






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2013 Sayı Volume 8 Issue  7</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=270</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Kemalettin Kamu’nun Hayatı, Sanatı, Şahsiyeti ve Hicret Şiirinin Tahlili</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16695</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16695</guid>
      <author>AHMET ADIGÜZEL</author>
      <description>Özet: Her insan bir dünyadır. Bu dünyanın sınırlarını belirleyen ise o insanın evreni kaplayan tahayyülleri ve tasavvurlarıdır. Hayat hikâyesini inşa eden, hadiselerin çeşitliliği ve zenginliğidir. Alelade yaşanan bir hayat hikâyesi mahduttur, fakat sanatkârane yaşanan bir hayat hikâyesinin oluşturduğu dünyaya sınırlar koymak – ki bu yüksek seviyede bir sanatkâr kudreti ise – muhaldir. Sanatkârane farkındalık hayatın her safhasına yansımıştır. Eser-müessir bağlamında bu farkındalık daha şeffaf gözlemlenebilir. Sanatkârı farklı kılan, onun duyuş ve algılayışıdır. Ahmet Haşim dolunaya bakınca “mehtab”ı duyar, algılar, oysa alelade bir bakışa sahip fert, dolunayı “kabak” olarak algılayabilir. Bu perspektifin, müessiri ve inşası nedir, nasıldır? Konumuzu zorlayan, çerçevesinden taşıyacak bir mevzudur. Zira üslup, dil, musiki, tema, konu ve diğerleri sanatın çatısı altında bulunan birimleridir. Bu malzemelerden her biri kuvvetine, kelime servetine göre bir ehemmiyet arz etmektedir. Bir birini tamamlayan ve aynı zamanda o bütünün her bir özelliğini, vasfını kendisinde taşıyan ve temsil eden birer uzuvdur. Sanatçının üslubuna, fikir, duygu, his dünyasına ve felsefe anlayışına yerleşen bu malzemeler aslında bütünsel bir terkipten ibarettir. Yalın, salt yavan ve tek başlarına vücuda gelmiş değillerdir. Bunların varlığına, oluşumuna saikler çeşitlidir. İşte biz böyle bir donanıma sahip bir sanatkârın hayat hikâyesine, dahası şahsiyetine bir yorum getireceksek sadece manay-ı ismi ile değil manay-ı harfiyle de ele almalıyız. Ancak, biz bu durumda sağlıklı bir sonuç elde edebiliriz Kemalettin Kamu; ihtilallerin, savaşların, yıkılışların, çökülüşlerin “Hicret” ve kuruluşların yaşandığı bir iklimin ve atmosferin insanıdır. Bütün bunların boyası ile boyanmış, bütün bunları derinlemesine yaşamış içli bir sanatkârıdır. O, böyle bir dünyaya doğdu ve bu duruma uygun olan mizacı gereği de doğduğu bu dünyanın bir parçası oldu. Bu dünyanın bütün olumsuzluklarını, bedbinliğini, yalnızlığını, göçünü derinden hissetti, yaşadı ve bunları en ince çizgileriyle şiirine bir siluet olarak resmetti onun şiir muvaffakiyeti Milli Mücadele yıllarındaydı. Neden? Çünkü Anadolu insanı, sadece düşmanları olan Yunan, Rus, Ermeni, İngiliz, Fransız ve İtalyanlar ile savaşmıyordu; kıtlıkla, yoklukla, sürgünle, göçle de mücadele ediyordu. Mekân, zaman, olay ve diğer malzemeler Kamu’nun sanat heybesini lebalep dolduracak bir fırsatlar zenginliği, imkânlar yumağı ve serveti sağlamıştı. “Şiir, hüzünden ziyade ruhun kanatlandığı anı benimser.” Kamu iç dünyasının esiri değil de müessiri olmuş olsaydı, bu hislerin, duyguların bir parçası değil de onları benlik potasında eriten yüksek bir seviyeye ulaşabilseydi; Bâkî, Fuzulî, Yahya Kemal, Tanpınar, Malermé ve Valéry ayarında sanatını icra edebilirdi. Bu durum, biraz da kabiliyet gerektiren, şairlik melekesinin oluşumuna ve inkişafına bağlıdır. Kemalettin Kamu, Doğu medeniyeti içerisinde yetişmiş Arapça ve Farsçayı iyi bilen bir şairdir. Onun Batı tarafını tamamlayacak bir fırsat olarak gördüğümüz beş yıllık Paris ikametiydi. Evet, Paris, 18-19. Ve 20. Yüzyıl Avrupa, hatta Dünya medeniyetinin, plastik sanatlarının, fikriyatının beşiği olan bereketli 16. Yüzyılın İstanbul’u olan Paris, Kemalettin Kamu bu zenginliği barındıran zaman ve zemine sahip, ama Kemalettin Kamu bu büyük sanat çeşmesinden badesini doldurmadı, dolduramadı. İki uygarlığın (doğu-batı) imtizacıyla sanatı yüksek seviyede teganni edecek bir şiiriyet oluşturabilirdi. Kamu, beş yılda iki üç şiirle yetindi. Adeta şairliğin defterini dürdü. Paris yılları ve yurda dönüş sonrası bu durgunluk maalesef ölümüne kadar devam etti. Onun sanat mirası, gençliğinde yazdığı Milli Mücadele ağırlıklı şiirlerinden oluşmaktadır. Kamu, adeta şiir istidadını prangaya vurmuş, sanat ruhunu iğdiş etmiştir. Şiiriyeti bazı şiirlerinde veya bazı şiirlerinin bazı mısralarında yüksek seviyede terennüm etmektedir. Nicelik olarak da az şiir yazan Kamu; içli, samimi duyguları, duru akıcı T</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osman Turan'ın Siyasetçi Kimliği ve Yassıada'da Yargılanması (1954-1961)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16652</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16652</guid>
      <author> Zehra ARSLAN,</author>
      <description>2 Mayıs 1954 seçimleri ile Demokrat Parti Trabzon Milletvekili olarak aktif siyasete atılan Osman Turan, 27 Mayıs 1960 Darbesi'ne kadar bu görevini sürdürmüştür. Milletvekilliği süresince mensubu bulunduğu Demokrat Partinin Kırşehir'in ilçe haline getirilmesi, üniversitelerde yapılan düzenlemeler, muhalefete karşı alınan tedbirler vb. uygulamalarını tasvip etmediğini TBMM ve parti grubunda yaptığı konuşmalarda dile getirmiştir. 27 Mayıs Darbesi sonrası DP mensuplarına yönelik suçlamaların başını çeken Tahkikat Encümeni oluşturulması ve bu encümene olağanüstü yetkiler veren kanunların çıkartılması sırasında da Osman Turan, sağlık problemleri nedeniyle mecliste bulunamamış dolayısı ile bu kanunlara lehte veya aleyhte oy vermemiştir. Menderes'le zaman zaman ters düştüğü için parti içerisinde adı, muhaliflerle birlikte anılmış hatta ihraç edileceği yönünde söylentiler ortaya atılmıştı. Fakat mücadelesini DP içerisinde sürdürme yolunu seçen Osman Turan, darbe ile birlikte tutuklanmış, ilk ifadesini de 30 Haziran 1960 tarihinde vermiştir. İddia makamı tarafından hazırlanan kararnamede, Türk Ceza Kanununun 141 ve 146ncı maddeleri kapsamında yargılanmıştır. Kararnamede Osman Turan'ın adının geçtiği tek suçlama ise bir miktar döviz aldığı iddiası olmuştur. Savunmasına ek olarak sunduğu deliller ve yapılan soruşturmalar sonucunda aleyhinde yapılan suçlamaların gerçek dışı olduğu kanıtlanmıştır. Toplam 16,5 ay tutukluluk döneminde sağlık problemleri yaşamış ve garnizondaki hastanede tedavi altına alındığı için duruşmaların tümüne iştirak edememiştir. Osman Turan, 15 Eylül 1961 tarihinde anayasayı ihlal suçundan tutuklu bulunup beraatına karar verilen 45 sanık arasında yer almıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cumhuriyet İdaresi'nin Nüfusu Kayıt Altına Alma Girişimlerine Bir Örnek: 1934 Yılı Nüfus Taraması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16697</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16697</guid>
      <author>Fevzi ÇAKMAK</author>
      <description>Bağımsızlık Savaşı vererek kurulan yeni Cumhuriyet idaresi, nüfus işleri bakımından eski idareden kötü bir miras devralmıştı. Uzun süren savaşlar, savaşlarla birlikte ortaya çıkan imkânsızlıklar, ülke içine ve dışına yönelik nüfus hareketleri, ölümler, doğumlar ve halkın nüfus işlerine yönelik olumsuz tavrı, nüfus kütüklerinin uzun yıllar doğru bir şekilde tutulması önünden engel teşkil etmişti. Binlerce doğum kayıt altına alınmamışken, binlerce ölü sicillerde sağ görünmekte; binlerce evliler defterlerde bekâr, binlerce boşanmış kütüklerde evli görünüyordu. Bu çalışmada Cumhuriyet idaresinin nüfusu kayıt altına almaya yönelik siyasetin önemli bir parçası olan gizli nüfusların yazımına yönelik çabalarına değinilmiştir. 1934 yılı içersinde gerçekleştirilen Nüfus taramasının sonuçları ortaya konulurken, çalışmanın temel kaynakları nüfus kayıtları ve dönem içinde yayınlanmış olan resmi yayınlardır. İlçe nüfus kayıtları yerel tarih uzmanı Necat Çetin'in kişisel arşivinden sağlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Köyü Köy Edebiyatına Nasıl Yansıdı? Köy Enstitülü Yazarlarda Tematik Eğilimler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16749</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16749</guid>
      <author>Erol ÇANKAYA</author>
      <description>Türkiye’de köy edebiyatının, Cumhuriyet dönemi başlarında ortaya çıkan “Halkçılık” ideolojisinin etkileri altında ve “Köye Doğru” akımının bir kolu olarak ortaya çıktığını söylemek yanlış olmayacaktır. Ne var ki bu edebiyat, toplumcu gerçekçi bir iddia ile ortaya çıkmasına karşın, bir yandan kendisinden önce başlamış olan naturalist “köycü”lük akımından bir yandan da o dönem Rusya’sında görülen narodnik edebiyattan etkiler alarak eklektik bir yapı kazanmıştır. 1940’larda Türkiye’de yaşanan Köy Enstitüleri ortamında, bu okullardan mezun olan yazarlar tarafından oluşturulan bu edebiyat ile ilk kez köy ve köylü, kökeni köy olan yazarlar tarafından ve “içerden” dile getirilmiştir. Cumhuriyet ideolojisinin “Köylü efendimizdir” sloganından da güç alan bu akım 1950’lerden itibaren Türk edebiyatında güçlü bir yer kazanmıştır. Gelgelelim, gerek köy edebiyatının naturalist niteliği ve gerekse bu akımdan yazarların toplumu kurtarma “ misyon”una özel bir önem vermeleri bir zaaf da oluşturmuştur. Bu arada, Enstitülü yazarların oluşturduğu köy edebiyatının reel toplumla her zaman uyum içinde olmadığı da görülmektedir. Hiç şüphesiz reel toplumda yaşanan süreçleri bu yapıtlarda her zaman birebir göremeyişimizin nedeni yazarların, edebiyat yapıtlarına kişisel düşüncelerini koymalarıyla ilişkisi vardır. Bu nedenle, Köy enstitülü yazarların oluşturduğu köy edebiyatının, -Lukacs’çı bir söylemle ifade edersek-, toplumsal gerçeklik umutlarına ve isteklerine karşı gitse de onu betimlemedeki “sarsılmaz dürüstlüğü” gösterip gösterememeleri de irdelenmelidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tanzimat'tan II. Meşrutiyet'e Hüdâvendigâr Vilayetinde Karayolu Yapım Çalışmaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16635</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16635</guid>
      <author>Emrah ÇETİN</author>
      <description>Tanzimat döneminde her alanda köklü ıslahatlar yapılmaya başlanmıştı. Bayındırlık alanındaki girişimler kapsamında özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren karayolu meselesine büyük önem verilmiş ve yıllardır ihmal edilen karayollarının ıslahı için çalışmalar başlatılmıştı. Devlet, hazırlattığı projelerle yeni yollar inşa etmeye, eski yolları tamir etmeye çalışmış, bunlarla ilgili birçok nizamname yayımlamıştı. Tanzimat’ın ardından İmparatorluğun karayolu serüveni İmar Meclisleri’nin çabalarıyla başlamıştı. İmar meclisleri oluşturulurken ulaşıma öncelik verilmesi şart koşulmuş, bu meclislere öncelikli görev olarak bölgelerinde yapılacak yolların tespit edilmesi vazifesi verilmişti. İlk iş olarak 1848’de Karadeniz’i Orta Anadolu üzerinden Arabistan’a bağlamak için Trabzon-Bağdat arasında şose yolu yapılması kararlaştırılmıştı. Ancak bunun için hazinede yeterli kaynak bulunamadığı gerekçesiyle bu girişim ertelenmişti. Bu arada yine İmar Meclisleri’nin çabalarıyla Trabzon-Erzurum ve Bursa-Gemlik arasında yol yapım çalışmaları başlatılmıştı. Bu amaçla yapılan çalışmalar yeterli kaynak bulunamaması ve gereken ilginin gösterilmemesi yüzünden yarım bırakılmıştı. Hüdâvendigâr vilayeti yol yapım ve onarım meselesinde en çok önem verilen vilayetlerden birisi idi. Zira Anadolu Sağ Kol Güzergâhı yollarının önemli bir kısmı Hüdâvendigâr vilayeti sınırları içerisinden geçtiğinden her dönemde vilayet yollarının yapım ve onarımına dikkat edilmişti. Ayrıca İstanbul'un iaşesinin temininde Hüdâvendigâr vilayeti oldukça önemli bir yer teşkil ettiğinden vilayetin yollarının yapımı ve düzenli olarak onarımı gerçekleştirilmeye çalışılıyordu. Bu çalışmada Tanzimat'tan II. Meşrutiyet dönemine kadar geçen sürede vilayet dahilinde bulunan mevcut yollar ortaya konulurken, yapılan yeni yollar ve tamirat işleri ile ilgili bilgiler verilmeye çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbn Haldun’un Siyaset Teorisi Ve Siyasal Sistem Sınıflandırması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16823</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16823</guid>
      <author>Ali ÇİFTÇİ, Nihat YILMAZ</author>
