






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2012 Sayı Volume 7 Issue 3 </title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=261</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Prof. Dr. Sabahattin KÜÇÜK'ün Öz Geçmişi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15842</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15842</guid>
      <author>Mehmet Korkut ÇEÇEN, Abdulmuttalip İPEK</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretimi Türkçe Bileşik Tümcelerin Özelliği Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15685</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15685</guid>
      <author>Xhemile ABDIU</author>
      <description>Bilindiği gibi Türkçenin sözdizimin önemli bir özelliğini oluşturan ortaç ve ulaçların kullanılışı tümce anlamı açısından ilgi çekici nitelikler göstermekte, ulaç biçimbirimleri değişik işlevlerle birlikte çeşitli anlamları da yansıtmaktadır. Dilcilere göre Hint-Avrupa dillerinde görülenin tersine, genel olarak yan tümceler ana, temel tümcelere ilgi adıllarıyla değil, ortaç ve ulaçlarla bağlanmakta. Bu kuruluşta herhangi bir ilgi adılı ya da bir bağlaç kullanılmasına gereksinme duyulmadan temel tümce içine çeşitli yan tümceler yerleştirilir, üretken dönüşümlü dilbilgisindeki yerleştirme (embedding) gerçekleştirilir. Bilindiği gibi bağlantılı dillerin bir ad ya da eylem köküne değişik biçimbirimleri eklenir. Bu biçimbirimler her türlü türetme ve çekim işlemlerini gerçekleştirirler. Bu durumda Türkçede tümce anlambilimi açısından eklerinin çok önemli işlevleri yerine getirilir. Batı dillerinde rastlandığı gibi, Arnavutçada da ikinci dereceden aktarmalar görülür. Bu aktarmalar bütün bir tümceyi bir başka düğüme aktarak ona bağlı bir işlev verir ve bileşik tümceler ortaya çıkıyor. -(y)ıp, -ip, -up, -üp ulaç biçimbirimin ilginç nitelikleri bulunduğu görülür. -(y)ıp, -ip, -up, -üp biçimbirimi sıkça kullanılan zarf-fiil eklerinden biridir. Eklendiği fiili ikinci bir fiile bağlar. -erek, -arak ulaç biçimbirimine gelince iki fiili birbirine bağlarken yüklemin nasıl, ne tarzda yapıldığını açıklamaktadır. Yan tümceyi temel tümceye, iki önermeyi birbirine bağlayan bu biçimbirim aynı zamanda belirteç göreviyle üretken dönüşümsel dilbilgisindeki belirteçleştirmeyi sağlar. Bu makalenin amacı bu tür yan tümceleri açıklamak ve ortaya çıkan sorunları ele almaktadır. Bir Hint-Avrupa dili olan Arnavutçadan Türkçeye ve aksine Türkçeden Arnavutçaya çeviri sırasında karşılanan zorunlukları vurgulamaya çalışacağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Abbâsî Dönemi Önemli Türk Komutanlarından Boğa es-Sağîr</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15785</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15785</guid>
      <author>Abdullah Mesut AĞIR, Mehmet Emin ŞEN</author>
      <description>Abbâsîler döneminin 232-334/847-945 yılları arası, Türklerin askerî gücü elinde bulundurdukları ve askerî komuta görevlerinde başarılı oldukları bir dönem olmasından dolayı “Türk Nüfuzu” dönemi olarak adlandırılmıştır. Emevilerden sonra iktidara gelen ve seleflerinin takip etmiş olduğu mevali politikasından uzak duran Abbâsilerin bu siyaseti özellikle Türklerin tarih sahnesinde kendilerini göstermelerine imkân tanımıştı. Bu sayede İslâm âlemi kabiliyetleri ve cesaretleri ile maiyetleri altında bulundukları efendilerine, mensubu bulundukları dinlerine ve bağlı oldukları topraklarına hizmet edecek çok değerli Türk komutanların ortaya çıkışına tanıklık etmiştir. Bu komutanların özellikle Abbâsîlerin zayıf oldukları dönemlerde devleti uğraştıracak kadar nüfuz sahibi olmaları ve hatta bunlardan bazılarının kendi müstakil devletlerini kurmaları dikkate şayandır. Afşin, Boğa el-Kebîr, Boğa es-Sagîr, Vasîf, Eşnas, İnak et-Türk gibi kendilerinden epeyce söz ettirmiş beyler gibi, bu dönemin en önemli komutanlarından birisi de şüphesiz Boğa es-Sağîr idi. Es-Sağîr et-Türkî, eş-Şerâbî lakaplarıyla bilinen Boğa’nın Türk olduğu hususunda dönemin ana kaynakları ittifak halindedir. Makaleye konu olan komutan, bir diğer önemli bey olan Boğa el-Kebîr’in küçük kardeşi olduğundan dolayı Araplarca diğer Boğa’dan ayırt etmek için es-Sağîr lakabıyla ifade edilmiştir. Türkçe bir sözcük olan Boğa’nın değişik Türk lehçelerinde “buka”, “buga” gibi farklı yazımlarına tesadüf edilmektedir. Bu makalede Boğa es-Sağîr adlı Türk komutanın yapmış olduğu faaliyetler ele alınacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XIX. Yüzyılda Doğu Akdeniz’de İngiliz-Fransız Rekabeti ve Osmanlı Devleti</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15762</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15762</guid>
      <author>Durmuş AKALIN,Cemil ÇELİK</author>
      <description>Doğu Akdeniz Asya, Afrika ve Avrupa arasında önemli ve stratejik bir bölgedir. Siyasi geçmişi itibariyle birçok devlet ve toplum burada yaşamış ve yaşamaktadır. XIX. yüzyıl öncesinde ve bu süreçte ise bölgedeki en önemli siyasi güç Osmanlı Devleti olmuştur. Osmanlı Devleti Doğu Akdeniz’de otoritesini kurduktan sonra bölge uzun bir dönem mücadele açısından sessiz kalmıştır. Ancak Avrupalı güçlerin ve özellikle İngiliz ve Fransızların bölgeye ilgi duymalarıyla siyasi alanda çekişmeler başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin gerilemesi de süreci hızlandırmıştır. İngiltere ve Fransa Avrupa’nın XIX. yüzyıl içinde en önemli aktörlerinde ikisidir. Bu iki güç Hint Yolu ve sömürgecilik nedeniyle Asya ve Afrika ile ilgilenmiştir. Doğu Akdeniz burada kilit bir noktada olmuştur. Bir süre sonra da iki güç Kıbrıs, Mısır ve Doğu Akdeniz’in tüm sahillerinde mücadele etmeye başlamış ve bu durum doğrudan Osmanlı Devleti’ni ve politikalarını etkilemiştir. Osmanlı Devleti’ni etkileyen İngiliz-Fransız rekabeti belirli alanlarda yoğunlaşmıştır. Rekabet alanlarının en başında denizlerde üstün olma endişesi vardır. XIX. Yüzyılda büyük devlet olmanın önemli göstergelerinden biri olarak kabul gören deniz üstünlüğü iki devlet arasındaki rekabete de konu olmuştur. Bir diğer rekabet sahası ise Osmanlı toprakları üzerinde nüfuz sahibi olabilmektedir. Devletin otoritesini tesis etmekte zorlandığı ve her geçen gün değeri artmakta olan Ortadoğu ve Doğu Akdeniz sahilleri çevresindeki arazi bu nedenle daha da önemli hale gelmiştir. Rekabet sadece bölgede kalmamış Avrupa’nın birçok kez gündemine girmiş ve tartışmalarına konu olmuştur. Osmanlı Devleti’nin XIX. Yüzyıl içinde en önemli sorunu olan varlığını devam ettirme gayreti içindeyken İngiltere ve Fransa’nın hatta Avrupa’nın diğer güçlerinin Doğu Akdeniz üzerindeki rekabeti oldukça dikkat çekicidir. Askeri ve mali açıdan oldukça zayıf olmasına rağmen siyasi ve diploması kanalları gibi başka yollarla Osmanlı Devleti mücadelesini yine de sürdürmüştür. Büyük devletlerin kendi aralarındaki ve Osmanlı Devleti üzerindeki rekabeti ile Osmanlı Devleti’nin varlığını devam ettirme politikaları arasında sıkışıp kalan Doğu Akdeniz’de İngiliz-Fransız rekabeti bu çalışma ile irdelenmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sözceleme Belirticileri Olarak –Iyor/–mAktA</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15748</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15748</guid>
      <author>Talat AKASLAN</author>
      <description>Bu çalışma -Iyor ve –mAktA fiilcil birimlerini günlük dildeki konuşmalar ve kendi kendine konuşmalar ile kurumsal ve akademik metinlerde-söylemlerdeki işleyişleri çerçevesinde sözcelemsel bir yaklaşımla incelemektedir. Bu iki birim dilsel etkinliğin öznesinin iki farklı tasarımlamayla sözcesini kurmasının, sözcesinin içeriğiyle ve muhatabıyla ilişkisini iki farklı nitelikte tasavvur etmesinin, iki ayrı sözceleme tarzının (sözceleme durumunun) belirticileridir: Sözceleyen içerikle ve muhatapla arasına mesafe koymadan bitmemişlik değerine sahip bir sözce kurduğu tasarımlamada (sözceleme tarzında) –Iyor; mesafe koyarak bitmemişlik değerine sahip bir sözce ürettiği tasarımlamada ise –mAktA kullanır. –Iyor Türkçede mesafesiz bitmemişlik (non-accompli de non distanciation), -mAktA mesafeli bitmemişlik (non-accompli de distanciation) birimidir. Bu iki birim iki farklı sözceleme tarzının, iki ayrı sözceleme durumunun belirticileri olarak karşıtlık kurarlar ve –Iyor/–mAktA karşıtlığı sözcelemseldir. –Iyor kullanımı içeriği kendine atfetme, kendi adına “konuşma” ve kişisel bir içerik ifade etme; “olay” anlatımı; “sen”-“ben” ilişkisinin olması; doğrudan anlatım; vb.; -mAktA kullanımı içeriği başkasına atfetme; bir başkası olarak-bir başkası adına “konuşma” ve kişisel olmayan bir içerik dile getirme; konu anlatımı (aktarmayla bilgilendirme); “sen-“ben” ilişkisinin olmaması; dolaylı anlatım, vb. demektir. -Iyor’la sözceleyen “içeriden bir göz”; bir anlatıcı; bir kişi; -mAktA’yla “dışarıdan bir göz”; bir sunucu; bir raportör (gözlemleyen, kaydeden ve bildiren), bir otorite (soyutlaştırılmış kolektif bir kişilik)’dir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tarihsel Canlandırmanın Tanımı, Sınıflandırılma Çabası, Tarih Eğitimi İle Olan İlişkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15811</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15811</guid>
      <author>Neval AKÇA BERK</author>
      <description>Canlandırma kavramı farklı disiplinlerde kullanılmakta ve söz konusu bu disiplinlerde farklı tanımlamalarla ifade edilmektedir. Farklı disiplinlerde kullanılmasının ve tanımlanmasının dışında canlandırma çeşitli tarih konulu türlere de ayrılmaktadır; bunlar yaşayan tarih performanslarından müze sergilerine, tarihi tiyatrolardan televizyona, filme, gezi konferanslarına kadar çeşitlilik göstermektedir. Tarihsel canlandırma ile ilgi literatür incelendiğinde uygulamaların belirli bir sınıflandırma kapsamında gerçekleştirilmediği tespit edilmiştir. Bu uygulamalar özel gün ve haftalar, festival gibi öğrencilerin bu tür uygulamalara çoğu zaman seyirci olarak katıldığı organizasyonlar çerçevesinde gerçekleştirilmektedir. Bu çalışma kapsamında canlandırmanın literatürde yer alan tarih konulu türlerinden tarihsel canlandırmanın tanımı, sınıflandırılma çabası ve tarih eğitimi ile olan ilişkisi tartışılmaktadır. Bu bağlamda tarihsel canlandırmaya yönelik olarak dünyada ve Türkiye’de yapılan uygulamalar incelenmiş; tarihsel canlandırma uygulamaları tarihi dönemlerine, tarihi mekânlarına ve müze türlerine göre olmak üzere sınıflandırılmaya çalışılmıştır. Söz konusu bu sınıflandırma kapsamında tarihsel canlandırmanın tarih eğitimi ile ilişkisi tartışılmış, belirli gün ve haftalar kapsamında belediyeler, sivil toplum kuruluşları gibi kurumların öncülüğünde uygulanmaya çalışılan tarihsel canlandırmanın tarih eğitiminde yeterince kullanılmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Tarih dersinde gerçekleştirilecek tarihsel canlandırma uygulamalarının öğrencilerin geçmişe dair bilgilerini kullanarak kendi kişisel deneyimlerini yaşamalarına olanak sağlayacağı düşünülmektedir. Öğrencilerin üst düzey becerilerinin geliştirilmesi, kendi kişisel deneyimleri ile geçmişi daha anlamlı kılabilmeleri için tarih dersinde bu tür uygulamalara yer verilmesi tavsiye edilebilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>“Miskînlik” Dairesinde “Devreden” Bir Derviş: Yûnus Emre</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15793</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15793</guid>
      <author>Ayşegül AKDEMİR</author>
      <description>“Miskîn” kelimesi, geçmişten günümüze kadar uzanan çizgide olumsuz bir kavram alanına sahip bir kelime olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna bağlı olarak da söz konusu kelime, dilde ve yaşamda kendisine ancak “karşıt” bir noktada yer bulabilmektedir. İlk planda olumsuz çağrışımlar yapan “miskîn” kelimesi, daha farklı bir bakış açısından bakıldığında ise olumlu olarak algılanmaya ve değerlendirilmeye imkân verecek bir mahiyette karşımıza çıkmaktadır. Algılayıştaki bu farklılık, söz konusu kelimenin işaret ettiği “hareketsizlik/durağanlık” durumunun insanın fiziksel ya da ruhsal yönlerinden hangisiyle alakalı olarak ortaya çıktığıyla çok yakından ilgilidir. Nitekim insanın fiziki yönüyle ilgili olarak karşımıza çıktığında olumsuz bir değere sahip olan “miskîn” kelimesi, ruhsal yönüyle ilgili olduğu durumlarda ise olumsuz değerinden sıyrılarak olumlu bir değer yüklenmektedir. Yûnus Dîvânı’nda ise “miskîn” kelimesi, bazen sözlük anlamına sadık bir kullanımla karşımıza çıkmakta iken genelde ise kelime anlamını aşan ve onun çok ötesine geçen bir kullanım şekliyle karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu kelime, bu tarz kullanımlarda anlam ve değer açısından çok başka bir boyuta sıçramış durumdadır. Bu çalışmada, yüzeysel bir bakış açısıyla bakıldığında olumsuz çağrışım değerlerine sahip olan “miskîn” kelimesinin arka plandaki anlam ve değeri sorgulanmıştır. Bu yapılırken de şiirlerinde kendisini sık sık “miskîn” sıfatıyla nitelendiren Yûnus Emre’nin şiirleri esas alınmış ve onun gerçek ve tasavvufî kimliğiyle söz konusu kelimenin çağrışım değerleri arasındaki muhtemel ilgi ve ilişkiler üzerinde durulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yunus Emre'de Türkçe</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15713</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15713</guid>
      <author>Yaşar AKDEMİR,Hasan KAVRUK</author>
      <description>Yunus Emre, Türkçenin varlığını koruması, yaşaması, bir edebiyat ve kültür dili olup gelişmesi yolunda çaba sarf etmiş büyük şairlerin başında gelir. Bu çalışmanın amacı Yunus Emre’nin eserlerinin Türk diline katkılarını, Türk dilinin tarihi seyrindeki yerini tespit etmektir. Çalışmada eserlerinin ses, şekil, cümle yapısı incelenerek Yunus Emre’nin dili hakkında değerlendirme yapılacaktır. Sonuçta Yunus Emre’nin eserleriyle Türk diline önemli katkılar yaptığı tespit edilmiştir. Bu kayda göre Yunus Emre, H. 648/M. 1240–1 tarihinde doğmuş, 82 yıllık bir hayattan sonra H, 720/M. 1320–1 tarihinde vefat etmiştir. H. VIII. asrın başlarını veyahut H. 730–735/ M. 1329/1334 yıllarını şairin ölüm tarihi olarak kabul etmek gerekir. Yunus Emre’nin en önemli eseri “Divan”ıdır. Bu eserinde, aruz ölçüsüyle ve gazel şeklinde yazılmış şiirler de vardır. Fakat en güzel şiirleri hece ölçüsüyle, dörtlükler halinde söylemiş olduğu ilâhilerdir. Kafiye olarak genellikle halk ve tekke şiirindeki geleneğe uyarak daha çok yarım kafiye ve redif kullanılmıştır. Risaletü’n-Nushiyye kısa mensur bölüm dışında mesnevi biçimiyle ve aruz ölçüsüyle yazılmış didaktik bir eserdir. Tasavvufi bir nasihatname olan eser XIII. ve XIV. yy. Türk edebiyatının ilk ve en güzel örneklerindendir. 13 beyitlik bir başlangıçla kısa bir mensur girişle beraber 600 beyitten müteşekkildir. Başlangıçta 13 beyitlik, Fa’ilatün Fa’ilatün fa’ilün vezniyle yazılan manzum bölümden sonra, mesnevinin bölümleri gelmektedir. Bu bölümler Mefa’ilün Mefa’ilün Fe’ulün vezniyle yazılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1942-1943 Arası Dönemde Kıbrıs Türk Kimliğinin İlk Kurumsallaşma Hareketleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15666</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15666</guid>
      <author>Sibel AKGÜN</author>
      <description>Kıbrıs, 20. yüzyılın ortasından itibaren uluslararası ilişkilerin gündeminde olup, günümüzün çözümlenmemiş sorunlarından birini teşkil etmektedir. Ada, Doğu Akdeniz’de birbirine karşıt çıkarların ve siyasi isteklerin belirlediği siyasi tarihi ile hareketli bir geçmişe sahiptir. Küresel ve bölgesel dengelerin dışında, Kıbrıs’ta asıl sorun, büyük ölçüde 1878 yılından başlayan ve adanın iki büyük etnik ve dinsel halkı arasında, etnik farklılaşma süreci ile belirginleşmiş olan milliyetçilik olgusudur. Bu olguya, İngiliz sömürge yönetiminin izlediği politikalar ve yerel seçkin denilen aydınlar ve elitlerin etkisi de eklenince birbirine karşıt, çatışan bir kimlik ikiliği ortaya çıkmıştır. Amaçları ve yönelimleri farklı olan bu kimliklerin, oluşma süreci dışında politik - kültürel - sosyo ekonomik olarak ciddi anlamda ilk ortaya çıkma süreçleri önemlidir. Bu süreci tetikleyen ve kurumsallaşmasına neden olan faktörler, ilk oluşmaya başlama dönemleri kadar önemli ve üzerinde durulması gereken bir konudur. Kıbrıs Türk halkı içinde basın yayın, siyasi ve mesleki örgütlenme alanlarında birer sosyal taşıyıcı olan yapıların oluşturulması 1940’lı yıllara denk gelmektedir. Uluslararası gelişmelerin etkisi ile başlayan bu süreç, tek tek KATAK, Halkın Sesi gibi sosyal taşıyıcı yapıların incelenmesi ile ele alınacaktır. Kurumsal temelinde Enosis, İngiliz sömürge yönetimi politikaları ve Kıbrıs Türk milliyetçiliği olan bu süreç ele alınırken, dönemin gelişmeleri de göz önünde bulundurularak bir çözümleme yapılacaktır. Ayrı ayrı ele alınabilecek olan bu temellerin, Kıbrıs Türk halkı için kurumsallaşma anlamında 1940’lı yıllardaki dinamiği ve gelişimi ise çalışmanın ana konusu olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tanzimat Hareketleri Karşısında Aşık Seyrani</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15665</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15665</guid>
      <author>Eyüp AKMAN</author>
      <description>Âşık Seyrani, 1800-1866 yılları arasında yaşamıştır. Aslen Kayseri Develilidir. Hayatı boyunca üç padişah dönemi görmüştür. Bunlar III. Selim, II. Mahmut ve Abdülmecit dönemleridir. Özellikle son iki padişah dönemi, gençlik ve olgunluk dönemine rastlar. Seyrânî, II. Mahmut döneminde hız kazanan, Abdülmecit döneminde Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla resmiyet kazanan yenileşme ve batılılaşama hareketlerine karşı halkın duygularına tercüman olmuş, toplumda gördüğü sosyal aksaklıkları ve çarpıklıkları padişahtan bile çekinmeden pervasızca dile getirmiştir. Seyrani, klasik edebiyatta hiciv, halk edebiyatında taşlama adını alan türde oldukça başarılıdır. Bu durum biraz da onun mizacıyla alakalıdır. İstanbul’a mesleğini icra etmek için gelen Seyrani, devrin her aşığı gibi saray aşıklarının arasına katılmayı arzu etmiştir. Fakat bu arzusu gerçekleşmemiştir. Bundan dolayı olsa gerek saray erkanını özellikle sadrazamları keskin bir dille hicvetmiştir. Seyrani’nin saraya karşı bu kadar sert tavır almasına başka bir sebep olarak da Yeniçeri teşkilatının kaldırılmasını gösterebiliriz. Bektaşiliğe meyilli olan Seyrani de diğer Bektaşi şairleri gibi bu teşkilatın kaldırılmasını kabullenememiş bundan dolayı saraya menfi tavır almıştır. Seyrani’nin şiirlerinde on dokuzuncu yüzyılın sosyal, ekonomik hayatını bulmak mümkündür. Özellikle Tanzimat ve Islahat hareketleri neticesinde ülkenin düştüğü durum, saray tarafından lüzumu olmaksızın yapılan sınırsız harcamalar, halkın yeniliklere ayak uyduramaması, bizzat padişahların bir batılı gibi davranması, kadıların rüşvet alarak adalet mekanizmasının çökmesi onun şiirlerinde hicvedilmiştir. Bu araştırmamızda Tanzimat hareketleri ve bunların halka nasıl yansıdığı Seyrânî’nin şiirlerinden hareketle anlatılacak ve dönem hakkında bazı değerlendirmelerde bulunulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ninni-Masal-Rap Üçgeninde Toplumsal Eleştiri ve Metinlerarasılık</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15607</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15607</guid>
      <author>Erol AKSOY</author>
      <description>İletişim, insanoğlunun doğası gereği vazgeçemeyeceği bir araçtır. Bu nedenle insan, bireysel yaşamdan toplumsal yaşama geçerken tecrübesini, bilgisini, görgüsünü ve sahip olduğu değerler bütününü diğer insanlara ve yeni kuşaklara aktarabileceği iletişim sistemleri oluşturmuştur. Bu iletişim sistemleri ise zaman içerisinde değişim ve dönüşümler yaşayıp farklılaşmalara uğrayarak çağa ayak uydurmaktadır. Toplumsal iletişim sistemimiz sözlü ortamdan yazılı ortama akabinde elektronik araçların devreye girmesiyle de elektronik ortama taşınmıştır. Toplumsal iletişim sisteminin önemli elemanlarından biri yüzlerce yıllık gelenekten gelen sözlü kültür ürünleri ise bir diğeri de müziktir. Günümüzün elektronik iletişim ortamında özellikle popüler müzik ve onun tüketim kültürü, bir yaşam tarzı sunarak oluşturduğu hayran kitlesini peşinden koşturan, kimi zaman bu hayran kitlesini belli doğrultularda yönlendiren bir iletişim kanalı konumundadır. Bu iletişim kanalı, politik duygu ve düşünceleri topluma iletme, böylece aynı politik duruşu sergileyen bir dinleyici kitlesi oluşturma amaçlarıyla da kullanılmaktadır. “Politik pop” kavramı içerisine dâhil olan bu örneklerin kimi zaman sözlü kültür ürünleriyle harmanlanarak dinleyicilere sunulduğu da görülmektedir. İşte bu çalışmada Walter Ong’un “ikincil sözlü kültür” şeklinde adlandırdığı kavramın çerçevesi içerisinde binlerce yıllık sözlü kültür ürünlerimizden olan ninni ve masal türlerinin popüler müzik sanatçılarından Candan Erçetin’in “Ninni” isimli şarkısında bir iletişim malzemesi olarak kullanılışı ele alınacak, aynı zamanda sanatçının vermek istediği politik ve toplumsal mesajlarla bu türlerin özellikleri üzerinden kurduğu semboller dünyası metinlerarasılık ilişkisi bağlamında aydınlatılmaya çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Romanlarında Edebiyat Algısı ve Türk Edebiyatının Dönemlerine Bakış</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15763</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15763</guid>
      <author>Gizem AKYOL</author>
      <description>Cumhuriyet’in ilk yıllarında siyasi iktidar, yeni bir toplum inşa edebilmek amacıyla sosyal ve kültürel kurumlardan faydalanmıştır. Özellikle 1923-1950 yılları arası, Cumhuriyet’in, kurumlarıyla birlikte tesis edilmeye ve inkılâpların yaşatılmaya çalışıldığı bir dönemdir. Bu dönemde yazılan romanların büyük bir bölümünün siyasi iktidarın söylemleriyle uyum içinde oldukları görülmektedir ve bu ortamda edebiyat, toplumsal değiştirme gücüne sahip bir fonksiyon icra etmiştir. Başka bir ifade ile edebiyata, estetik bir zevkten çok, toplum üzerinde etkileyici rolü bulunan bir sanat olarak yaklaşan ilk dönem Cumhuriyet romancıları, eserleriyle toplum mühendisliği görevini üstlenmişlerdir. Cumhuriyet’in ideolojik yapılanması, özellikle 1940’lı yıllarda çok partili hayata geçene kadarki romanlar üzerinde etkili olmuş ve adeta bir kanon edebiyatının oluşmasına ortam hazırlamıştır. Romancıların önemli bir kısmı uzaktan veya yakından bu kanonik yapının içinde yer almıştır. Aslında bu yapıyı, tek partili yılların genel atmosferi olarak değerlendirmek de mümkündür. Cumhuriyetle birlikte medeniyet alanında yaşanan kırılma, yakın geçmişin uzun seneler boyunca sorgulanmasına sebep olmuştur. Bu bağlamda, 1923’ten 1950’li yıllara gelene dek, henüz toplum hafızasında taze olan Osmanlı, sosyal, kültürel ve siyasal kurumlarıyla Türk romanının temel malzemesi halindedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında genel edebiyat söyleminin dışında kalan romancılar, Osmanlı ile birçok konuda barışık olmalarından kaynaklanan bir yaklaşımla Osmanlı edebiyatını da bu yaklaşıma uygun bir biçimde ele almışlardır. Oysa Osmanlı edebiyatının sorgulandığı romanlarda Cumhuriyet dönemi romancılarının, bu edebiyatın özellikle Divan ve Servet-i Fünûn dönemlerinde toplumu değişim ve dönüşüme sevk edecek bir uyanışa ortam hazırlamadığı inancında oldukları görülmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Milli Kütüphane 2727 No'lu Mecmua'da Kayıtlı "Aruz Risâlesi" Üzerine (İnceleme-Metin)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15703</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15703</guid>
      <author>Mustafa ALKAN</author>
      <description>Şiir, edebiyat içerisinde en önemli yeri teşkil eder. Şiir bilgisine sahip olmak, şiire dair terim ve kuralları bilmek, hem şair için hem de şiir okuyucusu için önemli bir husustur. Bu nedenledir ki özellikle eğitim çağındaki çocukların yararlanacağı eserlerde, şiir üzerine bilgilere rastlamak mümkündür. Çocuklara dil ve edebiyat eğitimi vermek amacıyla hazırlanan bu eserlerde ayrıntılı bilgiler yerine onların işine yarayacağı kadar kısa bilgilerle yetinildiği görülmektedir. Milli Kütüphane 2727 No’lu Mecmua , esasen ilköğretim çağındaki çocukların Arapça ve Farsça kelimelerle birlikte aruz kurallarını öğrenmeleri maksadıyla yazılmış manzum sözlüklerden üçünü ihtiva eden (Sübha-i Sıbyân , Tuhfe-i Şâhidî , Tuhfe-i Vehbî ) bir manzum sözlük mecmuasıdır. Ancak bu mecmuada bu manzum sözlüklerin dışında başka küçük eserler de vardır ki bunlardan biri de “Aruz Risalesi”dir. Bilindiği üzere risaleler, herhangi bir konuda yazılmış olan kısa metinlerdir. Bu risale de aruz ölçüsü, Klasik Türk Edebiyatı nazım şekilleri ve türleri ayrıca söz sanatları üzerine bilgiler veren ve bunları örneklendiren kısa bir eserdir. Bu eserde bilinen birtakım edebî bilgilerin yanı sıra bazı edebiyat terimlerinin, bugün bilinenden farklı şekilde anlatıldığı görülmektedir. Risale bu nedenle önem arz etmektedir. Mecmuaların çoğunlukla bir bütün halinde kitaplaştırılmadığı düşünüldüğünde mecmualar içerisindeki bu tür küçük metinlerin ilim dünyasına takdimi daha çok makaleler aracılığıyla olmaktadır. İşte bu çalışma da adı geçen risale metninin incelenip transkribe edilmesini ve bu şekilde araştırmacıların istifadesine sunulmasını amaçlamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cultural Memory of the 1970s Turkey the Psychological Effects of State Oppression on the Imprisoned I</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15700</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15700</guid>
      <author>Ahmet ALVER</author>
      <description>The ‘March 12th novels’ is a retroactive umbrella term used to describe the works of fiction written between 1971 and 1980 which take as their inspiration the events surrounding the coup d’etat; the military takeover, the battle between revolutionary left wing activists and nationalists, and the political and social fallout of the intervention. Çetin Altan’s first novel, Büyük Gözaltı (Great Surveillance), is very much a work which reflects the reality of its era, or at least reality as experienced by its author and many on the political left in Turkey after the March 12th military intervention in 1971. The novel plays a significant role in the collective memory of this turbulent period of recent Turkish history, when left-leaning academics, writers, journalists, politicians, university students and activists suffered persecution at the hands of the state, with thousands being imprisoned and tortured. This article, with particular reference to the philosophical and social theories of Michel Foucault on the nature of punishment and power relations, aims to analyse the effect of an overwhelming state power on the imprisoned protagonist of the novel and the way in which he responds by internalising state power, becoming his own interrogator and accuser. Moving beyond concepts of guilt and innocence, the psychological reaction of the protagonist to his position within this unbalanced power structure and the symptoms of its surrealist consequences are the primary focus of this article.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Üniversite Öğrencilerinin ‘‘Topluluk Karşısında Konuşma’’ İle İlgili Çeşitli Görüşleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15630</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15630</guid>
      <author>Akif ARSLAN</author>
      <description>Çalışmanın amacı üniversite öğrencilerinin topluluk karşısında konuşma becerisi ile ilgili çeşitli görüşlerini belirlemektir. Bu amaçla Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi’nin değişik bölümlerinde eğitimlerine devam eden 500 üniversite öğrencisine araştırmacı tarafından geliştirilen anket uygulanarak araştırmanın verileri elde edilmiştir. Çalışmanın sonunda öğrencilerin büyük çoğunluğunun topluluk karşısında konuşmak istediği fakat Türkçeye hâkim olunmaması, Türkçenin sonradan öğrenilmesi, yanlış veya eksik bilgi verme korkusu, dinleyicilerin alaycı davranışları, özgüven eksikliği, utangaç mizaç, diksiyon problemleri, anlaşılmama endişesi gibi çeşitli sebeplerden dolayı ellerine fırsat geçse bile topluluk karşısında konuşmadıkları veya topluluk karşısında konuşmayı gerektiren görevlerden kaçındıkları belirlenmiştir. Araştırma kapsamındaki öğrencilerin sınıfta çoğunlukla başarılı öğrencilere söz verilmesi, topluluk karşısında konuşma etkinliklerinin resmî bayramlardaki birkaç konuşmadan ibaret olması, sınıfların kalabalık olması, öğrencilere yeterince söz hakkı verilmemesi ve daha çok öğretmenlerin konuşması, öğrencilerin öğretmenlerin tepkisinden çekinmeleri, çeşitli merkezi sınavlara odaklanıldığı için konuşma becerisinin ihmal edilmesi gibi bazı sebeplerden dolayı, eğitim kurumlarının bu beceriyi yeterince geliştiremediği düşüncesinde oldukları da tespit edilmiştir. Çalışmada, topluluk karşısında sinirlerin gerilmesi, aşırı derecede heyecanlanma, eleştirilmekten korkma, söyleyeceklerini unutma, bayılma endişesi gibi psikolojik ve terleme, titreme, yüzün kızarması, baş ağrısı, kekeleme, sesin titremesi, kalp atışlarının hızlanması, kelimeleri yutma gibi fiziki özellikler ortaya konulduktan sonra, araştırma kapsamındaki öğrencilerin topluluk karşısında yaşanan heyecanın azaltılması için neler yapılması gerektiğine yönelik çeşitli önerilerine de yer verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Divan Şiirinin Sevimli Yüzleri: Osmanlı Şiirinde Berberler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15735</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15735</guid>
      <author>İncinur ATİK GÜRBÜZ</author>
      <description>Osmanlıda berberlerin sadece saç kesen ya da tıraş yapan kişiler olmadıkları, aynı zamanda sünnetçilik, hacamatçılık, dişçilik gibi işler de yaptıkları bilinmektedir. Bu yönleriyle toplumun önemli simalarından biri olan berberlerin dükkânları da her kesimden insanın girip çıktığı, sırların paylaşıldığı, dedikoduların yapıldığı ve böylelikle halkın nabzının tutulduğu mekânlar olarak toplumsal yaşamın merkezinde yer almıştır. Bu bakımdan içinde yaşadıkları toplumun önemli kültür ögelerinden ve taşıyıcılarından olan berberler, hemen her dönemde ve gelenekte edebî eserlerin önemli figürlerinden olagelmiş, şiirlerden hikâyelere, romanlardan tiyatrolara, masallardan tekerlemelere kadar birçok türe konu olmuştur. Sosyal hayatın diğer bütün unsurları gibi berberler ve berberlikle ilgili unsurlar da</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edebi Metnin ve Yaratıcılığın Kaynağına Ulaşan Yol: Psikanalitik Edebiyat Eleştirisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15688</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15688</guid>
      <author>Ferda ATLI</author>
      <description>Edebiyat ve psikoloji insan ve insanın hallerini inceleme alanı olarak kabul etmeleri dolayısıyla birbirlerinden beslenmesi gereken bilim dallarıdır. Edebiyatın psikolojiye katkılarının yanında psikolojinin edebiyata katkıları önemli boyutlardadır. Günümüzde edebi metinlerde işlenen karakterlerin oluşturulması ve tahlil edilmesi hususunda psikoloji pusula mahiyeti göstermektedir. Özellikle insanın bilinçaltını ve yaratım faaliyetini çeşitli yollardan tanımlamaya çalışan psikanaliz bilimi, edebiyat için önemli bir yan alan olma özelliğini sürdürmektedir. Psikanalizin, kurucusu Sıgmund Freud tarafından sanatçılara, daha sonra ise öğrencileri vasıtasıyla sanat eserlerine uygulanışı psikanaliz ile edebiyatın aynı zeminde buluşmasına sebebiyet vermiştir. Başta Freud, Adler, Jung ve Lacan olmak üzere psikanaliz ile edebiyatı bir araya getirmeye çalışan bilim insanları farklı metotlar geliştirerek daha iyiyi yakalama uğraşı içinde olmuşlardır. Psikanalizle ilgilenen bilim insanlarının geliştirdikleri bu metotlardan yararlanan edebiyat eleştirmenleri Psikanalitik Edebiyat Eleştirisi yöntemini geliştirerek edebi metin incelemesinde farklı bir boyut yakalama imkânı elde etmişlerdir. Bazen sanatçının hayat hikâyesinden yola çıkılarak bazen de edebi metindeki şahsiyetlerin özelliklerine dayanılarak ortaya çıkan bu yorumlar metinlere çok katmanlılık kazandırmış, okuyucunun hem edebi metnin hem yazarın iç dünyasına mercek tutmasına yardımcı olmuşlardır. Bu çalışmanın amacı bir makalenin sınırlarının el verdiğince Psikanalitik Edebiyat Eleştiri metodunun önemli beş şahsiyeti hakkında bilgi vermek ve Türk edebiyatından bazı örnekleri dikkatlere sunmaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kazak Türkçesinin Söz Varlığındaki Rusça Alıntılar ve Ses Değişmeleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15725</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15725</guid>
      <author>Emine ATMACA</author>
      <description>Türkistan lehçeleri konuşurları ve Ruslar, çok eski dönemlerden itibaren sosyal, siyasi ve kültürel etkileşimler sonucunda kelime alışverişinde bulunmuştur. XVI. ve XVII. yüzyıllarda yerleşilen mahallin etkisiyle olsa gerek iki halk arasındaki bu kelime alış veriş münasebetleri hızla artmaya başlamıştır. Bugün Rusçada bu kelime alış verişinin çokluğunu Rusçanın köken bilgisi sözlüğünü hazırlayan Maks Fasmer’in “Etimologiçeskiy Slovar Ruskogo Yazıka” adlı çalışmasından öğreniyoruz. Aynı şekilde Kazak dil biliminin önemli temsilcilerinden K. Ahanov “Til Biliminin Negizderi”, A. Hasenov “Til Bilimi” ve M. Balakayev “Kazak Til Biliminin Meseleleri” adlı çalışmalarında Rusça alıntı kelimeleri, kirme sözder (~alıntı kelimeler) başlığı altında, alıntılanan kelimelerin alınma sebeplerini ve Kazak Türkçesindeki durumlarını örneklerden hareketle vermişlerdir. Bu makalede, Kazak Türkçesinin söz varlığındaki Rusçadan alıntı yapılan kelimeler tespit edilmiş ve bu kelimelerdeki ses olayları üzerinde durulmuştur. Kazak Türkçesinin söz varlığındaki Rusçadan alıntı kelimeler, ya doğrudan ya da dolaylı yollardan konuşma diline ve yazı diline girmiştir. Konuşma dilindeki alıntı kelimelerin büyük bir çoğunluğu Ekim (~Kazan) devriminden önce Kazak Türkçesinin ses yapısına uydurulurken devrimden sonra yazı dilindeki alıntı kelimelerde Rus imlası özellikle korunmuştur. Ekim (~Kazan) ihtilâline kadar Kazak Türkçesine Rusçadan veya Rusça aracılığıyla başka dillerden geçen kelimelerde de Rusça biçimler korunmuştur. Eklerle genişletilmiş kelimeler alınacağı zaman da Rusça alıntı kelimenin kök veya gövdesi aynen alınmış ve Rusça eklerin yerine Kazak Türkçesi kendi eklerini yerleştirmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Konuşma ve Ses Eğitimi Arasında Konuşmanın Ezgisi Açısından Akrabalık İlişkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15783</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15783</guid>
      <author>Kıvanç AYCAN</author>
      <description>Ses eğitimi; konuşma, şarkı söyleme ve şan gibi alt basamakları içeren disiplinler arası bir özel eğitim alanıdır. Bireylere konuşurken ve şarkı söylerken anatomik ve fizyolojik yapılara uygun bir şekilde seslerini kullanabilmeleri için gerekli davranışların kazandırıldığı bir eğitim niteliğindedir. Diğer taraftan konuşma eğitimi ise “diksiyon”, “hitabet”, “retorik” (belâgat) gibi sözcüklerle Türkçe diline yerleşmiş bu amaca yönelik öğretilerdir. Kendi dilini doğru bir şekilde konuşmak ve kendini doğru ifade edebilmek, yani doğru bir diksiyona sahip olmak isteyen bir kişi diksiyon sanatının içeriğini oluşturan, artikülasyon, ses-nefes, fonetik, vurgu, tonlama ve ulama gibi önemli maddeleri öğrenmeli ve uygulamalıdır. Bu noktada mesleğini konuşarak yürütmek durumunda olan avukatlar, hatipler, politikacılar ve öğretmenlerin doğru, etkili ve güzel konuşma biçimini öğrenmekle kalmayıp, ses sağlığı ve korunması hakkında da bilgilendirilmeleri gerekmektedir. İnsanların, doğuştan gelen konuşma yeteneklerini düzgün ve doğru bir şekilde kullanabilmeleri için okul hayatlarında alacakları konuşma eğitimi oldukça önemlidir. Eğitim kurumlarındaki konuşma derslerinin genel amacı, öğrencilere duygu, düşünce, gözlem, hayal ve isteklerini dil kurallarına uygun ve etkin bir şekilde ifade etme becerisi kazandırmaktır. Öğrenciler bu noktadan hareketle soluk almaya yarayan organlar, soluk basıncını dü¬zenleyen organlar ile sesin oluşumunu sağlayan or¬ganların yapı ve işlevlerini birlikte tanıyıp öğrenmelidirler. Konuşma eğitiminde teorik olarak işlenen bu konular ses eğitimde nefes egzersizi yapılarak uygulama boyutunda ele alınmaktadır. Ses ve konuşma eğitimleri arasındaki temel akrabalık ilişkisi bu noktada konuşma eğitiminin teorik içeriğinin ses eğitiminin uygulama boyutunda özellikle konuşmanın ezgilenmesi temelinde gelişmesidir. Bu makale bu akrabalığı betimsel olarak ele almaya çalışan bir derlemedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Tefsir Kültürü Açısından Mühim Bir Eser; Bursa Ulucami 435 Numaralı Tefsir Nüshası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15608</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15608</guid>
      <author>Hidayet AYDAR</author>
      <description>Bu makalede Osmanlı Tefsir kültürünün önemli bir halkasını oluşturan mühim bir eser üzerinde durulacaktır. Bu eser Bursa Ulucami 435 numaralı Tefsir nüshadır. Nüsha daha önce bazı araştırıcılar tarafından incelenmiş ve hakkında bazı değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmelerde Bursa Ulucami 435 nolu nüshanın, Ebu’l-Leys Tefsirinin veya Tefsîr-i Hâzin’in tercümesi olduğu, adının da Enfesü’l-Cevâhir yahut Tercüme-i Tefsîr-i Lübâb olduğu ileri sürülmüştür. Kütüphanelerimizde bulunan birçok nüsha üzerinde ciddi bir tahkik yapılmadan yapılmış olan isimlendirmeler böyle bir görüşün ortaya konmasında etkili olmuştur. Ne yazık ki bu nüshalarda Ebu’l-Leys Tefsiri Tercümesi ile diğer bazı tefsirlerin tercümeleri isimlendirme noktasında birbirine karıştırılmıştır. Dolayısıyla bunlara bakarak yapılan değelerdirmeler de yanlış olmuştur. Bu çalışmada özellikle bu değerlendirmeler çerçevesinde Bursa Ulucami 435 nolu nüsha ele alınıp incelenecek ve iddia edildiği gibi Ebu’l-Leys veya el-Hâzin tefsirinin tercümesi olıp olmadığı hususu irdelenecektir. Bunun için Bursa Ulucami 435 nolu nüsha ile bu Ebu’l-Leys ve el-Hâzin tefsirlerinden seçilmiş bazı kısımlar arasında bir takım mukayeseler yapılacaktır. Ayrıca Bursa 435 nolu nüshanın, kendisinden önce yazılmış olan ve Osmanlı toplumunda kullanılan diğer bazı Arapça tefsirlerle seçilmiş kısımlarda mukayesesi yapılarak aralarında bir ilişki olup olmadığı tespit edilmeye çalışılacaktır. Ayrıca tefsirin fiziksel bazı özellikleri ile vakfiye ve ferağ kayıtlarından hareketle istinsah tarihi gibi bazı hususiyetleri hakkında da kısa bilgiler verilecektir. Buna göre de Bursa Ulucami 435 nolu nüshanın mahiyeti hakkında aydınlatıcı bazı açıklamalar yapılmış olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kutadgu Bilig ve Divanü Lûgat-it-Türk’e Göre ‘Saç-Sakal’ Kültürü Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15673</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15673</guid>
