






   
<rss version="2.0">
  <channel>
    <title>Journal of Turkish Studies, Yıl 2021 Sayı Volume 16 Issue 7</title>
    <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=sayi_detay&amp;sayi_id=1674</link>
    <description>Journal of Turkish Studies</description>
    <language>tr</language>
    <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    <generator>
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Ankara Bilim &amp;Uuml;niversitesi&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Kamp&amp;uuml;s&amp;uuml;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;Maltepe Mahallesi Şehit G&amp;ouml;nen&amp;ccedil; Caddesi No: 5 &amp;Ccedil;ankaya, Ankara, T&amp;Uuml;RKİYE&lt;/p&gt;
&lt;p style="margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Web: &lt;/strong&gt;&lt;a href="https://ankarabilim.edu.tr"&gt;https://ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;Telefon:&lt;/strong&gt; &lt;a href="tel:4442228"&gt;444 22 28&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;
&lt;p style="text-align: justify; margin: 6.0pt 0cm .0001pt 0cm;"&gt;&lt;strong&gt;E-mail:&lt;/strong&gt;&amp;nbsp;&lt;a href="mailto:info@ankarabilim.edu.tr"&gt;info@ankarabilim.edu.tr&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;</generator>
    <item>
      <title>Mimari Miras ve Korumacılık: Prof. Dr. Mustafa Servet Akpolat’a Armağan </title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=55668</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=55668</guid>
      <author>Çiler Buket TOSUN</author>
      <description> &#13;
 </description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Divriği Kale Kazısında Bulunan Bir “Leeuwendaalder (Aslanlı Dolar)”in İzinde</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52765</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52765</guid>
      <author>Meryem ACARA ESER</author>
      <description>Bu çalışmada, Divriği Kale kazısında 2014 yılında ele geçen bir “Leeuwendaalder (aslanlı dolar)” tanıtılacaktır. İlk inşasının Bizans Dönemi içerisinde olduğu düşünülen Divriği Kalesi, Anadolu’nun Orta Çağ-Türk dönemine ait önemli kalelerinden birisidir. Kale, Sivas’ın güneydoğusunda, denizden 1250 m yükseklikte, Fırat Nehrinin kollarından birisi olan Çaltı Irmağı ile birleşen derenin vadi tabanında ve yamaçlarında yer alır. 2007 yılında başlayan kazı çalışmalarında kalenin tarihçesine ışık tutan, Bizans, Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerine ait çeşitli buluntular ele geçmiştir. Çalışmanın konusunu oluşturan 1648 tarihli “Leeuwendaalder (aslanlı dolar), 2014 yılında Ana Kapı’nın yaklaşık 100 m kuzeyinde, kayaya oyulmuş iki mekândan güneydekinde bulunmuştur. Özgününde kaya mezarı olan bu mekânlar, daha sonra inşa edilen duvarlar ile konut/depo/işlik olarak değerlendirilmiştir. Bir daalder değerindeki gümüş sikke, 41 mm çapında, 25.45 gr ağırlığındadır.  Ön yüzünde; iki sıra halinde noktalı daire içerisindeki yazı şeridi, zırhlı ve miğferli bir şövalye ile üzeri aslan tasvirli bir kalkanı çevreler. Arka yüzünde ise;  yine iki sıra halinde noktalı daire içerisindeki yazı şeridinin merkezinde bir aslan figürü yer alır. Ön yüzündeki yazıttan sikkenin Utrecht (Traiectum) baskısı olduğu, arka yüzündeki yazıttan ise 1648 yılında basıldığı anlaşılmaktadır. 1648 tarihli gümüş “Leeuwendaalder”in, Gaziantep’te ve Mersin, Aydıncık’ta bulunan örneklerden sonra, Anadolu’da üçüncü buluntu yerinin Divriği olması, Nürnberg (Nuremberg) yüksüğü ve belki de toprak altında gün yüzüne çıkmayı bekleyen çağdaş diğer buluntular kalenin 17. yüzyılda da Avrupalılar için bir uğrak yeri olduğunu göstermesi açısından önemli bir veridir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Osmanlı Dönemine Ait Vakfiyelerde Vakıf Binaların Onarım Koşulları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54802</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54802</guid>
      <author>Tuba AKAR</author>
      <description>İslami bir kurum olan vakıf, genel anlamda, özel mülke tabi bir mülkün dini ve hayri gerekçelerle toplum yararına sonsuza dek kullanımının tahsis edilmesi olarak tanımlanabilir. Bu eylemde birey kendine dini, sosyal, siyasi ve ekonomik faydalar sağlarken; külliye, cami, medrese, han, hamam, dükkân vb. mekânlarla da devlet, toplumun kamusal ve sosyal ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik sorumluluklarını vakıflar aracılığıyla yerine getirmiş olur. Vakıf eylemi ile birlikte mülk, artık özel mülk olmaktan çıkmış, Allah'ın mülkü olmuş ve dokunulmazlık kazanmıştır. Bu özelliğinden ötürü vakfın sonsuza dek yaşaması öncelikli olarak hedeflenmiştir. Dolayısıyla vakfın sürekliliğinin sağlanması, vakfın fiziki varlığını oluşturan çeşitli niteliklerdeki mimari mekânların sürekliliğinin sağlanması ile gerçekleşebilir. Bu doğrultuda yapıların onarım ihtiyaçları ve onarım şartları, vakıf kurucuları tarafından tespit edilmiş ve vakfiyelerinde belirtilmiştir. Bu makale, Osmanlı döneminde kurulan vakıfların vakfiyelerinde bulunan onarım şartları üzerinden vakıf yapıların korunmasında vakıfların rolünü belirlemeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda incelenen vakfiyelerdeki onarım şartlarına bakıldığında, vakıf yapıların onarımlarının yapılmasının her zaman için öncelikli şart olarak koşulduğu görülmüştür. Bunun gerçekleşebilmesi için de parasal kaynakların öncelikli olarak vakıf yapıların onarımına harcanması şart koşulmuştur. Ayrıca, onarımların sürekli ve ivedi olarak yapılabilmesi için de onarım işlerini yapacak personelin de vakıf kurucusu tarafından vakfında istihdam edildiği görülür. Sonuçta, vakıf kurucularının vakıflarının sürekliliklerini sağlamak için vakıf yapıların korunmasına yönelik her tür maddi ve manevi koşula vakfiyelerinde yer verdiği izlenmiştir. </description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mimar Nail Çakırhan’ın Babası Ali Efendi’nin Geleneksel Ula Evi </title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52744</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52744</guid>
      <author>Gökben AYHAN</author>
