleti kültür ve medeniyeti ile kurumlar tarihi açısından bir farkındalık oluşturmak şeklinde izah edilebilir. Bu çalışmada üzerinde duracağımız husus, Tarih-i Osmanî Encümeninin şubelerine ilişkin talimat ve bu talimat sonrasındaki gelişmeler ile ilgili olacaktır. Encümen, bir taraftan merkez teşkilatını tesis ederken, diğer taraftan çeşitli merkezlerde şubeler açmayı planlamıştı. Bu noktadan hareketle, öncelikli olarak Bursa’da encümenin bir şubesi açılmış ve bu şube ile tarihi çalışmalarda merkeze yardımcı olunmaya çalışılmıştır. Merkez teşkilatın kurulmasından iki sene sonra yani 1911 tarihinde, Tarih-i Osmanî Encümeni Bursa Şubesi’nin kurulduğu anlaşılır. Bursa vilayeti haricinde yalnız birkaç merkezde, encümen şube tesis edilebilmiştir. Bunlardan biri de Konya’dır. Çalışmada şubenin kuruluş süreci ve amaçlarına yer verilmiştir. Şube, tarih konularında çalışmaları yerel anlamda desteklemek üzere tesis edilirken, bu konuda ciddi oranda ürün ortaya koyamadığı da tespit edilir. Bunun yanında, tarih çalışmalarının daha bilimsel bir çerçevede gerçekleşmesi ve bu konudaki duyarlılığın artırılması bakımından bu türden girişimler önem taşır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Samsun’a Türk Yerleşiminin Tarihî Gelişimi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17570</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17570</guid>
      <author>İbrahim TELLİOĞLU</author>
      <description>Samsun tarih boyunca pek çok topluluğa yurt olmuş bir bölgedir. Bu topluluklardan birisi de Türklerdir. Tarihî ve arkeolojik kayıtlar MÖ VII. yüzyıldan itibaren Türklerin yörede bulunduğunu gösterir. Samsun’a Türk yerleşiminin bu ilk safhası XI. yüzyılın sonlarına kadar devam eder. Türk ya da Türklükle ilgili olduğuna dair önemli deliller bulunan Kimmer ve İskitler ilk devirde Samsun’a yerleşenlerdir. Bölgedeki Bizans hâkimiyetinin son döneminde bölgedeki Türk bakiyeleri Ortodoks kimliği içerisinde varlığını yitirmiştir. Samsun’a Türk yerleşiminin ikinci dönemi Selçukluların Anadolu’ya girmesiyle birlikte başlar. XI. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Danişmendliler, Türkiye Selçukluları, Eretnalılar, Canik beylikleri ve Osmanlılar bölgeye hâkim olmuştur. Bu dönem Türklerin yoğun bir nüfus ile bölgeyi yurt tuttuğu dönemdir. Samsun ve çevresindeki Türk yerleşimi o kadar kalıcı bir hal almıştır ki bölgedeki siyasî hâkimiyet yalnızca Türkler arasında el değiştirmiş başka hiçbir unsur yöreyi idare edememiştir. Bölgenin sosyal, kültürel ve dinî çehresinin değişmesinde de bu devir dönüm noktası olmuştur. Üçüncü evre Cumhuriyet döneminde Samsun’a yerleşen Türklerle birlikte ortaya çıkmıştır. Mübadeleyle gelenlerin yanı sıra Cumhuriyet’in ilanından kısa süre sonra başlayan devlet yatırımlarıyla çeyrek asır gibi kısa sürede önemli bir sanayi ve ticaret merkezi haline dönüşen Samsun başta Karadeniz bölgesinin diğer şehirlerinden olmak üzere ülkenin her tarafından gelen insanlarla oldukça gelişmiş ve bölgenin en önemli metropolü haline gelmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kayseri Hacı Kılıç Camii’ine Tahsis Edilen Hüseyin Bey Vakfı’nın H. 1080-1090 (M. 1670-1680) Yıllarına Ait Muhasebesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17605</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17605</guid>
      <author>Özen TOK</author>