      <author>Adem AYDEMİR</author>
      <description>Karahanlı Türkçesi eserlerinden olan Kutadgu Bilig’in karşılaştırmalı metin yayını 1947 yılında Reşid Rahmeti Arat tarafından yapılmıştır. Divanü Lugati’t Türk’ün tercüme yayını ise 1939/ 1941 yıllarında Besim Atalay tarafından yapılmıştır. Biz bu çalışmada Reşid Rahmeti Arat ve Besim Atalay’ın yayımlarından faydalandık. Kutadgu Bilig ve Divanü Lugati’t-Türk, Türk kültürü açısından çok önemli eserlerdir. Bu sebeple, XI. asır Türk dünyasının dil, edebiyat, kültür ve sosyal durumuyla ilgili zengin ve özgün ilk bilgileri veren Kutadgu Bilig ve Divanü Lugati’t Türk, Türkoloji araştırmalarında her zaman temel kaynak olmuş ve araştırmacılar tarafından çok yönlü olarak ele alınmıştır. Türklük biliminin kurucusu Kâşgarlı Mahmud tarafından Karahanlı Türkçesi döneminde kaleme alınan Divanü Lugati’t Türk, Türk dilinin birçok bakımdan kılavuz eserlerinden birisidir. Bu eser, dilimizin sadece Karahanlı Türkçesi dönemini değil, daha önceki ve sonraki dönemlerini de aydınlatan bir öneme sahiptir. XI. asır Türk dünyasının dil, edebiyat, kültür ve sosyal durumuyla ilgili zengin ve özgün ilk bilgileri veren Kutadgu Bilig ve Divanü Lugati’t Türk, Türkoloji araştırmalarında her zaman temel kaynak olmuş ve araştırmacılar tarafından çok yönlü olarak ele alınmıştır. Fakat saç-sakal kültürü bağlamında ayrıntılı bir şekilde incelenmemiştir. Bu sebeple, bu makale, Türk kültüründe, Kutadgu Bilig ve Divanü Lugati’t Türk’e göre saç-sakal kültürünü incelemektedir. Bu çalışma genel tarama modelinde yapılmıştır. Bu amaçla, önce Dîvânu Lûgati’t-Türk ve Kutadgu Bilig satır satır taranarak çağının saç-sakal kültürünü yansıtan bütün kelime, deyim, atasözü, beyit ve manzum parçalar fişlenmiş; daha sonra elde edilen malzeme, kendi içinde sınıflanıp listelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tarih Algısı Bağlamında Postmodern Bir Anlatı: İstanbul Hatırası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15633</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15633</guid>
      <author>Mustafa AYDEMİR</author>
      <description>Zekice plânlanmış bir cinayet ve onu çözmeye, katili bulmaya çalışan bir dedektif etrafında şekillenen polisiye roman, 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan postmodernizmin de etkisiyle önemli bir gelişme gösterir. Bu gelişme, Türk edebiyatında önce çeviri, sonra da telif yoluyla kendini gösterir. Suçun ortaya çıkmasına bağlı olarak gelişen ve kentleşme ile birlikte edebiyattaki yerini almaya başlayan polisiye romanın tarihi, suç kavramının tarihi kadar eskidir. Belli bir tarihinin olması yönüyle, polisiye romanın doğuşuna zemin hazırladığını söylemek mümkündür. Ancak 20. yüzyılda iki büyük savaşın yaşanması, işlenen cinayetleri en iyi şekilde anlatabilecek bir tür olan polisiye romanın hızlı bir gelişme göstermesine sebep olmuştur. Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası romanı, son dönem Türk romanında, polisiye roman türünün geçirdiği değişimi göstermesi bakımından önemlidir. Polisiye bir kurguya sahip anlatıda biri gerçek ve güncel, diğeri tarihsel olan iç içe girmiş iki farklı kurgu söz konusudur. İşlenen cinayetlerden hareketle İstanbul’un tarihsel mekânlarına gizemli yolculuklar yapılır. Ayrıca yok edilmeye çalışılan bu mekânların aslında ne denli anlamlı olduğuna dikkat çekilir. Bu çalışmada polisiye romanın Batı ve Türk edebiyatında ortaya çıkışına ve tarihî gelişimine kısaca değinildikten sonra Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası adlı romanı incelenmiş ve bu romandaki postmodern özellikler üzerinde durulmuştur. Bu yöntemle; olay örgüsü, zaman, mekân, şahıs kadrosu bakımından romanın postmodern özelliklerine dikkat çekilmiş ve klasik romanın unsurları, postmodernist bir yaklaşımla değerlendirme denemesi yapılmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Namık Kemal’in Sanat/Sanatçı Algısında Romantizm ve Victor Hugo Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15575</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15575</guid>
      <author>Abdulhalim AYDIN</author>
      <description>Bilindiği gibi, Tanzimat hareketi Türk toplumunun çağdaşlaşma, yenilenme ihtiyacıyla yüzünü Batı’ya çevirdiği bir yapılanma dönemidir. Tanzimat edebiyatı da bu sürecin edebi tarafını oluşturmuştur. Dönemin diğer yazarları gibi bu edebiyatın en büyük simalarından N. Kemal’in üzerinde de romantizmin ve özellikle Hugo’nun etkilerinin büyük boyutlarda olduğu bilinen bir şeydir. Hugo’nun şiirlerini de okumakla beraber tiyatroları ve romanlarına daha büyük ilgi duyan N. Kemal’de bu ilginin sonuçları kendini göstermekte gecikmez. Eserlerinde, büyük bir Hugo hayranlığı sonucu, romantizmin ve şefinin etkileri aslında artık herkesin bildiği “Hernani-Zavallı Çocuk” ve “Cromwell Önsözü-Celaleddin Önsözü” ile sınırlı değildir. Ama bu çalışmada asıl üzerinde durmak istediğimiz şey, N. Kemal’in sanat ve sanatçı algısında romantizm ve Hugo’nun etki veya katkısının mahiyetidir. Klasik okulun akılcılığı, kuralcılığı ve hitapta benimsediği seçkinciliğine karşı bir devrim gerçekleştiren romantik okulla, edebiyatı geniş bir perspektife yaymakla beraber bir tezin savunulması (litterature engagée) biçiminde de algılayan Hugo’nun yazarımız üzerindeki etki ve/ya yönlendirmelerin ne kadar etkin olduğu çalışmamızın cevabını bulmaya çalıştığı temel soru olacaktır. Çalışmada da üzerinde durduğumuz gibi, esasen Hugo tarzı sanat ve edebiyat yapma biçimi Namık Kemal’in edebiyattan beklentilerine büyük ölçüde uyuyordu. Ne de olsa o da Hugo gibi, kemal de yeni bir toplum oluşturmada sanat ve edebiyatın büyük rolüne inanıyordu. Bu bağlamda, “Realizme ve temsilcilerine yönelseydi acaba bu gün karşımızda yine aynı Kemal’i bulur muyduk? Kemal’in gür halkçı sesiyle romantik bireyciliği nasıl bağdaştırmalı?” gibi sorular çalışmada bizi meşgul edecek sorulardır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlköğretim 8. Sınıf Türkçe Ders Kitabı’nın ‘Duygular’ Temasında Yer Alan Okuma Metinlerine Metindilbilimsel Bir Yaklaşım</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15645</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15645</guid>
      <author>İlker AYDIN</author>
      <description>Bu araştırmada, İlköğretim 8. Sınıf Türkçe Ders Kitabı’nın ‘Duygular’ temasında yer alan ‘Nerede İnsan Varsa Orada Umut Vardır’, ‘Kedi Ağaca Çıktı’ ve ‘Hazır Olun Fırtına Geliyor’ adlı kısa öyküler metindilbilimsel bir bakış açısıyla incelenmeye çalışılmıştır. Metnin temel konusu ve alt konularının belirlenmesi; metnin görünen, anlaşılan kısmının, yani yüzey yapısının yanında, metnin derin yapısının, yani metnin arka planının ortaya konması ancak metindilbilimsel bir yaklaşımla mümkün olabilmektedir. Bu bağlamda, öncelikle metnin küçük ölçekli yapısını oluşturan artgönderim, öngönderim, eksiltili yapı, yineleme, bağıntı öğeleri, eşdizimsel örüntü gibi dilbilgisel ve sözcüksel bağlaşıklık düzenekleri ele alınmış, daha sonra öykülerden alınan örneklerle konuya açıklık kazandırılmıştır. Metnin büyük ölçekli yapısı bağlamında, anı türündeki ‘Hazır Olun Fırtına Geliyor’, deneme türündeki ‘Nerede İnsan Varsa Orada Umut Vardır’ ve mizah türündeki ‘Kedi Ağaca Çıktı’ adlı metinler yorumlanmış, aynı kavram alanından sözcüklerin oluşturduğu örüntü ve bağlaşıklık düzeneklerine dayanarak anlamsal büyük yapıya ulaşılmaya çalışılmıştır. Metnin büyük ölçekli yapısını oluşturan küçük ölçekli yapı taşları, metnin diğer ögeleriyle metin örüntüsünü gerçekleştirerek metni anlamlı kılmaktadır. Metin çözümlemelerinde, küçük ölçekli yapıdan büyük ölçekli yapıya, büyük ölçekli yapıdan da üst yapı kategorilerine ulaşılmaya çalışılmalıdır. Metindilbilimin amacı, metinlerin yapılarını, yani dilbilgisel ve içeriksel kurgulanma biçimlerini ve bildirişimsel işlevlerini ortaya çıkarmak ve uygulamalı örneklerle göstermektir. Çalışma, metnin sıralı tümceler dizisi değil, izlek ve yapı yönünden tutarlı ve sürekli bir bütün olduğu gerçeğini öyküler üzerinden bize sunmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi ve Karşılaştırmalı Bir Metin Tahlili Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15421</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15421</guid>
      <author>Timuçin AYKANAT</author>
      <description>Bilimsel bir çalışma yapılırken, sağlıklı ve işe yarar veriler elde edebilmek amacıyla çeşitli metotlar uygulanır. Bu metotlar uygulanabilirliği ve istenilene cevap verebilme ölçütleri bağlamında zaman süreci içerisinde kuramsallaşır. Bilim âleminde yer edinen önemli kuramlardan biri de karşılaştırmalı edebiyattır. Karşılaştırmalı edebiyat bilimi, kendinde var olan sistemlilik sâyesinde birçok alanda uygulanabilirliğini ve doğru sonuçları ortaya çıkarmadaki yetkesini kanıtlamıştır. Karşılaştırmalı edebiyat kuramı, ilmi disiplin ayrımına gitmeksizin hemen her bilim dalı bünyesinde kullanılabilmektedir. Öte yandan disiplinlerarası çalışmaya olanak sağlayan ve araştımacıyı geniş çaplı düşünmeye sevk ederek bakış açısını engin kılan bir yaklaşımdır. Bu anlamda, modern edebiyatta olduğu kadar klâsik edebiyatta da bu kuramdan yararlanılabilir. Bu makalede, öncelikle bir kuram olarak karşılaştırmalı edebiyat tanıtılmıştır. Ardından bu kuramın temel prensiplerinden hareketle, karşılaştırmalı tahlili yapılacak olan metinlerin müellifleri (Yazar / Şâir) hakkında tanıtıcı bilgiler verilmiştir. Üçüncü adım olarak, karşılaştırılacak metinlerde yoğun şekilde işlenen seher, gece ve uyku imajlarının; mitoloji, anânevî kültür, tasavvuf, din ve edebiyat örüntüsünde nasıl algılandıklarına ve ne anlam taşıdıklarına değinilmiştir. Tüm bunların ışığında yaşadığı yüzyıllar farklı, yürüdüğü yollar aynı 6 şâirimize ait 13 müşterek eksenli şiir, biçim ve içerik açısından karşılaştırmalı olarak tahlil edilmiştir. Bütün bunlar bağlamında; makalede varılan sonuç; gelenek, algı ve his ortaklığının devri aştığı ve yüzyıllar sonrasına dahi etki edebildiği yönündedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bâkî’nin Gazellerinde Hüsn-i Ta‛Lîl Sanatı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15796</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15796</guid>
      <author>İsrafil BABACAN</author>
      <description>Bâkî gibi kudretli bir şairin üslubunu anlamak ve açıklamak hiç de kolay değildir. Onun ses, tasvir ve ibdâ bakımından zengin bir anlatıma sahip olduğu gerçeği, güçlü ve ayrıntılı örneklerle gösterilmelidir. Biz bu monografik çalışmamızda, Bâkî’nin gazellerini esas alarak en yaratıcı edebî sanat olan hüsn-i ta?lîli nasıl kullandığını ortaya koymaya çalıştık. Çalışmamızda sadece Bâkî’nin, bu sanatı nasıl ve hangi türlerde icra ettiği göstermedik; aynı zamanda onun gazellerinden hareketle, hüsn-i ta?lîl sanatının daha önce denenmeyen bir sınıflandırmasına gittik. Böylece bu sanatın, daha kolay tanınmasını sağlamaya çalıştık. İncelememize göre Bâkî, gazellerinde hüsn-i ta‘lîl sanatını bir yandan geleneğe uygun biçimde oluştururken diğer yandan bu sanatın malzemesi ve teşkili konusunda yeni arayışlarda bulunmuştur. Bunda hayal gücüne olan kuvvetli inancı önemli bir rol oynar. Ayrıca bu durum, onun nispeten sade-dolaysız anlatımına da uygundur. Onun hüsn-i ta?lîllerinde, hayalî kurgulara hayalî nedenler bulma yolu, hakikî vaka ve durumlara hayalî nedenler bulma yolundan daha fazladır. Çünkü o, çok katmanlı, zengin ve hayal esaslı bir sanat anlayışını esas almıştır. Bâkî teşkil bakımından hüsn-i ta‘lîli en fazla teşhîs ve teşbîh sanatlarıyla birlikte kullanır. Bu sanatta içerik bakımından ise, her türlü tabiat ve sosyal olay malzemelerine yer verir. Dolayısıyla Bâkî, hüsn-i ta?lîl sanatını oldukça başarılı kullanması sayesinde hem yaratıcı gücünü kuvvetle ortaya koymuş, hem de şiirini türlü hayaller ve çeşitli malzemeler bakımından son derece zenginleştirmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kovada Gölü Seviye Değişimlerinin İstatistiksel Analizi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15110</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15110</guid>
      <author>Muhammet BAHADIR</author>
      <description>Bu çalışmada, ülkemizin Akdeniz Bölgesi, Isparta İli sınırları içerisinde yer alan, Kovada Gölü’nün seviye ve hacim değişimleri ile iklim elemanlarındaki değişimin istatistiksel analizi incelenmiştir. Araştırma sahası, Akdeniz İklimi etki sahasında yer almaktadır. Ancak, Toros Dağlarının etkisine bağlı olarak karasal iklimin etkileri de görülmektedir. Yöresel anlamda iklim değişikliğinin etkilerini ortaya koyabilmek için iklim elemanlarının değişimi yanında su yüzeylerindeki değişimlerinde incelenmesi büyük önem taşımaktadır. Kovada Gölü ve havzasında uzun yıllık dönemde (1975-2010) sıcaklık ve buharlaşmada artış, yağış miktarında ise azalma ortaya çıkmıştır. İklim elemanlarındaki bu değişim göl seviyesi ve hacmine kayıp olarak yansımış, aynı dönem içerisinde gölün seviyesinde ve hacminde azalma meydana gelmiştir. Çalışma alanında sıcaklıkta 0.7 °C, buharlaşma miktarında ise 120 mm’lik artış, yağış miktarında ise 20 mm’lik azalma meydana gelmiştir. İklim elemanları ile gölün seviye ve hacim değişimleri arasındaki ilişkiler incelendiğinde, sıcaklık ile seviye (-0.502) ve hacim (-0. 473) değişimi arasında negatif yönlü orta derecede anlamlı ilişki ortaya çıkmıştır. Yağış ile göl seviyesi (0.758) ve hacim (0.751) değişimleri arasında ise kuvvetli anlamlılık düzeyinde pozitif yönlü, buharlaşma ile göl seviyesi (-0.476) ve hacim (-0.426) arasında orta derecede negatif yönlü ilişki tespit edilmiştir. Yapılan analizlere göre Kovada Gölü seviye ve hacim değişimlerinin, sıcaklık ve buharlaşmadaki değişimden ziyade, yağıştaki değişimlere bağlı olduğu sonucuna varılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nef’i’nin Kasidelerinde Mübalağa Sanatındaki Ayrıntılar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15552</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15552</guid>
      <author>Ali BALALAN</author>
      <description>Nef’i, Divan edebiyatının en güçlü kaside ve hiciv şairidir. Nef’i, kasidelerinde mübalağa sanatının bütün detaylarını işlemiştir. Şiirin üst dilinden yararlanarak mübalağa sanatını en iyi kullanan sanatçı, okuyucunun hayalini incitmemiştir. Şiirlerindeki aşırı abartıyı yumuşatmak için mutlaka bir açık kapı bırakmıştır. Bu çalışmada Nef’î’nin kasidelerinde mübalağa sanatının olduğu beyitler taranmış, padişaha övgü bölümünde; padişahın kadrinin yüceliği, şan ve ihtişam sahibi olması dile getiriliyor. At sevgisi bölümünde, ata duyulan sevgi kuru bir sevda değildir. Onu imgesel boyutta kullanarak ata farklı çağrışımlar yükler. Hiciv de ise övdüğü kişileri nasıl göklere çıkarıyorsa eleştirdiği kişileri de yerin dibine batırıyor. Kozmik âlem şairde doğrudan söyleyemediklerini dolaylı yoldan söyleme fırsatı verir. Söz ve mana konusuna gelince Nef’i’nin kasidelerinde hakikatler katman katmandır. Sözlerinin tam anlaşılması için bu katmanların aralanması gerekir. Kendisi de sözlerini gizli saklı tutulan bir mecmuaya benzetmektedir. Bu da onun eserlerinin ne kadar değerli olduğunu göstermektedir. İncelediğimiz bu kasidelerdeki beyitlerde Nef’i, sözden ziyade mana üzerinde durmaktadır. Şair bazen kendini mana denizinde inci arayan bir dalgıç olarak görüyor. Büyüklük, genişlik, sonsuzluk anlamlarını taşıyan deniz aslında şairin gönlü ve şiir düşünme yeteneği olan zekâsıdır. Şair, mübalağa sanatını kullanırken, hayal dünyasının derinliklerinde gezinmiştir. Okuyucuyu taşkınlığa sürükleyerek, bu kadar da olmaz dedirttikten sonra beytin arka planındaki hakikatleri açıklamış en olmayacak şeyleri olağan gibi göstermiştir. Mübalağa sanatını kullanma becerisi de bundan kaynaklanmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Waldmann Modelinin 8. Sınıf Öğrencilerinin Okuduğunu Anlama, Eleştirel Düşünme Becerilerine Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15782</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15782</guid>
      <author>Elif Emine BALTA,Şener DEMİREL</author>
      <description>Bu çalışmada, metin öğretiminde kullanılan Waldmann modelinin, öğrencilerin okuduğunu anlama ve eleştirel düşünme becerilerinin gelişmesinde etkisinin olup olmadığı belirlemek amaçlanmıştır. Bu amaca yönelik yapılan çalışma, deneysel desenli olup çalışma grubunu 2010-2011 eğitim-öğretim yılında Sivas ili Fevzi Paşa İlköğretim Okulu 8. sınıf öğrencileri oluşturmuştur. Türkçe dersleri, deney grubunda (N=30) Waldmann modeli etkinlikleriyle metin öğretimi ve kontrol grubunda (N=30) ise geleneksel yöntem ile metin öğretimi gerçekleştirilmiştir. Deneysel çalışma, ön test ve son testlerin uygulandığı haftalar da dâhil olmak üzere 11 hafta sürmüştür. Deney ve kontrol grubuna “Çıkarım Yapabilme Testi” (ÇYT), “Cornell Eleştirel Düşünme Becerisi Testi Düzey X” (CEDTD-X) ve uygulandı. Bu testlerden elde edilen veriler, SPSS 16.00 istatistik paket programı aracılığıyla çözümlenmiştir. Verilerin analizinde bağımlı ve bağımsız gruplar için t testi kullanılmıştır. Araştırmada anlamlılık düzeyi 0.05 olarak kabul edilmiştir. Deney grubunda bulunan öğrencilerin okuduğunu anlama becerilerinde son test puan ortalamaları ile kontrol grubunda bulunan öğrencilerin son test puan ortalamaları karşılaştırıldığında, deney grubunda bulunan öğrencilerin, okuduğunu anlama becerilerinin istatistiksel bakımdan anlamlı düzeyde geliştiği görülmüştür. Yine deney grubunda bulunan öğrencilerin eleştirel düşünme becerilerinde son test puan ortalamaları ile kontrol grubunda bulunan öğrencilerin son test puan ortalamaları karşılaştırıldığında, deney grubunda bulunan öğrencilerin, eleştirel düşünme becerilerinin istatistiksel bakımdan anlamlı düzeyde geliştiği görülmüştür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Yayımlanmış Divanlar Üzerine–III</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15815</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15815</guid>
      <author>Ramazan BARDAKÇI</author>
      <description>Divan şairlerinin sanat anlayışlarına ışık tutan eserlerin başında gelen</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlköğretim Öğrencilerinin Okuma Tutumları, Yazma Eğilimleri İle Türkçe Dersindeki Akademik Başarıları Arasındaki İlişki</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15627</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15627</guid>
      <author>Gökhan BAŞ,Cemil ŞAHİN</author>
      <description>Bu çalışmanın amacı, ilköğretim öğrencilerinin okumaya ilişkin tutumları, yazma eğilimleri ile Türkçe dersindeki akademik başarıları arasındaki ilişkiyi ve öğrencilerin okumaya ilişkin tutumlarının ve yazma eğilimlerinin Türkçe dersindeki akademik başarıyı ne oranda yordadığını incelemektir. Yapılan bu araştırmanın problem cümlesini, ise, “İlköğretim öğrencilerinin okumaya yönelik tutumları, yazma eğilimleri ile Türkçe dersindeki akademik başarıları arasında anlamlı bir ilişki var mıdır?” sorusu teşkil etmektedir. Çalışmaya Niğde ilindeki ilköğretim okullarından toplam 474 öğrenci katılmıştır. Araştırmaya katılan öğrenciler seçkisiz örnekleme yöntemi ile belirlenmiştir. Yapılan bu çalışmada araştırma sorularına yanıt arayabilmek için gerekli olan veriler Okumaya İlişkin Tutum Ölçeği (Ünal, 2006) ve Yazma Eğilimi Ölçeği ile (Piazza ve Siebert, 2008) toplanmıştır. Araştırmada ilişkisel tarama modeli benimsenmiş olup araştırmada elde edilen verilerin çözümlenmesinde Pearson momentler çarpımı korelasyon katsayısı analiz tekniği ile çoklu regresyon analizi tekniği kullanılmıştır. Araştırmada elde edilen bulgulara göre, öğrencilerin okumaya ilişkin tutumları, yazma eğilimleri ile Türkçe dersindeki akademik başarıları arasında anlamlı ve pozitif yönde ilişkiler saptanmıştır. Ayrıca, öğrencilerin okumaya ilişkin tutumları ile yazma eğilimlerinin de Türkçe dersindeki akademik başarıyı anlamlı bir şekilde yordadığı bulunmuştur. Okumaya ilişkin tutumların Türkçe dersindeki akademik başarının yaklaşık olarak %45’ini ve yazma eğiliminin ise Türkçe dersindeki akademik başarının yaklaşık olarak %41’ini açıkladığı görülmüştür. Ayrıca, okumaya ilişkin tutumun yazma eğiliminin %66’sını açıkladığı anlaşılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Âşık İsmetî İle Kapı Güzeli Hikâyesi Bağlamında Türk Halk Hikâyelerinin Değişim ve Dönüşüm Dinamikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15672</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15672</guid>
      <author>Uğur BAŞARAN</author>
      <description>Halk anlatıları, ait oldukları toplumların kültürel kodlarını bünyesinde barındıran türlerdir. İlk olarak mit; daha sonraları ise sırasıyla efsane, masal, destan, menkıbe, halk hikâyesi, memorat ve fıkra olarak ortaya çıkan halk anlatıları üzerine ülkemizde birçok çalışma yapılmıştır ancak bu çalışmaların büyük bölümü metin merkezli çalışmalar olmuştur. Halk anlatılarını doğru bir şekilde anlayabilmek, yorumlayabilmek ve tahlil edebilmek için bu ürünlere bağlam merkezli yaklaşmak gerekmektedir. Bu sayede, halk anlatıları özelinden hareketle sosyal bilimlerin temel gayesi olan “insanı ve insanın ortaya koyduklarını analiz ederek geleceği kurgulama” hedefine ulaşılabilecektir. Dünya üzerinde hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. İçinde bulunduğumuz şu an bile bir saniye sonra yerini başka bir “an”a bırakmaktadır. Bu bilgiden hareketle halkın ortaya koyduğu edebî ürünlerden biri olan halk hikâyeleri de dünya üzerindeki her şey gibi zaman ve zemin değiştikçe; yani bağlam değiştikçe –ki bağlamın değişmemesi gibi bir durum söz konusu olamaz- değişimin hızına göre kendini farklı kılıklar içerisinde bulacaktır. Bu değişimin gözlenmesi ve analiz edilmesi de gelecekte ortaya çıkacak olan yeni türlerle ilgili bizlere öncü bilgiler verecek ve “geleceği kurgulamamıza” bir nebze de olsa yardımcı olacaktır. Pertev Naili Boratav tarafından “destandan romana geçiş ürünü” olarak nitelendirilen halk hikâyeleri, Anadolu’da destan anlatma geleneğinin zayıflamasıyla ortaya çıkan anlatılardır. Zaman ilerledikçe değişen bağlamlar neticesinde, klasik anlamdaki halk hikâyeleri de bu değişikliklerden etkilenerek farklı yapılar içerisine girmiştir. Bu çalışmada, Âşık İsmetî ile Kapı Güzeli adlı bir halk hikâyesinden hareketle halk hikâyelerinin geçirdiği değişimler ve dönüşümler tespit ve tahlil edilmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nasreddin Hoca Fıkralarında Değer Yargıları ve Eğitim</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15622</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15622</guid>
      <author>Zekerya BATUR,Ayşe Nur SIR,Hafız BEK</author>
      <description>Nasreddin Hoca, topluma ve toplum değerlerine bakışı ile bir sosyolog, insan ruhunun derinliklerine nüfuz edişi ile bir psikolog, dilimizde duygu ve inceliği nüktede buluşturması ile bir nüktedandır. Onu günümüze kadar getiren, sadece kendi kültürümüzde değil bütün dünyada yaşatan fıkralarıdır. Kıvrak bir zekânın ve keskin bir dehanın ürünü olan fıkralarda asıl konu insandır. Onun gülünç tarafları, yanlışları, nefsanî tutumları, zaafları, hataları, çaresizlikleri, tebessümleri, insanî ilişkileri mizahî çerçeveden ele alınır. Hoca’nın fıkralarında amaç sadece güldürmek değil, gülerken düşündürmektir. Bu ince nokta fıkraların değerlendirilmesinde hareket noktasıdır. Hikâyelerindeki alaylı bir söylemin aksine o, nükteli sözleriyle insanların hatalarını fark etmesini ve bu hatalardan ders çıkartmalarını ister. Bununla beraber fıkraların doğru anlaşılıp yorumlanması için sadece Nasreddin Hoca’nın kişiliği, bilgi seviyesi değil, aynı zamanda yaşadığı ve fıkralarda anlatılan olayların geçtiği yer ve kişilerin özellikleri, o çevrenin hayat düzeni, değer yargıları - hoşgörü, alçakgönüllülük, dayanışma, yardımlaşma, doğruluk, dürüstlük, güvenilirlik gibi- da iyi bilinmelidir. Fıkralar, sosyal yapı örneklerinden hareketle verilmiştir. Bununla birlikte Nasreddin Hoca’nın bizzat kendi yaşantısından bazı olgular sunması, bu değerlerin içselleştirilmesinde etkili olmuştur. Bu yaklaşım da fıkraların özgünlüğünü sağlamıştır. Bu çalışmada Nasreddin Hoca fıkralarındaki değer yargıları, sosyal ve kültürel perspektiften incelenmiş, Türk toplumuna ait işlenişi ve tesiri ön plana çıkartılarak değerlendirilmiştir. Değerler aktarılırken didaktik ve teorik bilgiler yerine hayatın realiteleriyle verilmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlköğretim Sosyal Bilgiler Dersinde Uygulanan Performans Görevlerine Yönelik Geliştirilen Tutum Ölçeğinin Geçerlilik ve Güvenilirlik Çalışması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15766</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15766</guid>
      <author>Fatih BERK</author>
      <description>Yenilenen Sosyal Bilgiler dersi öğretim programı farklı ölçme değerlendirme araçlarına yer vermektedir. Bu çalışmanın amacı, yapılandırmacı öğrenme yaklaşımına dayalı yeni Sosyal Bilgiler dersi öğretim programında ölçme aracı olarak kullanılan performans görevlerine yönelik bir tutum ölçeği geliştirmektir. Geliştirilmeye çalışılan bu ölçek aracılığıyla, ilköğretim 6. ve 7. sınıflarda uygulanan performans görevlerinin öğrenci görüşleri açısından değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Ölçek dört boyutlu Likert tipi bir tutum ölçeğidir. Söz konusu ölçek Ankara ili Yenimahalle ilçesinde bulunan okullarda, ilköğretim 6 ve 7. sınıflarda öğrenim gören iki yüz kırk dokuz öğrenciye uygulanmıştır. Öğrencilerden yüz yirmi dokuzu kız yüz yirmisi erkektir. Bu öğrencilerin yüz yirmi dördü 6. Sınıf, yüz yirmi beşi 7. Sınıf öğrencisidir. Ölçeğin yapı geçerliliğini ortaya koymak amacıyla açımlayıcı faktör analizi yapılmıştır. Analiz sonucunda ölçeğin güvenilirlik katsayısı (Cronbach Alfa) .93 olarak bulunmuştur. Doğrulayıcı faktör analizi sonucunda kök ortalama kare yaklaşım hatası (RMSEA) 0.059; standardize edilmiş kök ortalama kare artık (RMR) 0.059; uyum iyiliği indeksi (GFI) 0.80; düzeltilmiş uyum iyiliği indeksi (AGFI) 0.78; normlanmış uyum indeksi (NFI) 0.93; karşılaştırmalı uyum indeksi (CFI) 0.97; normlanmamış uyum indeksi (NNFI) 0.96 olarak saptanmıştır. Sonuç olarak Sosyal Bilgiler dersine yönelik olarak hazırlanan performans görevi tutum ölçeğinin, ilköğretim 6 ve 7. sınıf öğrencilerinin performans görevlerine yönelik olumlu ve olumsuz tutumlarını belirlemek amacıyla kullanılabileceğini söylemek mümkündür.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlköğretim Birinci Kademedeki Sınıf Öğretmenlerinin Rehberlik Hizmetlerindeki Yeterlilikleri Gerçekleştirme Düzeylerinin Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15640</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15640</guid>
      <author>Hasan Güner BERKANT,Ayşegül AVŞAR TUNCAY</author>
      <description>Bu araştırmanın genel amacı, ilköğretim birinci kademedeki sınıf öğretmenlerinin rehberlik hizmetlerindeki yeterlilikleri yerine getirme durumlarının değerlendirilmesidir. Araştırma, tarama modelinde betimsel bir çalışmadır. Araştırmanın örneklemini 2009-2010 eğitim-öğretim yılında Kahramanmaraş ili merkez ilçe ve köylerindeki ilköğretim okullarının birinci kademesinde görev yapan 461 sınıf öğretmeni oluşturmaktadır. Araştırmada araştırmacılar tarafından hazırlanan “Sınıf Öğretmenlerinin Rehberlik Hizmetlerini Yerine Getirme Durumlarını Değerlendirme Anketi” kullanılmıştır. Anket, öğretmenlerin görev yaptıkları sınıf düzeyine yönelik toplam yedi rehberlik hizmetine göre öğrencilere kazandırılması hedeflenen kazanımları içeren beş ayrı form halinde uygulanmıştır. Anketlerin madde sayıları 69 ila 84 arasında, güvenirlik katsayıları ise .93 ila .96 arasında değişmektedir. Verilerin çözümlenmesinde sınıf öğretmenlerinin rehberlik hizmetlerini yerine getirme durumları arasında anlamlı bir farklılık olup olmadığını belirlemek için bağımsız gruplar t-testi, tek yönlü ANOVA, Kruskal Wallis H-testi kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, sınıf öğretmenlerinin rehberlik programındaki rehberlik hizmetlerini yerine getirme durumları arasında cinsiyetlerine ve kıdemlerine göre anlamlı fark bulunmazken, görev yaptıkları sınıf düzeyine göre anlamlı farklar bulunmuştur. 4. sınıfta görev yapan öğretmenlerin rehberlik hizmetlerini yerine getirme durumları bakımından, yedi rehberlik hizmetinin üçünde diğer sınıf öğretmenlerine kıyasla daha yeterli oldukları görülmüştür. Ortalama puanlar dikkate alındığında, genel olarak öğretmenlerin rehberlik hizmetlerini yerine getirme düzeylerinin düşük olduğu belirlenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, rehberlik hizmetlerinin daha etkili olabilmesi için sınıf öğretmenlerinin hizmetiçi eğitimine, ayrıca rehberlik programının yapısal ve işlevsel özelliklerini geliştirmeye yönelik çalışmaların yapılması önerilebilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İznik Müzesindeki Kandil ve Şamdan Motifli Mezar Taşları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15704</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15704</guid>
      <author>Hür Kamil BİÇİCİ</author>
      <description>İznik ilçesinin güzel tarihi binalarından biri olan müze, Nilüfer Hatun İmareti denilen bir yapıdır. İmaret, Osmanlı hükümdarı Orhan Gazi'nin karısı Nülüfer Hatun tarafından 1388 yılında yapılmıştır. Yapı, kubbe ve tonozların örttüğü sütun ve payelerin taşıyıcı oldukları bir revakla başlamaktadır. Üzerinde kitabe bulunan bir kapı ile ana bölüme girilmektedir. Ana bölüm, merkezi bir kubbe ile örtülüdür. Ana bölümden üzerleri birer kubbeyle örtülü yan mekânlara geçilmektedir. Müze koleksiyonunu yeni keşfedilen bazı Selçuklu, Osmanlı çinileri ve mezar taşları ile Roma kalıntıları ve cam eserler oluşturmaktadır. İznik Müzesindeki mezar taşlarından 11 tanesinde kandil, 5 tanesinde şamdan motifi bulunmaktadır. Örneklerin 9 tanesinde kitabe yer almaktadır. Taşlardan biri sağlam durumda iken, diğerleri eksik, kırık ve aşınmış durumdadır. Malzeme olarak bütün mezar taşlarında mermer kullanılmıştır. Kandil motiflerinin çoğu çift zincirli ve çift kulplu verilmiştir. Kitabeli olan mezar taşlarının hepsinin ön üst yüzüne bitkisel unsurlar, rumi, palmet motifleri yerleştirilmiştir. Mezar taşlarının boyu 125 cm. ile 46 cm., eni 54 cm. ile 26 cm., kalınlığı 15 cm. ile 6 cm. arasında değişmektedir. Şahidelerin hepsi oyma tekniğiyle yapılmıştır. Süsleme tekniği olarak oyma ve kazıma tekniği de 13 mezar taşında uygulanmıştır. Kitabelerin ve bezemelerin çoğu kabartma görünümünde ele alınmıştır. İncelediğimiz mezar taşları örnekleri bitkisel, geometrik, nesneli ve yazı bezemelidir. 13 mezar taşı bitkisel bezemeli, 9 tanesi yazı bezemeli, 7tanesi geometrik bezemeli, 14 tanesi ise nesneli bezemelidir. Bitkisel bezemeler; kır çiçeği, kıvrık dal, palmet, palmiye, rozet, rumi, yaprak şekillerinde olup, taşlar üzerinde az sayıda ele alınmışlardır. Geometrik bezemeler arasında madalyon, testere dişi, yıldız motifi sayılabilir. Nesneli bezemeler karşımıza en çok kandil, şamdan şeklinde çıkmaktadır. Osmanlı döneminin insanlarının kullandıkları aydınlatma araçlarının biçimleri, cinsleri, özellikleri ve süslemeleri mezar taşları üzerinde görülebilmektedir. Türk insanının geçmişinin izlerini günümüze yansıtması ve bilgilendirmesi açısından İznik Müzesi’nde bulunan kandil ve şamdan motifli mezar taşları önem kazanmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Fransız Devrimi’nin Osmanlı’ya Armağanı: Gazete Türk Basınının Doğuşu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15227</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15227</guid>
      <author>Ali BUDAK</author>
      <description>Osmanlı İmparatorluğu’nda basın tarihi, genel olarak, 1831 yılında çıkmaya başlayan Takvîm-i Vekâyi ile başlatılmaktadır. Gerçekten de gazete denilebilecek ilk Türkçe iletişim aracı Takvîm-i Vekâyi’dir. Ne var ki, sosyal bilimlerde olaylar gibi olgular da bir anda ortaya çıkmazlar. Daima, bir hazırlık dönemleri vardır. Böyle bakıldığında, Takvîm-i Vekâyi’in de aslında, uzun sayılabilecek bir sürecin devamı olduğu açıkça görülmektedir. Osmanlı’nın bu ilk resmi gazetesine gelmeden önce, en az iki tecrübe aşamasından söz etmek gerekmektedir. Bu tecrübelerden biri İstanbul’da, diğeri İzmir’de yaşanmıştır. İstanbul’daki ilk adımları; Fransız Elçiliği’nce yayımlanan Fransızca üç bülten oluşturmuştur. Fransız İhtilali’nin fikirlerini yaymayı amaçlayan bu bültenler; “Le Bulletin de Nouvelles”, "La Gazette Française de Constantinople" ve "Mercure Oriental" adlarını taşımaktadırlar. İzmir’deki gazetecilik girişimlerinde de yine Fransızlar’ın payı bulunmaktadır. Fakat bu defa amaç, kentteki Fransız tacirlerini dünyadaki gelişmelerden haberdar etmek ve onların haklarını korumaktır. “Le Smyrnéen”, “Le Spectateur Oriental” ve “Le Courrier de Smyrne” adlı bu yayınların dili de doğal olarak Fransızcadır. Çalışmamız, Osmanlı İmparatorluğu’nda gazeteciliğin doğuşunu, işte bu hazırlık safhalarıyla birlikte yeniden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Böylece, hem, Takvîm-i Vekâyi’in ne tür bir algı ve gayeyle çıkarıldığının, hem de sonrasındaki özel gazeteciliğin temellerinin nasıl atıldığının, çok daha geniş bir açıyla izlenebileceğini umuyoruz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçede +sA- İsimden Fiil Yapma Eki</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15578</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15578</guid>
      <author>Şahap BULAK</author>
      <description>Bu çalışmada, “arzu etmek, istemek” anlamındaki +sA- isimden fiil yapma ekini tanıtmak ve bu ekin özelliklerinin belirlemesine katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Bu amaçla öncelikle Altayist ve Türkologların +sA- isimden fiil yapma eki hakkındaki görüşleri verilerek konunun tartışılması sağlanmıştır. Tarihî kaynaklardaki bilgilerden ve tarihî metinlerdeki örneklerden hareketle +sA- isimden fiil yapma ekinin yapısı ve kökeni incelenmiş ve bu ekin “bir şeyi kendi istekleri, kendi dilekleri arasında saymak” anlamındaki sa- fiilinin ekleşmesinden oluşan bir isimden fiil yapma eki olduğu sonucuna varılmıştır. Bu ekin Köktürk Türkçesi, Eski Uygur Türkçesi, Karahanlı Türkçesi, Harezm Türkçesi, Kıpçak Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesi ve Çağatay Türkçesindeki kullanımları örneklendirilerek tarihî gelişimi incelenmiş, +sA- isimden fiil yapma ekinin Türkçenin tarihî dönemlerinde kullanılan canlı bir ek olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca +sA- ekinin Çağdaş Türk Dillerindeki kullanımı incelenmiş ve örneklendirilmiştir. +sA- isimden fiil yapma ekinin tespit edilen on iki genişletilmiş şeklinin şekil, anlam ve işlevleri incelenerek örneklendirilmiştir. –sA- şart kipi ekinin yapısı, kökeni ve tarihî gelişimi ile ilgili bilgi verildikten sonra +sA- isimden fiil yapma eki ile ilişkisi incelenmiş, bu iki ekin yapı ve köken olarak farklı ekler olduğu, tarihî süreç içinde birbirine karıştırıldığı tespit edilmiştir. +sI- isimden fiil yapma ekinin yapısı, kökeni ve tarihî gelişimi ile ilgili bilgi verildikten sonra +sA- isimden fiil yapma eki ile ilişkisi incelenmiş, bu iki ekin köken, işlev ve anlam bakımından farklı ekler olduğu tespit edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>"Melahat Hanım'ın Düzenli Yaşamı"na Göstergebilimsel Açıdan Bakış</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15778</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15778</guid>
      <author>Funda BULUT</author>
      <description>Her edebi metin, kendi içinde çözümlenmeyi bekleyen anlamlar taşır ve okuyucu metinden hareketle edebi eserin anlamlar dünyasını keşfe çıkar. Bu keşifte okuyucu, metni hem yazardan hareketle hem yazardan bağımsız yeniden anlamlandırma ve dilediği bakış açısıyla yeniden çözümleme özgürlüğüne sahiptir. Metni yorumlama ve çözümlemede okuyucuya yol gösteren yöntemlerden biri de göstergebilimdir. Temelinde sistematik ve bilinçli bir okuma eylemi yatan göstergebilim, gösteren ve gösterilen ilişkisi üzerine kuruludur ve metnin anlamsal yapısının çözümlenmesinde okuyucuya yardım etmektedir. Göstergebilim anlamı, anlamayı, anlamın nasıl oluştuğunu kendi içinde bir üst dil yaratarak inceler. Metnin anlamlı birimlerini ortaya çıkararak metnin doğru ve eksiksiz anlaşılmasını sağlamak adına öncelikle göstergeyi oluşturan gösteren-gösterilen ilişkisini çözümlemek gerekir. Bu yazıda Peride Celal’in “Melahat Hanımın Düzenli Yaşamı” adlı öyküsü, göstergebilimsel açıdan incelenmektedir. Öncelikle öykünün genel görüşü ortaya konmuş ve burada anlatı izlencesi Greimas’ın “sözleşme, edinç, edim ve yaptırım” anlatım şeması açısından değerlendirilmiştir. Öyküdeki anlam düzeylerini görebilmek, derin düzeye ulaşabilmek amacıyla öykü kesitlere ayrılmış ve karşıtlıklar tespit edilmiştir. Kesitler, belirlendikten sonra öykü zamanı ve öyküdeki uzamsal yapılar üzerinde durularak anlatıcının bakış açısı ortaya konarak öykünün genel anlamı derin yüzeyde göstergebilimsel dörtgende gösterilmiştir. Makalenin bu bölümündeki bilgilerden yola çıkılarak öyküdeki derin anlamsal düzey bulunmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak Peride Celal’in “Melahat Hanım’ın Düzenli Yaşamı” adlı öyküsünde kurulmak istenen düzenin aslında bir görüntüden ibaret olduğu ve düzensizlik izleğinin ötesinde bir “yaşam” izleğinin bulunduğu savı gösterilmeye çalışılmıştır, diyebiliriz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Râhatü’l-İnsân (Pend-Nâme-i Enûşîrvân)’ın Türkçe Bir Tercümesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15650</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15650</guid>
      <author>Müjgân ÇAKIR</author>