      <description>Muğla’nın ilçelerinden biri olan Ula, geleneksel ev dokusunu büyük ölçüde korumuştur. İlçede evler çoğunlukla bahçelerinin bir kanadına inşa edilmiş olup, bir veya iki katlıdır. Ula’da Osmanlı-Türk evi geleneğinde olduğu gibi dış sofalı, iç sofalı ve orta sofalı plan tiplerinin yanı sıra sofasız ev örnekleri de bulunmaktadır. Günümüze ulaşan geleneksel Ula evlerinin çoğu 1900’lü yılların başlarından kalma örneklerdir. İlçe’de iki yüzden fazla tarihi ev mevcuttur. Tek katlı örneklerin çoğunluğunu oluşturduğu konutların çoğu harabeye dönüşmek üzeredir. Ali Efendi’nin Evi de bunlardan biridir. Günümüzde yapı atıl durumda olup mimari özelliğini her geçen gün kaybetmektedir. Bu çalışmada, daha önce doğrudan herhangi bir yayına konu olmayan Ali Efendi’nin Evi’nin mimari ve süsleme özellikleri incelenmiştir. Ayrıca söz konusu evin, Ula ve diğer Osmanlı-Türk evleri arasındaki yerinin belirlenmesinin yanı sıra Nail Çakırhan’ın gerçekleştirdiği çeşitli imar faaliyetlerine, babası Ali Efendi’nin Evi de dahil olmak üzere Ula evlerinin yerel mimari özelliklerinin yansımaları üzerinde durulmuştur. Ali Efendi’nin Evi, Ula’da doğa ile uyumlu iki katlı konutlardan biridir. Bu yapı, aynı zamanda Ula’nın mimari geleneğini kendi evinde uyguladığı için Ağahan Ödülü’nü kazanan mimar Nail V. Çakırhan’ın (1910-2008) babasının evidir. Nail Çakırhan’ın doğup büyüdüğü bu ev, Muğla’nın Ula İlçesi’ndeki Alparslan Mahallesi’nde 27 numarada yer alır. Yapı, iki dönümlük bahçenin kuzeydoğu kanadına inşa edilmiştir. Bahçenin güneybatı köşesindeki yeşil boyalı kuzulu kapısı avluya açılmaktadır. Yapı hem zemin kat, hem de üst katta orta sofalı plan tipinin bir örneğini sergilemektedir. Evin ön cephesinin ortasında, iki kat boyunca yükselen alt ve üst kat sofalarının altıgen dışa taşması bulunmaktadır. Zemin katta mutfak, sofa, tuvalet ve banyo yer alır. Üst kata, üç oda ve bir sofa olmak üzere dinlenme alanları mevcuttur. Konutun iki katı arasındaki bağlantı, evin ön tarafında bulunan tek kollu merdivenle sağlanır. Ali Efendi’nin Evi, Batılı etkilerin Ula’daki konut mimarisine yansımaya başladığı yıllarda inşa edilmiştir. Geleneksel tarzını büyük ölçüde koruyan evde, Batı etkili unsurlar sınırlı oranda süreç içinde uygulanmıştır. Dünyaca ünlü mimar Nail Çakırhan, başta babası Ali Efendi’nin Evi olmak üzere Ula’nın geleneksel mimarisini meslek hayatında örnek almıştır. Ula’nın Osmanlı-Türk konut mimarisi içinde büyümesinin verdiği bilinçle Nail Çakırhan, pratik çözümler sunduğu Muğla İl’inde birçok ev ve turizm işletmesinin hayata geçirilmesini sağlamıştır. Bu bağlamda, bölgede kaybolmaya yüz tutan tarihi dokunun canlanmasına öncülük eden Nail Çakırhan, İlçe’de kendi adıyla anılan mimarinin yaşatılmasında babasının evinin yanı sıra diğer Ula evlerinin etkisinde kalması önemli bir rol oynamıştır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Urla Yarımadası’nda Tunç Çağı Savunma Sistemleri</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54813</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54813</guid>
      <author>Tayfun CAYMAZ</author>
      <description>Batı Anadolu kıyılarının ortasındaki Urla Yarımadası, Anadolu anakarası ve Ege kültürlerini buluşturan bir köprü konumundadır. Nitekim çağlar boyunca bu iki yönle ilişkili çeşitli kültürlere ev sahipliği yapmıştır. On iki İon kentinden ikisi yarımadada yer alırken, ikisi de yakın komşudur. Ancak yarımadanın coğrafik yapısı ve konumu, savunma ve güvenlik zaafı oluşturmaktadır. Yarımada çağlar boyunca bir yandan korsanlık, eşkıyalık ve kaçakçılık gibi güvenliğe yönelik faaliyetlere, diğer yandan organize siyasal güçlerin askeri saldırılarına maruz kalmıştır. Arkeolojik veriler, bu tip tehditlerin protohistorik dönemde de mevcut olduğunu ortaya koymaktadır. Erken Tunç Çağı’nda Urla İskelesi’ndeki Liman Tepe, görkemli bir kalesi, aşağı şehri ve limanı olan bölgesel idari ve siyasi bir merkez haline gelmiştir. Aynı dönemde yarımadanın başlıca yollarını ve körfezlerini denetim altında tutma yeteneğine sahip bir güvenlik ve savunma sistemi oluştuğu görülmektedir. Bu sistem içinde Alaçatı yakınlarındaki Gölkayası Samos adası yönünü, Kale Tepe Urla-Çeşme yolunu, Yaren Tepe Sığacık Körfezi yönünü denetim altında tutan başta gelen birimlerdir. MÖ 2.binyıl ile birlikte dar bölgesel idari yapıların yerini daha geniş bölgelere hükmeden güçler almaya başlamıştır. Yarımadada bu döneme ait yerleşimlerdeki materyal kültür Anadolu paralelindedir. Bunun yanı sıra süreç içinde önce Minos, takiben Miken ticari ve kültürel etkileri ortaya çıkmıştır. Orta ve Geç Tunç Çağlarına ait az sayıda savunma birimi bilinmektedir. Bunlar daha çok bölgenin anakaraya bağlanan doğu kesiminde yer almaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Geç Osmanlı Dönemi Mimarisi’nden Bir Temsil: Ankara Sanayi Mektebi </title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52912</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52912</guid>
      <author>Kübra ÇEBER</author>
      <description>Bu çalışma Osmanlı modernleşmesi sürecinde sanayi, eğitim ve mimari alanında meydana gelen gelişmeler içerisinde yer alan Ankara Sanayi Mektebi’ni konu edinmektedir. Açılış tarihi bilinmeyen ve ilk kez 1872 tarihli Ankara kent yıllığında ıslahhane olarak bahsedilen mektep, temelde fakir ve kimsesiz erkek çocukların barındırılıp onlara bir meslek dalının öğretilmesini amaç edinmiş bir mesleki eğitim kurumudur. Erken dönemlerinde çeşitli yapılarda kiralık olarak faaliyet gösteren Ankara Sanayi Mektebi için temelleri 1901 yılında atılan yeni bir yapı inşa edilmiştir. Geç Osmanlı Dönemi’yle birlikte Bankalar Caddesi’nde yoğunlaşan imar faaliyetlerinin ilk örnekleri arasında yer alan mektep, yönetim-derslik yapısı ile iç avluyu üç yönden çevreleyen atölyeleriyle öğrencilerine eğitim ve barınma hizmetlerini tek çatı altına sunabilmiştir. Çalışmanın amacı; Ankara Sanayi Mektebi’nin tasarım anlayışı ve mimari özelliklerini tanıtmak, mektebin Ankara’nın değişim sürecindeki rolünü göstermek, mimari özellikleri ile onu diğer sanayi mektepleri ve çağdaşı olan eğitim yapılarıyla karşılaştırarak dönem özellikleri kapsamında değerlendirmektir. Çalışma sonucunda Ankara Sanayi Mektebi’nin bünyesinde barındırdığı tüm özellikleriyle döneminin referanslarına katkı sağladığı görülmüştür. Küçük bir kasabadan Türkiye’nin başkentine dönüşen Ankara’nın kent kimliğinde mektebin hem işlevi hem de tarihi yapısıyla önemli bir yer teşkil ettiğinin altı çizilmiştir. Sanayi mekteplerine ait eğitim modelinin mekanı biçimlendirme üzerindeki etkisini örnekleyen Ankara Sanayi Mektebi’nin yapım sürecindeki belirsizlik, mimarının kimliği ve yapının 1911 tertibat planı ile arasındaki öncüllük sorunsalı üzerinde tartışılmıştır. Tasarım anlayışıyla sadeleştirilmiş neo-Rönesans üslubuna referans veren mektebin, tartışmalar sonucunda 1911 tertibat planına öncül olduğu sonucu ortaya koyulmuştur. Bunlara ek olarak işlevini ve özgünlüğü kaybetmeden günümüze kadar gelebilen mektebin kurgu ve plan şemasının, Cumhuriyet Dönemi’nde çeşitli alanlarda eğitim veren meslek okullarında örnek alınıp yorumlanmış olmasına da dikkat çekilmek istenilmiştir. </description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Misis Havraniye Hanı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54788</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54788</guid>