      <description>Yönetim şekilleri ile ilgili bilimsel çalışmaların geçmişi oldukça eskidir. Siyasal sistemleri karşılaştırmalı şekilde inceleyerek en iyisini bulma çabası sadece geçmişle sınırlı kalmamış günümüze kadar da devam edegelmiştir. En iyi yönetimin nasıl olması gerektiği üzerine Antik Yunan döneminden itibaren Batı’da yapılan birçok çalışmaların yanı sıra İslam Dünyasında da bu alanda değerli çalışmalar yapılmıştır. İslam Dünyasında siyaset teorisi ve siyasal sistem sınıflandırmaları üzerine çalışma yapan önemli düşünürlerden biri de İbn Haldun’dur. Kendisi siyasal hayatın içinde yer almış birisi olarak deneyim ve gözlemlerinin ışığında dönemi için ileri sayılabilecek siyasal sistem incelemelerinde bulunmuştur. Batı’nın Ortaçağında dini düşüncenin ön plana çıkması ile siyasal sistem sınıflandırmaları en aza inerken İslam Dünyasında salt dini düşünceye bağlı kalmadan İbn Haldun tarafından olanı inceleyerek yapılan siyasal sistemlerin araştırılması makaleyi önemli kılmaktadır. Bu bağlamda makalede öncelikle İbn Haldun’un sosyal bilimler içerisindeki yeri ele alınmaktadır. Daha sonra onun siyaset teorisi için vazgeçilmez olan devlet, asabiyet ve riyaset-mülk gibi temel kavramlar üzerinde durulmaktadır. Son olarak da makalenin temel konusu olan İbn Haldun’un siyasal sistem sınıflandırması ana hatları ile irdelenmektedir. İbn Haldun siyasal sistemleri sınıflandırırken bunları öncelikle mülke dayalı ve dine dayalı siyaset olarak ikiye ayırmaktadır. Mülke dayalı siyaseti de kendi içinde tabii mülk ve siyasi mülk şeklinde iki başlık altında incelemektedir. İbn Haldun’un dine dayalı siyaset olarak adlandırdığı ve idealize ettiği yönetim şekli ise hilafet ya da imamettir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dokuzuncu Sınıf Tarih Ders Kitabında Yer Alan Görseller Hakkında Öğretmen Görüşleri: Trabzon Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16788</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16788</guid>
      <author>Ebru DEMİRCİOĞLU</author>
      <description>Ders kitapları eğitim ve öğretim sürecinin en önemli unsurları arsında yer almaktadır. Bu materyallerin hazırlanmasında pek çok husus dikkate alınmalıdır. Ders kitabı hazırlama sürecinde dikkat edilmesi gereken hususların başında görseller gelmektedir. Nitelikli bir ders kitabında görseller metinle uyumlu olmanın yanında, açık, anlaşılır ve öğrencilerin ilgisini çekecek şekilde yapılandırılmalıdır. Bu çalışmanın amacı, Trabzon ilinde bulunan tarih öğretmenlerinin, dokuzuncu sınıf Tarih ders kitabında yer alan görseller hakkındaki görüşlerini ortaya koymaktır. Çalışmanın evrenini Trabzon ilinde bulunan tarih öğretmenleri oluştururken, araştırmanın örneklemini Trabzon il merkezi ve sahil şeridindeki ilçelerde görev yapan deneyimli Tarih öğretmenleri oluşturmaktadır. Araştırma nitel bir anlayışla gerçekleştirilmiş olup, örneklem seçiminde amaçlı örneklem kullanılmıştır. Çalışmada veri toplama aracı olarak açık-uçlu sorulardan oluşan bir anket ve yarı-yapılandırılmış mülakat kullanılmıştır. Bu veri toplama araçlarıyla derinlemesine bilgi elde edilmeye çalışılmıştır. Açık-uçlu anket çalışmasına kırk dokuz tarih öğretmeni katılırken, mülakatlar sekiz öğretmenle gerçekleştirilmiştir. Her iki veri toplama aracıyla elde edilen veriler, kendi içinde kategorilere ayrılarak analiz edilmiştir. Araştırmadan elde edilen verilerin ışığı altında, araştırmaya katılan tarih öğretmenlerinin, dokuzuncu sınıf tarih ders kitabında bulunan görsellerin nasıl kullanılması gerektiği konusunda yeterli eğitim ve bilgilerinin olmadığı anlaşılmaktadır. Buna ek olarak, öğretmenlere göre dokuzuncu sınıf tarih ders kitabında yer alan görsellerin bir kısmının metinlerle uyumlu olmadığı, bazı görsellerin açık ve net olmamasının yanında anlaşılır olmadığı görülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>National Culture And Turks In The Documents Of Turkish National Archives</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16866</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16866</guid>
      <author>Hüseyin DOĞRAMACIOĞLU</author>
      <description>Türk millî kültür ve edebiyatı hakkında devlet arşivlerinde bazı belgeler vardır. Bu belgeler üzerinde bugüne kadar kapsamlı bir çalışma olmamıştır. Bu belgeler Osmanlı harfleriyle yazılmış ancak günümüze kadar Latin harfli Türkçe de dâhil olmak üzere hiçbir dile aktarılmamıştır. Türk kültürü ve edebiyatı ile ilgili olan bu arşiv belgeleri Hâkimiyet-i Milliye adlı gazetede yayınlanmıştır. Gazetede Millî Mücadele yıllarında savaş haberlerinin yanında Türk tarihi ile ilgili araştırmalar bazı yazarlar tarafından farklı makalelerde incelenmiştir. Bütün bu çalışmalar, başarı ile sonuçlanmış ve böylece muharebeler yapılırken gazetedeki yazılar vasıtasıyla millî ruhla dolan Türk halkı Millî Mücadele’de sürekli zaferler kazanmıştır. Böylece bu yazılar vasıtasıyla halka millî bilinç kazandırılmıştır. Gazetedeki yazılar Osmanlı harfleri ile yayınlanmış ve belki de bu nedenle bu gazete hakkında çok fazla bilgi sahibi olunamamıştır. Bu çalışmada, Türk kültür ve edebiyatı ile ilgili olan bu belgeler hakkında tanıtıcı bilgiler vermek ve bu arşiv belgelerine dikkat çekmek istiyorum. Türk kültürü ve edebiyatı ile ilgili birçok belgeye Osmanlı arşivlerinde ulaşabilmek mümkündür. Bu belgeler Hakimiyet-i Milliye’de düzenli aralıklarla yayımlanır. Çeşitli resimler, hikâyeler ve edebî yazılar bu belgelerde yer alır. Türk kültür ve edebiyatının araştırılması yönüyle bu gazete nüshaları önem taşımaktadır. Bu yazıda gazetedeki bazı edebî ve kültürel yazılar incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de Genel Seçim Kampanyaları (1950-2002)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16536</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16536</guid>
      <author>Doğan DUMAN, Serçin SUN İPEKŞEN</author>
      <description>Yazılı ve görsel medya, ideolojik araçlar olarak toplumu yönlendirme gücüne sahiptir. Reklamlar toplumun değerlerini, gündelik ilişkilerini yansıtmalarıyla, yayınlandığı döneme ait tarihe bir not düşen kültürel metinler olarak değerlendirilebilmektedir. Mc Luhan’ın da belirttiği gibi; en zengin ve en sadık toplumsal faaliyetlerden biri de reklamdır. Seçim kampanyası dönemindeki reklamlar siyaset ve iletişimin insanlık tarihi kadar eski olan ilişkisini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Siyasi partiler, seçmenlerin siyasi hayata katılımlarıdır. Seçim dönemi reklamlarını analiz etmek, bir açıdan da toplumsal bir analizin yolunu açmaktadır. Geçmişten günümüze kadar siyasi partiler ve liderler, iletişim sanatının ve teknolojinin kendilerine sunduğu olanaklardan yararlanmışlardır. Alandaki gelişmelere paralel olarak seçim kampanyalarında kullanılan strateji ve taktiklerin de ilerleme gösterdiği gözlemlenebilmektedir. Halkın özgür iradesini seçimler aracılığı ile gösterebildiği 1950 seçimleri demokrasi, siyaset ve iletişim üçgeninin başlangıcı olarak Türk siyaset tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bu makalede 1950-2002 yılları arasında Türkiye’de gerçekleşen genel seçimlerin iletişim kampanyaları, mesaj stratejileri, ve partilerin öne çıkan nitelikleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Seçim kampanyalarında kullanılan “siyasal reklamlar” çalışmanın inceleme alanını oluşturmuştur. Kampanyalar betimleyici bir anlatımla aktarılmış ve belirlenen dönemdeki seçimlerin afiş ve basın ilanları ile Türkiye’de siyasal iletişimin ve seçim kampanyalarının gelişimi ve tarihi arka planı değerlendirilmek istenmiştir. Çalışmanın sonucunda siyasi partilerin vizyon ve misyonları doğrultusunda söylemler geliştirdikleri, rakip partilerin benzer politikalara sahip oldukları dönemlerde negatif siyasal reklamların artışa geçtiği, seçim sonuçlarında ise çoğunlukla olumlu ve umut vaad eden söylemlere sahip partilerin, seçmen kitleleri tarafından iktidara taşındığı gözlemlenmiştir. Araştırmada 1950-2002 yılları arasında seçime katılan bütün partilerin değil, ağırlıklı olarak iktidar ve ana muhalefet partilerinin seçim kampanyalarına değinilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edebiyatla Tarihin Mutlu İ</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16474</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16474</guid>
      <author>Salim DURUKOĞLU</author>
      <description>Sosyal bilimlerin tamamına ait birikimden yararlanma gücünü yedekleyen edebiyatla, ikiz kardeşi sayılabilecek bir sosyal bilim olan tarihin iç içe geçtiği tarihi roman türü, Türk edebiyatının seçkin eserlerle geniş kitlelere ulaşan özgün bir türüdür. Bu türün iyi örneklerinden ve ilk akla gelenlerinden biri, karakter unsurunun sentezleyici ve belirleyici olduğu bir roman kurgusu olduğu adından da anlaşılan Tarık Buğra’nın Osmancık adlı romanıdır. Bu roman, Tobias’ın, yirmiye indirgediği temel kurgularından “olgunlaşma” kurgusu ile birebir örtüşen bir akış silsilesi ve çizelgesi takip eder. Makalemizde, birincil kurgu olarak olgunlaşma, ikincil kurgu olarak değişim kurgusu ile kurduğu ilişkiler üzerinden Osmancık romanı irdelenecek, Türk edebiyatında Oğuz Kağan ile dünya yolculuğuna başlayan alp tipinin, Battalgazi’ye gelip, alperen tipine dönüşünceye kadar geçirdiği evrelerle Osman Gazi’nin gelişim eğrisi ilişkilendirilecektir. İçinde sonsuz kere uyanmaya elverişli uyuyan güçleri ile evrenin gözbebeği ve başkişisi olan insanın, zihinsel ve düşünsel evrimi ve değişimi, tarihi de değiştirme gücünü temsil ettiği için, insanı anladığımızda insanlığı da anlama olanaklarını elde ederiz. Tarık Buğra bu romanında Osmancık karakterinin olgunlaşması ve ruh haritası üzerinden Osmanlı Devletini kuran ve ayakta tutan ruhu tahlil ederken aynı zamanda kişi - devlet eşleşmesi yoluyla Osmanlı’nın da şifrelerini çözer. Romandan geriye okurun zihninde örnek alınması gereken bir devlet adamı karakteri ile tecrübelerinin damıtılması gereken bir devlet geleneği mirası kalır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tarihçi Atâ’nın Atçılık İle İlgili Eseri: Tuhfetü’l-Fârisîn Fî-Ahvâli Huyûli’l-Mücâhidîn</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16741</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16741</guid>
      <author>Muhittin ELİAÇIK</author>
      <description>At ve atçılık insanlık için özel ve müstesna bir yere sahip olup, Türklerde ise bunun çok daha büyük bir yeri ve değeri vardır. Büyük Türk devletleri atların sırtında kurulmuş ve birçok mevki ve makam ismi de ata dayalı olarak ortaya çıkmıştır. Atın yerini ve kıymetini anlatan ayet ve hadislerin de bulunması atın değerini daha da artırmış; hatta at, Türklerde insandan sonra yaratılmışların en şereflisi olarak kabul edilmiştir. İslâm dünyasında at ve atçılığa dair eserler Abbasiler döneminden itibaren yazılmaya başlanmış ve zamanla birçok baytarnâme ve fürûsiyye ortaya konulmuştur. İslâm dünyasında at ve atçılığa dair eserler, at hastalıkları ve tedavilerine dair baytarnâmeler ile atçılık, binicilik, okçuluk gibi konuları içeren fürûsiyyeler adı altında yazılmıştır. Baytarnâmelerde genellikle at hastalık ve tedavileri işlenmiş, fürûsiyyelerde ise binicilik, silahşorluk gibi konular ele alınmıştır. Bu iki sahada antik dillerden Arapçaya birçok çeviri yapılmış ve bunlarda genellikle, Aristo’ya ait olduğu kabul edilen Baytarnâme’den esinlenilmiştir. İslâm dünyasında baytarlıkla ilgili ilk telif eser İbni Ahi Hizâm el-Huttelî’nin Kitâbül-hayl ve’l-baytara adlı eseri olmuş ve bu eser daha sonra birçok defa tercüme ve şerh edilmiştir. Osmanlı’da at ve atçılıkla ilgili eserlerin genellikle şerh ve tercüme şeklinde yazıldığı görülmekte olup, bunların birisi de Tayyarzâde Ata tarafından Arapça bir eserden Tuhfetu'l-farisin fî-ahvâli huyûli'l-mücâhidîn adıyla çevrilmiş eserdir. Bu makalede bu eser incelenip tanıtılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İkinci Dünya Savaşı Sırasında Türkiye-Sovyetler Birliği İlişkileri ve Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri ile Yakınlaşmasına Etkileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16796</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16796</guid>
      <author>Barış ERTEM</author>
