






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2013 Sayı Volume 8 Issue 13 </title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=276</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Prof. Dr. Turgut Karabey'in Özgeçmişi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17262</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17262</guid>
      <author>Ahmet TOPAL, Sibel ÜST</author>
      <description>1944 yılında Erzurum’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini bu şehirde tamamladı. 1965 yılında başladığı Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden 1969 yılında mezun oldu. Bir süre çeşitli şehirlerde öğretmenlik yaptıktan sonra 1976 yılında mezun olduğu bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. 1978 yılında yüksek lisansını tamamladı. 1983 yılında Prof. Dr. Haluk İpekten yönetiminde hazırladığı Türk Edebiyatında Tarih Düşürme adlı teziyle doktor oldu. 1987 yılında yardımcı doçent, 2000 yılında doçent, 2007 yılında profesör oldu. 2011 yılında Atatürk Üniversitesi’nden emekli olarak ayrıldı. Aynı yıl Erzincan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde görev yapmaya başladı. Halen aynı üniversitede bölüm başkanlığı sıfatıyla çalışmalarına devam etmektedir. 1. Kitaplar 1.1. Tezkirelere Göre Divan Edebiyatı İsimler Sözlüğü, (H. İpekten, M. İSEN, R. TOPARLI ve N. OKÇU ile birlikte), Ankara, 1988 (580 s.) 1.2. Sünbülzâde Vehbi, Tuhfe, (Farsça-Türkçe Manzum Sözlük), (N. KÜLEKÇİ ile birlikte), Erzurum, l990, (151 s.) 1.3. Şerefeddin Râmi, Enisü’l-uşşak, (Klâsik Doğu Edebiyatlarında Sevgili ile İlgili Mazmunlar), (N. Külekçi ve H. İdrisi ile birlikte), Ankara, 1994, (113 s.) 1.4. Şeyh Gâlib, Şerh-i Cezire-i Mesnevi, (M. VANLIOĞLU ve M. ATALAY ile birlikte), Erzurum, 1996, (256 s.) 1.5. Divan, Erzurumlu İbrahim Hakkı, (N. KÜLEKÇİ) ile birlikte, Erzurum 1997, (606 s.) 1.6. Ahmed Paşa, Hayatı, Sanatı, Eserleri, Ankara, 1996, (191 s.) 1.7. Ahmed Cevdet Paşa, Belâgat-ı Osmaniyye, (M. ATALAY ile birlikte), Erzurum, 1999, (213 s.) 1.8. Neşâti-i Şerh-i Ba’z-ı Kasâ’id-i Urfi, (M. ATALAY ile birlikte), Erzurum, 1999, (72 s.) 1.9. Şeyh Mahmud-ı Şebüsteri, Gülşen-i Râz, Mesnevî, Fenomen Yay., Erzurum 2007, 312 s.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tahsin Yücel’in Yalan Adlı Romanında Yapısal Dilbilimin Ve Göstergebilimin İzleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16959</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16959</guid>
      <author>Kubilay AKTULUM</author>
      <description>1960’lı yıllarda Saussure’ün Genel Dilbilim Dersleri’nin verilerini metin ve söylem çözümlemeleri bağlamında kullanmaya başlayan çok sayıda kuramcı yapısalcılık ve göstergebilim adıyla ortaya attıkları yaklaşımlarla tutarlı bir okuma ve çözümleme yöntemi arayışına girişmişlerdir. Tahsin Yücel’in kurucuları arasında yer aldığı, yapısal dilbilimin verilerini kullanarak uygulamaya sokulan göstergebilimsel bakış dünyada olduğu kadar bizde de oldukça fazla taraftar bulmuştur. Tahsin Yücel kuramsal çalışmaları yanında yazdığı romanlarında şu ya da bu biçimde yapısal dilbilimin ve göstergebilimin sözlüksel alanı içerisinde yer alan verileri, kavramları kullanmaktan geri durmamıştır. Özellikle Yalan adlı romanında söz konusu verileri kullanıma sokmuş, romanının yapısını göstergebilimde kiplikler olarak adlandırılan veriler üzerine oturtmuş, bununla kalmayıp Saussure’ü ve onun Genel Dilbilim Dersleri adlı kitabını bir roman bağlamında, aşırma (intihâl) sorunsalı çerçevesinde parodik bir dönüştürme işlemiyle konulaştırmıştır. Romanda yalnızca Saussure’ün Genel Dilbilim Dersleri’ni bir metinlerarasılık bağlamında kahramanının ağzından kendince sorgulamayla yetinmeyen yazar genel olarak dil, dilin doğuşu yanında dilbilim alanında öne çıkan dilbilimcilerin kuramsal yaklaşımları konusunda parodik bir anlatımla irdelemeler yapar. Kuşkusuz temel amacı ünlü dilbilimcilerin dünyada kabul görmüş görüşlerini, önerdikleri temel kavramları alaya almak değildir. Çaba göstermeden edinilen, kes yapıştır yöntemiyle biriktirilen, alanın temel yapıtlarını yeterince algılamadan yazılan sözde bilimsel yazıların, üniversitelerde sıklıkla gündeme gelen, ötekinin yapıtını sahiplenme, aşırma sorununun alaycı bir yergisini yapar. Bu çalışmada yapısal dilbilimin ve göstergebilimin izlerinin neler olduğunu, yazarın bunları hangi bakımlardan ve hangi amaçlarla sorgulamaya aldığını ele alacağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbnü'l-Verdî’nin Nasîhatü’l-İhvan Adlı Kasidesi ve Çevirisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17254</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17254</guid>
      <author>Selami BAKIRCI</author>
      <description>Arap Edebiyatında “Lâmiyye” olarak bilinen pek çok kaside bulunmaktadır. Bunlardan, edebi ve hikmetli sözlerle sosyal, siyasi ve ahlaki açıdan öğüt veren en meşhur “Lâmiyye” İbnu’l-Verdî’nin “Nasîhatu’l-İhvân ve mürşidu’l-hillân” adlı kasidesidir. VIII/XIV asır şairlerinden İbnu’l-Verdî, “Arkadaşlara ve Dostlara Öğütler” anlamına gelen bu kasidesinde hikmetli sözleriyle öğüt vermeye çalışmıştır. Siyasi kimliği olduğu kadar ilmi, edebi ve ahlakı ve tasavvuf hayatı bakımından da dikkat çeken İbnu’l-Verdî, bu kasidesinde züht, tasavvuf, ahlak ve insanlarla güzel geçim gibi olgun bir insanın sahip olması gereken vasıfları işlemiştir. Bu kaside anlam zenginliği bakımından dolu olduğu kadar edebi ve sanat zenginliği bakımından da Arap Edebiyatı içerisinde önemli bir konuma sahiptir. Arap Edebiyatında “Lâmiyye” olarak bilinen pek çok kaside bulunmaktadır. Bunlardan, edebi ve hikmetli sözlerle sosyal, siyasi ve ahlaki açıdan öğüt veren en meşhur “Lâmiyye” İbnu’l-Verdî’nin “Nasîhatu’l-İhvân ve mürşidu’l-hillân” adlı kasidesidir. VIII/XIV asır şairlerinden İbnu’l-Verdî, “Arkadaşlara ve Dostlara Öğütler” anlamına gelen bu kasidesinde hikmetli sözleriyle öğüt vermeye çalışmıştır. Siyasi kimliği olduğu kadar ilmi, edebi ve ahlakı ve tasavvuf hayatı bakımından da dikkat çeken İbnu’l-Verdî, bu kasidesinde züht, tasavvuf, ahlak ve insanlarla güzel geçim gibi olgun bir insanın sahip olması gereken vasıfları işlemiştir. Bu kaside anlam zenginliği bakımından dolu olduğu kadar edebi ve sanat zenginliği bakımından da Arap Edebiyatı içerisinde önemli bir konuma sahiptir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Divan Şiirinde Rakip Ve Leyla Hanım’ın Rakip Gazeli</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17056</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17056</guid>
      <author>H. Dilek BATİSLAM</author>
      <description>Rakip</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sultan II. Murad İçin Dizilmiş İnciler: Hâfız’ın Nesrü’l-leâlî Tercümesi (Lü’lü’-i Mendûd)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17065</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17065</guid>
      <author>Adem Ceyhan, Tuğba AYDOĞAN</author>
      <description>Hz. Ali’ye nisbet edilen 280-290 civarında kısa Arapça sözü elifba sırasına göre içine alan ve “Nesrü’l-lelâlî”(İnci Saçısı) adını taşıyan meşhur bir vecize derlemesi vardır. Anılan derlemede İslâm esaslarına bağlı olarak inanç, ibadet, ahlâk ve adap konularına ait çeşitli düşünce ve tavsiyelerin dile getirildiği görülür. Tabersî (ö. 1154) tarafından hazırlandığı nakledilen bu derlemenin, Farsa edebiyatında çeşitli tercümeleri bulunduğu gibi, Türk edebiyatı tarihinde 15. asırdan 20. asra kadar on dört manzum ve mensur tercümesi tesbit edilmiştir. Nesrü’l-lelâlî’de yer alan vecizeleri Türkçeye nazmen çeviren şairlerden biri de Hâfız’dır. Hayatı hakkında bilgi elde edilemeyen Hâfız, “Lü’lü’-i Mendûd” adını koyduğu tercümesini, genç Sultan II. Murad’a sunmak üzere H. 825/M. 1422 yılında tamamlamıştır. Mütercim, “İmâm oğlu Kıvâm” adlı bir şairin, sözün gelişinden ve devamından anlaşıldığına göre, Hz. Ali sözleri konusundaki rubailerini hayli mübhem, yani oldukça kapalı ve anlaşılmaz bulduğu için eserini meydana getirmiştir. Maksadı, bu güzel sözleri açıklığa kavuşturmak, başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, padişahın anlayabileceği tarzda Türkçeye çevirmektir. Şair, Hz. Ali’ye nisbet edilen Arapça özlü sözleri aruzun “mefâîlün mefâîlün feûlün” kalıbına uygun birer beyitle Türkçe’ye çevirmiştir. Bu çalışmada önce Hâfız’ın anılan eseri tanıtılarak şekil ve öz yönünden incelenmiş; sonra bilinen tek yazma nüshasına dayanılarak sunulmuş ve günümüz Türkçesine çevrilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbnü’n-Nahvî ve el-Kasîdetü’l-Münferice’si</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17255</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17255</guid>
      <author>Mehmet Sadi ÇÖGENLİ</author>
      <description>İsmi, Ebü’l-fazl Yûsuf b. Muhammed b. Yûsuf; künyesi İbnü’n-Nahvî olan bu ünlü âlim h433/m1041 yılında Tunus’un Tevzer kasabasında doğdu. Öğrenimine Tevzer’de başladı. Sonra Kayravan’a gıderek ed-Dîbacî, es-Süyûrî, el-Mazerî ve el-Lahmî gibi asrının değerli bilginlerinden istifade ederek öğrenimini tamamladı. Seksen yıllık yaşamı boyunca çeşitli şehir ve ülkelere yolculuk yaptı ve kendisini ilme vererek öğrenci yetiştirdi. Özellikle gramer okuttuğu söylenmektedir ki, muhtemelen “İbnü’n-Nahvî=Gramerin oğlu” denmesinin sebebi de budur. O’nun hakkında kaynaklarda asrının önemli âlimlerinden biri, hatta muasırı İmam Gazali’ye denk tutanlar olduğu ifade edilmektedir. Et-Tâhertî ve es-Sanhacî gibi ünlü bilginleri de yetiştiren ve verdiği dersler karşılığında hiçbir ücret almayan bu değerli İslam bilgini geçimini Tevzer’deki çiftliğinin geliriyle sürdürmüştür. Kendisine nisbet edilen kerametler, İbn Hirzihim tarafından nakledilmiştir. Çoğunluğun görüşüne İbnü’n-Navî h513/m1119 yılında Benî Hammad Kalesi’nde vefat etmiştir</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçe-Arapça Manzum Bir Lügat: Müfîdü’l-Müstefîdîn Ve Büyük İstinsâhî Farklar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16945</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16945</guid>
      <author>Muhittin ELİAÇIK</author>
      <description>Türk dili ve edebiyatının kaynakları arasında manzum lügatlerin önemli bir yeri vardır. Anadolu sahasında elliden fazla örneği bulunan bu eserlerin asıl hedefi kolay yoldan kelime ezberletme ve edebî sanatlarla aruzu öğretme olmuştur. Bu eserlerin en başta gelen örneklerinden birisi de birçok tercüme, şerh ve naziresi yazılmış olan Tuhfe-i Şâhidî’dir. Bu makalede bu eserin Türkçe-Arapça olarak yazılmış bir naziresi ve istinsahî büyük farklılıkları incelenecektir. Bu eserin birden fazla nüshasının olması, çok okunan bir eser olduğuna ve bir el kitabı olma özelliği taşıdığına işaret sayılmaktadır. Yazarı belli olmayan ve Müfîdü’l-Müstefîdîn gibi genel ve anonim bir ad verilmiş olan bu nazire eserin incelediğimiz nüshası, Molla Ahmed adında, kadılık yapmış, şair bir kimse tarafından 1740’ta istinsah edilmiştir. Bu nüshayı diğer bir nüsha ile mukayese ettiğimizde nüshaların farklı eserler gibi algılanmasına yol açacak kadar büyük farklar göze çarpmaktadır. Esere Müfîdü’l-Müstefîdîn, yani “faydalanmak isteyenlere fayda veren” şeklinde anonim bir ad verilmesi böylesine büyük istinsahî farkların oluşmasına zemin hazırlamış olabilir. Eserin hatime bölümünde de eser üzerinde düzeltme ve ekleme-çıkartma yapılabileceği yönünde tavsiyede bulunulmuş olup, buna dayanılarak alabildiğine istinsahî tasarrufların yapılmış olduğuna dair güçlü işaretler vardır. Yazarının adının belirtilmemesi ise, eserin başka bir eserden yararlanılarak hazırlanan derleme bir eser olduğuna işaret sayılabilir. Bildirimizde eserin tespit edilen iki nüshası ele alınarak aradaki büyük istinsahî farklar gösterilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ağız Sözlükçülüğü Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17197</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17197</guid>
      <author>Mehmet Dursun ERDEM</author>
      <description>Ağızlar, bir dilin içindeki varyasyonlardır. Her ağız diğerinden büyük veya küçük farklarla ayrılır. Bu farklar fonetik, morfolojik, sentaks veya semantik düzeyde gelişebilir. Ağızlardaki varyasyonların ilerlemesi ve farklılıkların belirginleşip ilerlemesi ile lehçeler meydana gelmektedir. Bugün ağız çalışmalarında genellikle fonetik veya morfolojik farklar ortaya konulmaktadır. Ağız haritaları bu ölçülerden hareketle oluşturulmaktadır. Ancak ağızlarda incelenmesi gereken en önemli hususlardan biri de semantik farklılıklardır. Ancak semantik farklılıkların ortaya konulması fonetik ve morfolojik ölçülere nazaran çok daha zor bir çalışmayı gerektirir. İlk olarak Anadolu ağızları üzerine ayrıntılı sözlük çalışmalarının yapılması gerekmektedir. Ancak ağız sözlükleri, yazı dilleri gibi masa başında hazırlanabilecek sözlükler değildir. Araştırmacının sahaya inmesi ve derinleşen söz varlığı derlemeleri yapması gerekmektedir. Ancak metot olmadan yapılan söz varlığı derlemeleri genellikle istenilen sonuçları vermemektedir. Bu sebeple ağız sözlükçülüğü yazı dili sözlüklerinden çok farklı çalışma stratejisi gerektirmektedir. Bu yazımızda ağız sözlükçülüğü üzerine düşünülmeye çalışılmıştır. Özellikle derleme öncesi ve derleme sırasında karşılaşılan sorunlar ve bu sorunların nasıl çözülebileceği üzerinde durulmuştur. Bu yazımız ağız sözlükçüğünün bütün sorunlarını dile getirip çözüm üretme iddiasında değildir. Aksine bu konuda düşünüp yazılarıyla bu düşüncelerini dile getiren araştırmacılara katkıda bulunmak amacı güdülmüştür. Ağız sözlükçülüğü teknikleri başlı başına araştırılması gereken bir konudur. Bu konuda bir rehber kitabın eksikliği hissedilmektedir. Bu rehber kitabın ağız araştırmacılarının bir araya gelerek bu konuda katkılarıyla oluşabileceği inancındayız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Lâmiî Çelebi Münşeât’ının Giriş Bölümünde Lâmiî Çelebi ile İlgili Bilgiler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16980</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16980</guid>
      <author>Hasan Ali ESİR</author>
      <description>Bu makalemizde Lâmiî Çelebi’nin Münşeât’ını tanıtmayı amaçladık ve Münşeât’ında onun hayatıyla ilgili kendi kaleminden ortaya koyduğu ve şimdiye kadar pek bilinmeyen yönleri üzerinde durduk. Münşeâtlar klasik edebiyatımızın kaynakları arasındadır. Diğer kaynaklarda olmayan pek çok bilgiyi bu kaynaklarda buluruz. Lâmiî Çelebi’nin Münşeât’ı da böyle bir eserdir. Lâmiî Çelebi’nin Münşeât’ı iki bölümden oluşur. Bunlardan birincisi giriş bölümüdür. Diğeri de mektupların yer aldığı bölümdür. Giriş bölümü, Münşeât’ın müellif hattının 1b-12a varakları arasındadır. Mektupların yer aldığı bölüm ise 12b-125a varakları arasında bulunmaktadır. Mektuplarının yer aldığı bölümde daha ziyade Lâmiî’yi çevresi ve bazı eserleriyle ilgili bilgiler vermektedir. Onları niçin ve nasıl yazdığını anlatır. Münşeât’ın giriş kısmında ise daha ziyade o kendisini ve iç dünyasını anlatmıştır. Makalemizde üzerinde duracağımız kısım da Münşeât’ın giriş bölümüdür. Makalemizde müellifin, giriş bölümünde verdiği bilgilere dayanarak onun hayatını iki devreye ayırdık. Bu devrelerden birincisinde, ilk gençlik yıllarından başlayarak, fikirlerinin oluşmasında katkısı olanları, çeşitli konularda fikirleri oluşurken zaman zaman içine düştüğü tezatları, yakın ve uzak çevresini ve şiir ve şair hakkındaki görüşlerini ele aldık. Onun hayatının ikinci devresi Emir Şemsüddin Ahmed Buharî’ye intisabla başlar. Bu devrede fikirlerinin oluştuğunu görürüz. Onun evlenmesi de bu devrede olmuştur. Evlenip çoluk çocuğa karışması ile geçim sıkıntısının başladığını görürüz. Bu sıkıntılar ve daha başka nedenler, onun bazı tanıdıklarına mektuplar yazmasına sebep olmuş ve bu mektuplar Münşeât’ın temelini teşkil etmiştir. Makalemizde onun üslubu ve yazış teknikleri hakkında da bilgiler vedik ve bütün bu söylediklerimizi bir sonuçla özetledik.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eşrefoğlu Rûmî’nin Gönül Miracı: Adı Aşk</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17142</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17142</guid>
      <author>Mahmut KAPLAN</author>
      <description>Eşrefoğlu Rûm?, tasavvuf edebiyatımızın önemli isimlerinden biri olarak irfan hayatımızda yer almıştır. Hacı Bayram-ı Veli’nin kızı Hayrünnisa Hanım ile evlenerek damadı olan bu büyük mutasavvıf, Kadiriye tarikatının Anadolu’da yayılmasında önemli bir rol oynamıştır. Eşrefoğlu, dini-tasavvufi eserleri ve Türkçe</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Diyadin’de Bir Divan Şairi: Necmî</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17256</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17256</guid>
      <author>Muhsin MACİT</author>
      <description>Divan edebiyatına ilişkin algı doğal olarak İstanbul merkezli ve tezkire referanslı okumalarla biçimlenmiştir. Oysa tezkirelerde ve diğer biyografi kitaplarında adı geçmediği hâlde eserleri günümüze ulaşan çok sayıda şair vardır. Bu şairlerden biri de Necmî’dir. Aslen Ercişli olan Necmî, Erzurum’da maliyede memuriyete başlamış, bir süre günümüzde Ağrı’ya bağlı Diyadin’de mal müdürü olarak görev yapmıştır. Necmî üç eser yazmış olmasına rağmen bunlardan Divânçe-i Necmî ve Nusuh-nâme günümüze ulaşmıştır. Onun Gülşenistan adlı bir kitap yazdığına dair kendi ifadelerini kanıtlayacak başka bir bulguya henüz rastlanmamıştır. Necmî başta II. Abdülhamid olmak üzere Erzurum valisi Samih Paşa ve Erzurum defterdarı Mehmed Emin Efendi’ye kasideler sunmuş, tarih manzumeleri yazmıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısında 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı’nın Erzurum ve çevresinde yarattığı sıkıntılara şiirlerinde değinmiş, halkın maruz kaldığı tifo, kıtlık ve yokluk gibi felaketlerden duyduğu acıyı şiir aracılığıyla paylaşmıştır. Başta Nâbî olmak üzere Fuzûlî ve Nedîm gibi</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Dili ve Kültürünün Ermeniler Üzerindeki Etkileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17235</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17235</guid>
      <author>Orhan Kemal TAVUKÇU</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sâdıkî Afşar’ın Mecma’ul-Havâs’ı: Çağatay Türkçesinde Yazılmış Şâirler Tezkiresi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17068</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17068</guid>
      <author>Münevver TEKCAN</author>
      <description>Şah Abbas devrinin (1587-1629) tanınmış sanatçılarından olan Sâdıkî (940/1553-?), Afşar Türkmenlerindendir. Sâdıkî, ilk gençlik yıllarında, Mevlana Haydar Ali’nin oğlu Behzad’ın (1450-55?/1535-36?) yeğeni ünlü nakkaş Muzaffer Ali’nin yanında nakkaşlık eğitimini tamamlamış, döneminin ünlü nakkaşları arasında yerini almıştır. Türkçe ve Farsça yazdığı manzum, mensur eserlerinin toplandığı bir külliyatın sahibidir. Afşar Sâdıkî Beg, Çağatay Türkçesiyle kaleme aldığı Mecma’ul-havâs’ı Alî Şîr Nevayî’nin Mecâlisü’n-Nefâyis’ine zeyil olarak yazmıştır. Yazılış tarihi tahminen 1597-1598 yılları arasında olan Mecma’ul-havâs, Doğu Türk dili alanında Çağatay Türkçesiyle yazılmış ikinci ve son tezkiredir. Bu eser, Osmanlı Devletinin topraklarından başlayarak bugünkü İran, Azerbaycan, Orta Asya, Afganistan, Pakistan ve Hindistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyayı içine almaktadır. Sâdıkî eserini döneminin şairlerini tanıtmak ve bunların eserlerinin öğrenilmesine ilgi çekmek amacıyla kaleme almıştır. Sekiz mecma‘dan oluşan ve yalın bir dille kaleme alınan eserde, 480 şâirin biyografisi verilmiştir. Eserin yedinci bölümü Bakî, Fuzûlî, Necatî gibi tanınmış Türk şâirlerine; sekizinci bölüm İran şâirlerine ayrılmıştır. Bu bildiride, Sâdıkî’nin hayatı ve sanatına değinilecek, Mecma’u’l-havâs’ın edebiyat ve dil tarihimizdeki yeri değerlendirilecektir. Bu çalışmamız, iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, Sâdıkî’nin hayatı, eğitimi ve şâirliği hakkında bilgiler verilecektir. İkinci bölümde, Sâdıkî-i Kitâbdâr’ın Çağatay Türkçesiyle yazdığı Mecma’ul-havâs adlı şâirler tezkiresi, muhteva ve üslup bakımından değerlendirilecek, Mecma’ul-havâs kendisine model alınan Mecâlisü’n-nefâis ile muhteva yönünden karşılaştırılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Edebiyatında 15. Yüzyıldan Bir Nesir Kesiti Olarak Hamza-nâme’nin Hitap Ettiği Zümreler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17017</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17017</guid>
      <author>Muhammet YELTEN</author>
      <description>Türkçe Hamza-nâmeler Hamzavî (ö. 815/1412-13) tarafından yazıya geçirilmiştir. Hamza-nâmelerin önce sözlü bir gelenek olarak Türkler arasında itibar gördüğü anlaşılmaktadır. Hamza-nâme’nin Türk halkı tarafından sevilmesinde Hazreti Hamza’nın cesareti, dürüstlüğü ve daima zayıftan yana olması gibi sebepler etkili olmuştur. Hamza-nâme 72 kitaptan oluşmaktadır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Nadir Eserler Kütüphanesinde bulunan nüsha, nitelik ve nicelik bakımından farklı önemi haizdir. Destansı ögelerin kimi ciltlerde daha yoğunlukta olduğunu gördüğümüz bu muazzam eser, yazıldığı dönemden itibaren çok geniş bir coğrafyada farklı zümreler tarafından okunmuştur. Çok ilginç bir okuma tarzının varlığına şahit olduğumuz Hamza-nâme ciltlerinin hemen hemen 72’sinde de çok sayıda kayda geçirilmiş “okundu” bilgileri ile karşılaşılır. Bu kayıtlarda; eserin hangi cildi okunmuşsa, okumanın ardından, farklı kalemle eseri okuyanın adı, cildin okunduğu mekânın adresi, okuyanların ve hatta bazen dinleyenlerin kısa tanıtımı yer almaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XIX. Yüzyılda Tatar Dilinde Söz Varlığını Zenginleştirmede Diyalektolojik Birimlerin Rolü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17000</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17000</guid>
      <author>Alfiya YUSUPOVA</author>
      <description>XIX. yüzyıl, Tatar halkında eğitim-öğretim faaliyetlerinin yaygınlaştığı, bilim ve kültür alanında yükselişe geçildiği bir yüzyıl olarak dikkati çekmektedir. Pedogoji, bilim, kültür faaliyetleri ve sosyal etkileşimler milli dili arayışa sevk etmiştir. Bu asırda Tatarcada dil normları daha da kesinlik kazanmaya başlamış, milli özellikler artmış, dilin iç imkanlarından ve dildeki çeşitli üslup yollarından faydalanılmaya çalışılmıştır. Yazı dilinin zenginleşmesine imkan sağlayan bu çalışmalarda diyalektolojinin önemi ortaya çıkmıştır. Edebi dil ile yöresel ağızlar (diyalektler) sıkı bir ilişki içerisindedir. Edebi dil diyalektlere etki ederken öte yandan kendi düzeni temelinde ağızlarla bağlantılı olarak gelişir ve zenginleşir. Bu da dilin söz varlığına yansır. Bu sebeple edebi dilin söz varlığını geliştirmede diyalektlere başvurmak en güvenilir yoldur. Aşağıdaki makalede XIX. yüzyılda yayınlanan Tatarca-Rusça ve Rusça-Tatarca sözlüklerde yer alan diyalektik sözler tematik olarak gruplandırılmış ve her grup için örnekler verilmiştir. Örnekler; “Tabiat durumları, ağaç, hayvan, böcek isimleri, bitki isimleri, kap kacak isimleri, insanın beden yapısına dair sözler, meslek isimleri, giyim-kuşam, kumaş ve süs eşyalarına dair adlandırmalar, yiyecek-içecek adlandırmaları, akrabalık isimleri, insanı çeşitli yönlerden karakterize eden söz birimleri, diyalektik sıfatlar, zarflar ve edatlar” başlıkları altında sınıflandırılmıştır. Sözkonusu sözlük unsurlarının o dönemdeki ve günümüzdeki kullanım alanlarına değinilecek, örnek sözcüklerin genel bir değerlendirmesi yapılarak XIX. yüzyılda Tatar yazı dili ile Tatar ağızları arasındaki ilişki okuyucunun dikkatine sunulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çocuk Yazınının Fantastik Dünyası: Masallar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17014</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17014</guid>
      <author>Hikmet ASUTAY</author>