      <description>Vakıf, meydana getirdiği sistem ve gösterdiği ekonomik faaliyetlerle gelir sağlayan ve elde ettiği bu gelirlerle kamu yararına olmak üzere çeşitli konularda hizmet üreten bir niteliğe sahiptir. Bu bağlamda kendi kendine yeterli bir yapı arz eder. Cami, mescit, medrese, hastane vb. yapıların inşası için gerekli olan mali harcamaları genellikle hükümdar, vezir, emir ve eşraf gibi nüfuzlu kişiler üstlenmiştir. Yine bu yapıların bakımı, onarımı, malzeme temini ve görevlilere ödeme yapılması gibi masraflar da vakfedilen menkul ve gayrimenkullerin gelirleri ile karşılanmıştır. Kayseri’de Hacı Kılıç Camii diye anılan caminin mevcut kitabelerine göre, II. Keykâvus'un emriyle Selçuklu emirlerinden Ebü'l-Kâsım b. Ali et-Tûsî tarafından H. 647 (M. 1249-50) yılında yaptırılmıştır. Zamanla harap olan bu cami Osmanlı döneminde Aksaray mirlivası Hüseyin Bey tarafından esaslı biçimde tamir ettirilmiş ve camiye çeşitli gayrimenkullerin gelirleri vakfedilmiştir. Bu çalışmanın esasını TSMA. D.1678, D.1760 ve D.3980 numara ile kayıtlı bulunan ve Kayseri Hacı Kılıç Camii’ne tahsis edilen Hüseyin Bey Vakfı’nın H. 1080- 1090 (M. 1670-1680) yıllarına ait gelir ve giderlerini ihtiva eden muhasebe defterleri oluşturmaktadır. Çalışmada ayrıca vakfın yönetimi, denetimi, gelir ve giderlerinin muhasebesi konularında dönemin kadı sicillerine yansıyan meselelere de temas edilmiştir. Bunun yanı sıra, H. 1080 yılına ait muhasebe kaydı tahlil edilmiştir. Buna göre, vakfın gelirlerini bahçelerden, dükkânlardan, hamamlardan ve tabakhaneden elde edilen kira gelirleri ile köy ve mezralardan elde edilen mahsul gelirleri oluşturmaktadır. Vakfın harcama kalemleri arasında cami ile vakfın görevlilerinin maaş ve tahsisatlarıyla, vakfa ait gayrimenkullerin bakım ve onarımı için yapılan çeşitli masraflar yer almaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı'da Hanedan İçi Katl</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17770</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17770</guid>
      <author>Muhammet Nuri TUNÇ</author>
      <description>Yönetimin bir ailenin üyelerine ait olduğu devletlerde, devletin dirlik ve düzenini bozacak unsurlardan birisi iktidarı ele geçirmeye çalışan veya ele geçirme ihtimali bulunan hanedan üyelerinin varlığıdır. Hanedan yönetimlerinin görüldüğü Çin, Türk, Rus, İran, Bizans, Arap tarihlerinde hükümdarlar birçok kez kendi iktidarlarına tehdit oluşturabileceğini düşündükleri veya doğrudan tehdit olan hanedan üyelerini katletme tercihinde bulunmuşlardır. Osmanlı hükümdarları da bu devletlerde olduğu gibi birçok kez aynı tedbire başvurmuş ve hanedan içi katl hâdiseleri gerçekleşmiştir. Hanedan içi katl hâdiseleri; iktidarı muhafaza veya ele geçirme arzusu, nizam-ı âlemin korunması isteği, dış mihrakların hanedan üyeleri üzerindeki etkisi, saray entrikaları, ordunun etkisi gibi sebepler sonucunda yaşanmıştır. Osmanlı saltanat veraset usulünün belli bir kaideye bağlanmaması bu sebepleri ortaya çıkaran temel etkendir. Ancak zamanla veraset usulünde meydana gelen değişiklikler ve birçok kesim nezdinde hanedan içi katlin tepkiye neden olması bu uygulamanın son bulmasını sağlamıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>15-16. Yüzyıllarda Tuna Havzasında Tuzlalar Ve Tuz Hukuku</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17640</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17640</guid>
      <author>Filiz YILDIRIM</author>
      <description>Tuz madeni, elde edildiği bölge bakımından, devletler için son derece önemli stratejik doğal bir kaynaktır. Bu bakımdan zengin bir coğrafyaya sahip olan Osmanlı Devleti’nde, gerek Anadolu gerekse Rumeli taraflarında geniş tuzlalar bulunmaktadır. Temel tüketim maddelerinden olan tuz, insan hayatında önemli bir yer işgal etmektedir. Geçmişten günümüze, gıda maddelerinin korunmasından tutun da sanayiye kadar hemen hemen birçok alanda istifade edilen bir emtia olmuştur. Osmanlı Devleti, bu değerli madenin çıkarıldığı tuzlaları, diğer alanlarda olduğu gibi miri arazi statüsüne almıştır. Devletin tekelinde olan tuzlalarda, üretimi korumaya yönelik tuz yasaknameleri düzenlenmiştir. Osmanlı Devleti, koymuş olduğu kanunlarla gıda ve ticaret maddesi olan tuzun, hem taşınma hem de pazarlanma denetimini