      <author>Ökkeş Hakan ÇETİNNurşen ÖZKUL FINDIK ,Muhammet GÖRÜR </author>
      <description>Misis (Mopsuesta, Mamistra), Tarsus ve Gülek Boğazı yönünden gelip, Adana ve Belen Geçidi üzerinden Kuzey Suriye ve Mezopotamya’ya giden ticari, askeri ve hac yolu üzerindedir. Bundan dolayı stratejik önemi çok büyüktür. Ayrıca Orta Çağ’da Erzurum ve Trabzon yönünden gelen ticaret kervanlarındaki mallar Göksun üzerinden Misis’e inerek buradaki İtalyan tüccarlar tarafından depolanıyor veya Ceyhan Nehri ya da Gökvelioğlu üzerinden Yumurtalık’a gönderilerek dağıtımı yapılıyordu. Bu da Misis’in hemen her dönemde olduğu gibi Orta Çağ’da da önemli bir merkez teşkil ettiğini göstermektedir. Bu nedenle yerleşimde çarşı pazar kadar ticaret yapıları da büyük önem arz etmektedir. Bu yapılardan biri olan ve çalışma konumuzu teşkil eden Misis Hanı, Adana İli, Yüreğir İlçesi, Yakapınar Beldesi, Geçitli/Havraniye Köyü sınırlarında, Ceyhan Nehri üzerindeki Misis Taş Köprü’nün hemen güneydoğu ucunda ve Adana-Ceyhan yolunun doğu kenarında yer almaktadır. 2015 yılında gerçekleştirilen restorasyona yönelik kazı çalışmaları neticesinde toprak altında kalan kısımlarının büyük bir bölümü ortaya çıkarılmıştır.   Yapı, kuzey duvarı ve güneydeki dikdörtgen planlı tonoz örtülü bölümler hariç temel seviyesine kadar yıkılmış vaziyettedir. Ancak mevcut kalıntılardan hareketle plan özellikleri kısmen belirlenebilmektedir. Araştırmacılar Memluklu Hanlarını kare planlı ve dikdörtgen planlı olmak üzere iki tipe ayırmaktadır. Misis Hanı da kare planlı, tek katlı ve avlusu galeri biçiminde mekânlarla kuşatılan tip içine girmektedir. Eser, plan, cephe düzeni ve süsleme programı gibi özellikleri dikkate alınarak 14. yüzyıl sonu veya 15. yüzyılın başlarına tarihlendirilebilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Geçmişte Farklı Etnik Kökenlerin Yaşadığı Geleneksel Kırsal Dokuların Korunması ve Sürdürülebilirliği: Şanlıurfa Germuş Köyü Örneği </title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52719</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52719</guid>
      <author>Sümeyra ÇİFTÇİNeslihan DALKILIÇ </author>
      <description>Eski bir Ermeni yerleşimi olan Germuş Köyü, günümüzde Şanlıurfa İli, Haliliye İlçesi’ne bağlı bir mahalle yerleşimidir. 1900’lerde bir Ermeni kasabası olan köy, 1915 yılında Ermenilerin Musul ve Halep’e göç etmesinden sonra bir süre kullanılmamıştır. Germuş Köyü, Cumhuriyetin kurulmasından sonra, Atatürk tarafından, Urfa’nın kurtuluşuna büyük katkılar sağlamış olan Iraklı Uceymi Sadun Paşa’ya hibe edilmiştir. Germuş Köyü; arkeolojik alanları, kilisesi, geleneksel ev dokusu ve sosyal sürdürülebilirlik açısından önemli olan ve varlığını hala sürdüren köy yaşantısı gibi değerleri ile önemli bir yerleşim yeridir. Germuş Köyü günümüzde hızlı bir bozulma sürecine girmiştir. Bu nedenle, korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanarak gelecek kuşaklara aktarılması büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, kapsamlı koruma-belgeleme çalışması yapılmamış olan Germuş Köyü’nün sahip olduğu somut ve somut olmayan kültürel miras değerlerini ve koruma sorunlarını tespit etmek, korunması ve sürdürülebilirliğine yönelik öneriler geliştirmektir. Çalışma kapsamında ilk olarak gözlem ve görüşmeler yapılarak yazılı ve sözlü kaynaklardan köyün tarihi araştırılmıştır. İkinci aşamada köy içerisinde bulunan geleneksel yapılar tespit edilip belgelenmiş, koruma sorunları belirlenmiştir. Üçüncü aşamada ise tarihi kırsal yerleşmenin korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanmasına yönelik çözüm önerileri geliştirilmiştir. Bu çalışma sonucu elde edilen bilgilerin, köyün kültürel miras değerlerinin tespiti ve sürdürülebilirliğinin sağlanmasına yönelik yapılacak koruma-geliştirme çalışmalarına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.&#13;
 </description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Sivas, Ağılkaya Köyü Turan Yalçın Evi </title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52918</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52918</guid>
      <author>Ebru Bilget FATAHA</author>
      <description>Sivas Merkez İlçeye bağlı Ağılkaya Köyü’nde bulunan Turan Yalçın’a ait evin duvar resimleri ve resimlere ait veriler bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Sivas il merkezinden yaklaşık 26 km uzaklıkta bulunan Ağılkaya Köyü ilin eski yerleşime sahip köylerinden birisidir. Köyde harap durumda çok sayıda köy odası bulunmaktadır. Turan Yalçın evi bugün tescilli iki konuk odasından birisi olup sağlam durumda günümüze ulaşmıştır. Söz konusu ev genel özellikleri ile giriş mekânı ve bir odadan oluşmaktadır. Evin giriş mekânı odunluk ve erzak deposu olarak kullanılmaktadır. Moloz taştan, düz toprak dam örtülü olarak inşa edilen odanın içerisinde ahşap sütunlar, sütunların taşıdığı göbekli ahşap tavanlar ile alçı ocak ve mihrap nişleri görülmektedir. Dikdörtgen planlı oda mim sekili olarak düzenlenmiştir. Evin süslemelerinde sıva üzerine boya ile yapılmış duvar resimleri, ahşap ve alçı malzeme kullanılmıştır.  Ayrıca sıva üzerine siyah ve kırmızı boya ile yapılmış olan duvar resimlerinde manzara, ay yıldız, vazodan çıkan çiçek tasvirleri ile mermilik, süngülü tüfek, tabanca ve kılıç ile asılı Kur’an-ı Kerim, ağırlık, top arabası gibi nesnelere de yer verilmiştir. Ahşap malzeme, tavan ve tavan göbeklerinde süsleme amacıyla kullanılmıştır. Alçı malzeme evin ocak nişinin iki yanında kandillikler ile kabartma olarak yapılmış çok yapraklı çiçek tasvirlerinde görülür. Alçı mihrap nişi içerisinde sarkan kandil dikkat çeken diğer bir süsleme unsurudur. Turan Yalçın evi, süslemeleriyle dönemi için başkent İstanbul’dan oldukça uzak ve ücra sayılabilecek bir köyde karşımıza çıkması nedeniyle son derece önemlidir. </description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bir Sanatçı, İki Minber: Manisa Ulu Cami (1376) ve Bursa Ulu Cami (1399) Minberleri Üzerinden Düşünceler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52630</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52630</guid>
      <author>Sema KÜSKÜ</author>