      <description>Türkiye ve Sovyetler Birliği, yeni kurulan iki devlet olarak 1920’li ve 1930’lu yılların ilk yarısı boyunca yakın diplomatik ilişkiler içerisinde olmuşlardır. 1925 yılında iki ülke arasında imzalanan Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması, bu yakınlaşmanın önemli sonuçlarındandır. 1932 yılında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı İsmet İnönü’nün Sovyetler Birliği’nin davetlisi olarak Moskova’yı ziyareti ve burada Stalin’le olan samimi görüşmeleri, iki ülke arasındaki iyi ilişkileri 1920’li yıllardan 1930’lu yılların başlarına taşımıştır. Bu ziyaret sonunda Sovyetler Birliği tarafından Türkiye’ye 16 milyon liralık kredi verilmesi, iki ülke arasındaki ilişkilerin yakınlığını bir kez daha göstermiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın yaklaştığı günlerde, Dünya dengeleri ile birlikte ülkelerin diplomatik tercihleri de değişmiştir. Bu değişim sürecinin sonuçlarından biri olarak Türkiye, 1920’li yıllardan beri yakın ilişkiler içinde olduğu Sovyetler Birliği’nin Boğazlarda üs ve doğuda toprak talepleriyle karşı karşıya kalmıştır. Bu talepler karşısında güvenliğini sağlamak amacıyla savaş boyunca Batılı devletlerle yakın ilişkiler kurmaya çalışan Türkiye, diğer taraftan da Sovyetlerle ilişkilerini iyileştirmeye çalışmıştır. Savaş boyunca izlediği diplomasiyle Türkiye, savaş dışı kalmayı başarmış ve Sovyet tehdidinden de kendisini korumuştur. Ancak Türkiye, savaş boyunca koruduğu tarafsız konumunun bedeli olarak, savaş sonunda Sovyet talepleri karşısında yalnız kalmıştır. Türkiye, Sovyet taleplerine karşı kendisini koruyabilmek için Soğuk Savaş’ta Batı Bloku’na yaklaşmış ve Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerini geliştirmiştir. Bu dönemde Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri ile kurduğu ittifak, Sovyet taleplerine karşı kendisini koruyabilmesini sağlamıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yenisaray'ın Deryaya Açılan Kapısı: Yalı Köşkü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16780</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16780</guid>
      <author>Volkan ERTÜRK</author>
      <description>Yenisaray (Topkapı Sarayı)'ın Haliçe bakan kıyısında yer alan Yalı Köşkünün 14-23 Haziran 1591'de başlanan inşaatı 4 Temmuz 1593'te bitirilmiştir. Mimarbaşı Davud Ağa'nın yaptığı köşkün masrafları inşaat sürecinde sadrazamlık yapmış olan Sinan Paşa, Ferhad Paşa ve Siyavuş Paşa tarafından karşılanmıştır. Köşk gerek mimarisi gerekse Yenisaray'ın en dikkat çeken yapısı olması sebebiyle birçok seyyahın dikkatini çekmiştir. Yapıldığı tarihten 19. yüzyılın ikinci çeyreğine kadar köşk, birçok tören, kutlama ve şenliklerle beraber değişik etkinliklerin yapıldığı yer olmuştur. Bu etkinlikler içinde özelikle meserret günleri (padişah çocuklarının doğum, sünnet ve evlenmeleri, tahta geçme, fetih müjdesi, bayram vb) ile ilgili tören ve kutlamamalar ağırlıklı olarak Yalı köşkünde icra edilmiştir. Yalı Köşkü, padişah ve ailesinin eğlence ve kutlama törenlerine ilaveten devlet işlerini ilgilendiren bir çok etkinliğe de ev sahipliği yapmıştır. Köşk, donanmanın uğurlanması, elçi kabulü, devlet adamlarına çeşitli konularla ilgili tebligatlar yapılması gibi işlerde aktif olarak kullanılmıştır. Devlet adamlarına görevlerinden alındıklarının bildirilmesi ve gerek görülenlere sürgüne gönderilecekleri bu köşkte açıklanmıştır. Çeşitli gerekçelerle görevden alınan devlet idarecileri, haseki vasıtasıyla bulunduğu yerden Yalı köşküne getirilir, görevden alındığı kendisine burada tebliğ edildikten sonra bostancıbaşı tarafından hazırlanan sandal ya da gemi ile sürgüne gönderilirdi. Tarihî süreçte birçok onarım geçiren köşk 1869'da, Keçecizade Fuad Paşa'nın sadareti döneminde Edirne-İstanbul demiryolu güzergâhında kaldığı için yıktırılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Okul Öncesi Öğretmenlerinin Öz-Yeterlik İnançlarına İlişkin Görüşleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16742</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16742</guid>
      <author>Mehmet Nuri GÖMLEKSİZ, Birsen SERHATLIOĞLU</author>
      <description>Bu araştırmanın genel amacı, okul öncesi öğretmenlerinin, öğretmen öz-yeterlik inançlarına ilişkin görüşlerini belirlemektir. Bu genel amaç doğrultusunda öğretmenlerin öz-yeterlik inançlarına ilişkin görüşlerinin ne olduğu ve bu görüşlerin cinsiyet, meslekteki hizmet süresi, görev yaptıkları kurum ve kurumun içinde bulunduğu sosyo-ekonomik düzey değişkenlerine göre değişip değişmediği belirlenmeye çalışılmıştır. Araştırma verileri Tepe ve Demir (2012) tarafından geliştirilen ‘Okul Öncesi Öğretmenlerinin Öz-yeterlik İnancı Ölçeği’ ile elde edilmiştir. Ölçek, altı faktörlü olup toplam 37 maddeden oluşmaktadır. Ölçeğin alt boyutları sırasıyla şunlardır: öğretme öğrenme süreci (?:.91), iletişim becerileri (?:.90), aile katılımı (?:.90), planlama(?:.87), öğrenme ortamlarının düzenlenmesi (?:.88), sınıf yönetimi(?:.87). Ölçeğin toplam Cronbach alfa güvenirlik katsayısı .97 olarak hesaplanmıştır. Beşli Likert türündeki ölçek maddeleri hiç (1), az (2), orta (3), çok (4) ve tamamen (5) biçiminde derecelendirilmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu Elazığ il merkezinde görev yapan 98 okul öncesi öğretmeni oluşturmuştur. Verilerin analizinde frekans, yüzde, aritmetik ortalama, standart sapma, bağımsız gruplar t testi, tek yönlü varyans analizi ve Mann Whitney U testleri kullanılmıştır. Araştırma sonucunda okul öncesi öğretmenlerinin öz-yeterlik inançlarını yüksek düzeyde gördükleri ve bu görüşlerin cinsiyetlerine, hizmet sürelerine, görev yaptıkları kuruma ve bu kurumun içinde bulunduğu sosyo-ekonomik düzeye göre farklılaşmadığı belirlenmiştir. Belirlenen sonuçlar benzer araştırma sonuçları ile karşılaştırılıp tartışılmıştır. Araştırma ile elde edilen sonuçlara dayalı olarak çeşitli öneriler getirilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İktidar Muhalefet İlişkisine Bir Örnek: Atatürk’ü Koruma Kanunu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16533</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16533</guid>
      <author>Ahmet İLYAS</author>
      <description>İkinci Dünya Savaşı’nı kazanan kapitalist güçler, San Francisco Konferansı’nda “demokrasiye geçmiş ülkeler istiyoruz” çağrısı Türkiye’de de yankılandı. Bu yankı kendisini siyasal partilerin kurulmasına zemin hazırlayarak gösterdi. Bizzat İsmet İnönü’nün ya da mevcut şartların tesiriyle oluşturulan siyasal ortam Türkiye’de muhalefet olgusunun şekillenmesine yardımcı olduğu ileri sürülebilir. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çerçevesinde yasaya muhalefet eden Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan, Emin Sazak gibi milletvekilleri iktidar partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa ederek Celal Bayar öncülüğünde Demokrat Parti’sini kurarak muhalefete başladılar. Üçüncü kez çok partili hayata geçiş denemesi olan Demokrat Parti’nin kurulması, Osmanlı Devleti’nden bu yana iktidar-muhalefet ilişkisinin tiyatroda sahnelemiş bir oyunu gibiydi. Bu oyunda aktör iktidar olurken, piyon ise muhalefetti. Bu çalışmanın ana teması Türk modernleşmenin bir argümanı olan II. Meşrutiyet sonrası kurulan siyasi partilerin, 1950 yılına kadar ki mücadelelerine üzerine inşa edilmiştir. Makalenin ana önermesi 1951 yılında çıkarılmış olan Atatürk’ü Koruma Kanunu üzerinden değerlendirilecektir. Atatürk’ü Koruma Kanunu, Atatürk’ün büst ve heykellerine karşı yapılan fiili saldırıları önlemeye yönelik çıkarılmış bir yasadır. Kanun hazırlanırken, iktidar ve muhalefet milletvekillerinin birbirlerine karşı yapmış oldukları psikolojik hareket iktidar muhalefet ilişkisi paydasında ortaya konulacaktır. Çalışmanın sonunda elde edilen bulgulara göre Türkiye’de demokrasi kültürünün yerleşmediği ya da yerleştirilemediği, demokrasi söyleminin ise grupların birbirlerini alt etme temelinde hareket ettiği anlaşılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XVI. Yüzyılda Halep’te Fiyatlar Ve Kıymeti</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16708</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16708</guid>
      <author>Mehmet KABACIK</author>
      <description>XVI. yüzyıl Halep Şer’iye Sicilleri verilerine dayanarak yapmış olduğumuz çalışmada mehir, nafaka, köle, ulaşım, işçilik, gayrimenkul ve canlı hayvan fiyatları incelenmiştir. Narh defterlerindeki temel tüketim mallarını konu alan fiyat çalışmalarından farklı olarak diğer alanlardaki mal ve hizmetlerin serbest piyasa koşullarında oluşmuş fiyatları değerlendirilmiştir. Bunun için 8 Halep Şer’iye Sicilinde yer alan 13 bin civarındaki sicil kaydı gözden geçirilmiş ve gündelik hayatta gerçekleşen satış işlemlerinin verileri kullanılarak fiyatlar belirlenmiştir. İncelenen fiyatların en düşük ve yüksek miktarları, ortalamaları ve seyri tespit edilmiştir. Yapılan çalışmanın daha anlamlı hale gelmesi için fiyatların karşılaştırması yapılarak kıymeti ve satın alma gücü belirlenmeye çalışılmıştır. XVI. yüzyılda Halep’te ortalama olarak köle için 58 altın, mehir için 65 altın, ev için 95 altın ödenmekteydi. Evlenmek isteyen bir işçi kaç yıl çalışarak mehir parası biriktirebilecek veya bir hayvan üreticisi kaç koyun, deve veya at satarak mehir parasını denkleştirebilecektir? Hacca gitmek isteyen bir vakıf görevlisi kaç yıl hizmet ederek yol parasını karşılayabilecektir? Benzeri soruların cevapları dönemin çeşitli mal ve hizmetlerinin fiyatları karşılaştırılarak bulunmaya çalışılmıştır. Ayrıca XIX. yüzyılın ilk yarısına ait Halep Şer’iye Sicillerinin verileri kullanılarak Osmanlıların Halep’e gelişinden 300 sene sonraki mehir ve ev fiyatlarında meydana gelen değişmeler ele alınmıştır. Kadınlar için bir güvence sayılan mehir miktarının 300 yıllık Osmanlı dönemi sonunda geldiği nokta ilgi çekicidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>“Şimdi Ben Öğretmen mi Oldum?” Öğretmenlik Kimliğinin Oluşmasında Etkili Olan Etkenlere Yönelik Öğretmen Adaylarının Görüşleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16743</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16743</guid>
      <author>Ayşegül KARABAY</author>
      <description>Öğretmenlik kimliği, öğretmenlerin nasıl bir öğretim yapacağını ve eğitim alanındaki değişikliklere karşı ne tür tutumlar takınacaklarını belirlemesi açısından önemlidir Bu nedenle araştırmada, okulöncesi öğretmen adaylarının öğretmenlik kimliği oluşturmalarında rol oynayan etkenleri ve öğretmen adaylarının bu etkenleri nasıl yorumladıklarını belirlemeyi amaçlamaktadır. Bu araştırma, 2009-2010 eğitim öğretim yılında yapılmış nitel bir çalışmadır. Araştırmanın çalışma grubunu Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Okulöncesi Öğretmenliği Anabilim Dalı’nda okuyan 65 son sınıf öğrencisi ile 2009 yılında aynı bölümden mezun olup, Adana ve çevre illerde henüz göreve başlamış olan 25 öğretmen olmak üzere toplam 90 katılımcı oluşturmaktadır. Veriler, araştırmacılar tarafından oluşturulan Öğretmenlik Kimliğini Oluşturan Etkenleri Belirleme Anketi (ÖKEB) ile toplanmıştır. Bu anket iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde kişisel bilgilere ilişkin maddeler, ikinci bölümde ise öğretmenlik kimliğinin oluşmasında rol oynayan etkenlere ilişkin maddeler yer almaktadır. Öğretmen adaylarının bu maddelere katılma düzeyleri, beşli likert şeklinde (tamamen katılıyorum=5, hiç katılmıyorum=1) düzenlenmiştir. Veriler betimsel veri analizi yöntemi ile analiz edilmiş, açık uçlu sorulara verilen cevaplar ise içerik analizi uygulanarak kodlanmış ve kategorize edilmiştir. Araştırma sonucunda öğretmen adaylarının öğretmenlik kimliğinin gelişiminde etkili olduğunu düşündükleri etkenlerin kişilik özellikleri, öğretme isteği, üniversitede alınan eğitim, çevre ve stajın olduğu belirlenmiştir. Araştırmdan elde edilen bir diğer sonuç ise öğretmen adaylarının kendilerini üniversite üçüncü sınıftan itibaren öğretmen gibi hissettikleridir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çivi Yazılı Hukukta Kölelere Verilen Cezalar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16632</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16632</guid>
      <author>Yusuf KILIÇ, Suzan AKKUŞ MUTLU</author>
      <description>İnsanoğlunun yerleşik hayat düzenine geçişiyle birlikte başlayan tarımsal faaliyetler insan iş gücü ihtiyacını da beraberinde getirmiştir. Böylece efendisine bağlı olup, iş gücü olarak yararlanılan ve çeşitli sebeplerden dolayı hürriyetinden yoksun bırakılmış olan insanların oluşturdukları köle sınıfı ortaya çıkmıştır. Nitekim Eski Yakındoğu toplumları küçük ve kapalı ekonomileri için kölelik sisteminin varlığını yararlı görmüşlerdir. Böylece savaş tutsakları, kötü veya hastalıklı ürün yıllarından dolayı istenilen miktarda hasat elde edemeyip fakir düşerek mülkünü başkasına devretmek zorunda kalan insanlar, borcunu ödeyemeyen borçlular, ailesine karşı gelen ve bu sebeple cezalandırılarak evlatlıktan çıkarılan kişilerden bir köle sınıfı oluşturmuşlardır. Köleleri ucuz ve daimi emek olarak gören bu toplumlar bu sınıfın sürekliliğini sağlamak için kölelerin bazı davranışlarını suç kabul ederek, gelir-geçer olan hukuki normlarında buna karşılık bazı cezai müeyyideler öngörmüşlerdir. Bu çalışmanın amacı kölelerin hukuk nazarında suç kabul edilen fiillerine karşılık verilen cezaları ortaya koymaktır. Bu noktada çivi yazılı hukuk sistemine sahip olan Eski Mezopotamya toplumları Sümer, Babil ve Asur ile Anadolu’daki Hititlerin neşredilmiş olan kanun metinleri üzerinde inceleme yapılmıştır. Söz konusu toplumların çivi yazılı kanun metinlerinden çıkarılan neticelere göre, kölelerin cezalandırılmasını gerektiren davranışlar şunlardır: Kölenin Efendisinin Evinden Kaçması, Bir Cariyenin (kadın kölenin) Efendisinden Habersiz Başını Örtmesi, Kölenin Hırsızlık Yapması ve Kölenin Efendisine Karşı Gelmesi. Bu tür davranışlarda bulunan kölelere bazı organları sakatlanmaktadır. Bununla birlikte evden kaçan bir köleyi saklayan kişiye ise ölüm cezası verilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XIX. Yüzyılın Sonu XX. Yüzyılın Başlarında Basra Körfezi’nde Uluslararası Hâkimiyet Mücadelesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16709</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16709</guid>