      <description>Masal kavramına geçmeden önce, çalışmanın “Giriş” ve “Çocuk Yazını” başlıklı bölümlerinde genel olarak çocuk yazını kavramı açımlanarak çocuk ve yazın kavramlarının ilişkisi irdelenmiş, çocuk yazını ile yazın eğitimi konusu üzerinde durulmuştur. Bu bölümde ayrıca çocuk yazını kavramına ilişkin bir tanımlama da yapılmıştır. Daha sonra “Türkiye’de Çocuk Yazınının Gelişimi” başlığı altında Türk çocuk yazınının gelişimi kısaca Tanzimat döneminden günümüze uzanan bir zaman doğrultusunda kısaca değinilmeye çalışılmıştır. Bu genel bakıştan sonra çocuk yazını bağlamında masal türünün yeri irdelenmiş, çocuk ile yazın, çocuk ve yazın eğitimi ilişkileri açısından masallar irdelenmeye çalışılmış ve masal türünün eğitsel özellikleri incelenmiştir. Çalışmanın ana konusu olan masallar bu çalışmada “Çocuk Yazını Türü Olarak Masallar” başlığı altında çocuk ve gençlik yazınbilimi açısından masal türünün diğer çocuk yazını türleri arasındaki sınıflamasına değinilmiş ve “çocuğa görelik” kavramından yola çıkılarak “Masalların Özellikleri” ana başlığı altında dil, anlatım, yapı ve içerik unsurları irdelenmeye çalışılmıştır. Bu çerçevede “Masallar Anonimdir” başlığı altında masalların çıkış kaynağı irdelenmiş, ağızdan ağza dolaşarak oluşan halk yazın geleneği üzerinde durulmuştur. “Masallar Fantastiktir” başlığı altında ise masalların olağanüstülük unsurları içeren yapıları irdelenmiş, masallarda yer alan olağanüstü kahraman, figür veya diğer unsurlara örnekler verilmiştir. “Masallar Didaktiktir” adlı bölümde masalların eğitsel yönleri ele alınmış, genel geçer evrensel insancıl değerler ile toplum tarafından benimsenmeyen olumsuz davranış biçimleri ya da karakter özelliklerinin masallarda nasıl “iyi-kötü”, “dost-düşman” gibi karşıt gruplar halinde metinleştirildiklerine değinilmiştir. Eğitsellik ve özellikle yazın eğitimi açısından ele alınan bölümde masallar, sahip oldukları fantastik kurguları açısından belli başlı özelliklerinin açımlanarak değerlendirilmiş, çeşitli masal metinlerinden alıntılanan örnekler aracılığıyla fantastik unsurları irdelenmeye çalışılmıştır. “Masallarda Kalıp Tiplemeler” bölümüyle, karşımıza çıkan belli başlı masal kalıp tipleri ele alınmıştır. “Masallarda Dünya ve İnsanlık İmgeleri” başlığı altında ise masal metinlerinde dile getirilen yaşadığımız dünyaya ve insanlığa ilişkin imgelerin nasıl metinleştirildiği sorgulanmıştır. Masal kurgularının neredeyse tamamında yer alan iyi-kötü, dost düşman gibi karşıt ikili grupların neden ve nasıl kurgulandıkları konusuna değinilmiştir. “Masal Türleri” bölümünde halk masalları ve yazınsal masallar olarak anılan genel iki ana masal türüne değinilmiştir. “Masallarda Anlatım Özellikleri” başlığı altında anlatım özelliklerinin neler olduğu sıralanarak açımlaması yapılmaya çalışılmıştır. Yazınbilim, tarih, kültürbilim, sosyoloji gibi çeşitli disiplinlerin araştırma ve inceleme konusu olarak masallar konusuna değinilerek masalların ait oldukları kültüre ilişkin içerdikleri verilerin taşıdığı önem ve işlev üzerinde durulmuştur. “Masallar ve Çocuk” başlıklı paragraf çocuk ile masal ilişkisine, iki yaşından itibaren işitsel-görsel olarak alılmamaya başladığı bu düşler ülkesi ile tanışması, çocuğun düşsel, zihinsel özellikleri açısından ne işleve sahip olduğu, masalların neden önemli olduğu konusunu irdelemektedir. Son olarak da “Grimm Masalları” başlığı ile ülkemizde en çok alımlanan çocuk kitaplarının ya da çocuk yazını türlerinin başında gelen Grimm Masalları konusu ele alınmıştır. Bu anlamda en çok Alman Grimm Masalları örneklerine değinilmiş, Grimm Kardeşlerin masal derlemeleri hakkında bilgi aktarılmış ayrıca Türkiye’de ilk çevirilerinden günümüze dek en çok çevrilen Alman Yazını ürünleri açısından da ele alınarak çeviri ve baskı sayılarına ilişkin bir takım sayısal veriler de sunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cezmi Ertuğrul Ve Lisan Ve Edebiyatımız Adlı Eseri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17055</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17055</guid>
      <author>Sezai COŞKUN</author>
      <description>Tanzimat yıllarından itibaren Türkçenin kullanımı etrafındaki tartışmalar ve Türkçe hakkında yapılan araştırmalar gittikçe artmıştır. Türkçe, müstakil bir dil olup olmadığından nasıl yazılacağına dair birçok problem etrafında eserlere konu olmuştur. Nitekim 1860’lı yıllardan itibaren değişik yaklaşımları içeren makale ve kitaplar kaleme alınmıştır. Bu makalelerde öne çıkan hususlardan biri, Türkçe üzerine kaleme alınan eserlerin çok az olduğu yönündedir. 1911 yılındaki ‘Yeni Lisan Hareketi’, Türkçe etrafında yapılan tartışmaların kazandığı istikamet adına önemli bir göstergedir. Bu metin aynı zamanda Türkçenin kullanımına ilişkin sonraki birçok ismi etkilemiştir. II. Meşrutiyet’in ardından sadece ‘Yeni Lisan Hareketi’ değil başka bazı isimler de eser kaleme almıştır. Bu yıllarda eser kaleme alan isimlerden biri, Cezmi Ertuğrul’dur. 1917 yılında kaleme aldığı Lisan ve Edebiyatımız adlı eserinde Cezmi Ertuğrul, dilin ontolojik boyutundan başlayarak toplumsal realitesine değin geniş bir çerçevede tartışmasını yapar. Bu tartışmadan hareketle Türkçenin meselelerini irdeler. Tartıştığı konuların bugün dahi güncelliğini koruduğu dikkati çeken bir husustur. Ertuğrul, eserinde gerek ortaya koyduğu tezler gerek metodolojisi ile Türkçenin tarihinde önemli bir eser kaleme almış olur. Eser, Türkçenin dilbilim tarihinde başlangıç adına önemli bir aşamadır. Bu makale, Cezmi Ertuğrul’un öncelikle bilim dünyasında yanlış bilinen kimliğini aydınlatma ve söz konusu eserini tahlilî bir tarzda inceleme amacındadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Taşlıcalı Yahya’nın Gencîne-i Râz Mesnevisinde Şiir, Şair Ve Kâtiple İlgili Değerlendirmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16908</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16908</guid>
      <author>Bekir ÇINAR</author>
      <description>Bu çalışmada, Taşlıcalı Yahya’nın Gencîne-i Râz mesnevisinde şiir, şair ve kâtiple ilgili değerlendirmeler yapılmıştır. Klasik Türk edebiyatında müstakil olarak bir poetika yazılmamıştır. Ancak bazı mensur</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçede Miktar Kavramı Ve Sayı Sistemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17077</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17077</guid>
      <author>Muharrem DAŞDEMİR</author>
      <description>Dillerde sınırlı ama önemli bir yer tutan kemiyet ifadeleri Türkçede çokluk eki, belirsiz sıfat/zamir, miktar zarfı ve sayı sıfatları ile sağlanır. Çokluk eki, belirsiz sıfat/zamir ve miktar zarfları yaklaşık bir miktar belirtirken, sayı sıfatları kesin bir miktar bildirir. Türkçenin, diğer Altay dilleri gibi çokluk kategorisini dil tarihinin yakın bir döneminde geliştirdiği anlaşılmaktadır. Miktar bildiren zarf, sıfat, zamirler Türkçenin tarihî ve çağdaş lehçelerinde belli oranlarda bulunmaktadır. Tarihî ve çağdaş lehçelerde miktar bildiren kelimelerin birçoğu ortak olsa da bazı farklılıklar da vardır. Türkçe, yaklaşık miktar bildiren kelimeleri üretirken “tüken , bit , aş , geç , yığ , topla vs.” anlamına gelen fiillere, “kötü, feci, korkunç vs.” gibi anlamlar içeren olumsuz sıfatlara ve soru/işaret zamirlerinin miktar eki almış biçimlerine müracaat etmiştir. Türkçenin sayı sistemi ise bugün genel hatlarıyla medeni dünyanın birçok kültür diliyle benzerlik göstermektedir: Onlu kat sayı ve onluk taban sistemi. Çarpma ve toplama ilişkisi sayıların sırasını değiştirmek suretiyle belirlenmektedir. 10 100 arası sayılarda onluk katların adlarının her sayıda olmasa da bazı sayılarda onluk tabanın onluk kat sayı ile çarpılması neticesinde oluşturulduğu anlaşılmaktadır. Fakat Türk lehçeleri arasında onluk taban konusunda farklılıklar da görülmektedir: Çağdaş lehçelerden Karaçay Malkar Türkçesi yirmilik taban, Halaçça ise “otuzluk” ve “kırklık” karma taban kullanmaktadır. Halaççadaki sisteme Dedem Korkut Kitabı’nda da rastlanır. Tarihî lehçelerden Köktürkçe başka hiçbir dilde bulunmayan “bir sonraki onluk taban” şeklinde özgün bir sayı sistemine sahiptir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bazı Şiir Mecmualarından Hareketle Basılı Divanlardabulunmayan Bâkî Mahlaslı Şiirler-II</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16954</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16954</guid>
      <author>Beyhan KESİK</author>
      <description>Çok sayıda örneği bulunan şiir mecmuaları, çeşitli nazım şekilleriyle yazılmış şiirleri ihtiva etmekle birlikte, yazıldığı dönemin kültürel ve edebî birikimini de aksettirirler. Mecmualarda, tanınmış şairlerin yanında daha az tanınmış, hatta bir beyti veya şiiri sadece o mecmuada kayıtlı şairler de bulunmaktadır. Bu anlamda mecmualar, özellikle</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Azərbaycan Təzkirələrinin Təsnifati: Dili, Strukturu, Əhatə Etdiyi Coğrafiya Və Dövr</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16893</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16893</guid>
      <author>Vüsale MUSALI</author>
      <description>XVI. yüzyıldan başlayarak Azerbaycanlı müellifler tarafından çeşitli şair tezkireleri kaleme alınsa da, Azerbaycan tezkirecilik tarihinin teorik açıdan sistematik olarak araştırılmasına, tezkirecilik tarihimizin ortaya konmasına teşebbüs gösterilmemiştir. Azerbaycanlı tez¬kireciler tarafından 40’tan fazla tezkirenin kaleme alınmasına rağ¬men, bunların çok az kısmı incelenmeye tabi tutulmuş ve ya¬yın¬lan¬mıştır. Şimdiye kadar bazı Azerbaycan tezkireleri – Sadık Bey Afşar’ın “Mecmau’l-Havas”ı, Merağalı Muhammed Hasan Han İti¬m¬a¬dü’s-Saltana’nın “Hayrat-ı Hesan”ı, Seyyid Azim Şirvani’nin “Tez¬ki¬re”si, Muhammed Ağa Müctehidzade’nin “Riyâzu’l-Aşıkîn”i, Mu¬ham¬¬med Ali Ter¬bi¬yet’in “Dânişmendân-ı Azerbaycan”ı, Mir Muhsin Nev¬vâb’ın “Tez¬ki¬re-yi Nevvâb”ı, Gulam Memmedli’nin “Tezkire”si ve Şahin Fazıl’ın “Tezkire”si Azerbaycan’da basılmıştır. Azerbaycan tez¬¬ki¬re¬ci¬lik tari¬hi¬nin şimdiye kadar sistematik olarak öğrenilme¬me¬si¬nin bir so-nu¬cu olarak tezkire yazarı olan bazı Azerbaycanlı müellifler Fars kö¬ken¬liymiş gibi gösterilmiştir. Makalede Azerbaycan tezkirecilik tarihi tanıtılmış, Azerbaycan tez¬kireleri sınıflandırılmış, onların dil ve yapı özellikleri, kapsadığı coğ¬rafya ve dönem, yazıldıkları zaman ve mekan ilk kez olarak kar¬şı¬laş¬¬tırmalı bir biçimde incelenmiştir. Yürüttüğümüz araştırmaların sonucu olarak, Azerbaycan tezkire araştırmacılarının karşısında önemli meselelerin durduğunu ve birçok tez¬kirelerimizin kendi araştırmacılarını beklediğini söyleyebiliriz. XVI. yüzyılın ortalarından XX. yüzyılın başlarına kadar telif edilmiş Azer¬baycan tezkirelerinin transkripsiyon ve çeviri metinleri ya¬pıl¬dık¬tan sonra tezkirelerin kendi dönemlerinin edebî ortamı kapsamında ana¬lizi yapılmalı, tezkireler esas alınarak edebiyyat eleştirisinin, ter¬cü¬me sanatının, Azerbaycan ediplerinin diğer halkların ve ülkelerin ede¬bi¬yat adamlarıyla edebî ve kültürel ilişkilerinin tarihi öğrenilmelidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yeni Lisan Hareketinin “Meşhur” Anketi Ve Onun “Meçhul”Kitapçığı Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16991</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16991</guid>
      <author>Hakan SAZYEK</author>
      <description>Yirminci yüzyılın başlarında, 1911’de Selânik’te başlayan Yeni Lisan hareketi, Ömer Seyfettin (1884-1920), Ali Canip (1884-1967) ve Ziya Gökalp (1876-1924) öncülüğünde, dilde millîleşme ve edebiyatta yerlileşme amacını gütmektedir. İki yıldan az faaliyet sürecine sahip olmasına rağmen söz konusu amacını gerçekleştiren hareket, Genç Kalemler adlı yayın organında yer verdiği ürünleriyle bilinçli olarak bir tartışma ortamı yaratmış, dönemin pek çok edibini içine çektiği bir polemik süreci oluşturmuştur. Yeni Lisan hareketi mensupları, Genç Kalemler dergisi odaklı etkinliklerinin yanısıra bir de anket düzenlemişlerdir. Dönemin dil, edebiyat, basın ve bilim alanlarında pek çok önemli ismine birer mektup göndermişler, yedi sorudan oluşan bu anket aracılığıyla amaçlarına etkili ve sansasyonel bir tutumla daha kısa sürede ulaşmak istemişlerdir. Genç Kalemler yazı kurulu üyeleri, bu anket kapsamında mektuplara ek olarak konulmak üzere bir de Yeni Lisan ve Bir İstimzac başlıklı bir kitapçık kaleme alıp bastırmıştır. Hareketin programını derli toplu bir şekilde verme düşüncesinin ürünü olan bu kitapçığın tam bir orijinal nüshası şimdiye kadar mevcut değildi. Sadece Atatürk Üniversitesi Kütüphanesinde eksik bir nüshası bulunuyordu. Ancak bugün söz konusu kitapçığın iki nüshasının daha genel kütüphanelerde mevcut olduğunu belirtmek mümkün olmaktadır. Biri Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi, diğeri İSAM Kütüphanesinde bulunan bu nüshalar eksiksizdir. Bu çalışmada, bu nüshalardan hareketle Yeni Lisan ve Bir İstimzac başlıklı anket kitapçığının genel bir değerlendirmesi yapılmakta ve ardından Latin harfli metni verilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ahmet Paşa’nın Gazellerinde Âhenk</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17143</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17143</guid>
      <author>İsmet ŞANLI, Serdar KARAOĞLU</author>
      <description>Divan şiiri poetikası ile bu şiir geleneğinde dikkat edilen önemli hususlarla ilgili bir kısım bilgileri, öncelikle bazı</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bosnalı Mehmed Fâzıl Paşa Dîvânı’nda Mahallî Öğeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17001</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17001</guid>
      <author>Gencay ZAVOTÇU</author>
      <description>Avrupa’nın güneydoğusunda bulunan ve Anadolu’ya komşu olan Balkan yarımadası çok eski çağlardan beri Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgedir. Yerleşim eski olsa da Türklerin Balkan yarımadasındaki kültürel ve edebî faaliyetleri 14 ve 15. yüzyıllardan itibaren meyvelerini vermeye başlar. Balkanlarda Türk kültür ve edebiyatının ürün vermeye başlamasında uç bölgelerdeki akıncı beylerinin himâyesi ve teşviki etkili olur. Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki sınırlarını koruma görevi üstlenen uç beyleri şiir ve edebiyatla da ilgilenir, şair ve yazarlara hoşgörülü davranarak Balkanlar’da Türk kültür ve edebiyatının gelişmesine katkıda bulunurlar. Akıncı beyleri ve konakları çevresinde toplanan şair ve yazarlar gördükleri ilgi ve destekle eser vermeye başlarlar. şair biyografilerine istinaden şairler hakkında yapılmış istatistik çalışmaları Balkanlarda bazı şehir ve kasabaların Türk kültür ve edebiyatına katkı sağlamakta öne çıktığı fikrini verirler. Vardar Yenicesi, Priştine, Prizren, Kosova, Selanik, Ruscuk ve Üsküp bu hususta adı zikredilebilecek şehir ve kasabalardır. Saraybosna’da doğan ve asıl adı Muhammed Fazlullah Şerifzâde olan Mehmet Fâzıl Paşa dîvân edebiyatının son devresinde eser vermiş bir şâir bir devlet adamıdır. Edirne, Bosna, İstanbul ve İzmîd gibi Osmanlı Devleti’nin farklı şehirlerinde müderrislik, mütesellimlik kaymakamlık ve mutasarrıflık v.b. görevlerde bulunan Mehmed Fâzıl Paşa, oldukça hacimli bir dîvan sahibidir. Şiirlerinde Fâzıl mahlasını kullanan ve mevlevî neşvesini bolca işleyen Mehmed Fâzıl Paşa Dîvânı’nda mahallî öğelere de yer vermiş, Osmanlı’nın farklı şehir ve beldeleri ile doğup büyüdüğü bölge şehirlerini şiirlerinde zikretmiştir. Biz bu bildiride, şiirlerinde Bosna ve diğer bazı Rumeli şehirlerini anıp Bosna vasfında bir de gazel yazmış olan Mehmed Fâzıl Paşa’nın Dîvânı’nda geçen mahallî ve bölgesel, özellikle de memleketi ve çevresi ile ilgili öğeler üzerinde duracağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Divan Şiirinde “Âb” Motifinin Methiye Unsuru Olarak Kullanımı: Hayretî’nin “Âb” Redifli Kasidesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17144</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17144</guid>
      <author>Belde AKA</author>
      <description>Divan şairlerinin din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla kaleme aldıkları kasidelerde sıkça doğa unsurlarını ilham kaynağı olarak kullandıkları bilinmektedir. Şairler, özellikle kelime redifli kasidelerde, redif olarak seçtikleri unsurları türlü sanatlar yoluyla övdükleri kişiler ile ilişkilendirerek şiirlerini kurarlar. Bu açıdan seçilen motifin, o şiirin hareket noktasını oluşturduğu söylenebilir. Gök cisimleri (güneş, ay, yıldızlar...), çiçekler (gül, gonca, nergis, lale, yasemin, erguvan...), deniz ve akarsular, kuşlar (bülbül, tûtî, keklik, anka, simurg, hüma, kaknus...), ağaçlar (servi, tuba...)</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Pakistan Folkloründe Sassı Punnu Hikâyesi’nin Özeti</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17182</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17182</guid>
      <author>Mustafa Sarper ALAP</author>
      <description>Bir aşk öyküsüdür ki, iki sevgilinin birbirlerine olan unutulmaz aşkları, aynı statüde olmamalarına rağmen her engeli aşk için aşma mücadeleleri, aşk uğruna yapılan fedakarlıklar, tesadüflerin seven iki insanı bir araya getirmesi ve bitmeyen, sönmeyen bir aşk hikayesi. Çok az insan sevgisi ve aşkı için mücadele verebilir, bazıları ise zorluklara dayanamaz ve aşkından vazgeçer, engellere ve mesafelere yenik düşer. Bu az dediğimiz aşık insanlar aşkları uğruna kızgın güneşin altında susuz çöllerde sevgisinin, sevgilisinin peşine düşer. Ama sonunda sevdiğine yani sevgilisine kavuşur ama farklı bir kavuşmadır bu. İşte bu türde güzel bir aşk hikayesinin anlatıldığı Sassi Punnu, Sindh’in en önemli dört hikayesinden birisidir. Bu öykünün yazarı 1689 – 1752 yılları arasında yaşamış olan Abdullah Bhitta’dır. Hikayenin konusuna gelince, Sassi, çok iyi bir aile kızıydı ve ailesiyle birlikte yaşıyordu ve sadece bir arkadaşı vardı, Punnu ise büyük bir kralın dört oğlundan biriydi. Tesadüfler onları biraraya getirdi, nereye gitseler orada karşı karşıya geliyorlardı ve sonunda bu iki güzel insan tanıştılar. Punnu, prensliğini bir yana bırakarak halktan biri gibi Sassi’yi babasından istedi ve babası da ona halktan biri olduğu için kızını verdi ve Sassi ile Punnu çifti evlendi. Çok mutlu giden bir evlilikleri vardı, ama Punnu’nun kardeşleri onu kaçırdılar ve hazin son bu şekilde kaçınılmaz oldu.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bağdatlı Rûhî’nin Terkîb-Bendi’ne Yazılmış Bir Nazire: XVIII. Yüzyıl Şairi Berberzâde Mehmed Zihnî’nin Terkîb-Bend’i</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16886</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16886</guid>
      <author>Leyla ALPTEKİN</author>
      <description>XVII. yüzyıl sonu ve XVIII. yüzyıl başında yaşamış, Berberzâde Zihnî’nin asıl adı Mehmed’dir. İstanbul’da doğmuştur. Berberler kethüdalığı,</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cumhuriyetin İlk Yıllarında Kadın Mecmualarının Rolü Ve Âsâr-ı Nisvân Mecmuası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16896</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16896</guid>
      <author>Müzeyyen ALTUNBAY</author>
      <description>20. asırda dünyada yaşanan bilimsel, kültürel ve ekonomik farklılaşmalar toplumların yapısında önemli değişimler meydana getirmiştir. Modernleşmeye doğru adım adım gidilirken, bu çağda en çok kadın hakları ve kadının toplumsal konumu sorgulanmaya başlanmıştır. Bu açıdan bakıldığında en büyük değişimi yaşayan ve çağdaş birçok hakka kavuşan Türk kadını olmuştur. Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte hızlı bir şekilde sosyal ve kültürel hayatın içine giren kadınların eğitimden siyasal yaşama, kültürel yaşamdan iktisadi kalkınmaya kadar her alanda çeşitli faaliyetlerde bulundukları görülmektedir. Millî mücadelede maddi ve manevi yardımlarını esirgemeyen kadınların, Cumhuriyet’in ilanından sonra da edebî ve kültürel çalışmalara yöneldikleri ve eğitime destek oldukları görülmektedir. Basın yayın organları aracılığı ile kendi ilmî ve kültürel düşüncelerini yaymaya, özellikle gelecek nesilleri yetiştirecek olan kadınları aydınlatmaya çalışmışlardır. Bu dönemde kadınların yayın hayatına atıldıkları, halkın bilgilendirilmesini sağlamak ve sosyokültürel kalkınmaya destek olmak amacıyla birçok mecmua yayımlandıkları bilinmektedir. Bunlardan bir tanesi de Âsâr-ı Nisvân’dır. Kadın duyarlılığının hâkim olduğu ve yazıların daha çok kadınlar tarafından yazıldığı mecmuada, konu yelpazesi çok geniştir. Kadın, eğitim, aile, çocuk bakımı ve eğitimi, moda, güzellik vs. üzerinde en çok durulan konulardandır. Özellikle kadın ve eğitim üzerinde durulan yazılarda Cumhuriyet döneminde kadınların eğitime ve hayata bakış açısını görmek mümkündür. Bu çalışmada Cumhuriyet’in ilk yıllarında yayın hayatına giren Âsâr-ı Nisvân mecmuasında kadın ve eğitim konusuna dair yaklaşım incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Orhan Pamuk’un Kar Romanında Doğu ve Batı Kimlikleri Arasındaki Etkileşime Analitik Bakış</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16927</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16927</guid>
      <author>Ahmet ALVER</author>
      <description>Orhan Pamuk’un varlıklı bir aileye mensup olması, İstanbul’un batılılaşmış bir semti olan Nişantaşı’nda büyümesi ve İstanbul’da Amerikan Robert Koleji’nden mezun olması gibi sebeplerden dolayı, eserlerinin içeriğini görmezlikten gelen muhafazakâr ve milliyetçi gruplarca laik elit sınıfın bir üyesi olarak görülür. Bununla birlikte, aynı zamanda orduya ve erken Cumhuriyet (döneminin) laikleştirme projesine karşı eleştirel tavrı nedeniyle Pamuk, muhafazakâr gruplara sempati gösterdiği için laik elit tarafından eleştirilir. Kar başta olmak üzere Pamuk’un eserleri genellikle modern Türk kimliğinin (yeniden) inşasında çok çeşitli ideolojiler ve perspektifler olduğunu ve bireylerin çoğunlukla bir tek ideolojiye bütünüyle teslim olmadığını öne sürer. Bu yönüyle de Kar adlı eserinde hem militanlaşmış laiklik anlayışının hem de siyasi İslam’ın çifte eleştirisini gözler önüne sermektedir. Azade Seyhan’ın işaret ettiği gibi, Pamuk’un eserleri “onu modern İslam’ın muhafızı olarak görenlere veya onu Cumhuriyet’in Kemalist reformlarına karşı casus bir provokatör olarak kınayanlara” prim vermez. Bu çalışmada, Pamuk’un sadece birbirine zık ikilikleri vurgulamak yerine, daha da önemlisi bunların nasıl iç içe geçtiklerini ve nasıl birbiriyle ilişki içinde yürüdüklerini göstermeye ve bunu yaparken de iki tarafın karakterler ve mekanların nasıl kullanıldığı ortaya konulmaya çalışılacak. Bunun için önce Türkiye’deki “eski” Doğu ve “yeni” Batı’ya yönelik tavırları ve bu tavırların 19.yüzyıldan modern döneme kadar geçirdiği değişimler belirlenip, sonra da Pamuk’un Kar’ı Kars’a yerleştirmesi ve oranın mimarisi ve çevresinin nasıl Janus’un çift yüzünün temsili olduğu incelenecek. Son olarak da, ‘Ka’ karakterini ve onun varsayılan laiklik ile dine çekimini uzlaştırma çabası yakından analiz edilecek. Bu yapılırken de Jacques Derrida gibi filozofların, Mikhail Bakhtin gibi edebiyat kuramcılarının bir dizi eserlerine ve Meltem Ahiska, Zafer Şenocak, Azade Seyhan ve Jameson gibi çağdaş toplum eleştirmenlerine başvurulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Divan Şiirinde Bir Telmih Unsuru Olarak “Ashâb-ı Kehf”</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17066</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17066</guid>
      <author>Elif AYAN NİZAM</author>
      <description>“Yedi Uyurlar” olarak da bilinen Ashâb-ı Kehf hikâyesi İslamîyet’in yanı sıra Hıristiyanlık’ta ve pek çok kültürde çeşitli şekillerde anlatılagelmiş bir hikâye olmuştur. Bu hikâyenin Kur’ân-ı Kerim kıssalarından biri olması onu, halk tarafından sevilen ve kutsallık atfedilen efsanevî/menkabevi bir hikâye hâline getirmiştir. Halk tarafından Allah’a yürekten inanışın ve yeniden doğuşun sembolü olarak düşünülen bu hikâye,</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>-(U)t Ekinin Farklı Bir Anlamsal İşlevi Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17107</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17107</guid>
      <author>Kenan AZILI</author>
      <description>Bu makalede, Türkçedeki yapım eklerinden fiilden isim yapma eki olan -(U)t eki, türettiği kelimelere kazandırdığı anlamlar açısından incelenmiştir. Türk dilinin tanıklı ilk safhalarından günümüze kadar olan tarih süreci içerisinde sahip olduğu yapım ekleri, çeşitli araştırmacılar tarafından farklı şekillerde tasnif edilmiştir. Bu tasniflerin büyük bir kısmı daha çok eklerin biçimsel işlevleri üzerine yapılmıştır. Çalışmada daha önce yapılan ek tasnifleri değerlendirilip biçimsel ve anlamsal işlevlerinin nasıl ele alındığı sorgulanmıştır. Fakat bazı araştırıcıların yine de eklerin anlamsal işlevleri üzerinde birkaç tespit yaptıkları belirlenmiş ve bu tespitlerdeki yapım eklerinin anlamsal işlevleri değerlendirilmiştir. Araştırıcılar tarafından ortaya konulan -(U)t yapım ekinin kelimeye kattığı anlamlar bir araya getirilerek toplanmıştır. Ancak bu aşamada makalede öne sürülecek olan anlamsal işlevlere yer verilmediği de ortaya çıkmıştır. Divan-ı Lügati't-Türk ve Kutadgu Bilig'de yer alan -(U)t eki ile yapılmış yiyecek isimleri tespit edilmiştir. Veriler ışığında sözü geçen yapım eki ile türetilmiş yiyecek isimlerinin nasıl yapıldığı ve yapılış safhaları gösterilmiştir. Belirlenen yiyecek isimlerinin yapılma süreci içerisindeki aşamalarının isimlerin ortak noktaları olduğu görülmüştür. Dolayısıyla üzerinde durulan yapım ekinin diğer araştırıcıların ortaya koyduğu anlamsal işlevlerden daha farklı bir işlevi kendi bünyesinde ihtiva ettiği sonucu görülmüştür. Sonuç olarak -(U)t; fiil kök veya gövdesinden yiyecek isimleri yaparken yiyeceklerin bekletilme ve kurutulma safhalarından geçtiğini gösterdiği tespit edilmiştir. Bu sonuçtan hareketle Türk dilindeki eklerin her birinin özel olarak anlamsal işlevi üzerinde durulması gerektiği vurgulanmıştır</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şeyh-i San'ân Kıssasına Dair</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17053</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17053</guid>