      <description>İslâmî edebiyatlarda Sasani hükümdarı Nûşîrevân’ın adaleti ve nasihatlarıyla ilgili birçok metin yazılmıştır. Bu metinlerden biri Fars Edebiyatı’nda onun tacının üzerinde yazılı olan nasihatları anlatan ve bazı kaynaklarda Râhatü’l-insân veya Pend-nâme-i Enûşîrvân diye adlandırılmış olanıdır. Rıza Kulı Han Hidayet’in Bedâyi?-i Belhî’ye ait olduğunu belirttiği metnin şairi meselesi ihtilaflıdır. Charles Schefer’in Chrestomathie Persane adlı eserinde neşrettiği metnin mukaddimesinde adı geçen “Şerîf-i Şair”in Ebû Şerîf Muhalledi-yi Gurgânî olduğu da iddia edilmektedir. Râhatü’l-insân Türkiye Kütüphanelerinde nüshaları olan bir eserdir. Bu makalede metin ve onun Süleymaniye Kütüphanesi, Fatih Bölümü, No. 5385’te “Pend-i Nûşîrevân-ı Âdil” adıyla kayıtlı bulunan Türkçe mensur bir tercümesi üzerinde durulacaktır. Bu tercümede Nûşîrevân’ın tacının onyedi diliminde (küngüre) yazılı olan nasihatlar sıralanmakta ve bu âdil hükümdarın nasihatlarını askerlerinin okuyabilmesi için yılda bir kez tacını uygun bir yere astırdığından bahsedilmektedir. Nûşîrevân’ın nasihatlarında amacının insanlarını ahlâkî bakımdan eğitmek, insanlar arası ilişkileri düzenlemek kadar tebaa ile hükümdar arası münasebete yön vermek olduğu da görülmektedir. “İhtiyar ve zayıflara hürmet edin, ana baba hakkını gözetin, işlerinizi âlimlere danışarak yapın, dilinize hakim olun, emanete hıyanet etmeyin, düşündükten sonra konuşun” vb. Nûşîrevân’ın tacında kayıtlı olan nasihatlardan bazılarıdır. Makalede eserin Farsça nüshalarıyla Türkçe tercümesi arasındaki farklılıklara da temas edilmeye çalışılacak ve Türkçe tercümenin transkripsiyonlu şekline yer verilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Birer Şiirinden Hareketle Şeyh Gâlib ve Mehmet Âkif’in İnsana Bakışı Üzerine Bir Karşılaştırma Denemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15462</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15462</guid>
      <author>Ömer ÇAKIR</author>
      <description>Şeyh Gâlib (1757-58- 1799) önemli bir Divan şairidir. Hatta, yaygın kanaate göre o, Divan şiirinin son büyük temsilcisi olarak kabul edilmektedir. Mehmet Akif (1873-1936 ) de modern Türk şiirinin önemli şairlerinden biridir. Öyle ki, modern Türk edebiyatında Mehmet Âkif kadar hayatı şiire şiiri de hayata dahil edebilme başarısı gösteren pek az şair vardır. Şeyh Gâlib ile Mehmet Âkif’in ortak yönü her iki şairin de kişiliğinin İslamî bir duyarlılıkla yoğrulmuş olmasıdır. Ancak Şeyh Gâlib’in dünyaya bakış açısını Mevleviliğin şekillendirdiği, Mehmet Âkif’te ise tasavvufî izlerin pek olmadığı malumdur. Bildirimizin problemi, temelde aynı dünya görüşüne sahip olan bu şairlerin “insana bakış”ının nasıl olduğudur. Zira, Mehmet Kaplan bir yazısında (Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar-2-, Dergah Yay., 2.bsk., İst., 1994, s.34) Şeyh Gâlib’in insanı ele alan bir “Tercî-i Bend”i ile Mehmet Âkif’in “İnsan” adlı şiiri arasında muhteva yakınlığı olduğunu ifade etmektedir. İşte bildirimizde söz konusu şiirlerinden hareketle iki şairin insana bakışı mukayese edilmeye çalışılmıştır. Mukayesenin neticesi şöyledir: Mehmet Âkif, insanın yaratılış keyfiyetinden gelen değeri ve mevkii husûsundaki görüşleri yönüyle Şeyh Gâlib’le birleşirken; dünyadaki konumu noktasında ondan ayrılır. Mehmet Âkif’te akıl önemli ölçüde yüceltilmiş; insanın dünya ile irtibatı üzerinde durulmuştur. Bu irtibatın duygu ve düşünce planındaki tezahürleri de bir bir dile getirilmiştir. Şeyh Gâlib ise daha çok insanın iç dünyası ve onun manevî âlem ile olan irtibatına eğilmiştir. Şeyh Gâlib, insandaki keyfiyet ve kudreti manevî çerçeve içinde düşünürken, Âkif bunu daha ziyâde maddî ve dünyevî bir zemin üzerinde değerlendirir. Fakat her iki şairin de esas endişesi insanın -maddî veya manevî olsun- mevkiinden habersiz olduğu yönündedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Öğretmen Adaylarının Meslek Öncesi Tükenmişlik Düzeyleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15714</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15714</guid>
      <author>İbrahim ÇANKAYA,Murat BAŞAR,Erol KOÇOĞLU, Ahmet Y. DEMİRKOL</author>
      <description>Tükenmişliğe bağlı ortaya çıkan verimlilik kaybı eğitim örgütlerinde görülebilen olumsuz durumlar arasında yer alır. Örgüte ve çevreye ilişkin beklentilerin çok hızlı değişmesi, bireylerin bu hıza uyum sağlayamamasına ve tükenmişliği neden olabilmektedir. Kalabalık ortamlar, sınırlı imkanlar, yönetsel baskılar, yöneticilerin düşük motivasyonu, olumsuz çalışma koşulları, ailesel ve kişisel nedenler işgörenlerde tükenmişliğin belirgin nedenleri arasında yer almaktadır. Bu bağlamda öğretmenlerde ve meslek öncesi süreçte yer alan öğretmen adaylarında tükenmişliğin azaltılması onların kişisel başarılarının artırılmasına, yöneticilerin onlara sosyal destek sağlamasına, sürekli öğrenmeyi teşvik etmesine ve takım çalışmasını özendirmesine bağlıdır. Bu araştırmanın amacı öğretmen adaylarının meslek öncesi tükenmişlik düzeyine ilişkin görüşlerini tespit etmektir. Araştırma tarama modelindedir. Araştırmanın çalışma grubu 2011-2012 eğitim-öğretim yılı bahar döneminde Uşak Üniversitesi Halil Kaya Gedik Eğitim Fakültesinde öğrenim gören matematik, türkçe, fen bilgisi, sınıf ve sosyal bilgiler öğretmenliği son sınıf öğrencilerinden oluşmaktadır. Araştırmada Tümkaya, Çam ve Çavuşoğlu tarafından geliştirilen tükenmişlik ölçeği kullanılmıştır. Ölçek 10 maddeden oluşan tek faktörlü 5’li likert tipi bir ölçektir (tablo 2). Araştırmada ölçeğe doğrulayıcı faktör analizi uygulanmıştır. Araştırmada örneklem seçimine gidilmemiştir. Çalışma grubunda bulunan 373 öğretmen adayından geriye dönen 176 ölçek değerlendirilmiştir. Öğretmen adaylarının genel olarak “nadiren” düzeyinde tükenmişlik yaşadıkları belirlenmiştir. Öğretmen adaylarının tükenmişlik düzeyleri arasında cinsiyet ve ailevi durum değişkeni açısından anlamlı bir farklılık görülmemiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eski Kimyada Kibrît-i Ahmer Teriminin Klasik Türk Şiirine Yansımaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15824</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15824</guid>
      <author>Mehmet Korkut ÇEÇEN</author>
      <description>Madenlerin oluşumu eski kimyanın önemli konularındandır. Madenler yer altında binlerce yıl bekleyerek meydana gelir. Eski kimyacı, çeşitli kimyasal işlemlerle bu uzun süreyi kısaltarak madenlerin oluşumunu hızlandırmayı amaç edinmiştir. Buna ilave olarak eski kimyacılar maddelerin birbirine dönüşebileceğine inanıyorlardı; özellikle sıradan madenleri en değerli maden kabul edilen altına dönüştürmeye çalışıyorlardı. Bu dönüşüm düşüncesinin temelinde bazı kuramlar yer almaktaydı. Dört unsur kuramı, kükürt-cıva kuramı ve iksir kuramına göre bir maddenin başka bir maddeye dönüşebilmesi mümkün idi. Bu dönüştürme işleminde kullanılan maddelerden biri olan kibrît-i ahmer, kadim kültürlerden bu yana altına dönüştürme gücü olduğuna inanılan, nadir ve çok değerli bir iksir olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte gerek bir iksir olarak kabul edilen kibrît-i ahmer ve gerek kimyaya ilişkin bazı kavramlar maddi değer ve anlamlarının dışında zamanla mecazi, sembolik ve mistik anlamlar da kazanmıştır. Tasavvufta kimya, olgunlaşmayı ve mükemmelleşmeyi ifade eder. Tasavvufun kimya dilini kullanmasından dolayı, zaman içerisinde mutluluğu elde etmek anlamına gelen “kimyâ-yı saâdet” gibi yeni kavramlar da oluşmuştur. Kibrît-i ahmer sözü ise kıymetli ve nadir bulunan varlıkları ifade etmede kullanılır. Dönüştürme ve mükemmel kılma gücü de olan kibrît-i ahmer, kazandığı tasavvufi anlamlarla klasik Türk şiirinde işlenmiştir. Bu çalışmada eski kimya ve kibrît-i ahmer hakkında kısaca bilgiler verilmiş,</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mangıtlar Devri Yerli Vakayinameleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15712</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15712</guid>
      <author>Muhammed Bilal ÇELİK</author>
      <description>XVI. yüzyılın başından itibaren Türkistan siyasetinin önemli figürlerinden biri olan Mangıt kabilesi başlangıçta bağımsız bir siyasi yapı oluşturamasa da Şibaniler ve Astrahaniler hanedanlarının yönetimindeki Buhara Özbek Devleti’nde bu kabilenin liderleri önemli görevler üstlenmişlerdir. 1756 yılında Cengiz Han soyundan olmadıkları halde iktidar talebinde bulunup bunu elde eden Mangıt Kabilesi liderleri, Buhara Hanlığı’nda Astrahanî Hanedanı’ndan yönetimi devralmışlar ve 1920 yılına kadar süren ve kendi isimleriyle anılan dönemi başlatmışlardır. Hanedandan birbiri ardı sıra on kişinin yönetici olduğu bu dönemde Buhara Emirliği, Türkistan’ın en güçlü devleti olma özelliğini korumuştur. Şibanîler ve Astrahanîler döneminde olduğu gibi Mangıt Hanedanı döneminde de tarih yazıcılığı devam etmiştir. Ancak bu dönemin özellikle ilk vakayinamelerinin temel meselesi hükümdarların meşruiyet problemi olmuştur. Vakayinamelerde Mangıt Hanedanı üyeleri bir yandan Cengiz Han ile irtibatlandırılmaya çalışılırken bir yandan da hanedanın soyu Hz. Muhammed’e dayandırılmaya çalışılmıştır. Son dönem kaynaklarında ise Orta Asya’nın Rusya tarafından işgal süreci işlenen konuların başında gelmiştir. Kroniklerin bir kısmı anlatıma ilk insandan başlarken, içlerinde Hz. Muhammed, Cengiz Han veya Mangıt Hanedanı ile başlayanlar da mevcuttur. Hatta bazıları sadece bir hükümdara hasredilmiştir. Farsça ve Tacikçe kaleme alnınan vakayinamelerde iktisadi ve toplumsal meseleler ihmal edilmiş, konu daha çok siyasi olaylar ve hükümdarların başarıları çevresinde gelişmiştir. Bu makalede Mangıtlar dönemi ile ilgili yerli ve yabancı çağdaş kaynakların hepsi ele alınmayacak, sadece yerli vakayinameler incelenerek onların temel özellikleri ortaya konulmaya çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bosnalı Sabit ve Ziya Paşa’nın Zafernâmelerindeki Şekil ve Zihniyet Mukayesesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15388</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15388</guid>
      <author>Bekir ÇINAR</author>
      <description>Bu çalışmada XVIII. yüzyıl Divan şairi Bosnalı Sabit ile Tanzimat Edebiyatı döneminin ünlü şair ve yazarı Ziya Paşa’nın zafernâmeleri mukayese edilmiştir. Öncelikle zafernâme türü hakkında bilgi verilmiştir. XVIII. yüzyıl</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sadıki-i Efşarın Tebriz Milli Kütüphanesindeki Külliyatı ve Türkçe Manzumeleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15722</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15722</guid>
      <author>Mehmet Nuri ÇINARCI</author>
      <description>Çağatay edebiyatının Ali Şir Nevâyî’den sonraki önemli temsilcilerinden birisi de Sâdıkî mahlasıyla bilinen ve Şah Abbas’ın kitapdarlığını da yapan Sâdıkî-i Efşâr’dır. Edebiyatımızda sadece şair ve tezkireci kimliğiyle değil özellikle minyatür sanatındaki maharetiyle de isminden bahsettirmiş olan Sâdıkî, külliyatındaki eserlerinin çoğunu Farsçayla yazmıştır. Safeviler döneminde yaşayan ve devletin farklı kurumlarında çeşitli görevler üstlenen Sâdıkî’nin Türk edebiyatında bilinen en önemli eseri şairler tezkiresi olan Mecma’u’l-havâs’tır. Sâdıkî’nin tezkiresi dışında Türkçe yazılmış şiirleri ve bir de Türkçe münşeatı mevcuttur. Türkçe eserlerini çoğunlukla Çağatay Türkçesiyle yazmış; ancak Türkçe şiirlerinde hem Çağatay hem de Azeri Türkçesini kullanmayı tercih etmiştir. Türkçe şiirlerinden ilk olarak bahseden Turhan Gandjei bu araştırmasını şairin Doğu ve Batı Türkçesi ile yazdığı gazelleriyle sınırlı tutmuştur. Ancak Tebriz Milli Kütüphanesi’nde yapılan araştırmada Sâdıkî’nin Türkçe şiirlerinin sadece bahsi geçen gazellerle sınırlı olmadığı tespit edilmiştir. Gazeller dışında şairin külliyatında kasideler, bahsi geçen gazellerin dışında kalan gazeller, kıta’, terkib-i bend gibi nazım şekilleri ile bir de sakiname yer almaktadır. Bununla birlikte ülkemizde Sâdıkî’nin külliyatından bahseden çalışmalar genellikle bu bilgilerini Muhammed Ali Terbiyet’in Dânişmendân-ı Âzerbaycan adlı eserinde verdiği bilgilere dayandırır. Yine aynı kütüphanede bulunan Sâdıkî’ye ait külliyatın Muhammed Ali Terbiyet’in yaptığı tasniften daha kapsamlı bir içeriğe sahip olduğu görülmüştür. Bu çalışmada hem Sâdıkî’nin şimdiye kadar yayınlanmamış Türkçe şiirlerinden hem de külliyatının ismi zikredilmeyen bölümlerinden bahsedilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ruh Adam Romanında Kahramanın Sonsuz Yolculuğu: Yasak Aşk’ın Döngüsü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15759</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15759</guid>
      <author>Gürhan ÇOPUR</author>
      <description>Hüseyin Nihal Atsız’ın insan benliğinin gizil anaforlarını açığa çıkaran Ruh Adam romanı, irade gibi kişisel değerlerin kaybıyla benliğinin içerisine düştüğü ‘kaos’ta kaybolan bireyin içsel yolculuğunu kişiler düzleminde ele alır. Başkişi Selim Pusat’ın yaşadığı olumsuzluklar neticesinde içerisine düştüğü bunalım ile başlayan olaylar, onun yaşamının dikey eksende çizilen sonuna doğru başkişiyi kendi iradesi dışında sürükleyecektir. Romanda, başkişi tarafından yaşamın anlamlandırılamayan/yönlendirilemeyen kodları yaşamını çevreler ve onu bir yeniden doğuş sanrısıyla kuşatır. Yeniden doğuşunu klasik bir reenkarnasyon olarak değil simgesel düzlemde önceden hazırlanmış bir döngünün merkezinde yaşayan Selim Pusat, mücadele ettikçe içerisinde kaybolacağı bunalımın derinliklerinde yaşamının en kutsal değerlerinin benliğini sıkıştırmasıyla geçmiş ve bugünün tuğlaları ile örülen bir labirentin duvarları arasında sıkışır. Selim Pusat, içerisinden çıkamadığı bu ‘labirent’te yakınlarının şahsında vücut bulan kendilik değerleri ile hesaplaşmasından sembolik anlamda yok oluşuna kadar uzanan çizgide ele alınır. Bu çalışmada, geçmişinin döngüselliğine karşı çaresiz kalan ve yazgısını karşılıksız bir aşkın lanetinde yokluğa karışmakla yaşayan başkişi Selim Pusat’ın çiğnediği benlik değerleri tarafından yargılanışı ele alınacaktır. Yolculuk, temel anlamı dışında bireyin yaşantısında kader ve kendi adımlarıyla oluşturduğu yaşanmışlıklar bütününün adıdır. Bu yolculukta kurulan bütün aşamalar başkişinin özsel anlamdaki değişimleri, dönüşümleri ve psikolojik durumları bir bütün olarak değerlendirilir. Selim Pusat’ın yaşamı da arketipsel anlamda yolculuk imgesi üzerine değerlendirildiğinde ortaya bir aşk romanından ötesi çıkar. İzlenecek yolda Joseph Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı eserinde ele alınan arketipsel dönüşüm aşamaları merkeze alınacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kelime ve Kavram Havuzundan Seçerek Yazma Tekniğinin Öğrencilerin Yazma Becerilerine Etkileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15628</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15628</guid>
      <author>Abdullah DAĞTAŞ</author>
      <description>Yazma, Türkçe öğretiminin anlatma boyutuna ait temel becerilerden biri olup hem zihinsel hem de fiziksel olmak üzere iki yöne sahiptir. Öğrenciler, kendilerine verilen yazma konusuyla ilgili zihinlerindeki bilgi birikimini, kâğıt üzerine kalem aracılığıyla aktarmaya çalışırlar. Bu süreçte öğrencilerin okuldaki dersler aracılığıyla ve günlük hayatlarında yaşadıkları yoluyla edindikleri bilgi ve deneyimler, yazılarına yansımaktadır. Öğrencilerin sahip olduğu bu bilgi ve deneyimlerin, yazılı anlatımlarına aktarılmasını sağlamanın yolu da yazma sürecinde onların yaratıcı becerilerini kullanabilecekleri yöntem ve tekniklerin uygulanmasına bağlıdır. Yaratıcı becerileri ortaya çıkartan yöntem ve teknikler, öğrencilerin yazma becerilerine katkıda bulunarak özgün yazma ürünlerinin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Bu çalışmanın amacı, kelime ve kavram havuzundan seçerek yazma tekniğinin öğrencilerin yazma becerilerine etkilerini tespit etmektir. Araştırma Kocaeli ilinin Kandıra ilçesine bağlı bir köy okulunda öğrenim gören 15 ilköğretim altıncı sınıf öğrencisi üzerinde yürütülmüştür. Araştırmada nitel araştırma yöntemi; nitel araştırma desenlerinden eylem araştırması deseni kullanılmıştır. Araştırmanın verileri, öğrencilere uygulanan 3 farklı türde veri toplama aracından elde edilmiştir. Veri toplama araçlarının değerlendirilmesinde içerik analizi; içerik analizi türlerinden de ‘kategorisel analiz’ kullanılmıştır. Kategorisel analizde önce veriler kodlanmıştır. Ardından kodları genel düzeyde açıklayan kategoriler(temalar) belirlenmiştir. Bu kategorilerin (temaların) belirlenmesinde Türkçe Öğretim Programı ve Kılavuzu’ndaki (2006) yazma kazanımlarından ve verilerin kendilerinden yararlanılmıştır. Bu kategoriler iki ana kategoriye ayrılmıştır. İki ana kategori altında 10 alt kategori ve bu alt kategorilere ait 32 kod tespit edilmiştir. Elde edilen bulgulara dayanarak kelime ve kavram havuzundan seçerek yazma tekniğinin öğrencilerin yazma becerilerine katkıda bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca yazma aşamalarında öğrencilerin kaygı düzeylerini azalttığı, yaratıcı düşünmelerine yardımcı olduğu ve bildikleri kelime ve kavramları ortaya çıkartıp yazılarında kullanmalarını sağlayarak kelime öğretimine katkıda bulunduğu sonuçlarına ulaşılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yapı Açısından Cümle Sorunu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15381</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15381</guid>
      <author>H. İbrahim DELİCE</author>
      <description>Cümle terimi dil bilgisi çalışmalarında 'yargı' kavramı etrafında 'çekimli eylemle kullanılan sözcük veya sözcük öbeği dizisi' olması ve bir duygu, düşünce, hüküm vb. ifade etmesi' özellikleri esas alınarak tanımlanmaktadır. Cümlenin 'yargı' esaslı bu tanımı, cümle için doğru bir bakış açısını yansıtmamaktadır; çünkü, bir sözcük veya sözcük öbeği de cümle içinde yerine göre bir yargı ifade edebilir. Bir dizgeye cümle dememizi sağlayan en temel kavram 'yüklem'dir. Dolayısıyla, “Cümle, bir yüklem ile ona bağlı en az bir tamamlayıcıdan oluşan ve bir oluş, kılış ile durum bildiren söz dizim biçiminin adıdır.” şeklinde tanımlandığında 'yapı bakımından cümle' konusunda bizi doğruya götürebilecek başka bir açıdan bakmamız mümkün olabilecektir. Yüklem etrafında tamamlayıcı cümle öğelerinin eklenmesiyle oluşturulan cümle, eğer başka bir yüklemin yapısal öğesi olmuyorsa iki yüklemli dizgeyi bir cümle saymak doğru olmaz; zira, her iki dizgenin de öğe çözümlemesi ayrı ayrı yapılır. Bir kılış, oluş veya durum bir yüklem etrafında ifade edildikten sonra başka bir cümleyle birbirini takip eden zaman çizgisi doğrultusunda sıralama bağlaçları veya noktalama işaretleriyle sıralanarak ya da bir cümle başka bir cümleyle bağlama edatları vasıtasıyla ilişkilendirilerek yan yana dizilebilir. Anlamca birbirinin tamamlayıcısı olmasına rağmen yapısal açıdan bakıldığında ayrı birer cümle olan bu dizgeleri bir birleşik cümle saymak doğru değildir. Sonuç olarak bir yüklem etrafında oluşturulan dizge için 'yapmak' dolayısıyla 'yapı'; iki yüklem etrafında ayrı ayrı yapılmış dizgeleri bir amaç veya anlam doğrultusunda kurgulamak için 'kullanmak' dolayısıyla 'kullanım' sözcüklerinin benimsenmesi ile cümle tanımına aykırı cümle tasniflerinin ortaya çıkması önlenmiş; var olan cümle tasniflerindeki çelişki giderilmiş olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Anavatanlarından Sekiz Ülkeye Dağıtılmış Bir Halk: Ahıska Türkleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15822</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15822</guid>
      <author>Erdinç DEMİRAY</author>
      <description>Ahıska ya da Mesket Türkleri tanımları etnik değil coğrafi bir adlandırma olup, Ahıska bölgesi ve Türkleri Anadolu Türklüğünün coğrafi ve demografik bakımdan tabii devamıdır. Tarihte Meskhetia olarak da bilinen bölgedeki Türk varlığı çok eski devirlere dayanmakta olup, 11. yüzyıldaki Selçuklu fetihleri ve Selçuklularla mücadelede yetersiz kalan Gürcü kralının daveti ile 12. yüzyılda Kıpçak Türklerinin de bölgeye gelerek yerleşmesi bölgeyi tamamen Türkleştirmiştir. Gürcü Krallığı içinde güçlenen Kıpçaklar 13. yüzyıl ortalarında bağımsızlıkları ilan etmişler ve hâkim oldukları bu bölgeler tarihte, Gürcüler tarafından da, Atabek Yurdu olarak anılmıştır. Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safevî Türk devletleri himayesinde varlığını sürdüren Atabekler Devleti 16. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı Devletine katılmış ve merkezi Ahıska olan Çıldır Eyaleti olarak yeniden düzenlenmiştir. Bölgede Kıpçak ve Oğuz Türklerinin kaynaşması ile oluşan topluluk, Artvin ve Erzurum illerimizin Çoruh nehri ve kolları etrafında ve Ardahan ilimizin Posof ilçesi ve çevresinde yaşayan Türklerle tarih boyunca dil ve kültür bakımından aynı kodlara sahip olmuştur. Ahıska Türkleri, Gürcistan’ın Güney-Batısında, Türkiye’nin Kuzey-Doğusunda yer alan, günümüzde Gürcistan’ın idari yapısı içinde “Samtshe-Cavaheti” olarak adlandırılan vilayette yaşarken 1944 yılında Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’a sürgün edilmiştir. Geçen 68 yıl içinde, sürgün edildikleri topraklara dönüşlerine imkân tanınmayan Ahıska Türkleri günümüzde başlıca sekiz ülkede yaşamakta ve Doğu Anadolu ağızlarının bir devamı niteliğindeki ağız özelliklerini büyük ölçüde korumaktadırlar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eşkıya, Devlet ve Siyaset: Maraş Eyâleti Örneğinde Bazı Aşiret, Cemaat ve Taifelerin Eşkıyalık Faaliyetleri ve Bunların Merkez-Taşra Yazışmalarındaki Yansımaları (1590-1750)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15680</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15680</guid>
      <author>Süleyman DEMİRCİ,Hasan ARSLAN</author>
      <description>Eşkıyalık, genelde silahla veya başka bir şekilde zor kullanmak suretiyle yol kesip baskın yaparak mala, cana tecavüz, kamu düzeni ve güvenliği ihlâl olarak tanımlanmaktadır. Bu makale 16. yüzyılın sonundan 18. Yüzyıl ortalarına kadar Maraş eyâletinde bazı aşiret, cemaat ve taifelerin karıştığı eşkıyalık hareketlerini merkez-taşra yazışmalarındaki yansımaları ile Merkezi hükümetin eşkıyalık faaliyetlerine yaklaşımını mevcut literatürü ile birlikte ele alıp incelemektedir. 16. Yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı Devleti kendisi için masraflı olan doğuda Iran (1578-1590) ve batıda Avusturya-Macaristan (1593-1606) ile iki cephede uzun süren savaşlar ile meşgul oldu. Bu süre boyunca Osmanlı hükümeti savaş giderlerini karşılamada çok büyük ve daha önceleri görülmemiş bir mali sıkıntı yaşadı. Bu durum daha başka önemli olaylar ile birleşince merkezi hükümetin maliyesini olumsuz yönde etkiledi. Bu olayların ilki nüfus baskısı ve kırsal alanlardaki yerleşik halkın büyük oranda sergilediği hareketliliğin zirai üretimi, güvenliği ve buna bağlı olarak vergilerin toplanmasını olumsuz yönde etkilemesi oldu. Bu çalışmanın amacı Osmanlı merkezi hükümetince taşrada meydana gelen eşkıyalık faaliyetlerine yönelik takip edilen siyaseti Maraş Eyâleti örneğinde inceleyerek merkezi hükümetin eşkıya ve eşkıyalık faaliyetlerinde bulunanlara yönelik genel yaklaşımlarını örneklemelerle ortaya koyarak incelemeye esas zaman dilimindeki Osmanlı toplumsal ve sosyal hayatı hakkında fikir edinmemize yardımcı olmaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sembol, Sembolik Dil ve Bu Bağlamda Mesnevî’nin İlk 18 Beytindeki Sembolik Unsurlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15751</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15751</guid>
      <author>Şener DEMİREL</author>
      <description>Geçmişten günümüze Mevlânâ’nın Mesnevî’si üzerine yapılan çalışmalarda dikkat çekilen hususlardan biri de Mesnevî’de oldukça zengin bir sembolik dilin kullanılmış olmasıdır. Mevlânâ, başta Kur’ân-ı Kerîm olmak üzere, kendisinden önce kaleme alınmış birçok dinî ve edebî eserdeki sembolik anlatımı, kendisi de benimsemiş ve başta hikâyeler olmak üzere dile getirmeye çalıştığı birçok konuyu sembolik dil aracılığıyla ifade etmeye çalışmıştır. Sembolik dil veya anlatım, hemen hemen bütün dinlerde ve edebiyatlarda var olan ve başvurulan bir anlatım yöntemidir. Bu tür bir söylem her ne kadar yer yer yanlış/eksik anlamalara yol açsa da, yine de duygu ve düşüncelerin doğrudan değil de örtük bir biçimde, daha doğrusu birtakım sembolik değerler üzerinden dile getirilmesi anlatılanların daha ilgi çekici olmasına ve okuyucunun yaratıcı düşünmesine vesile olmaktadır. Bu makale ana hatlarıyla üç bölümden oluşmuştur. Birinci bölümde sembol, alegori, metafor ve istiare/eğretileme gibi terimlerin anlamlarından yola çıkılarak birbirleriyle olan benzerlik ve farklılıkları üzerinde durulacak; ikinci bölümde sembolik dilin ya da benzeri bir kullanımın Mesnevî’den önce dinî ve edebî birçok metinde kullanıldığı örneklerle ortaya konulacak; üçüncü ve son bölümde ise Mesnevî’nin ilk 18 beytinin Türkçe şerhlerinde şârihlerin özellikle üzerinde durdukları ve açıklamaya çalıştıkları bazı sembolik unsurlardan bahsedilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tevfik Fikret’in Özgürlük Yolundaki “İzler”i</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15825</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15825</guid>
      <author>Mutlu DEVECİ</author>
      <description>Servet-i Fünun sanatçıları, bireysel olanın etkisi altında kalan içe dönük soyutlanmış tiplerdir. Tevfik Fikret de etki kaynakları, yetişme tarzı ve mizacı gereği çoğu zaman bireyselliği önceleyen şiirleri ile ön plana çıkar. İzleksel açıdan toplumsal olanı dışladığı şiirlerinde kendini onlardan ayrı hisseden şair, yalnızlık ve tekbaşınalığın getirdiği özgürlük sayesinde yaşama tutunur. “İzler” şiiri de bu izlek etrafında kurgulanmış bir varoluş şiiridir. Öznenin özgürlük yolunda, yalnız ve tekbaşına olduğunu dile getirdiği bu şiirde, kendi kendisiyle yüzleşen insanın ruh durumu anlatılır. Ontolojik bir sorun olan yalnızlık, yabancılaşma bağlamında bireysel ve toplumsal kaynaklı iletişimsizlik yaratır. Dönemin siyasi, sosyal ve ekonomik şartlarının şekillendirdiği şair, karakter ve yetişme tarzının da etkisi ile kendisini iletişimsizlikler içerisinde yalnız ve tekbaşına olarak hisseder. “İzler”de, olumsuz bir yalnızlığın koyu karanlığında yitip gitmeyerek kendine dönen şair, dünyadaki varlığı ile yüzleşir ve tekbaşınalığını bir güç olarak algılar. Şiirde, Varoluşçu felsefecilerin özgürlük anlayışına benzer bir anlayışla kendine, dünyaya ve çevresine bakan Tevfik Fikret, dış dünyayla ilişkiye girememenin bunaltısını yaşarken anlam arayışına yönelik eylemleri ile diğerlerinden farklı olduğunu hisseder. Servet-i Fünun kuşağının dünya ile en çok çatışma yaşayan şairi olan Tevfik Fikret, bu şiiri ile varoluşsal problemlerinden kurtulmak için içsel bir yolculuğa çıkarak kendisiyle yüzleşen ve bırakılmışlık bunaltısının sağaltım sürecini başlatan öznenin ruh halini yansıtır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>San Remo Konferansı’nda İngiltere’nin Ermeni Politikası (18-26 Nisan 1920)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15658</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15658</guid>
      <author>Mehmet Sait DİLEK,Evren KÜÇÜK</author>
      <description>Müttefik Devletler, Osmanlı Devleti’ne isteklerini kabul ettirebilmek için 18-26 Nisan 1920 tarihleri arasında İtalya’nın San Remo şehrinde toplanmışlardır. San Remo Konferansı olarak adlandırılan bu görüşmelerde Ermenileri temsilen Boghos Nubar Paşa ile Avetis Ahoranian Osmanlı Devleti’nden toprak talebinde bulunmaya devam etmişlerdir. Bu taleplerin gerçekleşmesi için Ermeni varlığını koruyacak, geliştirecek ve finanse edecek bir gücün mandaterliğine ihtiyaç vardı. Bu durum konferans esnasında İngiltere’nin de diplomatik manevralar gerçekleştirmesine yol açmıştır. Özellikle İngiltere için Mezopotamya bölgesi önemli olduğundan Anadolu’daki mandaterlik görevi ABD’ye bırakılmaya çalışılmıştır. ABD’nin bu teklifi kabul etmemesi durumunda ise Türk-Ermeni sınırının ABD Başkanı Wilson hakemliğinde çözülmesi öngörülmüştür. San Remo’da bulunan diğer devlet başkanları ise Ermenistan mandaterliğini alma sorumluluğundan rahatsızlık duyup ne mali ne de askeri yardımda bulunamayacaklarını açık bir dille ifade etmişlerdir. Demografik bakımdan sağlam gerekçelere dayanmayan ve uygulanabilirlik ilkesine ters düşen bu taleplerin Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki hareket tarafından kabul edilmesi beklenemezdi. Ayrıca Doğu Cephesi’nde elde edilen askeri zaferler, İngiltere’nin Ermenistan politikasının iflasına neden olduğu gibi ABD Başkanı Wilson’un da Sevr Antlaşması’nın 89. maddesine atfen hazırladığı Türk-Ermeni sınırı hakkındaki 22 Kasım 1920 tarihli raporunu da devre dışı bırakmıştır. Varolmak için verilen bu savaş, sonunda, İtilâf blokunun tamamen parçalanıp Fransa ve İtalya’nın milli mücadele hareketine destek vermesiyle sonuçlandığı gibi hem Lloyd George hükümetinin hem de Osmanlı imparatorluk sisteminin sonunu getirmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Enderunlu Vâsıf’ın “Gönlümdeki” Redifli Gazelinde Tasavvufî Söylem*</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15624</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15624</guid>
      <author>Ahmet DOĞAN</author>
      <description>Divan edebiyatının son dönem şahsiyetlerinden olan Enderunlu Vâsıf, isminin geçtiği hemen bütün kaynaklarda, yüz yıl önce Nedîm’in açmış olduğu çığırda yürüyen bir şair olarak tanımlanır. Kendisinden “Nedim’in basit bir kopyası” olarak bahsedilen ve kimi zaman “Nedîmâne” söyleyişteki zarafetten uzaklaşarak bayağılığa düştüğü kaydedilen Enderunlu Vâsıf’ın, şiirlerinde daha çok umursamaz, zevke ve eğlenceye düşkün, hayatı ciddiye almayan bir kişilik sergilediği söylenir. Ancak “eski terbiyenin yetiştirdiği orta seviyede bir adam” olarak değerlendirilen ve eseri “her şeyden evvel bir zevk çözülüşünün vesikası” olarak görülen Enderunlu Vâsıf’ın zaman zaman, devrin sosyokültürel yapısında görülmeye başlanan değişim ve dönüşümün sebep olduğu ruhsal sıkıntılarını, tasavvufi söylemle dışa vurarak, sufizmin asûde iklimine sığındığına da şahit olunur. Enderunlu Vâsıf, sıklıkla vurgulanan müstehzî, pervasız, laubali tavırların yanında, bazı şiirlerinde hayatı ve sanatı aynı nispette ciddiye alan vakur ve mütevekkil bir tip hatta “terk” ve “azadelik” peşinde koşan bir sufî olarak oldukça farklı ruh hâlleri ile karşımıza çıkar. Vâsıf’ın şiirlerinde görülen bu durum okuyucuda, şiirlerin iki ayrı şair elinden çıkmış izlenimini dahi uyandırır. Enderunlu Vâsıf’ın ruh dünyasında ve şiirlerinde görülen bu ikircikli yapıyı “gönlümdeki” redifli gazelinde daha net görmek mümkündür. Adeta zahirî ve batınî iki ayrı “ben” algısının ortaya konulduğu gazelde şair -beklenenin aksine- tavrını, “batınî ben”den yana koyarak gazeli tasavvufi bir derinlikle dikkatlere sunar. Vasıf’ın şiirlerinde görülen bu durum, okuyucuda şiirlerin iki ayrı şair elinden çıkmış izlenimini uyandırır. Enderunlu Vasıf’ın ruh dünyasında ve şiirlerinde görülen bu ikircikli yapıyı “gönlümdeki” redifli gazelinde daha net görmek mümkündür. Adeta zahirî ve batınî iki ayrı “ben” algısının ortaya konulduğu gazelde şair -beklenenin aksine- tavrını, “batınî ben”den yana koyarak gazeli tasavvufi bir derinlikle dikkatlere sunar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yûsufu Meddâh’ın Kadı ile Uğru Destânı ve Dil Özellikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15734</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15734</guid>
      <author>Şaban DOĞAN</author>
      <description>Eski Oğuz Türkçesi ürünleri üzerinde yapılan metin neşri çalışmalarının ve dil incelemelerinin oldukça ileri bir seviyeye ulaştığı aşikârdır. Yapılan onca çalışmaya rağmen kütüphanelerimizde henüz üzerinde çalışılmamış ya da çalışılıp müelliflerinin kim olduğu tespit edilememiş veya isim aynılığı/benzerliği sebebiyle birbirlerine karıştırılmış birçok eser vardır. Bu gerçekten hareketle Eski Oğuz Türkçesi metinleri üzerine yapılacak çalışmaların bir süre daha kesintisiz olarak devam etmesi gerektiğini ifade etmek gerekir. Bazı çalışmalarda müellifi bilinmeyen eserler arasında zikr edilen, bir kısım araştırmacı tarafından da aynı adı taşıyan mensur eserle birlikte değerlendirilen Yûsuf-ı Meddâh’ın Kadı ile Uğru Destânı bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Çalışma kapsamında Kadı ile Uğru Destânı incelenmiş, eserin müellifi bilinen ve Eski Oğuz Türkçesi Dönemine ait olan manzum nüshası ile dönemleri tam olarak bilinmeyen mensur nüshaları hakkında bilgiler verilerek mensur nüshalardan ikisinin dil özellikleri manzum nüsha ile karşılaştırılmıştır. Çalışmada amaçlanan öncelikle eserin manzum nüshasının dil özelliklerini ortaya koymak, Eski Oğuz Türkçesi ürünlerinden olan manzum metinle ilgili değerlendirmeler yapmaktır. Çalışmada asıl amaç şu ana kadar yayımlanmamış bir Eski Oğuz Türkçesi metnini neşr ederek, eserin dil özelliklerini ortaya koymak suretiyle alana az da olsa katkı sağlamaktır. Çalışma boyunca Eski Oğuz Türkçesi ürünü olup olmadığı tartışılmış olan mensur nüshaların metin kısımları da farklı alanlardaki çalışmalara kaynaklık edebilmesi için okuyucunun kullanımına sunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Faruk Nafiz Çamlıbel’in Suda Halkalar Adlı Eserinde Su İmajları ve Benzetmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15814</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15814</guid>
      <author>Hüseyin DOĞRAMACIOĞLU</author>
      <description>Faruk Nafiz Çamlıbel’in Suda Halkalar adlı şiir kitabı günümüze kadar Latin harflerine aktarılmamıştır. Bu eserde kullanılan su imajları ve benzetmeler Türk şiirine yeni yaklaşımlar ve çağrışımlar getirmiştir. Eserdeki su imajları bazen şairin ruhu ve hayalleri yerine kullanılırken bazen de sevgili ile beraber düşünülen bir arka fon olarak kullanılmıştır. Şair su imajlarını karamsar tablolar halinde oluşturmuştur. Bu tablolarda şair ve sevgilisi vardır. Su imajları ve şairin hayalleri şiirin değişmez arka fonlarını oluştururlar. Şiirdeki arka fonlar birer leit motif olarak gider gelirler. Şairin oluşturduğu bu tablolarda görsellik ve kişisellik ön plana çıkar. Eserdeki benzetmeler ise klâsik Türk şiirindeki benzetmelerden farklı oluşturulmuştur. Bu benzetmeler şiire farklı anlam başkalaşmaları katmıştır. Benzetmeler yoluyla şiirin düşünsel temellere dayandırılması, şiire yeni anlam kapılarının açılması yeni Türk şiirinin ciddi kazanımlarından biri olarak düşünülebilir. Hem benzetmelerde hem de şiirde kullanılan su imajlarında geçmişin karamsar duygularla hatırlandığını ve geçmişe özlem duyulduğunu görmekteyiz. Bu yönüyle geçmiş; şairin hayallerini, matem duygusunu, su imajlarını ve benzetmeleri etkileyerek şiire yansır. Eserdeki benzetmeler muhayyel, görsel, şiirsel zemini güçlü benzetmeler şeklinde gruplandırılabilir. Bu benzetmelerde karamsarlık ve hüzün duyguları hâkimdir. Şairin kullandığı imajlar ve benzetmeler Türk şiiri için birer yenilik olarak değerlendirilebilir. Suda Halkalar adlı eser üzerine yapılan bu ilk araştırma, Çamlıbel’in şiiriyetini daha iyi anlamamıza ve edebî çizgisini belirlememize yardımcı olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kent Modelleri ve Sürdürülebilir Kent Yönetimi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15773</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15773</guid>
      <author>Hüseyin DURGUTER</author>
      <description>İnsanoğlunun toplu yaşam merkezi olan kentler; özellikle 19. yüzyılın sonlarından itibaren ekonomik, sosyal, politik etmenlerden dolayı etkilenmiş ve değişime uğramıştır. Günümüz bilgi ve enformasyon çağında ise kentler; insanoğluna yetersiz gelmekte, ihtiyaçlarını ve güvenliğini sağlayamamaktadır. Kentlerin geçmiş nesillerden devralınıp, bugünkü sakinlerine kaliteli bir yaşam tarzı sunmaları ve gelecek nesillere de kullanılabilir şekilde teslim edilmesi önem arzetmektedir. Bu ise kentlerin inşasının ve yönetiminin insan ve çevre odaklı olmak üzere köklü değişim ve dönüşümünü gerektirir. Mevcut bulunan şehirler insanların gündelik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak kalmaktadır. Her şeyin insanın kaliteli bir yaşam sürmesi için kurgulandığı günümüz dünyasında kent şekilleri de değişmektedir. Bu durum ise gelişen ve dönüşen dünyamızda yeni şehir anlayışları ve modelleri ortaya çıkarmıştır. Bilgi ve enformasyon çağının gereklerine uygun ve ihtiyaçlarını karşılayan yeni kent modelleri geliştirmiştir. Varolan kentler ya ihtiyaca cevap verememekte, ya eskimekte ya da insanların hayatını kargaşaya sürüklemektedir. Kentler dönüşüm projeleriyle yaşanabilir mekanlar haline getirilmeye, kaliteli bir yaşam imkanı verebilecek duruma getirilmeye çalışılmaktadır. Türkiye’ de belediyelerin büyük bir bölümü küçük ölçekli ve kırsal karakterlidir. Bu yerleşim birimlerinin kırsal özelliklerinden kurtulamadığı, dolayısıyla her belediye biriminin gerçek anlamda “kent” olarak kabul edilemeyeceği vurgulanmaktadır. Sürdürülebilir kent yönetimi açısından Belediye yönetimlerinin, Sivil Toplum Kuruluşları aracılığı ile kent insanını karar sürecine katmaları hem katılımcılık ilkesinin gerçekleşmesine, hem de doğru kararlar alma şansına sahip olunmasına katkı sağlayacaktır. Bununla birlikte yönetimler, alınan kararların uygulanması aşamasında gerekli destekleri daha başlangıçta elde etme olanağına kavuşmuş olacaklardır. Bu çalışmada; geliştirilen kent modelleri ve kentlerin bir organizma gibi yaşamını devam ettirebilmesi için sürdürülebilir kent yönetimleri konusu irdelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Oruç Bey’in Tevârih-i Âl-i Osmân Adlı Eserine Göre Türklerde Yer Adı Verme Geleneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15639</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15639</guid>
      <author>Elif DÜLGER</author>