      <author>Oktay KIZILKAYA</author>
      <description>XIX. Yüzyıldan itibaren uluslararası arenada Basra Körfezi’nin önemi artmıştır. Körfezde, Osmanlı ve İran dışında Avrupalı devletlerin faaliyetleri dikkate değer bir hal almıştır. İlk aşamada Avrupalı devletler ticaret amacıyla gelmişlerdir. Körfezdeki ticaretin karlı olduğunu fark etmişlerdir. Bu nedenle, siyasi hâkimiyet kurmak amacıyla askeri faaliyetlerine hız vermişlerdir. Özellikle İngiltere’nin siyasi hâkimiyet sağlama konusunda ön planda olduğu görülmektedir. İngiltere’nin dışında, Almanya, Rusya ve Fransa’nın da körfez bölgesinde varlıklarını hissettirmek düşüncesinde olduğu anlaşılmaktadır. Rusya’nın körfez bölgesine bakışı Şark Meselesi doğrultusundaydı. Bu amaçla Ruslar, ileride hak talebinde bulunmak amacındaydılar. Bu nedenle zaman zaman Basra Körfezine savaş gemisi göndermek suretiyle kendilerine alt yapı oluşturmak istiyorlardı. Almanya ve Fransa ise ülkelerinde yayınladıkları hem askeri hem de sivil gazetelerde bölge üzerinde olan projelerini veya başka devletlerin planlarını açıklamaktan çekinmiyorlardı. Bölge üzerinde sömürge faaliyetlerinde bulunan bu Avrupalı devletlere karşı Osmanlı devlet de sınırlarını ve haklarını korumak amacıyla harekete geçmiştir. Bu doğrultuda, bölgede hâkimiyetini sağlamlaştırmak için kendine taraftar emir ve şeyhlerin merkezi otoriteden izinsiz Avrupalı devletlerle yapmış oldukları gizli anlaşmalar yapmamasını istemiştir. Daha önce yapılmış olan antlaşmaların hükümsüz olduğunu açıklamıştır. Ayrıca antlaşmaları yapan emir ve şeyhlerin buna yetkisi olmadığını vurgulamıştır. Basra Körfezinde kendisinin de varlığını hissettirmek amacıyla bölgeye devriye gemileri göndermiştir. Osmanlı Devleti bu durumu bölgede yapılan silah vb. kaçakçılık faaliyetlerini engellemek için yaptığını vurgulamıştır. Gerçekte ise Osmanlı Devleti, bölgede zarar gören hâkimiyetini korumaya yönelik bir tedbirdi. Çalışma bu doğrultuda incelenecek ve mümkün olduğu kadar Basra Körfezi’ndeki uluslararası güç mücadelesi değerlendirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlk Dönem İslam Siyâsî Tarihinde Hutbe Uygulaması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16659</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16659</guid>
      <author>Cahit KÜLEKÇİ</author>
      <description>Devletlerin müstakil olduklarını gösteren bir takım sembolleri (alâmât-ı fârika) vardır. Bu semboller devletlerin kendi geleneklerine bağlı olarak değişirler. Örneğin, para bastırmak, paranın üzerine yönetimde bulunan devlet başkanın ismini yazmak, sancak sahibi olmak, sınır belirlemek, başkent edinmek, teşkilatlanmak bu sembollerdendir. Saydığımız unsurlara ilâveten hutbe vermek de Müslüman toplumların geleneği içinde bağımsızlık sembolü olarak tanımlanmıştır. Bu çalışmamız, devletlere ait bağımsızlık sembollerinden birisi olan hutbenin, İslâm siyâsî tarihindeki uygulanma biçimlerini göstermeyi hedeflemektedir. İslâm siyâsî tarihinde hutbe uygulamasının geçmişi bir hayli eskiye dayanmaktadır. Hz. Peygamber (AS)’in yedinci nesilden dedesi olan Ka’b b. Lüeyy’le birlikte başladığını düşündüğümüz hutbe uygulaması, Ka’b b. Lüeyy’in ölümünden sonra devam ettirilmemiştir. Dolayısıyla hutbe uygulamasının geleneksel bir hal alması Hz. Peygamber (AS) zamanında olmuştur. Şartlar gereği Mekke’de hutbe veremeyen Hz. Peygamber (AS), Medine’ye hicretinden hemen sonra bu geleneği başlatmıştır. Hz. Peygamber (AS)’in vefatınını müteakip Müslüman toplumu idare eden dört halifenin verdiği ilk hutbeler ile de bu gelenek süreklilik kazanmıştır. Hem Hz. Peygamber (AS)’in hem de dört halifenin verdiği hutbelerin ortak paydasının da itaat olduğu görülmektedir. Ayrıca ilk hutbeler genel olarak toplumu irşâd edici mesajlarla örülü iken, kimi zaman da devlet başkanının toplumu nasıl yöneteceğine dair bilgileri içermektedir. Fakat daha sonraki süreçte, büyüyen coğrâfî sınırlara paralel olarak devlet başkanının hutbe vermesi değil, hutbede adının geçmesi bağımsızlık ve otorite sembolü olarak değerlendirilmeye başlanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Konya İli Beyşehir İlçesi Fasıllar Köyü Mezar Taşları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16565</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16565</guid>
      <author>Hüseyin MUŞMAL, Mustafa ÇETİNASLAN</author>
      <description>Konya İli Beyşehir İlçesi Fasıllar Köyü Mezarlığı’nda bulunan Osmanlı dönemine ait mezar taşları bu çalışmanın inceleme konusunu oluşturmaktadır. Çalışmamızda Fasıllar Köyü mezarlığında tespit edilen Arap harfleri ile Osmanlı Türkçesi kullanılarak yazılmış 28 baş taşı ve 19 ayak taşı, tarih ve sanat tarihi ölçütlerine göre incelenmektedir. Çalışmada her bir mezar taşı ayrı ayrı ele alınmış ve bu taşlar üzerinden genel bir değerlendirme yapılmıştır. Ancak çalışmamızın metin bölümü oluşturulurken, öncelikle genel değerlendirmeye yer verilmiş ve incelenen mezar taşları çalışmanın sonunda katalog halinde tek tek ele alınmıştır. Fasıllar Köyü, Konya ili Beyşehir ilçesine bağlı kayalıklardan oluşan iki büyük tepenin eteğinde kuruludur. Fasıllar Köyü’nün de içinde bulunduğu bölge, Hitit İmparatorluğu Dönemi’nde büyük bir öneme sahiptir. Hititler Devrine ait, arkeoloji ve tarih dünyasının yakından tanıdığı Fasıllar Anıtı ve bölgeyle ilgili araştırmalar yörenin bu özelliğini fazlasıyla ortaya koymaktadır. Yörenin işlenmeye uygun taş malzeme kaynaklarına sahip olması taş işçiliği konusunda bir gelenek oluşturulmasına neden olmuştur. Çalışmada ele alınan mezar taşlarının nitelik, nicelik, çeşit ve özellikleri incelendiğinde Fasıllar Köyü ahalisinin bu geleneği 20. yüzyıl süresince de sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Ayrıca mezar taşlarının biçim ve süsleme özellikleri ile metinlerde kullanılan ifade ve kalıplar bölgede yaşayanların sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan diğer yerleşim birimlerine göre ayırıcı vasıflara sahip olduklarını göstermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sosyal Bilgiler Programlarında Yer Alan Beceriler Hakkında Sosyal Bilgiler Öğretmen Görüşleri (İzmir Menemen Örneği)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16665</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16665</guid>
      <author>Celal MUTLUER</author>
      <description>Sosyal bilgiler öğretiminin genel amaçları incelendiğinde, sosyal bilgiler dersinin bilgi, beceri ve tutum kazandırması gereken temel bir ders olduğu görülür. Ancak ülkemizde bazı eğitim kurumlarında sosyal bilgiler derslerinin ağırlıklı olarak bilgi temelli öğretildiği görülmektedir. Bunun en önemli nedenlerinden bir tanesi, sosyal bilgiler öğretmenlerinin, sosyal bilgiler öğretiminin özellikle beceri boyutu hakkında yeterince bilgiye sahip olmamasıdır. Günümüzde ise bilgiye bakış değişmiştir. Bilgi olguları, kavramları, ilkeleri ve süreçleri ezberlemek olarak görülmemektedir. Bilgiyi kullanma, bilgi edinmeden daha fazla vurgulanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, sosyal bilgiler programlarında yer alan beceriler hakkında sosyal bilgiler öğretmenlerinin görüşlerini ortaya çıkarmaktır. Çalışma nitel bir anlayışla yürütülmüş olup, veriler İzmir ili Menemen ilçesinde görev yapan öğretmenlerle yürütülen yarı yapılandırılmış mülakatlar aracılığıyla elde edilmiştir. Çalışmaya katılan öğretmenler rastgele seçilmiştir. Araştırmaya katılan sosyal bilgiler öğretmenlerinin önemli bir kısmı sosyal bilgiler dersini bilgi temelli bir ders olarak görmektedir. Ayrıca öğretmenlerin önemli bir kısmının sosyal bilgiler dersinde öğretimi yapılabilecek, müfredatta yer alan beceriler ve bu becerilerin öğretimi hakkında yeterince bilgilerinin olmadığı anlaşılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>18. YY.'da İstanbul Esnafının Sorunları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16752</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16752</guid>
      <author>Aslıhan NAKİBOĞLU, Bengü Doğangün YASA</author>
      <description>Osmanlı İmparatorluğu’nda İstanbul’un iaşesi iktisadi ve siyasi açıdan önemli bir konu olmuştur. İmparatorluk yönetimi iaşe konusunu piyasaya bırakmamış, gerektiğinde piyasaya müdahale etme yolunu seçmiştir. Bu gerçek 18. Y.y.’da da değişmemiş, Devlet 18. Y.y. boyunca iaşe sorunlarının çözümü için üretim ve dağıtım ile ilgili tüm birimlerini seferber etmiştir. Çalışmada, İstanbul ahkâm defterleri İstanbul Esnaf Tarihi 2 isimli eserde yer alan; 18. Y.y.’da İstanbul tüccarları arasında gerçekleşen; alım-satım, narh ve üretim nizamlarını ilgilendiren belli başlı sorunlar incelenecektir. Anahtar Sözcükler: Osmanlı İmparatorluğu, Esnaf</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yeni Harflerin Kabulü Ve Adana Basını’na Yansıması: “Yeni Adana” ve “Türk Sözü” Gazetesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16711</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16711</guid>
      <author>Şeyda ÖZÇELİK</author>
      <description>Bir ülkedeki toplumsal, siyasal, kültürel, ekonomik ve dini gelişmelerin halka yansıması televizyon, radyo, gazete, dergi gibi basın yayın araçlarıyla olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurtuluş ve kuruluş yıllarında da basın yayın organlarının rolü oldukça önemlidir. Özellikle, Milli Mücadele zamanında halka psikolojik destek veren gazeteler, milli duyguların kuvvetlenmesinde, birlik ve beraberliğin güçlenmesinde etkin rol oynamışlardır. Ulusal basının yanı sıra yerel basın da Kurtuluş Savaşı sürecinde bölge halkını bilgilendirmiş ve halkı Milli Mücadele konusunda bilinçlendirmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın ardından kurulan Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin rejimi, siyasi ve kültürel vizyonu ulusal ve yerel basında an be an yer almıştır. Devlet kurulduktan sonra gerçekleştirilen değişim ve dönüşümler yine basın kanalıyla halka ulaştırılmıştır. Bu aşamada, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş devlet haline gelmesinde dönüm noktası olan Atatürk devrimlerinin toplum tarafından anlaşılması için de dönem basınına büyük görev düşmüştür. Atatürk devrimlerinden olan Harf İnkılabı’nın duyurulma aşamasında faal olarak çalışan kurumlardan bir tanesi de dönem gazeteleridir. Yeni harflerin tanıtımı, halka öğretilmesi, Mustafa Kemal’in ve aydınların Latin harfleriyle ilgili görüşleri basında sık sık yer almıştır. Çalışmada 1918 yılında kurulan ve Adana’nın yerel yayın organı olan Yeni Adana ve 1923 yılında yayın hayatına başlayan Türk Sözü gazetelerinin fonksiyonlarından yararlanılacaktır. Bu gazetelerin, Harf İnkılâbı’nın duyurması, yeni harfleri tanıtması ve uygulama sürecindeki rolleri ortaya konacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbn Haldûn ve Hegel'in Tarih Felsefelerinin Türkiye Bağlamında Anlamı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16549</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16549</guid>
      <author>Muhammet ÖZDEMİR</author>