      <author>Yusuf BABÜR</author>
      <description>Feridüddin Attâr’ın Mantıku’t-Tayr’da anlattığı Şeyh-i San’ân kıssası, tasavvufi açıdan oldukça öğretici ve dikkat çekicidir. Doğu edebiyatlarında, sevgili ve aşk için her şeyi feda etmenin sembollerinden biridir Şeyh-i San’ân. Fars ve Türk Edebiyatında şairler, şiirlerinde, sevgilisine kavuşabilmek için elindeki tüm maddi-manevi makamları terk etmesi, içki içmesi ve zünnâr bağlaması gibi hususları dolayısıyla Şeyh-i San’ân kıssasına telmihte bulunmuşlardır. Bu yazıda San’â ve Şeyh’e dair bilgi verilmiş, hikaye özetlenmiş ve bazı tespitlerde bulunulmuştur. Dikkat çeken hususlardan biri, kıssanın çok benzer bir varyantının hadis olarak rivayet edilmesidir. Bu durumda, adı kaynaklarda Abdürrezzak olarak geçen şeyhe isnad edilen bu kıssa, şeyh yaşamadan önce halk arasında mevcuttur. Bir muhaddis olan şeyhin kemal sahibi olması dolayısıyla kıssanın ona yakıştırılmış olması muhtemeldir. Tasavvufi seyr-i süluka ve nefsin insanı, insanın konumu ve mertebesi ne olursa olsun, yoldan çıkarabileceğine dair bu ibretli bir kıssada; aynı zamanda büyük günahlar işlenmiş olsa da dua ve tövbe kapısının her zaman açık olmasına da telmih vardır. Doğu edebiyatlarında şairlerin şiirlerde çeşitli vasıtalalarla telmihte bulunduğu kıssanın, kendinden sonra Anadolu sahasında kaleme alınmış pekçok tasavvufi mesneviye de kahramanlarının aşk uğruna pek çok sıkıntı çekmesi, maddi menevi fedakarlıklarda bulunması gibi meselelerde kaynaklık ettiği de söylenebilir. Hatta Attâr’ın kitabındaki kıssalardan sadece biri olan bu kıssa, Anadolu’da müstakil manzum mesneviler yazılmasına bile vesile olmuştur. Tüm bu özellikler ve tesirler dikkate alındığında Şeyh-i San’ân kıssası dikkatle incelenmelidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Polis Meslek Yüksekokulu Öğrencilerinin Okuma Durumlarına Yönelik Bir Araştırma (Gaziantep Polis Meslek Yüksekokulu Örneklemi)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17133</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17133</guid>
      <author>Ayşe BECEL</author>
      <description>Polis meslek yüksekokulu öğrencilerinin genel okuma durumlarını, okul yaşamı ve şartları çerçevesinde tespit etmeyi amaçlayan bu çalışma Gaziantep Polis Meslek Yüksekokulunda öğrenim gören 20 öğrenci ile yapılmıştır. Durum çalışması olan araştırmada bütüncül tek durum deseni kullanılmıştır. Veriler yarı-yapılandırılmış görüşme formu ile toplanmıştır. Elde edilen veriler tümevarımcı içerik analizi ile analiz edilmiştir. Araştırmada Yüksekokulun, çalışmaya katılan öğrencilerin okuma durumlarını genel anlamda olumlu etkilediği ancak bunun yeterli olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Araştırmaya katılan öğrencilerin önemli bir bölümünün Yüksekokul öğrenciliğinden önce kitap okumaya değer verme ve kitap okuma alışkanlığına sahip olma bakımından beklenen düzeyde olmadığı; bu öğrencilerden bazılarının Yüksekokula geldikten sonra söz konusu durumlarda ilerleme kaydettiği ortaya çıkmıştır. Öğrencilerin çoğu okulda ,sistemli olmamakla birlikte, kendilerini okumaya güdüleyen etkenler bulunduğunu ancak okumak için kendilerinin temel koşul olarak gördükleri sessizliğin sağlanamaması nedeniyle uygun ortamın bulunmadığını bildirmişlerdir. Yatılı resmî okul düzeninin önceki yaşamlarına oranla sosyal hayattan uzak bıraktığı öğrencilere göre kitap okumanın en iyi serbest zaman etkinliği olması, onların kitap okumanın değeri konusunda yeterli bilinçte olmadıklarını göstermiştir. Okulda mesai saatleri dışında kütüphane sorumlusu olarak görevlendirilen öğrencilerin, kitap okuma konusunda arkadaşlarına olumlu model oluşturdukları tespit edilmiştir. Bu durumun öğrencilerin Yüksekokul kütüphanesine ilişkin olumlu görüşlerini pekiştirdiğini ortaya koyan öğrenci söylemleri, kütüphanenin güncel kitaplar yönünden yetersiz olduğu konusunda da uzlaşmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Abdülhak Hamit Tarhan’ın “Nâkâfi” Adlı Şiirinin Ontolojik Tahlili</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16990</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16990</guid>
      <author>Ulaş BİNGÖL</author>
      <description>İnsan üretimi varlıklar arasında sanat eserlerinin kendilerine has birtakım özellikleri vardır. Dış dünyadaki malzemelerin sanatçının elinde işlenmesiyle ortaya çıkan sanat eserlerini daha sağlıklı inceleyebilmek için sanatın kendine özgü özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır. Sanat ontolojisi, incelemenin merkezine bir var olan olarak sanat eserinin koyar. Sanat eserini her yönüyle ele alıp değerlendirmek sanat ontolojisinin ayırt edici yönünü oluşturur. Ontolojik tahlil, bütün sanat türlerinde olduğu gibi edebi metinleri tabaklara ayırır. Sanat ontolojisi, edebi eseri ele alırken metnin biçim ve anlam yönünü göz önünde bulundurur. Edebi metnin arka yapı ile ön yapı diye iki temel tabakaya ayırma ontolojik tahlilin yaklaşım yöntemidir. Ön yapıdan kast edilen metnin biçim ve ritim unsurları, arka yapıdan kast edilen ise anlam unsurlarıdır. Abdülhak Hamit Tarhan’ın poetik nitelikteki “Nâkâfi” manzumesi, “Makber” şiirine yapılan eleştirilere verilen bir cevaptır. “Makber”e yapılan eleştirileri insafsızca bulan Hamit, eski şiirin kurallarını yıkmaktan övgüyle söz eder. Hayatında yaşadığı kırılmalar ile şiiri aynı paralelde ilerleyen şair, romantik bir özneye dönüşür. “Nâkâfi” şiirinde Hamit’in sanat anlayışı ile “Makber”e saldıranlara verdiği cevaplar harmanlanmıştır. Aruz kalıbı, aliterasyon, asonans, kafiye ve redif ile ritim yakalayan Hamit, bu ritim unsurlarıyla anlam arasında bağlantıyı kurmayı başarır. Hem ritim unsurları hem metnin arka planında bulunan anlamsal evrenin iyi bilinmesi, ancak ontolojik bir tahlille mümkündür. Bu çalışmanın amacı ontolojik açıdan “Nâkâfi” manzumesini tahlil etmektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçe Eğitimi Ve Öğretiminde Dil Ve Kültür Aktarımı Aracı Olarak Atasözleri Ve Deyimlerin Önemi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17127</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17127</guid>
      <author>Mesut BULUT</author>
      <description>Her toplum, varlığını devam ettirmek için kendine uygun öğretim programları hazırlar ve uygulamaya koyar. Bir devletin varlığı ve devamlılığı eğitim politikalarıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu eğitim politikalarında amaç; birlik ve beraberliği sağlamaktır. Bireylere millî bilinç veya millî şuurun kazandırılması, çok boyutlu düşünebilmesi, bireylerin kendilerini ifade edebilmesi, kısaca varlığını ortaya koyabilmesi eğitimle mümkündür. Bu bağlamda öğretim programlarındaki içerik önem arz etmektedir. Bireylere dil ve kültürün öğretilmesi, bu bilincin yerleştirilmesi, dil ve dili oluşturan sözlü ve yazılı edebî ürünlerin verilebilmesi, bunların özümsenmesine bağlıdır. Türk millî eğitiminin genel amaçları doğrultusunda, Türkçenin inceliklerinin, güzelliklerinin kavratılması, bireylerin sosyal ve kültürel açıdan doyurulmasında öğrencilerin; 1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu, 2. Maddesi’nde belirtilen; “Türk millî eğitiminin genel amacı Türk milletinin bütün fertlerini; Atatürk inkılâp ve ilkelerine ve Anayasa’da ifadesini bulan Atatürk millîyetçiliğine bağlı, Türk milletinin millî, ahlakî, insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasa’nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek…” ilkesi paralelinde öğretim programlarının amacına uygun olarak sosyal ve kültürel değerlerin bireyler tarafından özümsenmesinde Türk toplumunda önemli eğitim-öğretim araçlarından birisi olma vasfına haiz, milletimizin önemli kültürel öğelerinden olan atasözleri ve deyimler; dil öğretimi, kültür edinimi ve aktarımında önemli rol oynamaktadır. Atasözleri ve deyimler; anlatımı etkili kılma, söyleneni açıkça, kolay, anlaşılır bir şekilde dile getirme ve bunları yazılı olarak ifade edebilme konusunda çok önemli etkilere sahiptir. Bu anlamda Türkçenin ve Türk kültürünün zenginliğinin en önemli göstergesidir. Atasözleri ve deyimler; Türkçe öğretiminde dil öğrenme alanları; okuma, yazma ve konuşma eğitiminde, dil öğretiminde vazgeçilmez öneme sahiptir. Bu çalışmada, literatür tarama modeli kullanılarak, Türkçe eğitimi ve öğretiminde önemli rol oynayan atasözleri ve deyimlerin kültürel değerlerin doğuşundan, yaşatılmasına ve genç nesillere aktarılmasındaki rolleri, atasözleri ve deyimlerin öğretimindeki eksiklikler üzerinde durulmuş, Türkçe öğretimindeki önemi ve işlevleri ortaya konarak, bu konuda yapılacak çalışmalara katkı sunmak hedeflenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Necip Fazıl Kısakürek’in Tiyatroları Hakkında Bazı Dikkatler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17013</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17013</guid>
      <author>Şeyma BÜYÜKKAVAS KURAN</author>
      <description>Necip Fazıl Kısakürek, Türk edebiyatında şairliği ve fikir adamı kimliği ile öne plana çıkmış bir isimdir. Yazmış olduğu, Tohum (1935), Bir Adam Yaratmak (1938), Künye (1939), Sabır Taşı (1940), Para (1941), Sır (yarım kalmıştır 1946), Parmaksız Salih (1948), Siyah Pelerinli Adam (1949) , Reis Bey (1960), Ahşap Konak (1960), Kumandan (yarım kalmıştır 1960), Abdülhamid Han (1965), Kanlı Sarık (1967),Yunus Emre (1969), Mukaddes Emanet (1971), İbrahim Edhem (1978), Püf Noktası (2000) adlı tiyatroları dolayısıyla Necip Fazıl Türk edebiyatında tiyatro yazarı olarak da bir yere sahiptir. Necip Fazıl’a göre tiyatro, tezlerin tezini anlatabileceği üstün ve dokunaklı bir araçtır. Bu sebeple tiyatrolarında diğer düz yazılarında ve şiirlerinde dile getirdiği fikirlerini tiyatro formunda kimi zaman da tirad havasında ifade eder. Tiyatrolarında Allah ve buna bağlı olarak inanç, ruh, mânâ ve ahlâk konularını işler. Kader, ölüm, zaman, mekân, insan olma çilesi, insanın nefsiyle mücadelesi, duyguları, zaafları ve dönüşümlerini tiyatrolarında ele alır. Vatan ve millet uğruna mücadele, Türkiye tarihi, Türk modernleşmesi, Anadolu, Türk ve İslâm âlemindeki önemli isimler Necip Fazıl’ın tiyatrolarında yer alan diğer konulardır. Necip Fazıl’ın tiyatroları işlediği farklı konularla Necip Fazıl’ı anlamak ve Türk tarihini bir de Necip Fazıl’ın gözünden değerlendirmek isteyen okur ya da izleyiciler için etkili, güçlü ve şaşırtıcı bir kaynaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Xx. Yüzyıl Âşık Edebiyatında Aktüel Şiir Değerlendirmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17038</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17038</guid>
      <author>Mahir CANKAYA</author>
      <description>Âşık edebiyatı, kökeni, dini ve milli bir geçmişe uzanan; sözlü, yazılı ve elektronik kültür dairesi içerisinde değişim ve dönüşüme uğrayan; kendisinin veya başkalarının şiirlerini saz eşliğinde çalıp okuyan ya da halk hikâyeleri anlatan ve Âşık adı verilen saz şairlerinin oluşturduğu edebiyattır. Âşıklık geleneğinin XX. yüzyılda da gücünü muhafaza ederek devlet nezdinde kabul görmüş sosyo-kültürel bir kurum haline gelmesinin birçok nedeni olduğu gibi bunlardan bir tanesi âşıkların aktüalitenin merkezinde yer alarak statik olmak yerine değişimi izleme yoluna gitmeleri gösterilebilir. Toplumsal modernleşme ile toplu kültür olarak yayılan, kültürel gelişmeleri ve günlük uygulamaları, zamanın objektif, subjektif ve sosyolojik özellikleriyle geleneğin gerektirdiği ölçüde, şiirlerine konu edinen âşıkların, olay ve durum değerlendirmesine yönelik muhtelif kişisel tespit, tenkit ve gözlem vechelerine başvurdukları bunun yanı sıra hissiyatlarını da tasrih ettikleri, araştırmacılar tarafından ayrıntılı olarak metin tahlili çalışmalarıyla ortaya konulmuştur. Buna göre çalışmamızda, aktüel şiir içeriğine uygun olduğunu düşündüğümüz; âşığın başından geçen olay ve durumlar, yoksulluk, hastalık, kırsal kesimin yaşam tarzı ile dinî ve milli kaynaklı kültür öğelerinin günlük hayattaki izlerini, XX. yüzyılda yaşamış 28 tane âşıktan toplam 44 örnek metin sunarak, metin tahlili yöntemiyle değerlendirmeye çalıştık. Bu sayede XX. yüzyıl âşık edebiyatında, toplum geneline nüfuz eden aktüalitenin âşıklar arasındaki bireysel ve toplumsal yansımasına dair bir fikir oluşturmaya çalıştık.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sınıf Öğretmeni Adaylarının Türkçe Dersinde Demokratik Kültür Bilincini Geliştirmeye İlişkin Görüşleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17072</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17072</guid>
      <author>Serap CAVKAYTAR</author>
      <description>Bu araştırmanın temel amacı sınıf öğretmeni adaylarının Türkçe dersinde demokratik kültür bilinci geliştirmeye ilişkin görüşlerini belirlemektir. Araştırmanın çalışma grubunu Anadolu Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, İlköğretim Bölümü’nde 2010-2011 öğretim yılı güz döneminde Sınıf Öğretmenliği Programı’na devam eden dördüncü sınıf öğrencileri oluşturmaktadır. Araştırma kapsamında 100 öğretmen adayına anket uygulanmış, uygulanan anketlerden 79’u değerlendirmeye alınmıştır. Araştırmada, veri toplama aracı olarak, araştırmacı tarafından geliştirilen ve sınıf öğretmeni adaylarının Türkçe dersinde demokratik kültür bilinci geliştirmeye ilişkin görüşlerini belirlemeyi amaçlayan açık uçlu sorulardan oluşan bir anket kullanılmıştır. Öğretmen adaylarının Türkçe dersinde demokratik kültür bilinci geliştirmeye ilişkin görüşlerinin belirlenmesine yönelik elde edilen veriler betimsel olarak çözümlenmiştir. Araştırma sonucunda sınıf öğretmeni adaylarının demokrasiyi çoğunlukla “kişilerin hak ve özgürlüklerine zarar vermeden özgür olmak” olarak tanımladıkları görülmektedir. Buna bağlı olarak da demokratik bireylerin temel özellikleri içinde en fazla başkalarının haklarına ve özgürlüklerine ve düşüncelerine saygılı olmayı vurgulamışlardır. Katılımcıların Türkçe dersinin demokratik kültür bilinci geliştirmede işlevsel bir ders olarak algılandığı görülmüştür. Öğretmen adayları Türkçe dersinde öğrencilerde demokratik kültür bilincinin geliştirilmesinde sınıf öğretmeninin rolleri içinde en fazla, düşüncelere saygılı olmanın model olarak gösterilmesi rolünü ifade etmişlerdir. Türkçe dersinde yararlanılacak metinlerin özelliklerine yönelik görüşlerine bakıldığında; öğretmen adayları en çok, metinlerin içeriğinin demokrasi, eşitlik, adalet, özgürlük, hoşgörü gibi insan hakları bilincini kazandırıcı nitelikte olması gerekliliğini dile getirmişlerdir. Türkçe dersinde öğretim yöntemlerinden tartışma yönteminin kullanılmasının da demokratik kültür bilinci geliştirmede etkili olacağı görüşünü aktarmışlardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Destanların Eğitimdeki İşlevi/ Atasözlerinin Destan Metinleri İle Öğretilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17047</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17047</guid>
      <author>Münir CERRAHOĞLU</author>
      <description>İnsanlık, tarihin en eski dönemlerinden itibaren duygu, düşünce ve hayalleriyle yoğurduğu kültürel mirasını söz aracılığıyla korumuş, yaşatmış ve sonraki kuşaklara yine sözlü olarak aktarılmıştır. Bu aktarım sese bir ahenk katılmak suretiyle yapısında belli bir ritim ve ölçü barındıran ve ses benzerliği olan destan metinleri ile yapılmıştır. Türk kültür tarihi sürecinde destanların kamuoyu oluşturma, reklam ve habercilik, eğitim ve kültürün yaşatılması ve sonraki kuşaklara aktarılması, hoşça vakit geçirme gibi işlevleri olmuştur. Şiir dilinin dinleyicide kulak zevki uyandıracak şekilde birbiriyle uyumlu kelimeleri aynı mısrada, dizede veya dörtlükte yer alması kelimelerin insan üzerinde olumlu etkiler oluşturmaktadır. Şiir dilinin vazgeçilmez unsurları arasında yer alan duygu değeri, dilin/kelimenin ses değeri, ahengi, musikisi ve ritmi öğrenmeyi daha zevkli ve istekli hale getirmektedir. Bu bağlamda ilk ve orta öğrenim öğrencilerine atasözlerinin öğretilmesinde şiirden özellikle de âşık şiiri metinlerden yararlanılması, destan metinlerinin atasözleri ile öğretilmesi öğrenme sürecine büyük katkı sağlayacaktır. Ders kitaplarında cümleler halinde yer alan ve ezber gerektiren atasözlerinin öğretimi, şiirin ses ve anlam bakımından etkileyici yönünün eğitim sürecine katılmasıyla birlikte daha zevkli hale gelecek, öğrencilerin anlama düşünme ve yorumlama konusunda düşüncelerine yeni bir boyut kazandırılmış olacaktır. Bu çalışmada ilk ve orta öğrenim öğrencilerine atasözleri öğretilirken şiirin öğrenmeyi kolaylaştırıcı etkisinden yararlanmak suretiyle destan metinlerinden/âşık şiirinden yararlanmanın öğrenimi sürecini hızlandıracağı ve öğrenmenin daha kolay ve zevkli olacağı konusu üzerinde durulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İki Farklı Kültürün Âşık Kadın Kahramanları: Leyla Ve Züleyha</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17058</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17058</guid>
      <author>Halime ÇAVUŞOĞLU</author>
      <description>Divan şiirinde dilenci olan âşığın karşısında sultan olan sevgili, âşık için uğruna iki dünyanın da feda edilebileceği yegâne makamdır. Hal böyleyken mesnevilerde durum farklıdır. Realist tiplerin yer aldığı mesnevilerde sevgili ve âşık duyan, düşünen, belirli bir kültürel yapı ile yetişmiş ve o kültürlere ait özellikler sergileyen yaşamın içinden seçilmiş kahramanlardır. Çalışmamızda inceleyeceğimiz yüzyılladır dillere destan hikâyeleriyle adlarından söz ettiren Leyla ve Züleyha, yaşadıklarıyla hem çileli birer âşık olmuşlar, hem de -Züleyha için hikâyenin sonunda da olsa- vuslatı arzulanan birer sevgili olmuşlardır. Âşık-sevgili tipi özelliklerine sahip kahramanlarımız, ait oldukları kültürel yapıya uygun davranmışlar, bunun için de âşıklıkta ikisi de farklı bir rota izlemişlerdir. Arap kabile reisinin kızı olan Leyla ve Garp kültürüyle yetişen Züleyha…Annesinin uyarısıyla aşkını inkâr eden, içerisinde bulunduğu toplumun beklentilerine uygun davranarak ölümüne kadar da halkın ayıplamalarından ve dedikodularından uzak durmak için çaba sarf eden Leyla ve bir rüya aşkına kavuşmak için babasını karşısına alan, Yusuf’a attığı iftira ile ondan bir nevi intikam almaya çalışan, ayıplayanlara karşı kendisini aklamak yerine âşıklıktaki haklılığını ispat etmek isteyen ve mesnevide Leyla ile eş tutulması beklenirken Mecnun’a eş tutulan, sonunda da vuslata eren Züleyha farklı karakter özelliklerine sahip olsalar da âşık kadınlardır. Onların aşk hikâyelerini irdelemek, âşıklıktaki rotalarını belirlemek aslında bu mesnevilerden hareketle toplumun kadınlardan beklentilerini, kadının toplum içerisindeki yerini tespit etmek açısından da önem arz etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Defterdâr-zâde Ahmed Cemâlî’nin “Metâli‘-i Cemâlî” Ve “Şehr-Engîz-i İstanbul” Adlı Eserleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17046</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17046</guid>
      <author>Aysun ÇELİK</author>
      <description>Klasik Türk şiiri tarihinde, yalnızca matlalardan oluşan beyitlerle eser tertip etmek, Kâbilî ve Hisâlî’nin mecmuaları haricinde -şimdiki bilgilerimize göre- sık karşılaşılan bir durum değildir. Ancak hâlihazırda, elimizde yedi örneği bulunan bu tarz, şiir geleneğimiz içerisinde özel bir yere sahiptir. Öyle ki XVI. asır şâirlerinden Defterdâr-zâde Ahmed Cemâlî’nin “Metâli‘-i Cemâlî” isimli eseri, bir nazım şekli olarak kabul edilen ‘matla’ terimine farklı boyutlar getirmiştir. Defterdâr-zâde Ahmed Cemâlî başta “Metâli-i Cemâlî” olmak üzere, edebiyat tarihimize; “Şehr-engîz-i İstanbul”, “Şehr-engîz-i Siroz” adlı iki şehrengiz, latifelerden oluşan “Denâ’et-nâme-i Cemâlî”, bir başka latife numunesi olan “Berâ-yı Kimyâ” risalesi, atasözleri ile teçhiz edilmiş “Risâle-i Durûb-ı Emsâl”, mesnevi tarzında kaleme alınmış bir “Nasihat-nâme” bağışlayarak önemli katkılarda bulunmuştur. Bu bakımdan şâirin üslubundaki orijinaliteyi, söyleyişindeki samimiyeti, hayal dünyasındaki zenginliği, ifadelerindeki gerçekçiliği ve bilhassa şiire getirdiği yenilikleri ortaya koymak, bu çalışmanın edebiyat tarihimize ve kültürümüze olan katkısı bakımından mühimdir. Latifeye dayalı üslubunun birer numunesi olan eserlerinden hareketle bu makalede ilkin; kıymetli kaynaklarla desteklenen ve zengin malzemelerle teçhiz edilen klasik Türk şiiri geleneğinde, şâirin “Metâli‘-i Cemâlî” adlı özgün eseri üzerinden, bir nazım şekli olarak ‘matla’dan ve “Şehr-engîz-i İstanbul”undan hareketle bir tür olarak ‘şehr-engîz’den söz edilmiştir. Daha sonra Cemâlî’nin hayatı, sanatı ve eserleri hakkında bilgi verilmiş, “Metâli‘-i Cemâlî” ve Şehr-engîz-i İstanbul” adlı eserleri tanıtılarak şâirin edebiyat tarihimizdeki yeri ortaya konulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cümle Vurgusuyla Değişen Anlamı Belirleme Başarısı ve Belirtme Becerisi Arasındaki İlişki</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17064</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17064</guid>
      <author>Arif ÇERÇİ, Serdar DERMAN</author>
      <description>Araştırmanın amacı ortaokul öğrencilerinin cümle vurgusuyla değişen anlamı belirleme başarıları ile cümlede istenen anlamı vurgu ile belirtebilme becerileri arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Araştırmada nitel araştırma yaklaşımlarından durum çalışması yöntemi kullanılmıştır. 40 ortaokul 7. sınıf öğrencisine vurgusuyla birlikte anlamı değişen iki farklı cümle verilmiştir. Öğrencilerden, verilen anlama uygun vurgulama ile cümleleri seslendirmeleri istenmiş ve sesleri kaydedilmiştir. Daha sonraki haftada aynı cümlelerin uzman tarafından seslendirilmiş ses kayıtları dinletilmiş, aynı anda test formunda hazırlanan ölçme aracıyla dinledikleri her bir cümle için vurguyla değişen anlamın olduğu seçeneği işaretlemeleri istenmiştir. Bu çalışmada gürültü kesme özelliğine sahip, ses kayıt cihazı kullanılmıştır. Öğrencilerin ses kayıtları Praat ses analiz programı ile çözümlenmiş ve cümle vurguları belirlenmiştir. Uzman tarafından yapılan ve doğruluğu Praat programıyla sınanan seslendirmelerde öğrencilerin tespit ettikleri anlamların uzmanın vurguyla ifade ettiği anlama göre ne oranda doğru olduğu testteki sorulara verdikleri cevapların analiz edilmesiyle belirlenmiştir. Elde edilen verilerin ilişkisel değerlendirmeleri yapılmış ve cümlede vurguyla değişen anlamı belirleme başarısı ile istenen anlamı vurguyla belirtme becerisi arasında pozitif yönde güçlü bir ilişki tespit edilmiştir. Öğrencilerin cümle vurgusuyla değişen anlamı belirleme başarıları arttıkça cümlede istenen anlamı vurgu ile belirtme becerileri de artmaktadır. Bu sonuç ise öğrencilere cümle vurgusu becerisinin kazandırılmasında öncelikle dinleme temelli bir eğitimin verilmesi gereğini ortaya koymaktadır. Çünkü beceriler taklit yoluyla öğrenilmekte, uygulamalarla geliştirilmektedir</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nur Dağı (Gavur Dağı) Platosunda Derlenen Bazı Yerel Kelimelerin Etimolojisi Üzerine Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17025</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17025</guid>
      <author>Fahri DAĞI</author>
      <description>Özet Bu çalışmada, zaman zaman çeşitli şekillerde gündeme gelen Nur Dağı (Gavur Dağı)’nın doğusunda yaşayan halkın kullandığı bazı yerel kelimeleri inceledik. Araştırma bölgemiz Gaziantep’in İslâhiye ve Nurdağı ilçe merkezleri, belde ve köyleri ile Kahramanmaraş’ın Türkoğlu ilçe merkezi, belde ve köylerini kapsamaktadır. Bölge, Nur Dağı (Gavur Dağı)nın doğusunda yer alıp güneyden kuzeye doğru uzanır. Osmanlı Devleti’nin 1865-1866 tarihleri arasında göçebe Türkmen aşiretlerini yerleşik hayata geçirmek için yapmış olduğu Fırka-i İslâhiye iskân harekâtına kadar bu coğrafyada küçük yerleşim yerleri dışında halkın çoğunluğu, konar-göçer olarak yaşamaktaydı. Osmanlı Devleti’nin yapmış olduğu bu iskân neticesinde Nur Dağlarının hem batısında hem de doğusunda irili ufaklı yerleşim merkezleri kurulmuştur. Araştırmaya konu olan bölgede, halkın çoğunluğu bugün dâhi eski Türk inançlarını muhafaza etmekte; eski Türkçeden kalmış birçok kelimeyi kullanmaktadır. Alan araştırması ve bazı yerel kaynakları taramamız neticesinde bölgede konuşulan kelimelerden yaklaşık 1000 tanesini tespit ettik. Bu kelimelerden 100 tanesi anlam, köken, yapı ve şekil açısından incelenmiştir. Bu kelimelerin yaklaşık yüzde 90’ının Türkçe olduğu tespit edilmiştir. Bölgede yaklaşık 150 yıl öncesine kadar konar-göçer yaşayan Türk aşiretleri, kültür ve dillerini dış tesirlerin etkisi altında kalmadan günümüze kadar ulaştırmayı başarmışlardır. Ayrıca 40 kelimenin de tarihi gelişim süreci incelenmiş ve bugün Anadolu ağızlarındaki durumları üzerinde durulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yunus Emre Ve Hâce Muhammed Lutfî’nin İki Şiiri Üzerinde Karşılaştırmalı Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16970</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16970</guid>