      <description>Farklı etkenlerin biçimlendirdiği siyasal ve sosyal ortamda ortaya çıkan beyliklerden konumuzu oluşturan ikisi, Osmanoğulları (1299-1923) ile Saruhanoğulları’dır (1300-1410). Kuruldukları ilk andan itibaren zaman zaman ittifaklar kuran bu beyliklerin birbirleri ile sürekli bir rekabet halinde oldukları bilinir. Bu rekabet dünyası imar faaliyetlerinin yanı sıra sultanların sanatçı seçimlerini de etkilemiştir. Hatta banilerin sanatçı tercihleri güç gösterisi ve kendini ifade etme aracı olarak da kabul edilmiştir. Bu nedenle, güçleri ve başta bulundukları dönemlerin güç dengeleri farklı olsa da, I. Bayezid’in minberini, İshak Çelebi’nin minberinden 23 yıl sonra, aynı sanatçıya yaptırmış olması anlamlıdır. Bu Antep kökenli sanatçının ismi “amel-i el Hac Muhammed bin Abd-ul Aziz ibn-ül-Daki el- Ayintabi” dir. İshak Çelebi (1359?-1388) ve I. Bayezid’in (1389-1402) baniliğindeki camilere ait olan bu iki minber kalite, anıtsallık ve işçilik açısından karşılaştırıldığında dönemin daha güçlü kimliğinin sorgulanmasına olanak sağlar. Bilindiği üzere minberler, üzerlerinde hutbe okunması nedeniyle camilerin en siyasi tarafını simgeler. Eğer bu camiler, Bursa Ulu Cami ve Manisa Ulu Cami örneklerinde olduğu gibi başkentin merkezinde konumlandırılan birer sultan camisi ise minberin siyasi yönü “imgeye” dönüşür. Bu nedenle minberlerin anıtsallığı ve sanatsal inceliği çok önemlidir. Anıtsallık ve sanatsal inceliğe ek olarak, bu minberlerde “imgeye” gönderme yapan bir diğer önemli veri ise bani kitabeleridir. Sözü edilen camilerin minberleri dışında diğer mimari unsurları da (plan şeması, malzeme-teknik özellikleri, cephe tasarımları ve anıtsallıkları gibi) dönemin güçlü siyasi kişiliğini belgeleyecek özellikler yansıtır. Bu nedenle amacımız, gücün mimariye yansıma şeklini bu iki minber aracılığıyla irdeleyerek, sözü edilen iki beylik kapsamında dönemin tarihsel ve siyasi yapısını okumaya çalışmaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Eskihisar Kalesi</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54820</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54820</guid>
      <author>Bilge BAHAR</author>
      <description>Bu makalenin konusunu oluşturan Eskihisar Kalesi, Bizans dönemindeki adı Niketiaton olduğu düşünülen Gebze, Eskihisar Köyü’nde yer almaktadır. Makale kapsamında, Niketiaton’un yeri, kalenin tarihi ve mimari özellikleri tartışılmıştır. İç kale, planı, konut ve şömine gibi mimari unsurları ile dokuzuncu ve on dördüncü yüzyıllar arasında savunma açısından önem kazanan Bithynia Bölgesi'nin savunma, ulaşım ve ticaret ağını oluşturan savunma yapıları arasında ilginç bir örnektir. Kuzeybatı ve batı Anadolu'daki diğer savunma yapıları ile yaptığımız karşılaştırmalar sonucunda iç kalenin kısmi çerçeveli teknik ve tuğla bezemeler içeren malzeme ve teknik uygulamalarının, Foss tarafıdan Lydia yapılarında tespit edilen ve Laskarisler dönemine tarihlenen uygulamalar ile benzerlik kurarak on üçüncü yüzyıla tarihlendirilebileceğini düşünüyoruz. Bölgenin tarihi arkaplanı göz önüne alındığında, iç kale Körfezin Ioannes Vatatzes döneminde yeniden Bizans egemenliğine girdiği 1241 yılı sonrasına, on üçüncü yüzyılın ikinci yarısına tarihlenebilir. Foss tarafından verilen tarihlendirme önerileri tarih kayıtları ile uyumludur ancak kalenin malzeme ve teknik verileri kaynaklarda Niketiaton hakkında verilen kayıtlar ile uyumsuz olarak daha geç bir tarihe işaret etmektedir. Bizans savunma yapıları hakkında kapsamlı ve detaylı çalışmaların az sayıda olması malzeme ve teknik değerlendirmeye dayalı tarihlendirme yapabilmek için yeterli karşılaştırma verisinin olmamasına neden olmuştur. Malazgirt Muharebesi ile İstanbul'un fethi arasındaki dönemde özellikle kuzeybatı Anadolu'da inşa edilen savunma yapılarının detaylı bir şekilde incelenmesinin Bizans ve Osmanlı tarihi ve mimarisi açısından önemli veriler sağlayacağı açıktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Bizans Döneminde Myra (Demre) Kenti Kırsalında Güvenlik: Ayıveliler Kalesi </title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54725</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54725</guid>
      <author>Bülent İŞLER</author>
      <description>Günümüzde Antalya iline bağlı Demre ilçe merkezini oluşturan Myra, doğuda Phaselis’ten başlayarak batıda Fethiye körfezine uzanan Likya bölgesinin yaklaşık ortasında yer alan antik bir kıyı kentidir. Myra Bizans döneminde yükselişe geçerek 5. yüzyılda Likya bölgesinin dini ve idare merkezi haline gelmiştir. Kent konumu bakımından Akdeniz’deki deniz ulaşımında uğrak ve ikmal noktası olmasının yanısıra Hıristiyanlar için kutsal sayılan azizlerin röliklerini içeren kiliseleriyle dini bakımdan önemli bir yere sahipti. Akdeniz bölgesinde Likya, istila ve korsanlık/haydutluk faaliyetlerinin en yoğun olduğu bölgelerin başındadır. Likya bölgesinin coğrafi konumu tarih boyunca bölgeyi korsanlar ve yabancı güçler için açık bir hedef haline getirir. Özellikle Anadolu’da Pers istilalarının olduğu, M.Ö. 5. yüzyıl sonu ile M.Ö. 4. yüzyıl ilk yarısı Likya kent devletlerinin hem kendi aralarında hem de işgalci dış güçlerle mücadele ettikleri zorlu bir dönemdir. Likya bölgesinin MS. 43 yılında İmparator Cladius’un emriyle Roma eyaleti haline gelmesinden sonra istila ve korsanlık faaliyetlerinin giderek azaldığı görülür. Bölgenin huzur ortamı 7. yüzyıl başlarında Sasaniler ardından 300 yıla yakın süren Arap saldırılarıyla bozulur. Söz konusu saldırılardan özellikle kıyı kentlerin oldukça çok etkilendiği görülmektedir. Nitekim saldırıların yoğun olduğu dönemlerde, insanların daha güvenli olan dağlık kırsal alana çekildikleri mimari kalıntılarla desteklenir. Kırsalda yaşayan halk denizden gelebilecek tehlikelere karşı, kıyı boyunca uzanan yamaçlara ve önemli geçitlere savunma ve gözetleme amaçlı yapılar oluşturmuşlardır. Saldırıların yoğun olduğu Klasik ve Helenistik dönemlerde kule görünümlü korunaklı çok katlı binalar, tarımla uğraşan insanların yaşam yeri olmuştur. Kule çiftlikler Roma ve Bizans döneminde kullanılmakla birlikte 7.-9. yüzyıllardaki Sasani ve Arap istilaları zamanında ek olarak çok sayıda küçük kale inşa ederek kırsal alanın güvenliğini sağlanmıştır. Myra kentinin kuzeyindeki kırsal alanda yürütmekte olduğumuz yüzey araştırmalarında Antik dönemden kalma kule çiftlik evler dışında Bizans döneminde inşa edilmiş bir dizi küçük kale tespit edilmiştir. Bizans dönemi kaleleri özellikle Myra kentinden Kasaba ovasına uzanan, yaklaşık 20 km uzunluğundaki vadinin üst kesimlerinde, denizi ve vadiyi görecek biçimde konumlanmıştır. Kaleler kuşkusuz hem dağlık alanda yaşayan halkı hem de vadinin içindeki eski Roma yolunu korumak amaçlı inşa edilmiştir. Bu yapılardan biri makalenin konusunu oluşturan Ayıveliler mevkiinde bulunan kaledir. Makalede kalenin mimari özelliklerinin tanıtılması, diğer savunma yapılarıyla birlikte kırsal alanın güvenliğindeki yeri ve öneminin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Gelenek, Aidiyet ve Yok Oluş: Çaykaya Köyü Eski Cami </title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52910</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52910</guid>
