






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2013 Sayı Volume 8 Issue  5</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=268</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Doğu Batı Algısında Attilâ</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16427</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16427</guid>
      <author>AHMET ADIGÜZEL</author>
      <description>Özet İki yaşam tarzı, iki farklı kültür, iki ayrı dünya ve iki zıt anlayış: yerleşik hayat ve göçebe yaşam tarzı, insanlık tarihi ile eş zamanlı kabul edilebilir bu durum insanlık tarihinin başlamasıyla ortaya çıkar. Aynı durum lokal da olsa hala çok az yerde devam ediyor. Lokal olmayan aynı hal modern çağımızda da devam etmektedir. Eylemsel olarak günümüz dünyası bir yerleşik bir de göçebe toplum unsuru barındırmamaktadır. Sakin dünyanın yerleşik insanları bu iki zıt anlayışın temsilciliğini ve savunuculuğunu, miras olarak gördükleri geçmişlerini uygarlıkları adına sahiplenmektedirler. İnsanlığın geçirdiği süreç, evrimle, beşeri ve tabii felaketler; bu iki zıt kutbu biraz daha yakınlaştırmış görünmektedir. Daha doğrusu büyük uçuruma köprüler atılmıştır. Hatta insanlık zaman tüneline kuş bakışı baktığımız zaman aydınlanma çağından günümüze doğru gittikçe rafinize edilmiş anlayış ve düşünceler bir sentez olma yolundalar. Bu anlayışın yansıması olarak hem Doğu’nun hem de Batı’nın değerlerini önemseyen düalist düşünceler tezahür etmeye başlamıştır. Bu makalemizde her ne kadar temel parametre olarak aldığımız Attilâ’nın Doğu-Batı edebiyat ve sanatlarına olan yansıması ise de tarih ilminin vesikalarından da istifade etmeye çalıştık. Hun Hükümdarı Attilâ: Barbar mı, Kahraman mı? Attilâ, Avrupa Hunlarının yenilmez hakanı, yaptığı fetihlerle ülkesinin sınırlarını muazzam büyüklükte genişletmekle kalmayan bu şanlı hükümdar, Avrupalılar tarafından henüz yaşarken bir efsane olarak kabule edilmiştir. Tarih ışığında; gerçekler, efsaneler ve iddialar ile Doğu ve Batı’nın Attilâ’yı algılama anlayışlarını inceleyelim.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Basın Tarihine Bir Katkı: Gazetelerin Yayınlanma Amaçları Üzerine (1831-1876)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16449</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16449</guid>
      <author>Uğur AKBULUT</author>
      <description>Bu çalışmada, ilk Türkçe gazete olan Takvim-i Vekayi’den başlayarak I. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1876 yılına kadar, gazetelerin yayınlanma amaçları üzerinde durulmuştur. Türk basın tarihinin ilk otuz yıllık döneminde, biri resmi, diğeri yarı resmi olmak üzere sadece iki gazete yayınlanmıştı. Bunların yayınlanma gerekçeleri ve yayın politikaları, özel sermayeli Türkçe gazetelerden farklıdır. Resmi gazete olan Takvim-i Vekayi, kamuoyu oluşturma ve kamuoyunu bilgilendirme gibi amaçlara hizmet ederken, William Churchill adlı bir İngiliz’in sahibi olduğu yarı resmi vasıflı Ceride-i Havadis, halkın eğitimi gayesini öne çıkarmıştır. 1860 yılından itibaren yayınlanmaya başlayan ilk özel gazetelere genel olarak Yeni Osmanlılar hâkimdi. Meşrutiyet rejimini tesis etmek için çaba saf eden Yeni Osmanlılar, bu yolda halkın desteğini alabilmek için gazeteleri araç olarak kullanmışlardı. Gazete ve medenileşme arasındaki ilişkiye dikkat çeken gazete sahipleri, verilmek istenen mesajı, halkın daha rahat anlayabilmesi için sade bir Türkçe kullanmaya özen göstermişlerdi. Nitekim bu düşünce gazetelerin ilk sayılarında dile getirilmiştir. Öte yandan bilhassa Yeni Osmanlılar, yayın amaçları içerinde vatana ve millete hizmet etme duygusunu hep öne çıkarmıştı. Gazetelerin yaptığı yayınlar ve bazı sert eleştirilerden rahatsız olan hükümet, bazı hukuki düzenlemeler yaparak gazeteleri susturma yoluna gitmişti. Baskı, kapatma ve sürgün gibi cezalar artınca Yeni Osmanlılar yurtdışına çıkmış ve faaliyetlerine Londra’da devam etmiştir. Türlü sıkıntılara rağmen Yeni Osmanlılar, gazeteler aracılığıyla yürüttükleri mücadelelerini kazanmıştır. Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinin ardından, önce V. Murat ve ardından II. Abdülhamit’in tahta çıkışı, basına hissedilir bir rahatlama getirdiği gibi 1876 yılında ilan edilen Meşrutiyet, gazeteler aracılığıyla yapılan mücadeleye gerçek anlamda zafer kazandırmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Geçmişten Günümüze Türk Polis Teşkilatında Rütbeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16360</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16360</guid>
      <author>Bülent AKKAYA</author>
      <description>Kolluk görevi Osmanlı Devleti ve daha önceki dönemlerde askerler ve diğer görevliler tarafından yerine getirilmiştir. İç güvenlik hizmetini yürüten birimlere polis adı verilene kadar asker kimseler tarafından bu görev yerine getirilmiştir. Bu nedenle bugünkü anlamda polis teşkilatı tarihini çok eskilere götürmek mümkün değildir. Polis kelimesinin günümüzdeki anlamında kullanılması ise 1845 yılında Polis teşkilatının kurulması ile olmuştur. Rütbe sözcüğü polislerin sahip olduğu derece, mevki anlamlarına gelmektedir. Emniyet Teşkilatında rütbe, personelin eğitim durumu, başarılı çalışması, iyi sicil alması ile sahip olunan hiyerarşik meslek unvanını ifade etmektedir. Polislik bir kariyer mesleğidir. Polislerin hiyerarşik bir düzen içerisinde olması gerekmektedir. Emir komuta sistemi içerisindeki polislerin bir meslek dereceleri ve rütbeleri olmak zorundadır. Bu nedenle polis teşkilatında rütbelerin önemi oldukça büyüktür. Emniyet teşkilatının kuruluşu, gelişimi ile pek çok bilimsel çalışma yapılmış ve halen yapılmaktadır. Ancak Türk Emniyet Teşkilatında kullanılmış rütbelerin tarihi gelişimi toplu bir şekilde ortaya konulmamıştır. Bu çalışma ile polis teşkilatının kuruluş tarihi olan 1845’den itibaren mevzuat metinleri taranarak rütbe isimleri, meslek dereceleri hakkında bilgi verilmiştir. Emniyet müdürü, emniyet amiri, komiser gibi temel rütbe isimlerinin Osmanlı bürokrasisinden Cumhuriyete intikal ettiği anlaşılmaktadır. Bu rütbelerin kendi aralarında sınıflara ayrılmış olması mevzuat metinleri ile bir devamlılık göstermektedir. Türk polis teşkilatında kullanılan rütbe isimlerinin tarihi gelişimi hakkında verilen bilgilerden sonra günümüze faydalı bazı değerlendirmeler yapılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cumhuriyet Türkiyesi’nin Halkçılık Uygulamaları: Soyadı Kanunu Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16300</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16300</guid>
      <author>Zakir AVŞAR, Ayşe Elif EMRE KAYA</author>
      <description>Cumhuriyetin ilan edilmesinin ardından, Batılı bir yönetim anlayışı benimsenmiş ve toplumun bu yönde dönüştürülmesine girişilmiştir. Bu noktada temel alınan bazı ilkeler belirlenmiş, bunlar bugünkü bilinen haliyle altı temel başlıkta toplanmıştır. Bunların içerinde ön plana alınan, devletin ve toplumun yapılanmasında esas alınan halkçılık prensibi olmuştur. Eşitsizliklerin kaldırılmasına, ayrılıkların önlenmesine ve halkın kendisinin hâkim konuma getirilmesine dayanan bu görüş çerçevesinde, mevcut yapılanmadaki var olan aksaklıkların bertarafı yoluna gidilmiştir. Bu anlamda girişilen adımlardan biri de, soyadı kullanımının mecburi hale getirilmesi, lakap ve unvanların kaldırılmasıdır. Soyadı kullanımının öteden beri var olan bu toplulukta, yasal bir zorunluluğa dönüştürülme girişiminde başarılı olunabilmesi için yönetimin siyasal bir ikna süreci içine girdiği ve bu yönde dönemin kanaat önderleri olarak kabul edebileceğimiz öğretmenleri, din adamlarını, memurları ve basını kullandığı görülmüştür. Çalışma, soyadı kanununun hazırlanma ve çıkış süreci ile soyadlarının kayıt altına alınması için verilen yasal sürenin bitimine kadar geçen süreyi kapsamaktadır. Çalışmada, konuya ilişkin mevcut literatür incelenmiş ve bunun yanı sıra, TBMM Zabıt Cerideleri ve dönemin basını üzerinde taramalar yapılmıştır. Çalışmada, kanunun çıkışından, kanunda öngörülen sürenin dolmasına kadar geçen sürede yürütülen siyasal iletişim ortaya konmaya çalışılmış, böylelikle hem konunun siyasi amaçları, hem de bu amaca giderken kullanılan araçlar incelenmiştir. Bu yönüyle çalışma, siyasi ve basın tarihine bir katkıyı hedeflemiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Balkan Savaşlarının 100. Yılında Bolayır Muharebesi Ve Şarköy Çıkarması Yenilgisi ve Yapılan Tartışmalar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16498</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16498</guid>
      <author>Ihsan Sabri BALKAYA</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hızlandıran savaşlar silsilesinin en önemlilerinden birisi de Rumeli topraklarının kaybedildiği Balkan Savaşlarıdır. Osmanlı Devleti ilk defa kendi bünyesinden doğmuş dört devlete karşı savaşmak zorunda kalmıştır. Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ’ın sınırlarını genişletmek amacıyla başlatmış oldukları savaşın bu devletlerin lehine gelişmesi bütün devletleri şaşırtmıştır. Bu şaşkınlığın temel sebebi İstanbul’un bile işgal edilebileceğinin görülmesidir. Yani savaşın hemen hemen her cephesinde yenilgiler alınmış ve Osmanlı ordusu Çanakkale Boğazının Gelibolu Yarım adasının dar boğazına sıkıştırılmıştır. Çanakkale Boğazının Marmara Denizine açılan en önemli stratejik kapılarından biri olan Bolayır bölgesinde görev alan Ali Fethi ve Mustafa Kemal, burada savaşın ikinci devresinde yapılan çok önemli bir muharebe olan Bolayır Muharebesinin hareket kurmay başkanlığını Ali Fethi, hareket şube müdürlüğünü Mustafa Kemal yapmıştır. Balkan Savaşları tarihine Bolayır Muharebesi ve Şarköy Çıkarması olarak geçen bu hareket yenilgiyle sonuçlanmıştır. Yenilgi üzerine ciddi tartışmalar yapılmıştır. Aslında bütün cephelerdeki yenilgiler o günden bugüne tartışılan ve sebepleri ortaya koyulmaya çalışılan bir öneme sahiptir. Fakat Bolayır Muharebesi’ni farklı kılan İttihat ve Terakki’nin önde gelen etkili şahsiyetleri, Enver Paşa, Mustafa Kemal ve Ali Fethi gibi komutanların aynı cephe ve çıkarmada görev almış olmalarıdır. Hatta Bolayır Muharebesi ve Şarköy Çıkarması ile ilgili biri Ali Fethi tarafından yazılmış olan iki eser kaleme alınmıştır. Bolayır Muharebesi ve Şarköy Çıkarmasında yenilginin sebeplerinin ve suçlunun kim olduğu konusunda yapılan tartışmalar, sorumlu komutanları görevlerinden hatta askerlik mesleğinden istifanın eşiğine taşımıştır. Günümüzde dahi komutanlar üzerine yeni yorum ve tartışmalar yapılmaya devam etmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XVIII-XIX. Yüzyılın İlk Yarısında Gebze Menzilhanesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16509</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16509</guid>
      <author>Yaşar BAŞ</author>
      <description>Haberleşme ve konaklama ihtiyaçlarının karşılanması için geçmiş zamanlarda muhtelif teşkilat ve tesisler oluşturulmuştur. Bunlardan biri de menzil teşkilatı ve menzilhanelerdir. Bu teşkilat, haberleşme, ulaşım, konaklama, dinlenme, hayvan temini gibi hususlarda önemli roller oynamışlardır. Osmanlı Devri’nde, özellikle Kanuni Sultan Süleyman’ın Veziri Lütfi Paşa, teşkilatı geliştirmiş ve belli esaslara bağlamıştır. XVII. yüzyılın sonlarına doğru, aynı teşkilatın yapısı, idaresi ve işleyişi günün şartlarına uyumlu hale getirilmiştir. Buna göre, Anadolu ve Rumeli tarafında mevcut menziller yanında, belli aralıklarla yeni menziller açılmıştır. Söz konusu merkezler arasında, ana yolların birleşip kesiştiği kavşaklarda bulunan ve merkezî büyük şehirlere yakın olanları önem kazanmıştır. Bu bakımdan Gebze Menzilhanesi, benzerleri arasında Anadolu’da öne çıkan en önemli müessese olmuştur. Merkezî konumu dolayısıyla ulak, hac ve sefer menzili görevi yapmıştır. Ancak ulak menzilhanesi özelliği öne çıkmıştır. Sivil kişilerin de kullandığı bir mekân özelliğini taşımıştır. Bu mevkide, eskiden beri menzil hizmeti verilmekle beraber, Menzilhane’nin kuruluşu tahminen XVII. yüzyılın sonlarında gerçekleşmiştir. Tanzimat İdaresi’nin getirdiği yeni sistem ve zamanın ihtiyacı göz önünde bulundurulmak suretiyle bu dönemden itibaren postahane şeklinde emaneten veya kiraya verilerek idare edilmeye başlanmıştır. Bununla beraber, eski sistem ve idare şeklini kısmen muhafaza etmiştir. Kuruluşundan kapanışına kadar, kalabalık bir görevli grubu ve ziyaretçileri eksik olmamıştır. Menzilhane hakkında bol miktarda belge ve defter kaydı bugüne kadar ulaşmıştır. Ulak, hac ve sefer organizasyonlarındaki önemine binaen incelemeye değer görülmüştür. 27 Ekim 1862 tarihinde lağvedilmiş ve demirbaş eşyası satılmak suretiyle geliri hazineye devredilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Bahriyesi’nde Yabancı Danışmanlar (1808-1918)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16288</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16288</guid>
      <author>Yaşar BEDİRHAN, Figen ATABEY</author>
