






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2014 Sayı Volume 9 Issue  1</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=277</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Dünyada Öğretmen Yetiştirme Programları Ve Öğretmenlere Yönelik Mesleki Gelişim Uygulamaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17467</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17467</guid>
      <author>İlkay ABAZAOĞLU</author>
      <description>Dünyada eğitim politikalarının uygulayıcısı, eğitim hizmetlerini anlamlı hale getiren, eğitimin hizmetlerinin başlatıcısı, geliştiricisi ve uygulayıcısı olan öğretmenler eğitim sistemlerinin vaz geçilmez temel ögelerinden biridir. Eğitim sisteminin başarısı, bu sistemi işletecek öğretmenlerin ve diğer eğitim personelinin niteliklerine bağlıdır. Hiçbir eğitim modeli, o modeli işletecek personelin niteliğinin üstünde hizmet üretemez. Bundan dolayı dünyanın hemen hemen her yerinde politika yapıcıları eğitim sistemlerinde uygulanan reformların temeline öğretmenleri yerleştirmiştir. Bu reformlar temel olarak öğretmenlerin yetiştirilmesi, istihdamı, kariyer gelişimi ve mesleki gelişimi gibi bir dizi düzenlemeyi kapsamaktadır. Bu makalede çeşitli dünya ülkelerinde uygulanan öğretmen yetiştirme sistemleri, öğretmen yetiştiren kurumlara öğretmen adaylarının seçimi, yetiştirilmesi, atanması ve öğretmenler yönelik mesleki gelişim uygulamalarına yönelik politikalar incelenmiştir. Çalışma kapsamında incelenen ülkelerin öğretmen yetiştirme ve seçme sistemlerinde, farklı öğretmen yetiştirme modellerinin birlikte benimsendiği, öğretmen adaylarının fakültelere ve öğretmenlik programlarına seçiminde ulusal sınavların yanında öğretmenlik becerilerini ölçen yazılı, mülakat ve performans sınavlarının uygulandığı görülmektedir. Ayrıca genel olarak ülkelerin hizmet öncesi eğitimin uygulamalarında pratik ve teorik dengenin kurularak yoğun bir uygulama eğitiminin verildiği öğretmen eğitimi uygulamaları tespit edilmiştir. Aynı zamanda bu ülkelerde hizmet içi ve mesleki gelişim eğitimi çalışmalarına da önem verildiği tespit edilmiştir. Çalışmanın sonunda elde edilen veriler ışığında “Öğretmen Yetiştirme ve Geliştirme Sistemi” üzerine bir model önerisi sunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kırım-Sivastopol Üssü Ve Karadeniz Rus Filosunun Paylaşım Sorunu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17391</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17391</guid>
      <author>Halil AKMAN</author>
      <description>Karadeniz bölgesi, sahip olduğu stratejik konumu, ekonomik imkânlarının yanında güvenlik, enerji ve ulaşım koridoru olması açısından da büyük önem arz etmektedir. Bulunduğu konum itibariyle Karadeniz günümüzde, AB, ABD, Türkiye ve Rusya’yı içine alan önemli Avrasya güçlerinin kesişme alanı ve Orta Asya ile Avrupa arasında geçiş alanıdır. Aynı zamanda Hazar enerji ithalatı için önemli bir geçiş güzergâhı konumunu taşımaktadır. Bu güzergahta merkezi konumda olan Kırım ayrı bir öneme sahiptir. Bu bölgenin 1958 yılında Khruschev tarafından Ukrayna’ya verilmesi daha sonra Rus milliyetçiler tarafından hata olarak kabul edilip, eleştirilmiştir. Sovyetler Birliği yıkılışından sonra da Kırım, Ukrayna topraklarında kalmıştır. Sovyetler Birliği’nin yıkılışı sonrası ortaya çıkan önemli meselelerden biri, Kırım’daki Karadeniz filosu olmuştur. Karadeniz’de mevcut filonun Rusya ile Ukrayna arasında paylaştırılması süreci, iki ülke arasında ciddi gerilimler oluşturmuştur. Bu gerilimlerden dolayı da paylaşım sorununun çözülmesi uzun zaman almıştır. 1992-1997 arasında bu anlaşmazlıklar iki ülke arasındaki tansiyonu oldukça yükseltmiş, bu tansiyonun düşürülmesi ve sonuç alınması için resmi görüşmeler yapılmıştır. Karadeniz filosunun paylaşımı ve Kırım’ın statüsü konusundaki bu görüşmelerde 1997 yılında anlaşmaya varılmıştır. Bu anlaşma sorunu bütünüyle bitirmediği gibi, Kırım ve Kırımdaki Rus askeri varlığı, konjonktür değiştiğinde iki ülke arasında her an yeni bir krize meydan verebilecek potansiyelini devam ettirmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tarih Öğretiminde Hatıratların Kullanımının Tarihsel Empati Becerisine Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17408</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17408</guid>
      <author>Ali ALTIKULAÇ, A. Kürşat GÖKKAYA</author>
      <description>Bu çalışmada, Tarih dersinde hatıratların kullanılmasıyla öğrencilerin tarihsel empati becerilerinin geliştirilmesi amaçlamaktadır. Bu araştırma kapsamında öncelikle Milli Mücadele dönemini konu alan hatırat eserleri incelenmiş ve ünite kazanımlarına uygun olan bölümlerinden alıntılar yapılmıştır. Araştırmacılar tarafından uygun görülen farklı yazarlara ait toplam 37 hatırat eserinden yararlanılmıştır. Uygulamada kullanılacak etkinlikler hazırlanırken bu alıntılar kullanılmıştır. Çalışma grubu öğrencilerinin hatırat metinlerini daha iyi anlaması ve analiz etmesi için bazı okuma stratejileri ve grafik düzenleyiciler kullanılmıştır. Bu araştırma ortaokul son sınıf (8. sınıf) öğrencileriyle T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersinde, eylem araştırması şeklinde nitel araştırma yöntemi kullanılarak yürütülmüştür. Uygulamaya katılan öğrencilerin tarihsel empati boyutundaki kazanımları betimsel analiz yöntemi kullanılarak incelenmiştir. Araştırma, Ankara ili merkez ilçesine ait bir devlet ortaokulunda (n=35) 15 saat (7,5 hafta) boyunca yürütülmüştür. Araştırmanın uygulaması ilgili dersin “Ya İstiklal, Ya Ölüm!” ünitesinin öğretimi sürecinde gerçekleştirilmiştir. Çalışma grubuna hatıratlar kullanılarak oluşturulan öğretim etkinlikleri uygulanmış ve sürecin sonunda öğrencilerin tarihsel empati beceri düzeylerinin durumuna bakılmıştır. Araştırmanın deneysel uygulaması yapılan çalışma grubu öğrencilerinin tarihsel empati beceri düzeyleriyle ilgili betimsel analiz bulgularına bakıldığında, TC İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersinin öğretiminde hatıratların kullanımının öğrencilerin tarihsel empati becerilerine olumlu etkide bulunduğu görülmüştür. Öğrencilerin anlatımlarında kendi kurgularını kullandıkları, kendilerini tarihsel kişilerin yerine koyarak, yaşanabilecek olayları bağımsız bir şekilde ortaya koydukları görülmüştür. Araştırmanın bulgularına göre hatıratların tarih öğretiminde kullanılabilecek uygun bir öğretim materyali olduğu söylenebilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ukkiḭa Şehri ve Katipler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17334</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17334</guid>
      <author>Nursel ASLANTÜRK</author>
      <description>Anadolu’da yaşamış ve büyük bir uygarlık kurmuş olan Hititler kendi dillerini çiviyazısı ile binlerce kil tablet üzerine uygulamışlardır. Kral yıllıkları, siyasal antlaşmalar, hukuki metinler, yönetim ile ilgili yönerge metinleri, dini metinler: dua metinleri, ayinler, bayram törenlerine ait metinler, fal ve büyü metinleri olarak sınıflandırılmakta olan bu tabletlere Hitit çiviyazısını kazıyanlar katiplerdir. Hititler’in başkenti ?attuša’da otuz iki tahta tablet katibi ile birlikte elli katip görev almıştır. Bu katipler katip okullarında eğitim alarak yetiştirilmekteydiler. Toplam 375 işareti olan Hitit çiviyazısının öğrenilmesi zor olduğundan dolayı eğitime küçük yaşlarda başlamışlardır. Eğitimlerini tamamlayan katiplere başkent arşivinde depolanması ya da birçok yere dağıtılması için yüzlerce tableti birkaç kez kopyalattırdıkları bilinmektedir. Bu meslek babadan oğla geçmekteydi. Hitit toplumunda saygın aileler tarafından seçilmekteydi. Önasya’daki devletlerin ve vasal devletlerin krallarıyla yapılan yazışmaları, kraliyet buyruklarını, arazi bağışlarını ve davalarda verilen hükümler gibi kaydetme işlerini yaptıklarından dolayı bu meslekte güvenilir olmak son derece önemliydi. Hitit katiplerinin adları, bazen soyağaçları ve de denetçileri tabletlerin kolofonlarından öğrenilmektedir. Adını Hitit çiviyazılı metinlerden öğrendiğimiz Ukki?a şehri yalnızca üç metnin kolofonunda geçmektedir. Bu kolofonlardan Kizzu?atna Kralı Pilli?a’nın Ritüeli’nin katibi Lili-?al?a’nın, adı yalnızca kolofonda geçen katip Pi?a-mu?a’nın ve de Bronz Tablet katibi ?al?aziti’nin Ukki?alı olduğunu, babasının adının ise Lupakki olduğu öğrenilmektedir. Bu şehrin adının sadece katiplerle bağlantılı olmasından dolayı katip yetiştirmede önemli bir merkez olduğunu göstermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Osmanlı Müderrisinin İcâzetnâmesi Ve Tarihî Kaynak Değeri Üzerine Bazı Mülahazalar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17251</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17251</guid>
      <author>Talip AYAR</author>
      <description>İcâzet, hocanın öğrencisine, kendisinden öğrendiği bilgileri aktarması için verdiği izni ifade eden terimdir. Öncesi miladî IX. yüzyıla dayanan ve tarihî bir derinliğe sahip olan uygulamadır. İlk olarak hadis alanında kullanılmaya başlamıştır. Ardından ilimlerin daha sistemli hale getirilmesiyle birlikte, hadis dışı disiplinlerde de kullanılır olmuştur. İslâmî eğitim-öğretim sistemine has olan bu gelenek, Farsça ve Osmanlı Türkçesi’nin kullanıldığı coğrafyalarda “icâzetnâme” tabiriyle ifade edilmiştir. Diğer yerlerdeki uygulamalara nazaran Osmanlı’da icâzetnâmelerin, şekil, muhteva, veriliş esnasında riayet edilen esaslar bakımından, daha sistemli bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Bütün bunlar çerçevesinde icâzetnâmeler, kaynak değeri açısından tarihî vesika hükmündedir. İcâzetnâme, sahibi için, onun eğitim-öğretim faaliyetine etkin bir kimlikle katılabilme yeterliliğini gösterir. Ayrıca icâzetnâmeler, içerik bakımından döneminin, ilim ve kültür hayatına, eğitim-öğretim faaliyetlerine, hatta eğitim ve ilim merkezi olma bakımından kentlerin tarihine ve bunlar gibi daha birçok konuya ışık tutması yönüyle önemlidir. Bu önemine binaen makalede, Osmanlı’nın son döneminde yaşamış ve müderrislik görevinde bulunmuş Şerefeddin Şaban Efendi’nin icâzetnâmesinin, icâzetnâme külliyatı içerisindeki yeri tespit edilecektir. Tespit esnasında, şekil ve muhtevâ bakımından tahliller yapılarak icâzetnâmenin, genel icâzetnâme formlarıyla örtüşen ve farklılaşan yönleri belirlenmeye çalışılacaktır. Ayrıca icâzetnâme vesilesiyle geçmişle bağ kurma çabalarını sağlam bir zemine oturtmak için, onun tarihî kaynak değerinin ortaya konulmasına gayret gösterilecektir. Son olarak, icâzetnâmenin verildiği dönemi anlama adına Osmanlı eğitim-öğretim sisteminde bu uygulamanın işleyişine ana hatlarıyla değinilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>‘Pozitif Özgürlük’ün Zorunlu Paternalizmi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17423</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17423</guid>