      <description>Bu çalışmanın amacı, İbn Haldûn ve Hegel’in tarih felsefelerindeki göndermelerin Türkiye bağlamında anlamını irdelemektir. Çalışmanın temel iddiası, Türkçede yazılan tarihin ve insan bilimlerinin örtük bir negatif tarih felsefesi tarafından yapılandırıldığı ve bunun Türkiye’deki insanlara yarar sağlamadığı yolundadır. Burada ‘tarih’ ve ‘insan bilimleri’, varolanı dile getiren ve onu açımlayan özel yapılar olarak alınmaktadır. Söz konusu yapılarda örtük bir insani onaylamanın bulunduğu bellidir. Bunlarda varolana ilişkin pragmatik olmayan bir tarz benimsenmiştir. Varolanın dile getirilme tarzı –Türkçe tarihsel anlatılarda- , Türkiye’deki insan tipinden yola çıkmayan, onun gereksinimlerini merkeze almayan ve onun gerçek mevcudiyetini inkâr eden bir görünümdedir. İbn Haldûn ve Hegel’in –ek olarak Hegel’i yeniden yorumlayan Karl Marks’ın- insan adına tarihte buldukları şey, Türkiye’deki insanların yaşıyor olduklarında aradıkları ortak temaya benzerdir. İbn Haldûn’daki “asabiyet”, Hegel’deki “halk tini” ve Marks’taki “praksis” tam da varolan Türkçe potansiyele tekabül etmektedir. Bu, tarihte varolmak kaygısının tezahürüdür. Bu tezahürden yola çıkıldığında aşama aşama Türkçe tipi bir varoluşa göndermede bulunulmuş olacak ve onaylanmak için yeni bir insani kavrayış önerilmiş olacaktır. İnsan bilimlerinin pragmatikliği açısından mevzubahis olan öneri dikkate değerdir. Bir bakıma artı-değerden alınan payın bir karşılığı olarak insan bilimlerinin böyle bir tarih felsefesinden yola çıkmaları gerekmektedir. Dolayısıyla İbn Haldûn ve Hegel’in –ve ek olarak Marks’ın- tarih felsefesine ilişkin çıkarımları, uygarlık tarihinde edineceği konum bakımından Türkiye insanı için önemlidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Devleti’nde Teknik Bir Yenilik: Skafander Makinesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16596</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16596</guid>
      <author>Cihan ÖZGÜN</author>
      <description>Sünger, Osmanlı denizlerinde önemli bir doğal kaynaktı. Sünger avcıları süngeri farklı yöntemlerle topluyorlardı ve on dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren sünger avcılığında yeni bir yöntem daha uygulanmaya başladı. Bu, Osmanlı resmi kayıtları ve süngerciler tarafından çoğu zaman “makine” olarak adlandırılan skafander ile sünger avcılığı yöntemiydi. Skafander, gemideki hava pompasına bir hortumla bağlı ağır metal kasktan, botlardan ve tüm vücudu saran bir giysiden oluşuyordu. Skafander bir sünger avcısının deniz altında daha uzun kalması için tasarlanmış giysi veya cihazdı. Bu makineler sünger avcılarına su altında en az bir saat çalışmalarına izin veriyordu. Skafander sayesinde sünger avcıları, bu makineyi kullanmayan sünger avcılarına kıyasla, daha fazla sünger avlamaya ve daha fazla kazanç elde etmeye başladılar. Bir teknik yenilik olarak Osmanlı Devleti’nde skafanderin kullanımı, sünger avcıları arasında sancılı bir süreç başlattı. Bu yöntemin uygulanması sürecinde, sünger avcıları arasında sosyal ve ekonomik menfaatlere bağlı olarak olumsuz tepkiler de oluştu. Bu tepkiler ilk önce küçük bir kavga olarak başladı ancak zamanla ciddi isyan hareketlerine dönüştü. Ayrıca bu makinenin kullanımına bağlı olarak kazalar ve hastalıklar da meydana geliyordu. Bunlar arasında özellikle motor kazaları, eklem ve göğüs ağrıları, konuşma zorlukları, nefes darlığı, görme bozuklukları vardı. Bazı kazalar da ölümle sonuçlanıyordu. Osmanlı devleti bu hastalıkları, kazaları ve biriken tepkileri göz önüne alarak zaman zaman skafanderin kullanımını yasakladı. Bu çalışma Osmanlı karasularında sünger avcılığında teknik bir yenilik olan skafanderin kullanımı sorununu incelemektedir. Bu çalışmada kullanılan veri ve bilgiler ağırlıklı olarak Osmanlı arşiv belgeleri, döneme ilişkin tutulan ticari raporlar, resmi istatistikler ve diğer yayınlardan elde edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı İdaresinde Kıbrıs’ta Görev Yapan Müftüler ve Faaliyetleri (1571-1878)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16737</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16737</guid>
      <author>Ali Efdal ÖZKUL</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs’ta kurmuş olduğu teşkilatlardan birisi de adalılara adalet dağıtılmasına aracılık eden müftülük teşkilatıdır. Kıbrıs adasında faaliyet gösteren müftüler anlaşmazlık durumlarında verdikleri fetvalarla karışık durumların çözülmesine yardımcı olmaktaydılar. Bazı zamanlarda ise verdikleri fetvalar yüzünden adadaki bazı yöneticilerle sorun yaşadıkları da olabiliyordu. Müftüler ilmiye sınıfına mensup olduklarından dolayı Şeriye Mahkemesi’nin başındaki kadı-naiplerin en büyük doğal yardımcılarıdırlar. Kadılar çeşitli davalarda müftülerden fetva almakta ve davayı aldığı fetvaya dayandırarak çözmektedirler. Kıbrıs’ta görev yapan müftülerin adalı oldukları ve bazı ailelerden birkaç kişinin sırasıyla müftülük yaptıkları görülmektedir. Ayrıca adada görev yapan birçok müftünün asli görevlerinin yanında yaptıkları işlerden dolayı zenginleştikleri belgelerden öğrenilebilmektedir. Bu durum da müftülük makamının cazibesini artırmaktaydı. Bu da kimi zaman diğer resmi görevlilerde olduğu gibi eski ve yeni müftüler arasında çekişme yaşanmasına neden olabilmekteydi. Müftüler güvenilir kişi olarak kabul edildiklerinden dolayı vekillik, vasilik, nazırlık gibi görevlerde de bulunmuşlardır. Ayrıca belgelerden müftülerin asli görevlerinin yanında ticaret ve çiftçilikle de uğraştıkları öğrenilmektedir. Sonuç olarak Osmanlı idaresinde görev yapan müftülerin birçok anlaşmazlıklarda başvurulan mercilerin en önemlilerinden birisi olmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İstanbul’un Temel İhtiyaçlarından Mahrukâtın (Odun ve Kömür) Önemi ve Mahrukât Arz Piyasası (1789-1918)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16534</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16534</guid>
      <author>Muharrem ÖZTEL</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nin idari ve askeri merkezi olan İstanbul, bu özelliklerinin bir sonucu olarak sahip olduğu yüksek nüfus miktarı ve yoğunluğuyla asırlarca devasa bir tüketim merkezi olma özelliğini korumuştur. Bu şartlar altında geleneksel bir anlayışın devamı olarak piyasada ihtiyaç duyulan mal ve hizmetlerin bol, ucuz ve kaliteli olmasını sağlamakla kendisini sorumlu ve yetkili gören İdare, temel tüketim maddelerinin ve bunlar içerisinde özellikle mahrukâtın (odun ve kömür) temini için mal ve hizmet piyasasını, kurumsal ve kişisel görevlendirmelerle, bakanlıklar seviyesinde gerek üretim ve gerekse arz sürecinde sürekli takip ederek kontrol altında tutmanın gayreti içerisinde olmuştur. Bu süreçte piyasada mahrukat miktarının ve fiyatının takibi, problemlerin tespiti ve çözüm için alınacak tedbirlerin uygulanmasında Dâhiliye Nezareti ve (1855’ten sonra) Şehremaneti daha aktif olmak üzere Ticaret ve Ziraat Nezareti ile Orman Maden ve Ziraat Nezareti (1893’ten sonra) görev alan idari birimler olmuştur. Bu çalışmada İstanbul için “temel ihtiyaçlardan olan” mahrukât (odun ve kömür) piyasası çeşitli yönleriyle incelenmiştir. İstanbul halkı için odun ve kömür bir tüketim maddesi olarak önemli olmakla birlikte temel üretim faktörlerinden ve üretim için en önemli girdilerden biri olarak da asırlarca önemini korumuştur. Gündelik hayatta tüketici kesimlerin ve sanayinin vazgeçilmez enerji kaynağı olan bu maddelerin İstanbul piyasası için önemi, arz piyasası, üretim sahaları, üretim aşamaları ile mahrukât piyasanın kontrolünde devletin rolü ve yöntemi Başbakanlık Osmanlı Arşivi kaynakları temel alınarak incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mystery Of The Funerary Reliefs Of Palmyra (Tadmor) In The Desert Of Syria</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16696</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16696</guid>
      <author>Hatice PALAZ ERDEMİR</author>
      <description>Tarih boyunca, insanlar farklı malzemeler kullanarak sanat eserleri üzerinde duygularını yansıtmaktan memnuniyet duymuşlardır. Sanat, aynı zamanda insanların sahip oldukları maddi ve manevi zenginlikleri ortaya koyma yoluydu. Çevre tabii görünmese de, Palmyra kule mezar rölyefleri, bir zamanlar şehirde yaşayan halkın zenginlik, güç ve sanat zevkini ortaya koyması bakımından önemlidir. Özellikle dışarıdan bakıldığında sade oldukça görünen ve kireç taşından yapılmış olan kule mezarlar, kendilerine özgü olağanüstü mimari yapılarıyla iç mekanlarında şaşırtıcı bir şeklide şaşaalı mermer ve kireçtaşı kabartmalarla süslüdür. Bu yapılar, Palmyra dini sanatının dışarıdan pekçok farklı etkiyle ilmek ilmek dokunduğunun göstergesidir. Pekçok bakımdan Greko-Romen özellikler taşıyan kule mezarlar, ayrıntılarında ve münferit bakımlardan doğulu özellikler taşımaktadır. Aile kompozisyonları, tek erkek ve kadın betimlemelerindeki elbise, takı ve süs eşyaları ile ev gereçleri İran, Mezopotamya, Anadolu etkilerini yansıtmaktadır. Günümüzde Suriye siyasi bir çalkantı içindedir ve bu önemli kültür varlıkları da tehlike altındadır. Bu makalenin amacı, henüz bu eserler yok edilmeden, Suriye çölünün ortasında yaşamakta olan eski Palmyra halkının kendilerini nasıl geliştirdiklerini ve Palmyra kule mezar kabartmalarında kendi kültür ve zenginliklerini ne kadar yansıtabildiklerini ortaya koymaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hayatın Değiştiği Yerde Bakkallık</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16641</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16641</guid>
      <author>Olcay PULLUKÇUOĞLU YAPUCU</author>
      <description>XIX. yüzyıl, Osmanlı kentleri ve kırsalı sosyal ve ekonomik yönden bir değişim ve dönüşüm süreci içindedir. Bu sürecin şekillenişinde Batı kaynaklı kapitalist sermayenin etkisi, araştırmacıların ilgisini çeken bir konudur. Dönemin kentleri ve etki alanlarındaki kırsalının ticari hayatının kalbi olan çarşılar, bu değişim ve dönüşümün önemli ölçüde etkisindedir. Uzak diyarlardan gelen malların istilasına uğrayan, gelişen ulaşım koşullarına göre kent içinde yeri değişen, kent sakinlerinin günün koşullarına göre farklılaşan ihtiyaçlarını karşılamak için kendini yenileyen çarşıların vazgeçilmez esnafı bakkallar böyle bir değişimden payını alan kesimdir. Bu çalışmada, XIX. yüzyıl başından itibaren bakkal esnafının ticari hayattaki yeri, niteliği, devletin denetimi altındaki mesleki örgütlenmeleri, değişen hayata uyumu ve genel özellikleri incelenecektir. Çalışmanın ana ekseni Batı Anadolu’daki bakkallardır. Bunun nedeni Batı Anadolu bölgesinin, Batı kaynaklı sermayenin etkisinde olması ve yaygın kanıya göre; Batı Anadolu’da bakkallığın belli etnik grupların tekelinde olduğu, iddiasıdır. Bu süreçte Müslim ve gayr-ı Müslim bakkal esnafının yüklendiği varsayılan roller, çalışmanın ana sorunsallarından biridir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kayseri Ve Yöresi Tarih Araştırmaları Merkezi’nde Bulunan Ebrû Kaplı Defterler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16826</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16826</guid>
      <author>Neval SAKİN</author>
      <description>Yazma eser kütüphaneleri, müzeler, arşivler; cilt, hat, tezhip, minyatür ve ebrû gibi geleneksel sanatlarımızla bezenmiş eserlerin yer aldığı zengin koleksiyonlara sahiptir. Geleneksel sanatlarımızdan olan Ebrû’nun geçmişine ait örneklerin yer aldığı arşivlerden biri de Kayseri ve Yöresi Tarih Araştırmaları Merkezi (KAYTAM) Arşivi’dir. Arşiv, müze ve kütüphanelerde çeşitli konularda yazılmış yazma eserler ve resmi belgeler hem süsleme hem de koruma amaçlı olarak döneminin sanat anlayışıyla bezenmiştir. İşte bu anlayıştan yola çıkarak yazımızda KAYTAM Arşivi’nde bulunan ve Osmanlı Devleti’nin son 100 yılı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarını içeren çeşitli konulardaki defterlerden ebrû kaplı olanlar ele alınarak incelenmiştir. İnceleme sonucunda tespit edilen 153 adet Ebrû kaplı defterin 25’i aşırı tahrip olmuştur. Kalan 128 adet Ebrû kaplı defterde ise 26 Battal ebrû ve 102 Dalgalı ebrû olmak üzere iki ebrû çeşidi görülmektedir. Makalemizde söz konusu ebrûlardan benzer örnekler elenerek 20 ebrû örneği alınmıştır. Ele aldığımız ebrû kaplı 20 defterden 10 tanesi Battal ebrû, 10 tanesi Dalgalı ebrûdur. Bu ebrû örneklerinde kullanılan renkler; lahor çividi, çivid mavi, oksit sarı, oksit kırmızı, koyu kahverengi, kahverengi, vişne çürüğü’dür. Bir iki örnekte de siyah, mavi, açık mavi, oksit yeşil ve gri renkleri görülmektedir. Ebrûların genel olarak tarihlendirilmesi sıkıntılı olsa da incelediğimiz ebrûların yer aldığı defterler 1842-1876 ve 1886-1889 tarih aralıklarını kapsamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Ordusunda Künye Uygulamasına İlişkin İlk Girişimler ve İlk Künyelerle İlgili Kısa Bilgiler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16739</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16739</guid>
      <author>Burhan SAYILIR</author>