      <description>XVIII.yüzyılda Osmanlı Devleti kendi içerisindeki siyasi ve ekonomik sorunları aşamadığı için Batının yükselen teknolojik değerlerine ulaşamamıştır. Osmanlı Donanması'nın 1770 yılının Temmuz ayında Çeşme/İzmir’de Rus Donanmasının baskınına uğraması sonucu tüm gemileri batmıştır. Bu yenilgi ile birlikte yaşanan olumsuz gelişmeler, Sultan III.Mustafa’yı (1757-1774) çağdaş bilgilerle donatılmış deniz subayı yetiştirilmesi konusunda harekete geçirmiş ve bu kapsamda, Baron de Tott isimli Fransız mühendis donanmayı iyileştirme çalışmalarında görevlendirilmiştir. Osmanlı bahriyesinde Sultan III.Selim (1789-1807) döneminden itibaren başlayan ve Sultan II.Mahmut (1808-1839) döneminde de süregelen ıslah hareketlerinde özellikle İngiliz uzmanlardan yararlanılmıştır. Yenileştirme çabalarının sürdüğü XIX.yüzyılda da Osmanlı Donanması büyük felaketlerle karşılaşmaktan kurtulamamıştır. Kırım Harbi, Donanmadan yoksun bir kuvvetin Osmanlı İmparatorluğu’nun bekasını koruyamayacağının da bir göstergesi olmuştur. Donanmanın gelişmesine ve modernize edilmesine büyük önem veren Sultan Abdülaziz (1861-1876) bu konuda her türlü imkânı seferber etmiştir. Sultan II.Abdülhamit’in 1909 yılında tahtan indirilmesinden sonra otuz üç yıl boyunca Haliç’te atıl tutulan donanmayı yeniden canlandırmak, imkân ve kabiliyetlerini artırmak için çalışmalar başlatılmıştır. Donanmanın geliştirilip güçlendirilmesi için finansal kaynak yaratma çabalarına paralel olarak dünyadaki yenilikleri takip etmek, Osmanlı Donanmasının kuruluşunu çağdaş esaslara dayandırmak, yeni bir eğitim doktrini geliştirmek maksadıyla İngiliz Amiral Gamble’ın başkanlığında bir heyet görevlendirilmiş, Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcından itibaren, imparatorluğun siyasi tercihleri doğrultusunda bu kez de bir Alman Heyeti, donanmanın yeniden teşkilatlanma çalışmalarında yer almıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Karadeniz Jeopolitiğine Demografik Değişkenlerin Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16376</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16376</guid>
      <author>Haktan BİRSEL</author>
      <description>Karadeniz coğrafyası Türkiye ve dünya için çok özel bir öneme sahiptir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Karadeniz’i bir Türk gölü haline getirmesinden sonra Müslüman nüfusu artmış ve kısa sürede bu bölgede Müslüman ve gayrimüslimler arasında ortak bir yaşam başlamış ve uzun bir dönem problemsiz şekilde yürümüştür. Fakat demografisinde yer alan bu etnik farklılıklar özellikle 19’ncu yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamasına bağlı olarak Avrupalı güçler ve Ruslar bu bölgeye hâkim olabilmek için demografik yapıyı kendi amaçlarına fayda sağlayacak şekilde kullanmaya başlamıştır. Bu bir Karadeniz demografik oyunudur ve 1923 yılında Türkiye’nin galibiyeti ile sonuçlanmıştır. 1923 yılından sonra modern bir ulus devlete dönüşen Türkiye, içinde Karadeniz bölgesi dinamik bir yapıda önemli bir gelişim göstermiştir. 1990 yılı sonrasında Hazar Enerji Havzasında çıkarılan enerji kaynaklarının dünya piyasalarına ulaştırılmasında hem karasal hem de suyolu üzerinden güvenilir bir çıkış sağlayan Karadeniz, Avrupa Birliği’nin Romanya ve Bulgaristan üzerinden komşu olduğu günümüzde, enerji aktarımı planlamalarında önemli bir rol oynamaktadır. Fakat 2010 yılı verilerine göre genel Türkiye nüfusu içindeki oranı oldukça düşüktür. Bu nedenle enerji stratejisinde dünya ölçeğinde kritik öneme sahip bu bölgeye gereken değerin verilmesi ve enerji odaklı iş alanlarının oluşturularak bölgenin demografik yapısı bozulmadan ama tarihi Karadeniz kültürünün canlanmasına hizmet edecek şekilde bölge nüfusunun arttırılmasına ihtiyaç olduğu değerlendirilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Trablusgarb ve Balkan Savaşları’nın Osmanlı Devleti’nin Ticaret-i Hariciyesi Üzerindeki Etkileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16404</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16404</guid>
      <author>Filiz ÇOLAK</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nin son on yılı birbirini takip eden savaşlarla geçmiştir. Bu son on yıl bir Türk-İtalyan savaşı olan Trablusgarp Savaşı ile başlar, Balkan Savaşları, Dünya Savaşı ve Milli Mücadele hareketi ile sona ermiştir. Bu savaşlar devletin hem siyasi itibarını hem de ekonomik durumunu derinden sarsmış ve sonunda Osmanlı Devleti’nin tarihteki yerini almasıyla sonuçlanmıştır. Trablusgarp ve Balkan Savaşları, meydana geldikleri süreç içerisinde Osmanlı Devleti’nin hem harici siyasetini hem de iktisadini hayatını derinden etkilemiştir. İtalya’nın 1911 yılında Trablusgarp topraklarını işgal etmesi ile başlayan Türk-İtalyan Savaşı, Osmanlı-İtalyan ticari ilişkileri üzerinde kısa bir süre de olsa gerginliğin oluşmasına neden olmuştur. Daha önce, 1908’de, Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i işgali üzerine Avusturya mallarına yapılan boykot örneği 1911 yılında İtalyan mallarına da uygulanmaya başlamıştır. Boykot fikri, ilk olarak Hükümetin İtalya’ya savaş ilan etme konusunda gecikmesi nedeniyle basında ortaya çıkmıştır. Ancak Babıâli, kapitülasyonlar nedeniyle İtalyan mallarının ülkeye girişini önleyemediği için ilk önlem olarak İtalyan mallarından alınan gümrük vergilerini yükseltme yoluna gitmiştir. Bu uygulamaya 1912’deki barış antlaşmasına kadar devam edilmiştir. 1912 yılında Osmanlı Devleti, liderliğini Bulgaristan’ın yaptığı Balkan Devletleri’nin aralarında oluşturdukları ittifakla (Bulgaristan-Sırbistan-Yunanistan-Karadağ) bir oldu-bitti karşısında kendisini savaşın içinde bulmuştur. Babıâli, hiçbir seferberlik hazırlığı yapamadan girdiği bu savaşta, bir yandan ordunun ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırken diğer yandan da bu devletlerle ticari ilişkilerini yeniden gözden geçirerek bir takım önlemler almaya çalışmıştır. İlk olarak, Türk-İtalyan Savaşı’nda olduğu gibi, bu ülkelerle yapılan ticarette uygulanan gümrük vergileri yükseltme yoluna gidilmiştir. Ardından Bulgar mallarına boykot uygulanmıştır. 1913’deki barış antlaşmalarına kadar devam eden uygulamalara barışın ardında sona ermiştir. Bu çalışmada, bu iki savaşın Osmanlı Devleti’nin harici ticaretini nasıl etkilediği sorusuna cevap aranmıştır. İtalya ve Balkan Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında gerçekleşen ithalat ve ihracatta savaşların yansımalarını Osmanlı Devleti’nin Ticaret-i Hariciye İstatistikleri’ndeki verileri temel alınarak takip edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Die Medresen als islamische Bildungseinrichtung</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16284</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16284</guid>
      <author>Hüseyin DEMİR</author>
      <description>EĞİTİM KURUMU OLARAK İSLAMİ MEDRESELER İslam dünyasında ilk eğitim kurumu, son peygamber tarafından, hicretten sonra Medine’de, Mescid-i Nebevî’nin avlusunda inşa edilen, Suffa adı verilen müessese olarak tarihe geçmiş eğitim kurumudur. Kur’ân’ın emir ve kurallarının öğrenildiği bu müessese, daha sonra inşa edilen cami içi ve cami dışı eğitim kurumlarına örnek teşkil etmiştir. Daha sonra İslami ilimlerin belli bir kural çerçevesinde öğretime sunulması, eğitim müesseselerinin, ibadet yerlerinin dışında yapılmasını hızlandırdığını ve cami dışı yapılan eğitim kurumlarını, 11. yüzyılın İslam ülkelerinin ilk dönemlerinde görülmüştür. Selçuklular ilk medreseyi 1071‘de Anadoluya yerleşerek kurmuşlardır. Daha sonra 1299 yılında Osmanlı Beyliği’nin kurulmasıyla bir çok medrese açılmış veya başka amaçla kullanılan binalar medreselere çevrilmiştir. Osmanlı’da ilk kurulan eğitim müesseselerinde öğretilen dersler genellikle Kur’ân tefsiri, Hadis ve İslam fıkhı gibi dini eğitime yönelik olmuştur. Sultan Fatih, İstanbul’u feth edip, nakli ilimlerin yanı sıra, akli bilimlerin de verilmesini sağlayan, dönemin en büyük Sahn-ı Seman medreselerini inşa ettirmiştir. Bununla beraber eğitim müfredatının yenilenmesi; medreselerin eğitim düzeyini yükseltmiş, medreselerin gelişmesini sağlamış ve sayılarını arttırmıştır. Kanuni Sultan Süleyman, kurdurduğu Süleymaniye Medreseleri içinde yer alan ilk müstakil tıp medresesini inşa ettirip, daha sonra mevcut olan eğitim müesseselerini, Süleymaniye Medreselerine göre yeniden teşkilatlandırdı. Bu medreseler bir süre sonra Osmanlı Devletinin en ileri durumundaki eğitim müesseseleri olarak tarihte yerini almıştır. 16. yüzyılın sonu itibari ile Osmanlılarda başlayan toprak kayıpları, ülkede ekonomik zorlukları beraberinde getirmiş ve ekonomik zorluklar sosyal değişime sebep olmuştur. Bu durum itibariyle Osmanlı medreselerinin dağılma süreci hızlandırılmış ve yeni eğitim kurumlarının açılmasına sebebiyet vermiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>II. Meşrutiyet’in Kimlik Arayışlarına Bir Örnek: İttihâd-ı Anâsır-ı Osmaniye Heyeti, Nizamnamesi, Yapısı ve Amaçları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16424</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16424</guid>
      <author>Cem DOĞAN</author>
      <description>Osmanlı İmparatorluğu çökerken, devleti kurtarmak için başlıca üç ana doktrin öne sürüldü ve işe yararlıkları bakımından tartışıldı. Bu fikir akımlarından ilki, İmparatorluğu gerçek anlamıyla İslâmi kaideler çerçevesinde yeniden düzenlemek amacını güden İttihâd-ı İslâm’dı. İttihâd-ı İslâmcılara göre, İmparatorluk ve toplumun son yüzyıllarda sürüklendiği yozlaşma, İslâm’ın öz prensiplerinden uzaklaşılmasının bir ürünüydü. Bu nedenle, İslâmi kaideler bütünü olarak Şeriat günün gereklerine uyarlanmalıydı. İkincisi Batılılaşma düşüncesi idi ve bu akımın gayesi de belirli alanlarda ve ölçülerde Batı uygarlığını taklit etmek, Batı’nın ne tür bir toplumsal, ekonomik, siyasi ve entelektüel birikimin üzerinde yükseldiğini kavramak ve bunu, İmparatorluğun modernizasyonu bağlamında bir araç olarak kullanmaktı. Son fikir akımı da, aynı zamanda Türk milliyetçiliğine de içkin olan ve İmparatorluktaki tüm unsurların birliği fikrine dayandırılan İttihâd-ı Anâsır’dı. İttihâd-ı Anâsır düşüncesinin ereği, Osmanlı sınırları dâhilinde yaşayan herkesi ortak bir “Osmanlı” üst kimliği altında bir araya getirmekti. Böylelikle, vatandaşlar alt kimliklerini özel alanlarda kullanırlarken, kamusal alanlarda herkese yalnızca Osmanlı gözüyle bakılacaktı. Bu yola başvurularak, ülkeyi oluşturan tüm unsurlar arasında bir birliktelik duygusu oluşturulacaktı. Bu bağlamda, II. Meşrutiyet döneminin birçok kuruluşundan biri olarak İttihâd-ı Anâsır-ı Osmaniye Heyeti, Osmanlı unsurlarının mezhep, düşünce, ulus, şahsiyet ya da cinsiyet ayrımı yapılmaksızın bir araya getirilebilmesi için çabalayacaktı. Bu makale, İttihâd-ı Anâsır-ı Osmaniye Heyeti’nin amaçlarını ve düşüncelerini, yine Heyet’in nizamnamesinden yola çıkarak aydınlatmayı amaçlamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İkinci Dünya Savaşı Sırasında Yaşanan Gıda Sıkıntısı Ve Ekmek Karnesi Uygulaması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16382</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16382</guid>
      <author>Sabit DOKUYAN</author>
      <description>İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye, zor da olsa savaş dışında kalmayı başarmıştır. Fakat ülke, ekonomik anlamda büyük sıkıntılar çekmiştir. Savaş dönemine ait uygulamalar halkı zor duruma sokmuş, genç nüfusun askere alınmasıyla da üretim durma seviyesine gerilemiştir. Büyük şehirlerde yaşayan halk, temel gıda ihtiyaçlarını gideremez hale gelmiştir. Savaşı görmeyen halk, açlığı ve yokluğu en şiddetli şekilde yaşamıştır. Dönem içerisinde uygulanma imkânı bulan Milli Korunma Kanunu çerçevesinde yürürlüğe giren ekmek karnesi uygulaması, vatandaşı çok az miktarda bir ekmekle yaşayabilmeye mahkûm etmiştir. Maddi durumu iyi olanların pek de etkilenmediği karne ile ekmek dağıtımı uygulaması, daha çok dar gelirlileri zorlamıştır. Devlet, memurunu ve askerini gıda temini konusunda olabildiğince korumaya çalışmıştır. Karaborsacılık en üst seviyelerde kendini göstermiş, kolay yoldan para kazanabilme yolları sıkça kullanılmıştır. Devlet, sıkıntılar karşısında almaya çalıştığı tedbirlerde beklenen başarıyı sağlayamamıştır. Yaşanan sıkıntılar savaşın sona ereceğinin anlaşılmasıyla birlikte bir miktar azalış gösterse de, gıda temini sıkıntısı savaş sonrası dönemde de devam etmiştir. Halk, çektiği yoklukların temel nedeni olarak iktidarda bulunan Cumhuriyet Halk Partisi’ni görmüş ve 1950 yılında yapılan seçimlerle bu partiyi iktidardan uzaklaştırmıştır. Bu çalışma içerisinde; 1942–1946 yılları arasında yürürlükte olan ekmek karnesi uygulamasının gerekçeleri, uygulama şekilleri, yürürlük sürecinde gerçekleşen değişiklikler ve karne sisteminin etkileri değerlendirilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1929 Dünya Ekonomi Krizi Ve Ulusal Ekonomiyi Güçlendirme Mücadelesinde Kadınlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16214</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16214</guid>
      <author>Doğan DUMAN</author>
      <description>Bağımsızlık savaşının kazanılmasından sonra Türkiye’de öncelikle köklü siyasal ve hukuksal değişiklikler gerçekleştirildi. Ekonomi alanında devralınan olumsuz tabloya rağmen ise, yeni bir devlet kurmanın verdiği coşkuyla ekonomik alanda da küçümsenmeyecek başarılar elde edildi. Fakat 1920’lerin sonunda önce Amerika Birleşik Devletleri’nde daha sonra diğer büyük kapitalist ülkelerde ortaya çıkan ve kapitalist dünyanın ilk büyük ekonomi krizi olarak nitelendirilen 1929 Dünya Ekonomi Krizi Türkiye’yi de derinden sarstı. Krizin Türkiye’ye ilk yansıması Türk lirasının hızlı bir değer kaybına uğraması şeklinde oldu. Ardından tarımsal ürün fiyatlarının aşırı düşmesiyle Türk ekonomisi krizin etkisini daha derinden hissetmeye başladı. Bu dönemde birçok ülke gibi, Türkiye de krizden korunabilmek amacıyla kendi kendine yeten bir ekonomi politikası izlemeyi ve dışa kapanmayı bir çözüm olarak düşündü. Bu politikanın doğal sonucu olarak toplumda tasarruf bilincini uyandırmak ve yerli ürünlerin tüketimini özendirmek düşüncesiyle bir takım yasal ve kurumsal düzenlemelere gidildi. Bazı Avrupa ülkelerinden esinlenilerek, yerli ürünlerin tüketimine yönelmek ve olabildiğince tasarrufta bulunmak politikası izlenmiş ve ekonomi alanında adeta topyekün bir seferberliğe girişilmiştir. Bu mücadelede Türk kadınına da özel bir misyon yüklenmiştir. Cumhuriyet’in modernleşme projesinin bir parçası olarak toplumsal ve ekonomik yaşamda yer almaya başlayan kadınlar, yönetici kadronun da isteği ve teşvikleriyle ulusal ekonominin güçlendirilmesi mücadelesinde aktif bir rol oynamaya başlamışlardır. Bu makalede, 1929 Dünya Ekonomi Krizi’nin genel nedenlerine, bu krizin Türk ekonomisini nasıl etkilediğine ve krize karşı girişilen mücadelede kadınların konumuna değinilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XX. Yüzyılın Başında Nasturiler: Kültürleri, Kürtler Ve Merkezi Otorite İle İlişkileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16377</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16377</guid>