      <author>Muzaffer KARAASLAN</author>
      <description>Duvar resimleri ve boyalı nakışlar yüzyıllardır sanatçılar tarafından yapılan ve mimarinin ayrılmaz bir parçası haline dönüşen önemli bir sanat türüdür. Osmanlı sanatçılarının benimsediği bu sanat türü kesintiye uğramadan Cumhuriyet sonrasında da devam etmiştir. Çalışmanın kapsamına alınan Ankara’daki Çaykaya Köyü Eski Cami’nin bezemeleri Cumhuriyet sonrasına aittir. Yapıdaki duvar resimleri ve boyalı nakışlar her ne kadar 1960 yılına ait olsa da Osmanlı’nın geç dönemine ait örneklerle büyük benzerlik göstermektedir. Hatta seçilen temalar Osmanlı boyalı nakış geleneğinin Cumhuriyet dönemindeki devamı niteliğindedir. Bu durum halk sanatçılarının Cumhuriyet sonrasında gelenekten kopmadıklarını ve geleneği devam ettirdiklerini açıkça kanıtlamaktadır. Söz konusu çalışmada sadece Çaykaya Köyü Eski Cami’nin duvar resimleri ve boyalı nakışları tanıtılmayacaktır. Aynı zamanda bezemelerin aidiyeti tartışılacak ve halk kültürü içerisindeki yeri üzerine görüşler sunulacaktır. Çalışmanın bir diğer konusu koruma sorunudur. 20. yüzyılın ortalarına ait olan Anadolu kırsalındaki yapıların, tarihi eser statüsünde olmaması birçok yapının göz ardı edilmesine ve hatta yıkılmasına neden olmaktadır. Haliyle Türkiye’de “önemsizleştirilmiş” bir grup yapı karşımıza çıkmaktadır. Ancak söz konusu mimari eserler halk sanatının izlerini taşıması açısından oldukça önemlidir. Çaykaya Köyü Eski Cami de hem mimari özellikleri hem de duvar resimleri ve boyalı nakışları açısından yok olmanın eşiğine gelmiş yapılardan biridir. Bu çalışmada Çaykaya Köyü Eski Cami’nin koruma sorunu üzerinde de durulacaktır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Soğanlı Vadisi’nde Gömüler: Yapıların Yaşamı</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54226</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54226</guid>
      <author>H. Ceylan KARACA</author>
      <description>Bu çalışma, Soğanlı Vadisi’ndeki bazı kayaya oyma kilise ve yapı topluluklarını ele almayı, bu yapıların içlerinde ve yakın çevrelerindeki gömüler ile vadi içindeki konumlarına dayanarak, hangi biçimde geliştiklerine ilişkin öneri getirmeyi hedeflemektedir. Bu amaçla ele alınan yapılar, 26, 27 ve 27a no.lu kiliseler, Azize Barbara kompleksi, 29, 30, 31 ve 32 no.lu kiliseler, Yılanlı Şapel, 1 ve 2 no.lu kiliseler, Karabaş kompleksinin iki kilisesi, Kubbeli kilise kompleksi, ve Geyikli Manastırı’nın doğusundaki kaya kütleleridir. Bir dini veya domestik yapı topluluğu ile fiziksel bağlantısı olmayan, gömü yoğunluğuna sahip veya az sayıda gömüyle sınırlı kalmış bazı kiliselerde, karşılaştırma malzemesi sağlayacak resim programına veya tarihlemeye yarayacak yazıta rastlanmaz. Yine de bu kiliselerin, vadideki dini ve domestik yapı topluluklarıyla liturjik ve yapısal bağa sahip olabilecekleri unutulmamalıdır. Başta sözü edilen yapıların ele alınması sonucunda Soğanlı Vadisi’nin şu tipte kilise ve yapı topluluklarına sahip olduğu önerilebilir: Bir aile üyesinin mezarını barındırma gibi bir amaçla başlayan, sonrasında hem bir mezarlık olarak genişleyen hem de aile kilisesi olarak kullanılan kiliseler; önemli bir dini figür etrafında gelişen, ve dini topluluğun varlığını sürdürmesinde böyle bir figürün gömüldüğü noktanın etkin olduğu kiliseler; bir asetik veya yalnızca bir köylü etrafında genişleyen, köy nüfusunun kullanımına açılmış ve köylülerin de gömüldüğü kiliseler. Çalışmanın sonunda görüldüğü gibi, vadideki gömüler, içlerinde bulundukları kilise ve yapı topluluklarının ortaya çıkış nedenlerine ve nasıl ilerlediklerine ilişkin yorum yapabilmemizi sağlamaktadır. </description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ankara Ermenileri: Meryem Ana Manastırı  </title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52506</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52506</guid>
      <author>Nurdan KÜÇÜKHASKÖYLÜ</author>
      <description>&lt;ol start="16"&gt;&#13;
&lt;li style="text-align: justify;"&gt;yüzyıldan itibaren özellikle dokuma sektörüne bağlı olarak gelişen Ankara’da ekonomik yaşam canlanmış, buna bağlı olarak Avrupalı tüccarlara aracılık eden Ermenilerin nüfusu giderek artmıştır. 18. - 19. yüzyıllarda misyoner rahiplerin faaliyetleri sonucu şehirde çok sayıda aile Katolikliğe geçmiş ve Ankara Ermenileri Gregoryen, Katolik ve Protestan olarak ayrılmıştır. Bu çalışmanın konusunu, gezginlerin sıkça bahsettiği Gregoryen Ermeni manastırı oluşturmaktadır. Şimdiye kadar hakkında monografik bir çalışma yapılmayan ve günümüze gelmeyen söz konusu manastır, “Ankara Surp Asdvadzadzin (Meryem Ana) Vankı”, "Saint Marie”, “Garmir Manastır (Kırmızı Manastır)” gibi farklı isimlerle anılmış ve Ankara’nın kutsal bir yer olması nedeniyle önemli bir ruhani merkez olmuştur. 1914 yılında halen faaliyette olduğu bilinen Surp Asdvadzadzin’in Batı ve Orta Anadolu’nun en eski Ermeni manastırı olduğu vurgulanmıştır. Bu manastırın ilk nüvelerinin 12. yüzyılda oluştuğu tahmin edilse de bu konuda kesin bir veri yoktur. Asıl yapı topluluğu 18. yüzyıl ortalarında yapılmış veya yenilenmiştir. Meryem Ana’ya adanan ve Çubuk Çayı kıyısına yapılan manastır bugünkü Etlik semti civarına yapılmıştır. 18.-19. yüzyıl gezginleri, yapının şehir dışında olduğunu vurgulamış, çevresinde tarımla uğraşıldığından, meyve ağaçları yetiştirildiğinden söz etmişlerdir. 1915 tarihinden itibaren I. Dünya Savaşı esirlerinin toplandığı bir “esir kampı” haline getirilen yapı topluluğu, sonrasında yıkılmış veya yanmıştır. Surp Asdvadzadzin’den günümüze bir şey kalmamıştır fakat söz konusu manastıra yer veren resimler ve gravürler yapı hakkında önemli verilen sunmaktadır. Burada; Başbakanlık Osmanlı Arşivi belgeleri, misyoner raporları, gezginlerin günlükleri, Ermeni kaynakları, dönem gazeteleri, resimler, gravürler, fotoğraflar, kartpostallar gibi kaynakların sunduklarıyla sadece aslında yok olmuş bir yapı topluluğu değerlendirilmemiş, çok yönlü bir şehir tarihinin okunması amaçlanmıştır.&lt;/li&gt;&#13;
&lt;/ol&gt;</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ölümünün Yüzüncü Yıldönümünde İlk Kez Yayımlanan Fotoğraflarla Mimar Alexandre Vallaury’nin Mezarı ve Bu Konudaki Düşünceler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52809</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52809</guid>