      <description>Savaşların sayıca yüksek askerle yapılması ve dar alanlarda çok fazla kayıplar verilmesi hayatını kaybeden askerlerin kimliklerinin belirlenmesinde ve akıbetleriyle ilgili bilgi sahibi olmayı zorlaştırmıştır. Avrupa ülkelerinde 20. Yüzyılın başlarında askerlerin kimliklerini içeren metal plakaların askerlerin boynuna takılması yöntemi yavaş yavaş başlamıştır. Türk ordusunda daha çok asker künyeleri birlik defterlerine kaydedilirdi. Bu defterler birlik sefere çıktığında birlikle beraber götürülür, askerin şehit, kayıp veya hastalıktan dolayı vefat etmesi halinde defterdeki askerle ilgili satıra bu bilgiler yazılırdı. Ancak çarpışmalar esnasında kayıp olan veya yaralı olarak ön hatlarda kalan askerlerle ilgili bilgiler sağlıklı olarak deftere kaydedilememekte ve bunlar daha çok akıbeti meçhul veya kayıp olarak kayda geçirilirlerdi. Balkan Savaşı’ndan sonra kumaş veya deri künyeler az sayıdaki askerin ceketlerinin iç kısımlarına dikilmeye başlanmıştır. Kimi askerlerin künyeleri ise birlik defterlerinde kayıtlı olduğu numaranın askerlerin ceketlerinin yakalarına dikilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nda Türk cephelerinde kayıpların fazla olması askerlerin kimlik bilgilerinin belirlenmesini güçlendirmiştir. Şehit askerin ailelerine yapılacak olan yardımlarla ilgili de problem çıkaran bu durumun giderilmesi için 1915 yılı Eylül-Ekim aylarında metal künyelerin hazırlanarak askerlerin boyunlarına asılması yöntemi uygulanmaya başlanmıştır. Bu uygulama ile cephelerde akıbeti meçhul veya kayıp olarak kayıtlara geçen askerlerin sayılarının azaltılması, şehit olmasına rağmen hakkında kayıp göründüğü için ailelerin yardım alamamaların önüne geçilmesi, birliklerin kadrolarının tespit edilmesi sağlanması düşünülmüştür. Künye kullanımının en önemli nedenleri arasında kuşkusuz en önemlisi şehit ailelerinin mağdur edilmemesiydi.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Ordusunda Venezuelalı Bir Gezgin Şövalye: Rafael de Nogales Méndez</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16666</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16666</guid>
      <author>Hüseyin Güngör ŞAHİN</author>
      <description>Venezuela vatandaşı Rafael de Nogales Méndez, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Ordusu'nda gönüllü subay olarak görev yapmıştır. Yaşadığı dönemin gizemli figürlerinden biri olan Nogales, altmış yıllık ömrünün elli yılını muhalif olduğu dikta rejimleri nedeniyle ülkesinden uzakta, dünyayı dolaşarak geçirmiştir. Askerlik ve macera tutkunu Venezuelalı, 1898 yılında Küba'da savaşmış, Meksika-Amerika sınırında diktatör Porfirio Diaz'ın emrinde görevli bir atlı sınır muhafızıyken, yıllar sonra Diaz karşıtı isyancı kuvvetlere katılan bir devrimci, Uzakdoğu'da gizli ajan, Guatemala’da suikast timi üyesi, ülkesinde yıllarca bir asi, yaşamının son döneminde ise bir devlet görevlisi olmuştur. Şiarının "iyi bir savaş görürsen, savaşmak için ona gönüllü yazıl," olduğunu belirten Nogales, bir asker, savaşçı, gezgin, maceraperest ve yazardı. Kendisini "bir dünya vatandaşı ve bir gezgin şövalye" olarak tanımlıyordu. Tabiri caizse, o, 20. yüzyılın Don Kişot'u idi. Bu çalışmada, Nogales'in anılarını aktardığı kitaplarında yer alan bilgilerden hareketle yaşam öyküsü irdelenirken, yazarın dönemin tarihi olaylarına dair anlatıları özgün kaynaklarla mukayeseli olarak incelenmiştir. Bu amaçla çok sayıda resmi kaynak ve hatırat gözden geçirilmiş, arşiv araştırması yapılmıştır. Öte yandan bu alanda literatüre yeni bilgi ve belge kazandırmak, çalışmanın amaçları arasında yer almaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Barış Harekâtı Sonrasında Türkiye’den Kıbrıs’a Yapılan Göçler Ve Tatbik Edilen İskân Politikası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16657</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16657</guid>
      <author>İsmail ŞAHİN, Cemile ŞAHİN , Mine ÖZTÜRK</author>
      <description>Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Adanın kuzeyinde ortaya çıkan nüfus boşluğunu kapatmak üzere Türkiye’den Adaya nüfus nakli yapılmıştır. Bu kapsamda; 1974 Barış Harekâtı’nda görev alan askerler ve yakınları, tarım işgücü ve kendi başına gelenler olmak üzere üç grup insan Adaya gelmiştir. Gelen bu insanlar, önce vatandaş yapılmış ardından yapılan yasal düzenlemelerle, onlara Rumlardan kalan mülkler dağıtılmıştır. ‘Türkiyeli göçmenler’ olarak adlandırılan bu grup kısa zamanda Kuzey Kıbrıs’ın kalkınmasında önemli rol oynamıştır. Ancak iskân politikasının, planlanan düzeyde olmaması nedeniyle uzun vadede ekonomik kalkınma sekteye uğramış ve Adanın kuzeyinde toplumsal huzursuzluklar baş göstermiştir. Bu çalışma, 1974 sonrası Kıbrıs’a göç eden insanların göç nedenlerini, Adaya iskânlarını ve orada karşılaştıkları sorunları araştırmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda, Türkiyeli göçmenlere verilen yasal statü ve sunulan imkânlar, göçmenlerin Kıbrıslı Türklerle karşılaşmaları, yaşadıkları problemler ve göçmenler ile Adanın kuzeyinde kalan Rumların ilişkileri ele alınmıştır. Çalışmamızda, yasal düzenlemelere, görgü tanıklarına, gazete haberlerine, resmi belgelere ve konu üzerine yapılan araştırmalara yer verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>II. Pehlevi Dönemi İran Dış Siyaseti Üzerine Bir Deneme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16824</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16824</guid>
      <author>M. Serkan TAFLIOĞLU</author>
      <description>1970’li yılların başından itibaren İran, Soğuk Savaş döneminde stratejik bir değer kazanarak, Ortadoğu’da hayati bir oyuncu kabul edilmiştir. Yirminci yüzyılda Pehlevi hanedanı yönetimindeki İran, dış güçlerin arasındaki mücadele sayesinde Batı ve özellikle Amerikan yanlısı siyasetiyle, etkili bir bölgesel güce dönüşmüştür. 1950’li yılların başlarında Büyük Güçler arasındaki mücadele Ortadoğu’ya müdahale kabiliyetini sınırlandırmaktaydı, bu durum Nasır’ın Pan- Arap siyasetini kullanarak, Batı müdahalesine karşı, Arap devletlerini bir araya getirmesi için imkân sağlamıştır. Şah ise, bu dönemde Batı ve Doğu Bloklarının bölgedeki mücadelesini, kendi lehine kullanarak, içeride gücünü sağlamlaştırarak Monarşiyi daha da güçlendirmeye çalışmıştır. Batı’nın özellikle Amerikan Yönetimi’nin İran’a olan hayati ihtiyacı İran’da daha otoriter bir yönetim için ortam hazırlamıştır. Bu makalede Muhammed Rıza Pehlevi dönemi ile sınırlı bir dönemi kapsayan İran dış siyasetini incelemeye çalışacağız. Sıklet merkezimiz ise İran’ın dönemin Büyük Güçleri arasındaki siyaseti oluşturacaktır. Bu zeminde İran Şah’ının Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği hükümetleri ile olan ilişkileri üzerinde durulacaktır. Bu incelemeye yaparken, dış siyaset esasları ile siyasi tarihi birleştireceğiz. Çalışma Şah Muhammed Rıza dönemiyle sınırlı bir tarihi kapsayacaktır. Bu çerçevede çalışma kronolojik olarak incelenecektir. Araştırma dönemi Muhammed Rıza Şah’ın tahta çıkışından İran’ı terk edişine kadar olan süreyi kapsayacaktır. Çalışmamız dış politika üzerindeki ideolojik veya teorik tartışmalardan ziyade olgu ve olaylar üzerinden olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XVI. Yüzyılda Aclun Şehri Ve Kasabalarının Nüfusu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16871</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16871</guid>
      <author>Ünal TAŞKIN</author>
      <description>Bugün Ürdün devleti sınırları içerinde yer alan Aclun, denizden yüksekliği 1000 m olan bir yerleşim yeridir. Coğrafi olarak batıda Gavr, doğuda Suriye Çölü (Hamad) kuzeyde Yermuk ve güneyde ise Vadi-i Zerka ile çevrilidir. Bugün Ürdün’ün İrbit iline bağlı bir yerleşim yeridir. Aclun, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sonucu Osmanlı topraklarına katılmış ve Şam eyaletine bağlı bir sancak olarak teşkilatlandırılmıştır. Özelikle haçlılara karşı savunma hatlarından biri olarak düşünüldüğünden, Eyyubiler devrinde burada bir kale inşa edilmiş ve bu sebepten Kalatü’l-Aclun olarak da anılmıştır. Memluklular devrinde bir sürgün yeri olarak kullanılan Aclun, zamanla gelişerek, Şam ve Irak güzergâhında önemli geçiş noktalarından biri haline gelmiştir. Osmanlılar devrinde ise Şam hacılarının kullandığı yollardan biridir. Hatta o devirde bölgenin sancakbeyinin, bu hacıların yol güvenliğini sağlamak gibi bir sorumluluğu da bulunmaktadır. XVI. Yüzyılda bölgenin küçük şehirlerinden biri olan Aclun, idari bakımdan 8 nahiyeden oluşmaktaydı. Nüfus olarak da kalabalık bir merkez olma özelliğinden yoksun olan Aclun şehrinde, genel itibariyle Müslümanlar meskûn iken az da olsa bir Hıristiyan cemaatinden bahsetmek mümkündür. Bu çalışmada tahrir defterlerine göre XVI. yüzyılda Aclun şehrinin kasabaları, mahalleleri ve nüfusu tespit edilmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Niğde Türk Ocağı’nın Kuruluşu ve İlk Faaliyetleri (1924-1926)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16776</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16776</guid>
      <author>Nevzat TOPAL</author>
      <description>Fiili olarak 1911 senesinde kurulan Türk Ocakları Milli Mücadele sonrasında yeniden teşkilatlanmaya gitmiştir. Niğde Türk Ocağı Milli Mücadele sonrası kurulan teşkilatlardan birisidir. Ocağın kuruluşunu ve ilk faaliyetlerini Niğde’de yayınlanan ve elimize ulaşabilen gazete nüshalarında yer alan haberlerden istifade ederek değerlendirdik. Bugüne kadar kütüphane ve arşivlerde Niğde Gazetelerine ait tam bir koleksiyon bulmam mümkün olmamıştır. Bu sebepten de Niğde Türk Ocağının kuruluşu ve faaliyetlerine dair bir çalışma yapılamamıştır. Ancak Niğde Türk Ocağına 1925 tarihinde başkanı seçilen Hasan Hüsnü (Savaşçın) Bey’in oğlu Mehmet Yılmaz Savaşçın vasıtasıyla temin ettiğimiz gazete ve belgelerden Ocağın kuruluşu ve faaliyetlerini aydınlatmak mümkün olmuştur. Elimizde mevcut olan gazete ve belgelerden Niğde Türk Ocağı Eylül 1924’te kurulmuştur. İlk İdari Heyeti Reisi C. Şehabeddin (Tüzün) Bey’dir. Bu kişinin meşhur şair C. Şehabeddin olabileceği şeklinde yanlış bir kanaat hâkimdir. Ancak yapılan çalışmada Şehabeddin’in Niğde’de avukatlık mesleğini icra ettiği ortaya çıkarılmıştır. Şehabeddin Bey’in kısa süreli (yaklaşık altı ay) yönetimini takiben 9 Ocak 1925’te yapılan kongrede yönetim değişmiştir. İkinci İdari Heyet Reisi olarak Hasan Hüsnü (Savaşçın) Bey seçilmiştir. Elimizdeki bulunan Türk Ocakları Üyelerine Mahsus Hüviyet varakasında Niğde Türk Ocağı’nın 1 numaralı üyesi Hüsnü Beydir. Hüsnü Bey kısa sürede Ocağı teşkilatlandırıp faal hale getirmiştir. Niğde Türk Ocağı yaptıkları etkinlikler ile Niğde’nin kültürel hayatına önemli hizmetlerde bulunmuştur. Elimizdeki sınırlı belgeler ışığında bugüne kadar çalışılmamış olan Niğde Türk Ocağının kuruluşu ve ilk faaliyetleri değerlendirilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arnavutluk’taki Osmanlı Dönemi Mimarisinde İstanbul Tasvirli Duvar Resimleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16722</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16722</guid>
      <author>Metin UÇAR</author>
      <description>Bu çalışmada, Balkan ülkelerinden Arnavutluk’ta Osmanlı döneminde yapılmış olan duvar resimlerindeki İstanbul tasvirlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda bölgede yaptığımız araştırmada tespit edilen İstanbul tasvirleri; yapıldıkları tarihlere ve bulundukları yere göre tasnif edilerek, içeriklerine göre incelenmiştir. Ayrıca, resimlerdeki üslup özellikleri ve dönemin etkileri irdelenerek, teknik ve düzenleme açısından analiz edilmiş, Anadolu’daki benzerleriyle karşılaştırılmaya çalışılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda XVIII. yüzyıl ortalarından itibaren başkent İstanbul ve Anadolu’daki dini ve sivil mimaride uygulanmaya başlayan duvar resimleri Arnavutluk’taki yapıların duvar yüzeylerinde de görülmeye başlar. Günümüzde çok az sayıdaki yapıda örnekleri kalmış olan duvar resimleri, yapıların iç ve dış duvar yüzeylerindeki madalyonlar, panolar, kuşaklar ve çerçevelerin içlerinde yer almaktadır. Resimlerde ele alınan konular, ağırlıklı olarak natürmort, manzara ve kent tasvirlerinden oluşmaktadır. Konu olarak seçilen kent tasvirleri içerisinde İstanbul, dönemin başkenti olması nedeniyle öncelikli bir yer teşkil eder. Genellikle hayali olarak ele alınan İstanbul tasvirleri, Akçahisar (Kruje) Toptaniler Konağı, Berat Bekarlar Camii, Berat Cako (Xhaxhi Qako) Evi, ve Görice (Korçe) Mirahor İlyas Bey Camii duvar yüzeylerinde yer almaktadır. Konusu İstanbul olan ve günümüzde farklı ülke toprakları içerisinde kalan duvar resimleri, bölgedeki yerel sanatçılar tarafından yapılmış olmasına rağmen özellikle Ege ve Marmara bölgesinde bulunan çağdaşları ile teknik, üslup ve düzen açısından büyük benzerlikler gösterir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sultan I. Mahmud’a Ait Bir Ruznâme (H.1147/M.1734)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16644</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16644</guid>