      <author>Abdurrahman YILMAZ</author>
      <description>Nastur’un İsa'nın insani kimliği ile tanrısal kimliğini birbirinden ayrı olduğu öğretisini temel alan Nasturiler, 1924 yılına kadar Hakkâri civarında, kendilerine özgü aşiret yapısı içerisinde ve yarı otonom bir şekilde yaşadılar. En parlak çağını X. Yüzyılda yaşayan Nasturiler, XIX. Yüzyılın ortalarına kadar komşuları Kürtlerle ve merkezi otorite ile ciddi bir sorun yaşamadan hayatlarını sürdürdüler. Ancak, XIX. yüzyılın ortalarından itibaren misyonerlik çalışmalarının yol açtığı politik gelişmeler ve Rusya ve İngiltere gibi devletlerin nüfuz çabaları ile birleşen Nasturilerin bağımsız bir devlet kurma düşüncesi, onların hem merkezi otorite ile hem de komşuları Kürtlerle ciddi çatışmalar yaşamalarına neden oldu. Nasturiler, ilki 1915, ikincisi 1924 yılında gerçekleşen ayaklanmaların ardından düzenlenen askeri harekat sonunda İngiliz kontrolündeki Irak bölgesine yerleştiler. Temel siyaset olarak etnik gruplar arasındaki ve etnik gruplarla kendi arasındaki çatışmaları ve sorunları önlemek için çaba sarf eden Osmanlı İmparatorluğunun, farklı etnik gruplar arasında, imparatorluğun dört bir yanında devam eden çatışmaların yanı sıra çok farklı cephelerde devam eden savaşlar nedeniyle bunda başarılı olmadığı görülmektedir. Nasturiler üzerine yapılan çalışmalarda, Nasturilerin yaşadığı coğrafyanın bugünkü karşılıkları ile ilgili bir farkındalığın olmadığı anlaşılmaktadır. Böyle bir farkındalığın, geçmişle bugün arasında tarihsel ölçekte bağ kurulması, bugün yaşanan sorunların tarihsel perspektifle ele alınarak nedenlerinin daha iyi anlaşılması açısından oldukça önemli olduğu değerlendirilmektedir. Nasturilerin yaşadığı yer adlarının bugünkü karşılıkları ile beraber verildiği bu çalışmada okuyucuya tarihsel bir perspektif ile XX. Yüzyılın başında yaşanan olaylarla güncel meseleleri bir arada yorumlama imkânı sunulmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Milas (Mesudiye) Bakır Madeni (1750-1816)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16417</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16417</guid>
      <author>İlhan EKİNCİ</author>
      <description>Karadeniz’in uluslararası ticarete açılmasının öncesinde Milas (Mesudiye) kazasında ortaya çıkarılan bakır madeni Gümüşhane madenleri havzasının batıdaki en uç noktasında bulunuyordu. Maden bulunduktan sonra Gümüşhane Maden Eminlerinin kontrolünde kalmış, akabinde eminlerin elinden alınarak Vakf-ı Hümayun’a bağlanmıştır. Önce İstanbul merkezde bulunan ileri gelenler tarafından iltizam edilen madenin yeni statüsü, madenci, amele ve teknik eleman konusunda bağımlı olduğu Gümüşhane eminlerinin desteğinin azalmasına veya çekmesine sebep olduğunu göstermektedir. Madenin gelirleri düşüp işletilemez noktaya gelince tekrar Gümüşhane Maden eminlerine iltizam edilmiştir. Maden, merkezi hükümet ile yereli temsil eden maden eminleri arasında bir nüfuz mücadelesi alanı haline geldiği anlaşılmaktadır. Çünkü maden işletme aşamasında önemli problemlerle karşılaşmıştır. Yetişmiş teknik eleman eksikliği, madeni su basması bu problemlerden bazılarıdır. Ayrıca maden çevresinde gelişen ayanlar arasındaki mücadele üretimi olumsuz etkileyen bir başka unsurdur. Devlet, Milas Bakır Madeni Mukataasını iyileştirmek ve yükseltmek için çeşitli tedbirler almaya çalışmıştır. Gümüşhane eminlerinin madene destek çıkmalarını istemek, bölgedeki güçlü ayanların maden imtiyazını almalarını sağlamak, iltizamı kademeli bir şekilde artırmak, çıkarılan madenin naklini ve vergilendirilmesini kolaylaştırmak bu tedbirlerden bazılarıdır. Ancak XIX. Yüzyılın başlarından itibaren işletildiğine dair bir bilgiye ulaşılamayan madenin zamanla terk edildiği ve kapandığı anlaşılmaktadır. XIX. Yüzyılın ikini yarısında yeniden açıldığı anlaşılan maden Cumhuriyetin ilk yıllarında gayrimüslimlerin bölgeden gönderilmeleriyle tekrar kapanmıştır. Bu çalışma yerel ölçekte bir madenin açılması, işletilmesi ve kapanması sürecinde yaşanan ilişkileri incelemeyi amaçlamıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>"Atatürk'ü Koruma Kanunu"nun Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Tartışılması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16400</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16400</guid>
      <author>Barış ERTEM</author>
      <description>“Atatürk’ü Koruma Kanunu”, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki uzun görüşme ve tartışmaların sonunda, 25 Temmuz 1951 tarihinde Demokrat Parti Hükümeti tarafından çıkartılmıştır. Kanunun gerekçesi, Atatürk’ün heykel ve büstlerine yapılan saldırılar olarak ifade edilmiştir. Kanunun tasarısı, 4 ve 7 Mayıs 1951 tarihlerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tartışılmıştır. Görüşmeler sonucunda Anayasa Mahkemesi’ne gönderilen tasarı, 25 Temmuz 1951 tarihinde tekrar Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine getirilmiştir. Kanun tasarısı, uzun tartışmalardan sonra kabul edilmiş ve 25 Temmuz 1951 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun çerçevesinde, birçok vatandaş hakkında işlem yapılmıştır. Örneğin, kanun çerçevesinde 1987 yılında 110 kişi, 1988 yılında 52 kişi, 1990 yılında 60 kişi, 1993 yılında 62 kişi, 1994 yılında 89 kişi, 1996 yılında 124 kişi yargılanmıştır. Yine kanun çerçevesinde, 1998 yılında 116 dava açılmış ve 44 kişi mahkum olmuş, 1999 yılında açılan 104 davada ise 42 kişi mahkum edilmiştir. 2002 yılında ise kanun çerçevesinde açılan dava sayısında patlama yaşanmış ve bir yılda 581 kişi yargılanmıştır. Yıl içerisinde tamamlanan davalarda mahkum edilen sanık sayısı ise 39 olmuştur. Kanun çerçevesinde yargılanan sanıklar içerisinde basın mensupları, akademisyenler gibi aydınlar ya da farklı görüşlerden politikacılar da yer almaktadır. Çıkartıldığı 1951 yılından itibaren tartışma konusu olan 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun, bugün halen yürürlüktedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Devrinde Vize Sancağındaki Selâtin ve Ümera Vakıfları (1530-1613)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16445</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16445</guid>
      <author>Volkan ERTÜRK</author>
      <description>Bu makalede 1530 tarihli Vize sancağı muhasebe-i icmal defteri ile 1613 tarihli Vize sancağı evkaf defterinin verdiği bilgiler çerçevesinde Vize sancağı kazalarında gelir kaynakları bulunan selâtin ve ümera vakıfları incelenmiştir. Bu bağlamda vakıfların takriben 80 yıllık süreçte geçirdiği değişimler ile onların gelir miktarlarında görülen artış ve azalışlar çalışmamızda ortaya konulmaya çalışılmıştır. Vize sancağında kurulan vakıflar sayesinde sancağın sosyal ve ekonomik olarak geliştiği ve buna müteakip, kurulan bu vakıflar sayesinde bölgenin şehirleşmesini tamamladığı bilinmektedir. İstanbul ile Balkanlar arasında önemli bir köprü vazifesi gören Vize bölgesi, kısa bir sürede sultanlar, üst düzey devlet ricali ve halktan hayır sahiplerinin tahsis ettiği vakıflar sayesinde kurulan imaret siteleri ile Müslüman Türk şehri kimliğine bürünmüştür. Vize sancağına tabi kazalarda selâtin ve ümera vakıflarına önemli oranda gelir sağlayan karyelerin olduğu çalışmamızda tespit edilmiştir. Şüphesiz ki, Vize bölgesinin imparatorluğun başkenti İstanbul’a çok yakın olması ve bu bölge topraklarının oldukça verimli ve buna bağlı olarak da gelir miktarlarının yüksek olması selâtin ve ümera vakıflarına tabi karyelerin bu bölgede yoğunlaşmasına sebep olmuştur. Çalışmamızın nihayetinde, Vize sancağındaki selâtin ve ümera vakıflarının sosyo-ekonomik yapı içerisinde oynadığı roller ortaya konulmuştur. Osmanlı devri Vize sancağı vakıflarının hem gelirleri hem de nüfuz ettiği alanlar açısından Osmanlı vakıf uygulamaları içerisinde müstesna bir yer teşkil ettiği anlaşılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ermeni Papaz Estefan Yarbuzelyan’ın Mektubu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16500</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16500</guid>
      <author>Ahmet GEÇER</author>
      <description>Ermeni olaylarının yaşandığı yıllarda, Ermeni halkının çoğunluğu için Osmanlı toprağında Ermeni olmak demek devlete, hükümete düşman olmak; sürekli ıslahat ve toprak talep etmek demektir. Oysa devlete sadık olan sıradan Ermeni halkı, Ermeni halkı ileri gelenleri ve Ermeni ruhani liderleri de vardır. Bu kişiler devletin yanında yer almakta, fesat hareketlerine katılmadıkları gibi bu hareketlere katılanları ihbar ederek olay çıkmasını engellemeye çalışmaktadırlar. Bu kişilerin tek amacı toplumsal huzurun bozulmasına engel olmak ve vatandaşı oldukları devletin bekasını sağlamaktır. Oysa bu tür çabalar fesatçı Ermenilerin yok etmeyi istediği hususlardır. İşte bu nedenle fesatçı Ermeniler kendilerine engel olan Ermenileri de dışlamış, onlara iftiralar atarak suçlamış ve onları dünyadaki Ermeni halkı nazarında “hain” olarak damgalamışlardır. Halep vilayetinin, Antakya kazasının Süveydiye nahiyesine bağlı Yoğunoluk köyü Protestan Cemaati ruhani reisi Osmanlı tebaası ve Protestan Cemaati mensubu Estefan Yarbuzelyan fesatçı Ermenilerin zulmüne uğramış, devlete sadık bir ruhani liderdir. 4 Nisan 1901’deki Hariciye Nezaretine gelen mektuba göre altı sene önce bu bölgede çalışan Estefan Yarbuzelyan, Hınçak fesat cemiyetine mensup Ermenilerin fesatlarını engellemeye teşebbüs ettiği için hakkında iftiralar atılarak, öldürülmeye teşebbüs edilmiştir. Daha sonra ilim tahsili için dört yaşındaki kızı ile Amerika’ya gitmiş, oradaki ve Avrupa’daki Ermenilerin işbirlikli çalışmaları sonucunda “hain” olmakla suçlanmış ve kızı elinden alınarak kendi de hapsedilmiştir. Estefan Yarbuzelyan bu durumu ayrıntılı bir mektupla Osmanlı Devleti’ne anlatarak kurtarılması için gerekenlerin yapılmasını talep eder.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kanunî'nin Macaristan Seferine Işik Tutan Bir Eser: Enîsü’l-Guzzât</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16088</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16088</guid>
      <author>Meltem GÜL</author>
      <description>Enìsü’l-GuzzÀt adlı manzum, yazma eser, XVI. yüzyıl şairlerinden Hüseyin Fütuhì tarafından yazılmıştır. Eserde Kanunì Sultan Süleyman’ın 1526 yılında yaptığı Macaristan seferi anlatılır. XVI. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak dönemidir. Bu yüzyılda dönemin gereği olarak birçok fetihname yazılmıştır. Bunlardan biri de Enìsü’l GuzzÀt’tır. Çalışmada hakkında sınırlı bilgiye ulaşılan ve tek nüsha olan bu fetihnameye ilişkin bilgi verilmesi amaçlanmıştır. Eser Osmanlı İmparatorluğu’nun o dönem içinde bulunduğu durumu yansıtması açısından da dikkate değerdir. XVI. yüzyıl Osmanlı’nın fikir ve sanat bakımından üst seviyeye çıktığı bir dönemdir. Çalışmamızda eserin dönemin özellikleriyle paralel giden ve uyuşmayan yönleri ele alınmıştır. Eserin tanıtımı, kaç nüshadan oluştuğu, nerede bulunduğu, içeriği anlatılmıştır. Ayrıca özellikle dönemin özelliklerinden ayrılan yönler belirtilmeye çalışılmıştır. Eserin dil özelliklerinin genel çizgileriyle Eski Anadolu Türkçesi üzerine bildiklerimize büyük yenilikler getirmediği belirtilmiştir. XVI. yüzyılda yazılmış olan bu eserin metninin çeviri yazısı, farklı alanlarda çalışan bilim adamlarına sağlam bir malzeme sunacaktır. Eser tarihe ilişkin bir metin olması dolayısıyla edebi metinlerden farklı bir söz varlığına sahiptir. Bu söz varlığının ortaya çıkarılması bir yandan Türk dili alanında çalışan bilim adamlarına malzeme sağlarken öte yandan Türkçenin tarihsel sözlüğüne katkıda bulunacak ve XVI. yüzyıl Osmanlı tarihi üzerine çalışacak olanlara kaynak işlevi görecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>One Migration, Two Different Historiographies: The Migration of the Uzbeks and Kazakhs in the 15th Century</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16528</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16528</guid>
      <author>Yunus Emre GÜRBÜZ</author>