      <author>Mehmet Çağlayan ÖZKURT</author>
      <description>Alexandre Vallaury, 1850 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş levanten kökenli bir mimar ve mimarlık eğitmenidir. Vallaury, orta öğreniminin ardından mimarlık eğitimi almak üzere, bu alanda o dönem dünyanın en seçkin eğitim kurumlarından biri olan, Paris’teki Ecole des National Beaux-Arts’a giderek burada yaklaşık dokuz yıl süren bir mimarlık eğitimi almıştır. Eğitiminin ardından İstanbul’a dönmüş ve 1880’lerin başından itibaren Osmanlı mimarlığına damga vuracak olan eserlerini üretmeye başlamıştır. Vallaury bu mimari üretim faaliyetlerinin dışında, Osman Hamdi Bey’le olan yakın ilişkisi sayesinde Sanayi-i Nefise Mektebi Âlisi’nin kuruluş ve yapılandırılmasında da oldukça etkin bir rol üstlenmiş ve bu okulda yirmi beş yıl aralıksız mimarlık eğitmenliği görevini sürdürmüştür. 1908’de ilan edilmiş olan II. Meşrutiyet sonrası gelişen milliyetçi akımlar, mimarın da kariyerinin şekillenmesi ve sonlanmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu gelişmeyle birlikte Sanayi-i Nefise Mektebi’ndeki görevinden istifa eden -ya da istifaya zorlanan- Vallaury, bu tarihten sonra aşama aşama İstanbul’u terk etmiş; Fransa’nın Grasse Kasabası’na yerleşerek, hayatının son dönemlerini burada geçirmiş ve burada ölmüştür. Mimarın yaşamına ve aile köklerine ilişkin yapılmış olan erken monografik çalışmalarda, mimarın mezarı, araştırmacılar tarafından İstanbul’daki Feriköy Latin Katolik Mezarlığı’nda aranmış ve ailenin kimi üyelerinin burada olduğu saptanmış fakat Alexandre Vallaury’nin mezarına ulaşılamamıştır. 2014 yılında yapılmış olan bir doktora tezinde, mimarın mezarının Grasse’de olduğu bilgisi verilmiş fakat söz konusu çalışmada mezara ilişkin görsel malzeme sağlanmamıştır. Çalışmamız bu anlamda, mimarın ölümünün yüzüncü yılında, mezarının görsellerini bilim dünyasına sunmakta ve mimarın yaşamına dair yeni bilgiler sağlamaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ihlara Vadisi, Ihlara ve Belisırma’nın Bizans Dönemi Yerleşim ve Sosyal Yapısı Üzerine Görüşler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54173</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54173</guid>
      <author>Mustafa Sacit PEKAKHülya COŞGUNARAS  </author>
      <description>Aksaray ilinin Güzelyurt (Karbala/Gelveri) ilçesine bağlı Ihlara (Irhala) Vadisi Orta Çağ’da Kappadokya’nın önemli bir Hıristiyan yerleşimidir. 1. yüzyıldan itibaren Kappadokya’da Hıristiyan cemaatin varlığı bilinse de Kappadokya 3. yüzyılda Hıristiyanlığın önemli bir merkezi olmuş, bölgedeki dini yaşam özellikle 4. yüzyılda Kappadokyalı üç büyük kilise babası Nazianslı Gregorios, Nyssalı Gregorios ve Kayseria’lı Büyük Basileios ile şekillenmiştir. Büyük Basileios Bizans Manastır sisteminin de temelini oluşturan Kapadokya’daki ilk kenobitik manastırları kurmuştur. Büyük Basileios her ne kadar Kappadokya ve Anadolu’da manastır hareketinin kurucusu olarak kabul edilse de bölgedeki manastır varlığını destekleyecek herhangi bir yazılı belge günümüze ulaşmamıştır. Bölgedeki manastırların varlığı mimari verilerden hareketle ortaya konmaya çalışılmıştır. İyi organize olmuş, kaliteli işçilik sergileyen ve bir kilise içeren yapı toplulukları manastır olarak tanımlanmış, Kappadokya’nın sadece keşişler tarafından yerleşilen bir manastır bölgesi olduğu özellikle seyyahlar ve bölgede erken dönemde çalışan araştırmacılar tarafından kabul edilmiştir. Benzer bir genelleme ile 14 km uzunlukta kuzeybatı-güneydoğu doğrultusunda kıvrımlı bir şekilde uzanan Ihlara Vadisi de korunaklı, inzivaya çekilmeye uygun yapısından ve vadi boyunca yamaçlara oyulmuş çok sayıdaki kilise, kilise ile bitişik yapı toplulukları ve ibadet mekanlarının varlığından dolayı bir “manastır yerleşimi” olarak tanımlanmıştır. Ancak Kappadokya’da son yıllarda yürütülen çalışmalar manastır olarak tanımlanan yapı topluluklarının aslında bölgede var olan aristokrat, soylu ya da güçlülerin (dynatoi) birer konutu, bunları içeren yerleşimlerin ise farklı karakterler sergileyen yerleşimler olduğunu ortaya koymuştur. Ihlara Vadisi’nin Ihlara ve Belirsırma yerleşimlerinde yürüttüğümüz çalışmalar da manastır olarak kabul edilen kayaya oyma yapı topluluklarının, vadideki varlıkları kilise duvar resimlerindeki yazıt ve bani portreleri ile desteklenen soylulara ait konutlar olduğunu düşündürmüştür. Bu nedenle bu çalışmada Ihlara ve Belisırma yerleşimlerindeki kiliselerin duvar resimleri, yazıtları ve yeni tespit ettiğimiz kayaya oyma yapı toplulukları bir bütün olarak değerlendirilmiş, vadideki manastır olarak tanımlanan yapı topluluklarının manastır olup olmadıkları sorgulanarak vadinin yerleşim yapısı üzerine yeni görüş ve öneriler sunulması hedeflenmiştir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Kars Mağaracık (Ataköy) Rum Köyü ve Şapeli</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54661</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54661</guid>
      <author>Güner SAĞIR</author>
      <description>Kars, 1877-1878 arasında, “93 Harbi” olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı’nda, 1877 yılında Rus ordusu tarafından işgal edilmiştir. Kent, 1878-1918 arasında 40 yıl Rus yönetimi altında kalmıştır. Bugünkü adı Ataköy olan Mağaracık, Kars’ın 13 km güneyinde yer alır. Mağaracık, 1878’den sonra Rusların Kars’ı yönettikleri dönemde Pontus’tan (Trabzon) gelen Rumların yerleştirildiği göçmen köylerinden biridir. 1886 Rus kayıtlarına göre köyde 68 hane, 322 erkek, 306 kadın toplam 628 Rum yerleşiktir. 1918’de köyün Rum nüfusu 1300 kişi olarak tahmin edilirken, 1919’da bu rakamın 1600 kişiye çıktığı görülür. Mağaracık köyünün yerleşim alanının dışında bulunan Rumlara ait tek nefli şapelin ele alındığı metinde, köyün tarihine kısaca değinilmiş ve arazi çalışmalarının verileri çerçevesinde yapı tanıtılmıştır. Şapel, köyün güneydoğusunda, yerleşim alanın biraz dışında bir dere yatağının kenarında, yamaçta yer alır.  Yapı 2013’de yüzey araştırması kapsamında mimari olarak incelenmiş ve belgeleme çalışmaları tamamlanmıştır. 2018’de de bölgede araştırma yaparken yeniden ziyaret edilerek durumu kontrol edilmiştir. Yapının inşa tarihi bilinmemekle beraber mevcut veriler dikkate alındığında 1879-1918 arasında, Rus döneminde yapıldığı düşünülmektedir. Şapel, doğu-batı doğrultusunda dıştan, apsis dâhil, 8.95 m uzunlukta, 5.34 m genişlikte dikdörtgen, içten ve dıştan yarım daire tek apsislidir. Mağaracık köyündeki şapel, küçük boyutlu, basit planlı olsa da Kars’ta Rus döneminde yaşamış Rum nüfusun dini yapıları hakkında fikir vermesi açısından önem taşımaktadır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Ürgüp Sucuoğlu Konağı Duvar Resimleri ve Koruma Sorunu </title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54808</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54808</guid>