      <author>Hüseyin BAL</author>
      <description>Siyaset felsefesinin en önemli konularından biri olan özgürlük kavramıyla ilgili olarak belli başlı üç anlayış mevcuttur. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür: 1- ‘Müdahalesizlik veya bir şeyden özgürlük’ olarak negatif özgürlük; 2- ‘Rasyonel otonomi veya bir şeye özgürlük’ olarak pozitif özgürlük ve 3- ‘Mütehakkim bir gücün/unsurun yokluğu veya tahakkümsüzlük’ olarak cumhuriyetçi özgürlük. Negatif ve pozitif özgürlük anlayışlarının sistematik ayırımı T.H. Green ile başlayarak bugüne kadar gelmiştir. Cumhuriyetçi özgürlük kavramı, savunucularından biri olan Pettit’ın ifadesiyle, “üçüncü bir yol” olarak siyaset teorisi literatürüne girmiştir. Negatif özgürlük, klasik liberal dünya görüşünün tercih ettiği ve savunduğu özgürlük anlayışı olarak bilinir. Pozitif özgürlük Marksist, sosyalist ve komüniteryen bakış açısının sahiplendiği anlayış olarak dikkat çekmektedir. Cumhuriyetçi özgürlük ise, kökleri siyasal düşünceler tarihinde önemli bir yere sahip olan cumhuriyetçilik düşüncesinde bulunan bir özgürlük anlayışıdır. Bu anlayış aynı zamanda çağdaş siyasal teorideki katılmacı demokrasi, müzakereci demokrasi, vatandaş inisiyatifi gibi yaklaşımlar ve yeni sosyal-siyasal hareketler tarafından tahkim edilmiştir. Bu çalışmada her üç anlayışa ve onların temel kabullerine kısaca değinildikten sonra, pozitif özgürlüğün neden doğal (dolayısıyla zorunlu) olarak paternalist bir yaklaşım olduğu izah edilmeye çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XVI. Yüzyil Sonlarinda Çildir Eyâleti Kentleri'nin Sosyal Ve Ekonomik Durumu: Aspinza Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17275</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17275</guid>
      <author>Shota BEKADZE</author>
      <description>XVI. yüzyıl Osmanlı coğrafyası gerek nüfus, gerekse de ekonomik açıdan genişleme ve değişme sürecini yaşamaktaydı. Bu devir Osmanlı şehirlerinin idari, iktisadi ve sosyal yapılarını ortaya çıkarmak için en önemli kaynak tahrir defterleridir. Tahrir defterlerine dayalı bir çok Anadolu şehirlerinin idari, ekonomik ve sosyal durumu açıklığa kavuşturulsa da, bir zamanlar Osmanlı Devleti sınırları içerisinde olan Gürcistan kentleri bu çalışmaların dışında kalmıştır. Bu durumu göz önünde bulundurarak çalışmamızı, günümüzde Gürcistan Cumhuriyeti Samtskhe-Cavaheti Bölgesi’nin Aspinza Belediyesi’nin merkezi olan Aspinza Şehri'nin XVI. yüzyıl sosyal ve ekonomik durumunun incelenmesi üzerinde yoğunlaştırdık. Aspinza, 312 yıl (1266-1578) Samtskhe Atabeyleri ve 250 yıl (1578-1829) Osmanlı Devleti’nin Çıldır Eyâletii’nin sınırları içerisinde yer almış ve 9 Ağustos 1578 Çıldır Meydan Savaşı sonrasında Osmanlı hakimiyetine geçmiştir. Osmanlı İdari düzenlenmesine göre Aspinza, Çıldır Beylerbeyliği’nin Ahıska Sancağı’nın Aspinza Nahiyesi’nin merkezi olmuştur. Çalışmamızdaki amaç, Aspinza’nın etimolojisi, coğrafi konumu, kısa tarihi, nüfusu ve halkın dini mensubiyeti hakkında bilgiler verdikten sonra 1595 tarihli "Defter-i Mufassal Vilâyet-i Gürcistân" tahrir defteri ışığında şehrin sosyal-ekonomik hayatı defterdeki kayıtlara göre tahlili yapılarak değerlendirmektir. Son 50 yılda Osmanlı tahrir defterlerinin incelenmesine geniş yer verilse de Osmanlı’nın düzenlediği ve Dil, Tarih, Coğrafya, Onomastik hakkında çok değerli bilgiler içeren 1595 tarihli "Defter-i Mufassal Vilâyet-i Gürcistân" gibi bir hazine bu çalışmaların dışında kalmıştır. Tahrir defteri verilerine dayanarak yaptığımız bu çalışmada yalnız Aspinza’nın değil, tüm Çıldır Eyâleti’ndeki şehirlerin XVI. yüzyıl sonlarındaki genel durumu hakkında bilgi vermektiir. Ayrıca Aspinza ile ilgili bilgiler ilk defa olarak günümüz Türkçesine çevrilmiş ve bu çeviri çalışmamızın sonuna eklenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlk Osmanlı Fransız İlişkileri, Haçlılar İle Mücadeleler Ve Cem Sultan Olayı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17323</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17323</guid>
      <author>İsmail CERAN</author>
      <description>İlk Osmanlı-Fransız ilişkileri, 1353’te Süleyman Paşa’nın Avrupa’ya geçerek Gelibolu’da Çimpe kalesine yerleşmesiyle başlar. Bu durum Hıristiyanlık dünyasını heyecanlandırır ve Papayı Osmanlı’ya karşı Haçlı seferi düzenlemeye zorlar. Papanın Haçlı seferi davetine Savua kontu Amédée cevap verir ve Gelibolu’nun kısa bir süre için de olsa geri alınışına katılır. Fakat Osmanlı’nın Avrupa’daki ilerleyişi durdurulamaz. Bu durumda Papalar Avrupa’daki Hıristiyan devletlerle ittifak kurmaya çabalar. 1396’da Niğbolu Savaşı’nda, Haçlı ordusu saflarında altı bin kişilik Fransız askeri Türklere karşı savaşır ve ileri gelen Fransız asilzadeleri esir edilerek fidye karşılığı serbest bırakılır. 1453’te İstanbul’un fethi ve Türklerin Avrupa’da ilerleyişi hem Avrupa’nın hem de Hıristiyanlığın varlığına karşı bir tehdit unsuru olarak algılanır. Bourgogne Dükü Philippe-le-Bon ise, ötedenberi tasarladığı bir Haçlı Seferini düzenlemeye kalkışır. 1480’de Osmanlı’nın Otranto’ya girişi Avrupa’da şok etkisi yapar. Fakat 1481’de Fatih’in vefatı Avrupa’yı rahatlatır. Bizans'ı diriltmek, İstanbul’u ve Kudüs'ü geri almak gibi büyük emeller peşinde koşan Fransa kralı VIII. Charles (1483-1498) bu sırada Avrupa’da rehine olarak bulunan Cem Sultan’ın durumundan faydalanmaya çalışır. Ancak Papa tarafından kendisine teslim edilen Cem Sultan’ın kısa bir müddet sonra ölmesiyle bu projesi suya düşer. Cem Sultan’ın Hıristiyanların eline geçmesi, Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmasına, Osmanlıların batıdaki fetihlerinin bir süre durmasına sebep olmuştur. İşte bu şekilde başlayan Osmanlı-Fransız ilişkileri, 1525 yılına kadar aynı düşman hava içinde devam eder.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Köy Enstitüleri’nin Açılması Ve Dicle Köy Enstitüsü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17361</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17361</guid>
      <author>Ercan ÇAĞLAYAN</author>
      <description>Ulus devletlerde eğitim, siyasal birliğin, toplumsal uyumun ve devlete sadakatin sağlanmasında, bir “ideolojik aygıt” ve endoktrinasyon aracı olarak kullanılmaktadır. Bu bağlamda, bir ulus devlet olarak kurulan Cumhuriyet Türkiye’sinin eğitim politikaları da, yeni rejimin ideolojisinin kitlelere aşılanması ve dolayısıyla ulusal birliğin sağlanması amacını taşımaktaydı. Bununla birlikte köylerde kırsal nüfusu geliştirmek, kır-kent uçurumunu azaltmak, ülke kalkınmasını kısa sürede gerçekleştirmek ve kırsal nüfusun dinsel temelli tebaadan vatandaşlık temelinde seküler bir ulusa dönüşümünü sağlamak, Cumhuriyet’in eğitim politikalarının temel hedefleri arasında yer almaktaydı. Cumhuriyet, söz konusu hedefleri gerçekleştirmek için en ücra köylere varıncaya kadar okullar açmanın yanı sıra Türk Ocakları, Millet Mektepleri, Halkevleri, Halkodaları ve Köy Okuma odalarının çalışmalarına ağırlık vermiştir. 1940 yılına gelindiğinde Türkiye nüfusunun büyük bir bölümünü hala kırsal nüfus oluşturduğundan söz konusu nüfusu eğitmek amacıyla Köy Enstitüleri kurulmuştur. Köy Enstitüleri, okuma-yazma öğretmenin yanı sıra modern tarım teknikleri, marangozluk, sağlık, müzik ve spor alanlarında eğitim vererek köyün ve köylünün kalkınması için gerekli olan öğretmenlerin yetiştirilmesini amaçlamaktaydı. Bu amaçları gerçekleştirmek için açılan Köy Enstitülerinden biri de Dicle Köy Enstitüsü idi. 1944-1954 yılları arasında Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde on yıl hizmet veren Dicle Köy Enstitüsü, bu süre zarfında başta Diyarbakır olmak üzere, bölge vilayetlerindeki köy çocuklarına eğitim hizmeti vermiştir. 1954 yılında Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla birlikte Dicle Köy Enstitüsü de kapatılarak Dicle İlk öğretmen Okulu adıyla hizmet vermeye devam etmiştir. Bu çalışmada, Cumhuriyet döneminin önemli eğitim kurumlarından Köy Enstitüleri ve Dicle Köy Enstitüsü’nün eğitim tarihindeki yeri üzerine yoğunlaşacağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Anadolu’da Kapıya Katran Sürme Vak’aları: Konya Şer’iye Sicilleri Işığında Hukukî, Kültürel ve Toplumsal Boyutları (1645-1750)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17250</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17250</guid>
      <author>Cemal ÇETİN</author>