      <description>Tarih eğitiminin gelecek kuşakları eğitmene kritik bir rolü vardır. Her ulus-devlet vatandaşları için bir ulusal kimlik oluşturma gereğiyle tarih eğitimi verir. SSCB’nin dağılışının ardından Yeni Sovyet İnsanı ortak kimliğinin gözden düşmesiyle, yeni bağımsızlığını kazanan Orta Asya cumhuriyetleri vatandaşları için farklı kimlik arayışlarına yöneldiler. Sovyet döneminde tarihyazımı çizili sınırlar içindeki topraklarla sınırlıydı. Ancak ortak geçmiş günümüz sınırları tarafından sınırlandırılamaz. Kazak ve Özbek halkları içinde bazı kavimler ortaktır, çünkü on beşincei yüzyıldaki kitlesel göçlerle gelmişlerdir. Geçmişlerini nasıl kavradıkları ve bu göçü nasıl değerlendirdikleri bugün inşa etme ihtiyacı duydukları ulusla ilintilidir, ki bu da tarih ders kitaplarında kendini gösterir. Ders kitapları, görece kapalı bir alanda yer aldıklarından, eğtimle ilgili siyasi gereksinimlerin işaretlerini burada daha açıklıkla çözümlenebilir. Bu nedenle bu çalışma belli bir göç sürecinin Kazakistan ve Özbekistan tarihyazımında nasıl değerlendirildiğini karşılaştırmayı amaçlıyor. Özbekistan günümüz Özbekistan sınırları içindeki uygarlıkların yaptıklarını vurgulamaktadır. Bu çerçevede Timuriler yüceltilmektedir, oysa yüz yıl sonra göç eden “Özbek” kavimleri onları uzaklaştırdılar. Bu çapraşık durum göçer Özbeklere karşı, Özbeklerden önce günümüz Özbekistan’ında yaşayan yerleşik uygarlıkları lehine çözülmüştür. Kazakistan’da bu göç, günümüz siyasi vizyonlarına paralel olarak, göçer Avrasya hanlıklarını yüzeltmek için olumlu olarak değerlendirilmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Devleti - Filipin Ticari İlişkileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16336</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16336</guid>
      <author>Adem KARA</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nin pek çok ülke ile ekonomik ve sosyal ilişkiler kurmuş olduğunu bilmekteyiz. Filipinlerle olan ilişkileri ise çok geç tarihli olup çalışmamızda konu edileceği gibi bu geç kalınmışlıkla bir takım önlem ve çalışmalar yapıldığı görülmektedir. Osmanlı Devletinin bölgeye bir temsilci göndermesi sonrasında mevcut durumun tespitinin yapıldığı görülmektedir. Bölgede yaşayan Müslüman halk ile irtibata geçme yanında bölge halkının ihtiyaç duyduğu gereksinimlerin karşılanması noktasında Osmanlı Devleti’nin insiyatif alması 20 yüzyılın başlarında gerçekleşmiştir. Çalışmamıza konu olan 1910 yılına ait ticaret raporu incelendiğinde bölgeye dair pek çok önemli veriye ulaşmamız mümkündür. Manila Başşehbenderi Necip Halil’in H.1327 tarihli ticaret raporu çalışmamıza esas teşkil etmektedir. 1910 senesine ait Filipinlere ait bilgilerin yer aldığı raporda pek çok mühim tespit görülmektedir. Rapordan anlaşıldığı üzere, Osmanlı Devletinin bölgeden haberdar olmadığı ortadadır. Kurulacak ilişkiler sonrası bölgenin ihtiyaçlarının karşılanması ile devlet önemli bir pazar bulacaktır. Necip Halil Bey, bu tespitleri yerinde gözlemleyerek yapmış ve gerekli önerileri de sunmuş görünmektedir. Osmanlı Devletinin var olan potansiyeli ile bölgeye yapılacak ticaret ve bunun getirileri gayet güzel bir şekilde tespit edilmiştir. Bugün dahi Osmanlı Devleti ile Filipinler’in ilişkileri konusunda pek bir çalışma olmadığı göz önünde tutulduğunda çalışmamızın önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu niyetle söz konusu Necip Halil tarafından hazırlanmış olan 4 numaralı ticaret raporunu incelemek suretiyle konuyu izaha çalıştık.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yerel Dokusunu Yitirmekte Olan Bir Kent: Malatya</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16331</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16331</guid>
      <author>Zaliha İnci KARABACAK</author>
      <description>Bu çalışmada; tarihi, sosyal, kültürel ve ekonomik bakımdan zengin bir mirasa ev sahipliği yapan Anadolu topraklarında kurulu Türkiye’nin yeni büyükşehirlerinden biri olan Malatya’nın bir süredir değişen çehresi ele alınmaktadır. Değişim, yaşamın gözardı edilemeyecek gerçeklerinden biridir. Toplumsal yaşamda kentler değişime maruz kalan mekanlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Kentler; nüfus artışı, modern kentleşme politikaları, ekonomik çıkarlar gibi çeşitli nedenlerle dönüşüme uğramaktadırlar. Bazı durumlarda, kentin çehresinde meydana gelen değişim kentin özüne zarar vermektedir. Günümüzde değişim bu yönüyle birçok şehirde etkisini göstermektedir. Bu durum ülkemizdeki birçok kentin yerel dokusunu kaybetmesine neden olmaktadır. Malatya; ekonomik, coğrafi, sosyal ve kültürel birtakım özellikleri ile öne çıkan bir şehirdir. Ancak bu ayırt edici değerlerin önemli bir bölümü değişime yenik düşmektedir. Bu bağlamda çalışmada, özellikle kente dünya çapında ekonomik bir değer kazandıran kayısı meyvesinin yetiştiği yeşil alanların ve kentin yerel mimari dokusunu oluşturan geleneksel Malatya evlerinin modern bir kent oluşturmak adına kente eklemlenen bulvar, kavşak, çok katlı konutlar gibi yapıların inşasında yaşadığı yaprak dökümü üzerinde durulmaktadır. Malatya’nın yitirmekte olduğu bu değerler, şehirde yakın tarihte çekilen bazı fotoğraflar aracılığıyla görsel olarak da ifade edilmektedir. Çalışmada, gündelik şehir yaşamında birçoğumuzun sıkça karşılaşarak içselleştirdiği benzeri değişimler Malatya örneği ile bir kez daha gündeme getirilmektedir. Böylece birey ve yurttaş olarak bu değişimlere daha duyarlı olma bilinci uyandırılmaya çalışılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Balıkesir’de Serbest Cumhuriyet Fırkası’nınteşkilatlanması ve Belediye Seçimleri (1930)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16199</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16199</guid>
      <author>Ömer KARAKAŞ</author>
      <description>Bu makalede, Cumhuriyet döneminde Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası’ndan sonra kurulan ve ikinci demokrasi deneyimi olan SCF’nin Balıkesir vilayetindeki teşkilatlanması ve 1930’da yapılan belediye seçimleri ele alınmıştır. Öncelikle, SCF’nin teşkilatlanma öncesinde ve teşkilatlandığı sırada Balıkesir vilayetinin sosyo- ekonomik yapısı değerlendirilmiştir. 1930 yılında, diğer Batı Anadolu vilayetleri gibi Balıkesir de ekonomik olarak zor durumdadır. Balıkesir köylüsü, hükümetin kendisinden istediği vergileri ödeyememekte; Ziraat Bankası’ndan, tarımsal faaliyetlerini sürdürmesi için gerekli olan krediyi almakta güçlükler yaşamaktadır. SCF lideri Fethi Okyar, çıktığı Ege gezisinde Balıkesir’de bir miting düzenlemiştir. Balıkesir halkının mitinge olan yoğun katılımı SCF’nin bu ildeki siyasi ağırlığını göstermesi bakımından anlamlıdır. SCF, Balıkesir merkezde muntazam olarak teşkilatlanmıştır. Kazalardaki teşkilatlanması ise dönemin ulusal ya da mahalli basınına yansımamıştır. Belediye seçimlerinin daha propaganda döneminde SCF ve CHF’liler arasında gerginliklerle başladığı anlaşılmaktadır. Balıkesir merkezde SCF ve CHF İl idareleri, sandıkların konulacağı yerler konusunda anlaşamamışlardır. CHF idarecileri, SCF’nin seçimler konusundaki hiçbir talebini cevaplamayınca SCF il idarecileri ve taraftarları hem dönemin Balıkesir Valisini hem de Dahiliye Vekaletini seçimlerde gerekli tarafsızlığı ve asayişi sağlayamadıkları gerekçesi ile Balıkesir sokaklarında gösteriler yaparak protesto etmişlerdir. Seçimlerin, basına yansıdığı kadarı ile ilçelerde ise daha sakin geçtiği anlaşılmaktadır. Seçimler sonra Aralık ve Ocak aylarında CHF Balıkesir milletvekillerinin, belediye seçimleri, siyasi partilerin durumu ve bölgenin ihtiyaçları konusunda bölgede teftiş çalışmaları yapmışlardır. Şubat ayı içerisinde ise, Cumhurbaşkanı Atatürk bir yurt gezisi sırasında Balıkesir iline de uğramıştır. Hem Balıkesir milletvekillerinin hem de Atatürk’ün ayrı ayrı çalışmaları sonrasında daha önce CHF’de iken SCF’ye geçen siyasîlerden bir kısmının tekrar CHF’ye geçtiği anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi Serbest Cumhuriyet Fırkasının feshinden sonra Menemen olayı meydana gelmiştir. Olaydan sonra Örfi idare ilan edilen illerden birisi de Balıkesir’dir. Balıkesir vilayetinde, SCF ile Menemen olayı arasında bir ilişki var mıdır ? Olaydan sonra tutuklananlar olmuş mudur? Bu soruların da cevabı aranmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ermeni Meselesinin Enternasyonalizasyon Sürecine Dair Tespitler ve Osmanlı Diplomasisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16370</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16370</guid>
      <author>Yakup KARATAŞ</author>
      <description>Ermeni meselesi, Osmanlı Devleti’nin son elli yıllına damgası vurmuş bir problem olarak bugüne kadar pek çok akademik ve özel çalışmaya konu olmuştur. Bu mesele, siyasi veya konjonktürel tandanslardan çok çabuk etkilenme potansiyeline sahiptir. Bu çalışmada geleneksel nüfus, mukatele veya ıslahat gibi tartışmalara çok fazla girilmeden, Ermeni meselesinin diplomatik yönü üzerinde durulmuş ve Osmanlı Arşivi’nin hariciye evrakı olabildiğince titiz bir şekilde incelenmiştir. Hariciye evrakı içerisinde, Osmanlı Devletinin resmi politik söylemine muhalif gazete tercümelerinin de olmasının, bu çalışmanın objektifliğine katkı yaptığı düşünülmektedir. İnceleme sonunda, meseleye, Osmanlı Hariciye bürokrasisi, yabancı gazeteler ile yabancı ülke sefirlerinin ve devlet başkanlarının penceresinden bakmak mümkün olmuştur. Ayrıca Osmanlının bu konu ile ilgili olarak ortaya koymuş olduğu irade, diplomatik ilişkilerin seyri, kullanılan dil ve üslup ile ilgili önemli veriler ortaya çıkarılmıştır. Bu verilerin, azınlık tartışmalarının yapıldığı günümüz Türkiye’sinde daha anlamlı olacağına inanılmaktadır. Farklı ülkelere ait gazete tercümeleri ile hem ülkelerin Ermeni meselesine yaklaşımları tespit edilebilmiştir. Diğer taraftan kendi aralarındaki rekabet daha açık bir şekilde ortaya konmuştur. Hariciye evrakı üzerinde odaklanılması yabancı devletlerin konu ile ilgili girişimlerine karşı Osmanlı Devleti’nin ortaya çıkan reflekslerini görebilme olanağı sunmaktadır. Bu anlamda Osmanlı Devleti’nin ortaya koyduğu diplomasinin dışarıdan nasıl göründüğü de yine bu evrak sayesinde tespit edilebilmiştir. Bu diplomatik ilişkiler Osmanlı Devleti’nin reformlar konusundaki çabasını da yakından etkilemiştir. Bu süreçte yapılan bazı ihmaller ve hatalar da Osmanlı ve Türkler adına telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eski Mezopotamya’da Siyasi Örgütlenmede Din Olgusu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16298</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16298</guid>
      <author>Yusuf KILIÇ, Şeyma AY</author>
      <description>Devlet’in nasıl oluştuğu, parametrelerinin ne olduğu konusunda çeşitli görüşler bulunmakla beraber, hemen hemen hepsinin temelinde bir organizasyon bütünlüğü yatmaktadır. Bilindiği üzere, tarihi devirler Mezopotamya ve Mısır’da eş zamanlı olarak başlamakta, siyasi örgütlenmeler de gene buralarda karşımıza çıkmaktadır. Mezopotamya’da devletin merkezi, Kalkolitik ve Eski Tunç çağda karşımıza çıkan tapınak idi. Tapınak yalnızca dinin merkezi değil, iktisadi hayatın da merkezidir. Tapınağın bu çoğul fonksiyonu sebebi ile devletin siyasi ve idari mekanizmasının da dinden etkilenmesi, daha doğru bir ifade ile söz konusu mekanizmanın kendisine kaynak olarak dini göstermesi kaçınılmazıdır .“En” adını taşıyan kralın asli görevi, tapınağı ve ekonomiyi tanrı adına yönetmekti. Tapınak ekonomisinin en önemli vasfı, iş gücünün kontrolünü elinde tutmasıdır. Öte yandan toplumsal organizasyonların düzenli bir şekilde devam edebilmesi ve toplum içinde düzenin ve birlikteliğin sağlanması için bir takım kurallara ihtiyaç duyulmaktadır. Din, sonuçları bakımından, bu toplumsal görevi üstlenmektedir. Eskiçağ tarihi bakımından değerlendirdiğimizde iki farklı sonuç elde etmemiz mümkündür. Buna göre; “bin tanrılı halk” nitelemesinin gerisinde, dini hoşgörüyü, çeşitli halkların kendisine karşı politik bir tehlike oluşturmasını önlemek maksadıyla kullanan Hitit devleti örneğinin yanı sıra, tanrıların sayısının gittikçe azaldığı, dinin hoşgörüden ziyade merkezileştirme fonksiyonu gördüğü Sami kavimleri karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızın amacı, eskiçağ milletlerinin bir fetih politikası olarak din olgusunu olumlu ve olumsuz sonuçlar doğuracak yönde nasıl değerlendirdiğini gözler önüne sermektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XIX. Yüzyılın Ortalarında Çıldır Sancağı’nın Sosyo-Ekonomik Durumu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16433</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16433</guid>
      <author>Oktay KIZILKAYA</author>
      <description>Çıldır ve çevresi, 1578 senesinde Osmanlı hâkimiyetine alınmıştır. Merkezi Ahıska olmak üzere Çıldır Eyaleti kurulmuştur. 1578’den 1844 yılına kadar Osmanlının önemli eyaletlerinden biri olmuştur. 1845 yılından itibaren Sancak Statüsüne dönüştürülmüş ve Erzurum Vilayetine bağlanmıştır. Sancak statüsüne dönüştürülmesinin sebebi 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda Çıldır Eyaleti’nin topraklarının önemli bir bölümünün Rus istilasına düşmesidir. Rus istilasına uğramayan topraklarının vergi gelirinin bir eyaletin vergi gelirine eşit olmamasıdır. Eyaletin merkezi olan Ahıska’nın da Rus istilasına uğraması sancak statüsüne dönüştürülmesinde etkili olmuştur. Çıldır Sancağı 1845’te kurulduğunda merkez olarak Oltu Kazası seçilmiştir. Sancağın on kaza ve nahiyesi bulunmaktaydı. 1288 (1872)Erzurum Salnamesi’nde sancağın sahip olduğu köy sayısı 584 idi. Genel nüfusu 45.064 olup bu nüfusun 43.189’u Müslüman, 1.875’ini ise Müslüman olmayanlar oluşturmaktaydı. Sancak genelinde tımar toprakları yaygın olup bu toprakların kullanımı bazı şahısların uhdesinde bulunmaktaydı. Bu nedenle Osmanlı Devleti, tımar topraklarının kaldırmaya başladığında sancakta bazı huzursuzluklar yaşanmıştır. Çıkan huzursuzluklar, tımar sahiplerinin bir kısmının maaş karşılığında emekli edilmesi, işe yarayan ve sağlıklı olanlarında maaşlı zaptiye askeri olarak görevlendirilmesiyle ortadan kaldırılmıştır. Çalışmada, incelenen konulardan bir diğeri Çıldır Sancağı’nda uygulanan vergi sistemi ve alınan vergi miktarlarıdır. Vergi alımı esnasında yaşanan sıkıntılar ve çözümünün ne şekilde yapıldığı incelenmiştir. Sosyal hayatın önemli unsurları olan dini, askeri, eğitim ve diğer kurumların rolü açıklanmaya çalışılmıştır. Bunun dışında sosyal hayatta yaşanan olumlu ve olumsuz gelişmeler ışığında adalet ve asayiş uygulamalarına vurgu yapılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Minyatür Sanatında Padişah Portreciliğinin İlk Örnekleri ve Geleneğe Katkıları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16234</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16234</guid>