      <author>Özkan DAŞDEMİR</author>
      <description>Türkçenin büyük şairi, sevgi ve hoşgörü timsali Yunus Emre, XIII. yüzyılın son yarısı ile XIV. yüzyılın başlarında yaşamıştır. Anadolu coğrafyasının siyasi ve ekonomik buhranlarla çalkalandığı bir dönemde insanları birliğe ve sevgiye davet eden Yunus Emre, ünü yüzyılları ve sınırları aşan bir gönül eridir. Anadolu’da Yunus’un araladığı gönül kapısından içeri giren nice erler vardır. Bunlardan biri de Hâce Muhammed Lutfî Efendi’dir. Meşhur lakabı Efe veya Alvarlı Efe olan Hâce Muhammed Lutfî Efendi 1868-1956 yılları arasında yaşamış ilim ve irfan sahibi bir zattır. Millî Mücadele’de Doğu’da bölücülük yapmak isteyenlere karşı sağladığı katkılar ile bilinen Alvarlı Efe’nin Yunus Emre ile birçok bakımdan benzerlikleri vardır. Yüksek derecede şefkat ve muhabbeti olan, ömrü boyunca tevazu ve hoşgörüden ayrılmayan Efe’nin birçok şiiri tıpkı Yunus’unkiler gibi ilahi olarak icra edilmektedir. Sanatının kaynağını İslam’a ve onun temel değerlerine bağlayan bu iki mutasavvıf şairin iki şiiri biçim ve içerik bakımından birbirine benzerliği ile dikkat çekmektedir. Söz konusu şiirlerde sürekli yinelenen bir dem gelür ve bir gün olurifadeleri daha ilk bakışta bu benzerliği gözler önüne seren ahenk unsurlarıdır. İnsanın hâlden hâle geçişlerini karşıt yaşam deneyimleri üzerinden ele alan bu iki şiir, sanatçının hayata karşı takındığı tavrın ölçütünü çok iyi örneklemektedir. Bu ölçüt teslimiyettir. Çalışmamızda söz konusu şiirleri yapısal çözümleme açısından karşılaştıracağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>El-Cahız’dan Manastırlı Mehmet Rıfat’a: Arap Çeviri Kuramcıları İle Osmanlı Mütercimleri Arasındaki Bağlantılar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16946</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16946</guid>
      <author>Cemal DEMİRCİOĞLU</author>
      <description>Bu makale, Osmanlı mütercimleri ile Arap çeviri geleneğinde “altın çağ” olarak bilinen dönemde karşımıza çıkan temel yaklaşımlar arasındaki bağlantıları çeviribilim disiplini bakış açısıyla birincil kaynaklara dayalı olarak ele almaktadır. Makale, el-Cahız’dan Manastırlı Mehmet Rifat’a kadar uzanarak bazı eyleyenlere ve çeviri söylemlerine odaklanmakta ve Osmanlı mütercimlerinin Araplardaki çeviri yaklaşımlarından haberdar olduklarını, Abbasiler dönemindeki çeviri kuramcılarının yaklaşımlarını izlediklerini ve bunlardan Türkçede kendi çeviri uygulamalarında yararlandıklarını ileri sürmektedir. Dolayısıyla makalede, Arap çeviri kuramının Osmanlı kültüründeki çeviri uygulamalarına kuramsal bir çerçeve sağladığı ve “doğu çeviri kuramı” olarak bahsedebileceğimiz genel bir yaklaşımın öncülü olarak işlev gördüğü vurgulanmaktadır. Bu noktada makale, tarihsel çeviri araştırmaları bağlamında, Türk, Arap, Fars, Hint, Yunan, Bizans kültürleri arasındaki etkileşimleri vurgulayarak, Osmanlı kültüründeki çeviri etkinliklerini karşılaştırmalı bakış açısıyla ele alma ihtiyacına dikkat çekmektedir. Karşılaştırmalı bir bakış açısı özellikle çeviri olgusunun benzeşen ve farklılaşan yönleri ile etkileşimlerin türü ve derecesinin saptanması açısından önemli görülmektedir. İlaveten, makale belagat ile çeviri arasındaki girift ilişkilere de dikkat çekmektedir. Belagatte görüleceği üzere bir kaynak metinden lafz ve mana bakımından yararlanma, çeviriyi belagat veya belagati çeviriyle ilişkili hale getirmektedir. Dolayısıyla makale, Osmanlı kültüründe tarihsel çeviri araştırmaları bakımından Arap belagatine İslami edebi geleneklerde hem edebiyat üretimini biçimlendiren hem de çeviri uygulamalarını çerçeveleyen kuramsal bir yapı olarak dikkat çekmektedir. Arap-Osmanlı etkileşimi bağlamında makale belagat ve çeviri arasındaki ilişkileri Latifi, Nergisi, Necip Asım ve Mehmet Rıfat gibi yazarların çeviri söylemleri üzerinden göstermeye çalışmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yusuf Atılgan’ın Öykülerinde Bireyin Modernleşme Arzusu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16969</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16969</guid>
      <author>Fethi DEMİR</author>
      <description>Yusuf Atılgan, Türk edebiyatındaki modernleşme eğilimini temsil eden en önemli yazarlardan biridir. Yusuf Atılgan, özellikle 1950’li yıllardan sonra Türkiye’de uç vermeye başlayan, bir yönüyle taşralı, kasabalı ya da köylü sayılabilecek, bir başka yönüyle de kentli olmaya çalışan kesimlerin hayatını edebiyat dünyasına taşır. Atılgan’ın sosyal, siyasi, kültürel ve ekonomik anlamda da oldukça öngörülü ve ufuk açıcı bir yaklaşıma tekabül eden bu girişimi, Türkiye’de, modernleşmeye çalışan yeni bir insan tipolojisinin ve dolayısıyla yeni bir yaşam anlayışının da habercisi olur. Yusuf Atılgan, bu avangart tavrını sadece romanlarıyla değil öyküleriyle de gerçekleştirir. Nitekim “Kasabadan”, Köyden” ve “Kentten” alt başlıkları bağlamında tasnif ettiği öykülerinde; hepsi aynı nesepten gelen, aralarında ruhsal bir yakınlık bulunan köylü, kasabalı ve kentli kahramanları bağlamında bu yeni insan tipini anlatır. Bu yeni insan tipi; Kıta Avrupa’sında yaklaşık bir asır önce ortaya çıkan modern, bunalımlı, yabancılaşmış, iletişimsiz, varoluşsal sıkıntıları olan bireyin Türkiye’deki ilk örnekleridir. Hemen hepsi modernleşmenin sancılarını bir biçimde yaşayan bu kahramanlar, aynı zamanda feodal değerler sisteminden kentli bir yaşam kültürüne geçmenin, birey olmanın, kendilerini varoluşsal anlamda gerçekleştirmenin hayalini kurar. Nihayetinde ortaya umutsuz köylüler, yalnız kasabalılar ve aylak kentliler kimlikleriyle beliren çaresiz, edilgen, cinsel anlamda sıkıntılı, tutunamamış, amaçsız, kendi kalıplarını kırmakta zorlanan bireyler çıkar. Bu çalışmada da amaç; Atılgan’ın öykü kişilerinin özelliklerini değerlendirmek ve böylece hem Türk edebiyatındaki modernleşme çabalarının hem de Türkiye’deki sosyal, kültürel ve ekonomik dönüşümlerin birey üzerinde ne gibi izler bıraktığının anlaşılmasını sağlamaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ömer Bedrettin Uşaklı Şiirlerinde Anadolu Gerçeğine Bir Bakış</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16936</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16936</guid>
      <author>Musa DEMİR</author>
      <description>Modern Türk şiiri, 1860’lardan bu güne çok çeşitli aşamalardan geçerek gelmiştir. Cumhuriyete gelinceye kadar Tanzimat nesli şairlerinin elinde, Divan edebiyatı konularının aksine daha dünyevi, beşeri ve sosyal konuları merkeze alarak yüzyıllardır sürdürdüğü geleneği, ilk defa olarak esaslı bir içerik değişimine uğratmıştır. Daha sonraları Ara Nesil, Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati tecrübeleriyle birlikte söz konusu bu dönüşüm zaman zaman kesintiye uğramış olsa da 20. yüzyılın başlarından itibaren Mehmet Emin Yurdakul’un “milli romantik duyuş tarzı”yla karakterize edilen ilk programlı çıkışıyla beraber her anlamda yerli ve millî bir mecra bulmuştur. Söz konusu mecra, aynı duyuş tarzının gerektirdiği arayışlar sonucu 1911’de “Millî Edebiyat” anlayışı içinde “millî bir şiir” hüviyeti kazanmıştır. Devrin siyasal ve sosyal gelişmelerinin verdiği hızla da geniş bir kabul ve iltifat gören bu anlayış, yüzyılın yeni Türk şiirinin asli temellerinden birini teşkil etmesi ve hâlâ etkisi çeşitli tarz ve seviyelerde süregelen poetik bir çığır olması bakımından son derece dikkate değerdir. Bu süreklilik içinde Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının ilk yıllarından itibaren Anadolu halk şairlerinin izinde yine Anadolu’nun merkezde olduğu yeni bir edebî akım ortaya çıkmıştır. Memleket edebiyatı olarak adlandırılan bu akımın mensupları, ilk defa yakından karşılaştıkları Anadolu’yu insan dokusu, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik hayat, tarihî miras ve tabii çevresi içinde edebî eserlerinde yansıtmayı ortak bir sanat anlayışı olarak benimsemişlerdir. Söz konusu akımın önde gelen temsilcilerinden olan Ömer Bedrettin Uşaklı’nın şiirleri üzerinde yapılan bu incelemede de şairin şiirlerindeki Anadolu/memleket gerçekliğinin görünüşleri tematik açıdan ele alınmış ve bu içerik unsurları şiirlerdeki genişliklerine göre insan, coğrafi mekân ve tabiat başlıkları altında incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Mitolojisinin Görsel Sanatlarımızdaki Yeri Nerede?</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17032</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17032</guid>
      <author>Abdurrahman DEVECİ</author>
      <description>Bugün çoğu sanatçımızın yanında mitolojiden söz ettiğimizde akıllarına hemen Yunan mitolojisinin Zeus, Hera, Poseidon v.s gibi mitolojik karakterleri geliyor. Bugün Türk gençlerine sorduğumuzda ise Ülgen Bay, Ayısıt, Kübey gibi Türk mitolojik kahramanlarının isimlerini bile duymadıklarını anlıyoruz. Asena, Ötüken gibi isimleri bazen duymuş olsalar da tam olarak ne olduklarının fakında değiller. Ancak Yunan mitolojisinden söz ettiğimizde az ya çok bir şeyler okumuşlar veya görmüşler, onlar gençlerimize hiç de yabancı değildirler. Acaba Türklerin, Türk mitolojisine olan özensizliğinin nedeni nedir? Neden kendi mitosumuza bu kadar yabancıyız da Batı mitosunu bu kadar çok benimsiyoruz? Bunun değişik nedenleri vardır: Türklerde modernleşme kaygısı ve Batı hayranlığı, Türklerin Batı tarih ve kültürüne hayran olup kendi kültürüne ve kimliğine yabancı olması, bunların hepsinden de önemlisi; İslam dininin görsel sanatlara temkinli bakması ve onun sonucunda görsel sanatlarda Türk mitolojik karakterlerine yer verilmemesi... Nitekim mitolojik karakterler sadece yazılı metinlerde kalmışlar ve görsel sanatlarda yer alamadıklarından insanların gözlerine hitap etme şansını bulamamışlardır. Böylelikle heykellerde ve resimlerde yaşayan Yunan ve Rum mitolojisinin karşısında kendi değerlerini ve kalıcılıklarını kaybetmişlerdir. Mitolojik karakterleri yaşatmanın en iyi yolu, onları gözlere hitap edecek biçime getirmektir. Söylenceler eğer sadece ağızdan ağza dolaşsalar, bir süre sonra unutulabilirler. Söylencelerdeki isimler de akıllarda kalmayabilir. Ancak onlar, bir heykel, bir duvar freskosu veya bir tuval resmi olarak ortaya çıktığı zaman, göze ve ruha öyle zevk verirler ki kolaylıkla unutulamazlar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yeni Eleştiri Bağlamında Metindilbilimsel Çözümlemelerle Cevat Şakir’i Anlamak</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17016</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17016</guid>
      <author>Şükran DİLİDÜZGÜN</author>
      <description>Yazınsal metinlerde konudan çok işleniş biçimi önemlidir; çünkü, içerik ancak o biçimle belirlenmektedir. Biçimcilere göre, yazarı/okuru ölçüt almanın anlamı yoktur; edebiyat eserinin değerlendirilmesi için gerekli bütün veriler eserin kendinde vardır. Biçimci bir anlayışa dayalı “Yeni Eleştiri”ye göre yazınsallık, eser içindeki öğelerin nasıl düzenlendiği ve işlevleri ile ilgilidir. Yazınsal söylemin incelenmesinde bilişsel süreçler işletilerek metnin hem yüzeysel dilbilgisi yapılarının betimlenmesi hem de iletileri taşıyan tümce ötesi özelliklerin araştırılması gerekmektedir. Metinlerin tüm katmanlarıyla ele alındığı metindilbilimsel çözümleme yapıttan yola çıkarak “anlam”a ulaşma bağlamında Yeni Eleştiri odaklı bir nitelik taşımaktadır. Bu düşünceler doğrultusunda geliştirilen bu araştırmanın amacı, Cevat Şakir’in öyküleri üzerine yapılan metindilbilimsel çözümlemelerle yazarın dünyaya bakışı ve yazınsal söylemi hakkında saptamalarda bulunmaktır. Seçkisiz bir yöntemle belirlenen Çingene Ali, Son Türkü ve Tünek Ahmet öykülerinden oluşan örneklem, Dilidüzgün (2010) tarafından belirlenen metin yapı ölçütleri temel alınarak çözümlenmiştir. Öykülerde yinelenen sözcükler öyküler için ortak bir kurgu ortaya çıkarmakta ve kahramanların doğaya ulaşma coşkuları türkü ile dillendirilmektedir. Öykülerin sonlarında kahramanların duyguları yüz ifadelerine yansımaktadır. Kent ve tabiat arasındaki tezatlık başlıklarda izlenebilmektedir. Kahramanları toplumdaki yalnız ve sıradan insanlardır, öykülerde “Biz” ve “O (kahraman)” vardır. Kahramanlardan çok özellikleri önemlidir; bu, yazarın kahramanların lakaplarını alış şekillerine odaklanmasında görülür, kahramanlar lakaplarıyla ve öngönderimle öyküye girerler. Üst yapı bağlamında kahramanlar önce “(bu) adam, herif” gibi genellemelerle üstün özellikleriyle tanıtılır; daha sonra “bir gün/bugün” gibi konu değişimi belirleyicileri ile başlarından geçen özel bir olay anlatılır ve öykü sonunda bu kanıtlar doğrultusunda bu meziyetler yinelenir. Kelimelerin eş anlamlı ya da yakın anlamlarının ard arda sıralanması şiirsel, akıcı bir anlatıma yol açmıştır. Kişileştirme, benzetme, sanatsal bağdaştırmalar, somutlaştırma, ikileme, pekiştirme, abartı, denizcilikle ilgili yeni terimler, soru tümceleri, ünlem tümceleri, sadece yüklemden oluşan tümceler, devrik tümce kullanmama yazarın biçemini belirlemektedir. Cevat Şakir denize ve deniz insanına olan tutkusunu, kara ve kara insanı ile karşılaştırarak, onların yaşadıklarını onlarla yaşayarak “insan” duyarlılığı ile anlatırken Türkçenin gücünü de eserlerine bir sanatçı duyarlılığı ile yansıtmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yunus Emre Divanı’nda İdeal İnsan</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17050</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17050</guid>
      <author>Ahmet DOĞAN</author>
      <description>Yunus Emre, dünyaya gönüller yapmaya gelen ve bu uğurda hasbî bir gayretle Anadolu’nun manevi mimarlığını üstlenen bir büyük şahsiyettir. Bu büyük şahsiyet, içeriği itibarıyla oldukça derin anlamları muhtevi, fakat söyleyiş itibarıyla oldukça sade ve anlaşılır olan şiirleriyle, Anadolu insanına kendi dilinden kendi gerçeğini anlatmayı başarabilen eşsiz bir dehadır. Yunus Emre, hakikatin girift manasını, çağının ilim ve edebiyat dilleri olan Arapça veya Farsça anlatmak yerine Türkçe ifade etmeyi tercih etmiş ve bunda da başka hiç kimseye nasip olmayacak derecede başarılı olmuş bir mutasavvıf şairdir. Kâinatı mutasavvıf şair duyarlılığı ile temaşa eden Yunus Emre’ye göre varlık âlemindeki en önemli gerçek insandır. Âlemin insan için yaratıldığını düşünen Yunus Emre, her mısraı aşk ile yoğrulmuş şiirlerinde başat bir tema olarak insanın varlık âlemindeki eşsiz yerine değinir. Yunus’a göre insan, kâinatı aşkla var eden Allah’ın, tüm yarattıkları içerisinde onu hakkıyla tanıyıp Rabb’liğini layıkıyla idrak edebilecek olan yegâne varlıktır. Bu sebeple “halife” olarak yeryüzüne indirilen insanın öncelikli olarak yapması gereken şey “kendini bilmek” olmalıdır. Zira insanın kendini bilmeden Rabb’ini bilmesi mümkün değildir. Yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak tasarrufta bulanabilecek bir potansiyelle yaratılmış en ideal varlık, insandır. Âlemin mükemmel bir özeti olan insanın halifeliğini icra edebilmesi de ancak yaratılışındaki mükemmeliyeti kuvveden fiile çıkarması yani insanlığını idrak ve ikmal etmesiyle mümkün olur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Öykülerinde Çocuk Eğitimi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17109</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17109</guid>
      <author>Hüseyin DOĞRAMACIOĞLU</author>
      <description>Hikâyeler insanları eğlendirirken eğiten edebî türlerdir. Yakup Kadri, okuyucularını edebiyat dairesinde eğlendirirken eğitmeyi amaçlamış tanınmış bir hikâyecidir. Yazar, çocuk eğitiminde tespit ettiği olumsuzlukları sadece tenkit etmekle kalmaz, aynı zamanda bunlara çözüm önerileri de getirir. O bir hikâyeci olmasına rağmen çocuk eğitimi konusunda sıraladığı düşünceler çocuk eğitiminde ortaya çıkan muasır görüşleri destekler mahiyettedir. Yazar, edebî zevk veren hikâyeler vasıtasıyla çocuk eğitimi konusunda kalıcı öğrenmeyi sağlamayı amaçlamıştır. Çocuk eğitimi konusunda edebiyatın estetik zevkinden yararlanmak yararlı sonuçlar doğurabilir. Çocuk eğitimi konusunda ebeveynleri eğitmenin eğlendirici bir yolu ana babalara bu konu ile ilgili roman ve hikâyeler okutmaktır. Bu sayede kısa hikâyelerle ve bu hikâyelerdeki karakterler vasıtasıyla çocuk eğitimi hakkında büyükler daha kolay bir şekilde eğitilebilirler. Ayrıca okullarda geleceğin ana babaları olacak gençlere eğitim içerikli küçük hikâyeler okutarak bir neslin eğitimine katkıda bulunabiliriz. Böylece geleceğin eğitimli anne babalarını daha okul yıllarından itibaren yetiştirebiliriz. Bu sayede eğitimi tüm toplumu kuşatacak bir çerçeveye yayabiliriz. Bu nedenle Yakup Kadri’nin hikâyeleri vasıtasıyla toplumda geniş perspektifli bir eğitim süreci başlatılarak bu süreç içerisinde çocuk eğitimi konusunda yararlı bilgiler okurlara ulaştırılabilir. Eskilerin kıssadan hisse dedikleri tarzın modern hikâyeye uyarlanmış biçimini Yakup Kadri’nin öykülerinde ve özellikle çocuk eğitiminden bahseden bölümlerinde görebilmekteyiz. Ancak o bir yazar olarak doğrudan öğüt vermek yerine tavsiyelerini hikâyelerinin vaka örgüsü içerisine gizlemiştir. Bu nedenle Yakup Kadri’nin hikâyelerini okuyan kişiler eğitim sürecinin içerisinde kendilerini dolaylı olarak bulmaktadırlar. Böylelikle edebî eserlerin atmosferinde çocuk eğitimi ile ilgili birçok eğitici fikirler okurlara ulaşmış olmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Metinlerarasılık Ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bağlamında Bülbül Mazmunu Ve Mehmet Akif Ersoy’un Bülbül Şiiri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17052</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17052</guid>
      <author>Hayriye DURKAYA</author>
      <description>ÖZET Anlatılar arası gönderiler metinlerarasılık ve beraberinde karşılaştırmalı edebiyat biliminin doğmasına zemin hazırlamıştır. Metinlerarasılık ve karşılaştırmalı edebiyat aynı kültüre ait metinler üzerinde uygulanacağı gibi farklı milletlerin eserleri üzerinde de tatbik edilebilir. Nitekim farklı zamanlarda ve mekânlarda birbirinden etkilenen ve alıntılar yapan yazarlar yok değildir. Bu beraberinde metinlerarası benzerlikleri ve farklılıkları doğurur. Benzerlikler ve farklılıklar neticesinde mukayeseye muhtaç metinler meydana gelir. Mukayese çok geniş bir sahayı kapsar. Çünkü karşılaştırma hem şekil hem de muhteva açısından yapılabilir. Ancak tüm bu tespitlerin yapılabilmesi her şeyden önce okuyucunun ve araştırmacının donanımıyla alakalıdır. Mukayese düşüncesi insan tabiatında var olan bir davranıştır. Bu davranış bir süre sonra edebiyata aksetmiş ve karşılaştırmalı edebiyat bir yöntem olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu yöntem uzun süredir Batı edebiyatında kullanılıyor olmasına rağmen Türk edebiyatında son yüzyılda ortaya çıkmıştır. Türkiye’de Leo Spitzer ve Erich Auerbach aracılığı ile başlayan bu furya ilerleyen yıllarda Cevdet Perin ve İnci Enginün gibi değerli isimlerle önemli yol kat etmiş özellikle son zamanlarda Kubilay Aktulum bu konu üzerine birçok çalışma yapmıştır. Metinlerarasılık ve karşılaştırmalı edebiyat son dönem Türk edebiyatında henüz kullanılan iki terimdir. Bu çalışmada da vatan ve millet şairi olarak adlandırdığımız Mehmet Akif Ersoy’un Bursa’nın Yunan işgali üzerine yazmış olduğu Bülbül şiiri ile klasik edebiyatta sık sık kullanılan bülbül mazmunu arasındaki ilişki metinlerarasılık ve karşılaştırmalı edebiyat bağlamında bir değerlendirmeye tabi tutulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>“Halk İnancı” Kavramının Sınırları Ve Sınırlılıkları Üzerine Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16838</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16838</guid>
      <author>Metin EREN</author>
      <description>Halk inançları birçok sosyal ve beşeri bilimin inceleme konuları arasındadır. Bu disiplinlerden halkbilimi halk inançları başlığı altında, özellikle bir toplumda yaygın dinsel gelenek içerisinde geçmiş dinlerden kalan arkaik unsurları incelemeye çalışır. İnanç kavramının mevcut tanımları modern bilimin sınırlamalarını yansıtır. Halk inancı denilince ilk akla gelen ifadelerden “batıl inanış” nitelemesi aynı zamanda büyük dinsel geleneklerin çekincelerini barındırır. Halkbilimi kapsamında yapılan halk inançları ile ilgili çalışmalar kavram ve içerik bakımından belirtilen sınırlılıkları barındırır. Bu incelemede inanç, batıl inanç kavramlarının içerik analizini yapıldı. Kavramın modern bilimin inceleme yöntemlerinin dışında bir olgu olmasına karşın bireysel ve toplumsal bir gerçekliğe sahip olduğu belirtildi. Halk inançlarının önemli bir kısmının resmi din/Ortodoksi/büyük gelenek olarak adlandırılan din anlayışının dışında özellikler barındırmasına karşın bu bütünden ayrı ele alınmasının toplumsal ve kültürel bütünlüğün anlaşılmasını güçleştireceği, konuya ilişkin gerçeği parçalayacağı ve bunun bilimsel olarak da doğru olmadığı halk inançlarını inceleme yöntemlerine dair yeni öneriler ışığında tartışıldı. Bu tartışmalar ışığında Türk halk inançlarının çalışılmasına dönük yeni yaklaşımların gündeme getirilmesinin bir zorunluluk olduğu tezi savunulmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1980 Sonrası Türk Öykücülüğünde Cemil Kavukçu ve Temmuz Suçlu Adlı Öykü Kitabının Tutunamayan Karakterlerinde Kimlik Bunalımı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16926</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16926</guid>
      <author>Kemal EROL</author>
      <description>Türk edebiyatında öykü alanındaki ilk eserler, toplumun Batılı çizgide bir yenileşme sürecine girdiği Tanzimat döneminde verilmeye başlanır. Hayatın her alanında kendini hissettiren modernleşme süreci, toplumun ve bireyin yaşamındaki değişimin etkilerini ve sonuçlarını konu edinen çağdaş “kısa öykü”nün doğuşunda önemli bir rol oynamıştır. Türkiye’de 1980 sonrası dönemde olaydan çok bir anı, bir durumu aksettiren öykülere ilgi artmıştır. Türün en başarılı örneklerini ortaya koyan Cemil Kavukçu, özellikle 1990’lı yıllarda edebiyat çevresinde önemli bir yer edinmiştir. Büyük ölçüde yazıldığı dönemin izlerini taşıyan öykülerin dokusuna kentlinin ve taşralının modernlik karşısındaki tavrı işlenmiştir. Kavukçu’nun öyküleri, onu doğuran dönemin koşullarının aktarımıyla biçimlenmiştir. Erkek kahraman odaklı bu öykülerin merkez sorunsalı, siyasi çatışmaların ve derin bir ekonomik buhranın hâkim olduğu ortamda tutunamayan bireylerin kimlik bunalımıdır. Öykülerde duygu ve düşünce aktarımını sağlayan kişiler arası iletişim yoluyla sosyolojik ve psikolojik veriler ağırlık kazanır. Kavukçu’nun romanları ve diğer öykü eserlerinin yanında Temmuz Suçlu (1990) adlı kitabı, birbirinden nitelikli 19 öyküden oluşur. Yalnızlık, geçim sıkıntısı, korku, bohem hayat tarzı; gerçeklerden, kalabalık kent ortamından ve toplumdan kaçış, bu öykülerin tematik özünü oluşturur. Öykülerin kahramanları arasında kadınlar ve idealist tipler azdır. Genellikle dönemin kötü koşullarından ileri düzeyde etkilenmiş, ruhsal dünyaları çökmüş genç ve orta yaşlardaki mutsuz erkekler öne çıkar. Kişi kadrosunda bohem tipler, maceraperest, asi ve dejenere tipler, serseri tipler, bedbin ve korkak tipler gibi dikkat çeken bunalımlı insanlar yer alır. Öyküler, bu insanların iç dünyalarına, kimlik bunalımını yaratan koşullara ve yaşadıkları çekilmez hayatla ilgili duygu ve düşüncelerine ayna tutar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çocuk Oyunları-Eğitim İlişkisi: Bezirgân Başı Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17027</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17027</guid>
      <author>Hatice FIRAT</author>