      <description>XVII.-XVIII. yüzyıla ait Şer’iye Sicilleri incelendiğinde, bazı evlerin sokak kapılarına, gecenin bir yarısı, gizlice katran sürüldüğü anlaşılmaktadır. Genel kabule göre kapıya katran hanedeki kişilerin iffetsizleri sebebiyle sürülmekteydi. Zina hadiselerinin ispatlanmasının çok zor olması, bu suça kayıtsız kalmak istemeyen kişileri, “mahrem” ile “kamusal alan” arasında sınır olan sokak kapısı üzerinden, katran vasıtasıyla yetkililere duyurmaya sevk etmiştir. Toplumsal hafızada zinaya karşı tepki olarak kodlanan kapıya katran sürme geleneği, zaman içinde art niyetli kişiler tarafından “iftira atmak” ve “kara çalmak” için de kullanılır hale gelmiştir. Hatta bir sıbyan mektebinin muallimine mektup gönderilerek, görevinden ayrılması gerektiği, aksi halde mektebinin kapısına katran sürüleceği ve bunu dikkate almazsa evinin de kapısına katran sürülerek “âleme rüsvay” edileceği şeklinde tehditte bulunulmuştur. Muallim ise bu eylemi engellemek ve failini yakalamak için, yanına iki arkadaşını da alarak, pusu kurmak suretiyle, katran üzerinden yapılan bu tehdidi ne kadar ciddiye aldığını göstermiştir. Hadiselerin büyük bir çoğunluğunda olayların failleri bilinmese de, faillerinin ispatlandığı olaylardan, toplum tarafından itibarlı ve güvenilir kabul edilen kişilerin de, kapıya katran sürmek suretiyle yapılan karalama faaliyetlerinin önemli aktörlerinden oldukları görülmüştür. Kapıya katran hangi amaçla sürülmüş olursa olsun, hane sahiplerinin muhakkak suretle mahkemeye gittikleri ve hanelerine isnat edilen suçla yüzleştikleri görülmektedir. Mahkemenin seyri, büyük ölçüde, olayın meydana geldiği mahalle/köy ahalisinin beyanlarına göre şekillenmekteydi. Kapıya katran sürme hadiselerinin hukukî, kültürel ve toplumsal boyutlarını ortaya sunabilme gayesinde olan bu çalışma, büyük ölçüde, 1645-1750 yıllarını kapsayan Konya Şer’iye Sicilleri vasıtasıyla şekillendirilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sultan II. Abdülhamid Döneminde Selanik-Manastır, Selanik-İstanbul Demiryolları Güzergâhlarında İşletilen Madenler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17199</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17199</guid>
      <author>Sevim ERDEM ÇİÇEK, İbrahim YILMAZÇELİK</author>
      <description>Yakınçağlarda bölgelerarası ticaretin önemli bir değişme gösterdiği bilinmektedir. Avrupa’da hızla gelişen endüstrinin talebi sonucu, tarımsal ürünlerin dış ticarete kayması; mal akımı ilişkilerinde ve yönünde önemli bir değişime sebep olmuştur. Bu işleyiş, kendi sistemini de birlikte getirmiştir. XIX. yüzyıl sonunda yeni bir ulaşım teknolojisinin ürünü olan demiryolunun, Osmanlı’ya girişi bu şartlarda gerçekleşmiştir. Sultan II. Abdülhamid’in, Osmanlı Devletinin başına geçtiği dönemde, o güne gelinceye kadarki siyasî, askerî ve iktisadî şartlardan dolayı, devlet bütçesi tükenmiş bir haldeydi. Dolayısıyla belli harcamalardan kesinti yapılsa bile, Avrupa’nın kara ve deniz alanındaki gelişmelerini takip etmek, bu malî durumla imkânsız bir hale gelmişti. Hatta her geçen gün ihtiyaçlar artmakta, açıklar da fazlasıyla artış göstermekteydi. Bu sebeple Osmanlı tebaasının nasıl geliştirileceğini, refah düzeyinin ve saadetinin nasıl değişebileceğini ve memleketin servetinin nasıl artırılabileceği sorularına cevap aramak gerekmekteydi. Bu dönemdeki en önemli meselelerden bir tanesi de ulaşım nakliyesinin oldukça güç şartlarda yapılmasıydı. Halkın elinde bulunan mal ve eşya, fiyatı alındığı yerden, gittiği iskeleye kadar 3-4-5 hatta daha yukarı miktarda pahalıya satılmakta, ancak köylünün eline geçen para bu oranda artış göstermemekteydi. Bu çalışmada II. Abdülhamid döneminde, Selanik-Manastır ve Selanik-İstanbul demiryolları güzergâhları boyunca işletilen bakır, gümüş, zımpara, krom, antimuan gibi çeşitli madenler ve bunlarla ilgili olarak ortaya çıkan çeşitli meseleler ve bunların işleticileri hakkında bilgi verilmiştir. Ayrıca konu haritalarla desteklenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Selçuklular Döneminde Muş ve Çevresi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17180</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17180</guid>
      <author>Mithat ESER</author>
      <description>Muş, Hz. Ömer döneminde Müslümanlar tarafından fethedilen şehirlerden birisidir. O dönemden Selçukluların bölgeye gelişine kadar Muş’ta Müslümanların hâkimiyeti kısmen sağlanabilmiştir. Çünkü şehir ve ilçelerinde Müslümanların iskânı ve İslamlaşma oranı az olmuştur. Ancak IX. yüzyılda Malazgirt’te az da olsa Müslüman Arapların iskânını görmekteyiz. Bu durum Büyük Selçuklu Devleti’yle birlikte değişmiştir. Muş şehri ilk defa 440/1048, Malazgirt ise 462/1070 yılında Büyük Selçuklu Devleti’nin topraklarına katılmıştır. 463/1071 yılındaki Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan önderliğinde kazanılan Malazgirt Zaferi, şehir için dönüm noktası olmuştur. Muş’un bir ilçesi olan Malazgirt’te yapılan savaşla, Müslüman Türkler ve Kürtler ile beraber şehir bir İslam şehri haline gelmiştir. Malazgirt Savaşı sonrasında Muş ve çevresinde yoğun Türkmen iskânları görülmektedir. Muş ve çevresi Büyük Selçukluların egemenliğinde Sundukoğulları, Mervanîler ve Sökmenlilere ikta olarak verilmiştir. Sökmenlilerden sonra Eyyübilerin hâkimiyetinde kalan Muş ve çevresi, kısa süreli Harzemşahların yönetiminde kalmıştır. Muş ve çevresi 629/1232 yılında Anadolu Selçukluları topraklarına dâhil olmuştur. Ancak Anadolu Selçuklularının Muş ve bölge üzerindeki hâkimiyeti fazla sürmemiştir. Zira Moğolların 640/1242 tarihinde Erzurum’u almaları ve 641/1243 Kösedağ Savaşı’nda Anadolu Selçuklularını yenmeleri ile Moğollar bölgeye hâkim olmuştur. Muş yöresinde günümüze ulaşabilen en erken yapılar olan Esenlik Köyü (1325) ve Hacı Şeref (1343) camileri de o dönemden kalma yapılardır. Yine Abdurrahman Paşa Köprüsü ile Murat Nehri Köprüsü, kitabeleri olmadığı halde mimari özelliklerinden dolayı Selçuklu devrinde yapıldığı düşünülen eserlerdir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlköğretim Dergisinin Türk Eğitim Tarihindeki Yeri ve Önemi (1939-1966)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17330</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17330</guid>
      <author>Mustafa GÜÇLÜ</author>
      <description>İlköğretim Dergisi, 1939 ve 1966 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından çıkarılmıştır. Yaklaşık 27 yıl yayın faaliyetini sürdüren dergi 540 sayı olarak yayınlanmış, bu sayılar toplam 31 ciltte toplanmıştır. Bu sayılarda 3848 makale ve yazıya yer verilmiştir. Betimsel analiz yönteminin kullanıldığı araştırmada dergide eğitim dışında yazılan makale ve yazılar ile deneme, anı, gezi, gözlem ve hikâye türü yazılar yanında eğitimin birçok alanına ilişkin yazı ve makaleye yer verildiği görülmüştür. Araştırmada derginin Türk eğitim tarihindeki yer ve önemi derginin çıkış amacı, biçimsel ve içerik özellikleri açısından değerlendirilmiştir. Çıkış amacı, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından “öğretmenler arasındaki iletişimin ve işbirliğinin geliştirilmesi” olarak ifade edilen dergide makale ve yazısı yayımlanan yazarların büyük çoğunluğunun ilköğretmen okulunda görev yapan müdür ve öğretmenlerden, ilköğretim müfettişlerinden, Eğitim Enstitüsü ve il milli eğitim müdürleri ile Milli Eğitim Bakanlığı personelinden oluştuğu görülmektedir. Bunun yanında dergide dönemin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve Milli Eğitim Bakanları ile İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Hıfzırrahman Raşit Öymen, İsmail Hakkı Tonguç, M. Fuat Gündüzalp, Hasip Ahmet Aytuna, M. Rauf İnan gibi önemli eğitimcilerimizin yazı ve makalelerine de yer verilmiştir. Dergide yayımlanan makale ve yazıların türlerinin yıllara göre farklılıklar gösterdiği görülmektedir. Bu farklılıklarda dönemin siyasal, ekonomik, toplumsal ve eğitimsel açıdan ortaya çıkan gelişmelerin etkili olduğu görülmektedir. 1939 ve 1950 yılları arasında eğitim dışındaki genel konularda yazılmış yazı ve makaleler ile deneme, anı, gezi, gözlem ve hikâye türü yazıların dışında daha çok köy eğitimi ve eğitim politikası alanında yazılara ağırlık verilirken, 1950 ve 1960 yılları arasında eğitimin psikolojik temelleri, öğretmenlik mesleği ve mukayeseli eğitim alanında yazı ve makalelere ağırlık verildiği, 1960 ve 1966 yıllar arasında da eğitimde program geliştirme ve öğretim alanında makale ve yazılarda önemli oranda artış olduğu görülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun Göçebe Aşiretleri Arasında Osmanlı Devleti'nin Barış Çabaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17331</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17331</guid>
      <author>Yakup KARATAŞ</author>
      <description>Osmanlı döneminde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun sosyal yapısının göçebe aşiretlerden oluştuğu bilinmektedir. Bu aşiretler temelde arazi ve otlak anlaşmazlıkları yüzünden uzun yıllar boyunca çatışmalar yaşamıştır. Osmanlı Devleti de önceki dönemlerde olduğu gibi XIX. yüzyılın sonlarına doğru da aşiretler arasındaki bu kavgaları sonlandırmaya çalışmıştır. Devlet komisyonlar oluşturarak veya bölgede iyi tanınan ve saygı duyulan kişileri görevlendirerek çatışmaları durdurmaya gayret etmiştir. Barış sürecinde aşiretlerin yerleşik teamüllerine saygı gösterilerek sulhun sağlanmaya çalışılması barışın sürdürülebilir olmasında önemli rol oynamıştır. Bu durum Osmanlı hukuk sisteminin yanında alternatif bir hukuk uygulaması gibi gözükmektedir. Bu uygulama söz konusu bölgenin sosyal ve kültürel dinamiklerinden kaynaklanmıştır. Aslında bu türden bir çaba yerel değerlerin öncelenmesi açısından günümüz dünyası ve Türkiye’si için önemli bir örnek oluşturmaktadır. Osmanlı arşivinin pek çok kaydı aşiret üyeleri arasında bu uygulamanın oluşturduğu memnuniyeti görmemizi sağlamıştır. Çoğu örnekte aşiret mensupları davalarının kendi usul ve yöntemleri ile çözülmesi için devletten talepte bulunmuşlardır. Özellikle yerleşik olmayan aşiretler arasında meydana gelen çatışmaların böyle pratik ve hızlı surette sonlandırılması önemli bir çözüm süreci olarak belirmiştir. Bu vesile ile yüzlerce kişinin adli takibi gibi bir ağır bir hukuki sorumluluk ortadan kalkmıştır. Diğer taraftan da aşiret usullerince sonlandırılan davalar aşiret mensuplarının daha da mutmain olmalarını sağlamıştır. Bu vesileyle Osmanlı Devleti aşiretlerin devlete doğru olan temayüllerinin artmasını sağlamıştır. Diğer taraftan böyle bir hukuk anlayışı aşiretlerin kendi kültürel yapıları ve tarihi birikimlerini korumalarına hizmet etmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Coğrafya Öğretmen Adaylarının Stres Kaynakları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17368</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17368</guid>