      <description>Osmanlı Beyliği’nin kuruluşundan 100-150 yıl sonra başlayan Osmanlı tarih yazıcılığı, zaman içerisinde oldukça ilerlemiş ve gerek Türk tarihi, gerekse Türk milli kültürü açısından önem taşıyan birçok eser ortaya çıkmıştır. Müverrihler, anlattıkları tarihî olayların yanı sıra gelenekler, görenekler, âdetler, efsaneler, atasözleri gibi milli kültür ürünlerimiz hakkında da bilgiler vermişlerdir. Özellikle yer adları konusunda, bu adlardan bazılarının hâlen yaşadığı göz önüne alındığında, verdikleri bilgiler son derece değerlidir. 15. yüzyılın önemli müverrihlerinden olan Oruç Bey de, adını yüzyıllardır yaşatan ve yaşatmaya da devam edecek olan Tevârîh-i Âl-i Osman adlı eserinde, küçük bir beylikten cihan imparatorluğu olma yolunda ilerleyen Osmanlıların çeşitli yerleşim yerlerine ad vermeleri konusunda tarihî ve değerli bilgiler vermiştir. Nitekim eserde adının veriliş hikâyesi anlatılan yerlerden pek çoğu yeni yeni Türk hâkimiyetine geçmektedir. Bu çalışmanın amacı, bugün yaşayan yer adlarının veriliş nedenlerinin araştırması yapılacağında başvurulması gereken önemli kaynakların başında gelen Oruç Bey’in Tevârîh-i Âl-i Osman adlı eserini toponimi çalışmalarına kazandırmaktır. Eser incelendiği zaman bir yerleşim yerine ad verme geleneğinin 3 başlık altında toplandığını görmekteyiz: 1. Bir olay sonucunda bir yere ad verilmesi: Mezar-ı Türk (Süleyman Şah’ın mezarı), Mezâr-ı Türk (Gündüz Alp ile Ay-togdı’nın mezarları), Taşak Yazısı; 2. Hükümdarın bir sözüne dayanarak bir yere ad verilmesi: Polunya/Taŋrı Yıkdugı Hisarı, kal‘a-i Metîn/Moton; 3. Bir kişinin anısına bir yere adının verilmesi: Karaman vilâyeti, Turgutlu, Koca-ili, İl-begi-oglı burgozı, Kostantin. Çalışma esnasında Oruç Bey’den önce yaşamış olan müverrih Âşık Paşazâde’nin Tevârîh-i Âl-i Osman adlı eseri ile Oruç Bey’in verdiği bilgiler karşılaştırılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XVIII. Yüzyıl Divan Şâirlerinin Gözüyle Padişahlar ve Saltanat Dönemleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15664</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15664</guid>
      <author>Mesut Bayram DÜZENLİ</author>
      <description>İsmini altı asırlık bir edebiyata veren ve şâirlerin başta kasîde ve gazelleri olmak üzere pek çok manzûmesini barındıran</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Arşiv Belgelerinde Kalıplaşmış Zarf, Sıfat, Edat vd. İfadeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15767</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15767</guid>
      <author>Muhittin ELİAÇIK</author>
      <description>Türk dili ve edebiyatının önemli kaynaklarından birisi olan Osmanlı arşiv belgelerinde birçok kalıplaşmış kelime kullanılmıştır. Bu kelimelerin çoğu Arapça olup, Farsça ve Türkçe karışık hâlde kullanılanların sayısı da az değildir. Çeşitli zaman ve mekanlarda yazılmış milyonlarca arşiv belgesinde ortak bir dil kullanılmış ve bunun sonucu olarak da kalıplaşan birçok kelime ve ibare bulunmuştur. Bunların arasında zarf, sıfat, edat vb. kelimeler önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmada milyonlarca arşiv belgesinin her fonundan mümkün olduğunca yararlanılmış ve kalıp kelimeler tanıklarıyla birlikte ortaya konulmuştur. Belgelerde sık kullanılan zarf, sıfat ve edatlar yaygınlık kazanarak belgeleri okuyan ve dinleyen için çabuk, tasarruflu ve kısa yoldan bir anlatım sağlamıştır. Bu kelimeler, Osmanlı Türkçesinin üç, hatta daha da çok dilden kelimelerle kurulmuş vokabüler zenginliğini daha da artırmıştır. Her birisinin mazisi en az 3-4 asır olan bu kelimelerden çoğunun bugün günlük dilde de kullanıldığı görülmektedir. Her ne kadar bu kelimelerden bir kısmı sadece belgelerde kullanılmış ise de, çoğunun zamanla edebî hayatta ve toplumda da yerini almakta gecikmediği görülmektedir. Çalışmamızda her kullanılan kelimenin değil, yaygınlık kazanıp kalıplaşmış olanların seçilmesine özen gösterilmiştir. Çalışmada, belgelerde geçen kalıp zarf, sıfat, edat vd. ifadeler alfabetik sırayla, tanıklarıyla ve dipnotlarda fonları veya alındıkları eserler gösterilerek verilmiştir. Kelimelere gösterilmesi gereken tanıklar epey fazla olduğundan her kelimeye birer tanık vermekle yetinilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye Türkçesi Ağızlarında Özellikleri Bakımından Yağış Türlerine Verilen Adlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15739</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15739</guid>
      <author>Selim EMİROĞLU</author>
      <description>Türkiye Türkçesi ağızları zengin bir söz varlığına sahiptir. Türk milletinin geçmişten beri gelen kültürünü yansıtan ve standart Türkçeye geçmemiş pek çok sözcük halkın dilinde yaşamakta ve kullanılmaktadır. Ağızlarda renk, yemek, organ, akrabalık, hastalık, hayvan, ölçü birimleri, giysi vb. adlar bakımından yüzlerce sözcük bulunmaktadır. Bunlar içerisinde yağış adları da önemli bir yer tutar. Bu çalışmada Türkiye Türkçesi ağızlarında yer alan yağış adları, çeşitli özellikleri göz önünde bulundurularak sınıflandırılmıştır. Yağış türlerinden yağmur ve kar yağışı için kullanılan isimler, bu yağışların sürekliliği, miktarı, hızı; tane veya damlaların büyüklüğü-küçüklüğü; yağışın düştüğü zaman (mevsim, ay, gün, saat vb.); yağışın yönü, diğer tabiat olaylarıyla ( rüzgâr, güneş, sis vb.) eş zamanlı meydana gelmesi gibi özellikler dikkate alınarak verilmiştir. Tespit edilen ve sınıflandırılan yağış adları üzerinden çeşitli yorum ve değerlendirmelere ulaşılmıştır. Araştırma, Türklerin, görünüşte aynı sanılan yağış türlerini, bu türlerin çeşitli özelliklerine bakarak farklı adlandırmalarla ustalıklı bir biçimde birbirinden ayırdıklarını göstermektedir. Çalışmanın verileri Derleme Sözlüğü taranarak elde edilmiştir. Ancak Standart Türkçedeki kullanımları da tespit etmek için Büyük Türkçe Sözlük (TDK-BTS) taranmıştır. Çalışmanın sonunda, ek olarak, tespit edilen ve özellikleri bakımından sınıflandırılan sözcüklerin anlamlarını içeren bir sözlük bulunmaktadır. Elde edilen veriler, Türkçenin yağış türlerini adlandırmak bakımından söz varlığının zenginliğini ortaya koymaktadır. Ağızlarda geçen yağış adları ile ilgili bu sözcüklerin birçoğunun Standart Türkçeye kazandırılması gerekir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ahmed Dursun Nâtıkî’nin Mantık Bilimi İle İlgili Bir Şiiri Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15654</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15654</guid>
      <author>Abdulkadir ERKAL</author>
      <description>Divan şiiri insana dair her ayrıntıyı ihtiva eden bir şiir geleneğidir. Bu bakımdan da ilme ayrı bir önem verir. Özellikle tasavvuf şiirinde daha fazla göze batan Batıni ilmin yanında</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Midyat Süryanilerinin Düğün Gelenekleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15808</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15808</guid>
      <author>Erol EROĞLU,Neşe SARICA</author>
      <description>Bireyin yaşantısında çeşitli dönemler vardır. Doğum, evlenme ve ölüm dönemleri, halk kültüründe geçiş dönemleri olarak anılır. Geçiş dönemlerinde insanlar, çeşitli adet ve inanmalarla kendilerini yeni yaşantılarına hazırlarlar. Evlenme gelenekleri dünyanın her yerinde görülmekle birlikte, eş seçimi, eş sayısı ve evlilik törenleri, kültürlere göre çeşitlilik göstermektedir. Bu çalışmada, beş bin yıllık bir geçmişe sahip, türlü zorluklara rağmen günümüze kadar varlıklarını sürdürebilen ve Midyat’ın solan renklerinden biri olan Süryani halkının daha çok dini ağırlıklı uygulamalar içeren düğün törenlerindeki örf, adet, gelenek ve görenekleriyle düğünlerde oynanan oyunlar ve yapılan pratikler araştırılmıştır. Öncelikle Süryani cemaatinin etnik kimliği hakkında bilgi verildikten sonra farklı din, dil, ırk ve inanca sahip birçok insanın birlikte yaşadığı, ezan sesiyle çan sesinin birlikte yankılandığı hoşgörünün simgesi Midyat’taki Süryani halkının düğün geleneklerine değinilmiştir. Midyat yöresindeki kültür, din ve dil çeşitliliği toplumlar arasında sürekli olarak bir kültür alışverişi sonucunu sağlamıştır. İlçenin en belirgin özelliği “dinler ve diller kenti” olması, yüzyıllar boyunca bünyesinde farklı dinden insanların bir arada yaşamasıdır. Bir alan araştırması olarak tasarlanan bu çalışmada, görüşme tekniği çerçevesinde veri toplanarak görüşme soruları hazırlanmış, kaynak kişilerin listesi çıkartılmış ve alan araştırması sırasında katılımlı ve katılımsız gözlemlerde bulunularak, önceden belirlenen kılavuz kişilerden bilgiler alınmıştır. Somut durum tespiti için, kişilerin onayı alınıp teknik kayıt cihazlarından faydalanılarak görüntü ve sesle kayıtlar yapılmış, çalışma ikinci dereceden belgelerle desteklenmiştir. Kısacası Süryani halkının folkloru, belirtilen sahada yapılan görüşme ve gözlemlere dayandırılarak incelenmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Yazılan Tiyatro Eserlerinde Atatürk ve Atatürkçülük</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15604</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15604</guid>
      <author>Ertan EROL</author>
      <description>Türk ulusunun düşman işgalinden kurtuluşundan sonra Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte yeni bir çağdaşlaşma hamlesi başlamıştır. O dönemin şartları içinde çağdaş dünya ülkeleri arasında yer alan ve bilim ile teknolojiyi elinde tutan Batı ülkeleridir. Bu gerçekten hareketle yeni Cumhuriyet’in yönü çağdaşlık ve çağdaşlığın temsilcisi olan Batı uygarlığı olmuştur. Çağdaşlaşma, ülkeyi modern hâle getirecek bir yöntem olarak önemli ölçüde bilimsel ve teknolojik alanları kapsamasının yanı sıra kültürel konuları da içermekteydi. Cumhuriyet’in ilanından sonraki süreçte çağdaşlaşmanın kültürel konularda da yerini alması hedeflenmişti. Özellikle sanat aracılığıyla yeni yönetimin halka benimsetilmesi, halkın sanata olan ilgisinin artırılması amacıyla çeşitli kültürel etkinlikler düzenlenmiştir. Bu etkinliklerin başında tiyatro eserlerinin yazılması ve sahnelenmesi yer almıştır. Bu çalışmanın amacı, Cumhuriyet’in ilanı sonrasında, 1923-1938 yılları arası yazılan tiyatro eserlerinin Atatürkçülük ilkesi açısından incelemesini yapmaktır. Bu makalede Cumhuriyet’in ilanı ile başlayan ve Atatürk’ün hayata gözlerini kapadığı 1938 yılına kadar olan dönemde yazılmış tiyatro eserleri incelenerek bahsi geçen dönemde Aka Gündüz’ün “Mavi Yıldırım”, Burhan Cahit’in “Gavur İmam”, Galip Naşit’in “Destan”, Faruk Nafiz’in “Kahraman” ve “Akın”, Halit Fahri’nin “On Yılın Destanı”, Yaşar Nabi’nin “Beş Devir”, Münir Hayri’nin “Bayönder”, Vehbi Cem Aşkun’un “Oğuz Destanı” adlı eserlerinin kaleme alındığı tespit edildi. Çalışmada, bu eserlerin ele aldığı temalar, kahramanlar ve özellikleri açısından Atatürkçü düşünceyi ve Atatürkçülüğü ne ölçüde yansıttıkları, işledikleri değerlendirildi.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İsmet Özel Şiirlerinde Başkaldırı/ Modernizmin Yozlaştırdığı Düzene Başkaldırı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15693</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15693</guid>
      <author>Sevda GEÇEN</author>
      <description>Modern Türk şiirinin önde gelen isimlerinden İsmet Özel, yaşamı ve dünyayı anlamlı kılma adına daimi bir çaba içerisinde olmuş, bu çabasını ise şiir ile somutluğa ulaştırmıştır. Özel, kendisi ve toplumu için “hayatı dokunulur kılma, otantikliği yakalama, kendilik değerleri doğrultusunda dimdik bir yaşam sürme” amacını benimser. Bu yaşam amacının önüne çıkan engellere ise boyun eğmez, yaşamın güzelliğini gölgeleyen her şeye başkaldırır. Şiirlerindeki başkaldırı unsurları ise çoğunlukla baskı ve otoriteye, yabancılaşmaya, modernizmin yozlaştırıcı etkisine yöneliktir. Akılcılığı esas alması itibariyle insanlık tarihine aydınlama çağı yaşatan modernizm, bilimin gelişmesi, toplumun ilerlemesi, yaşam koşullarının iyileşmesi, refah seviyesinin yükselmesi gibi pek çok yöndeki getirilerinin yanı sıra çeşitli olumsuzlukların var olmasına da yol açmıştır. Modernizmin insanlığa olumsuz yansıması ise insanları manevi değerlerinden uzaklaştırma, yabancılaştırma, kitleselleştirme, aynileştirme ve tüketiciliğe sürükleme yönünde olmuştur. Özel şiirlerinde, tüm bu durumlara olan eleştiri ise başkaldırıya dayanan bir söylemle belirir. Öte yandan Özel, anti-modernist bir tavırdan ziyade modernizmi yanlış algılayan ve bu akımı insanlığın değer kaybına zemin yapan zihniyete karşı eleştirel bir tavır takınır. O, modernizmin olumlu yönlerini ayırır, bununla birlikte modernizmin kötücül dokunuşlarından biri olan kapitalizmi, kapitalizmin toplumda yarattığı sınıf farklılıklarını, bu farklılıklar sonucu ezilenler sınıfının oluşmasını, modernliğin getirilerini insanlığın aleyhine kullanan zihniyeti kabullenmez, tüm bunlara başkaldırır. Çalışmamızda İsmet Özel şiirlerinde modernizmin eleştirisiyle beliren başkaldırı unsurları incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Anadolu Öğretmen Lisesi Öğrencilerinin Öğretmenlik Meslek Bilgisi Derslerine İlişkin Tutum ve Görüşleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15731</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15731</guid>
      <author>Mehmet Nuri GÖMLEKSİZ,Elif CÜRO</author>
      <description>Nicel ve nitel araştırma desenleri kullanılarak yürütülen bu araştırmanın amacı Anadolu Öğretmen Liselerinde öğrenim gören 11. sınıf öğrencilerinin Öğretmenlik Meslek Bilgisi derslerine ilişkin tutumlarını ve görüşlerini belirlemektir. Bu bağlamda öğrencilerin Öğretmenlik Meslek Bilgisi derslerine yönelik tutumlarının cinsiyetlerine, öğrenim gördükleri alana, ailelerinde öğretmen olup olmama durumuna, ailelerinin gelir düzeylerine, anne ve babalarının eğitim durumuna göre değişip değişmediğini ortaya koymak amaçlanmıştır. Araştırmanın nitel boyutunda ise öğrencilerin Anadolu Öğretmen Lisesinde öğrenim görmeyi istemelerinin nedenlerine, bu okulların öğrencileri öğretmenlik mesleğine hazırlamadaki yeterliğine ilişkin görüşlerinin neler olduğu ortaya konmaya çalışılmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu 2010–2011 eğitim-öğretim yılında, sekiz Anadolu Öğretmen Lisesinin 11. sınıflarında öğrenim gören öğrenciler oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemi olarak bu okullarda öğrenim gören 11. sınıf öğrencilerinin tümü alınmıştır. Veriler araştırmacılar tarafından hazırlanan 32 maddelik Likert tipi bir tutum ölçeği ve yarı yapılandırılmış dört sorudan oluşan bir görüşme formu ile toplanmıştır. Ölçeğin Cronbach Alpha güvenirlik katsayısı 0.93, Spearman-Brown korelasyon katsayısı 0.92, Guttman split-half değeri ise 0.88 hesaplanmış ve bu hesaplamalar sonucunda da ölçek güvenilir bulunmuştur. Verilerin analizinde bağımsız gruplar t testi, Mann Whitney U testi, varyans analizi, Kruskall Wallis H ve Scheffe testleri kullanılmıştır. Araştırma ile öğrencilerin Öğretmenlik Meslek Bilgisi derslerine yönelik tutumlarının olumsuz olduğu, çoğunun ileride öğretmenlik mesleğini yapmayı düşünmedikleri ve farklı bir meslekte çalışmak istedikleri belirlenmiştir. Buna yanı sıra öğrenciler Öğretmenlik Meslek Bilgisi derslerini sevmediklerini, ders içeriklerinin azaltılması ve ders saatlerinin düşürülmesi gerektiğini vurgulamışlardır. Öğrenciler bu derslere çalışmaktan zevk almadıklarını, zorunlu olmasa çalışmayacaklarını ve sadece sınıfı geçmek için çalıştıklarını ifade etmişlerdir. Ayrıca öğrencilerin Öğretmenlik Meslek Bilgisi dersleri ile ilgili konuları araştırmaktan hoşlanmadıkları ve bu dersleri sıkıcı buldukları sonucuna ulaşılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Çan Yöresi Geçiş Dönemi Uygulamalarından Olan Evlenme Ritüelleri Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15687</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15687</guid>
      <author>Hamdi GÜLEÇ</author>
      <description>Çan, Çanakkale’nin en gelişmiş ilçelerinden biridir. İlçenin kuruluş tarihi, kesin olarak tespit edilememiştir. Şehir ve çevresinde antik çağlara ait kalıntılara da rastlanılmıştır. Roma döneminde Çan yöresi Sergis olarak adlandırılıyordu. Çan yöresi XIV. Yüzyılda Osmanlı topraklarına katılmıştır. Önceleri Biga sancağına bağlı bir nahiye merkezi sonraları ise 1945 yılında Biga’dan ayrılarak Çanakkale’ye bağlı bir ilçe merkezi olmuştur. İlçe toprakları genellikle engebeli bir yapı gösterir. İlçe yüzölçümünün %62’si orman, % 32’si tarım arazisi, % 3’ü mera ve yerleşim alanlarıdır. Çan ilçesinin tabanı volkanik ve sedimanter oluşumundadır. İlçe, maden bakımından çok zengindir. İlçede genellikle Akdeniz iklimiyle Karadeniz iklimi arasında geçiş iklimi hakimdir. Yağışlar daha çok sonbahar, kış, ilkbahar mevsimlerinde görülür. Sanayileşmeye bağlı olarak hızlı nüfus artışı sonucu özellikle çevre köy ve yerleşim birimlerinden ilçe merkezine göç hareketleri yaşanmıştır. İlçede geleneksel kültür yapısı hakim olduğundan, halk dini ve toplumsal geleneklere uygun bir hayat tarzını devam ettirmektedir. İlçede ilkbahar ve yaz aylarında köy hayırları çok yapılmaktadır. Çiftçi bayramı olarak da adlandırılan bu organizasyonlara köydeki herkes katılmaktadır. İlçe merkezi ve köylerde yerli ahali manav olarak adlandırılmaktadır. Ayrıca Balkanlardan göç edip gelip yerleşenler de muhacir olarak bilinmektedir. Pomak ve Kırcali olarak adlandırılan etnik gruplar da vardır. Dağ ve yüksek yerlerde yaşayanlar ise Yörük olarak bilinmektedir. Çanakkale’nin Çan ilçesi halk bilimi bakımından oldukça zengin ve verimli bir yöredir. Çan, halk kültürü değerleri bakımından önemli bir konuma sahiptir. Çan’ın en uzak yerleşim merkezleri olan Çan köylerinde bugün bile halk bilimi verimlerinin canlılığını koruduğu ve yaşadığını görmekteyiz. Günümüzde kurtarılabilen her halk bilimi unsurları geleceğin kültür mirasını oluşturmaktadır. Halk bilimi türkülerden ninnilere, halk inanışlarından doğum ve ölüm geleneklerine, el sanatlarından halk meteorolojisine kadar; halkı kucaklayan geniş bir yelpaze gibi onun maddi ve manevi hayatına yön veren bütün değerleri incelemektedir. Modern çağın bir gereği olarak haberleşme ve iletişim araçlarının, kültürümüz üzerindeki olumsuz etkileri devam etmektedir. Halk arasında son kalıntılar olsa da bu kültür unsurlarını derlemeli, sahip çıkmalı ve bilimsel açılardan değerlendirmeliyiz. Bunlar yapıldığı taktirde, halk bilimi ürünleri geçmişte olduğu gibi bugün de yarın da yaşayacak ve yok olmayacaklardır. Bu çalışmada Çan yöresi halk bilimi ürünleri geçiş dönemleri uygulamalarından; yöreye ait evlenme ritüellerinin değerlendirmesi yapılarak incelenmiştir. Evlenme ile ilgili gelenek ve inançlar, kısmen eski Türk inançlarının izlerini taşımakla birlikte, Çan yöresinde bu inanç ve geleneklerin çoğunlukla İslamî kültürün etkisiyle şekillendiği anlaşılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>XVI. Asır Bursa Zanaatkârları Hakkında Secili Mizahi Bir Eser: Sun’î Çelebinin Tezyîn-Nâmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15809</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15809</guid>
      <author>Kadir GÜLER,Ersen ERSOY</author>
      <description>Osmanlı devleti döneminde şehirlerimiz hakkında bilgi veren eserlerin başında şehrengizler ve bilâdiyeler gelmektedir. Bu tip eserlerde, ele alınan şehirlerin önemli meselelerine değinilmiş ve farklı üsluplarla çözüm yolları ortaya konulmuştur. Yetiştirdiği yüz elli altı şâirle Osmanlı coğrafyasının ikinci kültür merkezi olan Bursa, hakkında kaleme alınan eser sayısı bakımından ön sıralarda yer almaktadır. İstanbul ve Edirne ile birlikte hakkında en çok şehrengiz yazılan şehirlerden biri olan Bursa’nın, suları başta olmak üzere önemli her değeri bu eserlerde ele alınarak incelenmiş ve çözüm önerilerinde bulunulmuştur. XVI. asır şairlerinden Sun’î Çelebi, mensur-manzum kaleme aldığı Tezyîn-nâme adlı eserinde zamanının Bursa zanaatkârları hakkında önemli bilgiler vermektedir. Sun’î Çelebi, bu eserinde öncelikle Bursa şehrinin kültür tarihimiz açısından önemini ele almış, sonrasında ekmekçiler ve kuyumcular başta olmak üzere mühim zanaatkârlarını mizahi bir üslupla anlatmıştır. Eserinin sonunda Sultan Süleyman hakkında yazdığı bir kasideye yer vermiş ve bu kasidesinde de döneminin sosyal bozukluklarına değinmiştir. Ele aldığımız bu makalede öncelikle şehrengizler hakkında bilgi verilmiş ve Bursa’nın kültür coğrafyasına değinilmiştir. Sun’i Çelebi’nin kimliği ve kişiliği tartışıldıktan sonra eserin yazma nüshaları ve muhtevası değerlendirilmiştir. Tezyîn-nâme’nin Berlin nüshasının transkribe metni sunulduktan sonra kaynaklar verilmiş ve incelenen nüshanın yazma metni eklenmiştir. Bu eserin Osmanlı dönemi şehir araştırmalarına ve Bursa’nın kültürel hayatına önemli katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Necip Fazıl Kısakürek’in Yunus Emre Adlı Tiyatro Eseri Üzerine Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15679</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15679</guid>
      <author>Turan GÜLER</author>
      <description>Yunus Emre, XIII.-XIV. Yüzyıllarda yaşayan, Türk – İslam düşünce tarihinin önemli isimlerinden biridir. Şiirleri aracılığı ile yayılma imkânı bulan düşüncelerinin etkisi günümüze kadar farklı alanlarda sürmüş olan Yunus Emre, bu defa bir tiyatro oyunu içinde ele alınmıştır. Edebi türler içinde tiyatroya büyük bir önem veren Necip Fazıl Kısakürek, Yunus Emre adlı oyununda Yunus Emre’ye oyunun başkişisi olarak yer vermiştir. Bu çalışmada Necip Fazıl Kısakürek’in Yunus Emre adlı tiyatrosu, oyunun kimlik çözümlemesi, konusu, olay dizisi, kişilik çözümlemesi, mekân ve dekor çözümlemeleri gibi yapısal unsurları bakımından incelenecektir. Eserde Türk-İslam tarihi içinde önemli bir yere sahip olan Yunus Emre’nin menkıbelere dayalı hayatı tablolaştırılmıştır. Bu tablo içinde bir yandan Yunus Emre’nin Anadolu’ya gelmesi ile başlayan serüveni anlatılırken diğer yandan şiirleri aracılığı ile Yunus Emre’nin yaşadığı tasavvufi yolculuk anlatılır. Oyunda, Yunus Emre devrinde Anadolu’da vuku bulan bazı sosyal ve siyasal olaylara da göndermeler yapılır. Anadolu’daki Moğol saldırıları ve hakimiyeti, Selçuklu Devleti’nin son durumu, Beylikler arasındaki iç çekişmeler, halkın çaresizliği, bu karmaşa içinde tarikatların üstlendikleri çeşitli roller gibi meselelere oyunda yer verilmiştir. İncelememizde yapısal unsurların yanı sıra, bu gibi tematik hususlara da temas edilmiştir. Bu şekilde Yunus Emre’nin çok fonksiyonlu kimliği ortaya konmaya çalışılmıştır. Son olarak yazar için önemli bir husus olan ‘Büyük Cihad’ yani nefis terbiyesi gibi oyunun asıl tez konusuna dikkat çekilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Güvahî'nin Bilinmeyen Eseri: Tazarru'-Nâme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15742</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15742</guid>
      <author>Hasan GÜLTEKİN</author>
      <description>Güvahî,</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Salnamelere Göre XIX. Yüzyılda Kırşehir Sancağı Hakkında Bilgiler (1873-1910) (Coğrafyası, Tarihi, Nüfusu, Nahiye ve Kazaları)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15647</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15647</guid>
      <author>Ahmet GÜNDÜZ</author>
      <description>Bu çalışmada, ilk önce giriş kısmında Salname nedir? Salnamelerin özellikleri, bunların kendi aralarında farklı isimlerle ve farklı amaçlarla çıkarılmış oldukları hakkında bilgiler verilmiştir. Salnamelerin içeriğine bakıldığında yayımlandıkları tarihlerde Osmanlı Devletinin tarihi, idari teşkilatı, müesseseleri, şahıs biyografileri, ilmî, iktisadî, siyasî, askerî, kültürel ve diğer sahalardaki önemli bilgileri ihtiva etmektedirler. Hatta ilgili sancağın türbeleri, tekkeleri, camileri, resmi binaları, dükkânları, gezilecek-görülecek yerleri, madenleri, hangi meslek ve iş alanlarının olduğu, ormanları, av hayvanları, posta teşkilatı gibi konularda da bilgiler sunmaktadırlar. Ardından Kırşehir tarihi ile ilgili olarak Hititlerden itibaren Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’si dönemleri hakkında da kısa bilgiler verilerek Kırşehir’in Cumhuriyet döneminde bir ara ilçe haline getirilişine de vurgu yapılmıştır. Selçuklular döneminde bir ilim ve kültür şehri haline gelen Kırşehir, burada yetişen ilim ve fikir adamları ile önemli bir şehir duruma gelmiştir. Ağırlıklı olarak salnamelere dayanan bu çalışmamızda Kırşehir’in nüfusu, nahiye ve kazaları hakkında bilgiler verilmektedir. İncelenen dönemdeki tarihler arasında Kırşehir’de yaşayan Müslim, Rum ve Ermeni nüfus değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Verilen bilgilerin daha iyi anlaşılması için ayrı ayrı tablolar düzenlenerek bu tablolar da ayrıca değerlendirilmiştir. Ayrıca yapılan bu çalışmada tamamlayıcı bilgi olması amacıyla şehirde maddi açıdan zengin olan kişiler tablo halinde verilmiştir. Kırşehir’de ileri gelen kişiler yaşadığı yer açısından veya serveti bakımından kaçıncı sırada olduğu belirtildiği gibi bu kişilerin tanınmış şöhretleri-lakapları da belirtilmiştir. İncelenen tarihler içerisinde yer alan dönemde (1876-1880) Kırşehir’de işlenen suçlardan da kısa bir şekilde bahsedilmektedir. Ayrıca şehirde maddi açıdan zengin olan kişiler tablo halinde verildiği gibi XIX. Yüzyılda Kırşehir’de işlenen suçlar da ekler kısmında tablo halinde verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Subhîzâde Feyzî’nin Fehim-i Kâdim, Nâ’ilî-i Kâdim ve Neşâtî’ye Yazdığı Nazireler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15797</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15797</guid>
      <author>Erol GÜNDÜZ</author>
      <description>18. yüzyılda yaşayan ve klasik Türk edebiyatının hamse sahibi şairlerinden sayılan Subhîzâde Feyzî,</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yarat- “Yaratmak, Halk etmek” Fiilinin Etimolojisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15589</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15589</guid>
      <author>Galip GÜNER</author>
      <description>Dil, bireysel anlamda kişinin düşüncesinin, sosyal anlamda ise toplumun ortaya koyduğu maddi ve manevi bütün kültür ögelerinin yansımasıdır. Yani dilin hem bireysel hem de toplumsal iki cephesi vardır. Bireyde veya toplumda gerçekleşen veya karşılık bulan her somut yahut soyut değerin dilde de bir karşılığı bulunur. Yaradılış mefhumu da bunlardan biridir ve her dilde o dilin konuşurları tarafından farklı farklı şekillerde adlandırılır. Bu farklı adlandırmalarda da evrenin ve evrenin merkezinde olan insanın yaradılışına toplumun bakışı yatar. Bu bağlamda yarat- “yaratmak, halk etmek” fiili Türkçenin en eski yazılı metinlerinden itibaren takip edebildiğimiz ve geçmişten bugüne Türkçenin bütün kollarında yaradılış mefhumunu ifade etmede kullanılan kelimelerin başında gelmektedir. Türkçenin etimoloji sözlüklerinde kelimenin yapısı ile ilgili olarak birbirinden farklı görüşler ortaya konulmuştur. Clauson yara- “yapmak veya bulmak, uygun olmak”tan, Gülensoy yar- “yarmak, bölmek”ten, Eyuboğlu yar “uçurum” kelimesinden hareketle bu fiili açıklamaya çalışmışlardır. Erdal ise fiilin yara-t- olarak gösterdiği morfolojisinin temelinde yatan yara-'ın “yararlı veya uygun olmak” anlamındaki fiil olamayacağını, zira bir şeyin yaratılmasının yararlı veya uygun olmakla semantik ilişkisinin bulunmadığını ifade etmiştir. Ancak yeni bir izah da yapmamıştır. Bu makalede öncelikle yarat- fiilinin Türkçenin tarihî ve çağdaş lehçelerindeki durumu ortaya konulacaktır. Fiilin kökeni hakkında yapılan etimoloji denemeleri üzerinde durulduktan sonra yarat-‘ın etimolojisi üzerine yeni görüşler ortaya konulacak ve fiilin *ya- “parlamak, ışık saçmak”tan geldiği ispatlanmaya çalışılacaktır. Bu yapılırken Türk mitolojisinden, destanlarından ve diğer kültürel ögelerden de yararlanılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Peyami Safa’nın Yalnızız Romanında Söz Dizimi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15670</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15670</guid>
      <author>Ferdi GÜZEL</author>
      <description>Bu çalışmada Türk edebiyatının en önemli yazarlarından Peyami Safa’nın olgunluk çağında kaleme aldığı eserlerden biri olan ve pek çok eleştirmen tarafından yazarın en iyi romanı olarak gösterilen “Yalnızız” romanından seçilen 40 sayfa söz dizimi yönünden ele alınmıştır. Eserin farklı yerlerinden seçilen 40 sayfada tespit edilen 952 cümle yapısına göre, toplamı 681 olan basit ve birleşik cümleler ise yükleminin yerine, yükleminin türüne ve anlamına göre incelenmiştir. 40 sayfada 3077 kelime grubu bulunmuş, bu kelime gruplarının sayısı tablo halinde gösterildikten sonra kelime gruplarının kullanımları hakkında çeşitli yargılara ulaşılmıştır. Eserdeki cümlelerin uzunluğu hakkında bir fikir edinebilmek amacıyla basit ve birleşik cümlelerin kaçar kelimeden oluştuğu ortaya konulmuştur. Bu çalışma ile söz dizimi çalışmalarına katkıda bulunmak ve eserden seçilen bölümlerden hareketle Peyami Safa’nın dili nasıl kullandığını tespit etmek, üslûbu ile ilgili birtakım bilgilere ulaşmak amaçlanmıştır. Elde edilen verilerin yorumlanmasıyla Peyami Safa’nın bu eserde genellikle basit ve kısa cümleleri tercih ettiği tespit edilmiştir. Roman tekniğine çok iyi hâkim olan Peyami Safa’nın eserinde dilin bütün ifade imkânlarından yararlanmaya çalıştığı, tekdüze bir anlatımdan kaçındığı görülmüştür. Yazarın cümle kurmak ve farklı yapıdaki cümleleri bir araya getirmekte büyük başarı gösterdiği, dili muhtevaya göre kullanmak konusunda çok usta olduğu ve iyi bir gözlemci olduğu için tasvire çok önem verdiği sonucuna ulaşılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>45 Numaralı Konya Şeriyye Sicil Defterindeki Menzil Satışları Işığında Yol Ağları ve Kat Sayısına Göre Konut Tipolojisi (1714-1715)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15803</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15803</guid>
      <author>Hicran Hanım HALAÇ</author>
      <description>Osmanlı Dönemi Türkiye’sinin konut mimarisi ve domestik kültürüne ait araştırmaların çoğunlukla İstanbul odaklı gerçekleştiği, konutlara eğilen çalışmaların ise, saray ve köşk gibi anıtsal yapıları ele aldıkları görülmektedir. İstanbul dışındaki şehirlerin konut mimarisini ele alan çalışmaları oldukça azdır. Anadolu Selçuklularının başşehri olan Konya için de durum böyledir. Konya’nın Selçuklu Dönemi’ne kadar geriye giden tarihi eserlerini saray, kale, cami, türbe gibi anıtsal yapılar teşkil etmekte, günümüze gelebilmiş erken dönem konutları bulunmamaktadır. 18. yüzyıl, hatta erken 19. yüzyıl öncesine ait günümüze gelebilmiş konut bulunmaması, bu konuda genel geçer değerlendirmelerin yapılmasına neden olmaktadır. Birçok faaliyetini yazıya dökerek belgelendiren Osmanlı Devletinin sağlamış olduğu kaynak çeşitliliği sadece mevcut yapıları gözlemekten fazlasının yapılabileceğinin göstergesidir. 19. yüzyıl ve öncesinin konut mimarisi ve domestik kültürüne odaklanan çalışmalar, bu nedenle şeriyye sicilleri, vakfiyeler, vakıf tahrir defterleri, vakıf muhasebe kayıtları, salnameler, temattuat defterleri, mühimme defterleri ve tapu tahrir defterleri gibi birincil kaynakları oluşturan Osmanlı belgelerinin kullanımını gerekli kılmaktadır. Şer‘iyye sicilleri gibi genelde hukuk tarihi ve sosyo-ekonomik tarih yazımında kullanılan bir kaynak grubunun içerisinden tespit edilen bir kısım mimari verilerin kent restitüsyonu çalışmalarında kullanılabilirliğinin denendiği bu çalışma, aynı zamanda mimarlık tarihçileri, restorasyon uzmanları ve tarihçilerin bir araya geldiklerinde ortaya çıkabilecek sentezlerin de küçük bir örneğidir. Bu araştırma makalesinde, 1714-1715 yılları arasındaki iki yıllık zaman dilimi hakkında bilgiler veren 45 no.lu şeriyye sicilinden elde edilen menzil bilgilerinden, sadece menzillerin yol ve kat bilgileri ışığında 18. yüzyıl başında Konya’da bulunan konut mimarisinin bir bölümü aydınlatılabilmek için18. yüzyıl başında Konya’da bulunan konut tipleri belirlenmekte ve konut tipolojisi yapılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ali Canip Yöntem’in Sanata ve Edebiyata Bakışı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15695</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15695</guid>
      <author>Abdullah HARMANCI</author>
      <description>Milli edebiyat akımının önde gelen isimlerinden olan Ali Canip Yöntem (1887 – 1967), şiirin yanı sıra edebiyat teorisine ve eleştirisine ilişkin eserler de vermiştir. Milli edebiyata mensup olmadan önce, Muallim Naci’den Edebiyatı Cedidecilere, Fecr-i Âticilere uzanan çizgide geniş bir arayış içinde olan yazar, yazdığı çok sayıdaki makalesinde, gerek dönemindeki Türk edebiyatına, gerekse klasik edebiyatımıza ve Batı edebiyatına hakimiyetiyle, günümüz sanatçı ve araştırmacılarına ışık tutacak derinlikli düşüncelere sahiptir. Makalemizde; söz konusu yazılarından hareketle, Yöntem’in; sanat ve edebiyatın ne olduğu, ne için var olduğu, gücünün ve etkisinin ne olabileceği, sanat ve edebiyattan nasıl yararlanılabileceği, sanatta taklit, haz, güzellik, sezgi, deha kavramlarının yeri ve önemi, sanatın gayesi, sanatçı – sanat mektebi ilişkisi, sanat ve diyalektik, şiir ve bilgi, şiir ve duygu gibi meselelerdeki görüşleri taranarak, bu düşünceleri bütünlüklü bir biçimde değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bunların dışında, milli edebiyat kavramının gerçekte ne olduğu ve nasıl anlaşılması gerektiği, bizde “milli”lik kavramı değerlendirilirken yapılan hatalar, milli edebiyat bağlamında değerlendirildiğinde sanatçı – halk ilişkisinin boyutları gibi başlıklarda toplanabilecek problemler de Ali Canip Yöntem’in makalelerine konu olmuş ve tarafımızdan, yazarın bu meselelerdeki görüşleri incelenmeye çalışılmıştır. Yöntem, ayrıca, edebi eleştirinin sınırları ve eleştirmenin sahip olması gereken nitelikleri sorunlarına da değinmiş, edebi eleştirinin edebi metinle olan ilişkisini önemsemiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Safiye Erol’un Dineyri Papazı Romanında Bireyleşim/Kemalat Yolculuğu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15810</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15810</guid>
      <author>Gülsemin HAZER</author>
      <description>Safiye Erol’un, Dineyri Papazı adlı romanında bir genç kızın bireyleşim/kemalat süreci anlatılmaktadır. Analitik psikolojide kahramanın kendisini bütün yönleriyle tanıması olarak ifade edilen bireyleşim yolculuğunu, tasavvuf kâmil insan olma yolunda geçirilen süreçle izah eder. Her iki halde de kahramanın sınav ve çile dolu bir yolculuk yaşaması gerekmektedir. Sonunda ruhsal bütünlüğe ulaşan birey, kendilik değerine kavuşacak ve mutlu olacaktır. Dairesel bir çizgi üzerinde gerçekleşen bu yolculuğu hem tasavvufta yer alan “seyr u sülûk”a göre, hem de Joseph Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı eserinde ortaya koyduğu ayrılma -erginlenme-dönüş aşamalarının yardımıyla okumak ve çözümlemek mümkündür. Safiye Erol’un özel hayatından da izler taşıyan ve bu yönüyle otobiyografik bir özellik arz eden roman, yazarın en önemli eseri sayılmaktadır. Yazar, diğer romanlarında olduğu gibi, bu son romanında da aşkı merkeze alır. Aşk mabudunu bulduğuna inanan bir genç kızın, yaşadığı ruh sancıları, anlatının içerik düzlemini oluşturur. Aşkı en saf haliyle yaşayan başkişinin, iç dünyası derin psikolojik tahlillerle ve bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilir. Kahramanın erginlenme yolculuğunda bulunduğu mekânlar, ilişki halinde olduğu kişiler ve bazı kavramlar / simgeler, bu yolculuğun şekillenmesine hizmet ederler. Roman kahramanın, farkındalığını idrak ederek kendilik değerine kavuşmasını sağlayan yolculuk, yükselerek bekaya ulaşma anlamına gelmektedir. İçindeki saklı güçleri tanıyan birey, böylece sonsuz mutluluğu kucaklar.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlköğretim Okullarında Görev Yapan Öğretmenlerin Örgütsel Sinizm Düzeylerinin Belirlenmesi (Uşak İli Örneği)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15689</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15689</guid>
      <author>Mehmet Akif HELVACI,Ahmet ÇETİN</author>
      <description>Örgütsel sinizm, öğretmenlerin okul örgütüne karşı negatif bir tutumudur. Öğretmenlerin okulun kararlarına ve işlemlerine karşı bir inançsızlık; niyetlerine güvenmeme ve yöneticilerinin gerçek karakterlerini yansıtmamaları inancı olarak tanımlanmaktadır. Yöneticilerin sinizminin sebep ve sonuçlarını bilmeleri örgütteki başarı ve var ise sinizmin olumsuz sonuçlarını en etkili ve en uygun bir şekilde yönetme imkanı vermektedir. Örgütsel sinizmi etkileyen faktörlerin bilinmesi ya da algılanması yöneticilerin bu konuda duyarlı olup olumsuz sonuçlar doğurabilecek adım atmalarına engel olmaktadır. Bu araştırma, Uşak ili Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı kamu ilköğretim okullarında görev yapan öğretmenlerin örgütsel sinizm düzeylerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Aynı zamanda öğretmenlerin örgütsel sinizm düzeylerinin cinsiyet, branş, kıdem, öğrenim durumu, okulda çalışma süresi değişkenlerine göre faklılaşıp farklılaşmadığı saptanmak istenmiştir. Araştırma 2010-2011 eğitim-öğretim yılında yürütülen betimsel tarama modelinde bir çalışmadır. Araştırmanın evreni Uşak ili sınırları içerisinde bulunan tüm kamu ilköğretim okullarında görev yapan öğretmenlerden oluşmaktadır. Örneklemini ise tesadüfi örnekleme yolu ile seçilen 311 öğretmen oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak Apaydın (2012) tarafından geliştirilen örgütsel sinizm ölçeği kullanılmıştır. Araştırma bulguları ilköğretim öğretmenlerin sinizm algılarının “Az düzeyinde” olduğunu göstermektedir. İlköğretim öğretmenlerinin sinizme ilişkin görüşleri cinsiyet, branş, kıdem, öğrenim durumu bakımından değişmemektedir. Okuldaki çalışma süresi bakımından, bulunduğu okulda 6-10 yıl çalışan öğretmenlerin, 1-5 yıl çalışan öğretmenlere göre daha çok sinizme sahip olduklarını göstermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yaratılışın Öyküsü Olarak Mevlid:Mevlid ve Mitoloji İlişkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15745</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15745</guid>
      <author>Ahmet İÇLİ</author>