      <description>İnsanlık tarihi kadar eski ve evrensel bir olgu olan oyun günümüzde özellikle çocukların eğitiminde en etkili yol olarak görülmektedir. Çocuklar sosyal yaşamda gerekli olan bilgi, beceri ve davranışları oyun oynayarak, kendiliğinden edinebilmekte; oyun içerisinde kendisini daha rahat ifade edebilmekte, yeteneklerini ortaya koyabilmektedir. Bu nedenle oyun ile çocuğun tanınması ve yönlendirilmesi çok daha kolay olmaktadır. Yapılan araştırmalar çocuğun ruhsal, sosyal, duyuşsal, bedensel, zihinsel, dilsel vb. gelişiminde çocuk oyunlarının önemine işaret etmektedir. Bezirgân başı oyunundan hareketle, özellikle geleneksel oyunların, çocukların zihin, dil, beden, bireysel ve sosyal gelişim alanlarında vb. eğitime yardımcı bir araç olduğu söylenebilir. Eğitim sürecinde çocuk eğitimiyle ilgilenen kişilerin, özellikle öğretmenlerin çocuklara kazandırmak istedikleri beceri ve davranışlar için oyunlaştırmaya dayalı öğretim yöntem ve tekniklerini tercih etmeleri de oyunun eğitsel işlevini ortaya koymaktadır. Bu noktadan hareketle çalışma, oyunun eğitimdeki yerini -özellikle geleneksel oyunlarının- eğitim açısından önemini vurgulamayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda çalışmada, ülkemizdeki geleneksel oyunlardan biri olan “bezirgân başı” üzerinden oyun-eğitim ilişkisi açıklanmaya çalışılmakta, gerek eğitim gerekse kültürel değerlerin korunması açısından geleneksel oyunların çocuklara tanıtılması gerektiği vurgulanmaktadır. Araştırmada, nitel araştırma yöntemlerinden betimsel yöntem/tarama yöntemi kullanılmıştır. Bunun için oyun, eğitim, çocuk edebiyatı gibi alanlara ait alan yazın kaynakları saptanmış, çalışmanın amacına uygun bölümler esas alınarak incelenmiştir. Çalışmada, içerik çözümlemesi/analizi tekniği de kullanılmıştır. İçerik çözümlemesi doğrultusunda, Türkiye’deki geleneksel çocuk oyunlarından “bezirgân başı” değerlendirilmiştir. Oyun, genel özellikleri; yapısı, oynandığı mekânlar, kuralları, çocuğun eğitimindeki işlevi/etkili olduğu gelişim alanları vb. üzerinden çözümlenmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçede Yardımcı Fiillerin Morfo-Semantiği ve İşlevi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16948</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16948</guid>
      <author>Mehmet GEDİZLİ</author>
      <description>Türkçede yardımcı fiil konusunda yapılan çalışmaların sayısı son yıllarda artmaktadır. Çalışma sayısındaki artışa rağmen yardımcı fiillerin yapı, anlam ve işlev özellikleri konusunda birleştirici sonuçlara gidilememektedir. Geleneksel gramer anlayışının ortaya koyduğu betimsel yaklaşım üzerine inşa edilen çalışmalar, yardımcı fiillerin yapı özelliklerine yoğunlaşmaktadır. Özellikle yardımcı fiilleri birleşik fiiller başlığı altında ele alıp, yapı bakımından bir fiil türü olarak değerlendiren gramer anlayışının kendisinin gözden geçirmesi gerekmektedir. Çünkü işlevsel bir organizasyon olan dilde, dil unsurlarını tek yönüyle değerlendirmek, eğitim öğretim süreçlerinde sorunlara sebep olmaktadır. Sondan eklemeli bir dil olan Türkçede işlevli unsurlar ekleşen unsurlardır. Var oluşunu temel dil varlığı olan sözcüklerle birleşerek ortaya koyan işlevli unsurlar, Türkçenin sistematiğine uygun şekilde sürdürmektedir. Mevcut yapısında bulunmayan, ancak yeni ihtiyaçları karşılamak için kullanılmak zorunda olan işlevli unsur, yine Türkçenin bünyesinden çıkmaktadır. Bu makalede Türkçenin yardımcı fiilleri yapı, anlam ve işlev özellikleri bakımından incelenmiştir. Öncelikle Türkçe gramerlerinin fiil tanımı üzerinde durulup, sonrasında yardımcı fiiller ele alınıştır. Türkçenin tarihi dönemlerinde kullanılan yardımcı fiillerin de dâhil edildiği bir listeyle gösterilen tüm yardımcı fiillerin yapı, anlam ve işlevdeki özellikleri ayrı ayrı belirlendikten sonra işlevi konusuna vurgu yapılmış ve Türkçe gramerlerindeki yeri tespit edilmeye çalışılmıştır. Türkçede yardımcı fiilli yapılarda çekimli unsur olan fiildir ve biçim olarak fiil ancak işlev olarak sözcük özelliğinden uzaklaşmış yapım eki işlevli sözcüklerdir. Yapıları bakımından sözcük, işlevi bakımından da fiilleştirme gerçekleştirirler. Yardımcı fiilli yapılardaki sözcük birleşimi hadisesinden hareketle Türkçenin yardımcı fiil mantığını anlamak yeterli olmamaktadır. İşlev görmelerinden dolayı, bu yapıların hem adlandırılmalarında hem de gramerdeki yerlerinde bir düzenleme gerekmektedir. Yardımcı fiil vasfı kazanan fiillerin özelliklerinden hareketle aynı nitelikleri taşıyan fiillerin de gerekli durumlarda benzer işlevi görebileceklerine işaret edilen çalışmada, yardımcı fiilli yapıları oluşturan diğer unsur isim ve isim işlevli yapıların da üzerinde durulması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Özellikle çekim ekli isimlerle beraber kullanılan fiillerin aynı işlevi görüp görmedikleri konusunda yeni çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Sonuçta bu çalışma, yardımcı fiillerin genel özelliklerine ve Türkçe gramer ve dil bilgisi kitaplarında üzerinde durulmayan işlevi konusuna dikkat çekmektedir. Konunun meraklılarına ve alana katkı sağlayacağı düşüncesiyle bu çalışma yapılmış ve bilim insanlarının ilgisine sunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>EVLİYÂ ÇELEBİ SEYAHATNÂMESİ’NDE ÖLÜMLE İLGİLİ AD AKTARMALARI</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17219</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17219</guid>
      <author>Münteha GÜL AKMAZ</author>
      <description>Doğumuyla birlikte insanın kaderi hâline gelen ölüm, insanı yaşadığı çevreden, ailesinden, sevdiklerinden, dünyadaki bütün varlıklarından bir anda alıp götürür. Bunun yanında ölümün şahsen tecrübe edilebilir bir olgu olmaması da insan üzerinde korku, kaygı, endişe gibi olumsuz duydular uyandır. Ölüm kelimesini duymak bile insanın bu duyguları hissetmesi için yeterlidir. Bu yüzden insanoğlu ölüm ve öl- kelimelerini kullanmak yerine çoğu zaman bu kavramla ilgili başka kavramlardan yararlanarak ad aktarmalarına başvurmuştur. Bu tutumunda güzel adlandırma endişesinin yanında saygı, sevgi, nefret gibi duygusal sebepler; güçlü, etkileyici ve görsel bir anlatım sağlamak kaygısı da etkili olmuştur. Ad aktarması bir kavramın ilgili veya bağlantılı olduğu başka bir kavram veya kavramlarla anlatılmasıdır. Bu sayede mevcut ifadeler için yeni anlamlar üretilerek anlam değişikliği veya çok anlamlılık sağlanır. Ancak genellikle edebî ve sanatsal eserleri süslemekte kullanılan bir araç olarak görülen ad aktarmaları aslında günlük konuşma, düşünme ve eylemde bulunma tarzının önemli bir parçasıdır. Ad aktarmaları insanların fiziksel ve kültürel tecrübelerinin farklı boyutlarını dile getirir. Yetiştiği çevre, aldığı eğitim ve kıvrak zekâsı sayesinde kendine has bir üslup ve üst dil oluşturmayı başaran Evliyâ Çelebi de XVII. yy. Osmanlı İmparatorluğu’nda kaleme aldığı Seyahatnâme’sinde gerek yazı dilindeki değişik biçimleriyle gerekse kendine özgü örneklerle ad aktarmalarına yer vermiştir. Bunlar arasında ölüm ve öl- için kullanılan ad aktarmaları da mevcuttur. Bu çalışmada Türk kültür tarihinin eşsiz kaynaklarından biri olan Seyahatnâme’deki öl- fiili için kullanılan ad aktarmaları ele alınacaktır. Bütünce olarak on ciltlik hacimli bir eser olan Seyahatnâme’nin ilk üç cildi seçilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Genç Kız Masalının Psikanalitik Yöntemle İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17146</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17146</guid>
      <author> Salih GÜLENER,</author>
      <description>Halk bilgisi ürünleri içinde anlatmaya dayalı popüler türlerden biri de masaldır. Masal hemen hemen bütün toplumlarda bulunan ve benzer konuları ele alan sözlü kültür ürünüdür. Gerek dünyada gerekse bizim toplumumuzda masalların bir bölüğünü de asıl kahramanı genç kız ya da kadının oluşturduğu masallardır. Bu masallar eski kültür hayatımızda genç kız ve kadın meclislerinde masal anaları da denilen kişiler tarafından anlatılırlardı. Bu tip masallarda genç kız ve kadınların yaşam yazgıları anlatılmaktadır. Masallarda karşılaşılan bin türlü sıkıntı, acı ve değişimlerin derinliklerinde yatan saklı anlamlar çeşitli imge ve simgelerle anlatılmaktadır. Bu imge ve simgelerin temsil ettiği anlamların açıklanması ise psikanalizle ilgilidir. Halkbilimi ürünlerini inceleme kuram ve yöntemlerinden biri de psikanalitik kuram ve yöntemdir. Bu yöntemde W. Wundt’un ortaya koyduğu bilinç kavramı daha sonra S. Freud tarafından geliştirilmiştir. S. Freud, bilincin yanı sıra bilinçdışını ele almış ve bunları altben, ben ve üstben kavramlarıyla açıklamıştır. Bu açıklamalarında S. Freud, özellikle çocukluk döneminde bastırılarak bilinçdışına atılmış isteklerin rüyalarda ortaya çıktığını söylemektedir. “Oedipus kompleksi” gibi bir takım kavramları da ortaya koyan S. Freud’un ve C. Gustav Jung’un takipçisi olan araştırmacılar bu yöntemi genişletmişlerdir. Bu yöntemden hareketle, genç kız ve kadınlar güzellikleri, zekâları ve sabırlarıyla karşılaştıkları güçlükleri alt etmeye uğraşırlar. Sonunda bir şehzade veya aynı statüde birisiyle evlenerek hem mülkiyet hem de egemenlik elde etmiş olurlar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>6. Sınıf Öğrencilerinin Kelime Hazinesinin Geliştirilmesindeeğitsel Oyunların Etkisinin İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17187</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17187</guid>
      <author>Tuba GÜLSOY, Duygu UÇGUN</author>
      <description>Bu araştırmada 6. sınıf öğrencilerinin kelime hazinesinin geliştirilmesinde eğitsel oyunların etkili olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Deneme modelindeki bu araştırmada "Öntest ve Sontest Kontrol Gruplu Seçkisiz Desen" kullanılmıştır. Araştırmanın çalışma grubu, 2011-2012 eğitim-öğretim yılı güz döneminde Niğde il merkezindeki 19 Mayıs İlköğretim Okulunun 6. sınıfında öğrenim gören 60 öğrenciden oluşmaktadır. Araştırmada deney ve kontrol grubu olarak ayrılan iki grup, seçkisiz olarak belirlenmiş ve denencelerin sınanması için gerekli olan veriler, araştırmacı tarafından geliştirilen iki seçenekli otuz üç sorudan oluşan uygulama ölçeği ile elde edilmiştir. Uygulama ölçeği, öntest ve sontest şeklinde, deneysel işlemin başında ve sonunda olmak üzere, öğrencilere iki kez uygulanmıştır. Uygulama sonrasında elde edilen veriler, SPSS istatistik paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerin analizinde deney ve kontrol gruplarındaki öğrenciler arasında anlamlı bir farkın olup olmadığını belirlemek amacıyla “t-test”i kullanılmıştır. Araştırmada elde edilen bulgulara göre, eğitsel oyunların uygulandığı deney grubu ile geleneksel yönteminin uygulandığı kontrol grubunun öntestleri arasında anlamlı bir fark olmadığı, eğitsel oyunların uygulandığı deney grubunun öntest ve sontest puanları arasında anlamlı bir fark olduğu, geleneksel yöntemin uygulandığı kontrol grubunun öntest ve sontest puanları arasında anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir. Ayrıca geleneksel yöntemin kullanıldığı grup ve eğitsel oyunların kullanıldığı grup için öntest ve sontest sonuçları karşılaştırılmış ve kontrol grubunun başarı düzeyi ile deney grubunun başarı düzeyleri arasında, deney grubu lehine anlamlı bir fark belirlenmiştir. Araştırmada elde edilen bulgulara göre araştırmacılara ve öğretmenlere yönelik çeşitli önerilerde bulunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kıbrıs Türkleri’nin Eşkıyalık Destanı Hasan Bulliler’in Metindilbilimsel Tutarlılık Ve Bağdaşıklık Görünümleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17149</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17149</guid>
      <author>Gürkan GÜMÜŞATAM</author>
      <description>Dilbilim içinde, özgün inceleme sahalardan biri de metindilbilimdir. Metindilbilim, iletişimin sözce ve metinler üzerinden gerçekleştiği gerçeğinden hareket ederek metinlere yönelerek çalışmalarını yürütmektedir. Metindilbilim metne yaklaşırken, onu tutarlılık, bağdaşıklık, niyetlilik, metin içi ilişki, bilgi vericilik, benimsenebilirlik ve durumsallık (Aksan, 1999: 149) ölçütlerine göre ele alıp değerlendirmektedir. Bu inceleme söylem çözümlemesi yönteminin işaret ettiği noktalardan hareket ederek son asır Kıbrıs Türk halk kültüründe önemli izler bırakan Hasan Bulliler destanı üzerine hazırlanmıştır. Hasan Bulliler, Kıbrıs’ın İngiltere’ye kiralanmasının ardından kısa bir süre sonra, İngiliz yönetimine baş kaldırarıp eşkıyalığa başlayan kardeşlerin maceralarını konu edinmektedir. İngiliz yönetimi, Adada yeni bir nizam kurmaya kalkınca halk buna karşı koymaya çalışır. Söz konusu destanda da eşkıyalık yapan Hasan Bulliler’in, İngiliz yönetimini uğraştırması, suçlarını halkın gözünde aklamış, onları bir nevi kahraman konumuna sokmuştur. Böylece Hasan Bulliler’in adıyla anılacak bir destan yaratılmıştır. İncelenen destanın Kıbrıs Türk kültüründe birçok varyantı belirlenmesine rağmen, ilk kez kim tarafından yaratıldığı uzun zaman çözüm bulunamamış sorunlardandır. Meseleye çözüm getiren Harit Fedai’dir. Fedai, destanın Doktor Hafız Cemal tarafından yazıldığını incelemeleri sonucu saptamıştır. İncelemeye konu olan destan metni Doktor Hafız Cemal tarafından yazılan ve Harid Fedai tarafından Atatürk Üniversitesi’nde bulunan metin esas alınarak yapılmıştır. Yazının amacı Hasan Bulliler anlatısının metindilbilimin ilkeleri çerçvesinde söylem çözümlemesini yapmaktır. Bundan hareketle anlatının metinselleşmesini sağlayan tutarlılık ve bağdaşıklık görünümleri incelenmiştir. Böylece Kıbrıs Türkleri’ne ait bir anlatı üzerinden halk edebiyatı ürünlerinin oluşumunda biçimsel özellikler kadar dille ilgili düzenlemelerin de önemi ortaya konmuş, destan metninin iletişim değeri vurgulanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Öznenin Öteki Kişilik Problemi, Aslı Erdoğan’da Suç Ve Suç Ortaklığı Kavramı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17161</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17161</guid>
      <author>İmran GÜR</author>
      <description>Postmodern öznenin varlığı, edebî eserle yaşam arasındaki ilişkiyi kurgusallıkta birleştiren bir bilinç ortaklığı üzerine kurulmuştur. Öteki kişilik, öznede sanatın yaratma bilinciyle özdeşleştiği kurmaca alanda zihinsel varlık olarak idealleştirdiği kurgusal benliğiyle çatışan somut yaşamındaki benliklerden oluşan yapısını ifade etmektedir. Öznenin kurulmakta olan yapısıyla ötekileşen bilinciyle ötekileşmeyen kendi özbenliği arasındaki çelişkiyi öznenin benliğinin öteki benlik durumları tarafından öldürülmesi biçiminde ortaya koyan postmodern anlatı süreçle ortaklaşan bilinç ortaklığı sorununu ortaya çıkarmaktadır. Bilinç ortaklığı öldürülen benliğin öteki bilinçle ilişkisini, bilinç katlini ve suç kavramının kendisinin yeni tanımını ortaya koyar mahiyettedir. Aslı Erdoğan’ın eserlerinde kendi kendisinin katili konumunda bulunan öteki benlik, alternatif sorunu yüzünden öteki benliklerini kendi benlik sorunu olarak yaşayan bilincin ortaklaşmış bilinçle birleştiği konumu karşılaşmaktadır. Öznenin öldürülmüş, katledilmiş bilincinde suç zihinsel ortaklığın bilinçlendirdiği ortak katil ve suç ortaklığı kavramını ifade etmektedir. Suçun ortak bilinç aracılığıyla içselleştirilmesi ve öznenin kendisinin kendisi tarafından katledilmesinin tanıklığı konumunda bulunan yaratma alanı bilinci, benlik parçalarını bilincin kendi kendisini öldürdüğü suç aleti konumuna yerleştirmektedir. Aslı Erdoğan’da bir bilinç sorgulaması, suç ve katil arayışı biçiminde ortaya konulan yolculuk insanın kendi bilincini ve bilincinin katilini ararken çağın suç kavramını ve suç ortaklığını ortaya koymaktadır. Öznenin benlik durumlarının suçlu konumda bulunduğu mevcut varlık alanı alternatif yaşam arayışını ifade etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>TDK Türkçe Sözlük Örneğinde Madde Başı Olarak Edilgen Fiiller</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17218</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17218</guid>
      <author>Mehmet GÜRLEK</author>
      <description>Türk Sözlükçülüğü denildiğinde doğal olarak akla ilk gelecek sözlük, Kaşgarlı Mahmud’un Dîvânü Lûgati’t-Türk’ü olacaktır. Bu eserden sonra çok sayıda sözlük yazılmıştır. Bu sözlüklere baktığımız zaman, Türklerin çeviri faaliyetlerine girmelerinin de etkisiyle ağırlıklı olarak iki dilli sözlükler üzerine yoğunlaşıldığını görmekteyiz. Batı modeli sözlükçülüğü çok iyi bilen Şemseddin Sami’nin K?mûs-ı Türkî isimli eseri Türk sözlükçülüğü için bir dönüm noktasıdır. Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kurulmasıyla sözlük çalışmaları artmış, 1945 yılında birinci baskı Türkçe Sözlük yayımlanmıştır. Türk Dil Kurumu’nun bünyesinde sözlük çalışmaları devam etmiş, Türkçe Sözlük’ün onuncu baskısı 2005 yılında, on birinci baskısı 2011 yılında yapılmıştır. Sözlükler kişi ya da kişilerin etkisini taşısa da bilimsel ve güvenilir olması için sözlükbilimi ilkelerine uymak zorundadır. Sözlük hazırlamada en önemli husus madde başı olan kelimelerin tespit edilmesidir. Bu çalışmanın konusu da TDK Türkçe Sözlük’te madde başı olan edilgen fiillerdir. Morfolojik olarak edilgenlik, fiilin morfolojisinin edilgenleştirici biçimbirimlerle değiştirilmesi olayıdır. Bilindiği gibi Türk dilinde edilgenlik fiilin morfolojik yapısının -l- ve -n- biçimbirimleri yardımıyla değiştirilmesi sonucu elde edilmektedir. Fiiler bakımından zengin bir dil sayılan Türkçenin bir diğer zenginliği de fiil çatısıdır ve Türkçede fiiller çatı potansiyeli taşır. Çalışmamıza konu olan edilgen fiiller hem bir gramer kategorisi hem de sözlük kategorisi olarak karşımıza çıkar. Türkçede edilgen yapı üzerine önemli çalışmalar yapılmasına rağmen bir sözlük birimi olarak edilgen fiiller üzerine bir çalışma yapılmamıştır. Çalışmamızda onuncu ve on birinci baskı Türkçe Sözlük esas alınarak sözlük bilim ilkeleri ışığında madde başı olan edilgen fiillerin tasnifi, anlamlandırılması üzerinde durulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Latin Alfabesine Göre Ortaya Konan Elifnameler Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16995</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16995</guid>
      <author>Ahmet Özgür GÜVENÇ</author>
      <description>Elifnameler mısra, beyit ya da dörtlük başındaki kelimelerin ilk harflerinin Osmanlı alfabesinin ilk harfi “Elif”ten son harfi “Ye”ye kadar alt alta alfabetik bir sıraya göre dizilmesiyle meydana getirilen şiirlerdir. Bu sisteme göre şairler, şiirlerini birinci mısraın ilk kelimesinden son mısraın ilk kelimesine veya ilk dörtlüğün birinci mısraının ilk kelimesinden son dörtlüğün birinci mısraının ilk kelimesine kadar alfabetik sıraya göre oluştururlar. Aynı durum kafiyeler üzerine kurulan elifnameler için de geçerlidir. Divan şairlerinin, mutasavvıf şairlerin ve âşıkların elifname tarzında şiirlere fazlasıyla yöneldikleri dikkat çeker. Çok eski bir uygulama olan alfabetik sıraya göre şiir yazma geleneği aynı zamanda şairlerin yeteneklerini ortaya koyma araçlarından biridir. Özellikle âşık tarzı şiir geleneğinde Osmanlı alfabesini bilen birçok aşığın bu tarzda şiir örnekleri verdikleri göze çarpar. Diğer taraftan harf inkılabıyla birlikte Osmanlı alfabesinin yerini Latin alfabesinin alması yeni uygulamaları da beraberinde getirmiştir. Yeni sisteme göre okuma-yazma öğrenen âşıklar geleneği devam ettirmek adına yeni alfabeye göre de elifname örnekleri vermişlerdir. Şunun da belirtilmesinde yarar vardır ki Latin alfabesi dikkate alınarak oluşturulan elifname tarzındaki şiirlere âşık tarzı şiir geleneğinde sıklıkla rastlanmaz. Ancak gelenek içinde, az da olsa, bu tür şiirlerin de bulunması âşık şiirinin güncel olanı takip ederek modern zamana uyum sağlayabilen üretken ve değişken yapısına dikkat çekilmesi bakımından önemlidir. Bu çalışmada âşık tarzı şiir geleneği içinde yeni alfabeye göre oluşturulmuş elifname tarzında tertip edilen şiirler üzerinde durularak geleneğin değişen şartlara ayak uydurabilen dinamik yapısına dikkat çekilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ruh’un Kendine Yolculuğu: Arketipsel Sembolizm Bağ-lamında Sıhhat Ü Maraz Üzerinde Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16881</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16881</guid>
      <author>Ahmet İÇLİ</author>
      <description>İnsanlığın, varlık âleminde var olma serüveninde, kendini tanıma algısı önemlilik arz eder. Bu algı, insanın varlık ile olan ilişkilerini belirleyen en önemli unsurlardan birisidir. İnsanlık, kendini anlama serüvenini, dönemine uygun anlatı araçları vasıtasıyla ifade eder. Şiir veya düz yazı formunda söylenmiş ya da yazılmış hemen hemen bütün dünya anlatılarında insanın kendini tanıma serüveni görülebilir. Bu eserlerde insanların kendi yaşadıkları çağın ruhu, algı sorunu, dünyaya bakış açıları, bilim ve sanat anlayışları belirgin bir şekilde görünür. Türk Edebiyatının önemli şahsiyetlerinden biri olan Fuzûlî’nin, Fars dilinde yazdığı ve kimi kaynaklarda Sıhhat ü Maraz, Hüsn ü Aşk veya Ruhnâme gibi farklı isimlerle anılan eseri insanın, varlık âleminde kendi varlığını anlama ve kendini konumlandırmasını konu edinen önemli eserlerden biridir. Sıhhat ü Maraz, Fuzûlî’nin tıp bilimine ve varlık felsefesine dair bilgiler de içermektedir. Bireyin kendi varlığını anlaması, kendisinin ruhsal olgunluğa erişmesi ile söz konusu olur. Bu anlama ve olgunlaşma bireyleşim sürecidir. Bireyleşim süreci arketipler ile bilinç arasındaki etkileşimi kapsar. Arketip, bilinç dışını oluşturan yapısal unsur olarak söz konusu ruhsal gelişimi sağlamaya yardımcı organlar olarak nitelendirilebi-lir.Ruhname, bireyin kendini tanıması ekseninde önemli sembolik anlatımlar barındırır. Bu çalışmada başkişi olan Ruh’un kendini tanıma yolculuğunda vücuduna ait unsurlar üzerinde arketipsel sembolizm bağlamında okumalar yapılacaktır. İncelemede, bireyin kendini tanıma yolculuğu, aşama arketipi ekseninde işlenmeye çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Eser, Üç Yazar: Hamdullah Hamdi, Nazan Bekiroğlu ve Nazım Hikmet’in Kaleminden Yusuf u Züleyha</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17145</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17145</guid>
      <author>Enes İLHAN</author>
      <description>Yusuf u Züleyha kıssası, kaynağının kutsal metinlere dayanması, hikaye edilmeye uygun yapısı ve bireysel ve toplumsal pek çok meselenin aynı metin üzerinden işlenebilme kolaylığı ile ilk kez tertip edildiği 11. yüzyıldan günümüze kadar, pek çok yazar tarafından ortak malzeme üzerinden farklı yorumlarla tekrar tekrar kaleme alınmıştır. Kur’an’da Ahsenü’l-kasas olarak tavsif edilen, Tevrat ve İncil’de de yer alan bu kıssa Fars ve Arap edebiyatlarındaki serüveninden sonra, Türk edebiyatında, ilk örneğini vereceği 13. Yüzyıldan 21.yüzyıla kadar geniş bir zaman dilimi içerisinde kendisine her çağ ve her koşulda yer bulacaktır. Hiç şüphesiz edebi eser, yazarından ve neşet ettiği toplumdan bağımsız bir ürün değildir. Şair ve yazarların muhayyilelerinin meyvesi olan edebi eserlerin düne, bugüne ve yarına bakan tarafları vardır. Bu minvalde, edebiliğini kanıtlamış bir ürünün, her zaman ve zemin içerisinde kendisine yer bulması tabi bir hadisedir. Ancak devrin gerektirdikleri ve değişen edebiyat anlayışları, neticede edebi eserleri de etkileyecektir. Yeniden yazma ve edebi dönüştürme gibi kavramlarla açıklanan bu durum bize, bir takım ortak ve farklı noktaları olan ancak aynı gelenek çizgisine dayanan eserlerin varlığını göstermektedir. Yusuf u Züleyha kıssası da bu bağlamda verilebilecek en somut örnektir. Çalışmamızda üç eser mukayesesi üzerinden Yusuf u Züleyha metinlerindeki değişimleri ve ortaklıkları göstermeye çalıştık. Hedefimiz bu kıssanın günümüz edebiyatında yeniden yazılması ile aldığı yeni formları, geçmişte yer alan zemin metinle kıyaslayıp değişim oranlarını verebilmektir. Zemin metin olarak klasik Türk edebiyatında bu alanda hatrı sayılır bir konuma sahip olan Hamdi’nin Yusuf u Züleyha’sını belirledik. Kıyaslayacağımız metinler olarak da Nazım Hikmet’in bu minvalde yazılmış tiyatro metni ile Nazan Bekiroğlu’nun romanıdır. Eserler şekil, temalar, motifler, kişiler, zaman ve mekan bağlamında mukayeseye tabi tutulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>“Bu Böyledir” Üzerinden “Kapalı Çarşıyı” Okumak ya da Sen Bana “Kapalı Çarşı” Ben Sana “Bu Böyledir”</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17253</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17253</guid>
      <author>Ruhi İNAN</author>