      <author>Mehmet Fatih KAYA, Mehmet DEĞERLİYURT , Yasir AYDOĞMUŞ , Recep AKSU , Ercan TÜRKMEN</author>
      <description>Bireyin içinden veya dışından gelen, çoğu zaman bireyde gerilime ve çöküntüye yol açan, modern toplumun hastalığı olarak kabul edilen stres; bireyin bir ihtiyacından vazgeçmesine ya da bir tepkide bulunmasına zorlayıcı bir güç olarak bireyin psikolojik durumu üzerinde önemli bir etki göstermektedir. Öğretmen adaylarının stres kaynaklarının belirlenerek bu doğrultuda alınacak önlemler, mesleki bilince ve yeterliliğe sahip nitelikli öğretmenlerin yetiştirilmesine, dolayısıyla mesleki hayatlarında üstlenecekleri rehberlik rolleri ile de yeni neslin topluma yararlı bireyler olarak eğitilmelerine katkı sağlayacaktır. Stres olgusunun analiz edilmesinde en önemli aşamanın stres kaynaklarının belirlenmesi olduğundan, bu çalışmada “Coğrafya Öğretmen Adaylarının Stres Kaynakları Nelerdir?” sorusuna cevap aranarak mevcut durumun ortaya konulması amaçlanmıştır. 2013-2014 eğitim-öğretim yılında Dicle Üniversitesi, Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi, Coğrafya Eğitimi Anabilim Dalı son sınıfta öğrenim gören ve amaçlı örneklemeye uygun olarak belirlenen toplam 22 Coğrafya öğretmen adayının oluşturduğu çalışma grubundan veriler, nitel araştırma yaklaşımına uygun olarak yarı yapılandırılmış görüşme tekniği ile toplanmıştır. Elde edilen veriler betimsel ve içerik analizi yöntemleri kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma verileri her araştırmacı tarafından ayrı ayrı kodlanmış, daha sonra yapılan her kodlama karşılaştırılarak tespit edilen farklılıklar giderilmeye çalışılmıştır. Yapılan düzenleme sonucunda çalışmanın güvenilirliğini hesaplamak amacıyla bir uzman görüşüne daha başvurulmuş ve elde edilen verilerden hareketle güvenilirliği .97 olarak hesaplanmıştır. Çalışma sonunda; eğitim-öğretim süreci, sosyal yaşam, kişisel, staj süreci ve öğretmenlik mesleği kategorilerine yönelik 18 tema ve 35 alt tema altında stres kaynakları tespit edilmiş ve bu doğrultuda önerilerde bulunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rus General Mayewski’nin Raporuna Göre Van-Bitlis Vilayetlerinde Ermenilerin Sosyal-Dini Yapısı Ve Ermeni Meselesinin Gelişimi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17345</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17345</guid>
      <author>Davut KILIÇ</author>
      <description>ÖZET Tuğgeneral Mayewski, Rus Dışişleri Bakanlığı görevlisi olarak altı yıldan fazla Van ve Erzurum vilayetlerinde Rusya’nın Baş Konsolosluğunu yapmış, gezip gördüklerini ve gözlemlerini analiz edip rapor haline getirerek Rus Genelkurmayına sunmuştur. Söz konusu rapor, siyasi ve askeri sebeplerden dolayı gizli addedilerek yöneticilere sunulmak üzere az miktarda Petersburg Askeri Matbaasında kitap hâline getirilmiştir. Daha sonra eser, Rusçadan Osmanlı Türkçesine karargâh-ı umumi istihbarat şubesinde görevli Süvari Binbaşı Mehmet Sadık Bey tarafından çevrilerek R.1330/H.1332/1914 yılında İstanbul’da Matbaa-i Askeriyede basılmıştır. Mayewski’nin bu çalışması Osmanlı Türkçesi ile 395 sayfadır ve dört bölümden meydana gelmiştir. Eser; genelde Van ve Bitlis vilayetlerinin coğrafyası, nüfusu, idari, sosyal, ekonomik, etnik ve dini yapısı hakkında önemli bilgiler içermekle birlikte, özelde Doğu Anadolu ve Ermeni Meselesi hakkında tarafsız bir gözle yazılmış çok mühim bilgiler ihtiva etmektedir. Bu eserin Rus Genelkurmayına sunulmuş resmî bir rapordan oluşması, anlattığı olayların gerçekliğini ve inandırıcılığını daha da artırmaktadır. Bizde bu kaynak eserden hareketle çalışmamızda, Ermenilerin sosyal ve dini hayatını, Ermeni meselesinin gelişimini ve bu gelişimin Türk-Kürt-Ermeni ilişkilerine olan etkisini değerlendirmeye aldık.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sultan II. Mustafa Saltanatında Edirne Sarayı: 1696-1698 Harem Tamirâtları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17269</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17269</guid>
      <author>Murat KOCAASLAN, H. Ahmet ARSLANTÜRK</author>
      <description>Edirne Sarayı (Saray-ı Cedid-i Âmire) projesine, şehrin kuzeyinde ve Tunca Nehri’nin batısında II. Murad’ın emriyle başlanıldı. Ancak bir yıl sonra Sultan ölünce projenin tamamlanmasını göremedi. Saray’ın tamamlanması ve kullanılmaya başlanması oğlu II. Mehmed döneminde oldu. Bu tarihten sonra eklemelerle genişleyen Saray, son olarak II. Mahmud döneminde 1828 yılında görmüş olduğu onarıma kadar kullanıldı. Aynı yıl Edirne’ye giren Ruslar tarafından Saray yağmalandı. Bu makale II. Murad’ın saltanatı yıllarında inşasına başlanan, daha sonraki süreçte eklemeler ile son haline gelen Edirne Sarayı’nda II. Mustafa’nın saltanatı yıllarında yapılan aylık tamirâtlar üzerine yoğunlaşmaktadır. Amaç, Edirne Sarayı’nın tanıtımını yapmak veya geniş çerçevede Saray’ın tarihsel sürecini ve mimarîsini ayrıntılı olarak vermek değil, II. Mustafa döneminde Saray’da yapılan aylık tamirâtlar –bakım– çerçevesinde, Edirne Sarayı’ndaki değişimleri ve yenileme çalışmalarını değerlendirmektir. Bu bağlamda İstanbul Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki bir dizi deftere odaklanılmıştır. Elde edilen sonuçların değerlendirilmesi ile Osmanlı hanedan sarayında yapılan aylık tamirâtların maliyetinin ne olduğu, düzenli olarak hangi mekânların onarıldığı, ne tür malzemelerin kullanıldığı, hangi ustaların çalıştığı gibi sorulara cevap bulmak amaçlanmıştır. Çalışmanın çerçevesini oluşturan dönem kapsamında ele alınan defterler, Saray’ın harem bölümü tamirâtları ile ilgili kayıtları ihtiva etmektedir. Tamirâtlar, odaların –mekânların- iç kısımları ile üst örtülerinde, ayrıca haremin suyollarında gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte defterlerden, harem halkının günlük ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik bir takım mal ve hizmet alımlarının da yapıldığı anlaşılmaktadır. Sonuç olarak bu makale, Osmanlı sarayında aylık tamirâtlar için yapılan masrafların birbirine yakın olduğunu, kapsamlı bir çalışma yapılmadığını, ancak mekânların düzenli olarak tamir edildiğini ortaya koymaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dâvet Adamliğindan Devlet Adamliğina: Sabit Damolla</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17196</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17196</guid>
      <author>Nur Ahmet KURBAN</author>
      <description>Doğu Türkistan halkının yakın tarihinde meydana gelen önemli olaylardan bir, bölgede Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin kurulması olmuştur. Modern yapı üzerine kurulmuş bu devlet, aynı zaman bölge halkının uzun bir aradan sonra sahip oldukları ilk devlet tecrübesi olarak kabul edilebilir. Bu devletin kurulmasında birçok ilim adamı aktif görevler üstlenmiştir. Sabit Damolla bunların içersinde önemli bir konuma sahiptir. Küçük yaşta başladığı eğitimini Kaşgar ve Buhara gibi ilim merkezlerinde mükemmel derecede tamamlayan Sabit Damolla, ömrünün büyük bir kısmını bağımsız bir vatan için harcamıştır. Bu amaçla ilk önce Doğu Türkistan’ın çeşitli bölgelerinde gözlemlerde bulunmuştur. Daha sonra önemli gördüğü merkezlerden Orta Asya’nın çeşitli şehirleri, İstanbul, Kahire, Hicaz ve Hindistan gibi merkezlerde durum yoklamasında bulunmuştur. Yurda dönüşünde yürüttüğü yoğun siyasi mücadeleler sonucunda Kaşgar’da Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağlamıştır. Ne yazık ki, bu cumhuriyet, çok geçmeden bölgesel yabancı güçler tarafından yıkılmıştır. Ancak Sabit Damolla ve ekibinin başını çektiği bu mücadele, Doğu Türkistan halkı için birçok yönüyle ilham kaynağı olmuştur. İleride bahsedileceği üzere, Sabit Damolla, hayatı boyunca İslamî ilimlerin, tefsir, kelam, fıkıh, hadis, tarih ve edebiyat gibi alanlarıyla da ilgilenmiş, eserler vermiş ve sözlü davetlerde bulunmuştur. O, bu yönüyle büyük bir İslam davetçisidir. Hayatının sonlarında yürüttüğü siyasi çalışmaları ise onun bir devlet adamı kimliğini açıkça ortaya koymaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yalova'da Nüfusun Jeomorfolojik Birimlere Göre Dağılışı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17189</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17189</guid>
      <author>Sümeyra KURT, Himmet HAYBAT</author>
      <description>Bu çalışmada, Marmara Denizi’nin güneydoğusunda yer alan Yalova şehrindeki jeomorfolojik birimler ile nüfusun dağılışı arasındaki ilişki incelenmiştir. Çalışmayı gerçekleştirmek için Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) teknikleri ile 0,45 cm çözünürlükteki renkli sayısal ortofotolardan ve TÜİK’nun verilerinden yararlanılmıştır. Çalışmada mevcut yerleşim alanları, kurulmuş oldukları jeomorfolojik birimler tespit edilerek gruplandırılmıştır. TÜİK’den elde edilen nüfus verileri (1965-2012) ise jeoloji ve jeomorfoloji haritaları ile karşılaştırılarak düzenlenmiştir. Buna göre Yalova şehrinin günümüzdeki nüfusunun % 86 (183689)’sının ova vadi tabanlarında, % 11 (23496)’inin ise platoluk sahalarda yaşadığı tespit edilmiştir. Ancak, her ne kadar platolarla ova ve vadi tabanları beşeri aktiviteler yönüyle uygun sahalar olarak görülseler de bazı jeomorfolojik kaynaklı problemlerle (deprem, sel, taşkın vb.) karşılaşabilmektedir. Bu problemlerin etkileri yakın geçmişte görüldüğü gibi günümüzde de zaman zaman hissedilmeye devam etmektedir. Bu nedenle şehir alanını etkileyen doğal risk faktörleri ve etkileri hakkında daha detaylı çalışmaların yapılması, yerleşime yeni açılacak alanlarda zemin özelliklerinin detaylı çalışmalarla ortaya konulması gerekmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Alp Geleneğinin Ortaçağ Anadolu Tasvir Sanatına Yansımaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17156</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17156</guid>
      <author>Savaş MARAŞLI</author>