      <description>Kelime olarak doğum, doğum yeri ve doğum vakti anlamlarına gelen Mevlid, Peygamberimizin doğumun anlatıldığı bir edebi tür olarak, Arap ve Fars Edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatında da varlığını bugünlere kadar devam ettirmiştir. Türk Edebiyatında, Peygamberimizin doğum günü olan bu kutlu günü anlatan birçok eser yazılmıştır. Bunlar içinde Süleyman Çelebi'nin yazdığı mevlid, 15. Yüzyıldan bu yana halen ülkemizde değişik vesilelerle coşkuyla, bir ayin atmosferi içerisinde okunmakta ve dinlenmektedir. Her doğum bir yarat(ıl)madır. Yaratılan tüm varlıklarda bir doğum süreci/aşaması tecrübesi vardır. Peygamberin doğumun ele alındığı eserde kâinatın yaratılışı/doğumu ile ilgili bilgiler bulunmaktadır. Kutsal gelenek, en eski vahiy, örnek gösterilecek model anlamına gelen mitlerin işlevlerinden biri de insana, nesnelerin/varlıkların kökenini göstermesidir. İnsan, miti yeniden anımsatılan ve yeniden gerçekleşme aşamasına getirilen olayların kutsal, coşku verici gücünün etkisine girmek anlamında yeniden tecrübe edip yaşar. Mevlid’in Hz. Peygamberi konu edinen edebi türler arasında özel bir yeri bulunmaktadır. Mevlid(ler)de peygamberin doğumunun yanı sıra kâinatın yaratılışı ile ilgili bilgiler bulunmaktadır. Her iki doğumun/yaratılmanın iç içe işlendiği eser(ler), yaratılışın öyküsünü barındırmaktadır. Mevlid ile kutsalı ve bir gerçekliğin nasıl yaşama geçtiğini anlatan mitolojik anlatılar arasında yaratılışın öyküsü yönüyle benzerlik bulunmaktadır. Bu çalışmada Mevlid’in yaratma, yaratılışın seyri/aşamaları, yaratmanın ilk halini bilme ile ilgili verdiği bilgiler ekseninde mevlidin mitolojik yönü üzerinde durulmaya çalışılacaktır. Bu çalışmada Mevlid’in “yaratma” ile ilgili verdiği bilgiler ekseninde mevlidin mitolojik yönü üzerinde durulmaya çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Toplumsal ve Ferdi Düşüncenin Dile Yansımaları (Dil Düşünce İlişkisi)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15577</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15577</guid>
      <author>Nadir İLHAN</author>
      <description>İnsanlığın ortak anlaşma aracı olan dilin yapısı, işleyişi ve işlevi açısından değerlendirildiğinde; dilin birçok özelliğiyle sistemler bütünü olarak var olduğu görülmektedir. Milleti meydana getiren, millî kimliği ayakta tutan en önemli unsur olan dil sayesinde kişi en özel duygularını ifade edebildiği gibi yine dil sayesinde sosyalleşmekte, toplumun-milletin bir bireyi olmaktadır. Dil düşüncenin evi olduğuna göre insan diliyle düşünmekte, diliyle yaşamaktadır. Toplumsal değerlerin taşıyıcısı olan dile sahip çıkılmadığı zaman değerlere yabancılaşma ortaya çıkacak; değerlere yabancılaşma da millî kimliğe yabancılaşmayı millî kimliği kaybetmeyi beraberinde getirecektir. Kelimelerin kullanımı sırasında onlara yüklenen anlamlara, sanatlı anlatımlara bağlı olarak farklı şekillerde karşımıza çıkan dil,. Günlük işlerimizde kullandığımız konuşma dili ile ilmî çalışmalarda kullanılan terimlerle yüklü bilimsel dil veya kişilerin duygularını, heyecanlarını anlatırken kullandıkları edebî dil şeklinde birbirinden farklı şekillerde nitelendirilebilmektedir. Dil sistemi içerisinde kelimeler, kullanılışı, onlara yüklenen anlamlar ve ifade şekilleri açısından farklılıklar göstermektedir. Dil düşüncenin evi olduğuna göre insan diliyle düşünmekte, diliyle yaşamaktadır. İnsan düşündüğünü ve düşüncelerini ifade edebildiği müddetçe insandır. Toplumsal alandaki herşey dilde de anlatım bulduğu için onu sürekli değişken kılmaktadır. Kısaca “Evrende değişmeyen tek şey herşeyin değiştiğidir” kuralı toplum ve dil ilişkisinde de değişmez bir gerçektir. İsanlık var olduğu sürece geilşim değişim içeisnde olacak bu deiğişimler de dile yansıyacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tahsin Ömer’in “Darb-I Mesellerimiz Hakkında Tahlili Tedkikat” Adlı Atasözleri Seçkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15772</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15772</guid>
      <author>Abdulmuttalip İPEK</author>
      <description>Atasözleri ve deyimler, toplumların uzun süren gözlem, deneyim ve yaşantılarına dayandığından; ait oldukları toplumun yaşama biçiminden düşünce yapısına, değer yargılarından ahlâk anlayışına varıncaya kadar çok değişik konuları içerirler. Bu nedenle bir milletin bütün kültür ve değerler dünyasının özü mesabesinde olan kalıplaşmış sözlerdir. İletişim esnasında kısa, kestirme ve etkili bir anlatımı mümkün kılan atasözleri, aynı zamanda bir milletin felsefesini de yansıtır. Bu bakımdan bu söz varlıklarının bilinmesi ve yaşatılması hayatî önem arz etmektedir. Türk dilinin bilinen en eski sözlüğü olan Divânü Lügati’t-Türk’ten günümüze değin bu söz varlıklarını yaşatma ve kayıt altına alma amacına yönelik önemli sözlükler kaleme alınmıştır. Bunların her biri Türk dili ve kültürü açısından birbirinden değerli kaynaklardır. Bu makalede, yapılan taramalar ve araştırmalar neticesinde, bugüne kadar –bir iki yazı dışında– varlığından söz edilmemiş bir atasözü seçkisi üzerinde durulacaktır. 1337-1340 (M. 1921) yıllarında İstanbul Şehzâdebaşı’ndaki Evkâf Matbaası’nda basılan ve Tahsin Ömer tarafından kaleme alınmış olan “Darb-ı Mesellerimiz Hakkında Tahlîlî Tedkîkât” adlı risalenin, Toronto Üniversitesi Kütüphanesi’nde PN 6505 T8 035 numarada kayıtlı, eski harfli matbu nüshası kısa bir değerlendirme ilave edilerek yeni yazıya çevrilmiştir. Tahsin Ömer’in iki buçuk sayfalık mukaddimede belirttiği üzere bu eser, memleketimizde kullanılan beş bine yakın darbımeselin birer birer tetkiki neticesinde toplanan iki yüze yakın sözün, sahip olduğu manalar itibariyle ayrı ayrı kadrolar halinde tasnif edilip, halkın çeşitli dersler çıkarması ve ibret alması amacıyla kaleme alınmış 16 sayfalık bir risaledir. Pek hacimli olmayan bu risalenin en dikkate değer tarafı müellifinin darbımesellerimizi ahlakî mahiyetleri açısından incelemesi ve bir tasnif yöntemi ortaya koymuş olmasıdır. Diğer önemli bir yön ise risalenin mukaddimesinde sunulan tahlilî değerlendirmelerdir. Tahsin Ömer’in iki buçuk sayfalık mukaddimede belirttiği üzere bu eser, memleketimizde kullanılan beş bine yakın darbımeselin birer birer tetkiki neticesinde toplanan iki yüze yakın sözün, sahip olduğu manalar itibariyle ayrı ayrı kadrolar halinde tasnif edilip, halkın çeşitli dersler çıkarması ve ibret alması amacıyla kaleme alınmış 16 sayfalık bir risaledir. Pek hacimli olmayan bu risalenin en dikkate değer tarafı müellifinin darbımesellerimizi ahlakî mahiyetleri açısından incelemesi ve bir tasnif yöntemi ortaya koymuş olmasıdır. Diğer önemli bir yön ise risalenin mukaddimesinde sunulan tahlilî değerlendirmelerdir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Refik Halit'in Hikayelerinde Değişim</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15805</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15805</guid>
      <author>Gülüzar İYİOĞLU</author>
      <description>1888’de İstanbul’da doğan ve 1965’te hayata veda eden yazar Refik Halit Karay, özellikle mizah ve eleştiri konusunda kendi döneminde ün yapmış ve yaptığı korkusuz, sert eleştiriler yüzünden ömrünün uzunca bir bölümünü sürgünde geçirmiştir. Yazar, edebiyat yaşamına gazetecilikle adım atar. Dönemin iktidarı yazarın eleştirel yazılarından rahatsız olur ve 1914’te Sinop’ta, Refik Halit için ilk sürgün yılları başlar. Kendisi üç yıl sonra İstanbul’a dönse de bu dönüş uzun sürmez ve 1922 Beyrut’a sürgün edilir. !938’e kadar da ülkeye dönemez. Mizah ve eleştiride bu kadar tanınmasına rağmen bugün edebiyat otoriteleri tarafından “hikâye” türünde Türk Edebiyatı’na kazandırdığı iki hikâye kitabıyla öne çıkarılır: Memleket Hikâyeleri ve Gurbet Hikâyeleri. Türk Edebiyatı’nda hikâyeciliğin bugün bulunduğu noktaya gelmesinde Refik Halit’in büyük rolü olduğu su götürmez bir gerçektir. Elbette Refik Halit de bu başarısını, kendisinden önce hikâyeciliğimizin geçirdiği aşamalardan biriktirdiklerini üstün yeteneğiyle birleştirerek yakalamıştır. Ancak Türk Hikâyesi’nin gerçek dilini bulmasında da yazarın sözü edilen iki eserinin payı büyüktür. Bu çalışmada, Memleket Hikâyeleri’nden Gurbet Hikâyeleri’ne gelinirken iki eser arasında “dil ve üslup, mekân, kişiler, zaman” bakımından ne gibi farklar ortaya çıktığı incelenmeye ve çözümlenmeye çalışılacaktır. Hem Gurbet Hikâyeleri hem de Memleket Hikâyeleri’nde sözü edilen unsurlar; yazarın bu unsurları ele alış ve işleyiş biçimi, ortak noktalar ve farklılıklar bakımından karşılaştırmalı olarak değerlendirilecektir. Ayrıca makale hazırlanırken Refik Halit Karay ve eserleri ile ilgili çalışma yapan araştırmacıların fikirlerinden de yararlanılmış, yeri geldikçe bunlara da değinilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Okulöncesi Çocuklarının Türkçe Ediniminde Yaptıkları Kurallaştırma Hatalarının İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15674</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15674</guid>
      <author>Abdülkadir KABADAYI</author>
      <description>Duygusal ve sosyal iletişimin en önemli birimlerinden biri olan dil, bilgi iletmek için sınırsız birleşimi olan istemli sembollerin kullanıldığı karmaşık bir iletişim sistemidir. Bu süreç içerisinde etkileşim ve iletişimi etkili bir şekilde gerçekleştirirken ses bilimsel, biçimbirimsel ve söz dizimi açısından dili kullananların gelişim seviyesi bakımından bazı hataların oluşması kaçınılmaz olmaktadır. Bu çalışmanın amacı, 3–6 yaş çocuklarının ana dili Türkçe edinim sürecinde yapmış oldukları kurallaştırma hatalarını incelemektir. Çalışmaya, Konya Karatay Fevzi Çakmak Anaokulu’na devam eden 36 okul öncesi öğrencisi tesadüfî örnekleme yöntemiyle seçilmiştir. Bu araştırmada, okulöncesi çocukları ana dil Türkçe ediniminde, dil bilgisi kurallarının en çok hangi unsurlarında kurallaştırma hatalarına gitmektedir sorusuna cevap aranmıştır. Araştırmaya konu olan öğrenciler, boylamsal olarak, 12 hafta boyunca gözlemlenmişlerdir. Adı geçen öğrencilerin yaptığı kurallaştırma hataları kayıt altına alınmıştır. Katılımcıların, Türkçedeki, isimden isim; fiilden isim yapan eklerle; soru eki, bildirme / tasarlama kipi, iyelik eki, zaman tümleci ve sayı kavramlarında kurallaştırma hataları yaptıkları bulunmuştur. Daha sonra adı geçen kurallaştırma hataları Türkçedeki yapım ekleri, çekim ekleri ve zaman tümleci başlıkları altında tema ve alt temalara ayrılarak sınıflandırılmıştır. Çalışma grubundaki çocukların çeşitli kurallaştırma hataları yaptıkları bulunmuş ve bu hatalar ilgili başlıklar altında örneklerle gösterilmiştir. En sonunda, okul öncesi öğrencilerinin yaptığı kurallaştırma hatalarının giderilmesi için öğretmen ve ebeveyne bazı önerilerde bulunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Lebib Divanı’nda Musiki Terimleri ve Bir “Gazel-i Ferah-Sâz”</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15565</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15565</guid>
      <author>İdris KADIOĞLU</author>
      <description>Osmanlıda musiki ve eğlence kültürü, her asırda önemini korumuştur. Bu kültür, özellikle 18. yüzyılda, Lale Devri ve Nedimle birlikte yaygınlaşmış, başta İstanbullu şairler olmak üzere klasik şiiri fazlasıyla etkilemiştir. Divan şairleri musiki unsurlarını da kullanarak şiirlerine ayrı bir ahenk katmışlardır. Bu yüzyılda, musiki kültürüne aşina olduğu şiirlerinden belli, taşralı bir şair olan Lebib Efendi (öl.1182/1768) de telli, vurmalı, üflemeli sazlarla ilgili terimleri, musiki makamlarını ve deyimleri ustalıkla şiire sokmuştur. Şair Nabi’nin gezmek için Diyarbakır’a gittiği, sazlı sözlü sohbetlere katıldığı, onun için düzenlenen şiir meclislerinde bestelenen gazellerinin okunduğu bilinmektedir. Şair Lebib de Diyarbakır’ın musiki atmosferinden oldukça etkilenmiş, musiki konulu beyitler yazmıştır. Hatta Lebib’in bir şiiri tamamen musiki terimlerini içermektedir. Çalışmamız giriş, altı ana başlık, sonuç ve kaynakçadan oluşmaktadır. Giriş bölümünde Lebib Efendinin hayatı, edebi kişiliği ve eserleri hakkında özet bilgi verilmiş, on sekizinci yüzyılda Diyarbakır’da</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Yabancı Dil Olarak Türkçenin Öğretimi Türkçede Zaman Kiplerinin Anlamı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15686</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15686</guid>
      <author>Spartak KADİU</author>
      <description>Türkçede eylemin belirttiği işin nasıl, ne zaman ve ne biçimde yapıldığını bildiren anlatım biçimine kip denir. Fiildeki kip kendi varlığını ancak zaman ekleri ile ortaya koyabilmektedir. Buna göre kip, şekil + zaman kavramlarının birleşiğidir. Eylemin belirttiği işin ne zaman yapıldığını çok önemlidir. Bu nedenle Türkçedeki bütün kiplerde zaman temel unsur olarak kabul edilir. Geleneksel dilbilgisinde bileşik zaman olarak adlandırılan ve hikâye, rivayet, koşul gibi türleri bulunan eylem çekimlerinde Türkçenin bir özelliği ortaya çıkar: Bu zamanlar birçok dildeki gibi, ayrı ayrı yardımcı eylemlerin de yardımıyla değil, çekim eklerinin bir araya gelerek kaynaştığı [-(i)yor+-di], [-ecek+-di],[-(i)r+miş] gibi bileşik biçimbirimlerin yanı sıra ekeylemin [-dir] biçimbirimiyle oluşmuş [-(i)yor+-dir], [-miş+dir] gibi kalıplaşmış biçimbirimlerle de anlatılır. Bu ek kalıplaşmasıyla zaman, kip ve görünüş açısından önemli anlam özellikleri, ayrımları dile getirilir. Bu kalıplaşmış biçimbirimlerin tümü değil, yalın zamanlara ait çekim ekleriyle bir ölçüde yakınlık ya da eşitlik gösteren bileşik zaman biçimbirimleri de vardır. Türkçede ek eylemini bileşik zamanların oluşmasında görüyoruz. Bir yapancı öğrenci için Türkçede zaman ve kip kavramları ayıramak çok zordur. Özellikle eğer öğrencilerin ana dili bir Hint-Avrupa dili ise bu kavramların anlaması zor olur. Bu makalenin amacı bir yabancı öğrenci için bu iki kavramaları açıklamak ve ayıramak ve aynı zaman –dır koşacının bazı özelliklerini ve kullanımlarını açıklamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nef‛î Divanında Gönül</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15637</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15637</guid>
      <author>Münire Nurefşan KAPAL</author>
      <description>Gönül, klasik edebiyat şairlerinin,</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şeyhülislam Yahya Takipçisi Bir Şair: Yümnî ve Divanı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15710</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15710</guid>
      <author>Yunus KAPLAN</author>
      <description>Divan edebiyatı geleneğinde yetişmiş, kaynaklarda ve kendi eserlerinde hayatları hakkında kesin bilgilere sahip olunamayan sayısız şair bulunmaktadır. Birçoğu hakkındaki bilgiler, sadece kendi yazdıkları şiirlerde kullandıkları mahlasları ile yine bu şiirlerde hayatları ve yaşadıkları dönemlere ait verdikleri bazı bilgiler ve bunlardan yola çıkılarak yapılan tahminlerle sınırlıdır. Bugün için hayatı hakkındaki bilinenler,</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gazelleri Işığında Bâkî’de Tefâhür</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15774</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15774</guid>
      <author>Mustafa KARADENİZ</author>
      <description>Köken itibariyle Arapça bir sözcük olan fahriye, şairin kendisini ve şairliğini övmek maksadıyla yoğunlukla ve geleneksel olarak kasideler içinde yer verdiği bir bölümdür. Divan şairi, kasidede, genellikle, önce memdûhunun övgüsüne girişir. Medhiyye adı verilen bu bölümde, aynı zamanda övgüsü yapılan devlet büyüğünden maddî ve manevî yardım ister. Takip eden fahriye bölümünde ise erdemlerini anlatan Divan şairi, şiirdeki ustalığından bahsederek çeşitli abartmalarla kendisinin diğer şairlerden üstün olduğunu söyler. Fahriyelerin, Medhiyye bölümlerinden sonra ve bu bölümlerin gölgesinde yazılmaları, şairlerin tefahüre girişmeleri için bir fırsat olmuştur. Bu genel kabulün yanında şairler, tefâhür içerikli beyitlere kasidelerdeki gibi, bir bölüm halinde olmasa da mesnevilerde ve gazellerde de yer vermiştir. Divan şairlerinin gazel nazım şeklinde tefâhüre giriştiği beyitler, genel olarak mahlas beyitleridir. Özellikle mahlas beyitleri, şairi tanıtma işlevinin yanında, onun bir parça fahriyeye girişmesine de imkân sağlamıştır. 16. yüzyılın büyük Divan şairi Bâkî’nin Divan’ı bu bağlamda incelendiğinde, kasidelerindeki parlak ve gösterişli fahriye beyitleri, birçok gazelinin mahlas beyitlerinde de görülebilmektedir. Bu çalışmanın eksenini kaside fahriyeleri dışında, şairlerin, bir vesileyle, kendilerini ve şiirlerini övme fırsatı bulduğu gazel nazım şekli oluşturacaktır. Bu bilgilerin ışığında, fahriye ve tefâhür kavramları Baki’nin gazellerindeki mahlas beyitleri üzerinden ele alınacaktır. Giriş bölümünde, fahriye kavramının sözcük ve terim anlamı hakkında bilgi verilecek, kaside geleneği içindeki yeri ve muhtevası üzerinde durulacaktır. Çalışmamızın esasını oluşturan bölümdeyse Bâkî’nin gazellerindeki muhtelif mahlas beyitlerden hareketle fahriye geleneğinin gazel nazım şeklindeki tezahürlerine odaklanılmaya çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Samiha Ayverdi’nin “Batmayan Gün” Romanında Kadın Kimliği Üzerine Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15732</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15732</guid>
      <author>Mustafa Sıddık KARAGÖZ</author>
      <description>Samiha Ayverdi, kadına bakışı yönüyle döneminin diğer birçok romancısından farklı çizgide durmaktadır. Eserlerini, fikirlerinin ifadesi için önemli birer vasıta olarak gören Ayverdi, bu tutumundan hiçbir zaman vazgeçmemiştir. O, kadın romancılarda aşk rüzgârlarının popülerliğini koruduğu zamanlarda bile, bu rüzgârlara kapılmamış, memleket meselelerini, gençliğin, toplumun sorunlarını ve bunlarla ilgili yapılması gerekenleri ele alma farklılığını göstermiştir. Yazar, bütün bu meseleler için çıkış yolu ararken çoğu zaman, kadını çözümün merkezinde görmüştür. Milletin terakki edebilmesi için kadının yüklenmesi gereken vazifelerle ilgili, okuyucularına tavsiyelerde bulunan Samiha Ayverdi yeni nesli yetiştirecek olan kadının öncelikle manevi hayatının sağlamlaştırılmasının gerekliliğine dikkat çekmiştir. Ayverdi’de tasavvuf, onun hayatının her alanını kuşatacak kadar büyük yer teşkil eder. Ümm-i Ken’an Dergahının Şeyhi Kenan Rıfâî ile tanıştıktan sonra, hayatına Rıfailik’in öğretileri doğrultusunda yön veren Ayverdi’nin manevi dünyasındaki bu değişim eserlerine de yansımıştır. “Batmayan Gün”, onun tasavvuf anlayışını ortaya koyan ilk romanlarından olması bakımından önemlidir. Tasavvufun bir kadın kahramanın “arayış” serencamı üzerinden ele alınması ise eseri “kadın kimliği” bakımından incelemeyi değerli kılmaktadır. “Batmayan Gün”de kadın; “entelektüel, mutasavvıf, sade dümdüz, temiz, zavallı, gösteriş düşkünü” gibi tanımlamalarla okuyucu karşısına çıkarılmaktadır. Yazar, kadının söz konusu bu kimliklerinden özellikle “mutasavvıf kadın”ı öne çıkarmış, ona entelektüel nitelikler de yükleyerek, okuyucusuna bir bakıma bu kadın kimliğini benimsemesi telkininde bulunmuştur. Bu telkine, Cumhuriyet’in yeni neslinin yetiştirilmesi adına, Ayverdi tarafından Cumhuriyet rejimine sunulmuş önemli bir öneri olarak da bakılabilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mevlana’nın Menkıbeleri Üzerine Folklorik Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15817</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15817</guid>
      <author>Gülay KARAMAN</author>
      <description>Arapça bir kelime olan menkabe sözlükte övünülecek güzel iş, davranış anlamına gelmektedir. Çoğulu menâkıb olan kelime bu anlamıyla ilk defa, IX. yüzyıldan itibaren yazılıp derlenmeye başlayan hadis külliyatlarında Hz. Peygamber ve ashabının faziletlerini anlatmak için kullanılmıştır. Bundan başka tarihî şahsiyetlerin hal tercümeleri, önemli kişilerin övülecek işleri ve hatta bazı mukaddes şehirlerin tasvirinden ibaret yazılara da menâkıb denilmiştir. Başlangıçta, Hz. Peygamber ve sahabelerinin üstün ahlâkını ve yaşantılarını anlatmak üzere oluşturulan menâkıbnâmeler daha sonraları tasavvuf ve tarikat erbabının hayatlarını da konu edinmişlerdir. Türk menâkıbnâme edebiyatının bilinen ilk örneği Karahanlı dönemine ait Tezkire-i Satuk Buğra Han isimli eserdir. Tezkire-i Satuk Buğra Han’la başlayan Türk menâkıbnâme edebiyatı, göçlerle Anadolu’ya gelip yerleşen Müslüman Türkler arasında hızlı bir biçimde yayılmaya devam etmiştir. Yazar kendi toplumunun bir üyesi olduğu için doğal olarak eser de kendi çağının sosyal, kültürel ekonomik, politik yaşamına ayna olacaktır. Velilerin olağanüstü hayat hikâyelerini anlatan menâkıbnâmeler bu sebepten dolayı; özellikle tarih, kültür, halkbilimi ve edebiyat için çok önemli bilgi kaynaklarıdır. Menkıbeler üzerinde yapılacak dikkatli çalışmalar sonucunda çok zengin bir bilgi kaynağına ulaşmak mümkün olacaktır. Türkiye’de menâkıbnâmelerin bilimsel çalışmalarda kullanılmasına dikkat çeken ilk isim Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eseriyle Fuad Köprülü’dür. Bu çalışmada Mevlana ve diğer Mevlevi büyüklerinin menkıbelerini anlatan bir menâkıbnâme olan Menâkıbu’l-Ârifîn’e dikkat çekmek istiyoruz. Menâkıbu’l-Ârifîn Mevlevi Ahmed Eflâkî tarafından şeyhi Ulu Arif Çelebinin isteği üzerine 14. yüzyılda Farsça olarak kaleme alınmıştır. Eser Mevlana ve diğer Mevlevi büyükleri hakkında ilk elden bilgi veren bir kaynak olduğu için Türk tarih ve kültüründe önemli bir yere sahiptir. Bu makalede Menâkıbu’l-Ârifîn’de incelenmek üzere şu başlıklar belirlenmiştir: Mekânlar, meslekler, eşyalar, giyim kuşam, yiyecek ve içecekler, âdet ve gelenekler, tedavi.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlköğretim Öğrencilerinin İletişim Becerilerinin Çeşitli Değişkenler Açısından İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15845</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15845</guid>
      <author>Kadir KARATEKİN,Ömer Faruk SÖNMEZ,Zafer KUŞ</author>
      <description>İnsan sosyal hayat içinde varlığını etkili bir şekilde devam ettirebilmesi için bir takım sosyal becerilere sahip olması gerekmektedir. Bu sosyal becerilerden birisi de iletişim becerisidir. Daha küçük yaşlardan itibaren verilecek beceri eğitimi ile öğrencilerimize iletişim becerileri kazandırarak içinde yaşadığı toplumda mutlu, üretken ve etkili bir insan olmasını sağlayabiliriz. Bunun için öğrencilerimizin iletişim becerileri üzerinde etkili olabilecek faktörlerin bilinmesi önem arz etmektedir. Bu araştırmanın amacı da ilköğretim öğrencilerinin iletişim becerileri üzerinde etkili olan faktörleri ortaya koymaktır. Bu amaç doğrultusunda Ersanlı ve Balcı (1998) tarafından geliştirilen “İletişim Becerileri Envanteri" Ankara ve Kırşehir'de bulunan iki ilköğretim okulunun 6., 7. ve 8. sınıflarında öğrenim gören 373 öğrenciye uygulanmıştır. Verilerin analizi SPSS 15 istatistik programı kullanılarak yapılmıştır. Verilerin analizinde; betimsel istatistik, ilişkisiz örneklemler için t-testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Araştırma sonucunda ilköğretim öğrencilerinin iletişim becerileri üzerinde öğrencilerin yaşadıkları ilin, cinsiyetin, okul öncesi eğitimin, anne-baba eğitim durumunun ve sınıf düzeyinin etkili olduğu görülmüştür. Ayrıca öğrencilerin, Türkçe dersinden aldıkları not, okudukları kitap sayısı, günlük kitap okuma süreleri arttıkça iletişim becerileri artarken günlük televizyon izleme ve bilgisayar kullanma süreleri arttıkça iletişim becerileri azalmaktadır. Bu sonuçlar doğrultusunda öğretmenlerin derslerdeöğrencilerin kendilerini daha iyi ifade edebilecekleri ortamları oluşturmaları, öğrencilerin daha fazla kitap okuması için teşvik edilmesi, çocukların okul öncesi eğitime mümkün olduğunca erken başlatılması ve ebeveynlerin çocuklarının TV ve bilgisayar başında çok fazla zaman geçirmelerine izin verilmemeleri önerilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>15 Kasım (Cumhuriyet Bayramı) Törenlerinin Kıbrıs Türk Basınında Yansıtılma Şekilleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15681</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15681</guid>
      <author>Münevver KATA</author>
      <description>Bu inceleme Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti basını üzerinde yapılmıştır. 15 Kasım Cumhuriyet Bayramının gazetelere yansıma biçimleri incelemenin konusunu oluşturmaktadır. Amaç gazetelerin kamuoyu oluşturma biçimlerini ve gücünü tespit etmektir. Böylece gazetelerin siyasi çevreyle olan ilişkileri sorgulanmıştır. Kıbrıs sorununa ilişkin yaklaşım gazetelerin Cumhuriyet bayramı için düzenlenen törenleri aktarma biçimlerine de yansımıştır. Kamuoyu oluşturulurken törenlere olan yaklaşımı destekleyen ve mesafeli duran medya organlarının bu durum tavırlarına, sloganlarına ve habere ne kadar yer vereceklerine şekil vermiştir. Çalışmada, kamuoyu kuramı ve eleştirel söylem analizi çerçevesinde basının toplum üzerindeki etkisi ve yönlendirmesine açıklık getirilmeye çalışılmıştır. İnceleme. KKTC’nin günlük olarak yayınlanan üç büyük tirajlı gazetesi üzerinden gerçekleştirilmiştir: Kıbrıs gazetesi, Volkan gazetesi ve Afrika gazetesi. İncelemenin sınırını Rauf Raif Denktaş, Mehmet Ali Talat ve Derviş Eroğlu yönetimlerinin son bir yıllık evresi oluşturmuştur. Bu tarihler sırasıyla 2004, 2009 ve 2011 yıllarını oluşturmaktadır. Siyasi liderlerin son görev sürelerinde her yıl kutlanmakta olan 15 Kasım kutlamalarına yönelik etkinliklerinin yazılı basında nasıl yansıdığı ve yansımanın farklılık sösterip göstermediği analiz edilmiştir. Ayrıca farklı görüşlerde olan fakat aynı dönemlerde günlük yazılar yayınlayan gazetelerin yaklaşımları ve toplum üzerinde yönlendirici etkisi hakkında bilgi verilmiştir. Çalışma, sözkonusu üç gazetede yoğunlaşmış ve bunlar üzerinden sonuca ulaşılmıştır. Kamuoyu kuramı ve eleştirel söylem analizi çerçevesinde Kıbrıs Türk basınındaki diğer gazeteler de ele alındığı durumda benzer sonuçlara ulaşılabileceğini düşünmekteyiz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sûdî′nin Şerh-i Gülistan′ındaki Eleştirilerine Toplu Bir Bakış</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15720</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15720</guid>
      <author>İbrahim KAYA</author>
      <description>16. yüzyılda yaşayan Sûdî Fars Edebiyatının temel klasiklerinden olan ve çok sayıda dillere hem tercüme hem de şerh edilen Hafız-ı Şirâzî’nin Divanı, Sa’dî-i Şîrâzî’nin Bostan ve Gülistan isimli eserlerine şerh yazmış bir şahsiyettir. Yazdığı şerhler büyük bir ilgiye mazhar olmuş ve bu şerhler hakkında övgü dolu ifadeler kullanılmıştır. Bu şerhlerin aynı zamanda adı geçen eserlere yazılan diğer şerhleri gölgede bıraktığı araştırıcılar ve bilim adamları tarafından ifade edilmektedir. Hiç şüphesiz Sûdî’nin güçlü dil mantığı, derin birikimi ve Farsça’ya vukufiyeti onun şerhlerini ayrıcalıklı konuma yükselten etkenler arasındadır. Özellikle Sa’dî-i Şirâzî’nin hem manzum hem de mensur kısımları bünyesinde barındıran bir eser hüviyetini gösteren Gülistan isimli eserine yazdığı şerhin Gülistan’da aruzun bütün bahirleriyle şiir yazmak gibi bazı hünerlerin gösterildiği dikkate alındığında oldukça zor ve külfetli bir iş olduğu ve bu işin hakkıyla üstesinden gelebilmek için bu esere şerh yazan bir şarihin yukarıda zikredilen özellikler dışında başka özelliklere de sahip bulunması gerektiği açıkça ortaya çıkar. Sûdî bu şerhte yeri geldikçe Gülistan’ın tamamına şerh yazan veya Gülistan’da geçen metnin bir kısmı hakkında açıklamalarda bulunan şarih ve müelliflere eleştiriler yöneltmektedir. Bu makalede bu eleştiriler bir bütün olarak ele alınacak ve bu eleştirilerle ilgili rakamsal bilgiler verilecek ve adı geçen eleştiriler değişik açılardan sınıflandırmaya tabi tutularak bu eleştirilerdeki haklılık payı tespit edilmeye çalışılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Edebiyatında Birbirine Yakın Üç Kelime: Hiciv, Medih ve Hezel</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15611</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15611</guid>
      <author>Zülküf KILIÇ</author>
      <description>Toplumsal eleştiriye dair edebiyat için eski şair ve ediplerin birçok kelime ve kavramı kullandıkları tespit edilmiştir. Fakat kişisel, nesnel veya toplumsal eleştiri içerikli edebiyat için özellikle hiciv, hezel ve medih gibi kavramların daha yaygın olarak kullanıldığı, konuyla ilgili diğer birçok kavramın bunlarla eş anlamlı yahut yakın anlamlar ifade ettiği ve topluca daha çok hiciv ana başlığıyla ifade edildiği görülür. Bazen aynı bazen de farklı anlamları ifade eden bu üç kavramın sınırlarını belirlemenin bir hayli güç olduğunu başta belirtmek gerekir. Üstelik eski Arap, Fars ve Türk edebiyatlarında bunlar arasında kesin sınırların çizildiği de görülmemiştir. Yine de her birinin kendine has bazı özellikleri olduğu söylenebilir. Klâsik Türk şiirinde şahıslar hakkında yapılmış eleştiriler çoktur. Şahıslar, fizikî yapıları, kılık kıyafetleri, mizaçları ve davranışları yönünden eleştirilmişlerdir. Makam ve meslek sahipleri görevlerini hakkıyla yapmadıkları için; toplum ve zaman ise ahlâkî, siyâsî ve iktisâdî bozulma yönünden eleştirilmiştir. Bu eleştiriler yapılırken bazen bir şahıs hedef alınsa da o şahıstan, yani tekten bütüne uzayıp yayılan bir eleştiri söz konusu olmuştur hep. Bu da, çoğunlukla hiciv, medih ve hezelle yapılmaktadır. Eleştirinin bu türlerinde merkeze tek bir şahıs alınmış olsa da o tek bir şahıs, bazen tek hedef değildir ve o şahıs genellikle bir tipi temsil eder ve bu şekilde o şahısla daha geniş bir kitlenin eleştirisi yapılmış olur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Rusçuklu Zarîfî Ömer Baba ve Manzum-Mensur Tasavvuf Terimleri Lügatçesi: Istılahât-ı Meşâyıh</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15761</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15761</guid>
      <author>Turgut KOÇOĞLU</author>
      <description>İncelediğimiz biyografik kaynaklarda Zarîfî Ömer Baba ile ilgili fazla bilgi bulunmamaktadır. Kaynakların belirttiğine göre bugünkü Bulgaristan sınırlarına dahil Rusçuk kasabasından olan Zarîfî Ömer Baba, Sa'diyye tarikatına intisap etmiş ve bu tarikatta şeyhlik makamına kadar yükselmiştir. Zarîfî’nin tezkirelerde adı geçen 2 eseri vardır. Bunlar, Pend-nâme ve Divân'dır. Ancak yaptığımız katalog taramalarında ona âit olduğu belirtilen 7 eser daha tespit edilmiştir. Bu eserler: Tasavvuf-nâme, İsm-i A’zam, Kitâb-ı İ'tikâd, Hikâye-yi Kan Kalesi, Beyân-ı Ser-encâm, Kısasu’l-Enbiyâ ve Istılahât-ı Meşâyıh'dır. İnceleyebildiğimiz kadarıyla Zarîfî'nin eserleri, din-tasavvuf ve ahlak içeriklidir. Onun, kaynaklarda bahsedilmeyen eserlerinden Istılahât-ı Meşâyıh, bir çeşit tasavvuf terimleri sözlüğüdür. Dînî ve tasavvufî bazı konuların anlatıldığı 23 beyitlik manzum bir bölümle başlayan bu eserde, toplam 70 tasavvufî terim açıklanmıştır. Istılahât-ı Meşayıh'da izah edilen bu terimleri, isimler ve makamlar olarak ikiye ayırmak mümkündür. Eserde isimler ve alametleri mensur, makamlar ise manzum şekilde kaleme alınmıştır. Yazar, önce kendi tasavvuf ekseninde bir insanın sahip olduğu vasıfları ve özellikleri belirten bir ismi mensur olarak izah etmiş sonra bu ismin özelliklerini taşıyan kişinin bulunacağı manevî makamı manzum olarak dile getirmiştir. Bu yazıda ana hatlarıyla Zarîfî’nin hayatı, edebî kişiliği ve eserleri incelenmiş; Istılahât-ı Meşayıh'ın dili, üslubu ve muhtevası üzerine bir inceleme yapılmıştır. Ayrıca bu eserdeki birkaç kavram, aynı tasavvuf terimlerine yüklenen anlamların tarikatlara, meşreblere belki zamana ve mekana göre farklılık arz ettiğini göstermek amacıyla başka tasavvuf terimleri sözlükleriyle mukayese edilmiştir. Son olarak Istılahât-ı Meşâyıh’ın metni mevcut 2 nüshasından hareketle günümüz harflerine tenkitli neşir yöntemiyle aktarılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Edip Cansever’in Şiirlerinde Göz İmgesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15373</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15373</guid>
      <author>Ferhat KORKMAZ</author>
      <description>İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çağdaş Avrupa sanatında görülen parçalanmışlık ve anlamsızlık, Türk sanatına da yansır; çağdaş Türk şiirinde de gözle görülür bir değişme yaşanır. Edip Cansever, Türk şiirinin bu kırılma noktasında durur. İlk şiirlerini Garip’in etkisiyle kaleme alan Cansever, İkinci Yeni’nin 1950’li yılların ikinci yarısından sonra belirginleşmeye başladığı dönemden itibaren yeni tarz şiirler yazmaya başlar. Özellikle Yerçekimli Karanfil (1957) adlı şiir kitabıyla İkinci Yeni hareketinin poetikasına uygun eser veren Cansever, ilk şiirlerinin aksine kübizm, sürrealizm ve bilinçaltına meyleder; şiirlerinde sessel, yazımsal, sözdizimsel ve sözcüksel sapmalara, alışılmamış bağdaştırmalara yer verir. Yeni şiir tarzının yaygınlaştığı yıllarda, göz organı resme gerçekte olduğu gibi değil; ya ikiden fazla ya da nispetsiz bir biçimde yansıtılmıştır. Bu durum dönemin güncel sanat eğiliminin dikkat çeken bir hususu olmuştur. Edip Cansever’in şiirlerinde göz sözcüğünün kullanımı belli bir düzeyde artmıştır. Onun şiirlerinde göz, parçalanmışlığın önemli bir odak noktası, bilinçaltı derinliğinin dışavurumunun bir parçası olur. Makalenin amacı, resim ve sinema sanatının şiiri etkilemesi bakımından Edip Cansever’in İkinci Yeni dönemi olarak söz edilen yıllarda göz organını nasıl kullandığını saptamaktır. Çalışmamızda Cansever’in İkindi Üstü (1947), Dirlik Düzenlik (1954), Yerçekimli Karanfil (1957), Umutsuzlar Parkı (1958), Petrol (1959), Nerde Antigone (1961) ve Tragedyalar (1964) adlı şiir kitaplarında göz sözcüğünün anlamsal ve imgesel dönüşümü incelenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mahalli Fıkra Tipine Bir Örnek: Erzurumlu Naim Hoca</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15801</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15801</guid>
      <author>Yusuf KOTAN</author>
      <description>Halk edebiyatımızın önemli türlerinden biri olan fıkralar, çok geniş bir coğrafi alan içinde oluşan binlerce yıldan beri sözlü gelenekte yaşayan halk edebiyatı ürünleridir. Bu ürünler, sözlü edebiyatımız içerisinde yerini çok öncelerden almış olsa da bir tür olarak edebiyatımızda bilhassa Tanzimat döneminden sonra canlılık kazanmıştır. Bu canlılık, bazı dönemlerde sekmeye uğramış olsa da hiç şüphesiz ki fıkralar, hemen her milletin sosyal ve kültürel hayatında mühim bir yer edinir. Bir milletin duyuş ve düşünüşünü, zekâsını, esprilerini, muhakeme gücünü ve en önemlisi de ortak görüşlerini yansıtması bakımından fıkraların önemi büyüktür. Bu fıkraların oluşumunda yer alan önemli öğelerden biri de fıkra tipleridir. Bu tipler, hem anlatılan fıkranın kahramanı olup, hem de yaşadığı toplumun ortak özelliklerini dile getirmeleri bakımından önemlidir. Anadolu coğrafyasının hemen her yöresinde bu tiplerle karşılaşılmakta ve onların bu anlatılarından yararlanmaktayız. Yaşadıkları yörenin özelliklerini yansıtması bakımından oldukça önem arz eden bu tiplemeler, özellikle mahalli ifadelere yer vererek bir temsil özelliği sergilerler. Erzurum folkloru, Türk folkloru için oldukça zengin bir kaynaktır. Bu zengin kaynak üzerine pek çok araştırmalar yapılmış olsa da folklorumuzun bir parçası olan fıkralar üzerine yapılmış çalışmalar yok denecek kadar azdır. Biz de bu yaklaşımlardan yola çıkarak hem Erzurum folkloruna bir katkı sağlamaya hem de Erzurum’daki fıkra tipleri içerisinde, söylemiş olduğu fıkralarıyla halkımızın hafızasında önemli bir yer edinen Naim Hoca’yı sizlere tanıtıp, bu değerli insanın fıkralarını sizlerle paylaşmaya çalışacağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Şeyh Gâlib'in Şiirlerinde İnsanın Dönüşüm Süreci</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15558</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15558</guid>
      <author>Fettah KUZU</author>
      <description>Klâsik Türk şiirinin temel taşlarından birisi, İslam mistisizmi olarak da tanımlanabilecek olan tasavvuf düşüncesidir. Bu bağlamda insan ve insanın varlık âlemindeki serüveni ele alınırken de tasavvuf ve Vahdet-i Vücûd inancı belirleyici bir role sahiptir. Klâsik şiirin son ve aynı zamanda zirve noktası olarak kabul edilen Şeyh Gâlib’in şiirinde, insanın benliğini dönüştürme süreci şiir sanatının sunduğu imkânlar çerçevesinde şairin sanatçı kişiliği ile postnişinlik makamına kadar yükselmiş bir tarikat erbabı olmasının ortaya koyduğu mistik kişiliğinin mükemmel uyumuyla ele alınmıştır. Şeyh Gâlib, bu mânevî dönüşüm sürecini, temel esaslarını “Vahdet-i Vücûd” (varlığın birliği) düşüncesi içerisinde Muhyiddîn İbn Arabî’nin ortaya koymuş olduğu “insan” anlayışı bağlamında şiirlerinde kendine has bir üslupla, orijinal mazmunlar geliştirerek ve Sebk-i Hindî’nin de etkisiyle ilk bakışta anlaşılması güç olan muğlâk ifadeler kullanmak suretiyle anlatır. Bu yönüyle Şeyh Gâlib, klâsik şiirin son sözcüsü olarak şiirlerinde, içerisinde yetiştiği tasavvuf çevresinin ve tasavvuf merkezli geleneksel Türk şiirinin insan anlayışını, bu insanın tinsel gelişim sürecini ve neticede elde edilen kemâl (olgunluk) durumunu, sanatsal bir form içerisinde düzenlemek suretiyle okurunu aydınlatmaktadır. Bu çalışmada, Şeyh Gâlib’in şiirlerinde insan ve insanın olgunlaşma deneyiminin yansımalarının ön plana çıktığı örnek mısra ve beyitler, Vahdet-i Vücûd öğretisi çerçevesinde tahlil edilmeye çalışılacak, bu bağlamda insanın ve ondaki manevi dönüşüm sürecinin anlaşılmasına gayret edilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Temel İşlevi Bilim İnsanı Yetiştirmek Olan Bazı Bölümlerde Kopya</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15655</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15655</guid>
      <author>Esra LÜLE MERT</author>
      <description>Kopya eğitim- öğretim sürecinde karşılaşılan en önemli etkinsizlik ve verimsizlik sorunlarındandır. Kopya sonucunda, öğrencilerin analiz ve sentez düzeyinde profesyonel bilgi üretmeleri ve mesleki kariyer kazanımları zorlaşmakta, ülke problemlerine çözüm üretme ve ülke ekonomisine pozitif bir katkı sağlamaları imkânsızlaşmaktadır. Bu bağlamda kopyayı engellemek, öğrencileri bu eylemden uzaklaştırmak eğitim sisteminin görevlerinden olmalıdır. Amacı, temel işlevi bilim insanı yetiştirmek olan fen -edebiyat fakülteleri öğrencilerinin kopya çekme ve diğer dürüst olmayan davranışlara eğilimlerinin nedenlerini ortaya çıkarmak olan çalışmanın problem tümcesi, “fen-edebiyat fakültelerindeki öğrencilerin kopya ile ilgili düşünceleri, kopya çekme biçimleri ve kopya çekme/ çekmeme nedenleri nedir?” olarak belirlenmiştir. Araştırma niteldir. Çalışma 2011- 2012 yılı bahar döneminin sonunda, İnönü Üniversitesi Fen -Edebiyat Fakültesi’ne devam eden Türk Dili ve Edebiyatı (TDE), Sosyoloji (S), Matematik (M) ve Biyoloji (B) bölümlerinin son sınıf öğrencilerinden 140 öğrenciyi kapsamaktadır. Veriler nitel araştırma teknikleri kullanılarak analiz edilmiştir. Tüm öğrencilerin yazılı kâğıtları numaralandırıldıktan sonra bu fiilleri yapanlar ve yapmayanlar olarak ikiye ayrılmış daha sonra kendi aralarında ne yaptıkları, nasıl yaptıkları, neden yaptıkları veya neden yapmadıklarını içeren açıklamaları kategorilere ve alt kategorilere ayrılarak diğer öğrencilerle ortak temaların oluşturulması amacıyla sürekli olarak karşılaştırılmıştır. Uygulamaya katılan 140 öğrencinin %71’i kopya çektiğini, %29’u kopya çekmediğini belirtmişlerdir. Araştırmada kopya çekme biçimleri ve kopya çekme nedenleri 10 ana temada toplanmıştır. Kopya çekmeme nedenleri ise 7 ana temada toplanmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>"Yalnızız"da Anlatım Teknikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15792</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15792</guid>