      <author>Ruhi KONAK</author>
      <description>Padişah portreleri, elyazmalarında veya bağımsız çalışmalar olarak Osmanlı padişahlarını saltanat simgeleri ile takdim etmek üzere kullanılmıştır. Bu nedenle, padişah portreciliği Osmanlı saray nakkaşhanesinde nakkaşların ağırlıklı olarak çalıştıkları konulardan biridir. Günümüze ulaşan belge ve bilgiler doğrultusunda, Osmanlı minyatür sanatında portreciliğin ilk örneklerinin 15. yüzyılın sonlarında üretildiği anlaşılmaktadır. Osmanlı padişah portreciliğinin en erken tarihli örnekleri üç adet II. Mehmed portresidir. Bu portrelerin II. Mehmed döneminde Sinan Bey ve öğrencisi Bursalı Şiblizade Ahmed tarafından üretildiği tahmin edilmektedir. Söz konusu portreler, batı resim anlayışı ve İslam ülkelerinin minyatür sanatının yansımaları ile oluşturulmuş sentez bir üslup ile karşımıza çıkarlar. . Günümüzde, II. Mehmed’den Kanuni Sultan Süleyman dönemine kadar geçen süreçte, Osmanlı minyatür sanatında portreciliğin gelişimi ve buna ilişkin örnekler hakkında bilgi mevcut değildir. II. Mehmed döneminden sonra karşımıza çıkan padişah portreleri Nakkaş Nigari olarak tanınan Haydar Reis’in 1560-1562 yılları arasında ürettiği portrelerdir. Sanatçı Osmanlı padişahları, Avrupa kralları ve Barbaros Hayrettin Paşa’yı tasvir ettiği onbir portre üretmiştir. Bu eserler de belirli bir oranda senteze yönelse de sanatçının özgün yaklaşımları dikkat çekmektedir. Osmanlı minyatür sanatında portreciliğin bu ilk örneklerinin saray nakkaşhanesinde portre geleneğinin oluşmasına belirli bir oranda katkı sağladığı söylenebilir. Fakat söz konusu katkıyı, daha sonra Nakkaş Osman dizileriyle belirlenen gelenek açısından ciddi bir yönlendirici olmaktan uzak, detaylarda ortaya çıkan yansımalar olarak değerlendirmek gerekir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanli Devletinin İkilemi: Gedik İhdası ya da İlgası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16468</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16468</guid>
      <author>Miyase KOYUNCU KAYA</author>
      <description>Bu çalışma, Osmanlı Devleti'nin on sekizinci yüzyıl sonu ondokuzuncu yüzyıl başlarında yeni gedikler ihdas etmek ya da gedikleri ilga etmek konusunda yaşadığı ikilemi analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışma, gedik konusunda çok sayıda veri bulma imkanı sunan Osmanlı başkenti İstanbul ile sınırlıdır. III. Selim, gediklerin ürünler üzerindeki enflasyonist etkisinin farkına varan ilk padişahtır. III. Selim, esnafın tekelci haklarını bünyesinde toplayan ve giderek mülk sahiplerinin haklarına nüfuz etmeye başlayan gedikleri ortadan kaldırmayı amaçlamış olsa da, pratikte onun döneminde devlet kimi zaman yeni gedik ihdasına izin vererek kimi zaman ise yasaklama yoluna giderek kendisi de bir karmaşa yaratmıştır. III. Selim, gediğin mülkle mirasına sınırlama getirmiş ancak alet edevatın mirasında geçmişte izlenen tutumu devam ettirmiştir. Gelenekçi reformist olarak tanınan sultan, gedik konusunda da mevcut durumu muhafaza edip yeni gediklerin önünü kesmeyi amaçlamışsa da pratikte birbiriyle çelişen kararlar vermiştir. II. Mahmud'un gediklerle ilgili tüm çabası, reformlarına finansal destek olarak değerlendirilebilir. Tüm gedikleri vakıflar çatısı altında toplayarak gedik kurumuna bir nizam vermeye ve bazı alanlarda sınırlamaları devam ettirmeye çalışırken, bir yandan da yeni moda ürünlerin üretim ve satışında sınırsız gedik ihdasının yolunu açmıştır. Çalışma boyunca Osmanlı esnaf teşkilatının temel taşı kabul edilen gedik kurumuna dair devletin ve esnafın tutumunu anlamak için gedik kelimesinin kökeni, esnafın dünyasındaki anlamı, değişen sosyal ve iktisadi koşullarda esnafın gedik haklarına yaklaşımı incelenmeye çalışılmıştır. Ayrıca bu çalışmada gedik, Osmanlı idarecileri tarafından empoze edilen bir yenilik değil, esnafın yaşamını idame ettirmek için elinde bulundurma çabası içinde olduğu bir araç olarak değerlendirilmiştir. Tanzimat sonrası gedik kurumunun ilgası ile ilgili gelişmeler çalışmanın sonuç kısmı olarak sunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hz. Ali’nin Menkıbevî Hayatına Dair Bir Destan: Dâstân-ı Ejderhâ</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16290</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16290</guid>
      <author>Ali KOZAN, Rumeysa BİLGİLİ</author>
      <description>Türkler, İslâmiyet’i kabul etmelerini müteakip yeni bir inanç ve kültür yapısına da kapı aralamışlardır. İslâmiyet’le adeta özdeşleştirdikleri şahsiyetleri ise sözlü gelenek çerçevesinde kahramanlık hikâyeleriyle anmışlardır. Bu minvalde özellikle Hz. Muhammed, dört halife ve sahâbeler, bu menkîbelerin vazgeçilmez karakterleri olagelmişlerdir. Çalışmamızın konusunu teşkil eden Hz. Ali de söz konusu kahramanlık temalı hikâyelerde, destanlarda, menkîbelerde Hz. Muhammed’in damadı, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in babası olarak yiğit, cengâver nitelikleri ile ön plana çıkarılmıştır. Bu gelenek İslâmî Dönem Türk Tarihi’ne ait eserlerle yazıya aktarılmıştır. Hz. Ali’nin cesaret ve yiğitliğinin anlatıldığı cenknâmelerden biri olan Dâstân-ı Ejderhâ da bu türden bir eserdir. Destan, mesnevî tarzında kaleme alınmış olup, aynı zamanda efsane ve masal türlerinin kimi özelliklerini de göstermektedir. Dâstân-ı Ejderhâ adı verilen eserde, uzak bir ülkeden Hz. Muhammed’in huzuruna gelen Müslümanların şikâyet ettikleri ejderhâdan ve Hz. Muhammed’in görevlendirmesiyle sahabelerin Hz. Ali öncülüğünde ejderhâ ile yaptığı savaştan ve ejderhâyı mağlup etmesinden bahsedilmektedir. Burada Hz. Ali, kahraman şahsiyetiyle olağanüstü güçleri bünyesinde barındıran ve bu sayede din düşmanı olarak tasvir edilen ejderhâya karşı koyan ve mücadeleden çekinmeyen bir yapıya sahiptir. Destanda Hz. Ali’nin bu uğurda ölümü bile göze alabileceğine vurgu yapılmak suretiyle Müslümanları gâzaya teşvik etme amacı güdülmüştür. Ayrıca hakikatte dinin İslâm dini olduğu ve asî olanların hazin bir son ile ortadan kaldırılacağı vurgusu ile gâzilere gazâ ve cihad ülküsü kazandırmak amaçlanmıştır. Çalışmamızda öncelikle Dâstân-ı Ejderhâ adlı eserin mevcut nüshaları temin edilerek metin karşılaştırması yapılmış ve orijinal metin ortaya konulmaya çalışılmıştır. Daha sonra söz konusu risalenin Türk kültür tarihindeki yeri ve değeri ile ilgili bir değerlendirme yapılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Anadolu'da Dini Hayat: Bolvadin İlçesi Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16483</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16483</guid>
      <author>Cemile Zehra KÖROĞLU</author>
      <description>Din, hızla değişen dünya koşulları içerisinde modern Batı toplumlarında olduğu kadar, değişmeye ayak uydurmaya çalışan ancak hala geleneksel özelliklere sahip olan toplumlarda da, sosyal hayatın önemli bir parçasıdır. Aynı şekilde din, toplumsal yaşamın ayrılmaz bir ögesi durumundadır. Bir toplumu anlayabilmek için ise, onu etkisi altına alan bütün faktörlerin değerlendirilmesi gerekir. Din de toplumsal yapıyı oluşturan önemli bir kurum olduğuna göre yapılacak araştırmalarda dini incelemeler önemli bir yekûnu oluşturmak zorundadır. Bu konuda bize ancak Din Sosyolojisi bilimi yardımcı olabilmektedir. Toplumların dini yaşamı, din ve toplum ilişkilerini karşılıklı etki -tepki mekanizmasıyla incelemeyi kendisine konu olarak alan Din Sosyolojisi, bu incelemeleri yaparken teorik olduğu kadar pratik yöntemlere de başvurmaktadır. Fakat özellikle son zamanlarda toplumların dini yaşamının incelenmesi için teorik çalışmalardan çok, alan araştırması, mülakat ve katılma gibi deneysel yöntemlerin kullanıldığı uygulamalı çalışmalara daha çok yer verilmeye başlanmıştır. Bu durum, Batı’da olduğu gibi ülkemizde de yaygınlaşmaktadır. Bu çalışma da hem teknolojik hem de toplumsal açıdan hızlı bir değişime sahne olan ülkemizde toplumun dini hayatının tespit edilmesine yardımcı olmak üzere gerçekleştirilmiş olan uygulamalı bir çalışmadır. Uygulama alanı olarak ise İç Batı Anadolu Bölgesinde yer alan Afyon İlinin Bolvadin ilçesi, kasaba ve köyleri seçilmiştir. Yöredeki sosyal ve dini hayat, Din Sosyolojisinin ışığında, alan araştırması yöntemine göre mülakat ve anketler yaparak tespit ve tahlil edilmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>20. Yüzyılın Son Çeyreğinde Yaşanan Jeopolitik Kırılma Noktası ile Başlayan 21. Yüzyıl, Yeni Tarihin Ne Kadar Başlangıcıdır?</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16263</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16263</guid>
      <author>Laziza Nurpeiis</author>
      <description>1990 yılında SSCB’nin dağılması ile ortaya birçok küresel sorun çıkmıştır. Bu sorunların en başında da 20. yüzyıla damgasını vuran Soğuk Savaş, iki kutuplu dünya düzeni, nükleer ve balistik silahlara dayalı denge ortamının yok olması ve yerine asimetrik özelliklere sahip kaotik bir ortamın çıkması vardır. Yeni başlayan süreç, hem bütün toplumların siyasi/politik yaşamsal desteklerini ve dayanaklarını ortadan kaldıracak şekilde sarsmış, hem de yeni başlayan süreçte ortaya çıkan problem sahaları ile mücadele edebilecek jeopolitik teorilerin eksikliği hissedilmiştir. Özellikle her seviyedeki gücün yeni başlayan sürecin bilinmezliği ile mücadele edebilecek donanıma sahip olmaması, her ülkenin orta vadeli bir plan yapamamasına ve uzun vadede nasıl bir sürprizler zinciri ile karşılaşabileceklerine dair bir fikir oluşturamamalarına neden olmuştur. Özellikle eski Sovyet topraklarının enerji kaynakları, birbirine karışmış halkları, toplumsal sorunları, değişik yeraltı kaynakları, etnik çatışma sorunları ve radikal terör örgütleri, bütün dünyayı kaos ortamına sokmuştur. Dolayısı ile dünyanın 1990 yılında önemli bir kırılma noktası yaşadığını ifade etmek gerekmektedir. Bu öyle bir noktadır ki yakın ve uzak geçmişin birikimleri etkisiz kalmaktadır ve yeni bir stratejik ve jeopolitik yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Asıl sorun şudur. 20. yüzyıl boyunca iki güç kutbuna dayandırılmış olan denge esaslı jeostratejik teoriler yeni dönemin asimetrik kaos ortamında geçerli olacak mıdır? Yoksa yeni jeostratejik algılama ile inşa edilecek teorilere mi ihtiyaç duyulacaktır?</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye Cumhuriyeti İle Avusturya Cumhuriyeti Arasında 28 Ocak 1924 Tarihinde İmzalanan Dostluk Antlaşması, İkamet Ve Ticaret Mukaveleleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16241</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16241</guid>
      <author>Ali Servet ÖNCÜ, Erkan CEVİZLİLER</author>
      <description>Osmanlı ve Avusturya Macaristan İmparatorlukları I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş ve savaştan sonra yıkılıp parçalanmışlardır. İtilaf Devletleri’nin savaşın sonunda Osmanlı Devleti ile imzaladıkları Mondros Mütarekesi’nden sonra işgale uğrayan Anadolu’da, İtilaf Devletleri’ne karşı bir milli mücadele başlamış ve başarıya ulaşmıştır. 29 Ekim 1923 tarihinde ise Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Avusturya Macaristan İmparatorluğu’ndan ise Avusturya, Macaristan, Çekoslovakya ve Yugoslavya devletleri doğmuştur. Sınırları oldukça küçülen ve zayıf bir hale gelen Avusturya Devleti önce cumhuriyet ilan etmiş sonrasında ise Almanya’ya bağlanma kararı almıştır. Fakat İtilaf Devletleri bu birleşmeyi kabul etmemiş ve Avusturya yoluna tek başına devam etmek zorunda kalmıştır. Bundan sonraki dönemde siyasi ve ekonomik olarak büyük sıkıntılar yaşayan Avusturya, II. Dünya Savaşı öncesi Almanya tarafından ilhak edilinceye kadar istikrarsızlıktan kurtulamamıştır. Türkiye Cumhuriyeti ve Avusturya Cumhuriyeti 28 Ocak 1924 tarihinde İstanbul’da bir dostluk antlaşması ve ikamet ve ticaret sözleşmeleri imzalamışlardır. Bu antlaşma ve sözleşmeler iki devlete ve bu devletlerin vatandaşlarına oldukça avantajlı durumlar sağlamış ve I. Dünya Savaşı’ndan sonra İtilaf Devletleri’nin baskısı ile ilişkileri kesilmiş olan iki ülkeyi yeniden birbirine yaklaştırmıştır. 28 Ocak 1924 tarihli dostluk antlaşması ile ikamet ve ticaret sözleşmeleri aynı zamanda iki ülkenin kendilerini uluslararası alanda ön plana çıkarma çabalarına da hizmet etmiştir. İki devletin izlediği bu ve bunun gibi barışçı politikalar her iki devletin uluslararası siyasette kabul görmelerine de yardım etmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cumhuriyetin İlk Yıllarında Nevşehir’de Bankacılık Faaliyetleri; Nevşehir Bankası T.A.Ş ve Ürgüp Zürra ve Tüccar Bankası T.A.Ş</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16313</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16313</guid>
      <author>Emin ÖZDEMİR, Ali ÇAKIRBAŞ</author>