      <author>Efkan UZUN</author>
      <description>İslamiyet’in bidayetinde Hz. Peygamber’in en yakınındaki insanlardan birisi olan sır kâtipleri, yabancı devlet hükümdarları ve emirleriyle yapılan yazışmaları da takip etmişlerdir. İslam devletlerinde zamanla farklı bürokratik işlere de bakan bu görevliler protokolde hep önemli bir konumda olmuşlardır. Sultanların gittiği her yere onlarla beraber gitmişler ve doğal olarak sıradan insanların bilmesine imkân olmayan birçok hadisenin şahidi olmuşlardır. Osmanlı Padişahlarının günlükleri diye tanımlanabilecek olan ruznâmeler de sır kâtipleri tarafından yazılmışlardır. Bugün bilim insanlarının tanımladıkları manada ilk örnekleri 18. Yüzyılın ilk yarısında görülen bu arşiv kayıtları; dönemin padişahlarını yakından tanıyabilmek, hanedan mensuplarına ait sıradan olmayan bilgilere ulaşabilmek adına önemle araştırılması gereken kaynaklardır. Ayrıca saraylar, kasırlar, köşkler ve buralardaki hizmet kadrosu, dönemin siyasi, sosyo-ekonomik, iktisadi ve kültürel olayları, şüphesiz İstanbul tarihi ve başka pek çok hususun araştırılması bakımından önemli kaynaklardır. Bu makale ile ele alınan ruznâme; 1734 tarihli olup Sultan I. Mahmud’un cülusunun ilk dönemine aittir ve bugüne kadar çalışılmamıştır. 4,5 ay gibi bir süreyi kapsayan bu ruznâme muhtemelen bir bütünün parçası olmalıdır. Kısa olmasına rağmen dönemin olaylarına yakından bakabilmek ve bir boşluğu doldurmak adına oldukça önemlidir. Sultan I. Mahmud’un bilinmeyen bazı yönlerini ruznâme rehberliğinde bilim âlemine tanıtmak, bugüne kadar bildiğimiz bazı hususları da pekiştirmek bu çalışmanın temel amacı olup, bir boşluğu dolduracağı ve faydalı olacağı muhakkaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı’da Bir Darbe ve Tahlili: Genç Osman Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16773</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16773</guid>
      <author>Hasan YAŞAROĞLU</author>
      <description>Osmanlı padişahlarından III. Selim döneminde başlatılan Nizam-ı Cedit hareketi, batılılaşma yönünde atılmış önemli bir adımdır. Osmanlının son dönemlerinde bazı padişahlar benzer adımlar atmaya gayret etmişlerdir. III. Selim’in babası III. Mustafa zamanında dahi ıslahat hareketlerine girişildiğine dair kayıtlar vardır. Daha geriye gittiğimizde karşımıza Lale Devri çıkmaktadır. Lale Devri, zevku sefanın ön planda olduğu bir dönem olmakla beraber, bu dönemde dahi batılılaşma/yenileşme yönünde bazı adımlar atılmıştır. Yenileşme yönünde atılan adımların ilkini ise Sultan II. Osman dönemi teşkil etmektedir. Mezkur dönemini sona erdiren ise bir ihtilal hareketi olmuştur. Gerek bu İlk Osmanlı yenilik hareketi ve gerekse onu sona erdiren ilk Osmanlı ihtilalı, daha sonrakilere örnek olmaları bakımından önem arz etmektedirler. Osmanlı İmparatorluğunda bundan sonra ortaya çıkmış olan çoğu yenilik hareketi bu Genç Osman yenilik hareketi ile aynı kaderi paylaşmıştır. Amcası I. Mustafa’nın hal edilmesi üzerine padişah olan Genç Osman, sert tavırları yüzünden kısa zamanda Yeniçeri ve Ulemanın nefretini üzerine çekmiştir. Bu nefret padişahın bizzat başkomutanlığı üstlenmesi ve hacca gitmeye karar vermesi üzerine zamanla artmış ve neticede isyana dönüşmüştür. Yeniçeri ve Sipahi ocakları öncülüğünde başlatılmış olan ve bir sonraki gün ulemanın da katılımı ile güçlenen isyancılar, taleplerini bildirmek üzere Saray’ın kapısına dayanmışlardır. Genç Osman başlangıçta isyancıların taleplerini reddetmiş ancak bu tavrını fazla sürdürememiştir. Sonunda isyancılar Saray’a girmiş ve padişahın amcası I. Mustafa’yı bulunduğu hücreden çıkarıp sultan ilan etmişlerdir. Genç Osman ise Yedi Kule zindanlarına kapatılmış ve orada katledilmiştir. Genç Osman, bir ihtilal sonucu öldürülen ilk Osmanlı padişahıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>The Social Media Factor In The Development And Promotion Of Religious Tourism</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16771</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16771</guid>
      <author>M. Murat YEŞİL</author>
      <description>Turizm ile din tarih boyunca “Hac ziyaretleri” sayesinde birbirleriyle işbirliği halinde olmuşlar. Bugünkü inanç turizmi kavramının temeli bu işbirliğine dayanmaktadır. İnanç turizmi de dahil olmak üzere turizmin tüm sektörlerinin varlıklarını sürdürebilmeleri için tanıtıma ihtiyaçları vardır. Internet teknolojisinin gelişmesiyle ortaya çıkan “sosyal medya” organları, turizm sektörüne yeni ufuklar açmış ve onların destinasyonlarını ve gezi tur programlarını kendi hayallerini aşan uzak diyarlardaki insanlara tanıtmaya başlamış, kısa bir zaman içinde de turizmin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bu çalışmanın, amacı sosyal medyanın, inanç turizmin tanıtım ve pazarlamasında oynayabileceği rolün öneminin araştırılması, ortaya çıkabilecek muhtemel sorunlara çözüm yolları üretilmesi olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Erken Cumhuriyet Yılları Milli Kimlik Tartışmaları: Hasan Ali Yücel ve Türkiye’de Hümanizma Arayışları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16409</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16409</guid>
      <author>Emre YILDIRIM</author>
      <description>Bu makale, Modern Türkiye tarihinin erken Cumhuriyet yıllarının ulus-devletleşme sürecinde milliyetçilik ve milli kimlik üzerine yaşanan tartışmalara katkıları açısından Türkiye’ye özgü yeni bir hümanizma arayışları ve Milli Eğitim Eski Bakanı Hasan Ali Yücel döneminde yaşanan hümanist reform girişimlerini incelemektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından bir ulus-devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve modernleşme süreciyle birlikte radikal Batılı seküler modern kimlik bağlamında Türk milliyetçiliği resmi ideoloji olarak benimsenmişti. Fakat bu kimliğin içeriği konusunda tartışmalar sürdürülmekteydi. Bu süreçte düşüncelerini dile getiren bir grup entelektüel ve siyaset sahnesinden Hasan Ali Yücel ve arkadaşları modern Türk kimliğini, hümanizmin gerçek kaynağı olarak gördükleri Anadolu hümanizmine bağlı olarak tanımlarken; bu kimliğin Türk Rönesansı ile gerçekleştirilebileceğini savunmuşlar ve Türkiye’ye özgü bir hümanizma anlayışı ile Anadolu’ya özgü bir kimliğin yaratılabileceğini savlamışlardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XIX. Yüzyılda Kongratlar Döneminde Hive Şehri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16831</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16831</guid>
      <author>Seda YILMAZ VURGUN</author>
      <description>Bu çalışmamızda Türkistan’ın önemli şehirlerinden biri olan Hive ele alınacaktır. Hive, tarih boyunca İpek Yolu üzerindeki önemli kentlerden biri olmuştur. Amu-Derya ırmağının batısında Palvan kanalının kıyısında yer alan Hive şehrini Şibanîler 1506 yılında ele geçirmişlerdir. Şehir dış kale ve iç kale olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Dış kalenin 10, iç kalenin 4 kapısı bulunmaktadır. Hive’de Sartlar, Özbekler, Türkmenler, Karakalpaklar, Kazaklar, Yahudiler ve köleler hayatlarını sürdürmüştür. Sartlar ticari ve iktisadi hayatta; Özbekler ise idari hayatta söz sahibi olmuştur. Hive’nin medreselerinde çok sayıda öğrenci eğitim almıştır. XIX. yüzyılda Cengizli sülalesinden olmayan Kongrat ailesinden gelen hanlar ülkeyi yönetmiştir. Hive şehri ticaret ve zanaatkârlık merkezlerinden biri olarak kabul edilmiş, tarım ve tekstil ürünleri ile rağbet görmüştür. Hive şehrindeki köle pazarı oldukça ünlü olup burada Rus, İranlı ve Kalmuk köleler satılırdı. Köleler genelde bahçelerde çalışır, zamanla asimile olup Hive şehrinde yaşamlarını sürdürürlerdi. Hive mimari teknikler açısından bütün Orta Asya’da tanınmıştı. Şehrin içinde saraylar, hanlar, medreseler, camiler ve anıt mezarlar bulunmaktaydı. Kadınlar Hive’de günlük hayatta caddelerde pek görünmezler, dışarı çıktıklarında ise üzerlerine eski kıyafetler giyerek dolaşırlardı. Pilav en çok sevilen yemek olup, yeşil çay içimi yaygındı. Sofralardan kavun, karpuz ve tatlılar eksik olmazdı. Hive’de yaşayan halkların kendilerini simgeleyen kıyafetleri bulunmaktaydı. Koç dövüşleri ve beççelerin yaptıkları danslar sevilen eğlence türlerindendi.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Erken Cumhuriyet Döneminde Siyasal Muhalefet ve Eleştirinin Sınırları: Yarın'ı Okumak</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16664</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16664</guid>
      <author>Aytaç YILDIZ</author>
      <description>Erken Cumhuriyet dönemi siyasi tarihinin önemli isimlerden biri Arif Oruç’tur. 1929 yılında yayımlamaya başladığı Yarın adlı gazete ile dönemin etkili bir muhalif siyasi figürü haline gelen Oruç, Türk basın tarihinde de iz bırakmış bir gazetecidir. Arif Oruç 1929 Aralık- 1931 Temmuz arası dönemde çıkan Yarın gazetesinde kaleme aldığı yazılarda Cumhuriyet Halk Fırka’sını ve onun izlediği politikaları hedef almıştır. Bu bağlamda fakirlik, rüşvet, kanunsuzluk gibi konularda yazılar yazarken, iktidarı ve özellikle İsmet İnönü’yü eleştirerek, onların hatalarını dile getirmiştir. Devamlı olarak demokrasi, adalet, hukuk ve özgürlük temalarını işleyen Oruç, sıklıkla yasalara ve Anayasaya atıfta bulunarak bir hukuk devleti olmanın zorunluluğunun altını çizmiştir. 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası adıyla ikinci parti kurulunca açık biçimde bu muhalefet partisini desteklemiş ve Cumhuriyet Halk Fırkası’nı tutan gazetecilerle ve aydınlarla sert polemiklere girişmiştir. İktidara olan muhalefetinden ötürü hakkında çok sayıda dava açılmış ve baskılara maruz kalmıştır. Nihayet 1931 senesinde çıkarılan Basın Kanunu ile Yarın kapanmış, Arif Oruç’un da herhangi bir şekilde gazetecilik yapması engellenmiştir. Bir süre çeşitli işlerde geçimini temine çalışan Oruç, bir süre sonra Türkiye’den ayrılıp Bulgaristan’a gitmek zorunda bırakılmıştır. Bu çalışma, Arif Oruç örneği üzerinden, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarındaki muhalefetin boyutlarını ve iktidar eleştirisinin sınırlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda demokrasi, hukuk ve adalet nokta-i nazarından tek partili dönemin yapısal bazı özellikleri ortaya konacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şer’iyye Sicillerine Göre Dokuma Ürünleri Fiyat Endeksi ( 1750-1880)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16770</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16770</guid>
      <author>Hüsnü YÜCEKAYA</author>
      <description>Osmanlı İmalatçılığının endüstrileşme safhaları ve yaşamış olduğu sıkıntılar, bugün hala net olarak berraklaşmayan hususlardandır. Osmanlı iktisat tarihi araştırmacıları, imalatçıları sıkıntıya sokan hususlar içinde, en çok hammadde fiyatlarındaki aşırı yükselişe vurgu yapmışlardır. Kuşkusuz, durumu anlayabilmek için konunun ayrıntılarına bakmak gerekir. Fiyat artışlarında hangi etmenin ne kadar payı vardır? Kuruşun ayarı üzerindeki tasarrufların sonucunda oluşan finansal istikrarsızlık mı bu meselede en fazla etkili olmuştur? Yoksa hammaddenin yabancı tüccarlara satışı sonucunda meydana gelen enflasyon mu fiyatların aşırı yükselişini netice vermiştir? Eğer bu hususlardan biri veya burada belirtilmeyen başka bir etken geçerli olmuşsa bu durumun Osmanlı yurdundaki yansımaları ilk ne zaman görünür hale gelmiştir? Bunlar gibi pek çok soru ve problem Osmanlı iktisat tarihi araştırmacılarının karşısında durmaktadır. Bu araştırmada sicillerden elde edilen kesin bilgiler basit endeks oluşturmak suretiyle anlamlı hale getirilmiştir. Osmanlı devletinde fiyatlar ile ilgili geçmişte yürütülen endeks çalışmalarında genelde gıda sektörüne ait verilerin kullanıldığı bilinmektedir. Hem dokuma sektörü ile ilgili verilerin, hem de şer’iyye sicillerinin daha önce meydana getirilen sınırlı sayıdaki endeks çalışmalarında yeterli ölçüde kullanılmadığı göz önüne konulduğunda, yapılan endeksin ilginç sayılabilecek bir kısım sonuçları ortaya koyduğu anlaşılacaktır. Endekse yansıyan görüntüye göre fiyatlar 1750’lerden itibaren yükselmeye başlamıştır. Ancak en keskin yükselişler 1840’lardan sonra meydana gelmiştir. Üstelik belirtilen yükseliş ivmesi artan bir oranla ve de hızla gerçekleşmiştir. Oysaki 1844 yılı sonrası, kuruşun ayarı üzerindeki düzenlemelere son verildiği bilinmektedir. Kuruşun değeri üzerinde herhangi bir tasarrufa gidilmemesine rağmen fiyatların soluksuz yükselişi, üzerinde derin analizlerin yapılması gereken bir konudur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Londra Konferansı’nda Ermeni Sorunu Ve İngiltere’nin Tutumu (12 Şubat-10 Nisan 1920)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16900</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16900</guid>