      <description>Antik dönemlerden ortaçağ tarihine kadar Emperyal imgelerin en önemlilerinden biri de, muhtemelen “atlı asker-kahraman” tasvirlerinin, görsel malzeme olarak kullanımıdır. Sergilenen güç olarak kabul edebileceğimiz atlı asker ya da kahraman imgesi, karşısındakine hükmetmek kaygısından doğmuş olmalı ki; bunun gerçekte karşılığını, “Ortaçağda çok sayıda ata sahip olmanın siyasi-askeri ve ticari güç göstergesi olarak kabul edilmesinden” anlamaktayız. Erken Türk eserlerinde karşımıza çıkan alp tasvirlerinin, Batı’ya göç evresinde, Anadolu’ya taşındığı bilinmektedir. İslamiyet’ten önceki kahramanlık vasfı ön planda olan, Türk alp geleneği İslamiyet’in cihad ve gaza anlayışı doğrultusunda alp-gazi yani Müslüman-Türk kahramanına dönüşmüş ve çeşitli tasavvuf tarikatlarının halk arasına yerleşmesiyle de alp-erenler yani savaşçı dervişler şekline girmişlerdir. Bu çalışma, Türk alp geleneğinin İslamiyet’ten sonraki dönemde Ortaçağ Anadolu’sundaki yansımalarını göstermesini amaçlamaktadır. Ortaçağ Anadolu’sunun “atlı asker ikonografisi”, Türklerin İslamiyet’ten önceki kültür çevresinde şekillenmiş ve İslamiyet’le beraber devam etmiş köklü bir geçmişin ürünüdür. Dini olsun ya da olmasın bu atlı tasvirler, Türklerin Anadolu’ya gelmeye başlamasından sonraki dönemlerde, fiziksel üstünlük kurma mücadelesi dışında kullanılan ve izleyiciler üzerinde psikolojik baskı kuracakları bir silaha da dönüşmüştür. Elbette bu silahın etkili olması için ortaçağ halkının iyi bildiği ve tanıdığı bir imge seçilmiş ve atlı asker (kahraman) tasvirleri Anadolu’da farklı malzemeler içeren eserler üzerinde Ortaçağ Anadolu halkının imajlar dünyasına hitap eden görsel bir şölene dönüşmüştür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şeriyye Sicillerine Göre XVIII.Yüzyılda Bursa Evleri ve Kullanılan Eşyalar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17319</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17319</guid>
      <author>Rafet METİN</author>
      <description>İpek yolunun batıdaki uç noktasında bulunması sebebiyle önemli bir ticaret merkezi olan Bursa, Osmanlı İmparatorluğu’na, kuruluşundan itibaren seksen yıl başkentlik yapmıştır. Başkentliği sırasında sosyal ve ekonomik yönden çok gelişmiş, etkisini asırlarca devam ettirecek bir konuma ulaşmıştır. Özellikle devlet büyükleri ve hayırseverler tarafından çok sayıda cami, medrese, türbe, han ve hamam gibi eserler yaptırılmak suretiyle imar edilmiştir. Devlet büyükleri ve hayırseverler tarafından inşa edilen bu yapılar Bursa’nın sosyo- kültürel yapısını önemli ölçüde yansıtmaktadır. Şehir hem uygun eğime sahip dağın yamaçlarına doğru, hem de ovaya doğru inen bir yayılma göstermiştir. İnşa edilen konutlar da bu coğrafi konuma uygun olarak dizayn edilmiştir. Evler genelde iki katlı olup, alt katta ahır, kiler, anbar gibi sıcak ve korunumlu mekanlar, üst katta ise yazlık kullanımlar için uygun olan serin ve geniş mekanlar bulunmaktadır. XVIII. Yüzyılda Bursa’da evlerde kullanılan eşyaların o dönemde Anadolu’nun herhangi bir yerinde mutfak, oturma odası, yatak odası, giyim-kuşam, sergi olarak kullanılan eşyalardan farklı olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak dönemin Osmanlı toplumunda geçerliliği olan eşyaların neler olduğu konusunda bir fikir vermesi açısından bu eşyaların bilinmesinin önem taşıdığı kanaatindeyiz. Bu çalışmada temel kaynak olarak Şeriyye sicillerinden istifade etmek suretiyle karşılaştırmalı olarak XVIII. yüzyılda Bursa evlerinin fiziki özellikleri yanında ev fiyatları ve evlerde kullanılan eşyalar tanıtılmaya çalışılmıştır. Böylece Bursa’nın sosyal ve ekonomik tarihine bir nebze de olsa katkı sunmak amaçlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Beyşehir’de Moğol Emiri İsmail Ağa Dönemine Ait Farsça-Arapça Sandukalar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17249</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17249</guid>
      <author>Hüseyin MUŞMAL, İbrahim KUNT , Mustafa ÇETİNASLAN</author>
      <description>Beyşehir ve çevresi, Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte Eşrefoğulları’nın merkezi olmuş, Eşrefoğulları’ndan sonra ise Moğol Emiri Halil Ağa-zâde İsmail Ağa’nın hâkimiyetine girmiştir. İsmail Ağa Beyşehir yöresinde yaklaşık 44 yıl (1335-1379) hüküm sürmüş ve bu dönemde gerek Beyşehir merkezinde gerekse Beyşehir’e bağlı bazı köylerde birtakım eserler yaptırmıştır. Beyşehir merkezindeki Vuslat Parkında iki, Vuslat Parkı devamındaki Sevgi adasında iki ve Eşrefoğlu Külliyesi içerisinde bulunan Yarım Türbe’de (Emir Türbesi) bir adet olmak üzere, Moğol Emiri İsmail Ağa dönemine tarihlenen toplam beş sanduka bulunmaktadır. Bu çalışmada Moğol Emiri İsmail Ağa dönemine tarihlenen söz konusu sandukalar, tarih, sanat tarihi ve dil özellikleri açısından incelenmiştir. Sandukaların baş taraflarında yer alan kimlik bilgileri ve ayak taraflarında yer alan vefat tarihi ile ilgili ifade ve bilgilerden hareketle söz konusu sandukaların XIV. yüzyılın ikinci yarısına tarihlendiği görülmektedir. Sandukaların baş ve ayak taraflarındaki metinler Arapça, sağ ve sol cephelerindeki metinler ise bütünüyle Farsça olarak hazırlanmıştır. Sandukalar üzerinde yapılan incelemelerde, bunlardan iki tanesinin özgün yerinin İsmail Ağa tarafından yaptırılan Çilledar Sultan Zaviyesi olduğu kesin olarak anlaşılmıştır. Diğer üç sandukanın ise tarih, dil ve sanat özellikleri açısından yine İsmail Ağa döneminde yaptırılan Kalenderhâne ve Afşar Bey zaviyelerine ait olması muhtemeldir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hakimiyet-i Milliye Gazetesinde Büyük Taarruz</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17380</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17380</guid>
      <author>Mustafa MÜJDECİ</author>
      <description>Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, Millî Mücadele devrinin fevkalade önemi haiz gazetelerinin başında gelmektedir. 10 Ocak 1920 tarihinde yayın hayatına başlayan gazete, bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından kurdurulmuştur. Hakimiyet-i Milliye, Millî Mücadele hareketinin dayandığı fikrî temelleri, görüş ve kararları halka yaymak üzere çıkarılmıştır. Gazetenin tarihî kıymeti de buradan kaynaklanmaktadır. Hakimiyet-i Milliye, hedef ve ilkeleri bakımından Mustafa Kemal Paşa’nın daha önce Sivas’ta haftalık olarak çıkarttığı “İrade-i Milliye Gazetesi”nin devamı sayılabilir. Hakimiyet-i Milliye gazetesi Millî Mücadele’nin sözcüsü olması bakımından da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yarı resmî organı sayılarak “Anadolu’nun millî vicdanına tercüman” olmuştur. 6 Şubat 1921’den itibaren günlük olarak çıkmaya başlayan gazete, kısa bir süre içinde büyük kentlere ve bütün Anadolu’ya yayılmıştır. İlk imtiyaz sahibi ve müdürünün Recep Zühdü (Soyak) olduğu bilinen Hakimiyeti Milliye gazetesinin yazar kadrosunda Ağaoğlu Ahmet, Ziya Gevher, Ruşen Eşref, Ziya Gökalp, Adnan Adıvar, İzzet Ulvi, Mahmut Esat, Tevfik Rüştü, Yusuf Akçura gibi yeni devletin oluşumunda önemli hizmetlerde bulunmuş aydınlar yer almıştır. Yeni Türkiye devletinin yeni rejimi Cumhuriyeti de yine bütün dünyaya duyuran Hakimiyet-i Milliye olmuştur. Bu gazete TBMM’nin ve Cumhuriyeti kuran kadronun yayın organı olmuştur. Bu araştırmada Hakimiyet-i Milliye'de çıkan haber ve yorumlara dayanarak Ağustos-Eylül 1922 dönemi değerlendirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tereke Kayıtlarının Güvenilirliği Ve Kadıların Mirastan Mal Kaçırma Yöntemleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17332</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17332</guid>
      <author>Gülser OĞUZ</author>
      <description>Tereke kayıtları, kadılar tarafından tutulan, ölen kişiye ait mal dökümleridir. Bu belgelerde müteveffaların para değeri olan taşınır taşınmaz tüm mal varlığıyla borç aldığı ve verdiği miktarlar kayıt altına alınır. Örneğin eski bir çift çorabın, bir miktar ipliğin bile kayıt atına alınması ve fiyatlandırılması bu belgelerin ne kadar teferruatlı olduğunu anlatır. Bu cümleden de anlaşılacağı üzere tereke kayıtları Osmanlı toplumu, toplumun tüketim alışkanlıkları, geçim kaynakları, ekonomik durumları ve daha pek çok konunun incelenmesine olanak vermektedir. Tereke kayıtları bu denli zengin veriler içermesi sebebiyle, siyasi gelişmeler dışında Osmanlı toplumunu inceleyen araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Bu güne kadar terekelere dayalı pek çok çalışma yapılmıştır ve yapılmaktadır. Bu noktada çalışmalar yapılırken tereke kayıtlarının güvenilirliğinin sorgulanması gerekmektedir. Bu çalışma tereke kayıtlarının güvenilirliğini sorgulamayı amaçlamaktadır. Bunun için iki ayrı tereke defteri kullanılmıştır. Konuyla ilgili yaptığımız çalışmada tereke kayıtlarında bazı tutarsızlıkların olduğu ortaya çıkmıştır. Tutarsızlıkların sebeplerinin neler olabileceği sorgulanmıştır. Bu noktada tutarsızlıkların iki sebepten olabileceği düşünülmüştür. Bunlardan biri kaydı tutan kişinin dikkatsizliği, diğeri de bu kişilerin mirastan mal kaçırma amaçlarıdır. Özellikle belirli noktalarda pek çok kadı tarafından yapılan benzer hesaplama hataları, kadıların bu işi bilinçli yaptığı izlenimini vermektedir. Görülen o ki, tereke kaydını tutan kadılar veya yardımcıları, yaptıkları bu hesap hatalarıyla kendilerine ayrıca bir gelir elde etmişlerdir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tokat Sancağında Ermeni Olayları(1890-1900)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17216</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17216</guid>
      <author>Abdullah ÖZDAĞ</author>