      <author>Ayşe Pelin ŞAHİN TEKİNALP</author>
      <description>Ürgüp, Kapadokya Bölgesi yerleşmelerinin en önemlilerinden olup Nevşehir’in 20 km doğusunda yer almaktadır. Bölge gayrimüslim nüfusun yoğun olarak yaşadığı bir bölge olmasına karşın Müslüman nüfusa ait mahallelerde konut ve dini mimari yoğunluğu da dikkati çekmektedir. Bu konutlardan günümüze ulaşmış olan ve dikkati çeken konut günümüzde Sucuoğlu Konağı olarak bilinen konut olup çalışmamızda başodasında yer alan iki kent manzarası aktarılacaktır. İstanbul ve Edirne manzaraları belgeci olması dikkati çekerken dönemin ruhuna uygun imgelerle dolu olması farklıdır. Her iki kente de gökyüzünde aynı anda zeplin, balon ve uçak görülmesi kayda değer bir özellik olarak dikkati çeker. İstanbul’un 20. yüzyıl başındaki kalabalık olmasının yanı sıra boğaz trafiği betimlenirken bütün camiler ve köprüler de görülmektedir. Edirne manzarası ise köprü, tren, camilerin üzerinde zeplin ve uçaklar ile dikkati çeker. Çalışmada İstanbul ve Edirne kentlerinin nasıl betimlendiği anlatılırken değişim ve gelişmelerle birlikte dönemin gündeminde yer alan gökyüzündeki yenilikler ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bu gelişmeleri nasıl izlediği gösterilecektir. Tarihte hiçbir an yoktur ki balon, uçak ve zeplin aynı anda hem İstanbul hem de Edirne’de havada yer alsın. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu havacılık açısından yenilikleri takip ettiği yayınlardan anlaşılırken duvar resimlerinin görsel haber aracı gibi kullanıldığını söylemek olasıdır. Resmin günümüzdeki durumu içler acısıdır. Sprey boyayla yazılmış ve kazınmış aşk itirafları, tarihi ve kültürel mirasın cahil, vandal insanların elinde hoyratça zarar gördüğünü gösterir. Bu çalışmada resimler üzeri boyanmadan önce çekilen fotoğraflarla değerlendirilecektir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Paphlagonia Hadrianoupolis’i Geç Roma Villası’nda Yer Alan Duvar Resimlerinin Korunması Kapsamında Ön İnceleme Çalışmaları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=53947</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=53947</guid>
      <author>Ezgin YETİŞMurat EROĞLU ,Kıymet DENİZ ,Yusuf Kağan KADIOĞLU </author>
      <description>Karabük Hadrianoupolis Antik Kenti, Geç Roma Villası’nda bulunan duvar resimleri üzerinde gerçekleştirilen ön inceleme çalışmalarından oluşmaktadır. İnceleme çalışmalarında resimlerin korunma durumları, restorasyon geçmişi, nem koşulları, UV- ampul görünümleri, optik mikroskop görüntüleri ile boya ve sıvalardan alınan numunelerin analitik ölçümleri değerlendirilerek korunma süreçlerinde uygulanabilecek öneriler getirilmiştir. Villa’da Oda-3, Oda-4 ve Oda-5’de yer alan resimlerden yalnızca Oda-3’ün koruma örtüsü kaldırılarak numuneler alınmış; FTIR (Fourier Dönüşümlü Kızılötesi) Spektroskopisi, XRF (X-Işını Floresans), XRD (X-ışını difraksiyonu), KRS (Konfikal Raman Spektroskopisi), ince-kesit petrografi ve sıva-boya katmanlarının belirlenebilmesi için en-kesit optik mikroskop görüntüleri incelenmiştir. IR spektrumlarında kireç, sülfat tuzları ve restorasyonda kullanılan akrilik reçinelere; XRF ölçümlerinde orta hidrolik ve doğal çimento özellikli harçlar; XRD ölçümlerinde kalsit kristal yapısına; KRS ölçümlerinde karbon ve siderit (FeCO&lt;sub&gt;3&lt;/sub&gt;) kaynaklı pigmentlere; ince-kesit petrografide tuğla kırıklı ve kıtıklı harçlara; en-kesit optik mikroskop incelemelerinde fresko tekniği görüntülerine rastlanmıştır. Duvar resimlerinin koruyucu örtüsünün kaldırılması ile başlayan ve yeni bir örtü ile kapatılması ile tamamlanan 5 günlük ön inceleme çalışmasında %80 bağıl nemdeki sıva ve duvarların nem değişimleri ölçülmüş, nem kontrolü sağlanmış, UV-ampul ile rötuş ve üzerine boyamaların tespiti yapılmaya çalışılmış, bordür ve lakunalar kontrol edilmiştir. Analitik incelemeler ve gözlemler çerçevesinde resimlerin bulunduğu kısımların dış etkenlere karşı geçici olarak çatı ile kapatılması, fresko resim tekniğine uygun temizlik müdahalesi, yüzeydeki kalker kaynaklı beyaz tabakanın kaldırılması ve bitki gelişimi ile mücadele konularında koruma önerileri sunulmuştur.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Geç Antik Dönem Kentlerinde Pagan Mekanların Dönüşümü ve Korunması Üzerine Görüşler</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52863</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=52863</guid>
      <author>Şener YILDIRIM</author>
      <description>Antik Dönemde kentlerin sahip oldukları yapılı çevrenin oluşmasında en önemli etken, kent meclisini oluşturan varlıklı kent soyluların maddi destekleri olmuştur. Kent soyluların yaşadıkları kenti güzel ve yaşanılır kılma isteklerinin sonucu olarak ortaya çıkan yapılaşmanın niteliği, hiç şüphesiz hem kentin hem de kendilerinin maddi gücü ile doğru orantılı olmalıdır. Geç Antik Dönemde Roma İmparatorluğu genelinde görülmeye başlayan ekonomik sıkıntılar ve buna bağlı olarak artan vergiler, varlıklı vatandaşların kentsel boyuttaki bayındırlık harcamalarının eskisine oranla daha az olmasına yol açmıştır. Geç Antik Dönem’de ekonomik ve idari güç pagan kent soylulardan Hıristiyan din adamlarına ve Hıristiyan hayırseverlere geçmiştir. Güç dengesinin değişimi kentlerde Hıristiyan dini yapıların hızla yayılmasını beraberinde getirmiştir. Yeni ihtiyaca yönelik dini yapıların kentsel yapılı çevrede kendine yer bulabilmesi her zaman çok kolay olmamıştır. Bu sorunun çözümü olarak da pagan geçmişe özgü yapıların form ve işlev değişiklikleri ortaya çıkmıştır. Bu noktada, pagan karakterli bazı yapıların yok edildikleri, bazılarının kısmen ve bazılarının da tamamen dönüştürüldükleri görülür. Bu dönüşümün boyutu ve niteliği ise yine kentin ekonomik gücüyle doğru orantılı olarak ortaya çıkmaktadır. Ekonomik olarak daha iyi durumdaki, görece daha büyük kentlerde yalnızca eski anıtsal yapıların korunması ya da kısmi dönüşümleri değil, aynı zamanda kentsel mekanların da bakım, onarım ve yenileme çalışmalarının da devam ettiği görülür. Tamamen reddedilen eski dini inançlarla özdeşleşmiş mekanların korunması, kültürel belleğin devamlılığı ve korumacı bir anlayışın varlığını gösterir. Ancak, bu korumacı yaklaşımın görece zengin kentlerde daha yoğun olarak takip edilebilmesi bu bakış açısının oluşabilmesinin ekonomik güçle de ilgili olduğu şeklinde açıklanabilir.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>14. Yüzyıl Osmanlı Beyliği’nin Gizli Tanıkları: Arkeolojik ve Mimari Miras</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54954</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54954</guid>