      <description>Sanayi İnkılâbı ile birlikte önceki dönemlerle kıyaslanamayacak ölçüde Dünya ticaretine açılan ve dış ticaret, yabancı yatırımlar gibi iktisadi süreçlerle genişleyen Osmanlı ekonomisinde, bu sürecin doğal bir sonucu olarak bankacılık faaliyetleri de başlamıştır. İstanbul Bankası (Banque de Constantinople) Osmanlı Devleti’nde 1847’de Galata Bankerleri tarafından kurulan ilk bankadır. 1856 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan Osmanlı Bankasından sonra Mithat Paşa’nın kooperatifçilik denemesi olarak başlattığı tarımsal kredi veren sandık faaliyetleri, ilk devlet bankası olan Ziraat Bankası’nın kurulmasıyla neticelenir. Osmanlı devletinde daha çok yabancı sermayenin kontrolündeki bankacılık sektöründe II. Meşrutiyet döneminde değişim yaşanır. Bu dönemde İttihat Terakki Partisi’nin iktidara gelmesiyle Parti üzerinde etkili olan milliyetçi politikalar, iktisadi hayatta da tesirli olur. Milli bir ekonominin ancak milli sermayeye dayalı şirketlerle yürütülebileceğine inanan Parti yönetimi, bu amaca yönelik ülke genelinde yerel bankalar kurulmasında öncü olur. II. meşrutiyet döneminde yerel bankacılık konusunda elde edilen tecrübeler Cumhuriyet dönemi iktisadi hayatına katkı sağlar. İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda iktisadi kalkınmayı sağlamak için gerekli sermayeyi sağlayacak yerel bankalar kurulması kararlaştırılır. Bu meyanda Nevşehir’de Nevşehir Bankası TAŞ, Ürgüp’te ise Ürgüp Zürra Bankası TAŞ kurulur. Bölge halkına uygun krediler vermek amacıyla kurulan bu bankalar sayesinde halkın para ve sermaye piyasasına katılması ve tasarrufun artırılması da hedeflenir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı’da İpekböcekçiliği Eğitimi: Bursa Harir Dârüttalimi ve Dârülharirlerin Açılması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16359</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16359</guid>
      <author>Mehmet Ali YILDIRIM</author>
      <description>Osmanlı Devleti, Bursa merkezli olmak üzere XIX. yüzyılın ortasına doğru Dünya’nın önde gelen ipek üreticilerine rakip hale gelmişti. Ancak 1850’li yıllarda üretimde söz sahibi olan ülkelerin hemen tamamı ipekböceklerine musallat olan hastalıklarla uğraşmak zorunda kaldı. Bu nedenle ipek sektörü büyük bir darbe aldı ve bu işle alakası olan ahali sıkıntıya düştüğünden dolayı başka geçim sahalarına yöneldi. Öte yandan hastalıkların ilk görüldüğü yer olan Fransa’da tedavinin bulunması gecikmedi. Fransız bilim adamı Pasteur’un keşfini öğrenip uygulamaya koyan Avrupa ülkelerinde ipekçilik yeniden canlandı. Osmanlı Devleti ise Fransa ve İtalya’dan yumurta ithal etmek suretiyle kötü gidişatın önünü almaya çalıştı. Ancak mücadelede başarı sağlayamadı. Nihayet memlekette kozacılık günbegün geriledi ve üretim oldukça düştü. İpekböcekçiliği alanındaki mevcut durumun dönüşümünü ise 1881 yılında Dûyûn-ı Umûmiyye’nin kurulması başlattı. Nitekim ipek vergisi, Osmanlı’nın borçlu olduğu devletler adına faaliyet gösterecek olan bu kurumun gelirleri arasındaydı. Bu nedenle Düyûn-ı Umûmiyye İdâresi, gelirleri arttırmak adına Osmanlı ipekçilik sektörüne yeniden hayat verebilmek için çalışmalara başladı. Gelinen noktada ipekböceği yetiştirmenin bilinçli olarak yapılması ve bu iş için bir eğitim kurumunun gereği fikri kabul gördü. Avrupa’da ziraat eğitimi alan ve mezun olduğu ziraat mektebinin müdürü tarafından Duyûn-ı Umûmiyye İdâresi’ne tavsiye edilen Torkomyan’a ait olan bu fikir, çok geçmeden hayata geçirildi. Böylece 1888 yılında Bursa Harir Dârüttalimi açılmış oldu. Mektep, açılışını takip eden yıllarda başarısını ispat etti ve devlet yıkılana kadar faaliyette bulundu. 1914 yılına kadar 1897 mezun vererek ülkede ipekböcekçiliğinin taze bir hayat bulmasını sağladığı gibi emsali mekteplerin açılmasına da vesile oldu.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1929 Dünya Ekonomik Bunalımı Çerçevesinde Yerli Malı ve Tutum Haftası Kutlamaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16279</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16279</guid>
      <author>Sevilay ÖZER</author>
      <description>Sanayi inkılabıyla birlikte ortaya çıkan hammadde ve pazar arayışı sonucunda 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren Osmanlı Devleti, İngiltere başta olmak üzere birçok gelişmiş Avrupalı devletin açık pazarı haline gelmiştir. Bu süreci dış borçlanma ve beraberinde özellikle 1850 yılından itibaren verilmeye başlanılan demiryolu imtiyazları takip etmiştir. Lakin gelinen noktada yerli üreticinin Avrupa malları karşısında zor durumda kalması daha o günlerde yerli malı kullanımını artırma düşüncesinin sıklıkla dile getirilmesine neden olmuştur. Bu söylem iç ve dış ticarette Türk-müslüman unsurun hakimiyetini sağlamaya çalışan İttihat ve Terakki’nin, II. Meşrutiyet sonrasında liberalizmden koparak, millî iktisat politikasını hayata geçirmesiyle daha da artmış, Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulamaya konulan birtakım kararlarla devam ettirilmeye çalışılmıştır. Ancak 1929 dünya ekonomik buhranı ile içine girilen zor süreçte, yerli malı ve tasarruf anlayışına karşı daha ciddi bir yaklaşım sergilenmek durumunda kalınmıştır. İlk iş olarak Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti kurulmuş ve her yıl Aralık ayının 12 ile 19’u arasındaki yedi günün “Yerli Malı ve Tutum Haftası” olarak kutlanması kararlaştırılmıştır. Söz konusu kutlamalar; mekteplerden halkevlerine, camilerde okunan hutbelerden yerli malı satan müesseseler arasında yapılan vitrin yarışmalarına kadar pek çok farklı uygulamayı içine alacak şekilde yapılarak, hem halk nezdinde yerli malının hak ettiği itibarı kazanması sağlanmaya çalışılmış, hem de mali anlamda ülke ekonomisine destek olunmak istenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Esterebadi’de Kadı Burhaneddin</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16285</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16285</guid>
      <author>Mehmet ÖZMENLİ</author>
      <description>Önder, lider, yönetici neyi, nerede, ne zaman ve nasıl yapacağını bilen insandır. Kimin iktidar olduğuna bakılmamalı, iktidara gelenin nefsinin egemenliğinden arınıp arınmadığına bakılmalıdır. Arınmak da etrafındakiler yüzünden önder için oldukça zor bir süreçtir. Hükümdar çevresindeki insanları seçerken çok dikkatli olmalıdır. Zira bulunduğu mevkiye liyakat yoluyla gelmemiş insanlar, iktidar sahiplerini doğru işlere yönlendirmek yerine her söylediğini onaylayarak onun gerçekleri görme yeteneğini köreltebilirler. Her hükümdar iktidarını devam ettirmek ve mükemmelliği elde etmek için birçok şeye muhtaçtır. Her şeyi tek başına sağlaması olanaksızdır. Tersine bir ya da birçok insana gereksinim duyar. İktidar–kul ilişkisi böyle doğmuştur. Hükümdar-kul ilişkisinde patron talep eder kul yazar. Ya da kul arzu ettiği patron idolünü ortaya koyar. Her iki halde de patron mitolojik bir kişiliğe bürünür. Konunun mihenk taşı olan kahraman yaratılması ögesi, daha çok bilim adamı ve sanatçılar eliyle yapılmıştır. Bilim adamı ve sanatçı, patrimonyal toplumlarda egemenin belirlediği sosyal onur, statü ve mertebe sayesinde bilimini ve sanatını icra edebilir. Bilim adamı ya da sanatçı hayatını idame ettirebilmenin egemene methiyeler yazmakla olacağını bilmektedir. Bu nedenle hükümdarlarını mesut edecek eserler vermeye çalışmışlar, hatta bu gayretleri sırasında abartılardan kaçınmamışlardır. Şairler, memduhlarını överken tarihî ve efsanevi şahsiyetlerden, tabiatüstü güçlere sahip masal kahramanlarından da yararlanırlar, onların üstün niteliklerine gönderme yaparak övülen kişinin şahsiyetinde bu kahramanları ve varlıkları bütünleştirirlerdi. Bahsedilen bilim adamı ve sanatçılara örneklerden biri Kadı Burhaneddin “övücüsü” Aziz b. Erdeşir’dir. Aziz, Kadı Burhaneddin’i anlattığı eseri Bezm u Rezm’de öyle aşırılıklar yapmıştır ki, onu peygamberlerle karşılaştıracak üslup kullanmıştır. Ayetlerle söylediklerini desteklerken şiirinden de yararlanmıştır. Esterbadi’nin anlatımında Kadı Burhaneddin mitolojik bir kahramandır. Bu duruma Kadı’nın katkısı da azımsanamayacak düzeydedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İbrahim Süreyya Bey (Yiğit) ’in Hayatı ve Parlamenter Faaliyetleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16351</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16351</guid>
      <author>Vicdan ÖZTÜRK</author>
      <description>Bu makalede Osmanlı Devletinin son döneminde hayata gözlerini açan ve imparatorluğun çöküşüne şahitlik ederek, onu kurtarma mücadelesi veren İbrahim Süreyya Bey (Yiğit)’in hayatı ve parlamenter faaliyetleri ele alınmaktadır. Mekteb-i Mülkiye’yi bitirdikten sonra memuriyet göreviyle mesleğe başlayan İbrahim Süreyya Bey’in hayatının neredeyse büyük bir bölümü tehlikeli maceralarla geçmiştir. İki senelik memuriyeti sürecinde, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile olan ilişkileri, II. Abdülhamit döneminin baskıcı günlerinde onun Sinop Cezaevi’nde kalmasına neden olmuş, üç senelik mahkûmiyet sürecinden sonraki yıllarda, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidarı ele geçirmesi ile birlikte memuriyetine idari görevlerle devam etmiştir. İbrahim Süreyya Bey, Osmanlı Devletinin Rumeli topraklarından birinde kaymakamlık görevini sürdürürken, Trablusgarp Savaşının başlamasıyla birlikte, hiç tereddüt etmeden idari görevinden istifa etmiş ve gönüllü bir nefer olarak savaşa katılmıştır. Bu savaşta Mustafa Kemal’in emrine girmiş ve aralarında yıllar boyu sürecek bir dostluk başlamıştır. I. Dünya Savaşı yıllarında Gelibolu Mutasarrıfı olduğu sıralarda Mustafa Kemal ile yolları yine kesişen İbrahim Süreyya Bey, savaşın hezimetlerini bilfiil yaşamış, ülkenin parçalanmaya çalışıldığı felaket günlerinde yakın dostu Mustafa Kemal ile birlikte her türlü riski göze alarak Anadolu’daki mücadeleyi başlatan isimler arasında yer almıştır. Millî Mücadeleden sonra da Mustafa Kemal ile birlikte yürüyen, savaşın yıkıntılarından yeni bir devlet yaratan isimlerden biri olan İbrahim Süreyya Bey, 1950’li yıllara dek uzanan yaşam yolculuğu boyunca önemli hizmetlerde bulunmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ziştovi ve Yaş Antlaşması Arasında Tuna Kıyısında Bir Osmanlı Kenti: Silistre (1791–1793)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16522</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16522</guid>
      <author>Hava SELÇUK</author>
      <description>Silistre Osmanlı Devleti’nin Tuna Nehri kıyısında bulunan önemli bir liman kenti idi. Bu nedenle özellikle nehir ticareti ve donanma savaşlarında önemli görevler üslenmekte idi. Ekonomik ve askerî açıdan stratejik bir konuma sahip olan Silistre coğrafi açıdan da Osmanlı-Rus ve Osmanlı-Avusturya savaşlarının ana güzergâhı üzerindeydi. Bu nedenle Silistre gerek İbrail, gerek İstanbul’un iaşe ihtiyacının karşılanmasında( zahire, peksimet, silah vs) önemli bir fonksiyona sahipti. Bu çalışmada kaynak olarak iki antlaşma arasında kadılar tarafından tutulan 50 Numaralı Şer’iyye Sicili (1791-1793) kullanılmıştır. 50 Numaralı Şer’iyye Sicili Ziştovi ve Yaş Antlaşması öncesi ve bu antlaşmalar sonrası Silistre’nin siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri meselelerine ışık tutacak bilgiler ihtiva etmektedir. Şer’iyye Sicilleri, Osmanlı toplumunun siyasî, iktisadî, hukukî ve içtimaî durumlarının ortaya çıkarılmasında önemli kaynaklardır. Bulgaristan Arşivi “Nationale Biblioteque” de bulunan 50 Numaralı Silistre Şer’iyye Sicili çalışmamızın ana kaynağını oluşturmaktadır. Söz konusu defterde miras davaları, aile, görevli tayinleri, gemi yapımı, elçilik, vergi (zahire, duhan, adat-ı ağnam) vb. konuların yer aldığı iktisadî, askerî ve içtimaî olayları içeren iki yüz otuz üç belge bulunmaktadır. Askeri konulara ışık tutacak konulardaki ferman, emir, buyruldular şer’iyye sicillerine kayıt edilmiştir. Eşkıyalık, zahirenin gemilerle taşınması, ihtida (din değiştirme, tanassur ve Nemçe esirleri) konuları incelenmiştir. Silistre’nin 1791–1793 yıllarına ait sicil kayıtlarından hareketle bölgenin toplumsal hayatı ortaya konulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sāsānilerde Askeri Teşkilat, Silah Teknolojisi ve Savaş Stratejileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16323</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16323</guid>
      <author>Ulaş Töre SİVRİOĞLU</author>
      <description>Sasaniler (224-651) dört asır boyunca Romalıların en tehlikeli düşmanları olmuşlardır. Buna karşın Sasanilerin, antik çağların savaş standartlarını tamamen değiştiren askeri reformları, Roma-Bizans İmparatorluğu tarafından da örnek alınmıştır. Bu etkilenme neticesinde Romalıların da artık süvari sınıflarına daha fazla önem verdikleri görülmektedir. Benzer şekilde Sasanilerin de silah teknolojisi, askerî teçhizat ve taktikler konusunda kısmen Romalılardan ve daha ziyade Orta Asya’daki Türk kavimlerinden etkilendikleri görülmektedir. Özellikle süvari sınıfının gelişiminde ve ağır zırhlı süvari birliklerinin kurulmasında Sasaniler Orta Asya ordularını örnek almışlardır. Bu açıdan bakıldığında Sasanilerin Akdeniz havzası ile Orta Asya steplerinin askeri birikimini bir sentez haline getirdikleri görülmektedir. Kültürlerin karşılıklı etkileşimi neticesinde Geç Antik Çağ ve Erken Orta Çağ periyodunda, Ön Asya’da uzun ve yakın menzilli silahları aynı anda kullanabilen kompozit süvari birlikleri ortaya çıkmıştır. Sasaniler, askeri birlikler, savaş stratejileri ve silah teknolojisinde yaptıkları yenilikler haricinde karmaşık bir askeri-bürokratik sınıf oluşturmaları, ordularında din adamlarını görevlendirmeleri ve yaptıkları savaşlarda dinsel propagandaya önem vermeleriyle de Ortaçağ’daki savaş anlayışının ideolojik açıdan öncüleri olmuşlardır. Sasani başrahipleri olan Mobedan-ı Mobedler askeri-idarî konularda etkin bir rol oynamışlardır. Sasanilerin askerî sistemleri, askeri bürokrasileri, casusluk ve posta teşkilatları vb gibi lojistik kurumları sonraki asırlarda İran ve çevresini yöneten Abbasî, Büveyhî, Selçuklu, Gaznevî gibi hanedanlara da örnek olmuştur. Nitekim Pehlevicenin askerî terminolojisinin İran’ı fetheden Müslüman Araplar ve sonraki Türk-İslâm devletlerince de büyük ölçüde benimsenmesi bu etkileşimin doğrudan göstergesidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XI. Yüzyılda Tao-Klarceti Bölgesi’nde Türk Hâkimiyeti</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16356</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16356</guid>