      <description>Yüzyıllardır Osmanlı idaresinde yaşamış olan Ermeniler, Osmanlı toplumunun önemli bir parçasını oluşturmuşlardır. “Tebaa-i Sadıka” olarak bilinen Ermeniler, 18. ve 19. yüzyıllarda mimari, edebiyat ve ticaretle uğraşarak zenginleşen önemli bir azınlık durumuna gelmişti. Osmanlı toplumundaki diğer unsurlar gibi Ermeniler, milliyetçilik akımından etkilenmelerinin yanı sıra Rusya, İngiltere ve Fransa’nın da teşvikleri ile mevcut otoriteye karşı isyan hadiselerine başladılar. 1878 Berlin Kongresi ile Ermeni Meselesi ilk kez uluslararası gündeme taşınmış oldu. Berlin Kongresinde imzalanan antlaşmanın 61. maddesinde yer alan Ermeniler Osmanlı Devletinin önemli bir meselesi haline gelmiştir. Nitekim Berlin Kongresini takiben bazı dernekler kurarak Osmanlı Devleti’nin muhtelif bölgelerinde asayişi bozan eylemlerde bulunmuşlarıdır. Ermenilerin isyan hadiseleri çıkarttığı bölgelerden birisi de Tokat Sancağı olmuştur. Tokat Sancak Merkezi ile kazalarında yerleşik İslam ahalisine saldıran Ermenilerle çıkan çatışmalar Bab-ı Ali tarafından önlenmeye çalışılmıştır. 19. yüzyılın sonlarında yoğunlaşan Ermeni olayları Batılı devletlerin de müdahalesi ile Osmanlı Devleti’nin zor bir dönemden geçtiği II. Abdülhamit Dönemi sonrasında da giderek artmıştır. Bu çalışmada Ermeni olaylarının nedenleri ve batılı devletlerin Osmanlı Devleti üzerinde uygulamış oldukları siyaset üzerinde durulmuş, Sivas Vilayetine bağlı bir sancak olan Tokat’ta 1890-1900 tarihleri arasında meydana gelen Ermeni olayları incelenmeye çalışılmıştır. Ayrıca 19. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı Devleti’nin birçok noktasında meydana gelen Ermeni olaylarının bir bütün halinde incelenmesine katkıda bulunmak amaçlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çok Partili Dönemde Doğu Anadolu’da Seçimlere Bir Örnek Ağrı (Karaköse) Seçimleri (1946-1960)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17426</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17426</guid>
      <author>Mehmet PINAR</author>
      <description>Türkiye’de II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle çok partili bir hayat başlamıştı. Demokrat Parti’nin kurulmasıyla birlikte tek parti yönetimi yerini çoğulcu bir yapıya bırakmıştı. Demokrat Parti’nin kurulmasıyla birlikte Doğu Anadolu’da da önemli gelişmeler yaşanmış, özellikle Ağrı’da önemli değişikler kaydedilmişti. DP, 1946 Seçimlerinde Ağrı’da teşkilat çalışmalarını tam olarak tamamlamadığı için CHP seçimleri kazanmıştı.1950 Seçimleri ile muhalefet çalışmalarını tamamlayarak CHP ile ciddi bir rekabete girmiş, Ağrı’da seçimleri ciddi bir farkla kazanmasıyla Türk siyasetinde dengeler değişerek yeni bir dönem başlamıştı.1954 Seçimlerine kadar Ağrı’da yatırımlarını arttıran DP, Doğu Anadolu’daki birçok kentten farklı olarak seçimlerde yükselişini sürdürmüştü. Bu yükselişini sürdürmesi Parti Teşkilatı’ndan ziyade Bakan Celal Yardımcı ve Nakşibendi olan Kührevi ailesinin kişisel çabaları ve bölgede oluşturdukları güçlü bir nüfuz yapısıyla gelişmişti. Özellikle Bakan Celal Yardımcı, hükümette yer almasının etkisiyle Ağrı’da önemli yatırımlara imza atmıştı. Demokrat Parti, 1954’te Doğu Anadolu’nun birçok kentinde oy kaybederken, Ağrı’da ise farklı bir durum ortaya çıkmış, Demokrat Parti, CHP karşısında yükselişini sürdürmüştü.1957 Seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte CHP, Ağrı’da bu yapıyı kırmak için taşrada ciddi şekilde çalışma başlatmış, geleneksel olarak izlediği merkezden sorun çözme yerine köy köy dolaşmış, seçmenlerle yüzyüze görüşmeler yaparak farklı bir görüntü sergilemişti.1957 Seçimleri oy kaybetmesine rağmen DP’nin zaferi ile sonuçlanmıştı.1957’den sonra özellikle Vatan Cephesi’nin kurulmasıyla Ağrı’da iki parti arasındaki çekişme artmıştı.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kıbrıs’ın Geleceği Konusunda Menderes-Boyd Görüşmeleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17242</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17242</guid>
      <author>Serdar SAKİN</author>
      <description>Kıbrıs meselesi Türkiye’nin yıllarca devam eden bir sorunu olmuştur. Lozan Antlaşması’ndan sonra Kıbrıs, İngiltere hâkimiyetinde kalmıştır. Bundan sonra Türkiye, Kıbrıs’a müdahale etmeyi düşünmemiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere, politika değiştirmiştir. Hâkimiyetindeki topraklardan yavaş yavaş çekilmeye başlamıştır. Bu sebeple Kıbrıs meselesi üzerinde Türkiye ve Yunanistan’ın da yer aldığı bir nüfuz mücadelesi başlamıştır. İngiltere, Kıbrıs’ta kaldığı sürece Türkiye, herhangi bir mücadeleye girmemiştir. İngiltere’nin Kıbrıs’tan çekilmeyi düşündüğü anda Türkiye, Kıbrıs üzerinde söz sahibi olmayı istemiştir. Zira Türkiye’nin Kıbrıs’a coğrafi ve tarihi yakınlığı bunu gerektirmektedir. Bu andan itibaren Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs konusunda ciddi ve şiddetli bir rekabet başlamıştır. Türkiye’nin amacı, Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin ezilmemesidir. Yine İngiltere, Kıbrıs’tan çekilecekse Türkiye’nin olmadığı bir çözüm yolu düşünülemez. Türkiye bu doğrultuda adımlar atmaya başlamıştır. Ancak sorun oluşturan ve işi çıkmaza süren bir anlayış takip etmemiştir. Ilımlı bir politika izlemiştir. Menderes-Boyd görüşmeleri de ılımlı politikanın bir gereği olmuştur. Menderes-Boyd görüşmelerinde Türkiye ve İngiltere’nin karşılıklı ılımlı politika izlediği görülür. Birbirlerini kırmamaya çalıştıkları ortadadır. Boyd, Menderes’in isteklerini yerine getirmeye çalışmaktadır. Menderes de Boyd’un konumunu zayıflatmamaya çalışmaktadır. Görüşmelerin önemli bir yanı artık Türkiye’nin taksim tezini desteklemeye başlamasıdır. Çünkü Türkiye, 1956’ya kadar devam ettirdiği Kıbrıs politikasını bu andan itibaren değiştirmiş olmaktadır. Bu bakımdan Menderes-Boyd görüşmeleri Kıbrıs meselesi tarihinde önemli bir konumdadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ermeni Terör Örgütü Taşnaksütyun’un 1918-1920 Yıllarında Güney Kafkasya Ve Yukarı Karabağ’da Yaptığı Katliamlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17313</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17313</guid>
      <author>Sevinç SEYİDOVA</author>
      <description>Osmanlı Devleti Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzaladıktan sonra anlaşma gereği Bakü ve Güney Kafkasya’dan çekilmek zorunda kaldı. Çekilen Osmanlı ordu birlikleri yerine İtilaf Devletleri Bakü ile beraber Güney Kafkasya’yı işgal etti. İtilaf devletleri güney Kafkasya komutanı General Tomson Azerbaycan toprağı olan Zengezur kazasının beşte dördünü Ermenilerin çete lideri Andronik’e verdi. Andronik Zengezur’u, Karabağ’ı ve Dağlık Karabağ’ın kuzeyinde bulunan Gence Vilayeti’ni de içine alacak şekilde, bu toprakları “Küçük Ermenistan” diye adlandırıyordu. Hedef olarak bu arazilerde yaşayan Azerbaycan halkına karşı terör faaliyetlerinde bulunup, bu toprakları Müslüman ve Türk insanından kendi fikrince temizleyerek topraklarına katmak istiyordu. Andronik, Tomson tarafından kendisine verilen bu toprakları karargah yaparak Güney Kafkasya ve Yukarı Karabağ topraklarında katliamlara başladı. Andronik, Balasan Ayrapetov, Arutyun Loğmanov, Usub Xaçıyev gibi çete başlarının da katıldığı katliamlar sadece Karabağ’ın Zengezur kazasında 115 köyün yakıp yıkılmasına 3.257 erkek, 2.276 kadın, 2.196 çocuğun öldürülmesine 1.060 erkeğin,794 kadının, 845 çocuğun yaralanmasına sebebiyet vermiş olup, 50.000’den fazla insanın göçebe durumuna düşmesine neden olmuşlardır. Elli binden fazla insan mülteci durumuna düşerek Azerbaycan’ın değişik köylerine sığınmak zorunda kalmıştır. Zengezur bölgesinde Andronik ve onun komutasındaki çetelerin uyguladığı faaliyetlerden dolayı bu vahşilikler ve katliamlar yapılmıştır. Bu katliamları yapan Taşnaksütyun Terör örgütü çete başı Andronik, yardımcıları Şamil Şahnazorov, Amazasp, Ağa Bey Melik Oqancanov, Keşişler Ter-David, Terminasov ve diğerleri olarak bilinmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Balıkesir Burhaniye’de Ağacık Köyü Cami Ve Tasvirleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17201</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17201</guid>
      <author>Halil SÖZLÜ</author>
      <description>XVIII. yüzyıldan itibaren Türk – İslam karakterini özümsemeye başlayan Burhaniye, sahip olduğu eserler ile de Osmanlı mimarisinin bir parçası olmuştur. Burhaniye merkez ile birlikte köylerinde de, Osmanlı son dönemi özelliklerini yansıtan mimari eserler bulunmaktadır. Bu eserlerin başında şüphesiz camiler gelmektedir. Ele alınan Ağacık Köyü Cami, son dönem Osmanlı mimari süslemelerini yansıtması açısından önemli bir yapıdır. Barok, rokoko, neo-klasik ve ampir süslemeler bir arada görülmektedir. Bu süslemeler, alçıdan yapılmış olanlar ile duvar resimleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Cami, plan açısından batılılaşma dönemi etkisi göstermemektedir. Bunun yanında, Burhaniye’deki diğer camilerle aynı plan özelliğine sahiptir. Mimari özellikleri bakımından orijinalliğini koruyan yapı, Burhaniye’de Hasan Ağa ve Şahinler Köyü Cami ile benzerlik göstermektedir. Bu camiler, her köy ve mahallede bir cami olması gerektiği düşüncesiyle yapılmıştır. Bunlar birbirlerine yakın plan özellikleri gösterirler. Bazıları mescid anlayışı ile inşa edilmiştir. Balıkesir’in Burhaniye ilçesine bağlı Ağacık Köyü’nde bulunan cami, mimari kuruluşundan ziyade, duvar resimleri ve süslemeleriyle dikkat çekmektedir. XVIII. ve XIX. yüzyıla ait barok süslemeler, geç devir Osmanlı üslubuyla yoğurulmuş halde görülmektedir. Batılılaşma dönemi süslemelerinin bu kadar yoğun bir şekilde, başkent dışında küçük bir köyde görülmesi ayrıca ele alınması gereken bir konu olmalıdır. Bu makalede ele alınan yapı, plan ve duvar resimleri bakımından kapsamlı bir biçimde tanıtılmış ve Anadolu’daki benzer eserlerle karşılaştırılarak dönemi içerisindeki yeri ortaya konmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı’dan Günümüze Hanlar Bölgesi’nin Mimari Ve İktisadi Dönüşümü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17239</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17239</guid>
      <author>Özcan ŞABUDAK</author>