      <author>Mehmet Sait DİLEK</author>
      <description>Paris Barış Konferansı'nda mağlup devletlerle imzalanacak antlaşmaların taslağı hazırlanmış olup Osmanlı Devleti ile yapılacak barış antlaşması ise müttefik devletlerin çıkar çatışmaları yüzünden sonuçlandırılamamıştı. Bu durum büyük güçlerin bu kez de Londra'da toplanmalarına sebep olmuştu. Londra Konferansı'nın hazırlık toplantıları İngiliz, Fransız, İtalyan ve Japon yetkililerinin katılımıyla 12 Şubat-10 Mart 1920; son toplantıları ise 11 Mart-10 Nisan 1920 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Konferansta Paris’teki gibi “Zirve diplomasisi” metodu benimsenerek hem çatışan menfaatlerin uzlaştırılabilmesi hem de hızlı karar alınabilmesi hedeflenmişti. Örnek olarak; Ermeni sorununun ağır yükünden kurtulmak isteyen İngiltere, farklı alternatifler (Milletler Cemiyeti, Norveç) vasıtasıyla çözüme ulaşmaya çalışmışsa da hiçbir güç kendini askeri, iktisadi ve siyasi zorluklarla karşı karşıya bırakacak bir kararın altına imza atmak istememiştir. İngiliz karar alıcılarına göre; ABD, bölgede mandaterlik görevini üstlenmesi gereken bir devlet konumundaydı. Ancak Washington, Anadolu’ya gönderdiği resmi görevlilerden gelen bilgiler ışığında kendisini zora sokacak sorumluluklardan uzak durmaya çalışmış bunun sonucunda da ABD, Londra Konferansı oturumlarına delegasyon göndermeme yönünde karar almıştı. Buna rağmen İngiltere ve Ermeni yanlısı lobilerin desteğiyle mandaterlik teklifi bu kez de Amerikan Senatosu’nun gündemine getirilmiş fakat ulusal çıkarlarını esas alan Amerikan Senatosu tarafından bu istek kabul görmemiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivi Belgelerine Göre Dersim Ayaklanması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16832</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16832</guid>
      <author>Muzaffer DENİZ</author>
      <description>Burada yer alan ve Dersim Ayaklanması hakkında bilgiler içeren 10 belge, Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivlerinden 2010 yılında alınmıştır. Belgeler, hiçbir yorum ve değerlendirmeye yer verilmeden çevrilmiştir. Belgelerle ilgili ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu, sonuncu belge ile ilgilidir. Diğer belgeler basılı iken, 10 numaralı belge el yazısı olup, kimin tarafından kaleme alındığı ile ilgili bilgi de bulunmamaktadır. Aynı zamanda, diğer belgelerle çelişen bilgiler de içermektedir. ( Alman Büyükelçiliğinin yazlık konutu olan Tarabya’dan 15 Haziran 1937’de Almanya’ya gönderilen “politik rapor”da İnönü’nün 14 Haziran 1937’de Meclis’te yaptığı konuşması değerlendirilmektedir: Rapora göre İnönü, içerdeki politik gelişmeler konusunda, Doğu’daki Kürt ayaklanmasının askeri önlemlerle başarılı bir şekilde sona erdiğini ve huzurun yeniden tesis edildiğini belirtir. Güvenilir yerel kaynaklar da bunun doğruluğunu teyit etmektedir. Bu kaynaklardan alınan bilgilere göre, ayaklanma bölgesine, Nisan 1937’de üç tümen gönderilerek, ayaklanma bölgesi çembere alınmış ve radikal bir şekilde ayaklanma bastırılmıştır. Ancak buna rağmen ülkenin doğusunun, devleti, uzun bir süre daha uğraştıracağını beklemek gerekir.)</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kurucaova Polyesinin Jeomorfolojisi (Kırıkhan/Hatay)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16467</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16467</guid>
      <author>Emre ÖZŞAHİN</author>
      <description>Kurucaova Polyesi, Amanos Dağları’nda (Orta Amanoslar) üzerinde yer almakta olup, flüvyal karakterli bir paleovadinin fay kontrolünde gelişen karstlaşma sonucunda oluşmuş polye graben özelliğinde tektono-karstik bir depresyondur. Karstlaşmanın gelişiminde etkili olan karbonatlı kayacın varlığından başka, suyun zeminle uzun süre temasının sağlandığı paleovadi yapısı, polyenin oluşumunu başlatan en önemli etken olmuştur. Polyenin oluşumunda etkili olan diğer etken ise faylanma eşliğinde gelişen karstlaşmadır. Makalede, Kurucaova Polyesi’nde karstlaşma üzerinde rol oynayan etmenler incelenmiş ve jeomorfolojik gelişim ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu amaçla öncelikli olarak hem konu, hem de alan bakımından ilgili literatür gözden geçirilmiştir. Elde edilen bulgular topografya ve jeoloji haritalarının detaylı irdelenmesiyle karşılaştırılmıştır. Bu haritalar üzerinden Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) yöntem ve tekniklerinden yararlanılarak çalışma haritaları oluşturulmuştur. Çalışmada temel altlık harita olarak 1/25.000 ölçekli ANTAKYA-O36-c4 topografya paftası ile değişik ölçeklerdeki jeoloji haritalarından yararlanılmıştır. Yapılan faaliyetler arazi çalışmaları eşliğinde denetlenerek, metne aktarılmıştır. Sonuçta, Kurucaova Polyesi’nin Orta Miyosen’den beri etkinliğini sürdüren Neotektonik hareketler ve karstlaşmanın birlikteliği çerçevesinde oluştuğu ve Pliyo-Kuvaterner’de bu oluşum sürecinin en üst safhasına ulaştığı anlaşılmıştır. Polyenin güncel kullanımı açısından bazı uygulamaların da belli aşamalarda yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda öncelikle, işletmeye açılan maden ocağının daha planlı bir şekilde faaliyet göstermesi, polye sahasının tarımsal veya hayvancılık amaçlı olarak (her iki şekilde de olabilir) dizayn edilmesi ve bazı doğa meraklıları açısından polye alanının doğal değerlerinin ekoturizm veya jeomorfoturizm amaçlı olarak kullanımı ile ilgili faaliyetlerin tamamlanması sağlanmalıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hayat Bilgisi Dersi Kazanımlarının Değerler Eğitimi Açısından İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16412</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16412</guid>
      <author>Cihat YAŞAROĞLU</author>
      <description>Günümüzde giderek artan toplumsal sorunların ortadan kaldırılması ya da azaltılması eğitim ile olabilir. Eğitim programları bu amaçla etkin bir şekilde rol oynayabilir. Öğrenmelerin tesadüfe bırakılmaması için hazırlanan öğretim programlarında bu tür toplumsal sorunların çözümüne yönelik kazanımlar konulmalıdır. Erken yaşlarda gelişen tutumların kalıcı hale geldiği gerçeği dikkate alındığında, ilkokul derslerinin kazanımlarında ve içeriğinde değerler eğitimine yer verilmesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Mevcut programların kazanımlarının değerler eğitimi açısından incelenmesi, öğretmenlere tanıtıcı bilgiler sunabildiği gibi program geliştirme merkezlerine de veri kaynağı oluşturmaktadır. Bilişsel, duyuşsal ve devinişsel alanların hazırlanan eğitim programlarında yeterli ve dengeli bir şekilde dağılım sağlamasına dikkat edilmelidir. Bu bağlamda eğitim programlarında duyuşsal özelliklerin ne ölçüde yer aldığının bilinmesi gerekmektedir. Bu çalışmada Hayat Bilgisi Öğretim Programı’nda yer alan kazanımlar, değerler eğitimi açısından incelenmiştir. Çalışma 2. Sınıf Hayat Bilgisi Öğretim Programı ile incelenen değerler ise 27 farklı insani değer ile sınırlandırılmıştır. Hayat Bilgisi 2. sınıflarda üç tema, temalarda toplam olarak 94 kazanım yer almaktadır. Çalışmanın sonucunda 33 kazanımı bulunan Okul Heyecanım temasında 15 kazanımın; 37 kazanımı olan “Benim Eşsiz Yuvam” temasında 9 ve “Dün, Bugün, Yarın” temasında ise 24 kazanımdan 7 kazanımın değerler ile ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca bütün kazanımlarda en fazla “sorumluluk” değerine en az ise “barış”, “şiddetsiz hayat” ve “ahlak” değerlerine yer verildiği belirlenmiştir. 10 değer ifadesine ise kazanımlarda hiç yer verilmemiştir. Çalışmanın sonuçlarına dayanılarak çeşitli öneriler sunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Emsâl ü Nesâyih-i Türkî ve Dil Özellikleri Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16725</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16725</guid>
      <author>Talip DOĞAN</author>
      <description>Milletlerin karakterlerini, hayat karşısındaki tutum ve zihniyetlerini yansıtan atasözleri; dil, edebiyat, tarih, folklor, sosyoloji, psikoloji, felsefe gibi çeşitli alanlarla yakından ilgilidir. Bu sözler ayrıca, güçlü bir anlatıma ve kavram zenginliğine sahip olmaları yönüyle öne çıkan dil unsurlarındandır. Yerinde kullanıldığı zaman düşünceye büyük bir zenginlik katan atasözlerinde, dilin bütün imkânlarından istifade edildiği göze çarpmaktadır. Sözlü kültür ortamının ürünlerinden olan atasözleri, hayata dair her türlü hadiseyi, durumu birçok yönüyle ve renkliliğiyle aksettirir. Bundan dolayı atasözlerinde Türk milletinin ahlâk anlayışı, ortak değerleri, dini, zekâ parıltıları ve hayal gücü yer alır. Türk atasözleri, coğrafya, lehçe gibi farklılıkların ötesinde Türklüğün karakterini göstermekle birlikte aynı zamanda bir tarihî belge niteliğindedir. Türkçede atasözü, tarih boyunca sav, mesel ve darbımesel gibi kelimelerle karşılanmıştır. Bugün Azerbaycan Türklerinde atasözü yerine atalar sözü, ata baba sözleri, emsâl, emsâl-i Türkân gibi terimler kullanılmaktadır. Emåal ü Ne?ayi?-i Türkì, Mìrza ‘Eline?ì Meragì tarafından İran Azerbaycanı’nın Meraga şehrinde 20. yüzyılın başlarında yazılmıştır. Müellif yazması olan eser, Talîk-Divanî kırması yazı ile yazılmıştır. Emåal ü Ne?ayi?-i Türkì, otuz üç sayfadan ibaret olan atasözlerini ihtiva etmektedir. Atasözleri eserde, ağız özellikleri korunarak kaydedilmiş olup Arap alfabesinin harf sırasına göre dizilmiştir. Bu çalışmada, Emåal ü Ne?ayi?-i Türkì’de yer alan atasözlerinin yazım, ses ve şekil özellikleri üzerinde durulmuştur. Dil özellikleri aynı zamanda tarihî lehçeler ve Oğuz grubu ağızlarıyla mukayese edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye’de Formel Piyasaya Yönelmede Kadın İşgücü Arzı Ve Gsyh Etkileri: Ampirik Bir Çalışma</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16867</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16867</guid>
      <author>Murat KORKMAZ, Nur DİLBAZ ALACAHAN</author>
      <description>Kadının işgücü piyasasında yerini alması ile birey bazında ve toplum bazında oluşturacağı pozitif dışsallık tartışılamaz bir konudur. Özellikle eğitimli bir kadının işgücü piyasasında oluşu annelik statüsünden dolayı lokomotif görevi görmektedir. Bu olumlu dışsallık giderek genişlemekte ve ülkenin kalkınmasından büyümesine geçmesinin kaynağı olarak dahi görülebilmektedir. Çünkü ülkenin gelişmiş olması üretimine, üretimi ise sahip olduğu beşeri sermayeye bağlıdır. Ancak kadın haklarının en gelişmiş haliyle yaşandığı Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde bile, sosyal ve kültürel etkilerin yanında kadınlar işgücü piyasalarında düşük düzeyde iş güvenliği, sosyal koruma ve düşük ücret gibi olumsuz koşullarla karşı karşıya kaldıkları için işgücüne katılma oranlarındaki artış “informel” piyasalarda daha fazla yoğunlaşmaktadır. Yapılan birçok çalışma Türkiye’de de ekonomik, sosyal, kültürel, demografiksel faktörlerin etkisiyle kadınların işgücüne katılımının yeterli düzeyde gerçekleşemediğini göstermektedir. Çalışmada kadın istihdamı ile emek pazarındaki toplam istihdam arasındaki ilişkiler ve istihdamın GSYH üzerindeki etkilerinin belirlenmesine çalışılmıştır. Bu amaçla Türkiye istatistik kurumunun web sitesinde yayınlanmış olan sektörlere göre kadın istihdamı, illere ve sektörlere göre toplam istihdam rakamları, illere göre sigortalı sayısı ve işsizlik sigortası başvuruları ile Türkiye GSYH verileri analize dahil edilmiştir. Çalışmada genel olarak yatay kesit verisi kullanılarak Mart 2013 tarihi ile bir sene önceki senenin aynı dönemi arasındaki farklar belirlenmeye çalışılmıştır. Ayrıca istihdamın GSYH büyümesi üzerindeki etkilerinin belirlenmeye çalışıldığı regresyon modelinde 2008-2012 yılları arasında çeyrek dönemlik GSYH ve cinsiyetlere göre istihdam değerleri kullanılmıştır. Çalışmanın tamamında temel istatistikler, grafiklerle betimleme yöntemleri, korelasyon analizi ve regresyon modellerinden yararlanılmıştır. Çalışmadaki grafik ve analizler Excel ve E-views 5.1 programları yardımıyla oluşturulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