      <author>Ömer SUBAŞI</author>
      <description>Bizans İmparatoru II. Basileios, tahta çıktığı ilk dönemlerde gerek isyanlar gerekse Balkanlardaki Bulgar tehlikesinden doğuda yaşanan olaylara fazla müdahil olmadı. Ancak İmparator, yaşanan olumsuzlukları bertaraf ettikten sonra yönünü doğuya çevirdi ve XI. yüzyılın ilk yıllarında İberia Kralı Taikli David’in ölümünü fırsat bilerek önceden imzalanan anlaşmanın gereklerini yapmak amacıyla İberia bölgesine girdi. Yapılan mücadeleler sonucunda Bizans, bölge güçleri üzerinde hakimiyet sağladı ve İmparatorun 1025 yılındaki ölümüne kadar içerisinde Tao-Klarceti Bölgesi’ nin de bulunduğu İberia sahası Bizans vasalı olarak kaldı. Kısa zaman içerisinde hem Bizans’ta hem de İberia’da yönetici değişikliğinin yaşanması, iki devlet arasında ki müttefiklik vasfının ortadan kalkmasına vesile oldu. Ancak İberia’da IV. Bagrat’ın çocuk yaşta tahta geçmesi bölgenin yeniden iç karışıklıklara sürüklenmesine sebep olurken; kralın annesi, kurtuluşu yeni Bizans imparatoruna gitmekte buldu. Bizans merkezine yapılan bu ziyaret sonucunda iki devlet yeniden müttefik oldu; ancak yapılan bu anlaşmalar bile Orbelyan Liparit’i taht için mücadele etmekten alıkoymadı. İberia Bölgesi’ nde yaşanan iç karışıklıklar sırasında Selçuklu kuvvetleri çoktan bu sahalara ulaşmış ve dört bir tarafa akınlar yapmaktaydılar. İlk dönemlerde yağma ve ganimet amacı güden akınlara XI. yüzyılın ikinci yarısı itibariyle Selçuklu hükümdarları önderlik etmeye başladı. Sultan Tuğrul’un Anadolu seferi ile başlayan Türklerin yerleşme ve iskân amacı güden akınları, Sultan Alp Arslan ve Melikşah döneminde yapılan akınlar ile de devam etti. XI. yüzyılın sonlarına doğru Selçuklu hükümdarlarının yaptıkları akınlar sırasında mücadele sahası olarak da karşımıza çıkan Tao-Klarceti artık Konar-Göçer Türk kitlelerinin hedef sahası haline gelmişti. Gürcü kralı David’in giriştiği uzun mücadeleler soncunda bölgeden uzaklaştırmayı başardığı göçebe Türk kitlelerinin yerine Kıpçak ailelerinin yerleştirilmesi, Tao-Klarceti Bölgesi’nin sosyo-kültürel yapısında büyük değişikliklere neden oldu. Bu çalışmada Tao-Klarceti Bölgesi’nde meydana gelen siyasi olaylar ile bölgenin Türk hâkimiyetine geçişi ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kıbrıs'ta BM Tarafından Gerçekleştirilen Toplumlararası Görüşmelerin Safhaları ve Analitik Özellikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16365</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16365</guid>
      <author>Soyalp TAMÇELİK</author>
      <description>Bu araştırmada, BM’nin Kıbrıs’ta yönlendirdiği toplumlararası görüşmelerin analitik özellikleri ve safahatı ele alınmıştır. Buradan hareketle araştırmanın temel amacı, BM tarafından yapılanlar ve müzakere sürecinde Kıbrıs’ta cereyan eden olaylar incelenmiştir. BM’nin 1959 Zürih ve Londra Antlaşmalarından sonra Kıbrıs’a bakış açısıyla toplumlararası çatışmaların başlamasından sonraki bakışı bir değildir. Zira BM, bundan böyle meselenin taraflarından birisi olmuştur. Bundan hareketle Kıbrıs’ta taraflar arasında süren ve BM nezaretinde yapılan toplumlararası görüşmeler, uzun süreçli olmuş ve inişli çıkışlı bir seyir takip etmiştir. Dolayısıyla toplumlararası görüşmelerde belirli özelliklerin olmadığını veya belirli tekniklerin uygulanmadığını söylemek mümkün değildir. Durum bu merkezde olunca kimilerine göre bu sürecin devam etmesinin, kimilerine göre ise kesilmesinin en iyi yol olduğu iddia edilmiştir. Ancak Kıbrıs’taki taraflar, 1992 yılından sonra toplumlararası görüşme stratejilerinde birtakım değişlilikler yapmışlardır. Türk tarafı, Kıbrıs meselesinin uluslararası forumlara götürülmeksizin Ankara ve Atina’nın desteğinde ve toplumlararası görüşmeler yoluyla çözümlenmesini istemiştir. Rumlar ise toplumlararası görüşmelerin kesilmesinden ve Kıbrıs meselesinin uluslararası forumlara taşınmasından yana olmuşlardır. Böylece toplumlararası görüşmelerin tabiî süreci, BM’den ziyade, AB nezdinde gelişmeye başlamıştır. Buna göre BM de görüşmelerdeki stratejisini değiştirmiş ve 2002 yılından itibaren ‘arabuluculuk’ ve ‘iyi niyet’ misyonundan ziyade ‘hakemlik’ sürecine geçen bir misyon takip ettiği görülmüştür. Bu gerçekten hareketle araştırma, beş ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde BM nezaretinde yapılan toplumlararası görüşmelerin birinci safhası (1968-1974), ikinci bölümde 1975-1983 safhası, üçüncü bölümde 1983-1990 safhası, dördüncü bölümde 1990-2002 safhası, beşinci ve son bölümde ise 2002’den günümüze kadarki safhasının temel özellikleri ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>8. Sınıf İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük Dersinde Gazete Kullanımının Öğrencilerin Bu Derse İlişkin Tutum ve Başarısı’na Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16516</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16516</guid>
      <author>Zafer TANGÜLÜ</author>
      <description>Bu çalışmada İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük konularının öğretiminde gazete kullanımının, öğrencilerin bu derse ilişkin tutum ve başarısına etkisi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Araştırma 2011-2012 öğretim yılı bahar döneminde Ankara ‘da 8. Sınıf öğrencileri üzerinde gerçekleştirilmiştir. Araştırrma da deneysel yöntemlerden kontrol gruplu ön-test ve sontest modeli uygulanmıştır. Araştırma da 8. sınıf İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük dersi 7. Ünitesi olan “Atatürk’ten Sonraki Türkiye: İkinci Dünya Savaşı ve Sonrası” konusu belirlenen deney grubuna dönemle ve dönemin olaylarını yansıtan gazete kupürleri kullanılarak işlenmiş, kontrol grubunda ise geleneksel öğretim metodu kullanılarak işlenmiştir. Deney ve kontrol grubu öğrencilerine başarı testi ön-test ve son-test olarak uygulanmıştır. Öğrencilerin Türkiye Cumhuriyeti İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük dersine yönelik tutum ve değişimleri belirlemek için tutum ölçeği iki gruba da ön-test ve son-test olarak uygulanmıştır. Araştırmanın sonucunda Türkiye Cumhuriyeti İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük dersinde tarihsel gazetelerin kullanılmasıyla işlenen 4 haftalık ders sonunda deney ve kontrol grubu öğrencilerinin ders hakkında olumlu tutum geliştirdikleri ve uygulanan başarı testiyle de deney grubu lehine başarılarının arttığı gözlemlenmiştir. Çalışmanın sonunda öğretmenlere gazete kullanımı konusunda hizmet içi eğitim verilmesi, derslerde kullanabilecekleri materyal hazırlanması ve bu materyallerin ücretsiz olarak sağlanması ve öğretmen adaylarının almış oldukları lisans eğitimi sırasında da gazeteleri etkin kullanma konusunda gerekli bilgi ve becerilerle donatılmaları konusunda çeşitli önerilerde bulunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Devletinin Son Yıllarında Ağnam Vergisine Yapılan Zamlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16508</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16508</guid>
      <author>Ünal TAŞKIN</author>
      <description>Osmanlı Devleti’nde reaya genel adıyla bilinen halkın, devlete karşı birtakım mükellefiyetleri vardı. Bu mükellefiyetler içerisinde, tarım ve hayvancılık faaliyetlerinden kaynaklı, ödenmesi gereken vergi kalemleri mevcuttu. Hayvancılık faaliyetlerinde bulunan her reaya, beslediği hayvanın cinsine göre belirli oranlarda ödemeler yapardı. Devletin klasik döneminde ağnam olarak bilinen koyun ve keçi vergisi, sonraki dönemlerde daha genel bir anlam kazanmış ve düzenlemelere tabi tutulmuştur. Osmanlı Devleti’nin XVII. yüzyılından itibaren mukataa adı verilen ve önceden belirlenmiş bir miktarı ifade eden usulle toplanmaya başlanmıştır. Ağnam Mukataası denilen bu gelir, merkez hazinenin önemli bir gelir kalemi haline gelmiştir. XIX. yüzyıldan itibaren aynî olarak alınma usulü terk edilerek çeşitli adlarla yüklenen ek resimler de kaldırılmıştır. Ağnam Mukataası ise, yeni teşkilatlandırılan Ağnam Müdürlüğü’ne dönüştürülmüştür. Vergi miktarı olarak belirlenen fiyat, koyun fiyatlarındaki bölgesel farklılıktan dolayı devletin bazı bölgelerine ağır gelmiştir. Bu sebepten, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yapılan düzenlemeyle her koyun ve keçinin sütü ve yapağısının bölgelere göre ne kadar gelir sağladığı tespit edilmeye başlanmıştır. Mahalli idarelerce ayrı ayrı tespit edilen bu miktarlar değerlendirilerek, vergi oranı merkezde belirlenmiştir. XIX. yüzyılın sonlarına doğru, vergi miktarlarının arttırılması halk üzerinde olumsuz etkiler yarattığından yeniden düzenlenmesi yoluna gidilmiştir. Devletin içinde bulunduğu sosyal durum, mali kaynak yaratma endişesi ve birtakım siyasi hadiseler, ağnam grubu olarak adlandırılan vergilerin tahsilinde değişikliklere sebep olmuştur. Bu çalışmamızda Osmanlı Devleti’nin bütçe açığını gidermeye yönelik, en önemli kaynaklardan birisi olarak kabul edilen ağnam vergisine yapılan sekiz katlık zam incelenecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Niğde Basın Tarihinden Bir Kesit (1924-1931)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16348</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16348</guid>
      <author>Nevzat TOPAL</author>
      <description>Niğde’de ilk matbaa 1922 senesinde kurulmuştur. Matbaanın kurulması ile beraber basın hayatı gelişmeye, kısa sürede gazete ve dergi neşredilmeye başlanmıştır. 1924-1931 yılları arasında Feryad, Müdafaa, Nida, Niğde, Tatlıdil, Bilgi, Resmi Niğde gazeteleri ile Güzel Mecmua ve İlkadım dergileri neşredilmiştir. Bu gazete ve dergiler, Niğde’nin kültür hayatının gelişmesinde önemli katkılar sağlamıştır. Niğde basın tarihinde ilk neşredilen Feryad Gazetesi’dir. 13 Temmuz 1924 tarihinde yayın hayatına başlayan bu gazetenin 1925 yılının sonlarına doğru adı Niğde olarak değişmiştir. Nida Gazetesi ise aynı yıl 1924 senesinin son aylarında neşredilmeye başlamıştır. 1925 senesinin Ocak ayında Müdafaa Gazetesi yayımlanmaya başlamıştır. Bu gazetelerin elimizde sınırlı sayıda nüshaları mevcut olup ne kadar süre ile yayımlandıkları tespit edilememiştir. Hepsi haftalık olan bu gazeteler 4’er sayfa olarak çıkarılmışlardır. Tatlıdil isminde bir gazetenin neşredildiği belirtilmiş ise de bu gazeteye ait hiçbir nüshaya rastlanılamamıştır. Niğde’de 1928 senesinden itibaren Bilgi isminde bir gazete yayımlanmaya başlamış olup bu gazete adını sonra Resmi Niğde; daha sonra da Niğde olarak değiştirmiştir. Bu gazeteler dışında Niğde’de 1926-1928 yılları arasında Güzel Mecmua ve İlkadım isimlerinde iki dergi daha yayımlanmıştır. Bu dergilerden Güzel Mecmua’da neşredilen yazıların çoğunda gerçek isimler yerine takma isim kullanıldığı göze çarpmaktadır. Makale ve şiirlerin büyük bir bölümünün yazıların altına düşülen tarihlerden derginin basım tarihinden önce yazıldığı anlaşılmaktadır. Güzel Mecmua’dan iki, İlkadım Dergisi’nden bir sayıya ulaşılabilmiştir. Bu sayılarda yer alan makaleler ile ilgili olarak çalışmamızda gerekli tablolar oluşturulmuştur. 1924-1931 seneleri arasında Niğde’de tespit edebildiğimiz altı gazete ve iki dergi yayımlanmıştır. Bu gazete ve dergilerin Cumhuriyetin kurulup ve inkılâpların ilk uygulandığı yıllarda yayımlanmış olmaları önemlerini daha da artırmaktadır. Bu yayımlar yaptıkları neşriyat ile Cumhuriyet ve inkılâpların halk tarafından benimsenmesinde önemli hizmetlerde bulunmuşlardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Karaman Merkez Vaizi Ahmet Neşet Efendi’nin İstiklâl Madalyası Talebi Ve Yetkili Makamlarca Verilen Karar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16472</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16472</guid>
      <author>Alaattin UCA, Aytunç ÜLKER</author>
      <description>Milli Mücadeleye toplumun her kesiminden insanlar katkıda bulunmuştur. Elbette ki bu mücadelede din adamlarının ayrı bir önemi vardır. Milli Mücadeleyi destekleyen din adamlarından biri de Karaman Merkez Vaizi Ahmet Neşet Efendi’dir. Neşet Efendi Milli Mücadele yıllarında Karaman’da hem askerlere hem de sivil halka yönelik hizmetlerde bulunmuştur. Onları motive ederek mücadeleye teşvik etmiştir. Karaman merkezde halen ibadete açık olan Attariye Camii’nde sivil halka ve aynı zamanda Depo Alayında askerlere vaazlar vererek onların maneviyatının yükseltilmesine çalışmıştır. Bu faaliyetlerinin hem askerler hem de halk üzerinde etkili olduğu kendisine verilen resmi belgelerden anlaşılmaktadır. Ahmet Neşet Efendi’yi farklı kılan özelliklerinden biri de 1926 yılı Kasım’ında çıkarılan Şapka Kanunu’na uyması ve fötr şapka giyerek bu konuda da halka örnek olmasıdır. Birçok din adamının şapkaya tepki gösterdiği bir ortamda onun bu davranışı toplumun huzuru açısından önemlidir. Neşet Efendi hem Milli Mücadele yıllarında hem de Cumhuriyetin ilk yıllarında Karaman’da yaptığı bu hizmetlerinden dolayı kendisine İstiklâl Madalyası verilmesi için başvuruda bulunmuştur. İlk başvuruyu 1926 yılında ikincisini ise 1932’de gerçekleştirmiştir. Birinci başvurudan sonuç alamayınca ikinci başvuruyu yapmıştır. İkinci başvuru için Başbakanlık Makamına yazmış olduğu dilekçeye kendisine daha önce verilen taltif belgelerini de eklemiştir. Ayrıca Başbakanlıktan bir talepte bulunarak kendisine İstiklâl Madalyası verilmesinin kanunen mümkün olmaması halinde dilekçesi ekinde sunduğu belgelerin iadesini istemiştir. Bu çalışmada İstiklal Madalyasının tanıtımı yapılacak, din adamlarının Milli Mücadeledeki rolüne kısaca değinilecek, Ahmet Neşet Efendi’nin İstiklâl Madalyası talebi, bununla ilgili olarak yapılan yazışmalar ve yaşanan süreç ele alınacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Etno-Dinsel Bir Topluluk Olan Ezidilerin Batman ve Çevresindeki Son Yerleşim Yerleri ve Nüfusları Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16243</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16243</guid>