      <description>İstanbul’un Tarihi Yarımada olarak bilinen kısmında yer alan Hanlar Bölgesi iktisadi faaliyetlerin odağı olan han türü mimari yapıların yoğun bir şekilde bulunduğu bir alandır. Osmanlı’dan günümüze değin İstanbul'un ticari merkezlerinden biri olan bu bölge tarih içinde çeşitli değişiklikler geçirmesine rağmen şehrin ekonomisindeki yerini muhafaza etmiştir. Bu çalışmada Hanlar Bölgesi’nin mimari ve iktisadi açıdan geçirdiği değişiklikler ele alınıyor ve bölgenin iktisadî önemini ne biçimde muhafaza ettiği gösteriliyor. İlk olarak Hanlar Bölgesi’nin bir kent alanı şeklinde ortaya çıkış öyküsü anlatılıyor ve bu bölgenin en önemli özelliği olan han türü yapılar tanımlanıyor. Ardından 19. yüzyılda başlayan ve Hanlar Bölgesi’ni olumsuz olarak etkileyen sanayileşme süreci, İstanbul’un sanayileşme sürecinde önemli bir tarihsel etkiye sahip olan ve bu nedenle Hanlar Bölgesi’ndeki iktisadi faaliyetlerin dönüşümünde de belirleyici olan Haliç bölgesi ekseninde ele alınıyor. Bu esnada iktisadî faaliyetlerin dağılımı, elektrik ve telefon kullanımının sonuçları ve bölgedeki işgücü profili üzerinde duruluyor. Ayrıca bu dönüşüm sürecinin önemli sonuçlarından ve günümüze değin bölgenin iktisadi kimliğinin ana unsurlarından biri olan küçük üretim olgusu ele alınıyor. Geleneksel ticareti korumak ve ona hayat verebilmek için bir geleneksel ticaret ihya modelinin titizlikle belirlenmesi önemli olup sonuç bölümünde de son yıllarda yok olma sürecine girmiş bulunan bölgedeki geleneksel ticaretin yeniden canlandırılması ve geleneksel yapının korunması için genel öneriler ortaya konuluyor.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye-Balkan Ülkeleri Eğitim İlişkileri (Atatürk Dönemi)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17360</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17360</guid>
      <author>Mustafa ŞAHİN</author>
      <description>Yapılan araştırmalarda Türkiye ile Balkan ülkeleri arasındaki ilişkilere genellikle siyasi ilişkiler çerçevesinde bakılmış; Atatürk döneminde Türkiye ile Balkan ülkeleri arasındaki eğitim ilişkilerini doğrudan ele alan bir araştırmaya rastlanmamıştır. Oysa 1920’lerin sonundan başlayarak Türkiye-Balkan ülkeleri arasında kültürel alışverişin bir gereği olarak akademisyenler, öğretmenler ve değişik kademelerden öğrenciler Türkiye’ye gelmeye; Türkiye’den de farklı Balkan ülkelerine gitmeye başlamıştır. Bu araştırmada Balkan ülkelerinden Türkiye’ye değişik amaçlarla gelmiş ve Türkiye’den farklı Balkan ülkelerine gitmiş olan öğrenci, öğretmen ve öğretim üyelerinin geliş-gidiş amaçları, hangi ülkeden geldikleri, hangi ülkeye gittikleri yıllara göre ele alınmıştır. Araştırmada alanyazın tarama modeli kullanılmış ve bu nedenle Türkiye ile Balkan ülkeleri arasındaki eğitim ilişkileri Türkiye’de yayınlanmış Akşam, Anadolu, Cumhuriyet, İkdam, Milliyet, Tan, Ulus, Vakit ve Yeni Asır gazetelerinin ışığında ele alınmıştır. Balkan ülkelerinde eğitim adına atılan adımları gazetelerinde de izleyen Türkiye, 1920’lerin sonlarına doğru başlattığı eğitim ilişkilerine 1930’ların başlarında yoğunluk kazandırmıştır. Türkiye’ye Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya başta olmak üzere diğer Balkan ülkelerinden değişik kademelerde öğrenci, öğretmen, müfettiş ve akademisyenler gelip-gitmeye başlamıştır. Türkiye ile Balkan ülkeleri arasındaki eğitim ilişkisinde en yoğun eğitim irtibatı Romanya ile olmuştur. Çoğu kez Paskalya tatili nedeniyle Nisan aylarında Türkiye’ye gelişler artmış, gelen konuklar Türkiye’de eşdeğer kurumların öğrencileri, öğretmenleri, akademisyenleri ya da maarif müdürlüğünün üst düzey yetkilileri tarafından karşılanmıştır. Gelen öğrenci gruplarının karşılanmasında Milli Türk Talebe Birliği önemli rol oynamıştır. Gelen öğrencilerin büyük çoğunluğu İstanbul’u ziyaret etmiş ve Türkiye’de mevkidaşları tarafından ağırlanarak kendilerine çay ve yemek ziyafetleri verilmiştir. Zaman zaman bu ziyafetlere İstanbul Belediye Başkanı ve milletvekilleri de katılmıştır. Gelen gruplar Türkiye’den ayrılırken memnuniyetlerini ifade etmişlerdir. Türkiye’den Balkan ülkelerine eğitim amaçlı gidişlere dair daha az habere rastlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Giresun Müzesi’nde Bulunan Osmanlı Dönemine Ait Bir Grup Tılsım Mühür</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17413</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17413</guid>
      <author>Şerife TALİ</author>
      <description>İnsanlar, nazar, hastalık veya kötülüklerden korunmak, bununla birlikte dilek ve istek gibi bazı beklentilerini karşılamak amacıyla inançları ve gelenekleri doğrultusunda her daim çeşitli şekillerde tılsımlar yapmışlardır. Tılsımların bir nesne üzerine yazılan veya çizilenler ile koruyucu olarak insanlara pozitif etkileri bakımından güç verdiklerine inanmışlardır. Tarihi süreçte tılsımlar yapılış ve uygulanış olarak toplumlara göre değişiklikler geçirse de köken olarak dine dayandırılarak uygulanmıştır. Osmanlı Döneminde ise önemli tılsımlar mühür biçiminde yapılmış ve mühür esnafından Esnaf-ı Mühürkünân-ı Sim Heykel grubu tılsımları şifa için kazımışlardır. Soyut olan tılsımın bir bilim olarak sanatla somutlaştırıldığı mühürler üzerinde belirli bir zaman dilimine uyularak yazılan dualar ve belli kurallara göre dizilen sayı ve harflerin yazılmasıyla meydana gelen vefklerle insanların maddi ve manevi sıkıntılarına çare aranmıştır. Bu mühürlerin üzerindeki vefklerin satır ve sütun sayıları birbirine eşit olup içlerindeki sayıların yatay, düşey olarak toplamları da eşittir. Kazıma tekniğiyle tek yüzlü çeşitli madenler üzerine yapılan işçilikleri ile tılsım mühürler döneminin maden sanatı, üslubu ve bezemesi hakkında Sanat Tarihi için önemlidir. Tılsım mühürlerin kenar çerçevelerinde veya vefklerin köşelerinde Yedi Uyurlar, dört büyük melek ve dört halife isimleri en çok tekrar eden yazılardır. Bu makalede, Giresun Müzesi’nde bulunan 11’i Osmanlı dönemine, 2’si gayri Müslimlere ve 1’i Mısır Hiyeroglif karakteri ile toplam 14 tılsım mühür incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>BM Çözüm Planlarına Göre Kıbrıs’ta Kurulmak İstenen Federasyonun Ekonomik Yapısı Ve Özellikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17289</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17289</guid>
      <author>Soyalp TAMÇELİK</author>
      <description>Bu araştırmada, BM çözüm plânlarına göre Kıbrıs’ta kurulmak istenen federasyonun ekonomik yapısı ve özellikleri ele alınmıştır. Buradan hareketle araştırmanın temel amacı, Kıbrıs’ta taraflar arasında cereyan eden görüşmelerde federal devletin ekonomik yapısının verimliliği, şeffaflığı ve sürdürülebilir kalkınma modellerinin neler olması gerektiği tartışılmıştır. Buna göre Kıbrıs’ta kurulmak istenen federal devletin ekonomik yapısı, ‘iktisadî bütünlüğü’ sağlamaktan ve iki kurucu ortağın en makul ve en uygun ekonomik kamu düzenini kurmaktan geçtiği görülmektedir. Ancak tarafların ekonomik farklılığının giderilmesi ve iki tarafın da yararına olan ekonomik faaliyetlerin hayata geçirilmesi gerekecektir. Bu yüzden Kıbrıs’ta yeni bir ‘toplumsal proje’ geliştirmek ve yeni bir ‘kalkınma modeli’ ortaya atmak gerekecektir. Aslında Kıbrıs’ta sürdürülebilir kalkınma stratejisi birey-birey, birey-kurucu devlet, birey-federal devlet, kurucu devlet-kurucu devlet, kurucu devlet-federal devlet arasında şekillenecektir. Ancak esas nüve, ‘bireyle’ ‘federal devlet’ arasında oluşacaktır. Aksi takdirde çıkabilecek ekonomik bir krizde, bütün sistemin yıkılması mümkün olacaktır. Bu yönüyle Kıbrıs’ta kurulacak federasyon, hukukî olduğu kadar sosyo-ekonomik de bir olgudur. Dolayısıyla Kıbrıs’taki federal devletin güvenliği, sadece etkili ve fiilî garantilerle değil, ekonomik unsurlarla da korunmalıdır. Ancak bu durum, BM’nin hazırladığı hiçbir çözüm plânında mevcut değildir. Bu gerçekten hareketle araştırma, dört ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Gali Plânı’na göre federal devletin ekonomik unsurları incelenmiştir. İkinci bölümde Annan Plânı’na göre federal devletin ekonomik şartları ele alınmıştır. Üçüncü bölümde Kıbrıs’ta kurulması düşünülen federal devletin ekonomik verimliliği ve şeffaflığı değerlendirilmiştir. Dördüncü ve son bölümde ise kurulacak federal Kıbrıs’ta sürdürülebilir kalkınma modelinin ayrıntılarına bakılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>20. Yüzyıl Başında Azerbaycan'da Kafkas İttihad Fırkası ve Kuruluşu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17438</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17438</guid>
      <author>Coşkun TOPAL</author>
      <description>19 . yüzyılın sonundan itibaren Çarlık Rusyası’ndaki Türkler arasında başlayan milli uyanış özellikle Azerbaycan coğrafyasında yaşayan Türkler üzerinde etkili oldu. Petrolün keşfi sonrası artan iktisadi ve toplumsal refah özellikle Bakü ve Gence şehirlerinde bölgeye gelen Batılıların öncülüğünde yeni bir modernleşme hareketi başlattı. Diğer yandan Rus İhtilali, 20. Yüzyılın en önemli siyasi olayları arasında yer almaktadır. İhtilal sonrası ülkede Bolşevik karşıtı Beyaz Ruslar ve Kızılordu arasında başlayan iç savaş 1922’de Sovyetler Birliğinin kuruluşu ile sonuçlandı. Bu süreçte Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Mayıs 1918’de bağımsızlıklarını ilan etti. Geçici olarak Gence’de bulunan Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bürokrasisi, Kafkas İslam Ordusu’nun şehri ele geçirmesinin ardından Eylül 1918’de Bakü’ye taşındı. Ancak bu olayın ardından bölgedeki siyasi dengeler Türkler açısından büyük ölçüde değişmeye başladı. Bu şartlar altında Kafkas İttihad Fırkası gizlice Gökçay yakınlarında kuruldu ve 30 Ocak 1918 tarihi itibariyle faaliyetlerine başladı. Kafkasya İttihad Fırkası Programı 15 Ağustos 1918 tarihinde bastırılmış ve Gökçay valisine sunulmuştur. Programın başlığının çok önemli ve ilgi çekici olduğu iddia edilebilir. Bu program Azerbaycan üzerindeki Türk siyasal yapısının bir yansımasıydı. Bu çalışmada genel olarak, Kafkas İttihad Fırkası’nın yayın organı olan İttihat gazetesi incelenmiş ve gazetedeki haber ve makaleler kullanılmıştır. Çalışma, esasen Kafkasya İttihad Fırkası ve onun 20. yüzyılın başlarında Azerbaycan’daki oluşumunu ve siyasal hayat içindeki faaliyetlerini ele almaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Devleti’nin Son Döneminde Mürebbiyelik Müessesesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17168</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17168</guid>