      <author>Ahmet MOCAN</author>
      <description>Edebî metinlerde ne anlatıldığından çok nasıl anlatıldığı önemlidir. Yazarın nasıl anlattığını, yani üslubunu oluşturan unsurlardan biri de anlatım teknikleridir. Anlatım teknikleri, yazarın olayı, öyküyü anlatırken anlatımı güçlendirmek, anlatılanı daha etkili bir şekilde aktarmak için seçtiği ve kullandığı yöntemlerdir. Yazarın ya da eserin amacına uygun olarak seçilen anlatım teknikleri, edebî eseri oluşturan olay, kişiler, zaman, mekân gibi unsurların bir arada ve etkili şekilde okura sunulmasını sağlar. Anlatım teknikleri, geçmişten bugüne, ortaya çıkan gelişmelerle birlikte, giderek çeşitlenmiştir. Günümüzde roman, geçmişe göre daha karmaşık bir yapıdadır, romanın böyle bir hal almasında anlatım tekniklerinin de payı vardır. Bir romanın başarılı, güçlü olması, bir anlamda, anlatım tekniklerinin yerli yerinde kullanılmasına bağlıdır. Peyami Safa, yazdığı romanlarla Türk edebiyatı içinde önemli bir yerde bulunmasının yanında, romanın nasıl yazılması gerektiği üzerine de düşünen bir yazardır. Yazar, romanın teknik sorunları üzerine düşünmüş ve bu düşüncelerini okurlarla paylaşmıştır. Roman türünün tekniklerini bilen ve bunları eserlerinde kullanan yazar, romanlarında farklı anlatım tekniklerine yer vermiştir. Yalnızız, 1950 yılında tefrika edilmiş, 1951 yılında kitap olarak basılmıştır. Yazarın son romanı olan Yalnızız, anlatım teknikleri bakımından oldukça zengindir. Bu çalışmada, Peyami Safa’nın olgunluk dönemi eserlerinden Yalnızız romanında kullanılan anlatım teknikleri örneklerle ortaya konmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Doktor Abdullah Cevdet’in Samsun, Giresun, Ordu ve Trabzon Seyahat Notları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15798</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15798</guid>
      <author>Ersin MÜEZZİNOĞLU</author>
      <description>Tarih araştırmalarında seyahat yazıları birinci el kaynaklar olarak vazgeçilmez bir niteliğe sahiptirler. Özellikle insan, yaşam ve çevreye dair verilen bilgilerin çıplak gözle yansıtılması bu tür kaynakları daha önemli hale getirir. Bu çerçevede son devrin önemli fikir ve siyaset adamlarından biri olan Doktor Abdullah Cevdet 28 Eylül 1912’de Samsun, Giresun, Ordu ve Trabzon şehirlerini kapsayan bir inceleme seyahati gerçekleştirmiştir. Sahibi ve yazarı bulunduğu İçtihat dergisinin 67, 69 ve 70. sayılarında yayınlanan bu seyahat notlarında, bulunduğu şehirlerin iktisadi, coğrafi, toplumsal, sağlık, kültürel, yerel yönetim durumları hakkında gördüklerini, edindiği bilgileri ve düşüncelerini anlatmıştır. Karşılaştığı, iktisadi gelişmenin eksikliği (ekonomik kaynaklarının değerlendirilememesi veya verimli kullanılamaması gibi) kötü sağlık şartları, yerel yönetici ve memurların olumsuz davranışları ve çalışma disiplinine sahip olmayışları, devlete ait binaların perişanlığı, Müslüman olmayanların Müslümanlara göre daha iyi şartlarda yaşamaları gibi olumsuz durumlardan dolayı hoşnutsuzluğunu göstermiş ve tenkitlerini sıralamıştır. Diğer taraftan gördüğü iyilik, güzellik, çalışkanlık, iktisadi kalkınma onu memnun etmiş, bunlara dair örnekler sunmuştur. Ayrıca O, Müslümanların daha iyi şartlara sahip kılınmaları ve kalkınmaları için neler yapılması gerektiği noktasında tavsiyelerde bulunmuştur. Gezi notlarında gayrimüslimlerin Müslümanlara göre iyi imkânlara sahip oldukları üzerinde de durulmuştur. Samsun bahsinde gerek gözlemler sonucu gerekse tapu kayıtlarının ışığında bir yakın tehlikeye dikkat çekilmiş ve Samsun’u Rumlar satın alıyor tespiti yapılmıştır. Söz konusu seyahat notları ayrıca Balkan Savaşları’nın başlarında ülkenin vaziyeti hakkında da bazı fikirler vermektedir. Özellikle savaşla ilintili olarak seferberlik sırasında ve savaşın başında ordunun ne hâlde olduğuna dair tanık olunan bazı olaylarda, tedbirsizlik ve disiplinsizlik, kumandanların prosedürcü ve keyfi tavırları ile birbirlerinden kopuklukları gibi olumsuz bir tablo görülür. Bu çalışma yerel tarih veya şehir tarihçiliği için önemli bir yere sahip olan, ele aldığı şehirleri kapsamlı şekilde tasvir eden ve bir çeşit envanterini veren Doktor Abdullah Cevdet’in seyahat notlarını tanıtmayı, günümüz harflerine aktarmayı, verilen bilgiler ve yapılan tespitler üzerinde genel bir değerlendirme yapmayı amaçlamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bâkî Dîvânı’nda Sevgilinin Otorite Sahibine Teşbihi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15708</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15708</guid>
      <author>Sıtkı NAZİK</author>
      <description>Bâkî Dîvânı’nda sevgilinin otorite sahibine teşbihinin ele alındığı bu çalışmada, öncelikle Bâkî’nin hayatı ve eseri hakkında kısa bir bilgi verilmiştir. Divan şiirinde sevgilinin, otorite sahibi olmak yönüyle şah, padişah ve sultan olarak görüldüğüne; âdil, zâlim, lütuf ve ihsan sahibi, naz ehli, öldürücü silahlara sahip olmak bakımından padişaha teşbih edildiğine; padişahın hizmetlileri, kulları ve tebaasının bir benzeri olarak sevgilinin de âşıklarının olduğuna değinilmiştir. Sevgili ve otorite sahibi arasındaki ilişkinin sosyal yönü ele alınmış, bu vesileyle saray istiaresi ve “amour courtois”teki aşk anlayışının,</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Destan Geleneğinden Tarihi Romana: Tölögön Kasımbek ve Kırılan Kılıç I,II</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15791</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15791</guid>
      <author>Canan OLPAK KOÇ</author>
      <description>Toplumsal bir varlık olarak insan duygularını, düşüncelerini, hayallerini, izlenimlerini her zaman bir sonraki nesle aktarmanın yolunu aramıştır. Yazılı kültür yaygınlaşmadan önce bunu sözlü halk edebiyatı türleri ile yapmaya çalışmıştır. Bu anlamda destanlar sadece bireyin değil milletlerin deneyimlerini aktarmada en önemli araç olmuştur. Yazılı kültürün yaygınlaşması ile birlikte destanların yerini roman, hikâye gibi edebi türler almıştır. Ancak bu anlatı türleri tek bir kişi tarafından yazılmıştır. Fakat yazar içinde yetiştiği toplumun kültürünü yazdığı esere aktarmaktadır. Kırgızların oldukça eskiye dayanan bir geçmişleri vardır. Türk yazınının Kırgız Edebiyatıyla ilişkisi, çeşitli etmenlere dayalı olarak oldukça sınırlı gelişmiştir. Özellikle Kırgızistan ile ilişkilerin olmadığı dönemde Kırgız edebiyatıyla ilgili neşriyat da çok az olmuştur. 1990 yılı sonrasında artan ilişkilerle beraber Kırgız edebiyatı tanınmaya başlar. Tölögön Kasımbek’e ait Kırılan Kılıç I- Kırılan Kılıç II romanlarının Türkiye Türkçesine kazandırılması da bu dönemde artan ilginin bir ürünüdür. İnsanın var oluş öyküsünü nasıl anladığı ve toplumun varlığını nasıl anlattığı önemlidir. Bu çerçeve de Tölögön Kasımbek, destansı özellikler çerçevesinde ve tarihi roman bağlamında değerlendirilecek olan Kırılan Kılıç I ve II romanında Kırgız halkının var oluş serüvenini ve Ruslar karşısında nasıl yenilgiye uğrayıp yıkıldığını anlatmıştır. Tarihi roman henüz kesin olarak tanımı yapılamasa da tarihsel bir bilginin edebi duyarlılıklar eşliğinde romana dönüştürülmesidir diyebiliriz. Biz bu çalışmamızda Kırgızlarının tarihini yazıya döken Tölögön’ün destana ait motifleri tarihi romanın elden bırakmadığı gerçekliğe ne kadar yaklaştırdığını göreceğiz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Görsellerle Desteklenmiş Altı Şapka Düşünme Tekniğinin Öğrencilerin Konuşma Becerilerini Geliştirmesine Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15571</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15571</guid>
      <author>Salih ORHAN,Abdulkadir KIRBAŞ , Yakup TOPAL</author>
      <description>Eğitimin en temel hedeflerinden biri de insanın kendisini ifade edebilmesini ve toplumsal bir varlık olarak toplumun diğer bireyleriyle iletişim kurabilmesini sağlamaktır. Bu anlamda bireyler günlük hayatta en çok konuşma becerisinden faydalanmaktadırlar. Geliştirilebilir bir dil becerisi olan konuşmanın daha etkili olarak kullanılabilmesi için çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Bu araştırmanın temel amacı, ilköğretim öğrencilerinin konuşma becerilerini geliştirmede görsellerle desteklenmiş altı şapkalı düşünme tekniğinin geleneksel yönteme göre etkisini belirlemektir. Bu amaçla, bu teknik ilköğretim 8. sınıf öğrencilerine 4 hafta süreyle ‘Bilim ve Teknoloji’ temasında uygulanmıştır. Araştırmanın verileri “Konuşma Becerisi Gözlem Formu” (Orhan, 2010) aracılığıyla toplanmıştır. Deney grubunda görsellerle desteklenmiş konuşma çalışmaları yapılırken, kontrol grubunda ise geleneksel yönteme göre konuşma çalışmaları yapılmıştır. Bu bağlamda deney grubundaki öğrencilere öncelikle yöntem hakkında bilgi verilmiş, öğrencilerin bu yöntemi nasıl uygulayacakları araştırmacı tarafından öğrencilere anlatılmıştır. Daha sonra altı şapkalı düşünme tekniğinin her bir rengi için belirlenen resimler öğrencilere dağıtılarak konuşma çalışması yaptırılmıştır. Araştırmanın verileri SPSS 19.0 ile değerlendirilmiş, grupların kendi içinde ön test-son test karşılaştırmaları için ise “ilişkili Ölçümler için Wilcoxon işaretli Sıralar Testi” kullanılmıştır. Araştırma sonucunda ‘konuşma kuralarını uygulama, sesini ve beden dilini etkili kullanma, hazırlıklı konuşmalar yapma, kendi konuşmasını değerlendirme’ gibi Türkçe Ders Programı’nda yer alan konuşma amaç ve kazanımlarını geliştirmede deney grubu öğrencilerinin kontrol grubu öğrencilerine göre daha başarılı olduğu tespit edilmiş ve çeşitli öneriler getirilerek öğretmenlerin konuşma becerisi ile ilgili uygulamalarda bu yöntemi kullanabilecekleri ifade edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İlköğretim 4. ve 5. Sınıf Öğrencileri Arasındaki Zorbalık Olaylarının Çeşitli Değişkenlere Göre İncelenmesi (Rize İli Örneği)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15819</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15819</guid>
      <author>Yücel ÖKSÜZ,Ceren ÇEVİK,Ayça KARTAL</author>
      <description>Bu araştırmanın amacı, İlköğretim 4. ve 5. sınıf öğrencileri arasında yaşanan zorbalığa neden olan değişkenleri çeşitli boyutlarıyla incelemektir. Araştırmanın örneklemini Rize'nin üç ilçesinde yer alan ilköğretim okullarında öğrenim görmekte olan öğrenciler arasından yansız örnekleme yöntemi ile seçilen (4.sınıf-5.sınıf) 294 ilköğretim öğrencisi oluşturmaktadır. Bu araştırma, tarama modelinde bir çalışmadır. Araştırmada, öğrencilerin zorba ve kurban olma durumlarını belirlemek için Pişkin (2002) tarafından geliştirilen “Akran Zorbalığı Anketi” kullanılmıştır. Ayrıca derinlemesine inceleme yapabilmek için 10 öğrenci ile araştırmacılar tarafından geliştirilen 3 açık uçlu soru kullanılarak mülakat yapılmıştır. Verilerin analizinde betimsel istatistikler ve Kay-kare testi kullanılmıştır. Mülakatlardan elde edilen veriler ise nitel araştırma teknikleri kullanılarak analiz edilmiştir. Elde edilen bulgulara göre öğrencilerin büyük çoğunluğunun zorbalık uyguladığı ya da kendilerinin zorba davranışlara maruz kaldığı belirlenmiştir. Öğrencilerin en sık karşılaştıkları zorbalık türünün sözel zorbalık sonrasında fiziksel zorbalık olduğu, hem okul içinde hem de okul dışında daha çok “bir erkek öğrenci” ya da “bir grup erkek öğrenci” ve kendilerinden daha büyük olanlar tarafından zorbalığa maruz kaldıkları, zorbalık olaylarıyla karşılaştıklarında özelikle bir yetişkinden yardım istedikleri veya bu duruma karşılık verdikleri ve “bedensel ve zihinsel jimnastik” ve “bilimsel farkındalık” kategorisindeki sosyal kulüplerin daha çok zorba kurban öğrenciler tarafından tercih edildiği tespit edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Almancada ve Türkçede Davetiye Örneklerinin Biçim, İçerik ve Dil İşlevi Açısından Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15698</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15698</guid>
      <author>Faik ÖMÜR</author>
      <description>Bu çalışmada insanın bireysel ve sosyal hayatında önemli bir yere sahip olan, dini ve milli özellikler taşıyan belirli günlerle ilgili davetiyelerden Almancada ve Türkçede evlenme, sünnet ve vaftiz davetiyelerinden seçilmiş bazı örnekler karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Bu çalışmada ele alınan davetiye örneklerinin bir kısmı elde bulunan, biriktirilmiş davetiyelerden, bir kısmı da internet ortamında çok sık kullanılan davetiye örneklerinden seçilmiştir. Türkçe davetiyelerde geçen metinler, veciz sözler ve diğer sözceler Almancaya çevrilmiştir. Metinlerde yer alan dizeler, nazım özelliği taşıdığı için biçimsel olarak birebir çevrilemeyeceğinden dolayı, anlam bütünlüğü veya anlam eşdeğerliliği göz önünde bulundurularak çevirinin kolayca görülebilmesi için tablo biçiminde verilmiştir. Türkçe ve Almancada davetiye örnekleri üzerinde çok fazla çalışma olmadığından bu çalışmanın önemli bir boşluğu dolduracağı düşünülmüş olup davetiyelerin kapsamı belirli konu ve bakış açısıyla sınırlandırılmıştır. Çalışma daha ziyade sosyokültürel ve sosyodilbilimsel açıdan ele alınmıştır. Kullanmalık metin özelliği taşıyan davetiyeler; içerik, biçim ve dil işlevleri açısından incelenmiştir. Çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde davetiye metin tanımları verilmiştir. İkinci bölümde Türkçe sünnet ve evlenme, Almancada vaftiz ve evlenme ile ilgili davetiye örnekleri seçilmiştir. Üçüncü bölümde davetiye örnekleri; tasarım, metin türü, dil ve içerik bakımından karşılaştırılmıştır. Dördüncü bölümde davetiye örneklerinin kültürel, kültürlerarasılık, ekonomik, yabancı dil öğretimi, edebi yönü, tarihsel gelişimi ve değişimi bakımından benzerlikleri ve farklılıkları ortaya konulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İsyan ile Teslimiyet Arasında: Ağıtlarda Kader İnancı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15776</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15776</guid>
      <author>Abdullah ÖZBOLAT,Saffet KARTOPU</author>
      <description>Bu çalışmanın konusu, ağıtlarda kader inancıdır. Ölüm karşısında yakınlarının acı ve ıstıraplarını ifade etmek için insanlar, ağıtlar yakmakta, dertlerini, acılarını, kederlerini, ağıtlar aracılığıyla dışa vurmaktadırlar. Kadercilik ise; Müslüman toplumunda kabullenme, boyun eğme, sabır ve rıza gösterme anlamında, kısaca “başa gelen çekilir” olarak kullanılmakta, ancak bu durumun, ağıtlara isyan, başkaldırı, feleğe, kadere lanet etme şeklinde yansıdığı da görülmektedir. Ağıtlarda kader inancını incelemeyi amaçlayan bu çalışma, kader algısının tek boyutlu olmadığını, ağıtlarda kabullenme, tevekkül, rıza göstermekten daha fazla, isyan yönünün de bulunduğunu, sonuç olarak ağıtlar bağlamında kaderciliğin farklı yönleri olduğunu ileri sürmektedir. Özellikle isyan duygusunun ağır bastığı ağıtlarda, zamansız ölüm, feleğe, kötü kadere atfedilmektedir. Bu çalışmada, ağıtlar, yükleme kuramının temel yaklaşımlarından hareketle incelenmektedir. Yükleme kuramında temel olarak, çevremizde yaşanan olayları anlamlandırırken veya başa çıkamadığımız süreçleri açıklarken kendimizin dışında, kontrol edemediğimiz bir merkeze atıf yapılır. Bu yaklaşım, düşünsel sorgulamamızı sonuçlandırmaya ve psikolojik olarak rahatlamaya yardımcı olur. Dolayısıyla ağıtların, yükleme kuramıyla uyumlu olarak acıyı hafifletme yönünde bir işlevi bulunmaktadır. Ağıtlarda ölüm hadisesindeki hüzün anlatılırken ölen kişinin iyilikleri dile getirilir. Aynı zamanda bu durumu İslamî düşünce ve anlayışın da gereği olarak görmek mümkündür. Kader inancı bağlamında Türkiye Türkçesinden seçme ağıtlar bu çalışmanın sınırlarını oluşturmaktadır. Sözlü kültür içinde kavram olarak ağıtlar ele alındıktan sonra ağıtlarda kader inancını temsilen, “felek” tasvirlerine değinilecek, ikinci bölümde de ağıtlarda isyan ile teslimiyet arasında kader inancının yansımaları örneklendirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Edebiyatında Manzum Hilye Türü ve Neccarzâde Rızâ’nın Hilye-i Hâce Bahâüddîn Şâh-ı Nakşibend’i</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15757</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15757</guid>
      <author>Mehmet ÖZDEMİR</author>
      <description>Türkler, İslam ile tanışmalarından sonra İslamî kaynaklardan beslenen bir kültür ve sanat inşa etme yoluna gitmişlerdir. İslamiyetin, hayatın pek çok alanında hâkim olan etkisi, edebî hayatın şekillenmesinde de kendini göstermiş ve dinî konuların ele alındığı çok çeşitli edebî türün ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu edebî türlerden biri de Hz. Muhammed’in sûret ve sîretini konu edinen hilye türüdür. Başlangıçta Hz. Muhammed’in beşerî özelliklerini anlatan edebî türün adı olan hilye, daha sonra dört halife, İslam büyükleri ve tarîkat önderleri için de yazılan bir tür hüviyetini kazanmıştır. Osmanlı edebiyatında, Hz. Muhammed’in fiziki ve ruhî portresini ele alan hilye türünün manzum şekilleri on altıncı yüzyılda görülmeye başlanmış ve pek çok örnek ortaya konmuştur. Hz. Muhammed’i konu alan hilyeler yanında diğer peygamberler, dört halife ile din ve tarikat büyüklerinin hilyeleri ise on yedinci yüzyıldan itibaren yazılmaya başlanmıştır. Osmanlı sahasında rağbet gören bir edebî tür olan hilye, başlangıçta Hz. Muhammed’in özelliklerini konu almasıyla sınırlı olan muhtevasını genişleterek peygamberler, halifeler, din ve tarikat büyüklerini de içine alan bir türün adı olup varlığını yirminci yüzyıla kadar devam ettirmiştir. Bu çalışmanın ilk aşamasında sözü edilen türün Türk edebiyatındaki manzum örnekleri hakkında öz bilgi verilmeye çalışılacaktır. Sonraki aşamada ise, 18. Yüzyıl şâirlerinden Neccarzâde Rıza’nın, Nakşî tarîkatı kurucusu Şâh-ı Nakşibend için yazdığı Hilye-i Hâce Bahâüddin Şâh-ı Nakşibend adlı hilyesi tanıtılacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Zaman ve Mekân Bağlamında Karşılaştırmalı Bir Çalışma: Makyavel’in ‘Prens’i ve Kınalızade’nin ‘Ahlâk-ı Âlâî’si</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15618</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15618</guid>
      <author>Ramazan ÖZDEMİR</author>
      <description>Hemen hemen aynı dönemlerde yaşamış olan Kınalızâde Ali Efendi (ö. 1572) ve Nicolo Makyavel (ö. 1527), ait oldukları medeniyetler açısından çok önemli yerler işgal etmektedir. Kınalızâde 16. yüzyılda kudretinin doruğunda olan Osmanlı devletinin temsilcisiyken, Makyavel aynı yüzyılda istikrarsız ve bölünmüş bir siyasi yapı olan İtalya’nın temsilcisidir. Yaklaşık olarak aynı zaman diliminde birbirinden son derece farklı coğrafyalarda yaşamış olan bu iki âlim doğal olarak kendi ülkelerinin sorunlarına çare aramışlardır. Bununla birlikte ikisinin de amacı aynıdır ve memleketlerini daha iyi bir duruma getirmeye çalışmaktadır. İkisi de çağının çocuğudur ve içinde yaşadıkları toplumun şartlarında düşünmektedir. Tabii, düzen ve istikrarın hüküm sürdüğü Osmanlı mülkünde yaşayan Kınalızâde ile kargaşanın ve siyasi ahlâksızlığın egemen olduğu İtalya’da yaşayan Makyavel’in hükümdarlara sunduğu reçeteler çok farklı olacaktır. Kınalızâde, kendi ülkesinde düzen zaten tesis edildiği için onun ötesine geçmiş ve erdemi arayabilmiştir. Makyavel içinse düzenin olmadığı bir yerde erdemden bahsetmek abesle iştigaldir. Bu iki düşünürün ahlâk anlayışı üzerinden yatay bir mukayese yapmak dönemi daha anlaşılır kılacaktır. İçine doğduğu, dünya düzeni kurma iddiasındaki Osmanlı’nın sorularına cevap arayan, politika ile etikin amacını aynı gören kadimin temsilcisi Kınalızâde’nin ‘Ahlâk-ı Âlâî’ isimli eseri ile; içine doğduğu, parça parça devletlerden oluşan İtalya’nın sorularına cevap arayan, politika-etik ayrımı yapan, kendisinden sonraki devletlere de bu noktada örnek teşkil eden Makyavel’in ‘Prens’ isimli eserinin karşılaştırması, aynı zamanda bir medeniyet karşılaştırması olacaktır. İki düşünürün ahlâk anlayışı arasındaki fark, sahip oldukları dünya tasavvurunun birer yansımasıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Alevilerin Cem Evleri ve Diyanet İşleri Başkanlığına Yönelik Görüşleri (Malatya Örneği)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15812</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15812</guid>
      <author>Şuayip ÖZDEMİRİsmail Arıcı</author>
      <description>Diyanet İşleri Başkanlığı, İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevli olan bir kuruluştur. Diyanet İşleri Başkanlığı, kurulduğundan bu yana, birçok tartışmanın merkezinde yer almıştır. Alevilerin Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsili ve Başkanlığın Alevilere yönelik din hizmetlerinin niteliği ve niceliği tartışması son günlerde yoğunlaşarak devam etmektedir. Bu araştırma ile Malatya il merkezinde yaşayan Alevilerin Diyanet İşleri Başkanlığı’na yönelik görüşlerini çeşitli yönleri ile ele almayı amaçlamış bulunmaktayız. Araştırmada ‘cem evlerinin konumu’, ‘cem evlerinin devlet tarafından desteklenmesi’, ‘Alevilerin Diyanet İşleri Başkanlığında temsili’, ‘Diyanet İşleri Başkanlığının Alevilere yönelik ne tür hizmetler gerçekleştirdiği’ ve ‘Alevilerin din görevlilerinden dini ve sosyal açılardan beklentileri’ hususlarında sorular yöneltilerek Alevilerin bu konulardaki görüşleri ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Alevilerin cem evlerini; ibadetlerini gerçekleştirdikleri, kültürel faaliyetlerini organize ettikleri ve yaşattıkları ve Alevi kitle arasında kaynaşmayı sağladıkları bir kurum olarak gördükleri, cem evlerinin devlet tarafından desteklenmesi görüşünü savundukları, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm dini grupları temsil eder tarzda yapılanmasını istedikleri, Diyanet İşleri Başkanlığından din hizmeti beklentisi içerisinde oldukları, cenaze işlemleri, mevlit okutulması, Kur’an okutma, dini nikah ve çocuklara dini bilgiler sunma konularında din görevlilerine ihtiyaç duydukları, din görevlilerinden kendilerine hoşgörülü davranmaları, konuşmalarında Alevilikle ilgili konulara ver vermeleri ve özel hayatlarına saygı göstermeleri beklentisi içerisinde oldukları araştırmada ulaşılan önemli sonuçlardandır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bâkî’de Gözyaşı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15716</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15716</guid>
      <author>Nazmi ÖZEROL</author>
      <description>Edebî metinlerde gözyaşı, duygusal yoğunluğu ifade etmek için sıkça başvurulan göstergelerden biri olmuştur. Klâsik edebiyatın temel felsefesini oluşturan aşk söz konusu olduğunda ilk akla gelen, âşığın döktüğü gözyaşlarıdır. Sevgiliye duyulan aşkın ve ondaki güzellik unsurlarının dile getirilmesinde, âşığın akla gelebilecek bütün ruh hâllerini, toplum içindeki konumunu, inançla ilgili telakkilerini yansıtmada gözyaşı, bütün çağrışım zenginliğiyle metinsel düzlemde boy gösterir. Âşığın en büyük sermayesi ve varlığı olan gözyaşı, âşıklığın da en büyük alametidir. Gözyaşı, sevgili için akıtılan bir gönül suyudur, onun güzellik bahçesine hayat verir. Aşkın şiddetinin ve büyüklüğünün göstergesi olan gözyaşı, damla iken yağmur olur, sele dönüşür; nehirler, denizler ve okyanuslar meydana getirir. Pişmanlığı yansıtan aynı zamanda günahlardan arınma vesilesi olan gözyaşı, âşığın rahatlamasını ve ruhunun sükûnet bulmasını sağlar. Bazen aşkın sırlarını ifşa ettiği için gözyaşına sitem edilir bazen de sevgiliye kavuşan âşık, sevinç gözyaşları döker. XVI. yüzyıl şairi Bâkî’nin şiirlerinde gözyaşı göstergesinin ele alındığı bu çalışma, giriş ve dört bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde şiir dilinde gözyaşının ifade ettiği anlamlar ve edebiyatımızda bazı şairlerin gözyaşıyla ilgili duygu ve düşünceleri üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde Bâkî’nin şiirlerinde gözyaşı ve ağlamakla ilgili beyitler tespit edilmiş, benzetme ve mecazlardan yararlanılarak birçok kavramla ilişkilendirilen gözyaşının, yalnızca gözden dökülen tuzlu bir su olmadığı, derin anlam ve çağrışımlar ifade eden bir gösterge olarak kullanıldığı görülmüştür. Bâkî’nin şiirlerinde gözyaşı göstergesinin ilettiği mesajlar; ikinci bölümde psikolojik, üçüncü bölümde sosyal ve dördüncü bölümde dinî yönden ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hilye-i Şerife’nin Dinî, Edebî ve Estetik Boyutları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15799</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15799</guid>
      <author>Fatih ÖZKAFA</author>
      <description>Tarih boyunca, her toplumda ve her inançta, muhabbetin ve saygının türlü ifade biçimleri olmuştur. Sevilen bazen bir insan, bazen insanüstü bir varlık, bazen de bir peygamber olmuştur. İnsanlar muhabbetlerini şiir, destan gibi edebî türlerden yararlanarak ifade etmeyi tercih ettikleri gibi resim, heykel, hat, müzik gibi sanat dallarından istifade ederek de dile getirmişlerdir. Türk-İslam kültür ve medeniyetinde ise Peygamber aşkı, edebiyata na’t, hilye; hat sanatına da hilye-i şerife gibi formlarla yansımıştır. Hat sanatında klasik hilye-i şerife kompozisyonunu ilk kez Hâfız Osman’ın (1642-1698) tertip ettiği bilinir. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v.)’in fiziksel özelliklerini ihtiva eden ve bütün İslâm coğrafyasında benimsenerek asırlardır yazılagelen hilye-i şerife levhasının hat sanatı tarihinde ilk kez İstanbul’da tertip edildiği kabul edilmektedir. Günümüzde de hilye-i şerife yazmayan veya farklı bir hilye tasarımı yapmayan hattat yok denilebilir. Hatta içinde hilye-i şerife bulunan bir evin yangın, deprem, hırsızlık vs. musibetlerden korunacağına inanıldığı için de bu levhalar, halk arasında büyük rağbet görmüştür. Sanatkârlar, bu sanat dallarını, muhabbetlerinin tezahür aracı olarak kullanmışlar ve estetik eserler ortaya koymuşlardır. Böylece çok zengin içeriğe sahip ve hepsi birbirinden farklı eserlerle, kültür tarihi renklilik ve çeşitlilik kazanmıştır. Bu makalede hilye-i şerife kültürünün edebiyata ve sanata yansımaları incelenmeye çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arnavutluk'ta Enver Hoca Dönemi İnsan Hakları ve Özgürlükler(1945-1985)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15659</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15659</guid>
      <author>Ali ÖZKAN</author>
      <description>İnsan hakları insanlık tarihinin başlamasıyla birlikte doğan ve insanlığın gelişimiyle birlikte ilerleme gösteren en temel haklardır. Jean Jacques Rousseau’ya göre, insan için hürriyetinden vazgeçmek, insanlık sıfatından, insanlığın haklarından hatta görevlerinden vazgeçmek demektir. Böyle bir vazgeçmenin insan tabiatı ile bağdaşması mümkün değildir İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi genel olarak haklar ve özgürlükler, işkence yasağı, kölelilik ve zorla çalıştırma, özgürlük ve güvenlik hakları, adil yargılanma hakkı, cezaların yasallığı, özel ve aile hayatının korunması, düşünce, ifade, din ve vicdan özgürlükleriyle vb. gibi ilgili hususları içermektedir. Çalışmada Enver Hoca dönemi insan hakları ile ilgili on konuda değerlendirilmiştir. Enver Hoca İkinci Dünya Savaşı’nda ülkesini işgalci güçlerden kurtarmış ve ülkesini 1945-1985 yılları arasında kesintisiz kırk yıl yönetmiştir. Enver Hoca döneminde insan hakları ve özgürlükler diğer Balkan ve Doğu Avrupa ülkeleri ile aynı dönem süresince kıyaslandığında aslında çok farklı olmadığı görülmüştür. Enver Hoca’yı bu konuda farklı kılan husus ise O’nun emsalleri arasında en okumuş lider olmasına rağmen söz konusu hak ve özgürlükleri hiçe sayması olmuştur. Bunun en temel nedeni ise Enver Hoca’nın iktidarının garantisi olarak bu hak ve özgürlüklerin kısıtlanması veya tamamen kendi kontrolü altında olmasını istemek gelmektedir. Ayrıca takip ettiği Marksist-Leninist İdeoloji ile Stalinist düşünce insan haklarına ve özgürlüklere yer vermeyen yapıya sahiptir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bostanzade Yahya ve Gül-i Sad-Berg'i</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15671</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15671</guid>
      <author>Ferudun Hakan ÖZKAN</author>
      <description>Bu çalışma 17. yüzyıl Osmanlı âlimlerinden Bostanzâde Yahyâ Efendi’nin hayatı, eserleri, kişiliği ve Gül-i Sad-Berg adlı eserinin incelenmesinden oluşmaktadır. 16. yüzyılda Bostan Mustafa Efendi ile başlayan ve Mehmed Efendi ile ilmiye hiyerarşisinin en üst noktası şeyhülislamlığa kadar ilerleyen ulemâ hanedânı “Bostanzâdeler”in mensubu olan Yahyâ Efendi’den sonra aile, “Yahyâzâdeler” olarak anılmıştır. Yahyâ Efendi şeyhülislamlıktan bir önceki makam olan kazaskerliğe kadar yükselmiştir. Bostanzâde Yahyâ, çağına ve çevresine duyarlı bir Osmanlı aydınıdır. Bu duyarlılığını devlet adamlarının ahlaklı olması gerektiği yönünde yazdığı Mir’atü’l-Ahlâk; yaşadığı zamana kadar tarih sahnesinde yer almış İslam devletleriyle hükümdarlarını anlattığı Tuhfetü’l-Ahbâb ve önemli bir tarihî olay olan Sultan II. Osman’ın tahttan indirilerek öldürülüşünü birinci dereceden tanıklığıyla anlatıp objektif tespit ve değerlendirmeler ışığında kaleme aldığı Fî Beyâni Vak’a-i Sultan Osman adlı eserlerinde ortaya koymuştur. Gül-i Sad-Berg adlı eseri de Hz. Muhammed’in yüz mucizesini anlattığı, Osmanlı estetik nesrinin özelliklerini taşıyan ve yazarın edebî yönünü ortaya koyan bir metindir. Yahyâ Efendi Gül-i Sad-Berg’de, Hz. Muhammed’e ait, çeşitli hadis ve siyer kitaplarından derlediği yüz mucizeyi rivayet kaynaklarını da belirterek anlatmıştır. Bu anlatımda Osmanlı estetik nesrinin en önemli unsuru olan sec’in bütün çeşitlerini kullanmış; beraat-i istihlâl, teşbih, istiâre gibi edebî sanatlara sık sık başvurmuştur. Osmanlı nesrinin bir diğer önemli özelliği olan nesir içinde manzume kullanma konusunda da geleneğe uymuş, bu manzumelerle mensur kısımlarda anlattıklarını desteklemiş ya da özetlemiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Türkiye’de Kadınların Bestecilik Eğitimine Erişimi ve Bestecilik Kariyeri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15682</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15682</guid>
      <author>Zeynep Gülçin ÖZKİŞİ</author>
      <description>Cinsiyet rollerine ilişkin beklenti ve tutumlar, kadınlar ve erkeklerin eğitime erişimleri, meslek seçimleri ve kariyerlerinde önemli birer faktördür. Müzik tarihi literatüründe kadınlar, önemli müzik icracıları olarak kabul görürken, bestecilik ve müzikal yaratıcılık, daha çok erkeklerle ilişkilendirilen bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Bestecilik özelinde, kadınların müzikal kanonda erkeklere oranla daha az yer buluyor olmalarının sosyal, kültürel ve ekonomik birçok nedeni mevcuttur. Bu nedenler arasında, 20. yüzyılın ilk yarısına dek kadınlara atfedilen müzikal yaratıcılık yetersizliği miti ve kadınların bestecilik eğitimine erişimlerinin kısıtlanmış olması yer almaktadır. Eğitim ve mesleki yönlendirmelerde, toplumsal cinsiyet ve cinsiyete dayalı fırsat eşitsizliği azalarak da olsa günümüzde de sürmektedir. Çalışmada, kadınların bestecilik eğitimine erişim durumları ile toplumsal cinsiyet ve cinsiyet rollerinin kariyer seçimine bestecilik özelindeki etkisi; Türkiye’de, Avrupa Akademik Müziği alanında genel müzik ve bestecilik lisans devresi öğrenimi veren kurumlardaki öğrencilerin profili, toplumsal cinsiyet bağlamında incelendi. Araştırmanın verileri, ilgili müzik öğretim kurumlarından edinilen, bu kurumlardan mezun olan kız ve erkek öğrencilerin listeleri temel alınarak toplandı. Söz konusu öğretim kurumlarından toplanan veriler, kız ve erkek öğrenci sayılarının birbirlerine oranları bakımından karşılaştırıldı. Bestecilik öğrenimine başlama yaşının ve üniversitelerin bestecilik öğretimi veren birimlerindeki öğretim elemanlarının cinsiyet bağlamındaki profili ise, lisans devresinde bestecilik öğrenimi görmüş olan 1960-1977 doğumlu kadın ve erkek besteciler özelinde ele alındı.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kıbrıs Ortaçağ Söylencelerine Yansıyan Özgün Toplumsal Yapı Üzerine Kısa Bir Değinim</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15547</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15547</guid>
      <author>Şevket ÖZNUR,Ejdan SADRAZAM</author>
      <description>Bu araştırmanın amacı Kıbrıs ortaçağ anlatıları ile yaratılan toplumsal şekillenmenin yansımalarını kısaca çözümlemektir. Bunu anlayabilmek için bir bütün olarak Kıbrıs’ta toplumsal belleğin ve kahraman karakterlerinin nasıl şekillendiği irdelenmiştir. Bu araştırmanın başlıca sonuçlarından biri Avrupa ile yerli anlatılar arasındaki açık benzeşimin sergilenmesi olmuştur. Frank soylularının Kıbrıs’a yerleştikleri dönemde Fransa’da en parlak günlerini yaşayan ve bekar aşık düşüncesi ile yoğrulan Troboudour şiiri, Ortaçağ boyunca Kıbrıs söylencelerinin üzerine belirgin bir etkide bulunmuş ve Troboudour şiirine özgün değerlerin bir kısmı söylencelere geçmiştir. Feodal toplumun yaşadığı evim sürecine paralel, aile yapılarının katılaşması ve kadın için toplumsal olarak oluşturulmuş iffet bekçiliği rolünü ön plana geçiren yeni değerler, Kıbrıs söylencelerine sızmıştır. Örneğin, Hardjannes’ın Şarkısı’ndaki, Hardjannes çapkın ve asi bir Troubadour tiplemesi iken, Mavroudhes’in Şarkısı’ndaki Maroudhia, her türlü ayartmaya karşı direnen soylu kadın tiplemesidir. Şarkılar, saray kaynaklı olmakla birlikte, halk öyküleri içerisine sızmaları ile kahramanlarının adları Yunanca olarak değiştirilmiştir. Bu da anlatıcıları tarafından değişikliğe tabii tutulduklarının belirgin bir göstergesidir. Yine yalnızca biçime ilişkin değil, içerik ve iletileri açsısından da farklı mekan ve zamanlarla anlatılan aynı söylencenin varyantları arasında önemli farklılıklar gözlemlenebilmektedir. Örneğin, incelediğimiz Hardjannes’ın Şarkısı’ndaki, Hardjannes tarafından ayartılan bakire Maroudhia ile Mavroudhes’in Şarkısı kral tarafından bile ayartılmaz bakire Maroudhia aynı kişidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ontolojik Boyutta ‘Döngüsel Süreklilik’ &amp; ‘Değişim ve Dönüşüm’ü İmleyen Görsel Sembollerle Şiirin Biçim Düzeyinde Bilinçli Deformasyonu: Divan Şiirinde Deyişbilimsel Bir Önceleme Alanı Olarak Biçimsel Sapmalar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15740</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15740</guid>
      <author>Özge ÖZTEKİN</author>
      <description>Çoğul estetik bağlamında sanatın derin/değişmez bir gerçekliğe ve bütüne/evrensel olana ulaşma çabası, aslında nesnenin görünmeyen ‘öz’ünü yani varlığın kökenini aramaya yöneliktir. İçe yoğunlaşma ile yapılan bu arayış yolculuğundan sanat eserine yansıyanlarda, herkesin ilk anda göremediği bir takım semboller yer alabilir. Örneğin şiir ve resmi buluşturan görüntü merkezli metinlerdeki dizeler, birer figür/desen meydana getirecek şekilde yerleştirilir. Bu özel form; ‘görsel şiir’, ‘somut şiir’, ‘desen şiir’, ‘figüratif şiir’ gibi terimlerle ifade edilir. Türk şiir geleneğinin önemli bir kolunu oluşturan Divan şiirinde de görsel şiir örnekleri vardır. Böyle şiirler, biçimlerine göre değişik isimler alırlar: Müşeccer/teşcîr, mücessem, müdevver, murabba gibi. Poetik yapının klasik kodları değiştirilerek, biçim düzeyinde görsel denemelere girişilmiştir. Harfte, sözcükte, şekilde yapılan oyunlarla; Klasik Türk edebiyatının kendine has sınırları içinde, sınırları zorlayan sıradışı metinler meydana getirilmiştir. Yapılacak titiz yorumlamalar, eski edebiyattaki görsel şiirlerin de -tıpkı eski edebiyatın kendisi gibi- çoğul okumaya açık bir yapıda olduğunu gösterecektir. Divan şiirindeki görsel şiirlere, gelenekten uzaklaşılmadan ama yoruma açık bir yapıda olduklarını da bilerek, sahip oldukları görüntü ile neyi ima/işaret ettikleri dahilinde yaklaşılabilir. Böylece, görünene tek yönden bakmayıp farklı açılardan yaklaşarak da onu anlayabilmek mümkün olacktır. Eski Türk edebiyatı alanıyla ilgili akademik incelemeler; klasik metin şerhi uygulamalarıyla birlikte, şiirde dil kullanımlarına yönelik deyişbilimsel ve şiir-felsefe-varlık bağlamında ontolojik bakış açılarına dayalı değerlendirmelere de olanak vermektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Latîfî Tezkiresinde Edebî Sanatlar ve Edebî Sanatlarla İlgili Değerlendirmeler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15439</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15439</guid>
      <author>Mehmet PEKTAŞ</author>
      <description>Tezkire geleneği XV. yy’dan başlayarak XX. yy’a kadar devam etmiştir. Şairlerin hayat hikâyeleri açısından vazgeçilmez birer kaynak olan tezkireler XVI. yy’dan itibaren Anadolu sahasında da görülmektedir. Anadolu sahasında ikinci tezkire Sehî Bey’in Heşt Bihişt’inden sonra Latîfî tarafından yazılan Tezkiretü’ş-şu’arâ ve Tabsıratü’n-nuzamâ isimli eserdir. Tezkiretü’ş-şu’arâ ve Tabsıratü’n-nuzamâ, 1546’da tamamlanarak dönemin hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman’a sunulmuştur. Tezkire, II. Murat devrinden 953/1546 senesine kadar Osmanlı ülkesinde yaşamış olan 334 şaire ait bazı biyografik bilgileri, birtakım anekdotları ve şiir örneklerini ihtiva etmektedir. Latîfî, şiir üzerinde yaptığı objektif ve isabetli değerlendirmelerle çağdaşlarından ayrılmaktadır. Tezkirede makam ve mevkileri ne olursa olsun şairlere layık oldukları kadar değer verilmiş, bazıları ise eleştirilmiştir. Latîfî’nin tespitlerinde yanılmadığı zamanla anlaşılmıştır. Latîfî, Tezkiretü’ş-şu’arâ ve Tabsıratü’n-nuzamâ isimli eserinde, kendisinden önce yazılmış bulunan Molla Câmî’nin Bahâristan’ı, Ali Şîr Nevâyî’nin Mecâlisü’n-nefâis’i ve Sehî Bey’in Heşt Bihişt’inden farklı bir şekilde şairleri kronoloji sırası yerine alfabe sırasına koyarak Türkçe eserler açısından bir yenilik getirmiştir. Bu makalede Latîfî Tezkiresi, edebî sanatlar bakımından incelenmiş, yazarın sanat olarak kabul ettiği hünerler tespit edilerek, bu hünerlere bakışı ve bunları, şiirleri değerlendirme ölçütü olarak kullanışı üzerinde durulmuştur. Latîfî’nin değerlendirmeleri ve verdiği şiir örnekleri üzerinden gidilerek edebî sanatların bilinen tanımlarla örtüşüp örtüşmemesi sorgulanmış, Latîfî’nin penceresinden bakılarak Divan şairinin sanat telakkisi üzerine çıkarımlar yapılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Madde-Ruh Çatışmasından Simeranya’ya Kaçış: Yalnızız</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15723</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15723</guid>