elinde tutmuştur. Tuz; Eflak, Erdel, Boğdan ve Macaristan topraklarından çıkarıldıktan sonra, Osmanlı’nın Tuna havzası ile birlikte İstanbul’a gönderilerek, reayanın ihtiyacı giderilmeye çalışılmıştır. Hatta İstanbul’da sarayda kullanılan tuz, Eflak topraklarından tedarik edilmiştir. Voyvodalıkların önde gelen gelir kaynakları arasında olan tuz, aynı zamanda Tuna iskelelerinin en önemli kazançları arasında yer almıştır. Devlet, uygulamaya aldığı bazı vergilerle birlikte özellikle tuz ya da tuzla hukukuna dikkat etmiştir. Kayıt dışı kazanç elde etmek amacıyla kaçakçılık yapan tacirlerin bu faaliyetlerini önlemeye yönelik hukuki düzenlemeler caydırıcı olmuştur. Osmanlı kanunnamelerini temel alarak yaptığımız bu çalışmamızda; 15-16. yüzyıllarda Tuna havzasındaki tuz üretimi, nakliyesi, ticareti, tuza yönelik vergiler, yasaknameler, tuzla hukuku, tuz alış-verişi ve kullanım alanı üzerinde durulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Erken Ortaçağlarda Übülle Liman Kentinin İran Körfezi Açısından Önemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17628</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17628</guid>
      <author>Taner YILDIRIM, Ahmet ALTUNGÖK</author>
      <description>Übülle kentinin varlığı M.Ö IV. yüzyıla kadar uzanmaktadır. İskender istilası döneminde Yunanlıların büyük bir önem verdikleri bu liman kenti, Uzakdoğu ile Ön Asya'nın irtibatını sağlaması açısından taşıdığı önemi sonraki dönemlerde de devam ettirmiştir. Partlar döneminde ticari ehemmiyeti gittikçe artan bu liman kenti en parlak dönemine Sâsânîler’in kuruluşundan sonra ulaşmıştır. İslam fetihleri sırasında da önemli bir yere sahip olan bu liman kenti, Müslümanlar tarafından fethedildikten sonra şehrin sahip olduğu zenginlik hayretle karşılanmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v) de bu şehre yönelik hadisleriyle Müslümanların dikkatini çekmiştir. Bundan dolayı Müslümanlar şehrin fethinden sonra, bu şehirdeki ticari faaliyetlerin yanında tarımsal faaliyetlerin gelişmesi için önemli çalışmalar yapmışlardır. İslam sonrası dönemde Basra şehrinin kurulması ile beraber ticari üstünlüğünü Basra'ya kaptıran Übülle kenti, ticari varlığını Abbasiler dönemine kadar korumuştur. Ancak, köşkleri, çarşıları, mescitleri, kervansarayları ile nehir kıyısında mamur bir yer olarak zikredilen ve güzelliğinden hayretle bahsedilen Übülle şehri, hicrî beşinci yani miladi on birinci asırdan sonra eski ticarî önemini kaybetti. Übülle’yi on dördüncü yüzyılda ziyaret eden İbni Batuta “Übülle şehri önceden Fars ve Hind tüccarlarının yöneldiği büyük bir ticaret şehri iken, şuanda harap olmuş saray ve benzeri yapıların delalet ettiği bir köy olmuştur” demektedir. Neticede Hind Okyanusu’ndan İran Körfezi’ne gelen ticaret gemilerinin, körfez üzerindeki en son durağı olan Übülle liman kenti, hicrî yedinci asırdan sonra tamamen terk edilmiş ve böylece tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İnönü Dönemi’nin “Resmi Olmayan” Tarihi Muhafazakarların Dün Algısı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17463</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17463</guid>
      <author>Erinç Erdal YILDIRIM</author>
      <description>Atatürk’ün ölümünden sonra gelen yıllarda Türk düşünce hayatında görece bir hareketliliğin başladığını söylemek mümkündür. Özellikle 1945 sonrası dönem Cumhuriyet’in modernleşme anlayışına ve uygulamalarına ciddi tepkilerin yükseldiği yıllar olmuştur. Bu uygulamalara muhalif olan düşünür ve yazarlar, kendilerini farklı kanallar aracılığıyla, özellikle de dergilerde ifade etme olanağı bulmuşlardır. Bu çalışmada, Cumhuriyet’in muhafazakar aydınlarının tarihe ilişkin farklı yaklaşımları İnönü Dönemi’nin önde gelen dergileri olan Çığır, Hareket ve Büyük Doğu’da yer alan yazıları ışığında