      <description>“Her devrin ve yaşayışın kendisine göre insan tasarrufu vardır.” (Tanpınar, 2005:133) İnsan, mekâna kendi şeklini, canlılığını veren bir varlıktır ve mekân toplum ruhunun somut hâle gelmiş bir ifadesidir. Subjektif bir bakış açısıyla yazılmış olsalar da edebî metinlerde mekân ya da insan figürü, anlatılan o yerdeki insanlar için sosyo-kültürel tanımlayıcı olarak düşünülmelidir. O mekândan yola çıkarak o yerin insanları hakkında kanaat sahibi olabilmek mümkündür. Bu sebeple insanın kendisi de bir mekân olarak kabul edilebilir ve insan, bulunduğu uzamdaki nesneye/metne de ruhunu katarak, onu canlı bir şahsiyet hâline dönüştürebilir. Çalışmamızda Sezai Karakoç’un Kapalı Çarşı adlı şiirini ve Mustafa Kutlu’nun Bu Böyledir adlı hikâyesini bu kültürel tanımlama zemininde okuyacağız. Edebî eserin beslendiği kaynak aynı olunca meselenin farklı edebî türlerde tezahür etmesi çok da önemli değildir. Sezai Karakoç, duyuş ve hissediş olarak içinde bulunduğu mecraya farklı bir dokunuş katmış, en başta şiire Kur’anî üslubu hediye etmiştir. Bu üslubun benzer güzel örneğini Karakoç’un “Kapalı Çarşı” şiirinde görmek mümkündür. Aynı maveradan seslendiğini düşündüğümüz Mustafa Kutlu’nun “Bu Böyledir” hikâyesini okurken de Kapalı Çarşı şiirinin vurgularını yakalayabiliyoruz. Bahsettiğimiz bu benzerlik sadece vurgu yakınlığıyla kalmaz, aynı zamanda tema noktasında da dikkat çekici bir paralellik arz eder. Maksadımız eserlerdeki net alan derinliğini de dikkate alarak bu iki üsluptaki nirengi noktalarını tespit ve mukayese edip metinlerdeki insan ve mekân poetiğini ortaya çıkarmaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Geçmiş Zaman Kiplerinin Adlandırılması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17117</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17117</guid>
      <author>Tahir KAHRAMAN</author>
      <description>Türk dilbilgisi kaynaklarında, geçmiş zaman kipinin türleri; “görülen geçmiş zaman / öğrenilen geçmiş zaman”, “görülen geçmiş zaman / duyulan geçmiş zaman”, “belirli geçmiş zaman / belirsiz geçmiş zaman”, “bilinen geçmiş zaman / bilinmeyen geçmiş zaman”, “kesin geçmiş zaman / sanılı geçmiş zaman”, “-Dİ’lİ geçmiş zaman / -mİş’li geçmiş zaman” biçimlerinde adlandırılmaktadır. Bu adlandırmalarda “belirli / belirsiz, bilinen / bilinmeyen, kesin / sanılı” sözcüklerini kullananlara bir itirazımız yoktur. Çünkü, birbirinin karşıtı (zıddı) anlamlar taşıyan bu sözcükler, hem geçmiş zaman kiplerinin özelliklerini yansıtmakta hem de birbirini içermemektedirler. Ayrıca; adlandırmada, -Dİ ve –mİş eklerini kullanan dilcilere de bir itirazımız olamaz. Ancak “görülen geçmiş zaman / öğrenilen geçmiş zaman”, “görülen geçmiş zaman / duyulan geçmiş zaman” adlandırmaları, isabetli adlandırmalar değildir. Çünkü; bunlardaki “görül- / öğrenil-“ ya da “görül- / duyul-“ fiilleri, anlam bakımından birbirinin karşıtı sözcükler olmadıkları halde, birbirinin karşıtıymış ve birbirinden bağımsız eylemler bildirirmiş gibi kabul edilmektedir. İnsanlar başka duyu organlarıyla “öğrenebildikleri” gibi, “görerek” de öğrenebilirler. Yine, başka duyu organlarıyla “duyabildikleri” gibi, görme duyusuyla da duyabilirler. “görülen geçmiş zaman”, öğrenilen geçmiş zamanın ve duyulan geçmiş zamanın dışında değil içindedir, kapsamındadır. Bu nedenle, geçmiş zaman kipinin türlerini yukarıdaki gibi adlandırmak mantık yanlışlığı taşımaktadır, isabetsizdir. Bu türleri adlandırırken, -Dİ ekiyle oluşturulan geçmiş zaman için “görülen geçmiş zaman” adını kullanacaksak, -mİş ekiyle oluşturulan için “işitilen geçmiş zaman” adını kullanmak daha uygundur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nedim’in Bir Gazelinin Otobiyografik Yöntemle İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17062</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17062</guid>
      <author>Filiz KALYON</author>
      <description>Eser, hiç şüphesiz edebiyatın temelini oluşturmaktadır. Edebi eseri incelemek önemlidir. Edebi eserin yanında şairin hayatının da incelenmesi önemlidir. Eserle şairin hayatı arasında önemli bağlantılar bulunmaktadır. Eseri meydana getiren sanatçının hayat tarzı çok önemlidir. Çünkü sanatçının hayatının bazı özellikleri esere yansımış olabilir. Bu sebeple otobiyografik yöntem önemlidir. Bu yöntem şiir incelemelerinde ön planda tutulmalıdır. Bu yöntemle, şiirlerin oluşmasında şairin hayat izleri takip edilmekte, eserlerin yazıldığı dönem de göz önünde bulundurularak, şiirin nasıl oluştuğu hususunda düşünceler öne sürülmektedir. Şairin hayatı kadar; yaşadığı devrin tarihi özellikleri de önemlidir. Bütün bu durumlar bilinmelidir. Şairin hayatındaki önemli olaylar, aşklar ve çevresi eserini etkilemiş olabilir. Şairin eğitim düzeyi ve yetiştiği çevrenin bilinmesi önemlidir. Bu açıdan otobiyografik yöntem dikkat çekici bir özelliğe sahiptir. Bu yöntem</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eleştirel Okuma Öz Yeterlik Algı Ölçeğinin Geliştirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16786</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16786</guid>
      <author>Ayşegül KARABAY</author>
      <description>Bu araştırmanın temel amacı, öğretmen adaylarının ve öğretmenlerin eleştirel okuma öz-yeterlik algı düzeyini ölçmeyi amaçlayan bir ölçek geliştirmektir. Eleştirel okuma becerisi ile öz-yeterlik algısına yönelik kaynaklardan yararlanılarak yeni bir ölçek geliştirme çalışması yapılmıştır. Hazırlanan bu ölçekte 58 madde yer almıştır. Ölçek maddeleri; beşli likert tipinde düzenlenmiştir. Ölçeğin geçerlik ve güvenirlik çalışması için Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi' nin çeşitli ana bilimdalarının ve bölümlerinin birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü sınıfında öğrenim gören 650 öğretmen adayından veriler toplanmıştır. Ölçeğin yapı geçerliği faktör analizi ile ortaya konmuştur. Ölçeğin yapı geçerliğini belirlemek amacıyla faktör yükü .40' ın altında olan maddeler atılmış ve geriye 41 madde kalmıştır. Geçerlik çalışmaları kapsamında açımlayıcı faktör analizi ile ölçek üç faktöre indirgenmiş, doğrulayıcı faktör analizi ile de üç faktörlü yapı sınanmıştır. Ölçek, “değerlendirme, araştırma-inceleme ve görsel” olmak üzere üç faktörden oluşmaktadır. Bu faktörlerin faktör yükleri sırasıyla .68 ile .44.; .68 ile .45; 75 ile .48; arasında değişmektedir. Cronbach alfa iç tutarlılık katsayıları sırasıyla, .69, .78 ve .91 iken, ölçeğin bütünü için .91’dir. Doğrulayıcı faktör analizi sonucunda ölçeğin iyi uyum değerlerine sahip olduğu görülmüştür. Ölçeğin güvenirliği için madde analizi, Cronbach Alfa güvenirlik katsayıları, maddeler ve alt ölçekler arasındaki korelasyon katsayıları hesaplanmıştır. Güvenirlik ve geçerlik çalışmaları, ölçeğin kullanılabilir özelliklere sahip olduğunu göstermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gidenlerin Ardından: Şeyhî Ve Ahmet Paşa’nın “Sen Gideli” Redifli Gazelleri Üzerine Bir Karşılaştırma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17033</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17033</guid>
      <author>Gülay KARAMAN</author>
      <description>En az iki varlık ya da kavram arasında benzer ve farklı yönlerini bulmak amacıyla karşılaştırmalar yapmak insan aklı ve düşüncesinin en önemli özelliklerinden biridir. Bilimsel bir yöntem olarak karşılaştırma ise bütün bilim dalları için son derece önem taşır. Karşılaştırmalı edebiyat; edebî ürünleri inceleyen, araştıran ve eleştiren genel edebiyat biliminin bir alt dalıdır. Karşılaştırmalı edebiyatın asıl işlevi farklı dillerde yazılmış en az iki edebî ürünü karşılaştırma yöntemiyle incelemektir. Bununla beraber, incelenen eserler aynı dilde yazılmış olabileceği gibi aynı sanatçının iki ayrı eseri de incelemeye konu olabilir. Şeyhî ve Ahmet Paşa’nın “sen gideli” redifli gazelleri üzerine yaptığımız çalışma klasik Türk edebiyatı alanında bir karşılaştırmalı edebiyat çalışmasıdır. Esasen klasik Türk edebiyatı, İslâm edebiyatı özellikle de Arap ve Fars edebiyatları ile yakın ilişkiler içerisinde olduğu için karşılaştırmalı edebiyat için çok uygun bir alandır. Klasik Türk şiiri hem içerik hem de şekil yönünden önceden hazır temel bir malzemeye dayanır. Redif, önceden hazır olan bu temel malzemelerden biridir. Klasik Türk şiirinde redif şekilsel bir özellik, ahengi sağlayan bir unsur olmanın ötesinde şaire verdiği ilhamlarla şiirin anlamını konu etrafında toplayan bir mihver olarak görülmüştür. Ayrılık acısı ve hasretin en yoğun biçimde ifade edildiği şiirlerin başında “sen gideli” redifli gazeller gelir, denilebilir. Bu çalışma için taradığımız yüze yakın</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Boşnakça’daki Türkçe Yapım Ekleri Ve Kullanılışları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17045</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17045</guid>
      <author>Abidin KARASU</author>
      <description>ÖZET Balkanlardaki Türk varlığı, Osmanlının bölgeye gelmesinden çok önceki asırlara dayanmaktadır. Türk dili ve kültürünün bölgedeki asıl büyük ve önemli etkisi Osmanlı İmparatorluğu’nun fetih hareketleriyle başlayacaktır. Bu dönemde Balkan toplumları yapısal olarak büyük değişiklikler geçireceklerdir.1463 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilen Bosna beş asır Osmanlı’nın egemenliğinde kaldı. Bu süre zarfında Türkçe Balkanların ve dolayısıyla Bosna’nın resmi dili haline geldi. Asırlar boyunca Türkçe Balkanların iletişim, barış ve istikrar dili olarak görev gördü. Türkçe, Balkan dillerine binlerce kelimenin yanında birçok gramatikal yapı ve şekil de vermiştir. Boşnakça’ ya geçen önemli gramatikal yapılardan biri de Türkçe yapım ekleridir. Türkçe vasıtasıyla Boşnak diline geçen bu ekler, Türkçe kelimelere getirilmesinin yanında Boşnakça kelimelere de getirilmiştir. Türkçe yapım ekleri, Boşnakça’ ya ayrı bir işleklik kabiliyeti ve zenginlik katmışlardır. Türkçenin Boşnak diline gramer unsurları vermesi, iki dilin etkileşiminin ulaştığı seviyeyi göstermektedir. Dünyada çok az sayıdaki dil, başka bir dile gramer unsurları vermiştir. Türkçenin Balkan coğrafyasındaki dillere ve özelikle Boşnak diline verdiği birçok gramer unsuru Türkçenin bu coğrafyadaki gücünün ispatıdır. meslek ekleri -cı/-ci/-cu/-cü/-çı/-çi/-çu/-çü &gt; -džija / -džije / -cija / -čija / -ćija; sıfat ekleri -lı/-li/-lu/-lü &gt;-lija/ -lije/ -li; olumsuz sıfat eki -sız/-siz/-suz/-süz &gt; -suz; araç, yer ve meslek adları yapmak için kullanılan kavram ekleri -lık / -lik /-luk /-lük &gt; -luk; küçültme ekleri -cık/-cik/-cuk/-cük/-çık/-çik/-çuk/-çük &gt; -šica ve -čik ; -la-ma/-le-me &gt; -la-ma; -tı/-ti/-tu/-tü &gt; -tija ; -ćar/-ćer &gt; -kâr / -ker ekleri Boşnakça'ya Türkçe vasıtasıyla geçmiş eklerdir. Çalışmamızda Boşnak dilindeki Türkçe yapım eklerini tespit ederek bu eklerin bulunduğu kelimeler ve kullanılışları inceledik.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hilmi Yavuz’un Doğu Şiirleri’ne Toplumcu Gerçekçi Bir Yaklaşım</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17020</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17020</guid>
      <author>Ömer Faruk KARATAŞ</author>
      <description>Toplumcu gerçekçilik, sanatta yansıtma prensibiyle hareket eden realizm akımının yirminci yüzyılda kazandığı farklı yaklaşım tarzlarından biridir. Realizmin imkânlarından faydalanarak kendine mahsus ilkeler geliştiren toplumcu gerçekçilik, sanatsal bir akım olmakla birlikte ideolojik bir duruşun da temsilcisidir. Düşünsel arka planını Marksizm’den alan bu yöntem, Rusya’da sosyalist düzene geçilmesinin ardından gündeme gelmiş ve 1934 yılında temel ilkeleri kararlaştırılmıştır. Bu bakımdan toplumu ekonomik ilişkiler ekseninde değerlendiren, işçi ve köylü sınıfının çektiği sıkıntılara değinen ve sosyalist ideolojinin gösterdiği hedeflere ulaşabilmek için çeşitli çözümler üreten bir sanat anlayışı geliştirilmiştir. Türkiye’de ise ilk sosyalist faaliyetler, II. Meşrutiyet Dönemi’nde ortaya çıkmıştır. Bahsi geçen dönemde sosyalizmin ilk temsilcileri, siyasi teşkilatlanma çabalarının yanı sıra kendi yayın organlarını kurarak çeşitli gazete ve dergiler yayımlamaya başlamışlardır. 1920’li yıllardan itibaren bu dergilerde sosyalizme mensup şairler tarafından kaleme alınan şiirler aracılığıyla sosyalist düşünce Türk şiirine yansımıştır. Sonraki yıllarda yaşanan siyasi olaylar nedeniyle zaman zaman kesintiye uğramasına rağmen sosyalist/toplumcu şiir, 1970’li yıllarda en parlak dönemini yaşamıştır. Hilmi Yavuz’un 1977 yılında yayımladığı Doğu Şiirleri’nde de toplumcu gerçekçi bazı yaklaşımlar tespit edebilmek mümkündür. Gençlik yıllarında hümanist bir tavırla yaklaştığı sosyalist ideolojiyi Doğu Şiirleri’ne yansıtan Hilmi Yavuz, şiirleriyle Türkiye’nin doğusunda yaşanan hayata temas etmiştir. Bu bakımdan Doğu’da hüküm süren şartları yansıtırken toplumcu gerçekçi edebiyat anlayışının temel ilkeleriyle denk düşen bir tavır sergilemiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edebî Tür Ve Tarz Açısından Tevbe-Nâmeler Ve Lebîb Divanı’nda Yer Alan Tevbe-Nâme Örneği Üzerine Değerlendirmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16839</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16839</guid>
      <author>Sedat KARDAŞ</author>
      <description>Suç ve günah işlemek insanlığın bir gerçeğidir. Suçsuz bir dünya tahayyül etmek mümkündür, ancak bunun pratiği yoktur. Çünkü insanlık var olduğundan beri suç ve günah işlenmektedir. Dolayısıyla kısmen olarak mümkün olsa bile tamamen suç ve suçludan arındırılmış bir dünya neredeyse imkânsızdır. Bu nedenle olmalı ki, İslam dini insanı, hiç suç işlemez bir varlık olarak görmemiş aksine suç işlemenin insanî bir özellik olduğunu söylemiştir. İslam’a göre insan melek değildir, insan sorumlu ve iradesi olan bir varlıktır. Dolayısıyla suç işleme bir noktaya kadar doğal olarak görülmektedir. Aynı şekilde bütün ilahi dinlere göre insan, hem iyilik hem de kötülük yapma temayülüne sahip bir varlıktır. Buna bağlı olarak hemen her toplumda, hata yapan insanın hatasını anlayıp, bundan pişmanlık duyması halinde hatasının affedileceği inancı mevcuttur. Bu yüzden tövbe olgusu toplumlarda önemli bir yer teşkil eder. Görüldüğü gibi daha çok dini bir kavram olan tövbe, Klasik edebiyatta da bir edebi tarz ismi olarak karşımıza çıkmaktadır. İşlenmiş bir günah veya suçtan dolayı pişmanlık duyup, günahın bir daha işlenmeyeceğine dair verilen söz olarak tanımlanan tövbe, içeriği ve amacı gereğince insandan yaratıcıya yönelen bir durumun ifadesidir. Tevbe-nâme de günahların affı için Allah 'a yalvarmak amacıyla yazılmıştır. Bu çalışmada, Edebi tür ve tarzlar üzerine kısa bir değerlendirme yapıldıktan sonra, Klasik edebiyat sahasında yazılmış dini tür ve tarzlar üzerinde durulmuştur. Dini tarzlardan olan Tevbe-nâme hakkında bilgiler verilmiş, Lebîb</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Devleti’nin Son Döneminde Van’da Basın (1908-1915)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17035</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17035</guid>
      <author>Abdulaziz KARDAŞ</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nde basın faaliyetleri İstanbul ve büyük merkezlerde yoğunlaşmıştı. Bu nedenle merkez ile taşra arasında yaşanan sorunlar ve idari aksaklıklardan merkezde ve ülkenin diğer kesimlerinde yaşayanlar haberdar olmamaktaydı. Tanzimat Dönemi’nde başlatılan yenilikler çerçevesinde vilayetlerde valilerin denetiminde vilayet matbaaları açılmıştı. Bu matbaalarda resmi vilayet gazetelerinin basılmasıyla basın faaliyetleri devletin bütün kesimlerine yayılmaya başlamıştı. Basın faaliyetlerinin taşraya yayılmasıyla birlikte, stratejik konumu ve buradaki Ermeni azınlığının propagandalarına karşı Müslüman halkın sesi olması amacıyla Van Vilayeti’nde de “vilayet matbaası” kurulmuş ve “Van” gazetesi adıyla resmi vilayet gazetesi yayınlanmaya başlanmıştı. II. Meşrutiyet Dönemi’ne kadar yayınlanan bu gazete Van’ın sorunları ve bunların çözümü konusunda yayınlara ağırlık vermişti. Meşrutiyet’in getirdiği basın özgürlüğünden yararlanan bazı Osmanlı vatandaşları, Van’da Türkçe, Kürtçe ve Ermenice yayın yapacak “İttihat” ve “Mebde-i Feyz” isimli gazeteler çıkarmak için girişimlerde bulunmuşlardı. Van’da ayrıca Ermeniler tarafından propaganda amaçlı çıkarılan Vandoseb ve Aşhadank gazeteleri de faaliyet göstermekteydi. Bu gazetelerin zararlı yayınlarına engel olmak ve Müslüman halkın hak ve hukukunu korumak amacıyla Van Valisi Tahsin (Uzer) Bey’in teşvik ve desteğiyle “Çaldıran” gazetesi yayınlanmıştı. Çaldıran, bütün maddi imkânsızlıklar ve Ermenilerin baskılarına rağmen 1915’e kadar yayın faaliyetlerini sürdürmüştü. Van’ın Ermeni ve Rus işgaline uğramasıyla gazetenin çıkarıldığı matbaa yakılmıştı. Böylece gazetenin yayın hayatı sona ermişti. Anahtar Kelimeler: Van Basını, Van Gazetesi, İttihad Gazetesi, Mebde-i Feyz Gazetesi, Çaldıran Gazetesi.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Edebî Tarz Örneği Olarak Sâdık Kemâlî’nin Elif-Nâmeleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17042</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17042</guid>
      <author>Nilay KINAY</author>
      <description>Türk edebiyatı tarihi boyunca oluşmuş metinler çeşitli şekillerde incelemeye tabi tutulur. Bunlardan biri de anlatım biçimleri ile yapılan inceleme konusunu teşkil etmektedir. Bir anlatım biçimi olan edebî tarz, metinlerin anlaşılmasında yardımcı unsurlardan biridir. Edebî tarz olarak nitelendirilecek olan elif-nâme, Türk edebiyatında karşımıza çıkan metinlerden biridir. Bu metinler mısraların elif harfinden ye harfine doğru sıralanması ile oluşmaktadır. Bu şekilde oluşmuş manzumeler olan elif-nâmeler akrostiş yani muvaşşah sanatı ile benzeşen bir tekniktir. Bu çalışmada, edebî tarz tanımı yapılarak edebî türden farkının ne olduğu açıklanmaya çalışılmıştır. Tarz alanına dâhil olan elif-nâmeler hakkında genel bilgi verilerek elif-nâmenin tanımı ve tertip edilişi bakımından çeşitlerinin özellikleri ve tanımı yapılmıştır. Türk edebiyatı tarihi boyunca elif-nâme örneği veren şairlerin isimleri verilmiştir. Ayrıca Sâdık Kemâlî’nin hayatı ve edebî şahsiyetine kısaca değinilmiştir sonra şairin</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Dış Politikası Çalışmalarında Arşivler (Türk-İngiliz-Fin)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17011</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17011</guid>
      <author>Evren KÜÇÜK</author>
      <description>Geçmişe ait olayların, yaşananların, birikim ve tecrübelerin tanığı olan yazılı belgeler, bize tarihi anlatır. Bu yazılı malzemenin korunması ve belli bir yerde saklanması ile ortaya çıkan arşivler, tarih ve uluslararası ilişkiler için önemli tanıklardır. Arşivler, “devlet varlığının hafızası” olarak stratejik önem taşımaları yanında; devletin ve kişilerin haklarını, uluslararası ilişkilerin belgelerini korurlar; bir sorunu aydınlatmaya, yeniden düzenlemeyi de sağlarlar. Geniş bir coğrafyayı yüzyıllarca yönetmiş olan Osmanlı İmparatorluğundan kaynaklanan zengin belge ve bilgi yığınına sahip Türk arşivleri, sadece Türkiye’nin değil aynı zamanda Balkanlar, Akdeniz, Kafkasya ve Ortadoğu’da kendi devletlerini kurmuş çeşitli halkların da ulusal ve ortak tarihinin yazılması ve öğrenilmesinde büyük önem taşımaktadır. TBMM’nin açılışından bugüne Türk dış politikasına ışık tutacak en zengin belgeye Dışişleri Bakanlığı Arşivi sahiptir. Fakat bilindiği üzere adı geçen arşiv araştırmacılara kapalıdır. Dışişleri Bakanlığı’nın Ermeni soykırımı iddialarıyla ilgili olarak, uluslararası platformlarda “arşivlerimiz açık” ifadesini kullanması ve tarihçilere adres gösterdiği bir sırada kendi arşivini kapalı tutması büyük bir çelişkiyi ifade etmektedir. Dışişleri Arşivinin kapalı durumu devam ettiği sürece Türkiye’de tarihçiliğin gelişmesi mümkün gözükmemekte ve tarihçiler Türk tarihini yabancı kaynaklardan öğrenmeye mahkûm edilmektedir. Uluslararası ilişkiler açısından oldukça önemli olan Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Cumhuriyet Arşivi, ATASE Arşivi, Dışişleri Bakanlığı Arşivi ve diğerleri ele alınacaktır. Ayrıca Uluslararası ilişkiler açısından İngiltere The National Archives ve Finlandiya Dışişleri Bakanlığı Arşivi (Ulkoasiainministeriö Arkisto) de örnekler verilerek Türk dış politikası için önemine değinilmiştir. Bu makaledeki amaç uluslararası ihtilafların çözümünde arşivlerin önemini ortaya koymak ve bunun Türk dış politikasına yansımalarını ele almaktır. Anahtar Kelimeler: Arşiv, Dış Politika, Türk, İngiliz, Fin.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eski Türkçede Kuş İsimleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17104</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17104</guid>
      <author>Serhat KÜÇÜK</author>
      <description>Bu çalışmada, Eski Türkçedeki kuş isimleri ele alınarak derleme yapılmaya çalışılmıştır. Çalışma, Miladi 8. yüzyıldan 11. yüzyılın sonuna kadar olan mevcut bazı eserlerdeki kuş isimleri ile sınırlanmış ve çalışmada Miladi 8 ile 11.Yüzyılda Eski Türkçede tespit edilen kuş isimlerinin etimolojisi verilmeye çalışılmış daha sonra da bu isimlerin tarihi lehçelerdeki seyirleri gösterilmiştir. Türk dilinin kilometre taşları olarak sayılabilecek olan sırasıyla Orhon Yazıtları, Yenisey Yazıtları, Bozkır Uygur Kağanlığı Yazıtları ve umumiyetle Budizm ve Manihaizm’in işlendiği Eski Uygur Yazmaları ile Karahanlı devleti zamanından bize yadigâr kalmış Divanü Lügat-it-Türk, Kutadgu Bilig, Atabetü’l-Hakayık, Türkçe İlk Kur’an Tercümesi gibi eserler sadece dil bilgisi açısından değil, aynı zamanda Türk kültürü açısından da çok önemli kilometre taşlarındandır. Bu eserlerde araştırmacılar sadece o dönemin yaşamış dil malzemesini değil, aynı zamanda Türklerin devlet teşkilat yapılanmasını, askeri teşkilat yapısını, gelenek ve göreneklerini yani kısaca başka bir anlamda törelerini, Türklerin yaşadığı coğrafyayı, kullandıkları araç gereçleri, kılık kıyafetlerini, yiyecek ve içeceklerini, dini inançlarını, yine yaşamlarındaki evcil hayvanlarla yabani hayvanlar gibi pek çok konuyu kısaca Türk Kültürü adı altında toplayabileceğimiz birçok konuyu tespit etmek, geçmiş Türklerin yaşantısına ışık tutmak mümkündür. Bu hususlardan dolayı başta Divanü Lügat-it-Türk olmak üzere yukarıda sıralanarak belirtilen pek çok eser bu yanları ile ele alınıp incelenmiştir, incelenmeye de devam edilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nâbî’nin “Yok” Ve “Yokdur” Redifli Gazelleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17085</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17085</guid>
      <author>Hilal NAYİR</author>
      <description>17. yüzyılda eski gücünü kaybetmeye başlayan Osmanlı Devleti’nde hemen her alanda sorunlar baş göstermiş, toplumsal yapı bu sorunlardan zarar görmüştür. 17. yüzyılın</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>9. Sınıf Öğrencilerinin İstiklal Marşındaki Kelimelerin Anlamlarını Bilme Durumlarının İncelenmesi Üzerine Bir Araştırma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17138</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17138</guid>
      <author>Salih ORHAN, Mehmet GEDİK</author>
      <description>Milli marşlar bir milleti millet yapan değerlerin süzüldüğü ve en öz şekilde dile getirildiği edebi metinlerdir. Dolayısıyla bu metinlerin doğru anlaşılması ve gelecek kuşaklara en doğru şekilde anlatılabilmesi milletler açısından hayati bir öneme sahiptir. Marşların doğru olarak anlaşılmasında yazıldıkları dönemin şartlarının bilinmesinin yanı sıra metnin dilinin de bilinmesi gerekmektedir. Milli marşımızın kelimelerinin gerek lügat manalarının gerekse de metin bağlamındaki manalarının doğru bir şekilde anlaşılabilmesi bu anlamda son derece önemli bir yere sahiptir. Bu araştırmanın amacı lise birini sınıf (9.sınıf) öğrencilerinin İstiklal Marşı’nda geçen anahtar kelimelerin anlamlarını bilip bilmediklerini tespit ederek İstiklal Marşı’nı anlama düzeyleriyle ilgili çıkarımlarda bulunmak ve bundan hareketle öğretmenlere özellikle de Türkçe ve edebiyat öğretmenlerine tavsiyelerde bulunmaktır. Bu çalışmada açık uçlu sorulardan oluşan başarı testi uygulanmıştır. Bu nedenle çalışma betimsel bir araştırmadır. Araştırmacı tarafından hazırlanan başarı testi Ilıca İMKB Yavuz Selim Anadolu Öğretmen Lisesi, Merkez Anadolu Lisesi ve Nenehatun Kız Anadolu Lisesi dokuzuncu sınıf öğrencilerinden oluşan üç yüz altmış altı (366) öğrenciye araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Örneklemdeki okulların lise türlerinin aynı olmasına dikkat edilmiştir. Araştırmanın sonucunda anahtar kelimelerin bilinme oranının birinci dörtlükte %39,61; ikinci dörtlükte %50,81; üçüncü dörtlükte %53,96; dördüncü dörtlükte %12,29; beşinci dörtlükte %31,14; altıncı dörtlükte %49,72; yedinci dörtlükte % 19,56; sekizinci dörtlükte 33,06; dokuzuncu dörtlükte %20,43 ve beşlikten oluşan son bendinde ise %12,16 seviyesinde olduğu görülmüştür. Bu verilerden hareketle İstiklal Marşı’mızın öğrenciler tarafından gerektiği gibi anlaşılamadığı tespit edilmiştir. Özellikle bazı kelimelerin bilinme oranlarının çok düşük seviyelerde kalmaları (bend %17,48; garp %15,30; serhat %5,46; afak %8,74: cüda %11,47: ilahi %10,92: şahadet % 8,19; vecd %3,27; ceriha %4,37; ruh-i mücerret %5,46; izmihlal % 2,73) milli marşımızın yeterince anlaşılamayacağını gösterdiği, bunun aşılabilmesinde öğretmenlerin neler yapabilecekleri üzerinde durularak öğretmenlere çeşitli önerilerde bulunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şeyhî’nin Kadir Gecesi Gazeli Çerçevesinde Klasik Türk Edebiyatında Kadir Gecesi Kavramı Üzerine Bir Değerlendirme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17131</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17131</guid>