      <author>Adem POLAT</author>
      <description>Bu makale Cumhuriyet devri Türk romanında önemli bir yere sahip olan Peyami Safa’nın Yalnızız romanında yer alan tarihsel, sosyolojik ve kültürel zemine bağlı olarak ortaya çıkmış olan düşünce boyutuyla yakından ilişki kuran madde-ruh çatışmasının roman üzerindeki bir değerlendirmesidir. Söz konusu çatışma topluma yerleşmiş değerler arasındaki çelişki, ahlâkî yozlaşmanın etrafında cereyan eder. Daha da önemlisi Yalnızız, Simeranya gibi sağaltıcı bir plan dahilinde meselelere çözüm üretme çabası taşıyan bir romandır. Yalnızız romanında bu bağlamda ütopik bir kurgu olan Simeranya olgusunun Samim karakteri üzerindeki etkisi, sözü edilen madde-ruh zıtlığının düşünsel temellerini göz önüne serer. Bu temeller yine sanatkârın özlem duyduğu bir dünya tasavvurunu barındırmakla kalmaz, roman merkezinde verilecek mesajın madde-ruh karşılaşmasındaki olgu değerlerini ortaya çıkarır. Dolayısıyla Türk düşüncesi için de önemli bazı parametreler Yalnızız romanının gündemine alınmış ve Peyami Safa tarafından Batılılaşma tarihimizden beri katlanarak artan ve çözülemeden günümüze kadar gelmiş olguları, Simeranya gibi realite ötesi olsa bile; bir çözüm önerisiyle ele alır. Başka bir deyişle Simeranya, toplumsal ve real alandan duyulan kaygının korunak bölgesidir. KORA tematik sistemiyle söylemek gerekirse Simeranya, karşı değerlerin diyalektik olumlayıcılığını yani ülkü değerleri fenomen alanında toplayan bir mekandır. İşte bu çalışma mevzu bahis değer karılaşmasının made-ruh izleğindeki tarif edilebilir düşünsel temellerini irdelemeyi amaç edinir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Edebiyatında İlk Bilim-kurgu Öyküleri ve Orhan Duru</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15626</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15626</guid>
      <author>Gökhan REYHANOĞULLARI</author>
      <description>Orhan Duru (1933-2009), 1950’li yıllarda ortaya çıkan öykü kuşağının içinde yer alır. 1950 kuşağı yazarları, öyküye getirmiş oldukları yeni bir bakış ile öykünün alışılagelmiş seyrini değiştirirler. Sait Faik’ten oldukça beslenen bu kuşak, bireyi ve onun sorunlarını ele almayı amaçlar. Orhan Duru, bu kuşak içinde en farklı olan yazardır. Diğer yazarlara göre daha değişik ve henüz yeni sayılabilecek atılımlar gerçekleştirir. Bilim-kurgu da bunlardan birisidir. Kendi zamanına kadar sadece çevirilerle sınırlı kalan bilim-kurguyu, öykülerinde ilk deneyen yazar olur. Ayrıca “bilim-kurgu” kelimesini de Türk Dil Kurumu’na öneren de kendisidir. Ancak Duru, bilim-kurgunun sadece fantastik bir algı içinde değil, aynı zamanda toplumsal içerikli olmasına da özen göstermiştir. Böylesi öyküleri oluştururken mizahi ve ironik üslup da yerini alır. Bazen salt bilim-kurgu öyküsü oluşturan Duru, bazen de bu türün sadece kimi olanaklarından yararlanır. Edebiyatımızda ilk olan bu öyküler, özgünlük bağlamında da önemli bir yer teşkil eder. Daha önce edebiyatımızda hem tematik hem de kurgusal anlamda denenmemiş olan bu anlatılar, Orhan Duru’yu 1950 kuşağının içinde farklı bir yere taşır. Her ne kadar bu öyküler vücuda getirildiği zamanlarda hak ettikleri değere ulaşmamış olsa da kendilerinden sonra gelen fantastik yazarlar grubunu etkilemiş ve onlar adına yol açıcı olmuştur. Kurguyu yazınsallaştıran Duru, bu bilim-kurgu öykülerinde tarihi, mitolojiyi, kültürel değerleri, gelenekleri, toplumsal sorunları, bireysel mücadeleleri, yozlaşan ilişkileri iç içe verirken, öykülerini evrensel bir algıyla bitirmeyi ihmal etmez. Bu sebeple Duru, kuru bir bilim-kurgu oluşturmuş olmaktan uzaklaşır ve asıl amacına ulaşmış olur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçeyi Yabancı Dil Olarak Öğrenenlerin Konuşma Kaygılarının Değerlendirilmesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15709</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15709</guid>
      <author>Muhammed Eyyüp SALLABAŞ</author>
      <description>Dil duygu, düşünce ve isteklerin aktarılmasını sağlayan bir araçtır. Dilin anlama ve anlatma olarak iki boyutu vardır. İnsanın hayatı boyunca edindiği bilgi, görüş, izlenim ve düşüncelerini karşısındakilere sözlü olarak aktarmasına konuşma denmektedir. Konuşma dilin anlatma boyutu içinde yer almakta ve kendini ifade etmenin temel aracını oluşturmaktadır. Sözlü anlatım hem toplum için hem de bir beceri olarak dil eğitiminde önemli bir yere sahiptir. Hakkında en az çalışılan konuşma becerisinin yabancılara Türkçe öğretimi alanında da çalışılması oldukça önemlidir. Bu çalışmada Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenenlerin Türkçe konuşmaya yönelik kaygıları belirlenmeye ve çeşitli değişkenler bakımından değerlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışma, tarama modeliyle gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya Ankara Üniversitesi Türkçe Öğretim Merkezi Taksim Şubesinde öğrenim gören C Seviyesinde (Yüksek Türkçe) bulunan 68 öğrenci katılmıştır. Araştırmaya temel teşkil eden veriler, Özdemir tarafından geliştirilen “Konuşma Kaygısı Ölçeği” ve “Kişisel Bilgi Formu” aracılığıyla toplanmıştır. Araştırmanın amaçları doğrultusunda toplanan veriler, verilerin özelliklerine uygun analiz teknikleri ve SPSS - 16.0 programı kullanılarak çözümlenmiş; bulgular, tablolar hâlinde sunulmuş ve yorumlanmıştır. Elde edilen verilerin iki değişken arasındaki anlamlılığını test etmek için verilere t testi uygulanmıştır. Elde edilen değerlerin ikiden fazla değişken arasındaki anlamlılığını test etmek için tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Çalışmada, Türkçenin zor bir dil olmadığını düşünenlerin zor olduğunu düşünenlere göre anlamlı düzeyde kaygı düzeylerinin düşük olduğu, diğer değişkenlerin anlamlı farklılık oluşturmadığı tespit edilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Dilinde Eş Anlamlılık ve ‘Sayru-Sökel’ Sözleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15729</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15729</guid>
      <author>Mustafa SARICA</author>
      <description>Bu çalışmada, Türkçenin tarihî metinlerinde ve Türkiye Türkçesi ağızlarında kullanılan; ancak standart Türkçede yaşamayan sayru ve sökel sözlerinin anlam özellikleri incelenmiştir. Tarihî metinlerde genellikle eş anlamlı biçimde kullanılan bu sözler, Türkiye Türkçesi ağızlarında anlam bakımından farklı özellikler göstermektedir. Bu anlam farklarının tarihsel metinlerdeki kökenlerini araştırmak gerekmektedir. Çalışmada öncelikle sözcüklerin tarihî sözlüklerde kaydedilmiş anlamları üzerinde durulmuş; sonra tarihî metinlerde bağlama göre farklılaşan anlam özellikleri ele alınmıştır. Sözcüklerin anlam özelliklerini doğru biçimde tespit edebilmek için metinlerde geçtiği bütün yerler ve bağlam göz önüne alınmış ve kullanımdaki anlam nüansları tespit edilmiştir. Son olarak sözcüklerin Türkiye Türkçesi ağızlarında kullanılan anlamları çıkartılmış ve bunlar tarihî metinlerdeki anlamlarla karşılaştırılmıştır. Sözcüklerin Türkiye Türkçesi ağızlarındaki biçim ve anlamlarını tespit etmek için, Türk Dil Kurumu tarafından Derleme Sözlüğü’nün ve Türkiye Türkçesi Ağızları ile ilgili çalışmaların söz varlığının bilgisayar ortamına aktarılmasıyla oluşturulan Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü kullanılmıştır. Tarihî metinlerde ve sözlüklerde genelde ‘hasta’ anlamıyla kaydedilen sayru sözü, Türkiye Türkçesi ağızlarında değişime uğramadan halen devam etmektedir. Ancak sökel sözü Türkiye Türkçesi ağızlarında anlam bakımından farklı özellikler göstermektedir. Sözcüğün ağızlarda yaşayan bazı anlamları Türkçenin tarihî metinlerinde de tespit edilmiştir. Tarihî metinler üzerinde yapılacak olan anlam bilimi çalışmaları, eş anlamlı gibi kullanılan sözcüklerin anlam bakımından nasıl bir gelişme gösterdiklerinin tespit edilmesine yardım edebilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Klasik Türk Şiirinde Ceres (Çan/Çıngırak)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15750</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15750</guid>
      <author>Bahir SELÇUK</author>
      <description>Arapça bir kelime olan ceres, Türkçede çan, çıngırak; Farsçada derâ şeklinde kullanılır. Geçmişi çok eski dönemlere uzanan kadar çan ve çıngırak, eski hayat sisteminde farklı kullanım alanları bulmuştur. Özellikle kervancılığın yaygın olduğu dönemlerde çan, kervanın başındaki kişi ile kervan ve kafile arasında irtibat sağlayan bir araç olmuş; hazırlanma, yola çıkma, kafileyi bir arada tutma gibi fonksiyonlar icra etmiştir. Bunun yanında avcı kuşları takip edebilmek amacıyla ayaklarına çıngıraklar takılmıştır. Gündelik hayata ait unsurlara çeşitli gerekçelerle yer verilen Klâsik şiirde, çan ve çıngırak göstergeleri daha çok yukarıda bahsedilen kullanım alanlarıyla şairlerin ilgisini çekmiştir. Zaman zaman şiirde kilise çanını ifade etmek için de ceres kelimesi kullanılmıştır. Fakat ceres göstergesi daha çok kervancılığın sembolü hâline gelen deve çanı için kullanılmıştır. Biçimi, içinin boş olması, baş aşağı durması, hassas olması, gayriihtiyariliği, sürekli ses çıkarması, uzaklardan duyulması, sesini engellemek amacıyla içine ot tıkılması gibi özellikleri ile ceres, şairlere ilham kaynağı olmuştur. Bunun yanında ceresle ilgili beyitlerde yol ve yolculuk teması dikkat çekmektedir. Farklı durumları ifade eden bu yolculuklarda, yol boyunca çekilen sıkıntılardan doğan feryat ve figanlar, âh edip ağlamalar hep ceres göstergesi ile ifade edilmiştir. Şairler, bu özelliklerden hareketle ceres kavramı etrafında zengin ve renkli imajlar oluşturmuşlardır. Bu çalışmada,</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bilinmeyen Bir Eser: Yümnî Divanı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15770</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15770</guid>
      <author>Hakan SEVİNDİK</author>
      <description>Bu makalede, biyografik kaynaklarda varlığından bahsedilmeyen Yümnî Divanı tanıtılarak çeşitli açılardan incelendi. Çalışma iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda öncelikle kronolojik olarak Yümnî mahlaslı</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Postmodern Roman’da Anlatıcı, Zaman ve Mekân Yapısı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15669</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15669</guid>
      <author>Gamze SOMUNCUOĞLU ÖZOT</author>
      <description>Metinlerarasılık ve üstkurmaca tekniklerinin sıkça kullanıldığı, modern romanlardakinin aksine özneye değil de söylemin kendisine odaklanan, tarihi gerçeklerle kurguyu iç içe vererek tarihten yararlanan postmodern roman sıra dışı kurgusuyla dikkatleri üzerine çekmeyi başarır. Postmodern romanda anlatıcı, mekân ve zaman yapıları modern roman ve yansıtmacı romana göre ilginç farklılıklar gösterir. Postmodern romanın yazarı çoğul anlatıcı tekniğiyle okuru şaşırtırken, “hyper mekân” yapısının değişkenliği ve bir arada verilmiş farklı zaman dilimlerinin yapısıyla okuyucuyu alışık olmadığı bir âlemin içinde tek başına bırakır. Postmodern romanda anlatıcı oldukça etkin bir rol üstlenir. Figüratif kadronun önemli bir elemanı olabileceği gibi kurgunun yazılım aşamasına müdahale etmesi de söz konusudur. Sık sık fikir beyan eder ve adeta romanı yönlendirir. Postmodern romanın anlatıcısı bu yönüyle okuyucuyu peşinden sürükler, meraklandırır ve kimi zaman da gülümsetir. Postmodern romanlarda çizgisel, kronolojik zaman kullanımının çoğunlukla kırılmaya çalışıldığı gözlemlenir. “Şimdi”nin, anında aktarmanın belirgin bir şekilde öne çıktığı postmodern romanlarda zaman klasik ve modern tarzdaki romanlara oranla önemsizleştirilmiştir. Zamana ait birimler, yani nesnel zaman -gün, ay, yıl...- postmodern romanlarda ya karmaşıklaştırılır ya kronolojisi altüst edilerek kullanılır ya da üstü örtük, belirsiz bir şekilde verilir. Bununla birlikte postmodern romanda, metnin yazılış zamanı ile kurgunun zamanı koşut kılınabilir. Daha somut bir ifadeyle metnin yazılma süreci, okuyucunun o anda elinde tuttuğu romanın ana konusu olabilir. Dolayısıyla daha önce sözü edilen “şimdi” kavramı ön plana çıkarılmış olur. Romanda vak’a zamanı, anlatma zamanı ve okunma zamanı “şimdi” de birleşir. Postmodern romanlarda mekân olabildiğince belirsizleştirilmiştir. Bir postmodern romanda uzun uzadıya mekân tasviri yapıldığını tespit etmek imkânsızdır. Çoğu zaman mekâna ait çok genel özellikler verilir okuyucuya ve geri kalanını okuyucunun kendi zihninde oluşturması beklenir. Postmodernistlerce “hyper mekân” diye tabir edilen mekân postmodern romanlarda değişken, kabına sığmaz bir durumdadır; belirgin bir duruş sergilemez.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>İsmail Hikmetî ve Divanı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15736</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15736</guid>
      <author>Fatih SONA</author>
      <description>18. yüzyılda Osmanlı Devleti eski gücünü kaybetmeye başlamıştır. Bu yüzyılda Osmanlı Devleti’nin batılı devletlerden geri kaldığı ortaya çıkmış; ancak kültür ve edebiyat hayatı bu gerilemeden pek etkilenmemiştir. Bu asırda edebiyatın gelişiminde bir değişiklik olmamış, bunun yanında İran tesiri azalmıştır. Bu dönemdeki şairlerden birisi de İsmail Hikmetî’dir. Şair, Edirne’de yaşamıştır. M.1741 yılında Edirne’de vefat eden Ahmed Sâkî’nin halifesi olmuştur. İsmail Hikmetî’nin Divanı yanında Tuhfe-i Nâ-dîde isimli bir eseri vardır. Şair, Tuhfe-i Nâ-dîde isimli eserinde İbrahim Şâhidî’nin Tuhfe’sinden etkilenmiştir. Bu eserde çeşitli Farsça kelimelerin anlamı verilmiştir. İsmail Hikmetî Divanı’nın bugünkü bilgimize göre dört nüshası vardır. Bu nüshalar Amerika Birleşik Devletleri Princeton Üniversitesi Kütüphanesi’nde, Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi’nde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı Osman Ergin Yazmaları bölümünde ve Süleymaniye Kütüphanesi Uşşaki Tekkesi bölümünde bulunmaktadır. Divanın ilk kısmında dibâce vardır. Eserde 131 kaside, 430 gazel, 38 murabba, 11 muhammes, 10 müseddes, 6 müsemmen, 2 muaşşer, 3 kıta, 3 mesnevi, 11 müfred olmak üzere 645 manzume vardır. Hikmetî Divanı’nda din ve tasavvuf önemli bir yer tutar. Divanda tasavvufa ait terimlere, kelimelere ve tamlamalara yer verilmiştir. Şair, şiirlerinde yer yer beşeri aşkı da işlemiştir. İsmail Hikmetî, 1773 yılında Edirne’de vefat etmiştir. Bu makalemizde İsmail Hikmetî’nin hakkındaki bilgileri değerlendirdikten sonra, onun eserlerinden yola çıkarak kendisini bilim dünyasına tanıtmaya çalışacağız.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>1538 Tarihli İlk Türkçe Tûtî-Nâme Çevirisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15800</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15800</guid>
      <author>İbrahim SONA</author>
      <description>Yaklaşık altı yüzyıl süren Klasik Türk Edebiyatında her alanda sayısız eser verilmiştir. Bu eserler arasında yer alan tercümeler, Klasik edebiyatın her döneminde özellikle Farsça ve Arapçadan yapılmıştır. Bu tercümeler içerisinde olan Tûtî-nâme, Papağanın Yetmiş Hikâyesi (Şukasaptati) adıyla ilk kez Sanksritçe’de yazılmış, önce Sanksritçeden Farsçaya, daha sonra da Farsçadan diğer dillere çevrilmiştir. Farsça çevirilerden ilki İmâd bin Muhammed tarafından 1314 tarihinde Cevâhirü’l-Esmâr adıyla yapılmıştır. Nahşebî ise 1329’da, İmâd bin Muhammed’in çevirisini Tûtî-nâme adıyla 52 bölüm olarak yeniden yazmıştır. Nahşebî’nin Tûtî-nâme’si de dilinin eskidiği düşüncesiyle XVI. yüzyılda, Hint-Türk hükümdarı Ekber’in emriyle Ebu’l-fazl Mübârek tarafından sadeleştirilmiştir. XVII. yüzyılda ise Muhammed Kâdirî eseri otuz beş bölümde tekrar düzenlemiştir. Son tercüme, hakkında çok az bilgi bulunan Çihil Tûtî-i Âmiyâne’dir. Tûtî-nâme’nin iki Türkçe çevirisi bulunmaktadır. İlk Türkçe Tûtî-nâme 1538 tarihinde Kânûnî Sultan Süleyman’ın emriyle, kesin olmamakla birlikte Eyyûbî tarafından hazırlanmıştır. Bu ilk çeviri, İmâd bin Muhammed’in Cevâhirü’l-Esmâr’ından yapılmıştır. XVII. yüzyılda yapılan Tûtî-nâme’nin ikinci Türkçe çevirisi, Mısır ve İstanbul matbaalarında basılan matbu Tûtî-nâme’lerin kaynağıdır. Tûtî-nâme, hikâye kahramanlarının çeşitliği, hikâyelerde merak unsurunun ön plânda olması ve şahıs kadrosunun genişliği açısından orijinal nitelikli bir eserdir. Ayrıca Hint, Fars ve Türk kültürlerinden izler barındırır. Bu özellikler, Tûtî-nâme’nin defalarca basılmasını ve geniş halk kitlelerince okunmasını sağlamıştır. Tûtî-nâme yukarıdaki özellikleri sebebiyle Klasik edebiyatımızda tercüme metinler arasında önemli bir yere sahiptir. Bu makale Tûtî-nâme’nin ilk Türkçe çevirisinin ayrıntılı olarak tanıtılıp ele alınması amaçlanmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkiye‘den Avusturya’ya İşgücü Göçü</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15697</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15697</guid>
      <author>Mehmet SOYTÜRK</author>
      <description>Sanayileşmiş Avrupa ülkeri Türkiye‘den işgücü talep etmeye başlamaları ile beraber Türkiye için yeni bir dönem başlamış oldu. İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da kalkınma hamlesinin başlamısı ile beraber ekominin işgücüne olan ihtiyacı artmıştır. Bu ihtiyacı karşılamak içinde Türkiye gibi ülkelere yönelmişlerdir. Daha önceleri böyle bir tecrübe yaşamamış olan Türkiye bu yeni oluşuma oldukça hazırlıksız yakalanmıştır. Son yıllara kadar da Dünya´nın bir çok ülkesine göndermiş olduğu işgücüne karşı oldukca ilgisiz kalmıştır. Türkiye’den gerçekleşen İşgücü Göçü özellikle Almanya’da yoğunlaşmıştır. İlk olarak Türkiye ve Almanya arasında yapılan İşgücü Anlaşması Avrupa’nın bir çok ülkesine işçi ihtiyacını karşılamak için örnek teşkil etmiştir. Türkiye ile İşgücü Talebi Anlaşması yapmış olan devletlerden birisi olan Avusturya‘da diğer ülkeler gibi çalışmaya gelen Türk işçilerinin sayesinde ekonomilerine önemli ivme kazandırmışlardır. Avusturya ve Türkiye arasında 1964 yılında imzalanan İşgücü Anlaşması ile bu ülkeye Türkiye’den İşgücü Göçü resmen başlamış oldu. Bu göçün asıl amacı ülke ekonomisinde duyulan işçi açığını kapatmaktı. Bu yüzdendirki göçün başladığında ve en yoğun dönemlerinde dahi sosyal ve siyasi boyutu ile ilgili çalışmalar yapılmamıştır. İşgücü Göçü‘nün siyasi ve sosyal boyutunun nerelere varabilecegini o dönemlerde ne İşgücü Göçü veren ülke, Türkiye, ne de İşgücü Göçü‘ne maruz kalan ülke Avusturya düşünebilmiştir. Yapmış olduğumuz bu çalısma ile Türkiye‘den Avusturya‘ya yapılmış olan İşgücü Göçü’nü Göç teorilerinden Dünya Sistem Teorisi ile hem akademik kaynaklar hemde kişisel çalışmalar ile analizini gerçekleştirmeye çalıştık.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Arap Fethinden Selçuklu Hâkimiyetine Artvin</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15730</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15730</guid>
      <author>Ömer SUBAŞI</author>
      <description>VII. yüzyılın ortalarında Doğu Anadolu’ya giren Müslüman Arap orduları karşılaştıkları bölgesel güçlerle giriştikleri mücadelelerde büyük başarılar elde ettikten sonra kuzeye yönelerek Artvin ve çevresine kadar geldiler. Aynı yüzyılın sonlarına doğru bölgede hız kazanan Arap-Bizans mücadelesi sırasında Çoruh vadisi iki büyük güç arasında sınır olarak kabul edildi. Bütün şiddeti ile devam eden mücadelelere VIII. yüzyılın başlarından itibaren doğudan gelen Hazar kuvvetleri de katılıp Bizans-Hazar müttefik kuvvetleri olarak bölgedeki Arap hâkimiyetinin zayıflamasına neden oldu. 771-772 yılında Doğu Anadolu da çıkan Ermeni isyanı Araplar tarafından şiddetle bastırıldıktan sonra Bagratlı sülalesi Taron bölgesinden ayrılıp kuzeye doğru çekilerek Bizans’a komşu Çoruh boylarına ve Klarceti bölgesine yerleşti. Bagratlıların Artvin ve çevresine yaptıkları bu zorunlu göç, bölgede yeni bir dönemin başlamasına neden oldu. İberia coğrafyasında yeniden eski gücüne kavuşan Bagratlılar, Bizans-Arap mücadelesini farklı bir boyuta taşımış ve Arapların bölgeden yavaş yavaş çekilmesinin ardından İberia’daki hakim güç olarak Bizans ile yoğun mücadelelere girişmişlerdir. X. yüzyılın son çeyreğinde Bizans tahtına geçen II. Basileios’un gerek Armenia gerekse İberia’ya seferleri sonucunda bu iki bölge Bizans topraklarına katılmıştır. Ancak XI. yüzyılın ikinci çeyreğinde Anadolu’ya giren Selçuklu kuvvetleri hızla iç bölgelere doğru ilerledi ve yönlerini kuzeye çevirerek Çoruh vadisi ve Artvin’e kadar ulaştılar. Bu çalışmada, Artvin ve çevresinin VII. yüzyıldaki Arap fethinden XI. yüzyılda Selçuklu hâkimiyetine kadar geçen sürede meydana gelen siyasi ve askeri olaylar ele alınmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Öğretmen Adaylarının Kitap Okuma Alışkanlığına Yönelik Tutum Ölçeği: Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15641</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15641</guid>
      <author>Fatma SUSAR KIRMIZI</author>
      <description>Eğitim düzeyi yükseldikçe okuma alışkanlığına ilişkin beklentiler de yükselmektedir. Özellikle öğretmen adayı üniversiteye geldiğinde okuduğunu analiz edebilen, değerlendirip yeni düşünme yolları üretebilen aydın insanlar olarak düşünce sistemine yön verebilmelidir. Öğretmen adayları kitap okuma alışkanlığının geliştirilmesi açısından önemli bir kitle olarak görülmelidir. Buna bağlı olarak öğretmen adaylarının okuma alışkanlığına yönelik tutumlarını ölçen ölçme araçlarına da gereksinim duyulmaktadır. Bu çalışmanın amacı öğretmen adaylarının kitap okuma alışkanlığına ilişkin tutumlarını ölçebilecek, geçerlik ve güvenirliği belirlenmiş bir ölçek geliştirmektir. Araştırmaya konu olan ölçeğin geliştirilmesi sürecinde uygun örneklem üzerinde deneme çalışması yapıldığından dolayı deneysel süreç benimsenmiştir. Ölçek geliştirme süreci 2011-2012 eğitim öğretim yılının bahar döneminde, 3. sınıf öğrencileriyle Pamukkale Üniversitesinin Eğitim Fakültesinde gerçekleştirilmiştir (n=784). Veri toplama aracının geliştirilmesinde öncelikle araştırma amacı ve problemi belirlenmiş; kompozisyon soruları ve alan taramasıyla madde havuzu oluşturulmuş; oluşturulan maddeler kapsam geçerliliğinin gerçekleştirilmesi açısından uzman görüşüne sunulmuş; belirlenen örneklem üzerinde deneme çalışması gerçekleştirilmiş; güvenirlik ve yapı geçerliliği çözümlemeleri sonrasında ise ölçeğe son şekli verilmiştir. Elde edilen verilere döndürülmüş faktör çözümlemesi uygulanmış ve 34 maddelik ÖRAKOT geliştirilmiştir. Ölçekte üç alt boyut yer almaktadır. Ölçekte yer alan maddelerin faktör yük değerleri, 80 ile, 54 arasında değişmektedir. Deneme sonrasında Cronbach’s Alpha güvenirlik katsayısı 0,95 olarak belirlenmiştir. Yapılan çözümlemeler sonucunda ölçeğin güvenilir bir ölçme aracı olduğu belirlenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Disiplinler Arası Bir Disiplin Olarak Türkçe Eğitimi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15733</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15733</guid>
      <author>Namık Kemal ŞAHBAZ,Yunus Emre ÇEKİCİ</author>
      <description>Disiplinler arasılık, günümüz sosyal bilimleri için bir gerekliliktir. Çoğu kez, herhangi bir soruna bir tek disiplinin çerçevesinden bakmak yetersiz olabilir. Disiplinler arası araştırmalar, bilgiye farklı bakış açıları sunar. Bu çalışmada görece yeni bir bilimsel disiplin olan Türkçe eğitiminin disiplinler arası niteliği gerek kuramsal gerek de uygulama boyutuyla betimlenmeye çalışılmıştır. Bu amaçla öncelikle Türkçe eğitiminin araştırma alanları (Okuma eğitimi, konuşma eğitimi, yazma eğitimi, dinleme eğitimi, dil bilgisi öğretimi, ilk okuma ve yazma öğretimi, çocuk edebiyatı, Türkçe öğretmeni yetiştirme, Türkçe eğitimi tarihi) açıklanmış, daha sonra Türkçe eğitiminin disiplinler arası araştırmalara neden gereksinim duyduğu tartışılmıştır. Çalışmada, araştırılması amaçlanan olgu ve olgular hakkında bilgi içeren yazılı materyallerin analizini kapsayan doküman inceleme yöntemi kullanılmıştır. Türkçe eğitimi ile eğitim bilimleri, dilbilim, yazınbilim, sosyoloji, psikoloji, tarih ve tıp disiplinleri arasındaki disiplinler arası ilişkiler irdelenmiştir. Bilimsel bir disiplin olarak ele alınmasa da kişisel gelişim konularıyla (ikna, etkili iletişim, yapay zekâ, duygusal zekâ, NLP) Türkçe eğitimi arasındaki etkileşim, bu çalışmada açıklanmaya çalışılmıştır. Bu çalışma, Türkçe eğitimi alanında yapılacak yeni araştırmalara farklı bir boyut ve bir bakış açısı kazandıracak olması nedeniyle önemlidir. Araştırmanın sonuçları itibariyle hâlihazırda Türkçe eğitimine yönelik disiplinler arası çalışmalar yapılmaktadır. Ancak okuma eğitimi, konuşma eğitimi, yazma eğitimi, dinleme eğitimi, dil bilgisi öğretimi, ilkokuma ve yazma öğretimi, çocuk edebiyatı, Türkçe öğretmeni yetiştirme ve Türkçe eğitiminin tarihsel gelişimi bağlamında yukarıda söz edilen disiplinlerle doğrudan ilişkili araştırmaların yapılabilmesi Türkçenin bir bilim dili olarak kendini ispatlamasına aracı olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Klâsik Türk Şiirinde Pâleheng ve Bâkî'nin Pâleheng Konulu Gazeli</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15788</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15788</guid>
      <author>Esma ŞAHİN</author>
      <description>Dizgin, avın ve suçlu kişinin bağlandığı ip ve kement vb. anlamlara gelen “pâleheng” aynı zamanda Kalenderî ve Bektaşî dervişlerinin bellerine bağladıkları sembolik bir taşın ismidir. Bu taş onu bağlanan kişinin nefsini yendiğine, dünyanın insanı alıkoyan güzelliklerinden koptuğuna, az yemek, az uyumak, az konuşmak gibi prensiplere bağlandığına işarettir. Dervişlerin pâleheng takması Hz. Peygamber’in kanaat için kuşağının arasına taş koyması hadisesiyle irtibatlandırılır. Ayrıca Evliyâ Çelebi’nin seyahatnâmesinde geçen “pâleheng-i Mûsavî” ibaresinden hareketle kaynağı hususunda Hz. Musa ile de bir ilgisi olduğu anlaşılmaktadır. Pâleheng genellikle Balım taşından yapılır ve On İki İmam’a işaret olmak üzere on iki köşelidir. Kemerin üzerine biraz sola gelecek şekilde bağlanır. Şairler pâlehengi yaygın biçimde güneş ve aya benzetmişlerdir. Genellikle derviş pâlehengi söz konusu edilmekle birlikte şiirlerde “pâleheng” kelimesi dizgin, yular vb. anlamlarda da kullanılır. Bu makalede “pâleheng”in çeşitli şairlerden seçilmiş beyitlerde genel olarak nasıl ele alındığı, hangi anlamlarda kullanıldığı ve nelere benzetildiği incelenerek Bâkî’nin pâleheng takmış bir kimse için yazmış olduğu ve baştan sona pâlehengi çeşitli tasvir ve benzetmelere konu ettiği gazeli şerh edilmeye çalışılmıştır. Yazının sonunda diğer şairlerle Bâkî’nin bu kavramı ele alış biçimi ve kullandıkları benzetmeler hakkında kısa bir değerlendirme yapılmıştır. Pâleheng tabirinin Sehî Beğ, Figânî ve Bâkî gibi birkaç şair haricinde erken ve klâsik dönemden ziyade 17. yüzyıl ve sonraki dönem şairleri arasında rağbet gördüğü anlaşılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>VIII. Yüzyılda Türklerin İlmî Durumunun Tespitine Farklı Bir Bakış: Basra, Mâverâünnehir Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15738</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15738</guid>
      <author>Mehmet Emin ŞEN</author>
      <description>847-945 yılları arası Ortaçağın İslam Medeniyeti açısından altın devri olarak kabul edilmektedir. İslam dünyasında görülen medeniyette yükselişin sebepleri olarak; İslam dünyasındaki savaş uğraşısının entelektüel etkinlik dönemine geçmesini, bilimsel yapıtların Arapçaya çevrilmesini, “Bilgelik Evi” diye tarif edilen, ilmî araştırmaların yapıldığı değişik dillerden kitapların tercüme edildiği bürolar ve astronomik gözlemlerin yapıldığı rasathaneden oluşan araştırma merkezi olan Beytü’l-Hikme’nin kurulmasını, Abbâsîler devresi halifelerin ilme ve ilim adamlarına karşı son derece ilgi göstermelerini söyleyebiliriz. İbn Haldun’un da dikkat çekip önemle vurguladığı gibi, Ortaçağ İslam dünyasında bilim ve tefekkür ala¬nında gerçekleşmiş olan atılımın, hamlenin, çok büyük ölçüde olmak üzere Doğu İslam dünyasının eseri olduğu bilinmektedir. Doğu İslam dünyası denince akla Horasan ve Mâverâünnehir bölgesi ve buradaki ilim merkezlerini temsil eden Buhara, Semerkant, Taşkent, Fergana gibi şehirler gelmektedir. Bu dönemde Türklerin ilmî durumunu ve bu medeniyete katkılarını ortaya koyabilmek için Türklerin ilmî durumunu tespit etmek ve öncelikle de Ortaçağdaki ilim merkezleri olan Basra ve Mâverâünnehir bölgelerini tanımak gerekir. Bu münasebetle biz de, bu kültür havzalarının kısaca coğrafi durumunu, Türklerle ilişkisini, buralardaki ilmî ve medenî durumu izah etmeye çalışacağız. VIII. yüzyılın ortasında gelişmekte olan İslam Medeniyeti iki merkezden neşet etmiştir. Bunlardan birisi Basra diğeri ise Mâverâünnehir’dir. Acaba bu bölgelerde kimler yaşamaktaydı? İlk ilmî hareketler kimler tarafından gerçekleştirildi? Türklerin medeniyete katkılarını ortaya koymak için bu soruların aydınlığa kavuşturulması gerekmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Okul Öncesi (4-6 Yaş) Oyun Gruplarında Eklenti Soruların İşlevleri Üzerine Bir İnceleme</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15717</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15717</guid>
      <author>Ahmet TARCAN</author>
      <description>Araştırma kız ve erkek çocuklarda eklenti soruların nitelik, nicelik ve işlev açısından karşılaştırılmasını amaçlamaktadır. Bu bağlamda toplumdilbilimde cinsiyet kökenli çalışmaların öncüleri olan Robin Lakoff ve Janet Holmes’un konu ile ilgili görüşleri karşılaştırılmaktadır. Eklenti soruların kadın dilinin, dolayısıyla kadın alt kültürünün, genel bir özelliği olduğu yönündeki görüşler ile eklenti soruların sosyo-ekonomik zayıflığın bir yansıması olduğu yönündeki görüşler tartışılmaktadır. Lakoff tarafından yapılan “kadın dili” (woman language) nitelemesinin daha sonraki yazarlar tarafından “zayıf dil” (powerless language) şeklinde değiştirilmesinin nedenleri üzerinde durulmuştur. Araştırmanın uygulama boyutunda ise 4-6 yaş grubu çocuklarda eklenti soruların kullanımını ve işlevleri değerlendirilmektedir. Eklenti soru kullanımı ile toplumdilbilimsel faktörler (yaş, cinsiyet vb.) arasında bir ilişki bulunup bulunmadığı ele alınmıştır. Bu bağlamda iki grup (kız ve erkek) karşılaştırılarak cinsiyete bağlı farklılıkların bulunup bulunmadığı araştırılmaktadır. Araştırmanın veritabanında yer alan eklenti sorular Holmes tarafından yapılan sınıflandırma dikkate alınarak değerlendirilerek, kız ve erkek çocukların hangi tür eklenti soruları tercih ettikleri bu sınıflandırmaya göre araştırılmaktadır. Bu bağlamda kipsel, yumuşatıcı, kolaylaştırıcı eklentilerin daha çok hangi cinsiyet tarafından kullanıldığı üzerinde gözlenmektedir. Genel olarak kızların erkeklerden daha fazla eklenti soru kullandıkları ancak erkeklerin ise kızlardan daha çok kipsel/onay eklenti kullandıkları görülmüştür. İletişimi kolaylaştırıcı eklenti soruların daha çok kızlar tarafından, kullanıldığı tespit edilmiştir. Araştırmada eklenti soruları çocuklar tarafından hangi bağlamlarda daha sık kullanıldığı irdelenmiş, anlaşmazlık anları ile eklenti soru kullanımı arasında bir ilişki olup olmadığı tartışılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kanunî Döneminde “Mahfî” Bir Şair: Mahfî-i Gilanî ve Bih-i Çinî Tercümesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15692</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15692</guid>
      <author>Gülşah TAŞKIN</author>
      <description>Mahfî-i Gilanî Kanunî’nin Irakeyn Seferi sonrasında, Şah Tahmasb’ın zulmünden kaçarak Osmanlı’ya sığınan ve Farsçanın yanı sıra Türkçe eserler de kaleme almış İranlı bir şairdir. Kaynaklarda, on altıncı yüzyıl şairlerinden biri olan Mahfî-i Gilanî hakkında pek fazla bilgi bulunmamaktadır. Gilan (Geylan) hükümdarı Ebu’l-Muzaffer Bahadır Han’ın şairi olan ve onunla birçok sefere katılan Mahfî-i Gilanî, Muzaffer Han’ın ölümü üzerine İstanbul’a gelmiş ve Kanunî Sultan Süleyman’ın hizmetine girmiştir. Şairin; devlet büyükleri tarafından uğradığı haksızlıkları anlattığı Arz-ı Hal ü Sergüzeşt-i Gilanî adlı otobiyografik bir eseri ve Tercüme-i Bih-i Çinî adlı bir tıp risalesi tercümesi bulunmaktadır. Aslı Hintçe olan bu risaleyi Mahfî-i Gilanî önce Muzaffer Han için Farsçaya, ardından Kanunî için Türkçeye tercüme etmiştir. Ünlü Mesnevi şârihi Gelibolulu Musluhiddin Sürurî tarafından da Türkçeye tercüme edildiği bilinen bu eserde bih-i çinînin özellikleri, hangi hastalıklara iyi geldiği ve bih-i çinî terkibinin nasıl uygulanacağı ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Bir tıp risalesi olmasına rağmen yer yer edebî bir eserin özelliklerini de taşıyan Bih-i Çinî, Osmanlı’da ilim ve edebiyatın her zaman için kesin çizgilerle ayrılmadığını da gösteren bir örnektir. İki bölümden oluşan bu makalenin ilk bölümünde, Farsçanın yanı sıra Türkçe eserler de vermiş İranlı bir şair olan Mahfî-i Gilanî’nin hayatı ve eserleri hakkında bilgi verilecek, ikinci bölümde ise yukarıda sözü edilen tıp risalesi incelenecektir. Makalenin sonunda araştırmacılara kaynak olması açısından eserin transkripsiyonlu metni verilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Hezârfen Hüseyin Efendi’nin “Tuhfetü’l- Erîbi’n- Nâfia Li’r-Rûhânî ve’t-Tabîb”i</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15779</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15779</guid>
      <author>Feyza TOKAT,Ceyhun Vedat UYGUR</author>
      <description>Yazmalar üzerine bugüne kadar yapılan araştırmalar incelendiğinde, bu araştırmaların genellikle dinî ve edebî metinler üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Oysa tıp, eczacılık, botanik, matematik, felsefe, astronomi gibi farklı konularda yazılmış olan eserlerin de metin ve söz varlığının ortaya konması gerekmektedir. Tıp yazmaları eski tıp anlayışına dayalı olarak yazıldığı ve genel sağlık bilgisi ihtiva ettiği için tıp tarihi araştırmacılarının; tıp folkloru ihtiva ettiği için halk bilimi araştırmacılarının araştırma konusu olarak görülmüştür. Oysa tıp yazmaları besin adları, bitki adları, organ adları, hastalık adları, maden adları ve tedavi amacıyla kullanılan pek çok maddenin adları bakımından Türk dili araştırmacıları için de zengin birer kaynak niteliğindedir. Bu çalışmada Sultan IV. Mehmet devri tarihçilerinden Hezârfen Hüseyin Efendi tarafından XVII. yüzyılda kaleme alınmış tıbbî bir eser olan “Tuhfetü’l-Erîbi’n- Nâfia li’r-Rûhânî ve’t-Tabîb”in tanıtımı yapılmaya ve Türk dili tarihi ve tıp tarihi bakımından önemi ortaya konmaya çalışılmıştır. “Tuhfetü’l-Erîbi’n- Nâfia li’r-Rûhânî ve’t-Tabîb”in bilinen dokuz nüshası vardır. Çalışmamızda Bosna- Hersek Gazi Hüsrev Kütüphanesi, R.986’da kayıtlı olan nüsha esas alınmıştır. Hezârfen Hüseyin Efendi’nin “Tuhfetü’l-Erîbi’n- Nâfia li’r-Rûhânî ve’t-Tabîb” adlı eseri sadece tıp tarihi ve halk bilimi için önemli bir eser değildir. Bu tıbbî eser, ihtiva ettiği bitki adları, organ adları, cevher adları, hayvan adları ve tıp terimleri bakımından Türk dili tarihi için de değerli bir eserdir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tunceli Yöresi Türkmen Ağızlarının Özellikleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15746</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15746</guid>
      <author>İbrahim TOSUN</author>
      <description>Karahan’ın sınıflandırmasında Doğu Grubu ağızları arasında yer alan Tunceli yöresi Türkmen ağızları, yörenin en eski yerleşim merkezleri olan Pertek, Hozat, Çemişgezek ve Mazgirt ilçeleri ile bu ilçelere bağlı bazı köylerin ağızlarını içine alır. Tunceli’nin güney ve güneybatısında, Keban barajı boyunca uzanan sınır bölgesinde yerleşmiş Türk toplulukları bu ağzı konuşurlar. Ağız özellikleri bakımından Elazığ/Harput ve Erzincan’la tamamen, diğer Doğu ve Güneydoğu Anadolu ağızlarıyla da kısmen örtüşen Tunceli yöresi Türkmen ağızlarının aşağıda belirlenmiş özelliklerinin çoğu Doğu Grubu ağızları ile ortaklık gösterirken bunlardan bazıları yöreye özgüdür ve karakteristik niteliktedir. Yöredeki Türkmen ağızları incelenirken yaklaşık kırk özellik tespit edilmiş, bu özelliler bu ağızlardan derlenmiş örneklerle desteklenmiştir. Tunceli Yöresi Türkmen ağızları, belirlenmiş bu kırk özellik bakımından bir birlik oluştururken bazı küçük, yöresel, fonetik farklılıklar, bu Türkmen ağzı içinde üç ayrı alt ağız grubu olduğunu da ortaya çıkarmaktadır. Yöre ağızlarının genel özelliklerine topluca bakıldığında, yörede Türk boylarından çoğunlukla Avşar daha seyrek olarak da Salur boyunun dil özelliklerinin hâkim olduğu görülmektedir. Fakat şunu da söylemek gerekir ki Anadolu’da, Oğuzların bu topraklara yerleşiminden bu yana, zorunlu göçler ve çeşitli nedenlerle yer değiştirmeler sonucunda boylar o kadar biribirine karışmıştır ki hangi yörede hangi Oğuz boyunun yoğun olarak bulunduğunu tespit etmek çoğu kez imkânsızlaşmıştır. Aynı zorluk bazı yörelerin ağız özelliklerini boylara göre belirlemek bakımından da söz konusudur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mevlânâ’nın Rubâîlerinde “Gönül” İstiaresi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15583</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15583</guid>
      <author>Salih UÇAK</author>
      <description>“Ben, hiç bir yere sığmam. Ancak mü’min kulumun gönlüne sığarım." Kudsî Hadis Mevlânâ, gönül ehli ve aşk rehberi olarak bütün zamanların en önemli mistiklerinden biridir. O, “benlik” dünyasından “birlik” dünyasına geçerken evrenselleşen bir entelektüeldir. Onun aşkla yoğrulan aşkın(transendantal) dili, derin ve zengin bir mâna dünyasıdır. Hâl lisanı ile kâl lisanının bütün renklerini aynı anda ve aynı ustalıkta kullanan Mevlânâ, mâna ehline doyumsuz bir duyuş ve düşünüş alanı açmıştır. Kesreti farkedip vahdete kanat açan Mevlânâ, bir sûfî olarak dilin mecaz ve imgelerini Hak esrarının keşfi ve ifşası için kullanmıştır. Hiç şüphe yok ki Mevlânâ, bir imâ ve işaret üstadıdır. Söylediği veya gizlediği her ifadeden çıkarılabilecek mânalar vardır. O, dile gelmeyeni, söze sığmayanı sözsüz, harfsiz ifade etmek gerektiğini söylese de; bir dil üstadının şifreleri ile bizi Hakkı anlamaya ve keşfe çağırıyor. Bu çalışmada Mevlânâ’nın rubâîlerinde bir imge(sembol) olarak kullandığı “gönül” istiaresi (metaforu) üzerinde durmaya çalıştık. Çalışma ile ilgili binden fazla rubâî inceledik. Bu incelemede rubâîlerde kullanılan “gönül hâllerini”; poetik mekân olarak gönül, gönül mihmanı, gönül(aşk)-akıl ikilemi ve gönül teşbihleri gibi çeşitli alt başlıklarla konuyu ele aldık. Her sufi gibi Mevlânâ da gönlü, zengin bir imaj ve istiare olarak kullanmayı tercih etmektedir. Mevlânâ’ya göre hududu olmayan gönül, kudsi hadiste okunacağı üzre, hiçbir yere sığmayan “Mutlak Güzel”in daimi mekânıdır. Tecelligâh-ı ilahî olarak gönül, çalışmamızın ana eksenini oluşturmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kutadgu Bilig'in Kahire Nüshası I</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15743</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15743</guid>