değerlendirilmiştir. Cumhuriyet’in muhafazakar aydınlarının ortaya koyduğu tarih anlayışının, 1980’lerin resmi ideolojisi olan Türk-İslam Sentezi’nin ve onun ürünü olan resmi tarihyazımının altyapısını oluşturduğu bu çalışmanın temel iddiaları arasında yer almaktadır. Genel anlamıyla Cumhuriyetçi muhafazakarlar, yönetici kadronun Cumhuriyet’i yakın geçmişten kesin bir kopuş eksenli değerlendiren, köktenci ve yukarıdan aşağıya modernleşme yaklaşımına karşıydılar. Bu bakımdan muhafazakarlar, Türk milletinin bugüne kadar yok sayılan kendine özgü tarihsel ve kültürel değerlerini yeniden ortaya koymayı amaçlamışlardı. Tarih anlayışları büyük ölçüde modernleşme yaklaşımları doğrultusunda şekillenen muhafazakarlar temelde süreklilik içinde evrimi savunduklarından; referans alıp benimsedikleri geçmiş, Cumhuriyet’in görmezden geldiği Selçuklu ve Osmanlı tarihi oldu. Bu aydınlar, kültürel ve geleneksel değerlerle uyumlu, aynı zamanda Türk milletinin tarihsel ve coğrafi bütünlüğünü sağlayan Anadolu’ya özel olarak odaklanan bir tarih anlayışının uyandırılması için çaba harcamışlardı. 1950 ve 1960’lar boyunca Türk sağını siyasal ve düşünsel anlamda besleyen temel kaynaklar ise; Yahya Kemal, Peyami Safa, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Nurettin Topçu gibi dönemin önde gelen muhafazakarların eserleri olmuştur. 1980’den sonra resmiyet kazanacak olan Türk-İslam Sentezi’nin oluşumunda bu muhafazakar düşünürlerinin toplum tahayyüllerinin ve ileri sürdükleri tarih anlayışının büyük etkisi bulunmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>98/3 Numaralı Şer’iye Siciline Göre Gaziantep’in Sosyal, Hukukî Durumu Ve Bu Dönem Gaziantep’teki Yer Adları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17514</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17514</guid>
      <author>Zemzem YÜCETÜRK</author>
      <description>Selçuklularda, Memlüklülerde ve özellikle Osmanlı Devleti’nde kadıların verdiği kararlar ve tuttuğu zabıtlar, tarih sırasına göre kadı sicili denen defterlere kaydedilmiştir. Bu defterlere Şer’iyye sicilleri, mahkeme defterleri, zabt-ı vakayi sicilleri veya sicillat defteri de denmektedir. Tarihî kaynaklarımızın en önemlilerinden birisi de şer’iyye sicilleridir. Bu siciller, kadıların gittikçe genişleyen yetki ve hizmet alanlarına göre önem kazanmışlardır. Şer’iye sicilleri Osmanlı Devleti’nin askeri, hukuki, iktisadi, dini ve idari müesseseleri gibi birçok alanı hakkında önemli bilgiler içermektedir. Şer’iye sicilleri XV. asrın yarısından XX. asrın ilk çeyreğine kadarki Türk kültür ve tarihine ışık tutması açısından Osmanlı tarihinin en önemli kaynakları arasındadır. Bu siciller kadıların merkezle yaptığı resmî yazışmaları; ilgili olduğu yerin tarihi, sosyal, kültürel, ekonomik, dinsel, hukuki ve idari gelişmelerini içermesi bakımından önemlidirler. Siciller, ait olduğu yerin eski yerleşim birimlerini, buradaki insanlara verilen lakapları, insanların birbiriyle olan ticari münasebetlerini, sosyal yaşamlarını, ekonomik durumlarını, hukuki münasebetlerini içermektedir ve şer’i mahkemeler hakkında önemli bilgiler vermektedir. Son zamanlarda ortaya çıkan şehir tarihleri ve yurdun çeşitli bölgelerindeki mahallî hayata ait ilmi araştırmaların birinci derecede kaynağı şer’iyye sicilleridir. Sadece Türkiye sınırları içinde yer alan toprakların değil, Osmanlı Devleti’nden ayrılan toprakların da gerçek tarihi bu vesikalar incelendikten sonra yazılabilir. Bu nedenle Osmanlı tarihini açıklığa kavuşturmak için bu belgelerin günümüz Türkçesine çevrilmesi ve dikkatle incelenmesi gerekmektedir. 98/3 numaralı Gaziantep Şer’iye Sicili’nin mikrofilmleri Ankara’daki Millî Kütüphane’de bulunmaktadır. İçinde 74 tane belge vardır. Biz bu çalışmada Gaziantep’in 1742-1743 yıllarındaki sosyal, hukukî durumunu ve bu dönemde adı geçen şehirdeki yer adlarını ortaya koymaya çalıştık.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kıbrıs Meselesinin Tarihsel Gelişimi Ve Uluslararası Hale Gelme Sebepleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17813</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17813</guid>