      <author>Sevda ÖNAL</author>
      <description>Toplumların tarihini etkileyen büyük ve önemli değişimlerle şekillenen edebiyat tarihi bu değişimlerle adlandırılan dönemlere ayrılır. Bu durum Türk edebiyatının İslamiyet öncesi Türk edebiyatı ve İslamiyet sonrası Türk edebiyatı olarak genel iki başlık altında adlandırılmasında ortaya çıkmıştır. İslami dönem Türk edebiyatının başlıca ürünleri arasında İslam dini, kültürü ve estetiğini yansıtan eserler yer alır. İslam tarihinin başlangıcından itibaren görülen her olay klasik Türk edebiyatında yansımasını bulmuş, şair ve yazarlar İslam dini, tarihi ve kültürünü edebi eserlerle anlatmayı bir bakıma görev bilmişlerdir. Bu bağlamda değerlendirilebilecek olan ramazan konusu kendi içerisinde çok katmanlı bir anlam dünyasına sahiptir. Özellikle, ramazan ayı içerisinde kutlanan Kadir Gecesi dini kutsiyetinin yanı sıra sosyal bir gündem de oluşturarak toplumsal bir önem kazanmıştır. Kadir Gecesi, İslam kültüründe Kuran-ı Kerim’in indirildiği kutsal geceye verilen addır. Bu nedenle İslami kültürün etkilerinin günlük yaşamda yoğun olarak hissedildiği Osmanlı toplumunda şairler, bu gecenin manevi atmosferini yansıtan şiirler kaleme almışlardır. Klasik Türk şiirinde Kadir gecesi kavramı en genel hatlarıyla, mısra veya beyit boyutunda, manzum metinlerin bir bölümünde ya da tamamında çeşitli teşbih ve mecazlarla kendini gösterir. Bu çalışmada ramazan ayı içerisinde özel bir önemi olan Kadir Gecesi’nin dini ve sosyo-kültürel anlamına değinilerek Kadir Gecesi kavramının klasik Türk şiirindeki kullanımları üzerinde durulmuş ve Şeyhî’nin bir gazeli çerçevesinde anlam dünyası incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Romanın Varoluş Serüveni</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16983</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16983</guid>
      <author>Gülseren ÖZDEMİR RİGANELİS</author>
      <description>Tarih boyunca, zamana bağlı olarak değişen koşul ve ihtiyaçlar dolayısıyla büyük değişimler geçiren veya varlığını sürdüremeyip dönüşüme uğrayan edebî türler arasında; mit, destan, masal ve hikâye arasındaki geçişin ardından 17. yüzyıl başında ortaya çıkan roman, bugüne kadar önemini giderek artırarak var olan en dikkat çekici türdür. Tahkiyeye dayalı sözlü türler döneminin yavaş yavaş kapanmaya başladığı dönemde belirip, bilimin gelişmesi ile büyük bir atılım yapar ve anlatıcının yerini yazıcının, dinleyicinin yerini okurun aldığı yeni bir edebî ortamda hâkimiyet kurar. Anlatım olanaklarının çokluğu romanın ivme kazanmasında ve etkinliğini sürdürmesinde önemli rol oynar. Ortaçağ romansları, romantik dönem romanı, modern roman, modernist roman, yeni roman ve postmodern roman süreçlerinden sonra bu türü nelerin beklediği ise tartışma konusudur. Dünya edebiyatında romanın en son yönelimi olarak, postmodern edebiyat içerisinde değerlendirilen ve Türk edebiyatında da kendisini belli etmeye başlayan büyülü gerçekçilik akımı görülse de, bu eğilimin kendinden önceki edebî hareketleri tamamen dışladığı söylenemez. Üretilen eserlerin genel özellikleri postmodern felsefeyi benimsemiş olmakla birlikte, günümüz romanının tek bir akımın etkisi altında ortaya konduğunu söylemek zordur. Bu makalede, başlangıcından itibaren pek çok değişime uğrayan ve bu değişim sürecini henüz tamamlamamış olan roman türünün geçirdiği evreler tek tek ele alınacak, bu türün günümüzdeki durumu ile ilgili değerlendirmelerde bulunulacak ve gelecekteki durumu tartışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İstanbul’da Yapılan Son Dârü’l-Mesnevî</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17029</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17029</guid>
      <author>Hatice ÖZDİL</author>
      <description>19. yüzyıl mutasavvıflarından Mehmed Murad Nakşibendî, yaşadığı dönemde İstanbul’daki en önemli Mesnevîhândır. Osmanlıda Nakşîlik ve Mevlevîlik arasındaki yakınlaşmaya büyük ölçüde katkı sağlamış bir şahsiyettir. Kendi zamanında hem devlet adamları yanında hem de şeyh ve dervişler arasında saygın bir yere sahiptir. Mehmed Murad Nakşibendî, Murad Molla Tekkesi’nin şeyhi, Murad Molla Kütüphanesi’nin baş hafız-ı kütübüdür. Bir Nakşî şeyhi olarak, tekkesinde okuttuğu ilmî, dinî, edebî, tasavvufî derslerden Ahmed Cevdet Paşa gibi birçok aydın ve bürokrat istifade etmiş, tekkesi adeta bir darü’l-fünûn olarak nitelendirilmiştir. Müderrisliğinin yanı sıra, birçok telif eseri bulunan Mehmed Murad Nakşibendî’nin başyapıtı Hülâsatü’ş-Şürûh isimli Mesnevî’nin tamamına yazdığı şerhtir. Mehmed Murad Nakşibendî son derece hayırsever biridir. 9 Muharrem 1261’de İstanbul Fatih Çarşamba’da Sultan Abdulmecid’in katılımıyla bir Dârü’l-Mesnevî açmıştır. Bir Nakşî şeyhi olarak orada tâlibine Mesnevî dersleri vermiş, birçok önemli talebe ve Mesnevîhân yetiştirmiştir. Ahmed Cevdet Paşa da Dârü’l-Mesnevî’nin açılışında hocasının elinden Mesnevihânlık icâzetini alanlardandır. Mehmed Murad Nakşibendî, Vekâyi-nâme adlı eserinde Dârü’l-Mesnevî’nin açılış törenini bütün ayrıntılarıyla samimi bir dille anlatmaktadır. Padişahın teşrifi, diğer katılımcılar, yapılan dua ve zikirler hakkında geniş mâlûmâta yer verilmiştir. İstanbul’da yapılan son Dârü’l-Mesnevî’yi anlatması bakımından bu bilgiler oldukça önemlidir. Günümüzde camii olarak işlev gören bu yapı Mesnevihâne Camii adıyla anılmaktadır. Mehmed Murad Nakşibendî’nin türbesi de bu camii bahçesinde yer almaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>18. Yüzyıl Dîvânlarında Çeşme Tarihleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16398</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16398</guid>
      <author>Erdem Can ÖZTÜRK</author>
      <description>18. yüzyıl, Klâsik Türk Edebiyatı’nın ve Klâsik Türk Şiiri’nin son büyük temsilcilerinin yetiştiği, son başarılı numunelerinin verildiği dönem kabul edilmektedir. Yüzyılın başında Nâbî sonrasında Neylî, Nedim, Şeyh Gâlib gibi şairler bu edebiyatın son büyük temsilcileri kabul edilmiştir. Bu şairlerden ve bu devirden sonra yetişen Klâsik Edebiyat’ın temsilcileri kendilerinden önceki şairlerin seviyesine ulaşamamış; onların basit birer taklitçisi ve takipçisi olmaktan öteye gidememişlerdir. 18. yüzyıl, Klâsik Türk Edebiyatı’nın son büyük devri olmakla birlikte türlerde, nazım şekillerinde ve muhtevalarda şahsî, önceki devirlerden farklı tasarruflarda bulunulan bir devirdir. Bu değişiklikler özellikle bazı tür, üslup ve muhtevada görülmektedir. Ebced, diğer bir deyişle tarih düşürme geleneği ilk toplu örneklerini Ahmet Paşa Divanı’nda bulmuştur. Daha sonra yüzyıllar boyu devam etmiş, Hızır Bey, Âdem Baba, Bursalı Hâşimî, Antepli Aynî ve Sürûrî gibi şairlerde zirve noktasına çıkmıştır. 18. yüzyıl tarih manzumelerinin sayıca bir hayli fazla olduğu bir dönemdir. Bu dönemde han, hamam, saray, çeşme ve benzeri pek çok yapı için tarih düşürülmüştür. Bu manzumeler içinden 18. Yüzyıl</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çocuk ve Gençlik Edebiyatında “Geri Dönüş” Teması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16951</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16951</guid>
      <author>Derya PERK ER</author>
      <description>1961 yılından sonra kısa sürede çok para kazanmak amacıyla Almanya’ya göç eden Türk işçileri varışlarından itibaren amaçladıkları parayı kazanıp vatanlarına geri dönmek istemişlerdir. Çocukları ise yaşadıkları ülkeye iyi kötü uyum sağlamış hatta çoğu çocuk sadece tatillerden tanıdıkları ülke olan Türkiye’ye dönme fikrine çok soğuk bakmıştır. Bunun sebebi bahsi geçen çocukların küçük yaşta Almanya’ya gelmiş olmaları ya da orada doğup büyümeleridir. Onların vatanları anne ve babalarının vatanlarından farklıdır. Görüldüğü üzere onların geri dönüş ile ilgili düşünceleri aile büyükleri ile uyuşmamaktadır ve bu durum beraberinde yeni sorunları da doğurmaktadır. Günümüzde hala güncelliğini koruyan bu durum Çocuk ve Gençlik Edebiyatına da konu olmuştur. Bahsi geçen çocukların Almanya’dan Türkiye’ye dönerken geçirdikleri son günleri ve belki de hiç tanımadıkları yeni vatanlarına varışlarından itibaren karşılaştıkları sorunlar edebiyatın en önemli konuları arasına girmiştir. Annelies Schwarz’ın 'Hamide Hamide’yi Oynuyor', Taylan, König ve Straube’nin 'Oya. Türkiye: Yabancı Vatan' ile Gülten Dayıoğlu’nun 'Geriye Dönenler' adlı eserleri dönemin toplumsal yapısından hareketle, o dönem insanına ait genel bir imge ortaya koymaktadır. Bu bağlamda eserlerden Türk gençlerinin Alman toplumu ile evdeki Türk kültürü arasında sıkışmışlığı ve özellikle de Türk kız çocuklarının hangi sorunlarla yüz yüze geldiği yazarların bakış açıları göz önünde bulundurularak örneklendirilmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>On Sekiz Ve On Dokuzuncu Yüzyıl Türkmen Şiirinde “Türkmen Birliği”</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16939</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16939</guid>
      <author>Soner SAĞLAM</author>
      <description>On sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllar, Türkmenlerin büyük sıkıntılar yaşadığı dönemlerdir. Merkezî ve güçlü bir otoritenin olmayışı, boylar arasındaki iç çekişmeler, sosyal ve iktisadi yaşamdaki bozukluklar ile yerleşik hayata geçişin getirdiği zorluklar bu dönemde yaşanan sıkıntıların başlıca nedenleridir. İçeride yaşanan bu karışıklıklar başta İran hükümdarı Nadir Şah olmak üzere Afganistan ve Buhara emirleri gibi dış güçlerin, on sekizinci yüzyılın başlarından itibaren Türkmenlerin üzerlerine saldırmalarına da zemin hazırlamıştır. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra da Ruslarla mücadele etmek zorunda kalan Türkmenler 2. Göktepe Savaşı’nın (Göktepe Müdafaası) ardından 1991’e kadar Rusların hâkimiyeti altında yaşamışlardır. Türkmen halkının büyük sıkıntılar yaşamasına neden olan dış tehditler ve iç karışıklıklar, “Türkmen Birliği” meselesinin on sekizin ve on dokuzuncu yüzyıl Türkmen şiirinin en önemli konularından biri olmasına neden olmuştur. “Türkmen birliği” konusu başta Mahtumkulu olmak üzere, Dövletmemmet Azadı, Magrupı, Seydi, Zelili, Katibi gibi bu iki yüzyılın önemli temsilcilerinin eserlerinde en önde gelen konulardan birini teşkil etmiştir. Türkmenlerin refah ve huzur içinde yaşamalarını arzu eden bu şairler, bunun için ilk şartın boylar halinde yaşayan Türkmenlerin tek bir devlet etrafında birleşmeleri gerektiğinin farkında olmuş ve eserlerinde bunu vurgulamışlardır. Dolayısıyla yirminci yüzyılın sonlarına doğru kurulacak olan bağımsız Türkmenistan Cumhuriyeti’nin hülyasını kurmuşlardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kar Romanı İle Cinnet (The Shining) Filmi Arasında Mekan Odaklı Bir Karşılaştırma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16965</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16965</guid>
      <author>Turgay SEBZECİOĞLU, Çiğdem YAMAN</author>
      <description>Bu çalışmada; olay örgüsü, kişiler ve özellikle de mekan (uzam) açısından Orhan Pamuk’un Kar (2002) romanı ile Stephen King’in Medyum (The Shining 1977) adlı romanından özgün bir biçimde uyarlanan ve yönetmenliğini Stanley Kubrick’in yaptığı Cinnet (The Shining 1980) filmi karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Bu karşılaştırmalı inceleme, birbirine benzemeyen iki olgu arasında bulunabilecek mantıksal ilişkileri kurarak ortak zihinsel veya evrensel bir yapıya gönderimde bulunmayı amaçlamamakta, aksine birbirine benzer yanları oldukça fazla olan iki sanat ürünü arasındaki ortaklıkların sonuçlarını sunmaya çalışmaktadır. Kar romanı ve Cinnet filminde yer alan bu ortak derin yapının en belirgin sembolü, olay örgüsünün geçtiği mekanı (space) kapayan ve sonrasında çok da umut ışığı vadetmeyen bir biçimde açan, kardır. Bu durum ayrıntısıyla betimlenerek incelendiğinde, karın yağışıyla hızlı bir etki altında kalan mekanın, hem Kar hem de Cinnet’te üç süreç üzerine kurgulandığı anlaşılmıştır: Kapanan Mekan (I. Mekan), Kapalı Mekan (II. Mekan) ve Açılan Mekan (III. Mekan). Karın etrafına doğal bir set çektiği Cinnet Filmindeki Overlook Otelinin, Amerika’nın siyasi tarihininin bir simgesi olmasına benzer bir biçimde, Kar romanında kara büründürülerek betimlenen Kars şehri de Türkiye’nin siyasi görünümünün bir temsilini sunmaktadır. Kar ve Cinnet arasındaki zihinsel derin yapı, yalnızca karla biçimlenerek sınırlanan mekana özgü olmayıp olay örgüsü ve kahramanların kişisel serüvenleri açısından da benzerlikler taşımaktadır. Şair Ka’nın bitmeyen, bitemeyen şiirleri, kendi iç dünyasına dönük boğuşmalar ve hesaplaşmalar ile romana yansırken Jack Torrance’ın bir cümle bile yazamadığı romanı, mantıksal dizgesini yitiren zihninde aşama aşama beliren cinnetin tetikleyici bir unsuru olarak filme eklenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mahmut Yesari’nin Yufka Yürek Osman Adlı Piyesi Ve İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17135</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17135</guid>
      <author>Mehmet SOĞUKÖMEROĞULLARI</author>
      <description>Genellikle romanlarıyla tanınan Mahmut Yesari’nin birçok tiyatrosu da mevcuttur. Bu tiyatrolardan birçoğu Latin harflerine aktarılmış olsa da Yufka Yürek Osman adlı piyesi aktarılmamıştır. Bu piyes, jandarma çavuşu olan Osman’ın bir resmi evrakı okumasıyla başlar. Abduş, Rıza ve Satılmış arasındaki diyaloglarla devam eder. Osman oldukça iyi yürekli bir kişi olduğu için köyde Yufka Yürek Osman şeklinde tanınır. Eser adını bu kişiden alır. Eserde çoğul anlatıcı kullanılır. Zaman konusunda kesin bir tarih verilmese de kış mevsimi olduğu yağan tipiden anlaşılır. Eserde açık ve kapalı mekânlar kullanılır. Açık mekân olarak Kızılpınar ve Gökçepınar Köyü vardır. Gökçepınar Köyü eserde sadece isim olarak geçer. Kızılpınar Köyü hakkında da bilgi yoktur. Sadece köyün dışında bir taş ağılın olduğu belirtilir. Kapalı mekân olarak karakol verilir. Eserin girişinde karakol veya sahne dekoru hakkında net bilgilere ulaşılır. Bunun yanı sıra bir de ardiye olarak kullanılan ve tavanından su sızdıran bir tevkifhanesi vardır. Eser dört kişi üzerine kuruludur. Bunlardan Osman “hâl değişi kalıbı”na uygun bir şekilde geliştirilir. İlk önce iyi, sonra kötü, en son tekrar iyi hâle dönüşür. Abduş’un jandarma olmasının dışında eserde bilgi yoktur. Rıza ise, bir serseridir, ancak kısa bir süre okula gittiği belirtilir. Bir köylü olan Satılmış, eserde fiziksel tasviri yapılan tek kişidir. Dil ve üslup yönünden bazen ağır bir dil kullanılsa da sade ve anlaşılırdır. Fikir unsuru uyuşmazlığa dayalı mizah, dönemin dili sadeleştirme politikası, Osmanlı Devleti’ndeki baskının eleştirisi ve öğrencilere çalışmalarını öğütleyen mesaj etrafında şekillenir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yusuf Atılgan’ın Edebiyatına Freudyen Bir Bakış: C. ve Zebercet Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17113</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17113</guid>
      <author>Yiğit SÜMBÜL</author>
      <description>Psikanalitik edebiyat eleştirisi özellikle varoluşçu felsefenin etkili olduğu savaş öncesi ve sonrası dönemde yazılan, çoğunlukla modernist edebî eserlerdeki karakter analizlerinde yaygın bir biçimde kullanılmıştır. Dönemi etkisi altına alan varoluşçu felsefenin de izlerini taşıyan bu eserler, daha çok bireyin, içinde bulunduğu yaşam ortamını sorgulamasına ve bu bağlamda gelişen psikolojik gel-gitlerine odaklanmıştır. Modernist edebiyatta sıklıkla başvurulan ‘bilinçakışı’ ve ‘iç monolog’ gibi anlatım teknikleri, okuyucu ve edebiyat eleştirmenlerini, karakterlerin kişiliklerini şekillendiren psikolojik etkenlere yönlendirmiştir ve bu bağlamda, dönemin bilimsel gelişmelerine de paralel olarak, edebî metinlere Freudcu ve Lacancı gibi yeni bakış açılarıyla yaklaşılmaya başlanmıştır. Edebî modernizm, Türk edebiyatına nispeten Avrupa’dan daha geç ulaşmış olsa da, benzer etkiler ilk modernist Türk romanlarında da görülebilmektedir. Özellikle Yusuf Atılgan, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi önemli isimlerin modernist etkiyle yazılmış başlıca eserleri psikanalitik karakter incelemelerine oldukça açıktır. Yusuf Atılgan’ın ilk iki romanı, Aylak Adam ve Anayurt Oteli’ndeki başkarakterler C. ve Zebercet sorunlu psikolojik ruh halleri, tamamlanmamış cinsel gelişimleri ve oedipal eğilimleriyle yazarı üzerindeki Freud etkisini örnekler niteliktedir. Bu bağlamda, bu çalışmanın amacı, Yusuf Atılgan’ın ilk iki romanı Aylak Adam ve Anayurt Oteli’nin başkahramanları olan C. ve Zebercet isimli karakterlerin psikolojik durumlarını Sigmund Freud’un ‘Oedipus kompleksi’, ‘baba imgesi’ ve ‘cinsel dürtü’ gibi ünlü teorileri ışığında incelemektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Namık Kemal’in Yaşamında Ve Eserlerinde Gelibolu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17128</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17128</guid>
      <author>Tevfik SÜTÇÜ</author>
      <description>Antik dönemlerdeki isimlendirmeye göre “iyi ve güzel şehir” anlamında kullanılan “Galli Polis” kelimesinin bugünkü kullanımıyla “Gelibolu”, tarihte Hitit İmparatorluğunun dağılmasından sonra önem kazanmış, önce Lidyalıların, sonra Persler, Spartalılar, Makedonlar, Bergamalılar, Romalılar, Bizanslılar ve en son Türklerin hâkimiyetine girmiştir. Gazi Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri tarafından 1354’te fethedilen ve Rumeli’nin ilk Paşa Sancağı olan Gelibolu, tarihte bir denizcilik idare merkezi olarak şöhret kazanmıştır. Cumhuriyet döneminin başlarında vilayet merkezi olmuş, 1926 yılında ise ilçe merkezine dönüştürülmüşve bugün de ilçe merkezidir. Coğrafî konumu ve bir geçiş noktası olması sebebiyle pek çok tarihî olayın gerçekleşmesinde merkez olma özelliği bulunan Gelibolu, üzerinde bulundurduğu önemli devlet adamı ve yetiştirdiği aydınları yönüyle ele alınıp incelenmesi gereken bir yerleşim yeri olarak da dikkat çeker. XIX. yüzyıl Osmanlı toplumunun aydın, düşünür, devlet adamı ve Tanzimat Edebiyatı olarak isimlendirilen dönemin öncü bir şairi, gazetecisi, tiyatro ve roman yazarı olarak da bilinen Namık Kemal, 24 Recep 1289 tarihinde sürgün-mutasarrıf olarak Gelibolu’ya gelmiştir. Gelibolu’ya yakın olan Tekirdağ’da 1840 yılında dünyaya gelmiş ve Osmanlı coğrafyasının muhtelif bölgelerinde bulunmuş olan Namık Kemal, İbret gazetesinin kapatılmasından sonra 33 yaşında Gelibolu’ya mutasarrıf olarak atanmıştır. Namık Kemal’in memurluk/devlet adamlığının ilk dönemini geçirdiği Gelibolu, onun edebî hayatında da önemli bir yerleşim yeri olarak dikkat çeker. “Devr-i İstilâ” eserinin konusunu ilham eden Marmara denizi temaşalarını yaşadığı 40 odalı, 3 kanatlı mutasarrıf konağındaki Namık Kemal’in, İbret ve Diyojen gazetesindeki bazı yazılarını yazdığı yer olan Gelibolu, onun aynı zamanda “Gelibolu” başlıklı yazısında müstakil bir konu olarak ele alınmıştır. 1888 yılının 2 Aralık günü Sakız adasında vefat eden ve önce oradaki bir cami haziresine defnedilen Namık Kemal’in kabri, gazeteci arkadaşlarına bıraktığı vasiyetine istinaden yıllar sonra Gelibolu’nun Bolayır kasabasındaki Gazi Süleyman Paşa türbesinin yanına nakledilmiştir. Bu itibarla Namık Kemal’in, doğrudan doğruya 33 yaşında başlayan Gelibolu ile münasebeti, ölümünden sonra da kabrinin nakliyle devam etmiştir. Bu çalışmada, Namık Kemal’in gerçek hayatında Gelibolu’nun nasıl bir yer tuttuğunun izleri, Namık Kemal ile ilgili belgelerden, onun hayatını ele alan eserlerden takip edilerek incelenecektir. Onun kendi eserlerinde de Gelibolu’nun ne şekilde yer aldığı incelenip araştırılırken ayrıca Namık Kemal’in ölümü öncesinde Gelibolu çevresine bağlılığı, bu bağlılığın sebepleri, kabrinin nakli ile bilgileri de çeşitli belge ve kaynaklara dayandırılarak ortaya konulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şairin Canıyla İmtihanı: On Altıncı Asır Tezkirelerinin Gözüyle Zındıklık ve Mülhidlik</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17022</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17022</guid>
      <author>Oğuzhan ŞAHİN</author>
      <description>Tezkireler, şairleri sadece şiirleri ile değerlendirmeye tâbi tutmaz. Şairin kimliği, kişilik yapısı, fiziksel görünümü ve tahsil durumu şairlik kabiliyeti kadar önemlidir. Bunların yanı sıra şairlerin dînî-tasavvufî düşünce ve yaşam biçimleri de tezkirelerde kendine yer bulmuştur. Bu bağlamda ehl-i sünnete uygun fikriyâta sahip şairler “pâk-mezheb” olarak nitelenip makbul kabul edilir. Ehl-i sünnete muhaliflere “mezhebi geniş” denir ve sapkın sayılır. Tezkirelerin bu iki şair grubuna bakışı aynı değildir. Pâk mezheb şairler tezkirelerde bolca övülür. Zındık ve mülhidler aşağılanır. Kendilerine lanet edilir, beddualar okunur. Bunların mizaçları lâubâlîdir. Kelamları baştan sona küfür ve zırvalıktır. Ulemaya göre bu tarz bir yol tutan şairler sapkınlık vadisine düşmüştür. Şiirleri şer’an sakattır. Bozuk itikadlarına uygun mezhepler uydurup ehl-i sünnete muhalif fikirlerini bu şekilde gizlemeye çalışırlar. Aksi takdirde toplumdan tecrîd edilirler, yargılanırlar ve suçları sabit görülürse katledilirler. Bir şairi zendeka ve ilhâd ile itham etme, onu bir nevi canıyla imtihan etme demektir. Bu nedenle zendeka ve ilhâd ile suçlanan birtakım şairler, can korkusu vehmine kapılarak ya akıllarını yitirmiş ya da dermansız dertlere tutulmuştur. Zındıklık ve mülhidlik konusu bu yazı çerçevesinde fıkhî, siyasî, sosyal ya da terminolojik boyutlarda yeniden tartışılmamıştır. Çalışmamızın temel hedefi zendeka ve ilhâd olaylarının on altıncı asır tezkireleri tarafından ne şekilde ele alındığını genel çizgilerle ortaya koyabilmektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tanzimat Romanında Anne</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17009</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17009</guid>
      <author>Ürün ŞEN SÖNMEZ</author>
      <description>Tanzimat romanı, türün Türk edebiyatındaki ilk örneklerini ihtiva etmesi bakımından olduğu kadar dönemin sosyal yaşantısına, fikir dünyasına, değişimlerine, algılarına, kavram ve sorunlar hakkındaki tartışmalarına ışık tutması bakımından da dikkate değerdir. Edebiyatın tarih ve sosyoloji ile olan bağı dikkate alındığında bu dönem romancılarının sanat anlayışları ile ilintili olarak ele aldıkları konular aynı zamanda bu konuların dönemin düşünce dünyasındaki yansımalarına da ışık tutar. Tanzimat romanının kişileri çoğunlukla temsil boyutu baskın olan tiplerden oluşur ve yazarın mesajını okura iletmede bu tipler kullanılır. Bununla beraber bu tiplerin oluşumunu hazırlayan kişi ve durumlar da dikkate alınmalıdır. Dönem romanının özellikle genç, erkek tipler üzerinden söylediklerinin baskınlığı göz önüne alındığında bu kişilerin gelişiminden sorumlu aileleri de incelemek meseleyi derinliğe kavuşturmak konusunda fayda sağlar. İlaveten bu incelemeler söz konusu tiplerin temsil ettikleri değerlerin veya çözülmenin de daha detaylı yorumlanmasına olanak tanır. Roman içerisinde baskın kişiler olmamaları dolayısıyla genç, kız kişiler ve onların aileleri ile ilgili yorumlar erkek tipler ve aileleri ile ilgili yorumlardan belirgin biçimde azdır. Ayrıca erkek çocukların daha çok babaları ile olan ilişkileri üzerinde durulmuştur. Bu durumun hem edebi esere hem de edebi eserin içinde geliştiği döneme dair oldukça etkin bir yorumlama alanı ortaya çıkardığı söylenebilir. Yine bu ilişki, romanların tezleri ve dönem zihniyeti bakımından daha fazla veri sunan daha derinlikli bir ilişkidir. Öte yandan çoğunlukla babanın kaybı veya yokluğu durumunda annenin çocuğu ile olan ilişkisi aynı zenginlikte veriler sunmamasına rağmen eseri ve dönemin bütününe yayılan yorumları derinleştirecek olması bakımından mühimdir. Bu çalışma Tanzimat romanındaki anne tipinin etkileri ve yeterlilikleri, annelik algısı, kadının toplumsal konumu konularında yapılan çalışmalara katkı sağlamak amacıyla hazırlanmıştır. Çalışmamız Taaşşuk-ı Tâlât ve Fitnat, İntibah, Sergüzeşt, Felâtun Bey ile Râkım Efendi, Zehra ve Araba Sevdası adlı romanları kapsamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arap Öğrencilerin Gökkuşağı Türkçe Öğretim Seti Hakkındaki Görüşlerine Yönelik Bir İçerik Analizi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16992</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16992</guid>
      <author>İzzet ŞEREF, İsa YILMAZ</author>