      <author>Cafer ULU</author>
      <description>19. yüzyılda yoğun bir şekilde başlayan Batı merkezli ıslahat çalışmaları, Osmanlı toplumunun da Batılılaşmasına ve Batı etkisine girmesine neden olmuştur. Bu etkiden söz edilirken genel Avrupa kastedilse de Fransa, eğitim, devlet teşkilatı, sanat ve diğer alanlarda Osmanlı toplumunu daha çok etkilemiştir. Batılı tarzda eğitim alma isteği bir süre sonra onlar gibi yaşama, giyinme ve konuşma çabası haline dönüşmüştür. Devletin ve halkın bu çabası, toplumda sonradan görmelik olarak algılanmakla birlikte, çocuklarının doğuştan bir Avrupalı gibi yetişme gayretlerinin nüne geçememiştir. Bunu sağlamak için ise belirli bir mali güze ulaşan kişiler küçük yaşlarından itibaren çocuklarını, Avrupalı ve genellikle Fransız bir dadının veya mürebbiyenin eline teslim etmişlerdir. Mürebbiyeler, beyinleri bomboş olan çocukları kendi inanç ve düşüncelerine göre eğitmişler ve kendi dillerini de kusursuz bir şekilde öğretmişlerdir. İlk bakışta problem gibi görünmeyen bu durum zamanla başta çocuklarda daha sonra ise ailelerinde toplum değerlerinden uzaklaşmalarına neden olmuştur. Bu da o dönemin toplum yapısı düşünüldüğünde bir takım bozulma ya da kopuşlarla sonuçlanmıştır. Dönemin aydınları bu durumu gerek kitaplarında, gerek hatıratlarında gerekse roman ve hikâyelerinde işlemişlerdir. Açıdan bakan devrin yazarçizerleri yeri geldiğinde mürebbiyeleri eleştirmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde mürebbiyeler konusunu devlet ele atmış ve onların zararları ve güvensizlikleri temelinde sıkı takip altına almıştır. Hatta öyle bir zaman gelmiştir ki ülke içinde yer değiştirmelerine istisnalar dışında izin dahi verilmemiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Taşnaksütyun Ermeni Terör Örgütü’nün 1914-1920 Yılları Arası Doğu Anadolu Ve Kafkasya’da Yaptığı Katliamlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17317</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17317</guid>
      <author>Ramazan USLU</author>
      <description>Ermeni Taşnaksütyun Partisi1909 yılında İttihat ve Terakki partisi ile anlaşmaya vardı. Bu anlaşmaya göre Taşnaklar Osmanlı topraklarının parçalanmaması adına, Ermeniler bağımsızlık mücadelesinden vazgeçiyorlardı. 1913 Eylül-Ekim aylarında kurultayını Cenevre’de toplayan Taşnaksütyun şu kararları kabul ediyordu: Ermenilerin Osmanlı arazisinde emniyet ve adli sisteminde işe alınmaları, Osmanlı İmparatorluğunun altı vilayetin de (Vilayet-i Sitte) yaşayan Ermenilere yeni hakların verilmesi, “Hınçak” ile ilgili olarak Osmanlı topraklarında kendi öz savunma gücünü oluşturması, Rusya aleyhine hiçbir söz söylenmemesi ve eylemde bulunulmaması, Kafkasya’da bulunan bütün Ermeni militanlarının Osmanlı topraklarına geri dönmesidir. Ermeni Taşnaksütyun Partisi ilk olarak 1914’te Erzurum’da topladıkları kurultayda 1909 da İttihat ve Terakki Partisi ile yaptıkları anlaşmadan vazgeçti. Ermeniler, Osmanlı’nın savaşa girmesi ile Osmanlı devletine ihanet ettiler. I. Dünya Savaşı öncesinde Ermeni Taşnaklar gönüllü birlikler kurmaya başladı. Osmanlı Devleti’nde faaliyet gösteren “Hınçak Ermeni terör örgütü” Taşnaklar ile anlaşarak Osmanlı tebaası olan 15.000 Ermeni gönüllü askeri Rus ordusuna katılması için hazırladılar. “Taşnaksütyun” parti şurasını toplayarak Doğu ve Batı bürolarının faaliyetlerini yürütecek kişileri tayin etti. Şubat 1915’de Ermeniler, Haksef, Siranun ve Muş’ta isyan ettiler. Van valisi 20 Mart’ta 2.000 Ermeni isyancının şehirde bulunduğunu ifade ediyordu. Sivas valisi 22 Nisan’da Sivas’ta 30.000 Ermeni’nin silahlandığını bunlardan 15.000’inin Rus ordusuna katıldığını, geri kalanın ise Osmanlı ordusunu arkadan vurmak için harekete geçtikleri bilgisini haber veriyordu. Ağustos1914’te Ecmiedzin’deki Ermeni Katolikosu Kafkasya’nın bölge sorumlusu General Vorontsov-Daşkov’a hitaben şunları yazıyordu: O İstanbul patriğinden ve Ermeni milli şurasından aldığı bilgiye göre Osmanlı hükümetinin yapacağı ıslahatların sağlam esaslara dayanmadığını, İmparatora benim ve bütün Rusya’daki Ermeni dindaşlarımın Osmanlı’daki Ermenilerin de kendilerine sadık olduğunu iletmesini ve Osmanlı Ermenilerini savunmasını rica etti.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sıffîn Savaşı ve Tarihin Gizlediği Bir Gerçek; Ali-Muâviye Mütarekesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17151</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17151</guid>
      <author>Hasan YAŞAROĞLU</author>
      <description>Hz. Ali ile Şam valisi Muâviye arasında meydana gelen Sıffîn savaşı, İslam tarihinin önemli dönüm noktalarından birini teşkil etmektedir. Hz. Osman’ın hilafetinin son yıllarında başlayan ihtilafların giderek derinleşmesi neticesinde adı geçen halifenin asiler tarafından şehit edilmesi ve onun ardından Hz. Ali’nin halife seçilmesi kısa bir süre sükuneti temin etmiş olsa da, önde gelen iki sahâbî Talha b. Ubeydullah ve Zübeyir b. Avvam’ın Hz. Ali’ye karşı bayrak açmaları bu sükuneti bozmuş, bundan sonra da bir türlü istikrar sağlanamamıştır. Mezkur iki sahâbînin isyanı İslam toplumunu bir iç çatışmaya sürüklemiş, ilk iç çatışma olan Cemel olayının bir şekilde üstesinden gelinmesinin ardından yaklaşık bir yıl sonra bu sefer Muâviye’nin Hz. Ali’ye biat etmeyi kabul etmemesi yüzünden ikinci iç savaş Sıffîn’e gidişin önüne geçilememiştir. Sıffîn savaşının sonuçları ağır olmuştur. Bu savaş, İslam toplumu üzerinde tedavisi zor yaralar açmış, derin izler bırakmıştır. Uzun süre devam eden ve her iki taraftan da çok sayıda kayba neden olan bu kanlı çatışmadan, üstelik, somut bir sonuç da elde edilememiştir. Yenişemeyen taraflar, hakeme gitme kararı ile silahları susturmuşlardır. Savaş alanında biraz daha zayıf durumda olan Şam, Mushafları havaya kaldırmak suretiyle yapmış olduğu taktik hamle ile savaşı durdurmayı başarmış, devam eden tahkim görüşmelerinde de bu tür hamlelerini sürdürerek Sıffîn sürecinden güçlü ayrılmayı bilmiştir. Hz. Ali tarafı ise kendi içerisinde yaşamış olduğu bölünme neticesinde giderek zayıflamıştır. Buna rağmen her iki taraf da, sürecin başarıya ulaştırılması ve ihtilafın çözüme kavuşturulması anlamında bir başarı elde edememiştir. Tahkimin ardından Taraflar arasında meydana gelen bölgesel çatışmalardan da bir sonuç çıkmamıştır. Bu arada, Ali-Muâviye anlaşmazlığını fırsat bilen ve kaybettiği toprakları geri almak için pusuda bekleyen Bizans güçleri de yavaş yavaş hareketlenmeye başlamışlardır. Taraflar arasındaki anlaşmazlıklar ve çatışmaların uzayıp gitmesi ve de az önce ifade edildiği gibi Kuzeyde pusuya yatmış olan Bizans’ın Suriye’ye doğru hareketlenmesi konjonktürel bir baskı oluşturmuştur. Gerek Şam ve Gerekse Irak hemen her açıdan tıkanıklıklar içerisine girmiş, bu tıkanıklıklar tarafları barış yönünde adım atmaya icbar etmiştir. Sonuçta Şam tarafının teklifi ile Şam-Irak arasında bir mütareke imzalanmıştır. Bu mütareke her nedense tarihin tozlu rafları arasında kaybolup gitmiştir. Tek bir kaynak eser dışında diğer İslam tarihi kaynakları bu mütarekeden söz etmemişlerdir. Doğrusu bu ilginç bir durumdur. Hz. Ali’nin oğlu Hasan ile Muâviye arasında yapılan barış anlaşması hemen hemen tüm kaynaklarda yer almışken, söz konusu Ali-Muâviye barış anlaşmasından söz edilmemesi, hatta bu konuya herhangi bir atıf dahi yapılmaması, oldukça dikkat çekicidir. Taberî bu hususta infirat etmektedir. Bununla birlikte, söz konusu rivayetin otantikliği konusunda şüphe duymamızı gerektirecek her hangi bir karine söz konusu değildir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XVI. Yüzyılda Konya Kazasındaki Su Değirmenleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17176</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17176</guid>
      <author>Doğan YÖRÜK</author>
      <description>İnsanoğlunun her dönemde en önemli besin kaynağı olan buğdayın ekmek olarak sofralarda tüketilebilmesi öncelikle un haline dönüştürülmesiyle mümkün olmuştur. Bunun için coğrafya ve iklim koşullarına göre değişen farklı değirmenler kullanılmıştır. Değirmenler insan, hayvan, rüzgâr, su ve elektrikle çalışanlar olmak üzere teknolojik bir devrim geçirmiştir. Modern öncesi dönemin küçük sanayi tesisleri olarak adlandırabileceğimiz değirmenler, Osmanlı devletinde çalışma şekillerine göre su, sel, ding ve yel olmak üzere dört gruba ayrılmakla birlikte, var olan değirmenlerin ekseriyeti su ile çalışanlardır. Konya kazası özelinde bölgedeki değirmenlerin neredeyse tamamı âsiyab denilen su değirmenleridir. Konya’daki değirmenler su kaynaklarının mevcudiyeti doğrultusunda Meram ve havalisi başta olmak üzere Konya, Hatunsaray, Sudiremi ve Saidili nahiyelerinde yoğunlaşmaktadır. Her köyde değirmen bulunmadığından köylüler kendilerine en yakın değirmenin bulunduğu köy/lere doğru sürekli bir hareket içerisinde olmuşlardır. Bu durum, kırsal bölgelerdeki yol ağının ve sosyal hareketliliğin değirmenler etrafında şekillenmesine de zemin hazırlamıştır. Değirmenler üzerinde kuruldukları su kaynaklarının mahiyetine göre 6 ay veya yıl boyu çalışabildikleri gibi daha az süre ile de faal olabilmekteydiler. Bu değirmenler resm-i âsiyâb adı altında, ayda 5 akçe hesabı üzerinden vergilendirilirken, harap veya battal durumda olanlar ise herhangi bir vergilendirmeye tabi tutulmamışlardır. Aynı su yatağı üzerinde kurulacak olan yeni değirmenlerin eskilerine zarar vermemelerine dikkat edilmiş, bunun için iki değirmen arasındaki mesafenin yaklaşık 500 m. olması istenilmiştir. XVI. yüzyılın ortalarından itibaren değirmenlerin ekseriyeti 6 ay ve üzerinde çalışmaya başlamışlardır. Bu dönemde çalışan değirmenlerin tamamı zamanla yok olmuş, ayakta kalanlar ise sonraki dönemlerde yapılmışlardır. Değirmenciler öğüttükleri buğdaydan 1/30 oranında değirmenci hakkı alırlarken bu oran zamanla 1/20’ye kadar çıkmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