      <author>Erdal AÇIKSES, Ayhan CANKUT</author>
      <description>Kıbrıs meselesi kökeni, Kıbrıs’ı “Büyük Yunanistan’ın” sınırları içerisinde gösteren ilk “Megali İdea” haritasına dayanmaktadır. Enosis, Rumlar tarafından Megali İdea hedefleri arasında olan Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması amaçlarını ifade etmek maksadıyla kullanılmaktadır. Kıbrıs meselesi, Rum-Yunan ikilisinin izlediği Enosis politikası sonucu bu güne kadar süregelmiş ve giderek karmaşık bir hal almıştır. Kıbrıs’ın 4 Haziran 1878 yılında geçici olarak İngilizlere devredilmesini emellerini gerçekleştirmek için fırsat olarak değerlendiren Kıbrıslı Rumlar, İngiliz yönetiminin hoşgörüsünden de yararlanarak Enosis faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardır. Kıbrıs’ın düşman bir ülkenin elinde bulunması, ülkemizin bütün ikmal yollarının kapanması ve güvenliğinin tehlikeye girmesi demektir. Bu yüzden Türkiye Enosis tehlikesine karşı gerekli önlemleri almak zorundadır. Kıbrıs meselesinin uluslararası hale gelmesinin başlıca sebebi, stratejik konumu nedeniyle, Akdeniz ticaretini elinde bulundurmayı ve Ortadoğu bölgesindeki zengin petrol kaynaklarını kontrol etmeyi amaçlayan büyük devletlerin ada üzerinde söz sahibi olma istekleridir. Kıbrıs Rumları, 1 Ocak 1964’te 1960 Antlaşmalarını(Zürih ve Londra), tek yanlı olarak feshederek Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmışlardır. Barışı bozan ve cumhuriyeti yıkan Rumlardır. Böyle olmasına rağmen, bölgede emelleri olan büyük devletler Kıbrıs meselesinin çözümü yolunda Rum-Yunan ikilisinden yana tavır sergilemektedirler.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hafız Mustafa Paşa Vakfiyesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17444</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17444</guid>
      <author>Kürşat ÇELİK</author>
      <description>Hafız Mustafa Paşa 1760-1778 tarihleri arasında Keban ve Ergani’de Ma‘âden Eminliği, Erzurum, Şam, Konya, Diyarbakır ve Bağdat’ta vali olarak görev yapmış bir devlet adamıdır. İdareci olmanın yanı sıra, kendi ismiyle kurmuş olduğu vakıftan dolayı hayırsever kişiliği ile de tanınmıştır. Hafız Mustafa Paşa, Keban ve Ergani Ma‘âden Eminiliği görevinde iken, kurduğu vakıfla başta çalıştığı bölge olmak üzere İstanbul ve Şam’da çeşitli hizmetler verilmesini sağlamıştır. Hafız Mustafa Paşa vakfı, eğitim başta olmak üzere iktisadî ve sosyal olarak çeşitli hizmetlerde bulunmuştur. Bu çalışmada Hafız Mustafa Paşa vakfiyesine göre, Hafız Mustafa Paşa vakfının vermiş olduğu hizmetler, sahip olduğu gelirleri, giderleri, görevli personeli ve vakfiyedeki özel şartları incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>YILDIRIM, İsmail; Milli Mücadele’nin Başlangıcında Eskişehir (22 Ocak 1919-20 Mart 1920), Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Yayını, Uğur Ofset AŞ.,Eskişehir, 1998, VIII+94 Sayfa, ISBN:975-94323-0-7</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17763</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17763</guid>
      <author>Handan HAYKIR</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>YILDIRIM, İsmail; Cumhuriyet Döneminde Demiryolları (1923-1950), Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2001, XII+220 Sayfa, ISBN:975-16-1477-5</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17762</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17762</guid>
      <author>Yavuz HAYKIR</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