      <author>Erdem UÇAR</author>
      <description>Kutadgu Bilig hakkında günümüze değin birçok araştırma ve monografi çalışması hazırlanmış, ancak bu araştırmaların çok az bir kısmı eserin metni ve nüshaları ile ilgili olmuştur. Reşit Rahmeti Arat’ın (1900–1964) esere ömrünün yarısını vakfedip ortaya mükemmel bir neşir ve tercüme koymuş olması ile Arat’ın ilmî otoritesi, KB’nin metin sorunlarına mesafeli yaklaşılmasında temel sebep olmuştur. Reşit Rahmeti Arat’ın metin neşri üzerine en dikkate değer ve doğrudan yapılan tespitler, Robert Dankoff’a aittir. Dankoff, Arat’ın en büyük hatasını, üç yazmaya da eşit olarak değer verip asıl metni ortaya koymada herhangi bir prensiple hareket etmeden keyfî bir uygulama tatbik etmesinde görür. Dankoff, Arat’ın tespitlerini de dikkate alarak metnin nüshalarının teşekkül şemasını hazırlamış ve eserin nüshalarının 6 aşamalık bir süreçten geçtiğini ileri sürmüştür. Buna göre, Fergana nüshası ile Kahire nüshasına kaynaklık eden, ama elimize ulaşmayan X nüshası, üçüncü evrede oluşan Ana nüshaya (Archetype) dayanmaktadır. Kahire ve Viyana nüshası doğrudan aynı kaynağa gitmez, Viyana nüshası Kahire nüshasının neşet ettiği kaynaktan (X nüshası) değil, Kahire nüshasının neşet ettiği kaynaktan gelen ve elimize ulaşmayan bir Y nüshasına dayanır. Viyana nüshasının 1439’a, Kahire nüshasının 1367 öncesine ve Fergana nüshasının da muhtemelen XIII. yüzyıla ait olduğuna bakılırsa, elimizdeki üç nüshanın da Yusuf ?a? ?acib’in kaleminden çıkmadığını veya onun müşahedesi altında yazılmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu nedenle, KB metin neşri çalışmaları ilk olarak bütün nüshaların ayrıntılı edisyon çalışmalarının hazırlanması ile başlamalıydı. Her nüshanın ihtiva ettiği özellikler tespit edildikten sonra “müellifin elinden çıkan asıl nüsha” ile ilgili ‘asıl metin’ oluşturma işi başlamalıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türk Kültüründe Gelenek Bağlamında “Sırra Erme” ve “Vecd” Ritüellerinin Fenomenolojik Diyalektiği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15668</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15668</guid>
      <author>Serdar UĞURLU</author>
      <description>Araştırmacılar, Türk kültürü ve tarihsel gelişimi ile ilgili bir çalışma gerçekleştirirken, kültürel unsurların rolü üzerinde dikkatlice düşünmelidirler. Çünkü geleneksel kültürel unsurlar her ne olursa olsun varlıklarını sürdürmeyi başarmaktadırlar. Türkler, tarihi süreçte pek çok din ve inanış sistemine girmelerine rağmen bu eski geleneğin kazanımları olan kültürel unsurlar, günümüze kadar gelmeyi başarabilmişlerdir. Bundan dolayı günümüzde sahip olduğumuz bütün kültürel değerlere bu bağlamda bakmamız gerekmektedir. Gelenek kavramı da bunlardan sadece birisidir. Gelenek kavramının Türk kültürü ile kurmuş olduğu ilişki, makalemizde fenomenolojik bir yaklaşımla açıklanmaya çalışılmıştır. Eski geleneğin bir kazanımı olarak geleneklerin yeni kültürdeki yansımaları bu bakış açısı ile değerlendirilmiştir. Çalışmada eski kültür ile yeni kültür arasındaki ilişki, çeşitli kültürel sembollerle açıklanmıştır. Sırra erme ile vecd kavramları, bu sembol kavramlar içinde öne çıkan kavramlardır. Ancak sadece bu türden kültürel kavram ve sembollere bağlı kalınmamıştır. Eski kültürden hareketle yeni kültür çevresinde yaşamaya devam eden birçok kültürel unsurun üzerinde durulmuştur. Fenomen olarak kabul edilen bu türden kavramlar, tarihi süreçteki rollerine göre değerlendirilmiştir. Buradaki amaç, eski kültür ile yeni kültür arasındaki tarihsel bağın anlaşılmasıdır. Bu sayede, yeni kültürün yıkıcılığına rağmen eski kültürün hala yaşamaya devam ettiği görülmektedir. Eski kültürü hayatta tutan kuvvet ise geleneksel halk kültüründen gelmektedir. Çalışmada ise geleneksel halk kültürünün dayandığı sezgi gücü üzerinde yoğunlaşılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Polisiye Roman Temsilcisi Ümit Deniz’in Romanlarında</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15727</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15727</guid>
      <author>Nurullah ULUTAŞ, İsmail SÜPHANDAĞI , Memet ABUKAN</author>
      <description>Modern zamanlara özgü bir tür olan polisiye roman, kentleşme ile gelişmeye başlayan burjuvazinin sosyal bunalımlarını suç merkezli olarak ele alır. Suçlunun topluma uyumsuz kişiler olarak yansıtıldığı bu romanlarda, cinayetlere fazla yer verilmesi, modern insan zihninde ölümün sıradanlaşmasına yol açar. Batı romanında rasyonel analitik düşünme zenginliği ile kurguya taşınan bu tarz, geniş okur kitlelelerine hitap eder. Gizem, merak, gerilim, suç, katil gibi asli ögelerin kullanıldığı bu romanlarda okurun olay halkalarını takip ederek uyanık tutulması asıl amaçtır. Modern zamanlarda cinayetin ciddi bir sosyolojik vak’aya dönüşmesi, edebiyatın bu olguya ilgisini arttırmıştır. Edebiyat, bu olgunun arkasında yatan psikolojik saikleri deşifre etmeyi bir sanat formasyonu olarak ele almak durumundadır. Yer yer kriminolojik bilgileri de romanlarında kullanan yazarlar, cinayeti, verimli bir tema olarak romanlarında işlerler. Ümit Deniz’in yedi romanının incelendiği bu çalışmada yazarın cinayet kurgusunu nasıl ele aldığı, işlenen cinayetlerin toplum üzerindeki psikolojik etkileri irdelenmeye çalışılmıştır. Yazarın romanlarında kullandığı tekniklerin de sorgulandığı bu çalışma, Türk Edebiyatı’ndaki polisiyenin Batı’dakinden farkını da ele almayı amaçlamaktadır. Ümit Deniz’in romanlarında yer verdiği ana karakterler, benzer cinayet kurguları, modern ve geleneksel motifler, devrik öyküleme metodu, yazarın romanlarını canlı tutma adına başvurduğu kurgusal araçlar vb. özellikler teknik ve kuramsal açıdan irdelenmiştir. İncelenen romanların gerek olay örüntüleri gerekse kurgusal kusurları metin merkezli eleştiriye tabi tutulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Enderunlu Mehmet Âkif’in Mir’ât-ı Şi’r Adlı Tezkiresinin Muhtasar Bir Nüshası</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15450</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15450</guid>
      <author>Seda UYSAL BOZASLAN</author>
      <description>Tezkirelerin, Osmanlı’daki bazı meslek gruplarında yer almış ve devletin önemli kademelerinde görev yapmış kişilerin tanıtılması ve kronolojiye dayalı tarih anlayışının araştırmalara dâhil edilmesi bakımından önemi yadsınamaz. Tezkireler, genellikle farklı meslek gruplarındaki şairleri ya da hattatları bir araya getiren eserlerdir. Fakat bunun yanında belli bir zümre ya da meslek grubunu içine alan tezkireler de vardır. Çalışmamızın konusu da bu tür istisna tezkirelerden olan Enderunlu Mehmet Âkif’in Mir’ât-i Şi’r’idir. XVIII. yüzyılda kaleme alınan Mir’ât-i Şi’r adlı eser yukarıda da belirtildiği üzere belli bir zümreye ait şairlere yer vererek içerik bakımından klasik tezkirelerden ayrılmaktadır. Enderunlu şairlerin biyografileri ile şiirlerinin yer aldığı bu tezkire ağır bir dile sahiptir ve içerisinde uzun, lüzumsuz tamlamalar mevcuttur. Bu eserin lüzumsuz ifadeleri azaltılarak kısaltılmış bir nüshası Milli Kütüphane’de mevcut olup çalışmamızın özünü de bu nüsha oluşturmaktadır. Kısaltılmış bu nüshanın başında eserin sadece mukaddime ve hâtime kısımlarının tamamının alındığı ve lüzumsuz görülen yerlerde bazı eksiltmeler yapıldığı söylenmiştir. Bu çalışmada öncelikle Enderunlu Mehmet Âkif hakkında bilgi verilip tezkirenin kaç bölüm olduğu ve bu bölümlerde hangi şairlere yer verildiğine değinilmiştir. Sonrasında da Mir’ât-i Şi’r’in nüshalarından bahsedilerek bu nüshaların nerede bulunduğuna dair kısaca bilgi verilip araştırmacılar tarafından kolayca incelenebileceğini düşündüğümüz kısaltılmış nüshanın traskripsiyonlu hali sunulmuştur. Çalışma bu eserin değerlendirilmesini içeren sonuç bölümüyle bitmektedir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Avrupalılara Göre Osmanlı Döneminde Askeri Müzik Geleneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15741</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15741</guid>
      <author>Timur VURAL</author>
      <description>Orta Asya’da ilk karşımıza çıkan Türk kabilelerinden, Osmanlı’nın son dönemine kadar, Türkler tarihlerini yazmaktan çok, tarih yazacak eylemlerle meşgul olmuşlardır. Bu sebepten dolayı, Askeri müzik geleneğine yönelik bilgilerin büyük bir kısmını Doğu ve Batı kaynaklarından elde edebilmekteyiz. Bu çalışmada Osmanlı dönemi mehter geleneğine ışık tutacak on bir Avrupalı seyyahın notları incelenmiş ve onların askeri müzik geleneğine yönelik tespitleri sergilenmiştir. Anadolu’nun birçok yerini kat eden seyyahlar dönemin Osmanlı kültürüne dair oldukça geniş ve detaylı bilgiler sunmuşlardır. Birçoğu iyi bir eğitim almış olan gezginlerin, Osmanlı dönemine ait aktarımları, askeri müzik geleneğinin sergilenmesi açısından oldukça dikkate değerdir. Askeri müzik geleneğine yönelik yapılan bu çalışma, alanında bir ilk olmasından ötürü önem taşımaktadır. Literatür taramasına dayalı betimsel bir araştırma olan bu çalışmanın sonucunda, Osmanlıların her dönem de askeri müziği, yani mehter takımını yaşattıkları, padişahın barışta ve seferde mehter takımını yanında bulundurduğu, çeşitli yarışmalarda, sportif oyunlarda, bayramlarda ve sabahları tüm Osmanlının uyandırılmasından, akşamları yatma vaktinin geldiğinin bildirilmesine kadar mehter geleneğinin kullanıldığı tespit edilmiştir. Sultanın veya ailesinden birinin vefatı veya ordunun yenilgiye uğraması durumunda tüm ülkede mehter musikisi yasaklanmıştır. Kutsal anlamlar taşıyan mehter çalgıları ölen Osmanlı padişahlarının türbelerinde yüzyıllarca asılı kalmıştır. Mehter musikisi, Osmanlı kimliğinin bir nişanı olmuştur. Hem halkın, hem sarayının vazgeçilmez eğlencesi ve ortak paydası olmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>27 Mayıs Darbesi Sonrası Celal Bayar ve Eski Demokrat Partililerin Türk Siyasi Hayatına Etkileri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15786</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15786</guid>
      <author>Nedim YALANSIZ</author>
      <description>27 Mayıs darbesi Demokrat Parti iktidarına karşı yapıldı. Çok partili hayatın diğer aktörleri olan Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi siyasi faaliyetlerine devam ederken, Demokrat Parti bu haktan mahrum edildi. Darbe sonrası içlerinde Başbakan, bakanlar, milletvekilleri, il ve ilçe yöneticileri olmak üzere yaklaşık 500 Demokrat Parti üyesi tutuklandı. Yüksek Adalet Divanı adında bir yüksek mahkeme oluşturuldu. Bu mahkeme bir yıl süren yargılama süreci sonrasında Demokrat Parti üyelerine ölüm cezası ve müebbet hapis de dahil çeşitli cezalar verdi. Ölüm cezasına ve müebbet hapse çarptırılmış eski DP’li Cumhurbaşkanı, bakan, milletvekili ve yönetici, eski Demokrat Parti tabanının zorlaması, memleketin normalleşme ihtiyacı ve aflarından siyasi rant bekleyen yeni ve eski partilerin çabaları sonucu birkaç yıl sonra ağır cezalarından affedildiler. Bazıları da sağlık sorunları nedeniyle daha önce salıverilmişti. Özgürlüklerine kavuştuktan sonra da bu defa kendileri siyasi haklarını, iade-i itibarlarını elde etme mücadelesi verdiler. Ölüm ve hapis cezalarından kurtulmalarına rağmen, siyasi partilere üye olma, milletvekili seçilme hakları ve hatta siyasette yer almadan önce sahip oldukları mesleklerini(örneğin doktorluk gibi) yapabilme hakları ellerinden alınmıştı. İktidar ve muhalefet partilerinin anlaşmaları sonucu çıkarılan siyasi aflarla önce mesleklerini yapabilme hakları, sonra siyasi haklarını elde ettiler. Araya 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin girmesiyle bu çok zorlu ve uzun bir süreçte gerçekleşti. Eski DP’liler siyasi haklarını elde etme yanında merkez sağı yeniden Demokrat Parti çatısı altında birleştirmeyi hedeflediler. Kendilerinden koparak kurulan yeni ve güçlü partilerin ve bunların yeni kuşak seçmenlerinin olması nedeniyle bu hedefleri istedikleri şekilde gerçekleşmedi. Bu makalede eski DP’lilerin bu mücadeleleri anlatılmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Dil Biliminin Kelime Öğretimine Açılan Kapısı: Bağlam Türleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15706</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15706</guid>
      <author>Havva YAMAN,Derya AKKAYA</author>
      <description>Bu çalışmanın amacı, anlamı bilinmeyen kelimelerin öğretiminde işe koşulabilecek bağlam türlerine yönelik farklı sınıflandırmaları ortaya koymaktır. Bu amaçla öncelikle, tümdengelimci bir yaklaşımla, dil biliminin alt dallarından olan anlam biliminin ve metin dil biliminin kelime öğretimiyle ilişkisi kurulmuştur. Farklı araştırmacıların bağlam türlerini nasıl sınıflandırdığı incelenmiştir. Bağlam türlerine yönelik farklı sınıflandırmaları ortaya koymak amacıyla yapılan bu araştırmanın sonucunda, yerli kaynaklarda bağlama yönelik çalışmalar olmakla birlikte, bağlam türlerinin ayrı bir başlık olarak açılmadığı ve sistemli bir şekilde incelenmediği görülmüştür. Kelime öğretimi amacıyla, zayıf bağlamlı kelimelerin bağlamının kasıtlı olarak güçlendirildiği çalışmalar dikkati çekmiştir. Buna göre bir metinde öğretilmek istenen kelime veya kelime grubu, kasıtlı olarak güçlendirilmiş bir bağlamla sunulmalıdır. Farklı sınıflandırmalar arasında karşılaşılan pedagojik bağlam türü, anlamı bilinmeyen kelime ile ilgili özenle hazırlanmış ipuçları içermesi sebebiyle ve metin içerisinde yalnızca ilgili cümlenin yazı alanıyla sınırlı olması sebebiyle diğer bağlam türlerinden üstün görülmüştür. Sonuç olarak bağlam türlerine yönelik kuramsal bilgilerin uygulama boyutuna aktarılmasıyla, kelime öğretimi sürecinin daha planlı ve bilinçli bir seviyeye ulaşacağı beklenmektedir. Ana dili öğretimi sürecinde ve yabancı dil öğretimi sürecinde, kelime/kelime grubu bağlamlarının kasıtlı olarak önceden güçlendirildiği bağlama dayalı etkinlikler yapılması önerilmiştir. Türkçe öğretiminde, kelime öğretimi çalışmalarında, cümle düzeyinde çalışılıyorsa pedagojik bağlamlardan, paragraf düzeyinde çalışılıyorsa yönlendirici bağlamlardan yararlanılması önerilmiştir. Ayrıca sözlük hazırlayıcılarına, madde başı birimlerin temel ve yan anlamlarını örnekleyen cümleleri pedagojik bağlamlı cümlelerden seçmeleri önerilmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sezai Karakoç’un Şiir Evreninde Memleket Algısı veya “O Ülke”</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15677</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15677</guid>
      <author>Hüseyin YAŞAR</author>
      <description>Sezai Karakoç’un şiirlerinde coğrafya önemli bir unsurdur. Onun coğrafyası genelde bütün Ortadoğu ve İslam coğrafyasını özelde ise Diyarbakır, Ergani ve çevresini kapsar. Karakoç, memleketine ait kültürel, tarihsel ve insansal unsurları mistik bir atmosfer içerisinde yazınsal söyleme taşır. Doğduğu coğrafyanın yoksul olması, annesi ve çocukluğuna dair hatıraları söz konusu atmosferi dinamitlemiştir. Bu çalışmada, şairin doğduğu coğrafya ve çevresinin şiirine yansımaları irdelenecektir. Bu coğrafyanın önemli meknalarından biri Diyarbakır ve Dicle Nehri’dir. Diyarbakır, zengin çağrışımlarla şiirlerde yer alır. Diyarbakır için şehir sözcüğünü kullanan şair, mekanın önemli tarihsel ve kültürel yerlerine atıfta bulunur. Dicle nehri ise Diyarbakır Bağdat gibi şehirlere hayat veren bir nehir konumundadır. Çalışmada Eregani’nin de memleket bağlamında önemli bir yere sahip olduğu belirlenmiştir. Şairin Ergani’den hareketle bütün bir kasaba atmosferini şiirine egemen kıldığı saptanmıştır. Gül’e ev sahipliği yapan Karakoç’un memleketi, bazen genişler ve bütün bir Mezopotamya olur. Önemli dinsel ve tarihsel olaylara öncülük eden ancak bu gün yoksul olan bu toprakların bir gün kendi ilhamı ile tekrar dirileceği düşüncesini duyumsatır. Çocukluk anıları memlekete dair imgeleri güçlendirmiştir. Şairin üzerinde derin izler bırakan çocukluk, acı tatlı bütün yönleriyle dizelere yansıtılmıştır. Çocukluğunda bütün yaşadıkları geniş bir açılıma kavuşur. Şairin annesi de memleket algısını güçlendirdiği gözlemlenmiştir. Annesinin ev içindeki silihueti ve onunla yaşadıkları, memlekete bağlılığı artmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kubad-abad Sarayında Bulunan Kemer ve Askı Tokaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15694</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15694</guid>
      <author>Alptekin YAVAŞ</author>
      <description>Anadolu Selçuklu dönemi, Türk Maden Sanatının en az bilinen dönemlerinden biridir. Bu döneme ilişkin veriler kıymetli metallerden yapılmış şamdan, buhurdan gibi objelerle sınırlıdır. Bu çalışmada Ortaçağ Türk Dönemi Kazıları arasında ilk kez gündelik kullanım eşyalarından kemer ve askı tokaları tanıtılacaktır. Anadolu Selçuklu döneminin günümüze en iyi durumda ulaşabilmiş saraylarından biri olan Konya-Beyşehir ilçesindeki Kubad-Abad Sarayında yaklaşık 30 yıldır süren kazı çalışmaları ile Ortaçağ dönemine ilişkin farklı buluntu türlerinden birçok obje ele geçmiştir. Konya-Beyşehir Gölü’nün güneybatı kıyısında, Anamas Dağı eteklerindeki alüvyon ovada, küçük bir kayalık tepe ile bronz çağı höyüğü çevresine yayılan Kubad-Abad, göl kıyısından –hatta göl üzerindeki adalardan- güneyindeki Anamas Dağı eteklerine kadar uzanan geniş sahada, onlarca yapıyı bünyesinde barındıran büyük bir şehir-saray’dır. Dünya çapında şöhrete sahip çinileriyle tanınan Kubad-Abad Sarayının metal buluntuları çok zengin bir repertuara sahiptir. Bunlar arasında en az bilinen buluntu türlerinden biri olan kemer ve askı tokaları, Selçuklu gündelik kullanım eşyalarının tanınması açısından çok ilgi çekici veriler sunar. Ortaçağ Türk Dönemine ait kemer ve askı tokalarının niteliğine ilişkin ayrıntılı bir çalışma gerçekleşmemiştir. Özellikle bir yüzünde yazı bordürü bulunan kemer tokası, Anadolu Selçuklu Döneminde ender rastlanan bir obje olup, muhtemelen sultan ve çevresine aittir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Divan Şairinin Sessiz ve Gizli Anlatımı: Muvaşşah</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15629</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15629</guid>
      <author>Hakan YEKBAŞ</author>
      <description>Divan şiiri incelemelerinde, o şiirin yüzey ve derin yapısını oluşturan unsurların ve bu unsurların şiire kazandırdığı yeni anlamların tespiti çok önemlidir. Birçok</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Epikürizm ve Baki'nin Bir Gazeli Üzerine</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15407</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15407</guid>
      <author>Ali YILDIRIM,</author>
      <description>Sakın mey dirsem ey zâhid mey-i engûrı fehm itme Hüner esrâr-ı ma’nâ anlamakdur lafz-ı muğlakdan Adını Epikür’ün düşünce sisteminden alan Epikürizm; erdemler, insanın mutluluğunu sağladıkları ölçüde değerlidirler, düşüncesiyle hareket eder. Diğer bir ifadeyle, tamamen maddeci ve hazcı anlayışa sahip bir felsefe görüşüdür. Epikür’e göre insanın ruhu da bedeni ile birlikte ebedi olarak yok olacaktır. O hâlde sonu hiçlik olan bu âlemde yaşayabileceğimiz bütün hazları yaşamalıyız. Öyle ki bu konuda bir sınırlandırmaya da gerek yoktur. Yani bizi alacağımız hazlar konusunda hiçbir şeyin sınırlandırmasına izin vermemeliyiz. Bazı yönlerden, hazcılığı ön plana çıkaran Hedonizmle birlikte de kullanılmıştır. Batılılaşma hareketi ile birlikte bizim kültürel değerlerimiz de, Batı kökenli terimler ve kavramlarla ifade edilmeye başlanmıştır. Edebiyat, kültür, sanat, inanç vb. alanlarla ile ilgili, birbiriyle öyle veya böyle benzeşen terimlerin rahatlıkla bizim dilimizde de kullanılabildiği gözlenmiştir. Bu itibarla edebiyatımızda dışa dönük mizaca sahip olan Bâkî, Şeyhülislâm Yahyâ ve Nedîm gibi şairlerimiz epiküryen olarak adlandırılmışlardır. Bu çalışmada, Bâkî’nin ne derece epiküryen olup olamayacağı ve onun bu anlayışına mesnet teşkil edebileceği düşünülen bir gazelinin tahlili üzerinde durulmaktadır. Bâkî’nin bu gazeli veya benzer gazellerdeki bu üslubunun sembolik değeri üzerine düşünceler ortaya konmaktadır. Bir üst dil olan şiir dilinin sembolik tarafı dikkate alınmadığı sürece, metni anlama ve çözümleme noktasında eksiklikler olacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Erken Tabgaç (T’o-pa) Tarihinin Ana Hatları (Wei Shu’nun İlk Bölümüne Göre)</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15690</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15690</guid>
      <author>Kürşat YILDIRIM</author>
      <description>Çin kaynaklarında T’o-pa adı altında kaydedilen Tabgaç Türklerinin tarihleri az bilinmektedir. Tabgaçlar M.S. 386 yılında Kuzey Çin’e hâkim oldular, yaklaşık iki yüzyıl Çin’i idâre ettiler ve nihayetinde Çinlileşip tarih sahnesinden çekildiler. Bazı âlimler Tabgaçların bu devrini incelemişlerdir. Bununla beraber Tabgaçların tarih sahnesine çıkışları ve 386 yılına kadar olan tarihleri pek çalışılmamıştır. Tabgaçlar 160-170 yıllarında Çin kaynaklarında yer almaya başlamışlardır. Tabgaçlar Li-wei (220-277) devrinde devlet yapılarını güçlendirmiş ve tüm komşularını tâbiliğe almışlardır. 314 yılında I-lu’nun hükümdarlığı altında bir Tai Devleti kurulmuş ve bu devlet 376 yılına kadar devam etmiştir. Bilhassa Shih-i-chien devrinde (338-376) devlet çok büyümüş ve sınırları doğuda Liao-ning’den batıda Fergana’ya kadar uzanmıştır. Tabgaçların en büyük devlet yapılanması 386 yılında kurup tüm Çin’e hâkim kıldıkları ve sonradan Çinlileşen Kuzey Wei Devleti’dir. Makalemiz 386 yılına kadar olan bu devreyi Tabgaç Sülâlesi’nin resmî sülâle yıllığı olan Wei Shu’nun ilk bölümüne dayanarak incelemek maksadındadır. Ayrıca Shih Chi, Han Shu, Hou Han Shu, San Kuo Chih, Chin Shu, T’ai P’ing Yü Lan, Ts’e Fu Yüan Kuei, T’ung Chih, Wen Hsien T’ung Kao, Tzu Chih T’ung Chien, T’ung Tien gibi ana kaynaklara ve araştırma eserlerine müracaat edilmiştir. Genel Türk Tarihi sahasındaki bu çalışmamızla Tabgaçlarla ilgili bundan sonraki siyasî tarih, dil bilim ve kültür tarihi çalışmalarına katkı sağlayacağımızı ümit ediyoruz.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>II. Abdülhamid Devrinden I. Cihan Harbine İstanbul’da Amerikan Misyoner Faaliyetlerine Bir Bakış</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15648</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15648</guid>
      <author>Özgür YILDIZ</author>
      <description>Osmanlı Başkenti İstanbul’da Amerikan Protestan misyonerlerinin faaliyetleri 1831 yılında İstanbul’un Batı Türkiye Misyonu’nun bir istasyonu olarak teşkil edilmesiyle başlamıştır. Tanzimat ve Islahat Fermanı ile misyoner faaliyetleri artmıştır. II. Abdülhamid misyoner faaliyetlerini engellemeye çalışmasına rağmen, Amerikan elçiliği ve Amerikan Başkanı’nın devreye girmesi nedeniyle geri adım atmak zorunda kalmıştır. İttihat ve Terakki döneminde Türkçülük ve Osmanlıcılık eksenli bir politika izlenmiş, misyoner faaliyetlerinin engellenmesi için misyonerlerin kurum ve kuruluşları ile ilgili yeni düzenlemeler getirilmiştir. İttihat ve Terakki dönemi misyoner ve misyoner kurumları için yeni sıkıntılar ortaya çıkarmıştır. Misyonerler ve kurumları için yeni vergiler ve ödemeler getirilmiştir. Bunun yanında yabancı okullar konusunda kısıtlamalar getirilmiştir. Osmanlıcılık ve Türkçülük politikasının yoğun bir şekilde uygulanması yabancı ve misyoner karşıtlığını ortaya çıkarmıştır. Bu gibi durumlarda Amerikan Elçiliği hükümetle anlaşma yoluna gitmiş ve ilişkileri koparmamaya çalışmıştır. Amerikan misyonerleri, faaliyetlerini misyonerler ve diğer görevliler vasıtasıyla yürütmektedirler. I.Cihan Harbi öncesi ve sırasında misyonerler İstanbul’da çalışan sıkıntısı çekmiş, diğer istasyonlardan getirdikleri misyoner görevlileri vasıtasıyla İstanbul’daki çalışmaları yürütmüşlerdir. Amerikalı misyonerler İstanbul’da dini faaliyetlerini; Vlanga, İstanbul, Rum ve Emmanuel Protestan Kiliseleri’nde yürütmüşlerdir. Dünya Protestanların desteklediği ve genellikle bağışlarla ayakta duran bu kiliseler siyasi ve sosyal faaliyetlerin içerisinde olmuşlardır. Bu makalede Amerikan arşiv belgeleri ışığında İstanbul’da Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki misyoner faaliyetleri kısa bir şekilde açıklanmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Türkçenin Yabancı Dil Olarak Öğretimi Ders Kitaplarında Kültür Aktarımı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15651</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15651</guid>
      <author>Fatih YILMAZ</author>
      <description>Günümüzde yabancı dil öğretiminde iletişimin önemi gittikçe artmaktadır. Dil öğrenenler için sadece o dilin kelime ve dilbilgisi yapılarını öğrenmek dil yeterliliği açısından yeterli değildir. Dil ve kültür arasındaki yakın ilişki, bir dile o dilin kültürünü öğrenmeden hâkim olunamayacağı gerçeğini ortaya koymaktadır. Bundan dolayı, yabancı dil öğretimi için kullanılan ders kitapları da kültürel farkındalığı artırarak iletişim becerilerini geliştirmesi beklenmektedir. Bu çalışmada, yabancılara Türkçe öğretimi bağlamında ders kitaplarında kültür aktarımı Jagellon Üniversitesi Türkoloji Bölümünde kullanılan Yabancılar için Türkçe Yeni Hitit serisi kitapları (a) konu alanı, (b) metin türü ve (c) görsellik kültür aktarım ölçütleri esas alınarak değerlendirilmiştir. Yabancılar için Türkçe Yeni Hitit serisi ders kitapları kültür aktarımı açısından incelendiğinde, içeriğinde hedef kültür olan Türk kültürünün öğrencilere farklı yönleriyle sunulduğu birçok öğe içerdiği ve bu şekilde Türkçe öğretmeyi hedeflediği öğrenci kitlesine Türk kültürünü aktarmada başarı sağlayabilecek nitelikte olduğu görülmüştür. Polonya üniversitelerinde Türkçeyi yabancı dil olarak öğretirken iletişimsel ve kültürlerarası dil yeterliliğini artıran ders kitaplarının seçilmesi gereklidir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Zamir /n/’si ve /y/ Yardımcı Ünsüz Karışıklığı: “Kırklareli’ne mi, Kırklareli’ye mi?” Demeli</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15653</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15653</guid>
      <author>Yakup YILMAZ</author>
      <description>Türkçede adlandırma çeşitlerinden biri belirsiz ad tamlaması şeklidir. Bu tamlamada iki isim bulunur. İkinci ismin yanına 3. kişi iyelik eki getirilir. Yer adlarında görülen belirsiz ad tamlaması ve hal ekleri arasına zamir /n/’si ve /y/ yardımcı sesin gelmesi konusunda son zamanlarda farklı kullanımlar görülmektedir. Türkçenin dilbilgisi kuralına göre bir isim tamlamasına gelecek aitlik, eşitlik ve hâl eklerinden önce bir zamir /n/’si getirilmelidir. Bazen iyelik ekinin görünürlüğünün zayıflığından dolayı, yanlışlıkla, farkında olmayarak, yanlış kalıplaşmalara gidilerek zamir /n/’sinin yerine /y/ yardımcı sesi kullanılmaktadır. Bu durum acaba yanlış bir kullanış mıdır, yoksa eş zamanlı dil kapsamında art zamanlı dil sahasından ayrı ve yeni bir kural ve kullanış mı olacaktır? Belirsiz ad tamlaması ile kurulmuş yer adlarına eklenen hâl eklerinin koruyucu ünsüzü genellikle zamir /n/’sidir; ancak bazı örneklerde /y/ yardımcı ünsüzü, zamir /n/’sinin yerine geçmiştir. Bunun sebebi 3. kişi iyelik ekinin görünürlüğünün zayıflığıdır. Bu durum ya yanlış ya da yeni bir kullanıştır. /y/ yardımcı sesiyle zamir /n/’si bazı araştırmacılarca yardımcı ses grubundan sayılsa da iki ses birbirinden farklı görevlere sahiptir. Birinin kullanıldığı yerde öbürünü kullanmak yanlış olur. Bu kullanış, dil yanlışı veya doğruluğu kıstasına göre uygun değildir; ancak yaygın olmak özelliğini kazanırsa dil yanlışı denemez. Şimdiki hâliyle dilbilgisi kurallarına uygunluk kıstası kapsamında kurala aykırıdır; lâkin yaygınlık kıstasına bakıldığında henüz doğru bir kullanış demek için de erkendir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Manilerde Doldurma Dize Problemi ve Dizeler Arasındaki Anlamsal Bağı Sağlayan Unsurları Sınıflandırma Denemesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15715</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15715</guid>
      <author>Mehmet Ali YOLCU</author>
      <description>Mani, Türk halk şiiri geleneğine özgü bir nazım türü olmakla birlikte, milli nazım şekillerinin de en küçük parçasıdır. Mani, Türkçenin kullanıldığı hemen her coğrafyada var olan en yaygın halk şiiridir. Çeşitli Türk şivelerinde ve ağızlarında farklı adlarla varlığını sürdürmektedir. Bu yaygınlığından dolayı maniler, kendine özgü icra geleneği oluşturmuş ender türlerden biridir. Mani, halk edebiyatının nazım birimi olan dörtlük ile söylenmekte ise de, dörtlüklerle söylenen öteki nazım biçimlerinden ayrı bir özellik göstermektedir. Maninin nasıl doğduğu ya da tarihi gelişiminin nasıl olduğu hususu bugüne kadar aydınlatılamamıştır. Mani konusunda araştırma yapanların üzerinde durduğu önemli bir konu da, manilerdeki “doldurma dize” problemidir. Bu tanım, ilk iki dizenin asıl duygu ve düşüncenin verildiği son iki dizeye hazırlık amacıyla söylendiği düşüncesine dayanmaktadır. Ancak doldurma dize konusunda araştırmacılar arasında görüş birliğine varılabilmiş değildir. Konu hakkında yapılan ilk araştırmalarda maninin ilk iki dizesi “doldurma dize” olarak adlandırılmış ve bunların anlam bakımından son iki dizeyle bağlantısız olduğu görüşü öne çıkmıştır. Ancak bağlam merkezli yapılan araştırmaların da etkisiyle, son dönemlerde yapılan çalışmalarda mani, bir bütün olarak değerlendirilmiş ve doldurma dize denilen dizelerin aslında bazı işlevleri yerine getirdiği öne sürülmüştür. Bu çalışmada, manideki ilk iki dize ile son iki dize arasındaki anlamsal bağları sağlayan unsurlar ele alınmış ve bunlar sınıflandırılmaya çalışılmıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Okul Müdürlerinin Kültürel Liderlik Rollerinin Öğretmenlerin Örgütsel Bağlılık Düzeyine Etkisi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15707</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15707</guid>
      <author>Sinan YÖRÜK,Şöhret SAĞBAN</author>
      <description>Örgütsel bağlılık, öğretmenlerin okulda bulunmalarını gerektirecek maddi manevi duygunun kendilerinde bulunmasıdır. Kültürel liderlik de okul müdürünün okula öğretmenleri bağlı hale getirecek yeni ve etkileyici eylemlerde bulunmasıdır. Örgütsel kültür kurumun başarılı veya başarısız olmasında önemli bir faktördür. Yöneticilerin kültürel liderlik özelliklerini daha fazla taşımasıyla okulların başarısı da daha fazla olacaktır. Kurumların daha başarılı olabilmesi için iyi eğitilmiş, profesyonel ve kültürel liderlik rollerinin sergileyebilen liderlere ihtiyaç vardır. Bu çalışma okul müdürlerinin kültürel liderlik rollerinin, öğretmenlerin örgütsel bağlılık düzeyi üzerine etkisini incelenmiştir. Ayrıca çalışmada cinsiyet, görev, hizmet yılı, eğitim durumu ve okul türü değişkenlerinin, katılımcıların örgütsel bağlılık düzeyi ve kültürel liderlikle ilgili görüşlerine etkisi incelenmiştir. Örneklem olarak Afyonkarahisar Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı ilköğretim ve ortaöğretim kurumlarındaki okul müdürleri, okul müdür yardımcıları ve öğretmenler ele alınmıştır. Ölçeğin birinci bölümünde demografik bilgiler sorulurken, ikinci bölümünde daha önceden güvenirliliği ve geçerliliği test edilen ve 18 maddeden oluşan “Örgütsel Bağlılık Anketi” (Organizational Commitment Questionnaire) (Allen &amp; Meyer, 1991; akt. Demirkıran, 2004) kullanılmıştır. Ölçeğin 3. bölümünde ise yine daha önceden güvenirliliği ve geçerliliği test edilen ve 21 maddeden oluşan “Kültürel Liderlik Anketi” (Yıldırım, 2001) yer almaktadır. Araştırma verilerinin analiz edilmesinde t testi, anova ve kanonik korelasyon analiz testi uygulanmıştır. Araştırma sonucunda öğretmenlerin örgütsel bağlılık düzeyinin artırılmasında okul yöneticisinin kültürel liderlik rollerinin etkili olduğu görülmektedir. Bir diğer ifadeyle, kültürel liderlikle örgütsel bağlılık arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Seyahatnamelerde Hadîs Kültürü: İbn Battûta Örneği</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15832</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15832</guid>
      <author>Yunus MACİT</author>
      <description>Seyahatnameler, İslam tarihi ve dini yaşamı açısından en önemli kaynaklar arasındadır. Bu nedensiz değildir; çünkü seyahatnameler, bir dönemin tarihi, coğrafi ve sosyo-kültürel özelliklerini günümüze ulaştırması bakımından önemli işlevlere sahiptirler. Öte yandan, seyahat ya da seyyahlık, İslam kültüründe Müslümanların bilgi ve deneyimlerini genişletmeleri açından iyi bir gelenek olarak benimsenmiştir. Bu yüzden İslam dünyasında meşhur seyyahlar yetişmiştir. Bilindiği gibi Müslüman seyyahların en meşhuru, Şemseddin (1304–1368) olarak da bilinen İbn Battûta’dır. O, Berberi-Faslı Müslüman bir seyyahtır ve gezdiği yerleri seyahatnamesinde anlatmaktadır. İbn Battuta otuz yıllık bir süre içinde, İslam dünyasının pek çok yerini olduğu kadar, Müslüman olmayan yerleri de gezmiş, Kuzey Afrika, Batı Afrika, Güney Avrupa, Doğu Avrupa, Güney Asya, Orta Asya ve Çin’e değin pek çok yeri gezmiştir. Bu gezileriyle, yakın-çağdaşı Morco Polo’nun üç katı yere seyahat ederek onu geçmiştir. Bu yüzden İbn Battuta, tüm zamanların en büyük seyyahı olarak kabul edilir. Dindar bir kişi olarak İbn Battûta, seyahatleri boyunca, gittiği yerlerin dini özelliklerini ve dini grupları öğrenmeye büyük özen göstermiş; din adamları ve dini gruplarla sıkı ilişkiler kurmuş, ayrıca dini otoriteleri ziyaret ederek onlardan bilgiler aktarmıştır. Bunlarla da yetinmeyen İbn Battûta, gezdiği yerler hakkında Hz. Peygamber’den rivayet edilen hadisler var ise onları da zikretmiştir. Bu nedenle onun seyahatnamesi, dönemindeki ortaçağ İslam coğrafyasını, sosyo-kültürel ve ekonomik özelliklerini olduğu kadar, dönemin Müslümanlarının yaşamları, uygarlık düzeyleri ve Hz. Muhammed’in mekânlara, kişilere ve Müslüman yaşamına ilişkin olarak söylediği sözleri anlamamıza da katkılar sağlayacak niteliktedir. Şu halde, İbn Battuta’nın çalışmaları, hadis ve sünnet açısından da önemli bir kaynak durumundadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Nabi'nin Şiirlerinde Nostaljik Hususlar</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15790</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15790</guid>
      <author>Gencay ZAVOTÇU</author>
      <description>Nâbî’nin yaşadığı 17. yüzyıl toplumda olumsuz yönde bozulma ve sarsılmaların yaşandığı bir dönemdir. Fetih ve zaferlerle dolu günler geride kalmıştır. Ordu, artık savaş meydanlarından zaferle ayrılamamakta, yönetenlerle yönetilenler arasındaki bağlar zayıflayıp sarsılmakta, insanlar arası ilişkiler bozulup güven azalmakta ve halk giderek yoksullaşmaktadır. Bu ve benzeri olumsuz durumlar aydınları üzmekte, halkın gören gözü, işiten kulağı ve söyleyen dili olan yazar ve şairleri sorun üzerinde düşünüp çözüm aramaya sevk etmektedir. Olumsuz olaylara sahne olan bu yüzyılda aksaklıkları ve yanlış uygulamaları dile getirip eleştiren ve geçmişteki olumlu örneklere atıfta bulunan aydınlardan biri de Nâbî’dir. Nâbî’nin geçmişteki mutlu, huzurlu, sağlıklı ve çeşitli yönlerden hayırla yad olunan yıllara özlem duymasının temelinde yaşadığı dönemin olumlu özelliklere sahip olmaması, iç açıcı bir görünüm arz etmemesi, geçmişi aratacak nitelikte bozukluklar içermesi ve bütün bunların yanında inançlı ve sağlam bir kişiliğe sahip olması etkili olur. Onun şiir ve mesnevilerinde temas ettiği bozuklukların ekseninde insan vardır. Nâbî’nin eserlerinde nostalji kapsamında değerlendirilebilecek hususlara ağırlıklı olarak Hayriyye adlı eserinde değinilir. Nâbî Dîvânı’nda geçmişe özlemi çağrıştıran şiirlerin gitmiş, kalmamış, tükenmiş ve unudulmuş redifli gazeller olduğunu söylemek yanlış olmaz. Diğer bir deyişle, Nâbî Dîvânı’nda nostaljik konuların işlendiği şiirlerin ilk akla gelenleri ve en belirgin olanları gitmiş, kalmamış, tükenmiş ve unudulmuş redifli gazellerdir. Bu gazellerde genel olarak âile, yakın çevre, toplum ve millet düzeyinde geçmişte olan ve yaşanılan zamanda yokluğu hissedilen, özlemi çekilen ve olması istenen ahlâkî ve insânî değerler, görgü kuralları, gelenekler, uygulamalar ve diğer kültür öğelerine çağrışım yapılır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Süleyman SOLMAZ, Onaltıncı Yüzyıl Tezkirelerinde (Ahdî, Gelibolulu Âlî, Kınalızâde, Beyânî) Şâirin Dünyası, Akçağ Yayınları, Ankara 2012, 670 s.</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15661</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15661</guid>
      <author>Ahmet AKDAĞ</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Tuğba Çelik (2011). Dil ve Edebiyat Öğretimi, Ankara: Anı Yayıncılık, 326 s. ISBN 978-605-4434-60-2</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15657</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15657</guid>
      <author>Sedat KARAGÜL</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mehmed TEVFİK – Kâfile-i Şu’arâ, İstanbul, Doğu Yayınevi, 2012, 320 s. Hazırlayanlar: Fatma Sabiha Kutlar Oğuz, Müjgan Çakır, Hanife Koncu</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15806</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15806</guid>
      <author>Özge ÖZTEKİN</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mitat Durmuş, Melih Cevdet Anday’ın Şiir (Ç)Evreni, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara 2011, 773 s., ISBN: 978-975-11-379-7</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15724</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=15724</guid>
      <author>Adem POLAT,Azer YAVUZ</author>
      <description/>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