      <description>Yabancı dil öğretim sürecinde farklı materyallerin kullanılması gerekmektedir. Görsel sunular, filmler, şarkılar, oyunlar, öğrenci çalışma kâğıtları, sınıf içi etkinliklerde kullanılan malzemeler bu materyallerden bazılarıdır. Yabancı dil öğretimde sürecini faydalı ve eğlenceli bir şekilde yürütebilmek için bu tür materyallere ihtiyaç vardır. Bu süreçte temel materyal olarak ise ders kitapları ön plana çıkmaktadır. Dersler, bu kitaplar esas alınarak yürütülür ve farklı sınıf içi etkinliklerle de geliştirilir. Yabancılara Türkçe öğretiminde kullanılan materyallerin başında da ders kitapları gelmektedir. Öğretim süresince ana kaynak olarak ders kitapları kullanılmakta ve bunun dışında süreci destekleyici çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir. Bu sebeple ders kitaplarının çağdaş öğretim yöntemlerine ve belirli bir plana göre hazırlanmış olması, sürecin başarılı bir şekilde yürütülmesinde çok önemlidir. Bu çalışmada Gökkuşağı Türkçe Öğretim Seti ile ilgili Arap öğrencilerin görüşlerinin hangi yönde olduğu tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu amaç için görüşlerine başvurmak üzere Yemen Sana’a Üniversitesi Diller Fakültesi Türk Dili ve Tercüme Bölümünde okuyan 110 öğrenciden uygun örnekleme tekniğiyle 45 öğrenci seçilmiştir. Araştırmanın verileri “Yabancı Öğrencilerin Gökkuşağı Türkçe Öğretim Seti Hakkındaki Görüşleri” formuyla toplanmıştır. Form, açık uçlu olarak hazırlanmış olan on sorudan oluşmaktadır. Söz konusu form ile elde edilen veriler nitel araştırma yöntemlerinden biri olan içerik analizi ile çözümlenmiştir. Yapılan incelemeler sonucunda dinleme bölümleri dışındaki bölümler ile ilgili öğrencilerin görüşlerinin büyük bir oranda olumlu olduğu anlaşılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hüsn ü Aşk Mesnevisinden Hareketle Şeyh Gâlib’in Poetikası Üzerine Bazı Düşünceler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17043</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17043</guid>
      <author>Bülent ŞIĞVA</author>
      <description>Divan şairleri eserlerinin mukaddime kısımlarında veya eserlerinin farklı bölümlerinde şiir nedir, şair kimdir, şiir nasıl olmalıdır şeklindeki sorulara cevap veren bölümler şairlerin şiir hakkındaki poetikalarını oluşturur. Şairin şiir dünyasına girebilmek için bu kısımların iyi tespit edilip üzerinde durulması gerekir. Bu nedenle bu makalede şiir poetikasının tanımı üzerinde kısaca duruldu ve Hüsn ü Aşk adlı mesnevisinden hareketle Şeyh Gâlib’in şiir, sanat ve şair hakkındaki düşünceleri ortaya koyulmaya çalışıldı. Bir bakıma Şeyh Gâlib’in poetikası üzerine bazı tespitlerde bulunuldu. Bir şairin şiir anlayışının, yine o kişinin eserinde en güzel şekilde tezahür edeceği düşüncesinden yola çıkılarak bu yol tercih edildi. Divanında Mevlânâ’ya olan sevgisini dile getiren Şeyh Gâlib’in Hüsn ü Aşk mesnevisinde de Mevlânâ’nın ve Mesnevisi’nin etkisi görülmektedir. Şeyh Gâlib’in şiir anlayışının oluşmasında Mevlânâ ve Mesnevisi önemli bir rol oynamıştır. Şeyh Gâlib’in poetikası üzerine etki yapan diğer bir unsur da Sebk-i Hindî akımıdır. Şiirde mananın ön planda olması gerektiğini vurgulayan, anlamı derin ve karmaşık bir yapıda sunan, soyut anlatımlar sergileyen Sebk-i Hindî akımı temsilcileri gibi Şeyh Gâlib de bu tür bir yol izlemiştir. Şeyh Gâlib, eserlerinde Sebk-i Hindî akımının özelliklerini yansıtmıştır. İşte bu makalede Mevlânâ ve Sebk-i Hindî akımının Şeyh Gâlib’in şiir anlayışının oluşmasına nasıl bir etkide bulundukları beyitler ve beyitlerin düz yazı şekilleriyle verilmeye gayret edildi.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XVII. Yüzyılda Polisiye Romanın İzleri: Nâbî’nin Hayrâbâd’ı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17019</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17019</guid>
      <author>Nilüfer TANÇ</author>
      <description>Alımlayıcıların merak, heyecan gibi beklentilerini karşılayan ve onlara keyifli bir oyalanma ve kaçış zevkini yaşatan polisiye roman, iki değişmez öğesi olarak kabul edilen suç ve merak unsurları itibariyle tarih kadar eskidir. Tarih boyunca problemlerin sebeplerini merak edenler, sürekli olarak “suçlu” ya da “sebep” aramışlar, bu arayış onları birtakım maceralara yönlendirmiştir. Bu anlamda polisiyenin tarihi bazı kuramcılar tarafından mitoloji ve masallara; Habil’le Kabil’e kadar götürülür. Polisiye romanın Türk edebiyatında ortaya çıkış tarihi XIX. yy. olarak kabul edilse de, bu türün izlerine sözlü edebiyat ürünlerinde ve mesnevîlerde rastlamak mümkündür. Bir dönemin kurmaca eser ihtiyacına cevap veren mesnevîler, Türk edebiyat geleneğinde polisiye romana da kaynaklık etmiştir. Macera konulu bir mesnevî olan Nâbî’nin Hayrâbâd’ı Feridü’d-dîn Attâr’ın İlâhî-nâme’sindeki bir hikâyenin genişletilmiş hâlidir. Eserde polis/dedektif gibi bir tip yer almasa da, başkahraman Çâlâk adlı bir hırsızdır. Hayrâbâd, döneminde bu tür hikâyelerden hoşlanan alımlayıcıların beğenisini toplamış popüler bir mesnevi olarak uzun yıllar şiir meclislerinde okunmaya devam etmiştir. Hoşsohbetliği ve nüktedanlığı sebebiyle döneminde bu meclislerin aranılan kişilerinden olan Nâbî, akıcı üslûbu ve yaratıcılığı ile gelenekte var olan bir kısa hikâyeyi polisiyeye yaklaştırmıştır. Bu çalışmada polisiye roman, özellikleri ve çeşitleri hakkında bilgi verilecek; Hayrâbâd, anlatı birimlerine ayrılarak olay örgüsünün ayrıntılı bir biçimde görülmesi sağlanacaktır. Hayrâbâd’ın polisiye romana yaklaşan veya ondan ayrılan özellikleri ile bu türe kaynaklık etme yönü incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Farsça Edebiyatın Türk Mimarları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16888</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16888</guid>
      <author>Bünyamin TAŞ</author>
      <description>Ulusçuluk, ulus devlet, ulusal dil gibi kavramların henüz hiçbir şekilde insanların zihninde bir karşılık bulmadığı ve iktidarların meşruiyetini ilahî doktrinlerden aldığı Orta Çağ dünyasında, medeniyet daireleri doğrudan doğruya dinler etrafında teşekkül etmiştir. İktidarın meşruiyet kaynağının din olduğu ve medeniyet dairelerinin dinler etrafında teşekkül ettiği bir çağda, tabii olarak insanların kimlik ve aidiyetleri de din ve kutsallıkla irtibatlıydı. Dolayısıyla Orta Çağ’da bir bölgenin yönetimini elinde tutan iktidar sahiplerinin, o bölgenin halkı ile aynı kavimden olmaması veya o bölge halkının dilini konuşmaması gibi durumlar normal ve yaygın bir durumdur. Bu sebeple Türk toplulukların İslam’ı kabul ettikten sonra kurdukları devletlerde yazışma ve edebiyat dili olarak anadilleri dışında bir dili kullanmaları, o dönem için yadırganacak bir durum değildir. Türkler, İslam medeniyet dairesine girdikten sonra bu medeniyetin Türkçeden önce mevki kazanmış dillerinde (Arapça ve Farsça) üstün sanat eserleri meydana getirmişlerdir. Bu durum bilhassa Farsça için söz konusudur. Türkler, hükmettikleri coğrafya ve ilişki kurdukları topluluklar vasıtasıyla İslam medeniyet dairesinin önemli dillerinden birisi olan Farsçayı idare ve edebiyat dili olarak kullanıp, henüz o dönemde gelişmekte olan bu dile gelişme yolunda önemli katkılar sağlamışlardır. İranî toplulukların yaşadığı coğrafyanın idaresinin 10. asırdan 20. asra kadar Türk hanedanlarının elinde bulunması, Farsça edebiyatın gelişme macerasında Türklerin rolünün anlaşılması bakımından kayda değerdir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rıza Tevfik’in Fuzûlî’nin Leylâ Ve Mecnûn’u Üzerine Notları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17059</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17059</guid>
      <author>Erdoğan TAŞTAN</author>
      <description>Klasik şiirimizin güçlü temsilcisi Fuzûlî’nin Leylâ ve Mecnûn adlı mesnevisi, edebiyatımızın en önemli eserlerinden biridir ve şu ana kadar çeşitli araştırmacılar tarafından ele alınıp farklı yönleriyle birçok incelemenin konusu olmuştur. Eser üzerinde görüşlerini dile getiren şahsiyetlerden biri de Rıza Tevfik’tir. Döneminde farklı edebî meseleler hakkındaki düşünceleriyle dikkat çeken müellif, Fuzûlî üzerinde de durmuş, onun edebî yönünü ve eserlerini çeşitli açılardan değerlendirmiştir. Fuzûlî hakkındaki görüşlerinin önemli bir bölümünü gazete ve dergilerde yayımladığı yazılarla dile getiren Rıza Tevfik, ayrıca Yeni Şark Kütüphanesi tarafından 1342/1924 yılında Külliyât-ı Fuzûlî adıyla yayımlanan kitabın sayfa kenarlarına şairin eserleriyle ilgili düşüncelerini kısa notlar hâlinde kaydetmiştir. Söz konusu kitapta Fuzûlî’nin Türkçe Dîvân, Beng ü Bâde, Sâkînâme, Şikâyetnâme ve Leylâ ve Mecnûn adlı eserleriyle M.Fuat Köprülü’nün kitap için yazdığı giriş yazısı yer almaktadır. Çalışmamız, bu eserlerden biri olan Leylâ ve Mecnûn hakkında Rıza Tevfik’in düşüncelerini ihtiva eden notları ele almaktadır. Ayrıca çalışmada yeri geldikçe notlar hakkında bazı açıklamalar yapılmıştır. Rıza Tevfik, Leylâ ve Mecnûn hakkındaki düşüncelerini dile getirirken Fuzûlî’nin dil ve üslûbu, edebî yönü, etkilediği ve etkilendiği şahsiyetler üzerinde durmuş, eserde yer alan anlaşılması güç bazı kelimelerin anlamlarını vermiş ve gerekli gördüğü bazı beyitleri de izah etmiştir. Ayrıca elindeki nüshayı farklı bir nüsha ile karşılaştırarak metnin bazı bölümleri için nüsha farkı vermeyi de ihmal etmemiştir. Bu özellikleriyle söz konusu notların hem Fuzûlî hem de Leylâ ve Mecnûn hakkında yapılacak araştırmalar için dikkate değer bir kaynak olduğu ve araştırmacılara önemli bilgiler sunduğu söylenebilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Zaman ve Mekân Birlikteliği Açısından Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara Romanı Üzerine Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16996</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16996</guid>
      <author>Servet TİKEN</author>
      <description>Türk romancılığının öne çıkan isimlerinden biri olan Yakup Kadri’nin Ankara adlı romanı, toplumsal ve kültürel değişimleri yansıtan bir eser olma özelliği gösterir. Yazarın 1934 yılında yayımladığı romanı, üç bölümden oluşur. İlk bölümde millî mücadele dönemi, ikinci bölümde Cumhuriyet’in ilk yılları, son bölümde ise Cumhuriyet’in ilanından sonraki yirmi yıl ele alınır. Romanda toplumsal ve siyasal değişimlerin eşliğinde başkent Ankara’nın gelişim sürecine yer verilir. Diğer taraftan da Ankara’da yaşayanların zaman içinde yaşadıkları değişim gözler önüne serilir. Bu açıdan Yakup Kadri’nin romanı yakın tarihin hem siyasal hem de kültürel atmosferini yansıtan bir eser olma özelliğiyle öne çıkar. Romanın dikkat çekici bir başka yönü ise zaman ve mekân unsurlarının etkin kullanımıdır. Bu bakımdan roman, Mikhail Bahtin’in kronotop adını verdiği yaklaşımla değerlendirilmeye imkân veren bir yapı sunar. Bakhtin’in, Görelilik Teorisi’nden hareketle geliştirdiği kronotop kavramı, anlatıdaki zaman ve mekân birlikteliğini esas alır. Bakhtin’in kuramsal çerçevesini çizdiği yaklaşımla Yakup Kadri’nin romanı değerlendirildiğinde, romanda zaman ve mekân birlikteliğinin dikkat çekici bir düzeyde olduğu görülür. Öyle ki, üç ayrı zaman kesitinin mekânı değiştirmesini ele alan roman, zamanın mekân üzerindeki dönüştürücü etkisine vurgu yapar. Mekândaki değişimlerle birlikte zaman anlatıda görünür hâle gelir ve metnin anlam dünyası zenginleşir. Böylelikle romanda, zamanın mekânı ve insan davranışlarını değiştirme işleviyle toplumsal tarihe de ışık tutulur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rumelili Bir Şair Mücellî Ve Ravzatu’l-Esrâr Mesnevisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16993</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16993</guid>
      <author>Ahmet TOPAL</author>
      <description>Rumeli veya Balkanlar olarak adlandırılan bölge Klasik Türk şiiri açısından oldukça verimli bir bölgedir. Klasik Türk şiiri şair kadrosunun önemli bir kısmını teşkil eden Rumelili şairler, eserleriyle klasik Türk şiirine bazı yenilikler getirerek önemli katkılar sağlamışlardır. Bu makaleyle kendisinden bahsedilecek olan Mücellî de Rumelide yaşayan şairlerden biridir. Doğum ve ölüm tarihleri hakkında kesin bir tarih olmamakla birlikte 16. yüzyılın ikinci yarısı ile 17. yüzyılın ilk yarısında yaşadığı tahmin edilmektedir. Asıl adı Osman olan şair çeşitli dönemlerde Budin, Bosna ve Kanije eyaletlerine bağlı bir sancak olan Pojega’da yaşamıştır. Şair, geçimini yaşadığı bölgedeki çeşitli camilerde imam hatiplik yaparak kazanmış, bu arada tasavvufa da ilgi duyarak Halvetî tarikatine intisap etmiştir. Mücellî, şiirlerini Mecmûatu’l-Esrâr adını verdiği bir mecmuada toplamıştır. Şairin adı geçen mecmuada yer alan şiirleri genellikle tarih manzumelerinden ve dinî tasavvufî neşveyle yazdığı şiirlerden oluşmaktadır. Mücellî’nin, bu makalede metnine yer verilen, Ravzatu’l-Esrâr adlı eseri de 261 beyit halinde, başta nefsin mertebeleri olmak üzere çeşitli tasavvufî konuları anlatan bir mesnevidir. Bu çalışmada öncelikle Mücellî’nin hayatına ait bilgiler verilmiştir. Kaynak eserlerde şair hakkında herhangi bir bilgiye tesadüf edilmediği için bu bölüm kaleme alınırken şairin şiirlerinden elde edilen bilgilerden yararlanılmıştır. Ardından Mücellî’nin Mecmûatu’l-Esrâr’da yer alan şiirleri kısaca tanıtılmış, kısa bir incelemeyle birlikte Ravzatu’l-Esrâr adlı mesnevisinin metnine yer verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eleştirel Yazma Becerisine İlişkin Türkçe Öğretmeni Adaylarının Metaforik Algıları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17125</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17125</guid>
      <author>Fulya TOPÇUOĞLU ÜNAL, Musa Tarık TEKİN</author>
      <description>Türkçe Dersi Öğretim Programı’nda yer alan yazmaya yönelik yöntemlerden birisi de eleştirel yazmadır. Türkçe Dersi (6-8. Sınıflar) Öğretim Programı’nda eleştirel yazma; öğrencilerin olay ve durumlara tarafsız bakma, yorum yapma, fikir ve çözüm üretme becerilerini geliştirmek olarak açıklanmıştır. Buradan hareketle “eleştirel yazma” kavramını Türkçe öğretmeni adaylarının nasıl algıladığı önem kazanmıştır. Bu araştırmanın temel amacı, Türkçe öğretmeni adaylarının eleştirel yazma becerisine ilişkin metaforik alglarının betimlenmesidir. Araştırmada nitel araştırma metodolojisine uygun araştırma desenlerinden olgu bilim (fenomenoloji) deseni kullanılmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu Dumlupınar Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü’nde öğrenim gören toplam 188 Türkçe Öğretmeni adayı oluşturmuştur. Araştırmada veri toplama tekniği olarak mecazlardan; veri toplama aracı olarak “Bana göre eleştirel yazma ……………… gibidir; çünkü ……………” ifadesinin yer aldığı bir form kullanılmıştır. Araştırmanın verileri içerik analizi ve frekans analizi teknikleriyle incelenmiştir. Verilerin analizi esnasında; adlandırma aşaması, eleme ve arıtma aşaması, derleme ve kategori geliştirme aşaması ve geçerlik ve güvenirliği sağlama aşaması olmak üzere dört aşamanın uygulanmasına dikkat edilmiştir. Araştırma bulgularına göre, Türkçe Öğretmeni adayları eleştirel yazma becerisine yönelik toplam 188 adet geçerli metafor üretmişlerdir. İçerik analizi sonucunda bu metaforlardan 39 adedi nitelikleri açısından incelenmiş “çok yönlü düşünme, tarafsızlık ve eşit muamele” olmak üzere farklı kavramsal kategoriler oluşturulmuştur. 28 metafor ise herhangi bir kategoriye dâhil edilemeyeceği görülmüş ve “ilgisiz metaforlar” başlığı altında toplanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hulki Aktunç’un Öykülerine Tematik Bir Yaklaşım</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17007</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17007</guid>
      <author>Sevgül TÜRKMENOĞLU</author>
      <description>Türk edebiyatı için önemli bir değer olan Hulki Aktunç, şairlik, yazarlık, ressamlık gibi alanlarda eser veren bir sanatçıdır. Aktunç, bu çok yönlülüğüyle dikkat çeker. Türk öykücülüğüne üslubuyla farklı bir bakış açısı kazandırır. Öykülerinde gelenek ve geleceğe ait unsurları başarılı bir şekilde sentezler. İlk dönem öykülerinden Gidenler Dönmeyenler, Kurtarılmış Haziran eserlerinde ilk olmanın verdiği bir acemilik sezilirken Ten ve Gölge, Bir Yer Göstericinin Hayatı, Güz Her Şeyi Bilir adlı öykü kitaplarıyla bu acemilik yerini usta bir kalemin oturaklı anlatımına bırakır. Özellikle Ten ve Gölge adlı eserinden itibaren öykücülükte yakaladığı başarı belirgin olarak kendini gösterir. Anlatımına imgelemin hâkim olduğu öykülerinde yalnız, aidiyetsiz, kaçış arzusu içinde olan kahramanlara ağırlık verir. Küçük insanın dünyasına ağırlık veren Aktunç, bireyselliğin öne çıktığı öykülerde yalnızlıkla örülü bir anlatımı tercih eder. Öykülerine tematik olarak bakıldığında yalnızlık, kaçış, aidiyetsizlik, arayış temaları öne çıkar. Aktunç, bilinç akışı, iç monolog gibi teknikleri sıkça kullanarak bu temaları ele alır. Yazar, dili kullanmaktaki başarısı ile de dikkat çeker. Bu başarısının arkasında, Türkçe’ye hâkimiyetinin payı büyüktür. Bu durum onun, Büyük Argo Sözlüğü adıyla bir sözlük yazmış olmasıyla da tescillenmiştir. Yazarın öykücülükte olduğu kadar şairlikte de başarılı olması ve bilinmesi, dile olan bu hâkimiyetiyle açıklanabilir. Bu çalışmada Hulki Aktunç’un öykülerinde öne çıkan ve en çok işlenen yalnızlık, aidiyetsizlik, kaçış, yabancılaşma gibi birbirine çok yakın ve bütün olarak bakıldığında birbirini tamamlayan temalar başlıklar halinde ele alınarak değerlendirilmeye çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mehmed Fevzî Efendi Ve Kudisyyü’s-Sirâc Fî Nazmi’l-Mi’râc Adlı Eseri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17010</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17010</guid>
      <author>Serkan TÜRKOĞLU</author>
      <description>Klasik Türk Edebiyatında Hz. Peygamber’i medheden ve onun mucizelerinden, özellikle mi’râc hadisesinden bahseden şiirler büyük bir yekûn oluşturmaktadır. Sözlüklerde yükselmek, yukarı çıkmak anlamına gelen mi’râc, terim olarak Hz. Peygamber’in semaya yükselerek Allah’ın huzuruna çıkışını ifade eder. Hz. Peygamber’in en önemli mucizelerinden biri olan mirâc hadisesi, edebiyatımızda mi’râciyye veya mi’râc-name başlığı altında işlenmiştir. Bu konuda manzum ve mensur birçok müstakil eser kaleme alınmakla birlikte bazı mesnevilerde ve mürettep</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sâdıkî Afşar’ın Doğu Türkçesinde Yazılmış Şiirleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17057</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17057</guid>
      <author>Serpil YAZICI ŞAHİN</author>
      <description>Sâdık Bey Afşar, Şah I. Abbâs (1587-1629) döneminin en önemli şâirlerindendir. Şâh I. Abbâs’ın kitâbdârlığını yürütmesinin yanı sıra ressam ve şâirliğiyle tanınan Sâdık Bey Afşar, Türk Edebiyatında en iyi bilinen Çağatay Türkçesi ile yazılmış şâirler tezkiresi Mecmau’l-Havâs’ın yazarıdır. “Sâdıkî” mahlasıyla, Farsça ile, Türkçenin farklı edebî şivelerinde manzum örnekler veren şâir, Türkçe şiirlerini, külliyatındaki şâirler tezkiresinden hemen sonra “Kasâyid ü Gazeliiyyat-ı Türkî” başlığı altında toplamıştır. Sâdıkî, Türkçenin Osmanlı, Azerî ve Çağatay edebî şivelerinde ürünler vermiştir. Çağatay Türkçesiyle yazdığı şiirlerinde hem Çağatay hem de Azerî Türkçesi özellikleri görülmektedir. Bu özelliği ile Sâdıkî, Türk dilinin tarihî seyri içerisinde her iki sahaya da hâkim olduğunu göstermektedir. Sâdıkî’nin Türkçe şiirlerinden ilk olarak bahseden Turhan Gandjei’dir (1971). Gandjei, makalesinde şâirin Doğu Türkçesi ile yazılan yalnızca yedi gazeline yer vermiştir. Bu çalışmadan sonra Paşa Kerimov Sadiq Bey Afşar Şeirler (Bakü, 2010) adlı kitabını yayımlamıştır. Mehmet Nuri Çınarcı ise 2012 yılında hazırladığı çalışmasında, Sâdıkî’nin yayımlanmış Türkçe şiirlerinin yanı sıra daha önce yayımlanmamış Türkçe şiirlerinden de örnekler vermiştir. Bu çalışmada, Paşa Kerimov’un Sadiq Bey Afşar Şeirler (Bakü, 2010) adlı çalışması esas alınarak Sâdıkî’nin Doğu Türkçesiyle kaleme aldığı manzumelerini ortaya çıkarmak amacıyla; şâirin on sekiz gazeli bir araya getirildi. Çalışmada, tespit edilen manzumelerin çeviri yazısı; söz varlığının ortaya konulması için tanıklı dizini ve sözlüğü hazırlandı. Çınarcı, Gandjei ve Kerimov’un manzumelerdeki okuma farklılıkları verilerek yeni okuma teklifleri sunuldu.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Okul Öncesi Eğitiminin Zorunlu Eğitim Kapsamına Alınmasına İlişkin Alanda Görevli Öğretmen Ve Yönetici Görüşleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17101</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17101</guid>
      <author>Ahmet AKBABA, Sinan YILDIZ</author>
      <description>Bu araştırmada, okul öncesi eğitiminin zorunlu eğitim kapsamına alınmasına ilişkin öğretmen ve yönetici görüşleri ve çözüm önerileri ele alınmıştır. Çalışmanın evreni, Van ili belediye sınırları içerisindeki 76 resmi ilköğretim okulu ile bağımsız 20 anaokullunda görev yapan 339 öğretmen ve 192 yöneticiden oluşmaktadır. Çalışmanın örneklemini ise basit tesadüfî örnekleme yöntemiyle seçilen 20 ilköğretim okulu ve bağımsız 15 anaokulunda görev yapan 45 yönetici ve 122 öğretmen oluşturmaktadır. Öğretmen ve okul yöneticilerine, 31 maddeden oluşan bir anket uygulanmıştır. Anketten elde edilen verilerin analizleri, SPSS 15.00 lisanslı paket programı kullanılarak yapılmış ve sonrasında da tanımlayıcı istatistiklerde değişkenlere ait gerekli karşılaştırmalar uygun istatistiksel yöntemler kullanılarak yapılmıştır. Eğitim, bir ülkenin kalkınmasının temelidir. Bir ülkenin en önemli zenginlik kaynağı eğitilmiş insan kaynaklarıdır. Kalkınmasını gerçekleştiren ülkeler eğitim sorunlarını büyük ölçüde çözmüşlerdir. İnsana yapılan yatırım, en kârlı yatırımdır. Eğitime ayrılan kaynakları israf etmeden çağdaş bilimi yakalamaya çalışmak, söz konusu kaynakları ihtiyaç duyulan alanlarda bilim üretme yolunda kullanmak için eğitim yöneticileri ve denetleyicileri yanı sıra uygulayıcılarının da yeterli düzeyde yetiştirilmeleri gerekmektedir. Yapılan araştırmanın sonucunda; öğretmenlerin ve okul yöneticilerinin okul öncesi eğitimi gerekli gördüğü ve bu eğitimin zorunlu olmasının faydaları yönünde görüşler, ortaya çıkmıştır. Araştırmada öğretmen ve yöneticiler, fiziksel altyapı ve eğitim kalitesine yönelik sorunların çözülmesine ilişkin kaygılarını ifade etmiştir. Ayrıca öğretmen ve yöneticiler okul öncesine yönelik altyapı ve personel sıkıntısı olduğunu ve bu sorunların giderilmesi gerektiğini ifade etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yrd. Doç. Dr. Mustafa ŞENEL,ELAZIĞ İLİ YER ADLARI ÜZERİNE BİR İNCELEME, Manas Yay. , Elazığ 2013, 892 s.</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17004</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=17004</guid>
      <author>Gülşah PARLAK KALKAN</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Latîfî Tezkiresi’nde Dil ve Üslûp</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18628</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=18628</guid>
      <author>Rıdvan CANIM</author>
      <description>Türk Edebiyatı’nda şairlerin hayatlarından söz edip eserlerinden örnekler veren “Şu’arâ Tezkireleri”nin XVI. yüzyıldan başlayıp XX.yüzyıla kadar uzanan çizgi içinde 30 kadar örneği bulunmaktadır. İslâm medeniyeti çerçevesinde gelişen biyografi yazma geleneği “tabakât” adıyla ortaya çıkıp zamanla şairlerin unutulup kaybolmalarını önlemek düşüncesiyle yepyeni bir çehreye bürünmüş ve mensubu bulunduğumuz kültüre “tezkire” türünü kazandırmıştır. Eleştirel yorumun tezkirelerde yer alması ise tamamen biyografi yazarının inisiyatifine kalmış bir husustur. Özellikle XVII. yüzyıldan itibaren farklı bir yapıya bürünen ve giderek bir “antoloji” karakteri ortaya koyan bu eserler, her sınıftan şaire ait biyografik bilgiyi, onlarla ilgili anekdotları, şiirlerinden örnekleri ve bu şiirlere dair yorumları içeriyordu. Divan edebiyatına yönelik çalışmalarda karşılaşılan problemlerin başında, konu üzerinde mesai harcayanlar tarafından da çok iyi bilineceği üzere “metne nüfuz etme” meselesi gelmektedir. Edebiyat tarihçilerinin geçmişteki şairlere dair verdiği bilgiler de çoğu zaman “tezkire” türündeki biyografik kaynaklara dayanmaktadır. Kanaatimizce bu tür çalışmalarda yapılması gereken; yazarı, bizzat ortaya koyduğu eserinden tanımak olmalıdır. Bunun aksi, şair hakkındaki hazır bilgi ve değerlendirmeleri nakletmek olacaktır. Herhalde tezkirelerin önemi de tam burada ortaya çıkmaktadır. Tezkire yazarları arasında, yazarları, onların dünya görüşlerini (World view), eserlerini (Text) çok iyi kavrayan ve yorumlayan tezkireciler olduğu gibi, benzerlerini taklitten ileri gidemeyen tezkire yazarları da vardır. Latîfî, birinci gruba giren nadir tezkire yazarlarından birisidir. Meydana getirdiği Tezkiretü’ş-Şu’ara ve Tabsıratü’n-Nuzamâ adlı eseriyle çağı için olduğu kadar, günümüz edebiyat tarihçileri ve eleştirmenleri için de ciddi bir örnek olmuş, edebî metne yaklaşım tarzı ve kullandığı dil ve üslûpla da asırlar boyunca eskimeyen bir model olarak kalmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