      <author>Hasan YILMAZYAŞAR</author>
      <description>Osmanlı Beyliği’nin kuruluş dönemi çok sayıda bilimsel yayına konu olmasına karşın bu dönemin sadece tarihi değil, kültür, sanat, mimari, ekonomi, kurumsal yapı gibi bir çok olgusuna dair bilgilerimiz son derece sınırlıdır. Osmanlıların kökenleri ve Beyliğin kurulduğu tarih konusunda bile hâlâ birçok farklı görüş bulunmaktadır. Osmanlı Beyliği’nin 14. yüzyılına dair bilinenlerin büyük bir kısmı 15. yüzyılın ikinci yarısından sonra yazılmış Osmanlı kroniklerinde yer alan verilerden oluşmaktadır. Bu bağlamda  modern tarih araştırmalarındaki birbirinden kopuk, bütünlüğü olmayan bilgiler ile birçok hususta farklı görüş ve düşüncelerin varlığı daha iyi anlaşılmaktadır. Bu ortamda alternatif alan çalışmaların yeterli düzeyde olmayışı, var olan çalışmalarının ise disiplinler arası ortak çalışma eksikliği sebebi ile göz ardı edilmesi önemli bir diğer sorundur. Bu makalenin temel amacı, erken Osmanlı döneminin sosyo-kültürel yapısına ilişkin arkeolojik ve mimari verilerin önemini vurgulamaktır. Bu amaçla Osmanlı Arkeolojisi’nin Osmanlı araştırmaları açısından önemini dönem tarihinin öne çıkan tarihsel olay-olguları örneklenerek tartışılmaya çalışılacaktır. Döneme dair bir diğer önemli veri / bilgi kaynağı da Osmanlı mimari eserleridir. Düzgün ve doğru okunursa, mimari eserler / kalıntılar arkeologlar, sanat tarihçileri, mimarlar ve tarih uzmanları başta olmak üzere bir çok bilim insanı için birer belge niteliğinde içerik sunmaktadır. Bu makalede, mimari veriler kültürel etkileşim ve sosyal kültürel yapı bağlamında ele alınarak değerlendirilecektir.  </description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Niğde Kalesi Koruma Kararları ve Özel Proje Alanları</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54182</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54182</guid>
      <author>Mehmet TUNÇER</author>
      <description>Bu yazı; ODTÜ Mimarlık Fakültesi, Restorasyon Ana Bilim Dalı’ndan, 1980’li yıllardan bu yana tanıdığım, zaman zaman birlikte çalıştığımız, konferanslarda, bilimsel etkinliklerde birlikte olduğumuz sevdiğim, bizlere koruma konusunda her zaman yol gösteren hocamız Prof. Dr. Mustafa Akpolat’a armağan olarak kaleme alınmıştır. Kendisi ile zaman zaman birlikte çalışmış ve ortak ürünler vermiştik.  Bu yazıda; Prof. Dr. Mustafa Akpolat’ın “Sanat Tarihi” araştırmalarını yaptığı, I. Derece Arkeolojik, Kentsel-Arkeolojik ve Kentsel Sit Alanlarında yürürlükte olan “&lt;em&gt;Eskisaray ve Kale Mahallesi Koruma Amaçlı İmar Planı Kararları&lt;/em&gt;” ve bu çerçevede &lt;em&gt;“Niğde Kalesi ve Çevresi Tarihi Çevre Koruma Kararları ve Özel Proje Alanları”&lt;/em&gt; özetle ele alınacaktır. Planlama sürecinde alan araştırması için yerinde inceleme çalışmalarını gerçekleştirmek amacıyla, Niğde’de mimar, korumada uzman şehir plancısı, sanat tarihi ve restorasyon (alanında) ilgili uzmanların katılımıyla arazi çalışmaları yapılmıştır. Belediye, Valilik ve Nevşehir Koruma Kurulu’ndan Niğde Kalesi sit alanlarına ilişkin harita, plan, koruma kurulu kararları, yazışmalar ve diğer ilgili bilgi ve belgeler toplanmıştır. “Niğde Kalesi, Arkeolojik, Kentsel-Arkeolojik ve Kentsel Sit Alanları Koruma Amaçlı İmar Planı Revizyonu” için geliştirilen Koruma Planı Kararları ve Özel Proje Alanı Kararları özetle verilmiştir.  Niğde Kalesi ve yakın çevresi barındırdığı binlerce yıllık geçmişe sahip kültürel miras ve arkeoloji değerleri ve tarihsel konut dokusu ile mutlaka korunarak gelecek kuşaklara aktarılmalıdır. Bu konuda Koruma Planı uygulayıcıları Niğde Belediyesi ve Koruma Kurullarına büyük görev düşmektedir. Niğde Belediyesi; Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Niğde Valiliği’nden gerekli teknik ve parasal desteği alarak kültür varlıklarının korunması, onarımı ve çevre düzenlemelerinin yapılmasında sorumlu en önemli yerel birimdir. Halkın bilgilendirilmesi, bilinçlendirilmesi ve parasal olarak desteklenmesi konularında sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte çalışılmalıdır.</description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
    <item>
      <title>Mimari Miras ve Koruma Alanında Bir Öncü Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc</title>
      <link>https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54792</link>
      <guid isPermaLink="true">https://turkishstudies.net/turkishstudies?mod=makale_tr_ozet&amp;makale_id=54792</guid>
      <author>Çiler Buket TOSUN</author>
      <description>Eugène Emmanuel Viollet-le-Duc (1814-1879) mimar, mimari restorasyon uzmanı, araştırmacı, kuramcı, eğitimci ve yazar kişiliği ile 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren önce Fransa’da daha sonra da tüm dünyada en etkin ve ünlü mimarlardan biri olmuştur. Onun çalışmalarıyla Fransa’nın Ortaçağ yapıları incelenmiş, belgelenmiş, korunmuş ve restore edilmiştir. Viollet-le-Duc, sayısız mimari belgeleme çalışmaları, yerinde inceleme araştırmaları ve restorasyonları ile ortaçağ mimari mirası üzerine çok kapsamlı bir çalışma gerçekleştirmiş;  Gotik mimarlığın strüktürel mantığının ve biçimsel geometrisinin akılcı prensiplerini belirlemeye çalışmıştır. Çağdaşlarının aksine tarihsel biçimleri tekrar eden mimari biçimler üretmeyi değil, bu mimari mirasın dehasıyla her çağın ihtiyaç ve teknolojisine göre dönüşebilen; ulusal, akılcı ve modern yapılar yapmayı amaçlamıştır. Yazdığı çok sayıda kitapla, dünya üzerinde yaygınlaşan bu düşünceleri 19. yüzyıl mimarlığında büyük bir etki yaratmış, neo-Gotik mimari uygulamalarına ve özellikle mimari restorasyon kuramına, mimarlıkta ulusal kimlik arayışına ve modern mimarlık kuramlarına kaynak olmuştur. Bu çalışma Viollet-le-Duc’ün öncü olduğu ulusal mimari ve modern mimariye kaynak olan kuramsal yaklaşımlarına değil; ‘mimari mirası koruma yaklaşımına’ odaklanmaktadır. Viollet-le-Duc öncelikle yaşam öyküsü ile tanıltılmakta, mesleki etkinlikleri çok yönlülüğü ve üretkenliği yönleri ile ele alınmaktadır. Mimari miras ve korumacılık alanındaki etkin rolü, bu alandaki etkinlikleri, seçilmiş restorasyon uygulamaları ve mimari restorasyon kuramı üzerinden sunulmaktadır. Viollet-le-Duc’ün mimari mirasa yaklaşımının ve koruma anlayışının ortaya konulması ve değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. </description>
      <pubDate>2026-07-16</pubDate>
    </item>
  </channel>
</rss>