      <author>Muammer ULUTÜRK</author>
      <description>Ezidilik, XII. yüzyılda kurucusu olduğu kabul edilen Şeyh Adi b. Müsafir’den sonra kurumsallaşan, farklı din ve inanç sistemlerinden etkilenmesi sebebiyle senkretik özellikler gösteren ve mensuplarını Kürtlerin oluşturduğu bir etno-din’dir. Günümüzde Batman İlinin sadece Beşiri İlçesine bağlı bazı köylerde sayıca az Ezidi bulunmaktadır. Batman kent merkezinde, Beşiri ilçe merkezinde ve Beşiri’nin köylerinde yaşayan Ezidi nüfusu her geçen gün azalmakta olup toplam nüfus 2012 yılı sonu itibarıyla 140 civarındadır. Batman kent merkezindeki nüfus ise tam olarak tespit edilememekte birlikte 3-5 Ezidi ailenin kaldığı bilinmektedir. 2012 yılı içerisinde bu çalışma kapsamında ziyaret edebildiğimiz Beşiri ve bazı köylerinde yaşayan Ezidiler 1980’li yıllardan itibaren yaşadıkları bir takım siyasi, ekonomik ve dini sorunlar sebebiyle özellikle Avrupa ülkelerine ve Kuzey Irak’a göç etmişlerdir. 1990 yılı başlarından itibaren hızlanan bu göç hareketi halen devam etmektedir. Başta Almanya olmak üzere İsveç, İsviçre, Hollanda ve Danimarka gibi Avrupa ülkelerine yapılan göç yüzünden, Batman ve çevresindeki Ezidi nüfusu yok olma durumuyla karşı karşıya gelmiştir. Bu çalışma, yurt dışından bir geri dönüş hareketi olmaması halinde gelecek yıllarda nüfus bakımından sıfır noktasına ineceğini düşündüğümüz Ezidilerin Batman’daki son durumlarını, son yerleşim yerleri ile birlikte nüfuslarını ortaya çıkarma amacındadır. Araştırma yapılırken güvenlik sebebiyle bazı Ezidi köylerine gidilebilmiş, görüşme isteğimizi kabul eden ancak isimlerinin açıklanmasını istemeyen Ezidilerin bilgilerine başvurulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Refik Halit Karay Üzerine Bir Bibliyografya Denemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16291</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16291</guid>
      <author>Yenal ÜNAL</author>
      <description>Refik Halit Karay Türk tarihinin ve edebiyatının önde gelen yazarlarından biridir. 20. yüzyıl Türkiye tarihi ve edebiyatı için büyük bir önem arz etmektedir. Oldukça üretken bir yazar olan Refik Halit Karay, bugün araştırmacıların yeni yorumlara ulaşabilmeleri için başvurmaları gereken mühim bir bilgi kaynağıdır. İncelememiz araştırmacıların bu önemli şahsiyet hakkında temel kaynaklara rahatlıkla ulaşabilmeleri amacıyla oluşturulmuştur. Bu bibliyografya çalışmasının büyük bir bölümü resmî yayınlar, arşiv kaynakları, gazeteler, dergiler, kitaplar, makaleler, sempozyum, bildiri, lisans, yüksek lisans ve doktora tezleri ve yazarın çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanan makale ve fıkralardan ibarettir. İncelemede Karay’la ilgili en güncel bilgiler kullanılmıştır. Her geçen gün kıymeti daha çok anlaşılan ve muhalif karakteriyle öne çıkan Refik Halit Karay, hayatında iki defa sürgüne gönderilmiştir. Gönderilme nedeni siyasi mizah içerikli yazıları ve mütareke dönemindeki politik faaliyetleridir. Bu açıdan bakıldığında 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki olayların anlaşılabilmesi için üzerinde durulması gereken bir şahsiyettir. Bibliyografya incelememizi oluşturan önemli bölümlerden biri de yazarın makalelerinin bir araya getirildiği bölümdür. Bu kısmın yeni bilgiler ihtiva etmesi hasebiyle araştırmacıların ilgisini daha çok çekeceğini düşünmekteyiz. Bu çalışma Refik Halit Karay üzerine hazırlanmış kapsamlı bir bibliyografik araştırmadır. Oldukça büyük bir kalkınma içerisinde bulunduğunu düşündüğümüz Türkiye’de, sosyal bilimler de hızlı bir gelişim süreci içersindedir. Özellikle disiplinler arasındaki katı sınırlar ortadan kaybolmakta ve disiplinler arası bilgi alış verişi her geçen daha çok artmaktadır. Birer önemli bilgi membası olarak edebî eserlerin tarihçiler için önemi giderek daha çok anlaşılmaktadır. İster kurgu ister reel esaslar üzerinde vücut bulsun her edebî eser ortaya çıktığı dönemle ilgili birçok önemli bilgiyi ihtiva eder. Bir tarihçinin kendi disiplinine sadık kalması şartıyla edebiyat eserlerinden de istifade etmesi büyük bir kazanımdır. Öyle ki bu sayede tarihçi yeni bilgilere ulaşacağı gibi klasik tarih kaynaklarıyla çözemediği bazı sorunlara farklı açılardan yaklaşarak çok önemli yorumlara ulaşılabilir. İncelememiz, bu genel felsefe çerçevesinde ortaya çıkmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ermenilerin Kontrol Noktası: İskenderun Limanı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16364</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16364</guid>
      <author>Naim ÜRKMEZ</author>
      <description>Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı hâkimiyetine giren İskenderun, 19. yüzyılın ilk yarısına kadar çok küçük bir köy hüviyetinde kalmıştır. Yüzyılın sonuna doğru sanayi devriminin etkisi ve ticari emtianın çokça taşınması vesilesi ile önem kazanmaya başlayan şehir özellikle Halep ve ardı ile Güney Anadolu’nun doğal bir limanı olarak gün geçtikçe ön plana çıkmıştır. 1890’lı yıllardan sonra Anadolu’da Ermeni faaliyetlerinin artması ve birçok yerde isyanların çıkmasına paralel olarak Osmanlı Devleti büyük güçlerin müdahalesini engellemek ve Ermeni isyancıları kontrol altında tutabilmek için çeşitli tedbirler almıştır. II. Abdülhamit döneminde başlayan bu olumsuz girişimlere, Sultan çeşitli şekillerde karşı koymaya çalışmıştır. Bu tedbirlerden biri de Halep, Mamuretülaziz, Adana, Kayseri, Bitlis, Van, Diyarbekir, Erzurum vilayetlerinde yaşayan Ermenilerin dış dünya ile irtibatını sağlayan liman olan İskenderun’da kontrol noktası tesis etmektir. Sultan II. Abdülhamit’in talimatıyla tesis edildiği görülen kontrol noktasında iskeleden harice çıkan veya Anadolu coğrafyasının çeşitli yerleşim yerlerine gelen Ermeni yolcuların aylık muntazam listeleri tutulmuştur. Bu listelerde Ermeni yolcuların nereli oldukları, hangi yerleşim yerinden hangi ülkeye gittikleri veya hangi yabancı ülkeden iskeleye inerek hangi vilayetteki yerleşim yerine gittikleri kaydedilmiştir. Bunun yanında gidip-gelen bu yolcuların ne amaçla, ne kadar süre için gittikleri belirtildiği gibi yanlarında eşleri, çocukları veya başka şahısların olup olmadığı konusunda kayıtlar mevcuttur. Sultanın bu şekilde listeler tutmasındaki amaç kötü niyetli Ermeni tedhişçileri daha rahat kontrol altında tutabilmektir. Bunun yanında İngiltere kontrolündeki Kıbrıs’ta silah ve bomba eğitimi alan Ermenilerin Anadolu’ya girişlerine set çekebilmektir. Bu hususta daha ayrıntılı defterlerin tutulduğu hazırlanan listelerden anlaşılmaktadır. Bu defterler arşiv tasnifinin hızlanması ile gün yüzüne çıkacaktır. Bu çalışmada zikredilen listeler incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Sovyet Tehdidi Karşısında Kalan Türkiye'nin Batı İle İşbirliği Yapma Süreci</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16418</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16418</guid>
      <author>Osman YALÇIN</author>
      <description>İkinci Dünya Savaşı, Birinci Dünya Savaşı’nın külleri üzerinde başlamıştır. Çözümsüz kalan uluslar arası sorunlar bu savaşın en önemli nedeni olmuştur. Türkiye Batılı devletlerin dayatmalarına boyun eğmemiş ve Milli Mücadele vererek yeni bir dönem başlatmıştır. Ne var ki, 2. Dünya Savaşı Türkiye için de önemli sorunlara neden olmuştur. Savaş yıllarında ithalat ve ihracat miktarı düşmüştür. Savaşın sona ermesi ile savaşan taraflar silah bırakmasına rağmen Türkiye 1.700.000 askeri silâhaltında tutmak zorunda kalmıştır. Ekonomik sorunlar ve ülkenin Sovyetler Birliği tarafından tehdit edilmesi oldukça önemli bir problem sahası olmuştur. Bu durum karşısında Türkiye, Batılı ülkeler ile ilişkilerini geliştirmek için yeni arayışlara girmiştir. Türk ordusunun gereksinimleri için Amerikan yardımı alınmıştır. Amerikan yardımları; Truman Doktrini ve Marşal Yardımı isimleri ile bilinmektedir. Marşal Yardımına sonradan dâhil olan Türkiye bu kapsamda desteklenmiştir. Bu desteğin bir sonucu olarak silah sistemleri oldukça ucuza alınmıştır. Bir süre sonra ise alınan silah sistemlerinin yedek parçaları önemli bir maliyet oluşturmuştur. Savaş, Avrupa’da tarihin en büyük yıkımına neden olmuştur. Öyle ki, Birinci Dünya Savaşı sonunda ekonomisi çökmeye başlayan ve iki dünya savaşı arasında bu durumu toparlamaya çalışan başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın ve dünyanın belirleyici güçleri için bu savaş büyük bir yıkım olmuştur. Dünyada önemli bir güç dengesi dönüşümü ve eksen kayması yaşanmıştır. Ne var ki, yeni güç odakları tecrübe yoksunudurlar ve gelecekle ilgili öngörüleri hemen hemen yok derecesindedir. Yalta ve Potsdam Konferanslarında alınan kararlar bu durumun belgesi hükmündedir. Öte yandan savaş yıllarında savaşan taraflar beklenmedik ittifaklar yapmışlar ve bu durum savaşın tam da ortasında kalan Türkiye için büyük riskleri beraberinde getirmiştir. Türkiye, tarafını değişen dengeler sebebiyle savaşın sonuna kadar netleştirememiştir. Türkiye bulunduğu konum itibariyle savaşan tarafların ortasında kalan bir ülke olarak tarafların yoğun baskısına maruz kalmıştır. Ancak bununla birlikte Batı çizgisine daha yakın durduğu da bir gerçektir. Savaşın sonunda çöken Batı dünyası kendini idare edecek durumda değildir. Sovyet tehdidi ve 4. Enternasyonal olarak da anılan Komünform yeni bir tehdit unsuru olarak ortaya çıkarken kısa zamanda niyetini göstermekten çekinmemiştir. Savaş sonrasında en güçlü Batılı devlet olarak ortaya çıkan ABD, SSCB’nin barışın devamı için tehdit teşkil eden çalışmalarını bir süre için görememiştir. Ancak 1947’de büyük ölçüde Sovyetlerin yayılmacı tavrından endişe duymaya başlayan Amerikan yönetimi, Sovyet yayılmacılığının önündeki en güçlü kalenin Türkiye olacağına kani olmuş ve bu alanda siyasi kararlılığını ortaya koymaya başlamıştır. Bu gelişme sonrasında Türkiye, bir süre için rahatlamış ve yıllar içinde Kuzey komşusundan gelen baskı azalmıştır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin Doğu Avrupa’da yayılması ve yoğun baskısı Avrupalı devletleri de tesir altına almıştır. Batı devletler bu gelişmeler üzerine önce kendi aralarında güç birliği yapmaya başlamışlar, Brüksel Antlaşması imzalanmıştır. Bilahare bölgesel ve evrensel bir çatışmada güç birliği için 4 Nisan 1949 yılında Washington’da; Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İngiltere, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz ve Birleşik Devletler tarafından Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı (North Atlantic Treaty Organızation-NATO)’sı imzalanmıştır Türkiye, uluslararası örgütlerin etkin bir üyesi olmaya da özen göstermiştir. Birleşmiş Milletler üyesi olarak Kore Savaşı’na asker göndermiş ve orada savaşa katılmıştır. Türk ordusu büyük kahramanlık göstermiştir. Bu başarı ve kararlılık sonrası Türkiye bir NATO üyesi olarak uluslararası alandaki konumunu daha da güçlendirmiştir. Bu durumun sonucu olarak; hem Sovyet tehdidine karşı kendini emniyete alırken hem de 1950’lerden günümüze barışa destek veren önemli bir ülke olmuştur. Buna son</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XVI. Yüzyıl Türkiyesi’nde Ahi Adlı Zaviyelerin Dağılışı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16415</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=16415</guid>
      <author>İlker YİĞİT</author>
      <description>Türkiye’de XIII. yüzyıldan itibaren izlerine rastlanan ahilik siyasi, sosyal ve ekonomik yönleri olan bir teşkilattır. Ahilik, ilk bakışta bir esnaf teşkilatı gibi algılansa da icra ettikleri faaliyetler ile Anadolu’nun Türkleşmesi, ıssız yerlerin yerleşime açılması ve yeni yerleşim birimlerinin kurulması gibi konularda da etkin roller üstlenmiş önemli bir kurum olarak karşımıza çıkar. Nitekim bu duruma XVI. yüzyılda şehirsel alanlarda mahallelere; kırsal alanlarda da köy, mezraa, çiftlik ve yaylalara isimlerini vermeleri (Ahi adlı yerleşmeler) kanıt oluşturmaktadır. Ahilerin kırsal ve şehirsel alanlarda etkinliğini sürdürdüğü mekan ise Ahi zaviyeleridir. Esnaf ve zanatkarların bir araya gelerek oluşturdukları sosyal bir organizasyon (dernek) olan Ahi zaviyeleri, tasavvufi kültürle üyeleri arasındaki dayanışmayı sağlayan, sosyal ve ekonomik hayata yön veren bir müessesedir. Birer kültür ocağı olan Ahi zaviyeleri şehre veya köye hariçten gelenlerin barındıkları bir mekan, şehirlerde ve özellikle medreselerin olmadığı kırsal alanlarda oldukça geniş bir çerçeveden eğitim hizmeti sunan bir kurumdur. Şehirde ve kırsal alanlarda yerleşmelerin kuruluş ve gelişmesinde önemli rol üstlenerek iskan çekirdeklerinin oluşmasını sağlamışlardır. İşte bu çalışma da konuya Türkiye ölçeğinden yaklaşılarak hem kırsal hemde şehirsel alanlarda etkinliğini sürdürmüş olan Ahi zaviyelerinin XVI. yüzyıldaki dağılışına yer verilmiştir. Türkiye’nin hermen her yerinde rastlanılan Ahi zaviyelerinin faaliyet ve etkinlikleriyle Anadolu’nun Türkleşmesi’nden itibaren etkin roller üstlendiği anlaşılmaktadır. Anadolu’nun Türkleşmesi esnasında “uç bölgeler” olarak kabul edilen sahalarda diğer bölgelere nazaran Ahi adlı zaviyelerinin daha yoğun olması onların misyonlarını göstermesi açısından oldukça önemlidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


